YOLCULUK DÜŞLERİ
Tarihimizin ilginç simalarından Katip Çelebi ise coğrafyanın önemini Tuhfetü’ül-kibar’ında anlatmaya çalışır: “Coğrafya bir devletin başında bulunanların bilmesi lazım gelen işlerden biridir.Onlar için bütün yeryüzünü tanımak mümkün olmasa bile, hiç olmazsa, Osmanlı İmparatorluğu ülkesiyle,ona sınırdaş olan ülkelerin bilinmesi şarttır. Bir yere sefer etmek,yahut asker göndermek gerekince ,ancak bu bilgiye dayanılarak hazırlak yapılabilir,düşman illerine girmek ve hudutboylarını korumak çareleri,ancak böyle bulunur ve kolaylaşır.
Bu yolda,coğrafyadan habersiz olanlara danışmak yetişmez, oraların yerlisi bile olsa;öyle çok yerli vardır ki kendi memleketini tamam bilmekten acizdir.Bu ilmin luzümuna şu delil yeter ki,küffar,bu ilimlere göre önem vermek suretiyle yeni dünyayı bulup Sind ve Hind limanlarına yayılmışlardır.”
Katip Çelebi “bu aleme,bakar-öküz-gibi bakan kimselerden “ olmamak için coğrafya bilgisini önerirken çok önemli bir olgunun altını çiziyor ve
bilimsel olarak “gezme görme” bilgisini kullanmanın esas devleti ilgilendirdiğini anlatıyor. “Küffar” gerek cografyayı gerek antropolojiyi sömürge devletin hizmetinde kullanmanın önemini bilir.Çünkü sömürmek için bile o ülkeyi tanımanız,insanını anlamanız,kültürel yapısını kavramanız gerekiyor.Batılı gezginlerin sadece tutkudan değil devlet için gezdiği ve bilgi topladığı belirtilir zaten. Bugün bile ülkemizin kendi etnik yapısını, antropolojik verilerini değerlendirmekten aciz olduğu göz önüne alınırsa Katip Çelebi’nin elini öpmek gerekir.Komşularımızı da sadece “sınırdaş” olarak tanımayı yeterli gören dış politika anlayışımız uzun vadeli politikaları imkansız kılmaktadır.İran halkının inanışlarını,Suriyelilerin günlük yaşamlarını, Rusya’nın toplumsal organizasyonunu ve etnik çeşitliliğini bilmeden kulaktan dolma idare etmek önyargıları güçlendirici bir tutum. Batılı kaynaklardan yararlanmak önemli ama yetersizdir.Bunu Türkiyeli bir gözlemcinin yapması,incelemesi ya da araştırması gerekir. “Yapılabilecek alemler arasında,yolculuk bildiğim en büyük alemdir” diyen Flaubert benim favorimdir.
Bunu kendi içinde bilmeyen Osmanlının bir öyküsünü üzülerek anlatır Girit yönetiminde bulunmuş olan Tahmisci-zade Mehmed Macid: 1912 Balkan harbinden sonra Girit Osmanlı’dan kopar.Girit türklerinin Türkçe bilmemeleri memlekette sorun olur. Mübadeleyle gelen yaşlı bir Giritli kaymakamlığa gider ve derdini anlatamaz.Ona tercümanlık yapan Memed Macid Efendiye oradaki memurun söylediği bu günkü devlet kafasının genetik yapısına delalettir:” Biz Türkçe bilmiyenlere gavur deriz!”Oysa Girit müslümanları hiç bir zaman gavur olmamışlardır.O dünyayı ve yaşamı bilmeyen cahil devletin kendi insanına reva gördüğü bu davranıştan üzüntü ve sinir içinde ayrılır Memed Macid efendi.
Seyyahlar zaman zaman abartılmış öyküler,romansı kahramanlar uydursalar da gerçeğin ağırlığı her şeyin üstüne çıkar,gerçekler tüm kurgulanmış olanlardan daha heyecanlı bir canlılık taşır. İstanbul’un Türkler tarafından feth edilmesinin canlı tanığı Yeorgios Francis düşmana bile olsa Türklere takdirini gizleyemez.Gezginin “görgü tanıklığı” namuslu bir yazıcıdır tüm abartıları aşarak bize ulaşan.
Gezi yazıları bu nedenle bize örf,adetleri,kanunları,etik değerleri, siyasi ve ticari ilişkileri o dönemin rengi içersinde zamanımıza ulaştırır.
Ayrıca gezginin kadın ya da erkek olması da gözlem açısından farklılıklar taşır.Pek çok kez,kadının dünyayı görüş tarzının , çok tek yanlı duyumsamaya dayanan erkeklerin algılamasında düzeltici bir işlevi olduğunu vurgulayan Leydi Montague’nün Doğu’dan Mektuplar’ına yazdığı önsözde :” Ben (leydi Astel)şunu isteyecek kadar
kötü olduğumu itiraf ederek;kadınların yaptıkları gezilerden nasıl erkeklerden çok daha fazla yarar sağlamasını bildiklerini;dünya,erkeklerin gözleriyle bıktırıcı bir dolulukla yüklüyken;ve onlar aynı tonda yazılmış aynı şeylerle uğraşırken,bir hanımın nasıl kendisine yepyeni bir yol açarak, eskimiş malzemeyi çok çeşitli,yeni ve ince düşüncelerle güzelleştirdiğini, dünyanın görmesini istiyorum.(alıntı,Frederiksen 1989,s.110)
Kadın bakışının detayla ve günlük yaşamın incelikleriyle ilgisi bir çok çağdaş seyahat yazarı yaratmıştır dünyada. Kadınlar gittikleri yerde tuttukları aynayı kendini keşfetmekte de kullanmaktadır,erkekler ise daha uzak ve donuk ifadeler kullanırlar genellikle. Batı’da yayınlanan
Seyahatnamelerin Türkiye için önemi ise Osmanlıyı ve Türkleri anlatan çok büyük bir külliyat olmasında bence.Türk kimliğini anlatan,sosyal dünyayı ve siyasi yapıyı bize aktaran çok sayıda seyahatname kendimizi tanımada önemli yapı taşlarıdır.Bunların çok azı Türkçeye çevrilmiştir.
Doğu’ya yapılan yüzlerce bilgi edinme yolculukları,her zaman bir amaca yönelik olmasa da yeni bir dünyanın insanlarını,örf ve adetlerini,bölgeyi has bitki,böceklerini anlatarak gerçeklere yol açar.
Pierre Belon du Mans’ın * seyahat anılarında yaptığı gibi katı yargılar ve kendi kültürünün üstünlüğünden “ötekine” bir bakış varsa, bir diğer yazar olan Belon ise çok hoşgörü ve övgüyle yaklaşır topluluğa.
Türklere dair önyargıların beslendiği seyahatnameler olduğu kadar dürüst bilgi aktaranlar da vardır.Bir şablonu beslemeye yarayanlarla bunu delenler arasındaki fark zaten yaşamın bize sunduğu tatdır. Öğrendikleriyle önyargılarını kıramayan dar görüşlülük iyi bir ders gibidir insana. Bir çok gezide insanların gittikleri ülkenin yemeğinin bile tadına bakmadan geri döndüklerini,otantik olan her şeyden neredeyse ürktüklerini gördüm.Buna gezi denmez elbette,uçakla gidiş dönüş eylemi gibi bir isim takılabilir.
“Seyahat adına layık her seyahat,bir anlamda kendini arayıştır.”*
Ama bizim sözünü ettiğimiz seyahatler kişileri aşan kolektif işlev yerine getiren seyahatler.Bu çağın merakına ve açlığına yanıt veren seyahatlerin yaygın bir kitleye hitap ettiği açıktır. Batılıların Doğu seyahatleri “kendinden emin olmak için farklılığa gitmek;kültürel bir mesafeyi sağlamlaştırmak ve bu arada,bu mesafenin onu icat eden uygarlığa yararlı olduğunu,Avrupa’nın ilerlediğini,önde olduğunu,kısacası modern olduğunu kanıtlamak için fiziksel mesafeyi yok etmek söz konusudur.”*s.125-126
Sosyolojik ya da antropolojik bakışı budamacı tavırla kullanırsak elbette kendi kültürümüz ve ulusumuz adına yüreğimiz ferahlar, ama gerçekçi olmaz.Dürüstlükten yoksun olması yanısıra bilgiye ihanet taşır.
Çünkü seyahat için önce düşleriniz olması gerekir.O düşün peşinden bir koşudur seyahat.O düşler olmadan kuru toprak,eski taş parçaları, fan fin fon konuşan acaip insanlar ve acaip tatta yemekler demektir seyahat.Oysa seyahat başka bir kültürün içine girmektir.Onu tanımak ve anlamaktır.Sevmektir demiyorum ama tanımak ve anlamak gezinin bize kazandırdığı en önemli özellikler olursa gezinmek bir anlam kazanır.Kendi sığınağımızdan çıkıp sağı solu kolaçan etmek bizim için deneyimdir,başkaları için değil.
Çin’de köpek eti yemeyi ,bisikletinin arkasındaki küçük sepete bir yılanı atmış evine giden adamı , Meksika’da boğa güreşini güleç yüzlerle seyreden aileleri , Kenya’da Masailerin kulağına takdığı Kodak film kutusunu, bozulmasın diye içine inek sidiği katılan sütü içmelerini,Güney Afrika’da aşağılanan zencileri, Mombasa’nın Hintli tüccarlarını anlamadan dinlemeden gezmek o ülkeye gittiğini kanıtlayan fotoğrafların sergilenmesinden başka bir anlam taşımaz.
Stefan Zweig,” yirminci yüzyılın bakışları esrarsız bir dünya üzerinde dolaşır.”der ve devam eder:”Bütün ülkeler araştırılmış,en uzak denizlerin altı üstüne getirilmiştir.Daha bir nesil önce büyük bir özgürlük içinde şafakları ve gurupları seyreden adsız toprak parçaları Avrupa’nın ihtiyacını karşılamak üzere köle durumuna sokulmuştur.
Nil’in kaynağına kadar vapurlar işlemektedir,artık;Bir Avrupalının gözüne ilişmesinden ancak yarım yüzyıl geçmiş Viktorya şelaleleri büyük bir uysallıkla elektrik üretmektedir.Yeryüzünün o tarihte tanıdığı son vahşi tabiat parçası olan Amazon nehri ormanlarına balta girmiş,bütün dünyaya kapalı el değmemiş tek ülkenin,Tibet’in etrafındaki çember aşılmıştır.Eski haritaların ve coğrafya kürelerinin Terra incognita (bilinmeyen toprak) kelimesi, bilgili ellerce silinip ortadan kaldırıldı;yirminci yüzyıl insanı, bahtını ve olanaklarını tanımaktadır.Araştırma isteği artık daha ileri gitmekte ve derin denizlerin dibine inmek ya da göklerin sonsuzluğuna çıkmak için yeni yollar aramaktadır.Zira,insan ayağının basmadığı tek yol ancak havalarda bulunabilir;artık,çelik kanatlı kırlangıçları andıran uçaklar, yeni yüksekliklere ve yeni uzaklıklara ulaşmak için birbiriyle yarış ediyor.
Fakat yeryüzü,son bir sırrını,zamanımıza kadar gizleyebildi.Yüz yıl didiklenip,işkence edilen vücudunun iki ufacık noktasını insan adlı yaratığın merakından kurtarmasını bildi.Dünyanın belkemiği Kuzey ve Güney kutupları,bu iki noktacık,yeryüzüne karşı korundu ve ondan uzak kaldı.” diyerek kutbun keşfinin öyküsünü anlatır.Norveçli Amudsen’in ve İngiliz Kaptan Scott’un bu mücadeledeki ruhunu bize aktarır.16.ocak.1912’de anı defterine “neşemiz arttı” diye yazan Scott ekibi ruhsuz ve bembeyaz çölün ortasında kutup noktasına varınca Amudsenin bayrağını görür ve defterine şöyle yazar:” Bütün çabalar,bütün yoksunluklar,bütün işkenceler ne içindi?Şu anda sona ermiş rüyalar içindi sadece.”Ağlayarak geçirdikleri geceden sonra etraflarına bakınca “burada görülecek hiç bir şey yok” yazar deftere. Scott’un bütün Güney kutbu izlenimi budur.Çünkü sevinçle dalgalanan Norveç bayrağından başka bir şey görmemektedir gözleri. Scott’un ekibi o beyazlığa teslim olur ve donarak ölürler.Geriye son kalan Scott donmuş parmaklarıyla mektubunu yazmayı sürdürür ve karısına der ki:” Bu yolculuk için sana anlatacak öyle çok şeyim vardı ki!Ama bunlar,sizin yanınızda büyük bir rahatlık içinde oturmaktan yine de çok daha iyi idi!”* s.228-234-235
“Götürün beni yollar!” der bir şair.Yola düşünce büyük bir inanç ve düşün peşinde koşan insan mekanı ve zamanı bize ulaştırır çok ötelerden.
Benim çocuk düşlerimi altı yedi yaşından itibaren seyahat doldurmuştur.Albert Schwaitzer ‘in Afrikalı insanları, Afrika’nın büyülü dünyası ve yoksulluğu beni çok etkilemişti.Uçan Balon’la seyahat edip, ıssız adalara düşen çocuklarla oynayıp Robinson’la sohbet edip Kon Tiki salıyla okyanuslarda balıklarla yarışıp Çin masallarında dev deniz kaplumbağalarının sırtına binip deniz altı saraylarında deniz kızlarıyla koşuşup, Arap masallarında tütsülere bürünüp Hind masallarıyla ateşlerde yanıp dururdum.Bir İranlının yazdığı “kalk borusu” diye bir kitapta İranlı bitli çocukları okuyup şaşırmıştım. Başka hayatlar,insanlar ve hayvanlar hep olağnüstü iç gıçıklayıcıydı. Hemen koşarak oralara gitmek istiyordum. Ne olacağımı sorduklarında Afrikalılara yardım etmek için oraya gideceğimi söylüyordum.
Düşlerime hep kavuştum.Balonla Afrika üstünde uçmak için sabah beşte kalkıp sağanak yağmurun altında bir jeeple giderken kendimi çocukluğumun düşlerinde buldum.Yanımdaki İngiliz kadınla antropolojiden konuşurken yaşadığım hazzı anlatamam. Seyschelles
adalarında dev kara kaplumbağalarının sırtına binip dolaşırken masalları artık masal olarak algılamaktan vazgeçmiştim.Okyanusun mavi yeşil sularında dünyanın en güzel renklerinde balıklar ve atoller arasında bakınırken büyücünün biri olduğumu düşünüyordum. Çünkü sadece hayal etmiştim ve şimdi onlarla birlikte yaşıyordum.
Bembeyaz kumsallarda palmiyelerin altında kıyıya vurmuş mercanları toplarken Afrika kıyılarını özleyiveriyorum ve Mombasa’dan sahile çıkıyorum.İşte!Rengarenk bir kent.Araplar,zenciler,Hindliler,her kabileden Afrikalı kadar Beyaz adam dolanıyor ortalıkta.Etraf baharat kokuyor.Hind kumaşlarının gözalıcılığında kaybediyorum kendimi.Oradan Masailerle muhabbet edip,onlara dokunup Afrikalı hayvan dostlarımızı görmeye gidiyorum.İşte en sevdiğim maymunlar bin bir çeşit ve elimden alıyor muzu.Odama dalıp gözlerime bakıyor.Filler yanımdan geçiyor ve aslanlar uykulu başlarını arabaya doğru kaldırıyor.Dişi aslanlar tehditkar naralarını yüzüme yüzüme üflüyor.Hind tavukları mutlu ve pervasız.Güney Afrika’ya iniyorum beyaz adamın zenginlikleriyle Afrika’nın yoksulluğu içiçe. Tahta heykelleri yontanlarla el sıkışıp sakalaşıyorum.Herkesin zencilerden korktuğu bir yerde zenci bir taksi şöforüne teslim edip kendimi yerli bir pazara gidiyorum.O naif ve sıcak insanların dünyasında çocukluğumu buluyorum. Onları çok özlemişim diyorum.
Atla ormanda gezerken bir yılanın ıslığına takılıp bizonların yanından geçiyorum. Ormanın neminde nefesim kesilirken doğanın içinde yok oluyorum.Yitirdiğim dünyaya bakıyorum yasla.
Cape Town’un pırlanta ışıltılarından gözümü alamazken geri dönüp Afrika’ya bakıyorum ve Zambia’ya geçiyorum.Ağzı açık timsahların dinlendiği Zambia nehrinde sal üstünde şampanya içerken binbir çeşit kuşla bir cennette olduğumu düşünüyorum elbette. Victoria şelalerinden kendimi atıp onun su bulutu içinde yükseliyorum ve helikopterle üstünde turlayarak bu doğa mucizesine selam sarkıtıyorum. Kolanial dünyanın mekanlarında nefes alırken biraz utanıyorum. Nil nehrinde yüzerek Afrika’yı katedip piramitlere sırtımı dayamanın sakinliğini yaşıyorum. Oradan hop yaseminler ülkesi Tunus bana nane çayı sunuyor.Sonra Fas’ın atlara binmiş beyaz giysili Fellahları bir koşu tutturup meşaleler altında kılıç çekiyorlar. Tef ve davulların eşlik ettiği çöl kıyısına gidiş lacivert gökyüzünde yıldızları avuçlarıma döküyor. Çöl büyük ve sıcak.Küçük Prens bana el sallıyor uzaktan.Ona varamadan o binip gidiyor uçan halıya ve Endülüs’ten selam ediyor. Atlas dağlarından bakıp uzaklara Güney Amerika’yı kestiriyorum gözüme.
Meksika’da Frida Kahlo acının sıcaklığını sunarken “mavi Ev”de Diego duvarları çiziyor.Rengarenk Meksika’nın kalbi Maya’da ve
Aztek’te atıyor.Azteklerin koyu esmer tenleri ve bodur bedenleri yakıcı bir tutkuyu iletiyor insana.Meksika ölüm,yaşam ve bunlara duyulan tutkunun müziği sanki. Bir Meksika orkestrası tutup bu özel orkestrayla dans edebilirsiniz. müziğin ritminde aşkın salıncağına binebilirsiniz.Eski gümüş madenlerinde ve kanlı fetihlerde ağlayıp tutkunun erişilmezliğini elinizle tutabilirsiniz Meksika’da. Tanrıçalar ve ermişlerle dolu günlük yaşamı aşıp Karayip’in kıyılarına ulaşınca bembeyaz kumları taşıdım elimde sevgiyle ta ülkeme.
Brezilya’da San Paola’nın şık ve ukala insanlarını görmemezlikten gelip Rio’nun kumsallarına attım kendimi.Ekmek ağacının verimli meyvalarını tadıp yoksul gettoların yanında sönmeyen dilek mumlarında binlerce asılı yüreğe eşlik ettim.Üç milyon bembeyaz giyinmiş insanla Copocabana da şampanya ile ıslanıp vudu törenlerine katıldım.Vudu cadısının kutsadığı başımı onun başına vurdum üç kez,üç kez kollarımı kaldırıp indirdim ve üstündeki yüzlerce boncuğu,kurutulmuş şeyleri üstüme başıma sürterek içimdeki şeytanı kovup bana yeni yılda şans diledi . Artık bir coconut alıp yudumluyorum. Yarı kiymetli taşların sokaklarda satıldığı bu zengin ülkenin Afrikalı kokusunu ve yerli kültürünü yeniden keşfettim.
Arjantin’de gouchozlarla dans edip (kovboy) çiftlikte at koşturup dev ateşlerde pişen kuzuları çevirdim. Tümüyle yok edilen bir halkın yerine gelen beyazları ve melezlerin güzel ırkına bakıp Borges’in ağaçları altında oturdum.
Patangonyaya inip en paleolitik dönem düşümü yaşadım.Dünyanın glacier dönemden kalma bozulmamış bu uçsuz buçaksız noktası deniz fillerinin homurtularıyla dolu.Buranın ucu ateş adaları, karşısı gibi de Falkland.Şu İngiltere’nin elden çıkarmamak için insanları öldürdüğü yer!
Paraguay , Uruguay ve Brezilya üçgeninde Amazon ormanlarına dalınca bir düşün parçası oluyor insan artık.Burada olmak dünyanın kuruluşunda bulunmak gibi bir duygu.İgausu şelaleri ve yeşilin içinden fışkıran sulardan bir dünya.
Paraguay’da yok edilen ırkların kaderini bir adada tek başına yaşayan bir yerli olarak gördüm ve sömürge tarihine lanet ettim.Bu yoksul adamı sadece yiyecek için çalıştırıp onun dünyasını yok eden beyaz adama öfke kusarken yok olan ırkları ve kültürleri hüzünle izledim müzelerde.
Yeni Zelanda’da yerden fışkıran su buharlarının,kaynayan çamurların egzotik dünyasında Maurilerle dolaşıp,Avustralya da aborojinlere haber uçurdum.Kaolaların tembel tembel pineklemeleri ve durmadan zıplayan kangurular zıtların beraberliği teorisinin kurgusu gibiydi.
Tasmanya’da somon yiyip insanın az olduğu bu adada doğanın güzelliğine sığındım.
Moskova’da kayın ağaçlarının altında çıngırak sesleriyle koşan kızağımın San Petersburg’da Hermitaş müzesine doğru yönlenmesinde benim dahlim vardır elbette.
Velhasıl kelam; düşlerimin peşinde dolanmışlığım çoktur.
Seyahat insanın başka insanlarla ne kadar ortak ve farklı yönlerinin bulunduğunu anlamasına yarayan kültürel bir yolculuktur. Doğal dünyanın keşfi kadar kültürel çevre de yolculuğun içeriğidir.
Kültüre yolculuk insanın kendi içindeki yolculuğun da önemli bir parçasıdır.
*Katip Çelebi’den Seçmeler Milli Eğitim Bak. Ya.
*Stefan Zweig Yıldızın Parladığı anlar Türkiye İş Ban.Ya.