yaratıcı ruh

Şubat 5 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

YARATICI RUH
İnsan yaşamı dünden bugüne kalan bir hediye olduğu için başımıza gelenleri bağrımıza basmalıyız. Çünkü yarın tüm hızıyla yine üstümüze gelmeye hazırlanan bir kaplan gibi gerilmiş bekliyor. Belki üstümüzden geçip gider, belki bıyıklarını yalayarak kemiklerimizin başında oturur.
20. yüzyılda en önemli değişim hızda yaşandı. Bugün ise hız tümüyle görkemli bir tahtta oturuyor. Daha önce Marco Polo’nun yedi yılda gittiği Çin ellerine bugün saniyenin yedide birinde ulaşabiliriz.
Yüzyılın bu temposu Atlas okyanusuna kablo döşemeyi düşünen insanlar tarafından 1850’lerde belirlenmeye başlamıştı aslında. Atlas Okyanusunu bir telle nasıl edip de geçmeli? Telgrafı borçlu olduğumuz Mors bile böyle bir planın hesaba sığmaz bir cüret olduğunu söylüyor.Çok defa olduğu gibi bu işte de bir raslantı sonucunda parlak girişim gerçekleşiyor. Gisbrone adında bir ingiliz mühendis sermaye bulmak için NewYork’a dönüyor. Burada bir Protestan rahibin zengin olan oğlu Field ile karşılaşıyor. Genç yaşta büyük bir servet. Bu tembellik içinde gerinen kediyle ateşli bir inanç sahibi mühendis ortaklık yapıyor sonuçta. Bu işin devam ettiği yıllarda bu genç adam iki kıtanın kıyılarını tam otuz bir defa gidip geliyor. İlk andan itibaren nesi var nesi yoksa bu girişime yatırmaya sarsılmaz bir iradeyle karar veriyor. Bir işi gerçekleştirme alanına aktaran o büyük ateş alev alıyor. Uzmanlarla görüşüyor, izinler için hükümetin başını ağrıtıyor, gerekli parayı bulmak için her iki kıtada da büyük bir savaş açıyor. Liverpool, Manchester ve Londra’daki zenginleri biraraya getiren bir şirketleşmeyi sağlıyor. İki kıta arasına döşenecek dev kablodan , aklın almayacağı kadar çok şey isteniyordu. Bu kablonun bir yandan çelik halat gibi sağlam ve parçalanmaz olması, öte yandan, kolay döşenmesi için de esnek olması gerekiyor. Her basınca,her ağırlığa dayanması ve ibrişim kadar kolaylıkla da boşalması gerekli. En hafif elektrik dalgasının bile iki bin mil öteye ulaştırabilmesi önemli. Fabrikalar bu halatı örmek için çalışıyor. Bir tek kabloyu meydana getirmek için 367 bin mil uzunluğunda, yani yeryüzünü üç defa dolanacak ve dünya ile ay arasında bir hat çekmeye yetecek tele ihtiyaç bulunması kadar hiç bir şey bu projenin olağanüstülüğünü anlatamaz. Fabrikalar bir yıl çalışıyor.3 Ağustos 1857’de iki büyük gemiyle başlıyor proje. Beş gün beş gece kablo döşeniyor. Altıncı gün bir teknik hata yüzünden kablonun ucu denizde kayboluyor. Üçyüz mil kablo kaybediliyor. 1858’e kadar hazırlanıyorlar. Her şey yolunda gibi giderken korkunç bir fırtına patlıyor ve on gün sürüyor. Tayfalardan biri çıldırıyor. İstedikleri tek şey bu uğursuz kabloları denize atmak.Bereket kaptan direniyor. Ama zaman ve sarsıntılar tele zarar vermiştir. Yine yenilgi.
Ortaklar artık yeter diye bağıracak diye beklemekte haklısınız. Field’in azmi sarsılmıyor. Sadece cesaret, bir defa daha cesaret. Filo 1858’de İngiliz limanından üçüncü kez ayrılıyor. Sonunda sözcükler Amerika’dan Avrupa’ya erişiyor. İnsanlığın ortak zaferini büyük bir irade ve inançla aşıyor Field, tek gecede koca bir milletin kahramanı oluyor. Kolombu geride bırakıyor.Şenlik yapanları bir düşmana dönüştüren susuş çok geçmeden geliyor. Okyanusun sonsuz derinliğinde bir kopuş.Tam altı yıl sessiz bir nabız gibi duruyor. Field otuzikinci kez okyanusu geçiyor. İşte sonunda kıtalar arası konuşmalar sağlandı.
Girişimci ruh inanç ve cesaret ister. Her şeye ve herkese rağmen kendi bildiğin yolda cesaretle yürüyenlerin kurduğu bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız. İnsanlığın ortak zaferini damıtan ruh bitmek bilmeyen yaratıcı, koşan ruhtur. O sonsuzluğun maviliğinde bir bayrak gibi dalgalanıyor. Yaşamı anlamlı kılan cesaretin yumuşak patileriyle sevdiği ruhumuzun dikenleridir.
*Yıldızın Parladığı Anlar, Stefan Zweig
NEVVAL SEVİNDİ
1997

Yorumunuzu Paylaşın