UTESAV

Temmuz 21 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

UTESAV’IN 20 Mayıs 2004 tarihinde düzenlediği, “İletişim Çağında İnsanın Yalnızlığı ve Yalnızlaşan İnsanın İç Sığınağı” konulu panelde konuşan Prof. Dr. Edibe Sözen, geleneksel hayattan kopan nesillerin giderek yalnızlaştığına dikkat çekerken, gazeteci-yazar Nevval Sevindi ise yalnızlık hissinden kurtulmak için kendi içimize, kendi kültür köklerimize dönmemiz gerektiğini söyledi.

İsrafil Kuralay: Uluslararası Teknolojik Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı (UTESAV)’ın düzenlediği “İletişim Çağında İnsanın Yalnızlığı” paneline hoş geldiniz. Bugün bu toplantıda sizlere iki değerli insan hitap edecek ve görüşlerini bildirecek. Bu iki konuşmacıdan biri, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Üyelerinden Prof. Dr. Edibe Sözen hanım, diğeri ise gazeteci-yazar Nevval Sevindi hanım. Bu iki değerli ismin ortak özelliği, iletişimlerinin gerçekten yüksek olması; toplumun her kesimi tarafından ilgi görmeleri ve değişik ortamlarda ikisinin de bulunmuş olmasıdır.

Bu nedenle, bir iletişim paneli için isimlerin isabetli seçildiğini düşünüyorum. Cidden çok ilginç ve mânidar bir konu. İletişim, iletişim diyoruz ama, bu çağın insanı daha bir yalnız ve içine kapalı gibi duruyor. Demek ki, eksik olan, eksik giden bir şeyler var ki, böyle bir başlıkla panel düşünülmüş. Bu panelde, iletişim konusunu ve iletişim içerisindeki insanın pozisyonunu değerlendireceğiz.

Ben de bu vesileyle, iletişim konusunda birkaç söz etmek istiyorum. Sözde yaşadığımız çağ iletişim çağı, enformasyon çağı, bilgi çağı gibi sıfatlarla adlandırılıyor. İletişim kelimesi de gerçekten dillerde çok fazla dolaşıyor. İnsanların iletişim kurmasından, kuramamasından yakınmalar oluyor. Ne var ki, iletişim çağının ne olduğunu çok fazla anlamış ve algılamış değiliz. Her gün milyonlarca enformasyonla, lüzumlu-lüzumsuz bilgiyle karşı karşıya kalıyoruz ve bu enformasyon çokluğu karşısında, ne yapacağımıza dair tavrımızı belirlemede zorluk çekiyoruz. Bu enformasyonların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu ve bizi ne kadar ilgilendirdiği konusunda da kuşkularımız, endişelerimiz, tereddütlerimiz var. Gerçek şu ki, hem yüz yüze iletişimimizde sorunlar var, hem de kitle iletişimi ile ilgili sorunlarımız var.

Kitle iletişim araçları hızla gelişirken, aile içi iletişim, yüz yüze iletişim ve insanlar arası iletişimde sorunlar baş göstermeye başladı. Bir yönüyle, teknolojinin gelişmesi iletişimin hızlanmasına, enformasyonun hızlanarak dönüşmesine vesile olurken; diğer taraftan insanlar arası iletişimin kopmasına, aile içi iletişimin kopmasına sebep oldu. Bugünkü toplantıda, uzmanlar bu konulara değinerek, problemin nereden kaynaklandığına dair bizlere bilgi verecektir. Şimdiden iyi bir konuşma olacağına inanıyorum.

İLETİŞİM ÇAĞINDA İNSAN YALNIZ MI?

Bu arada sayın konuşmacılardan dinlemek istediğimiz bir tahlil de, gerçekten bugün iletişim, insanları yalnızlığa itiyor mu? Yani panelin başlığındaki tesbit doğru mu, iletişim çağında insan yalnız mıdır? Yani paradoks gibi, çelişkili gibi duran iki durum söz konusu. Hem iletişim çağından söz ediyoruz, hem de insanın yalnızlığından. Ama bu çoklu enformasyon bombardımanı altında insan bazen kendini yalnız hissedebiliyor, kendi kişiliğini bulmada ve iç huzura ermede problemler yaşayabiliyor. Halbuki bizim kültürümüz sözlü kültüre, şifahi kültüre dayanan bir gelenekten geliyor. Bizim kültürümüzde sözün büyük ehemmiyeti var. Sohbet halkaları, hasbihâl meclisleri bunun örnekleridir. Kahvehane toplantıları, dost meclisleri bu kültürün yansımalarıdır. Hatta geleneksel eğitim metodumuzda da, yüz yüze, bire bir eğitim modeli söz konusudur. Hocanın dizinin dibinde şifâhi olarak eğitim görerek bilgimizi tamamlıyoruz. İcazet alıyoruz. Ne yazık ki, son yıllarda iletişimdeki hızlı dönüşüm ve buna bağlı olarak kitle iletişim araçlarındaki hızlı gelişme münasebetiyle, bir internet hadisesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu bize ne getiriyor veya bizden neyi alıp götürüyor, bunu muhasebesini ve tahlilini iyi yapmak gerekir.

Eski gelenekleri yok ederken, ne yazık ki yeni bir gelenek oluşturmaya da imkân vermiyor. Acaba bu yeni iletişim toplumu veya enformasyon toplumu nasıl şekillenecek? Bu parçalanmışlığın insanlar üzerindeki etkisi, sosyalleşmemiz üzerindeki etkileri neler olacak? Bunlar, üzerinde ciddiyetle durulması gereken hayatî sorular.

İşte, bir taraftan hızlı bir iletişim ve ulaşım ağı içerisinde bulunuyoruz. Kentleşmenin getirdiği sorunlar var; hızlı trafik akışı var falan var…Bu sebeple birçok şeyi derinlemesine anlamaya ve algılamaya zamanımız olmuyor. Evlerimize çok geç saatlerde gidiyoruz. Eşimizle, çocuklarımızla çok az bir arada kalabiliyoruz; onlarla yeterince iletişim içersinde bulunamıyoruz. Bütün bu saydığımız problemleri sıraladığımızda gerçekten de, ‘iletişim çağında, iletişimsizlik içersindeyiz!’

Şimdi, konuşmalarını yapmak üzere, sözü Prof. Dr. Edibe Sözen’e veriyorum. Buyurunuz hocam…

NESİLLER GİTTİKÇE YALNIZLAŞIYOR

YALNIZLIĞA KARŞI SIĞINAĞIMIZ: KENDİ KÜLTÜRÜMÜZ

Nevval Sevindi: Sevgili beyefendiler, hanımefendiler, hepinize iyi akşamlar diliyorum.
İletişim çağında yalnızlık, iletişim ile de ilgili, modernizmle de ilgili bir sorun. Hatta, Sâdi der ki, “İki şey ruhumu karartır: Konuşacakken, susmak, susacakken konuşmak.”
Yine ünlü bir uzman da, “İnsan, ilişki arar” der. Ölümün farkında olmak, felsefî olarak bir yerde yalnızlık hissinin doğmasına yol açar. Ölümün bizim için her zaman var olduğu duygusu, bilinç altımızda veya bilincimizde, gizli veya açık var olması yalnızlık sebebidir. Bir başka anlamda yalnızlık, Batı dünyasında bireyle öteki arasında aşılmaz duvarların olması ve kendini belli bir alana kapatıp, kişinin kendini ötekinden farklı ve uzak görmesinden de kaynaklanmaktadır. Edibe hanımın söylediği gibi, sözlü kültürden uzaklaşmak yalnızlığı çoğaltmıştır. Hikaye, efsane ve destanları basılı hale getirince, sözden uzaklaşmış. İnsan artık sözlü kültür unsurlarını kaybetmiş, sadece yapay bir format oluşturarak, onun devamını sağlamaya çalışmış. Bu durum, kelimelerin nesne haline gelmesine sebep oluyor. Şifahi kültürdeki insan sıcaklığı ortadan kayboluyor. Yazı kelimeleri sesten görsel mekana taşırken, matbaa da kelimeleri bu mekana hapsediyor. Neticede kelimelerin içi boşaltılıyor, anlamsızlaştırılıyor. Türkiye’de olduğu gibi bir çok kelime kirlendi. Bu yüzden bazı insanlar bazı kelimeleri kullanamazken, bazı insanlar da öteki bazı kelimeleri kullanamaz hale geldi. Bu da büyük bir anlamsızlaştırmaya ve ortak dilin, ortak değerlerin kaybolmasına yol açıyor.

BENLİK AKIŞKAN BİR YAPI

Batılı olmayanlarda benlik bu kadar katı değil. Benlik akışkan bir yapıdır. Çevresiyle etkileşimini, alış verişini daha rahat yapar. Batının, bir diğerini yüzde yüz eşit görme mantığı dikey ruhsal gelişmenin önünü keserken, hiçkimse bir diğerinden öğrenilecek bir şey olduğuna inanmıyor. İnanmadığı ve buna ihtimal vermediği için de, diğerini merak da etmiyor zaten. Çünkü hayata birbirine benzer kutuların yanyana dizilmesi gibi bakıyor. Her insan birbirine eş sanıyor. Farklılıkların farkında değil, o yüzden ötekiyle ilişkiye geçme ihtiyacı hissetmiyor. Bun tıpta da görüyoruz. Bütün insanlara aynı ilaçlar veriliyor, aynı psikolojik teste tabi tutuluyor falan…Oysa insan, milyonlarca yıldır dünyaya biricik olarak geliyor. Tek ve benzersiz olarak geliyor. Bizim DNA’mıza benzer ikinci bir insan asla dünyaya gelmiyor. Buna rağmen, insanın bu kadar eş, bire bir, bu kadar aynı, bu kadar posta kutusu halinde görülmesi, beraberinde insanı yalnızlaştırıyor. Son derece tek düze ve son derece meraktan uzak tek tip bir yapılanma. Bizim için çok şükür, kültürümüz açısından henüz insan böyle görülmemekte ve bu kadar büyük bir yalnızlık içerisine itilmiş değil.

Batıda, sanayileşmenin insanî bağlılığı ve insanlar arasındaki güveni yok etmesi de yalnızlığa yol açmıştır. Çünkü sanayiinin erkeğe, kadına ve çocuğa ayrı ayrı işçi olarak ihtiyacı vardı. Onları en üst derecede sömürebilmek, en üst seviyede artı değer üretebilmek için, aileyi bölerek onları birbirinden kopardı, tek tek hale getirdi. Artı değer üretmek için buna ihtiyacı vardı.

Ailede insanların belli sınırlarla ayrılması ve yalnızlık, Batıda normal bir durum. Bireylerin arasındaki sınırların iç içe geçmesi ve ağ gibi olması orda patolojik bir vaka sayılıyor. Yani bireyler kendi odalarında, kapalı kapılar ardında bir başına yaşamaya alışmış. Bu kapıyı kendi iradesi dışında asla açmayan, birilerinin de serbestçe açamadığı bir ferî alan durumunda. Her şey onun özelidir ve hiç kimse onun özeline dokunamaz, pat diye kapıyı açıp içeri giremez. Hatta fertler arasındaki kopukluk o dereceye varmıştır ki, yolda geçerken bedeniniz bir başkasının bedenine değemez. Hep buna dikkat edilir ve tedirgin yaşar insan. Dokunmak bir tabudur orada. Hiç kimse ötekinin bedenine dokunmaz. Bizdeki gibi atılıp kucaklaşmak, sarılmak falan asla yoktur. Oysa bizdeki insan ilişkileri daha sıcak, daha akışkan ve iç içe geçmiştir. Sarılır, kucaklaşır, hatta öpüşürüz. Ağ şeklinde bir iletişim ve ilişki modelimiz vardır. Bu da Batıda olduğunun aksine, iletişimi sağlayıcı bir şeydir. Batıda patolojik bir kopmaya yol açan dokunma durumu, bizim için normal bir şeydir.

Modern hayatın getirdiği belirsizlik, güvensizlik ve toplumun geleceğinin olmadığı, olamayacağı inancı, gelecek kuşaklarla özdeşleşme yolunda yetersizlik ve kişinin kendisini tarihî akışın bir parçası olarak hissedememe durumu sosyal bağları zayıflatmaktadır. Bir nevi bugün geldiğimiz yer gibi. Çünkü ortak değerlerimizi bulamıyor, toplumsal bağlarımızı hissedemiyoruz; birbirimizi ortak bir tarihin parçası olarak göremiyoruz. Gelecek inancımızı kaybettikçe, o zaman güven kayboluyor. En sıcak, en güvenli kucak olana güvenden yoksun kalan insanın, inancı zayıflayınca kendini yalnız hissediyor.

İNSANIN İÇİNE DÜŞTÜĞÜ BOŞLUK

“Yirminci yüzyıl insanının temel sorunu nedir?” diye sorarlar Lollame’ye (?) ve “Boşluk!” diye cevap verir. Esas yalnızlık işte bu. İnsanın içindeki büyük boşluk duygusu. Yalnızlık, çokça anladığımız gibi, bir odada tek başına kalma hali değildir; esas yalnızlık budur. İnsanın içinde, hiçbir zaman, hiçbir şeyle doldurulmayan derin bir boşluğun oluşması. Bu boşluk hissinin varlığı, bir iç dünyanın olmayışından ileri gelmektedir. Sanayi devrimi, modernizim, teknolojik gelişmeler falan, bütün bunlar gelişirken, insanın ruhunu çalmışlardır ve içi, muhtevası, inancı boşalan insan ya da ruhu olmayan bir beden, tabii ki bir ceset haline gelir. Ruhu çalınan insan böylece ne istediğini, ne hissettiğini bilemez hale geliyor. O zaman da derin can sıkıntıları ve anlamsızlıklar ortaya çıkıyor. En çok, 20. yüzyılın ikinci yarısında zaman kavramının hızla değişmesidir. Önceki iki üç yüzyılda olan değişikliklerden çok daha fazla ve hızlı gelişme 20. yüzyılda başlamış ve devam etmektedir. Bu hızlı gelişimin de, insanın yalnızlığında rolü olmuştur. Eskiler bütün hayatları boyunca 4 bin kilometre yapabilirken, biz binlerce kilometre yapabiliyor, fazla yer değiştiriyor, şehirler değil, uçaklarla ülkeler arası yolculuklara çıkıyoruz.

HİKÂYELERİMİZİ KAYBETTİK

Bu hızlı yaşama biçimi, hayatımızı hikaye etme ve hikayemizi ötekine anlatma imkanını da ortadan kaldırdı. Sözlü kültürümüzün temelini oluşturan hikâyeleştirme, öyküleme ortadan kalktı neredeyse. Böyle çılgın bir koşuda, tarihi bir nevi hikayelerle birleştirme, o hikayeleri birleştirme ve paylaşma durumu yok oldu. İşte bu ortak hikayeleştirmenin, bu ortak kültürün yok olması, beraberinden insanlar arasındaki kopukluğu, yalnızlığı getirdi. Derin bir yalnızlık duygusu ile kuşatıldık bu yüzden. Çünkü artık birbirimize hikaye anlatamıyoruz. Bir hikaye anlatıncaya kadar otuz defa telefon çalıyor, otuz defa televizyonda yeni yeni hadiseler vuku buluyor. Seyahate çıkmak için biletler alınıyor falan…Onları takip ederken, hikayemiz eksik kalıyor. Oysa insanlar arasındaki sosyal yakınlaşmanın ana unsurlarından biri ortak hikayelerdir. Kızılderililer bir yerne bir yere göçerken, uzun yolculuklara çıkarken, belli yerlerde durup dinlenirmiş. Zamanın o tabii akışını, geçişini ve o zaman içerisindeki insanın durumunu daha derinden hissedebilmek için. Çünkü, eğer çok hızlı giderseniz, ruhunuz geride kalır. Ruh olmadan yapılan yolculuklardan da bir hayır gelmez.

Tabii bu kadar iç boşlukta kalan, kendi iç dünyasını kurgulayamayan gençlik kendini boşlukta, anlamsızlıkta buluyor ve bu kötü durum kişiyi intihara kadar sürüklüyor. Çünkü bu anlamsız ve yalnız dünyada yaşamak zor geliyor insana. Özellikle genç insana. 1990 verilerine göre dünyada 1. 4 trilyon insan intihar etmiş. Bu sayının 20 katı kadar insan da, intihara teşebbüs etmiş. Ve ekonomik gelişmenin en yüksek olduğu Kanada’da intihar oranları en yüksek oranlarda. İsveç de böyle.

KÖKSÜZLÜĞÜN GETİRDİĞİ YALNIZLIK

Köksüzlüğün getirdiği yalnızlık var. Aidiyete tutunamama. Bir yere ait olma hissinden yoksun olma. İnsanın kendine ve kültürüne yabancılaşması, çağın en büyük yalnızlık unsurunu oluşturuyor. Bu çok ciddi yaşanan bir savaş. Köksüzleşen insanın bu keşmekeşte savrulması, aslında atom bombasından çok daha tahribat meydana getiriyor. Bunun içindir ki intiharlar, eski dünyaya oranla kat kat yükseliyor. Yani modern insan, mutlu insan demek değil. Amerika’da anti sosyal davranış bozuklukları hızla ortaya çıkan bir hastalık. Anti sosyal demek, sosyal ilişkisi olmayan insan demek. Oysa zahiren baktığımızda gerçekte Amerika’da insanlar daha sosyal bir hayat içinde gözüküyor. Eğlencesi, gezileri falan…Buna rağmen daha iç içe yaşayan Tayvan’da böyle bir anti sosyal durum ve onun getirdiği bunalım yok. Çünkü Batı kapitalizmin kalesi. Kapitalizm simgesi ise, “daima al ve hiçbir zaman verme!” ilkesine dayalı. İnsanları bencil, içine kapalı, asosyal ve neticede bunalımlı ve yalnız kılan bu durum. Bunu Paris’te bir genç kendi kültürünün simgesi olarak duvara yazmıştı. Bizim kültürümüz tam tersi bir durum. Orada insanlar, hiçbir zaman “veren el” olmayan, daima “alan el” olan varlıklar. Halbuki paylaşılan ortak kaderde böyle bir şey asla olamaz.

İÇ DÜNYASI OLMAYANIN KORKUSU

Bizim gibi, geç modern süreci yaşayan ülkelerin hastalığı ise, umut yetersizliği. Bu umutsuzluk 3 şekilde olabiliyor. Bir, benliği olduğunun farkında olmayan kişi. Kendisi olmak istemeyen, umutsuz kişi. Ve kendisi olmak isteyen umutsuz kişi. İnsan, sonsuzluk ile sonlunun; kalıcıyla geçicinin; özgürlükle zorunluluğun, yani bütün tezatların bir sentezi. Zaten tasavvufî düşünce de bunu söyler, bütün evren tezatlarla vardır. Kesretin içindeki birliğe ermektir esas olan. Umutsuz olanın kendini bilmemesi, bunu bilmemek yanılgıyı da artırıyor tabii. Bu hem umutsuzluğun, hem de yanılgının içinde olmak demek. Her ikisini aynı anda yaşıyor. Ya hem umutsuz, hem de içine düştüğü durumun bir yanılgı, bir yanlışlık olduğunu da hissediyor. Bu bilgisizliğin, umutsuzlukla olan ilişkisi de, korkuyla olan ilişkisinin aynı. İç düşünceden yoksunluğun korkusu, zihin boşluğunda büyüyor. İç düşünceden yoksun kalan, ruhun gerçek yokluğunu yaşayandır. İç düşünce, iç dünya kurgusu olmayanın bir ruh yolculuğuna çıkması ve ruhu ile ilişki kurması mümkün değil. Yine tasavvufta bu iç boşluğa işaret edilmiştir. Ne der Mevlânâ, “Ne ararsan ara, kendi içinde ara, başka yerde arama!” İşte bu mesele, tam da konuştuğumuz yalnızlıkla ilgili, ilişkili bir durum. Yani, yalnız olma hâli, tek başına, kapalı kalma, izole olma anlamında değil. Kendi iç dünyasından haberdar olamama, kendi benliğini aramama ve onunla barışık olmama hâli. Giderek kendi kültürünü, kendini aramama. Kendini bilmeme hâli. Şüphesiz ki bu çok derin bir yalnızlık. Kişinin kedisini tanımaması, kendisi olamaması. Bu aynı zamanda umutsuzluğun kaynağını oluşturuyor, kişiyi bunalıma, yalnızlığa sürüklüyor.

İÇ DÜNYADAN YOKSUNLUK

Bilindiği üzere, kültürümüzde halvet geleneği var. Kırk gün tek başına kalır kişi. Fakat bu zahiri bir yalnızlıktır. Sözünü ettiğimiz iç yalnızlıktan farklıdır. Burada iç yalnızlık söz konusu değildir. Orada kendiyle, benliğiyle başbaşa kalabilmek, batında daha da derinleşmek ve kâinat içindeki yerini iyi kavramak için, modern toplumun kargaşasından uzak kalıp sakin bir beyinle kendiyle olabilmek için halvete girer. Günlük hayatın bitmeyen çılgın koşusundan, koşuşturmasından, kaosundan kurtulmak için bu yalnızlığı tercih eder. Bu hâl kişiye kendi içindeki benini bastırma fırsatı tanıyor. Şunu yapma, bunu yapma, şunu yap diyor. Ama çılgın koşuda bu iç benimizin sesini hiç dinlemiyor, onu sürekli bastırıyoruz. Sen sus diyoruz. Söylediklerini kulak arkası ediyoruz. Halvet, inzivaya çekilme içimizi dinleme, kendimizi tanıma imkanı sağlıyor bize. Çağın, kimliksiz yalnızlığından farklı bir ruh hali bu. Oysa insanlar çağımızda hem maddi menfaatleri peşinden koşuyor ve iç dünyanın yokluğu yüzünden de bir süre sonra bunalıma düşüyor, yalnızlıkla kuşatılıyor. Bu nedenle çeşitli psikolojik, psikosomatik hastalıklara, çeşikli kişilik bozukluklarına yakalanıyor. Bencillik, hırs ve büyük kaygı gibi haller zuhur ediyor.

Octav Manoni, “Avrupa insanı , yoğun bir insan nefretiyle mustariptir” der. Bizim ise iç dünyamız, tasavvuf geleneğimiz, verme kültürümüz, misafir severliğimiz, başka insanlara olan merakımız; sözlü kültürle iletişimimiz, yüz yüze iletişim, beden dili falan bütün bunlar insan sevgisiyle, dolayısıyla da Allah sevgisiyle ilişkili durumlar. Biz, Allah’a korkuyla değil, sevgiyle bakan, yakınlaşan bir kültürün insanlarıyız. Bunun içindir ki, Türk kültürü yaşama sevinci içeren bir kültürdür. Her şeye, bütün saldırılara rağmen bugün dimdik ayakta durabiliyorsak eğer, bu bin yıllık kültür içerisinde insanımızın mayasının iyi yoğrulması sayesindedir. Sevgi temalı bir ruha sahip olmamızdan kaynaklanıyor bu. Ne yaparlarsa yapsınlar, bize belki acı verebilirler fakat asla umutsuzluğa düşüremez, bağlarımızı tümden koparamaz, bizi o boğucu yalnızlığa itemezler. Biz kendi reflekslerimizle kendimizi savunabiliyoruz.

Duygusal olgunluğun göstergesi, zaten başta da söylediğimiz gibi insanın insana duyduğu güvendir. Her ne kadar bize, “Bu zamanda Babana bile güvenmeyeceksin!” fikrini aşılamaya çalışsalar da, biz güvenmek zorundayız. Çünkü bu tabii bir durum değil, yapay bir durum. Duygusal olgunluğun tersi bir durum. Oysa kişi ancak, ötekine güvenmek suretiyle yalnızlığa tahammül edebilir. İnsan, ötekinin daime verici ve kabul edici olduğuna bilinç altına işleyen kişi, yalnızlığa tahammül eder.
Neden dini daha iyi bilen, tasavvufu daha iyi bilen, belli kültür ve gelenekten gelenler, aile görgüsünden nasibini alanlar çeşitli zorluklara, baskılara rağmen direnebilmektedir?

irenmenin sebebi, diğer insanlara özde kabul etmektir. Sıksık insanlara güvenilemeyeceği vurgulanır. Bu düşünce güvenilemeyeceğini peşinen kabul etmiş bir düşüncedir. Oysa tabii olan önce insanlara güvenmemiz lazım. Güvenmek zorundayız. Güvensizlikle yaşanmaz. Eğer güvendiğimiz insanın bizi aldatması, bizi atması değildir; gerçekte kendisini aldatmasıdır. Bize değil, kendisine dokunan bir fenalıktır bu. Zahiren biz kaybetmiş gibi görünsek de, aslında, aldatan insan, aldattığı insanı kaybettiği için, ziyanda kalan kendisidir. Bu iyimser bakış açısına sahip olanlar, topluma ve kişilere kızıp kenara çekilmez ve yalnızlık karşısında kolayca kendini yenik hissetmez. Çünkü, insan ilişkilerinde güven esastır. Çünkü insan ait olmak, bağlanmak ve hayatı sevmek ister. Yaşama sevinci insana umut sunan bir durumdur.

KENDİ İÇİMİZE SIĞINMALIYIZ

Zaten, panelin organizatörü Olcay Yazıcı, panel duyurusundaki metinde hemen hemen her şeyi bu minval üzere özetlemiştir. Davetiye metnindeki yazıya zaten Yunus Emre ile başlamış; “Onca varlık var iken, gitmez gönül darlığı!” diye. Bakın bizim kültürümüze özgü sözcüklerin yaşamakta olduğunu da gösteriyor Yazıcı’nın metni: “Gönül darlığı”, “dostluk iklimi”, “gönül birliği, “sevgi”, “hoşgörü”, “hoşnutluk”, “kalben barışık olmak”..Kalb, gönül gibi kelimeler bizim gönül kültürümüzün ana özelliğini yansıtır. Samimiyet, ruh ferahlığı, öz, cevher, diğerkâm, erdemli ve ‘yalnızlıklar çağının iç sığınağı” diye tarif ettiği bütün bu kelimeler zaten meselenin özünü yansıtıyor. Kavramlara ve kavramların arkasındaki derin kültürümüze göndermelerde bulunuyor. Aslında, eğer bu kavramları derinlemesine kavrar ve o dünya içinde yaşarsak, yalnızlığın olmayacağını, yalnızlıktan kurtulabileceğimizi de dolaylı yoldan anlatmış oluyor. Yani biz önce kendimize, kendi içimize sığınmalıyız. Eğer bizim içimizde sığınacağımız bir yer yoksa, zaten bu dünyada başka da bir yer yok demektir. Çünkü ne varsa bizim içimizde var, kendi kültürümüzde var. Onu tanımalı, ona yönelmeli, ona sığınmalıyız. Başka sığınağımız yok.

Ben bitirirken şunu ifade etmek istiyorum ki, bizler şanslı insanlarız. Şansımız böyle derin bir kültür içinde doğmak ve bu kültürün farkında olabilmektir. Şansızlığımız ise, kendi kültürümüzün farkında olamamak, onu bütün ruhu ile tanıyamamaktır. Eğer bu sentezi fark edip, kendi hayatımıza uygulayabilirsek, hem yalnızlıktan, hem de bunalımdan kurtulmuş oluruz. Çünkü amaç bin yıl öncesinde yaşamak değil; geçmişten ilham alarak bugünü yaşamaktır. Ne varsa kendimizde var, ne arayacaksak kendi içimizde aramalıyız. Ve “Hamdım, yandım, piştim” diyen Mevlânâ, zaten sadece bizi değil, tüm dünyayı aydınlatıyor. Çok teşekkür ederim.

İsrafil Kuralay: Nevval hanıma teşekkür ediyoruz. Soyut kavramların içerisini, somut kavramlarla doldurarak bize bir dünya görüşü, bir yaşama düsturu sundular.

U T E S A V | ULUSLARARASI TEKNOLOJİK EKONOMİK VE SOSYAL ARAŞTIRMALAR VAKFI

——————————————————————————–
Sütlüce, İmrahor Cad. No: 28 P.K. 34445 Beyoğlu / İSTANBUL
Tel: (+90 212) 222 01 73 Fax: (+90 212) 222 01 93 E-mail : utesav@utesav.org.tr
Copyright © 2001 – 2007 UTESAV

Yorumunuzu Paylaşın