Pop Yıldızları 1998

Ocak 21 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

O yıllarda yaptığım pop yıldızlarıyla röportajlar inanılmaz etkili oldu. Nilüferle yaptığımı Milliyet gazetesindeki köşesinde Güngör Uras aynen yayınladı. pop yıldızları ilk kez kendilerine böylesine derinlemesine sorular sorulduuğunu söyleyerek şaşkınlıklarını belirttiler. Onları maddi ,manevi tariflememe ise çok samimi teşekkürleriyle cevap verdiler. Evet, bir ilki yapmıştım. Pop yıldızlarının kalplerine,yaşamlarına analitik bir bakış,insani bir yaklaşım getirmiştim.

O kız lisesinin önünde elinde çiçekle bekleyen delikanlıdır. Her genç kızın hayalindeki ince sevgilidir. Defterinin arasından şiirler düşer. Size hep aynı tebessümle bakacağından emin olabilirsiniz. Yıllar geçse bile… Sesindeki yumuşaklık genç kızlara gelinlik düşleri kurdurur. O evlilik yıldönümünü asla unutmayacak erkeklerdendir. Ondan asla sert ve kırıcı bir sözcük işitmezsiniz. Ebedi aşkların romantik fotoğrafı gibi durur anılarda. Çalıkuşu’nun Kenan’ı onun şarkılarında konuşur fısıltıyla. “Katibim”in 20. yüzyıla uzanan torunudur. Nazik ve duyarlıdır. Gülen gözlerinde gözyaşlarının acısını hissedersiniz. Sesinde lodoslu gecelerin yalnız martıları kanat çırpar. Sisler Bulvarı’nda her fenerin altında öpüşebilecek bir sevgilidir. Her kadını gençliğine çağırır içli sesinin tınısı. O delikanlının sizi asla unutmayacağını bilirsiniz. Erol Evgin işte o delikanlıdır. Ve yıllar sonra “Sen unutulacak kadın mısın?” diye sorup genç kızlığına döndürüverir kadınları. Sesinden sunduğu bir demet çiçekle…

***
Erol Evgin sıcak gülümsemesiyle kapıyı açınca kendimi sahneye çıkmışım gibi hissettim.Evdeki doğal hali sahnedekinin tıpkısı.Merdivenlerden nefes nefese geldiğimi görünce rahmetli Bedia Muvahhit’in bir gün ona:”Evladım,iki şarkı daha yapsaydın da asansörlü bir yere taşınsaydın ya” dediğini anlatıyor.Ama Erol Evgin para için hiç “iki şarkı” yapamamış .O kendini çok şanslı sayıyor hep istediğini yapmış,sevdiğini yaşamış.Uzun yıllar müziğe ara verip 87’de bıraktığı yere “Sen unutulacak kadın mısın” kasediyle geri döndü.
1976-86 arasında Türk popunun en önemli erkek sesi olan Evgin kendi kozasını ören ve kelebeklerini uçuruncaya kadar bekleyen bir usta. Kadından yola çıkıyoruz ve kadını yanında iken önemsemeyen kaybedince ah,vah eden erkeklerin varlık nedenini özensiz yetiştirilmelerinde buluyor,kadını da erkeği de tepkisiz diye niteliyor.”Dayak yiyen kadınlarla bazen temasımız oluyor yine de iyi adamdır falan diyor.Daha çok kamufle edici davranıyorlar. Yanımızda çalışan kızlar da .Bir süre sonra dayak atmakta yemekte ortak bir değer oluyor.Dövmeyeni erkekten saymayan bir anlayış da var.Bence kadını sevemeyen döver.Kucaklayamayan döver.Buna yandaş çıkan kadın sanatçılar hatırlıyorum ben üstelik.Canım kadın da kaşınmıştır işte diyenler .Şiddeti uygulayan sanat camiasından bir arkadaşımızda savunmasını “ben ilk defa dövmüyorum ki”diye yapmıştı!Meğer o kızcağız yıllardır dayak yiyormuş.”Ben kentli erkekle kırsal kesimdeki erkeğin bu konuda farkı olmadığını söyleyince “çünkü kentlerimiz kent değil artık”diyor bana mavi gözlerinde yelken açan bir hüzünle.
“İstanbul bizi affet parçası kasete böyle girdi.Ben Moda’da doğdum büyüdüm.Nesli tükenen biriyim.O zamanlar annelerimizin çok özel bir yeri vardı ailede.Şu anda Maksim’in yerinde Migros var.Ben müziğe ilk başladığım yıllarda Maksim’in yerinde de fıstık çamlarının altında çay bahçesiydi . Akşamüstü çay içilen ve canlı bir orkestranın müzik yaptığı bir mekandı.İnsanlar eşlerini kollarına takıp çay bahçesine gelir ve bira içip dans ederlerdi.Toplumsal hayat kadın erkek birlikteydi.Erkekler işlerinden vapurla dönerlerdi.Dönüş saatinde evde bir heyecan olurdu. Annelerimiz hafif bir makyajla süslenirlerdi ve bizi elimizden tutar iskeleye inerlerdi eşlerini karşılamaya.Rumlar,Museviler,Türkler birarada.Ben bunu kasetimin klibinde kullanmak istiyorum.Sonra eşleriyle birlikte alış veriş yapar ve günün muhasebesi yapılarak eve dönülürdü.”
Çok küçük yaşlardan beri sadece şarkı söylemeyi düşünen Erol Evgin iki profesyonel mesleği birden yürütüyor.Mimarlığı çok sevmiş ve estetik değer üreten her şeyi seviyor.Babasının ısrarıyla okula girmiş oysa.Mimarlık eğitimini çok önemli buluyor.”Yaşadığımız tüm mekanları tasarlayan ve ürettiğini sorgulaması gereken bir meslek mimarlık “diyor.Sürekli analiz ve sentezin bileşimi onun ufkunu açmış.
Bu düşünce alışkanlığını müziğe taşıdığını anlatıyor heyecanla.
1980’e kadar sadece müzikle yaşayarak Türk popunun ünlü sesi olan Evgin sonra arabeskle karşılaşınca gazinolarda çalışamaz olduğunu söylüyor.Düzeyini düşürmemek için para kazanmayı mimarlığa kaydırmış.”Ben hep Amerika’yı ölçü alırım kendime.Dünya ölçüsünü yakalamak böyle güvensiz bir ülkede gerekli.Telif haklarının ödenmediği, yaratan insanların gözlenmediği bir yere güvenmek zor.”
Erol Evgin ünlü olduğu yıllar 75’lerin kavgalı,kanlı günleri…Sokak çatışmaları,silahlar ve yürüyüşlerin yılları…Şarkılarında hep hüzün tadı bulunsada hiç karamsarlık taşımıyor müziği.Kendisi de hep umutla bakmış geleceğe “her şey bugüne kadar yolunda gitti “ diyor.O karanlık günlerde yıllarca hapis cezası almış,saklanan devrimci birinin onun şarkılarını umutla nasıl dinlediğini anlatışı bir dönemin tanıklığı gibi.Şarkılarında umut veren kimliğin taşıyıcısı Erol Evgin.Şarkılarında insani olan ilişkiyi ,”bir de bana sor” diyen duygularını o sözlere aktararak genç insanlara o dönem az olan sevgiyi taşıdı. Erol Evgin bağıra bağıra bir şeyleri anlatmak yerine yumuşak bir uslüpla,geniş bir gülümsemeyle ve insani olan duygulara seslenerek büyük bir boşluğu doldurdu.”O zamanlar çok asık suratlı müzik yaparlardı.Hatta Timur Selçuk bir Avrupa turnesinde biz çok çatık kaşlı yapıyoruz bu işi dediğini çok iyi hatırlıyorum.”Kadınların size hayranlığının ardında bu romantik ve duygulu erkek var sanırım diyorum.”Kadınların hayranlığı bence çok değerli.Erkek olmak için sert olmaya gerek yok,erkek olmak yeter. Erkek olarak ben çok çabuk duygulanırım,çok çabuk ağlarım.Bunun erkekliğime bir zararını görmedim bu güne kadar.Kadın hayranlar insanın gururunu okşuyor.Kadın erkek arasındaki gerilim çok güzel. Özal bana politikayı önerdiğinde istemedim ve hiç düşünmüyorum, çünkü kadın ve erkeklerin birlikte yapmadığı işleri sevmiyorum.O yüzden kahveyede hiç gitmedim.Kadınlar da gitseydi giderdim.Kadıköy vapurunda da hep güzel hanımların karşısına otururdum.”
Türk popunun primaları geri dönüyor saraylarına.Neden? “Tek kanal vardı, arabesk egemendi, çok sıkı bir denetim mekanizması uygulanıyordu 80’li yıllarda. Arabesk göçen insanların duygusunu yakaladı biz yakalayamadık.Bizim Türk müziğinden esinlenmemiz yasaktı, Türk müziği aleti kullanmak yasaktı tüm bu yasaklara uygun işler yapmaya çalışıyorduk.Birden bu yasakları hiç dinlemeyen insanlar arabesk yaparak baş tacı oldular.o dönemde bir kopukluk oldu.Kentin folklörü olan pop müzik 90’larda patladı.Bir çok genç çıktı.Onlar daha neşeli, daha az sorumluluk duyan ekipler.Biz çok sorumlu yetiştirildik.Biz popun klasikleşmiş simgeleri ve ustaları olarak tekrar dönüyoruz. Dünyadaki pop müziğe baktığımızda da bir büyük ustalar var, bir de her sene değişen,tüketilen gençler var.Onların arasından da bizlerin arasına katılacak olan bir kaç isim var.Yola devam edecek olanlar.”
Aşkın erişilmezine kara sevda erişilenine de evlilik diyor erkekler diyorum.”Sebepsiz hediye vermeyi, mumların ışığında sebepsiz bir akşam yemeği yemeyi bilmiyor erkekler.Kadınlar da pek alışık değil. Ben farklı bir erkeğim ve bunları yapıyorum özel yaşamımda.”Yaşam gustosuna düşkün bir salon erkeği o.” Arada bir karımla kesişiriz oturduğumuz yerde.Aşk ve sevgi emek ister.”
Tutku değişiyor zamanla.Derin sevgi gelişiyor.Bu derin sevgi de aşk var mı diyorum.”Elbette.Aşk, cinsellik..Yani cinsellik tümüyle duygusallıktır bence.Duygusal olmayan bir cinsellik yok .Ben beceremem yani.Erkekler korkuyor böyle şeyleri söylemeye. Öyle bir geyik oluşmuş ki.. Sanat dünyasında kadın cinselliği göğüs,bacak olarak geçtiği dönemlerde biz de arada şarkı söyledik.Başka bir cinse özenenler de bunu öyle çok öne çıkardılar ki.Eşçinsel olmayı araç haline getirdiler. Sadece eşcinsellerin çalıştığı turistik bir kabareye gittik Avrupa’da hiç kimse kırıtmıyordu ve kılığından belli değildi.Bizimkiler de bir sakatlık var dedim o zaman.Kadınlar ya da onlar bir gösteri halindeler.Her şey gösteri,hayatında karısına hiç çiçek almadığını övünerek söyleyenler var.” Bir müzikalin sevimli ve zengin dünyasında insani olan duyguyu yakalayarak yığınlarla buluşmuş..Yaratıcılığın sığ olmasından çok şikayetçi.”Yurt dışına çıkınca sadece sanatla ilgili şeylerle ilgilenirim,kenti anlamaya çalışırım.Nereye baksanız her şey birbirini tamamlıyor orada.Türkiye farklı olanı sevmiyor.İnsanlar vasatta rahat ediyor.Durup dururken yeni bir şey çıkartmanı istemiyorlar.Ben medyatik kulvarda koşmayacağım dedim ve şarkılarımı öyle hazırladım.Benim dinlerken seveceğim şarkılar var kasetimde.Böyle yapsak iyi satar diye iş yapılıyor.Arabesk belki bu yüzden tuttu.Onlar samimiydi.Samimi duyguydu.”
Duygularında hüzün olsa da acı olmayan umut dolu bir neşeli sesleniş var Evgin ‘de.Şarkılarıyla insanların yaşamına tanıklık etmiş, bir dönemine sinmiş biri o.Dünyada yaş ustalık,olgunluk demek Erol Evgin de olgunluk döneminin verimliliğini sunuyor bize.Olgunluk döneminde yaşamı bir avantaj olarak kullanan bu dönüş her iki yılda bir albüm çıkarmayı hedefliyor.”2000’li yıllarda Erol Evgin’e olgunluk çağını yaşatmak istiyorum “diyor neşeyle.”Biz daha ölmedik” çalıyor kasette.

Yarın: Hümeyra’nın isli sesinde hüzün haritası

HÜMEYRA
Beyaz tenli kumral bir kadının kırılganlığı. Gözlerinde derin kara göllerin kıpırtısı. Bu toprakların kadını. 7 kilitli kulede 7 yıl sevgilisini bekleyen masal prensesi. Sonra kara haberi gelir sevgilinin. Sesindeki ağıt tadı silinmez en neşeli şarkılarda bile. Dünyanın “beyhude” telaşı dinginleşir onun sesinde. Aşık Veysel sazın teline vurur yanık yanık. Bir Ömer Hayyam sonsuzluğu teninize dokunur. Kervanlar salınır ağır aksak, size Hint ipeği taşır Hümeyra’nın armağanı. Ona sokakta rastlayamazsınız. Sarayı’na gidilmesi gereken kadınlardandır. Ne yapsanız incinebilir. İnsanoğlu kadar eski günahların suçunu duyumsarsınız onu dinlerken. Nadide bir porselen kadar kırılgandır. Binlerce yıldır gücü çaresizliğinde olan kadınların ortak ve boğuk feryadıdır onun sesinde sizi çarpan. İsli mabetlerde yankılanan ilahi kadın sesidir Hümeyra’nın gizi. Akşamüstü ve geceyarısı yalnızlıklarının kadınıdır. Aşıklar teninin beyazlığında görünüp yok olan yanılsamalar gibi geçip giderler. Hümeyra’yı dinlerken bütün erkekler derinden sarsılır. O belleklerinden silmeye çalıştıkları, ancak silemedikleri kadındır.
***

Siyaha boyanmış bir koridordan kapıya varıp Hümeyra’yı görüyor ve hemen arkasında uzanan yemyeşil bahçenin çim kokusuna bulanıyorsunuz.O hüzünlü karanlık mekanlardan aydınlığa varışın öyküsü gibi duruyor evin ortasında. “Kardeşli bir evde büyümedim.Hep kendi başıma oynamayı öğrendim.Kendi boya kalemlerim ,kendi odam,kendimleydim.Yalnız yaşamaya alışan insanlar huysuz oluyor.Şimdi biriyle yaşasam şuradaki mum buraya gelirse ben onu elli kere yerine koyarım.Dengem bozuluyor ne yapayım.Ben çok merak etmişimdir hep,bir kadın duştan çıktığında banyo tertemiz, bir erkek çıktığında bakın bir de…Çok merak ediyorum bunlar ne yapıyor içeride şekerim?Tavan nasıl ıslanıyor?Yer gök su içinde kalıyor.O aynalar …Banyoyu sel götürüyor..”Kadınca bakışı erkeklerin mekanları savaş alanına çevirdiği. “Ben hep erkekleri annelerinin böyle yetiştirdiğini söylerdim.Benim oğlum hayatta görebileceğin en dağınık erkek.Benim hadi sevgim var.O kadının ne günahı var diyorum.Ben çalışan bir anneydim ,dört yaşından beri ona tek başıma bakıyorum.Hala çabalıyorum.Ona el bebek gül bebek bakamadım yani.Çok büyük bir aşk var aramızda.Sevgi,dostluk verdim ama pohpohlamadım. Anneannesi yapmıştır ancak.Yalnız erkeklerde olmayan özellikleri de var onun,mutfakta çalışır,yardım eder.Paylaşımcıdır.Farklı bir erkektir,hasta olun çorbanızı yapar.”
Erkeklerle bir ten birlikteliği ve aşk beraberliği değilse yaşanan eğer bir dostluksa bu; yıllarca süren çok keyifli, erkek arkadaşları olduğunu söylüyor ve ekliyor:” Ten birlikteliği girince işin içine bir tuhaf oluyorlar nedense…İşin içine bir saygısızlık giriyor sanki”Geriye dönmeyi sevmiyor Hümeyra.O da sevginin emek istediğini incinince geçip giden heyecanları erkeklerin anlamadığını ve onların emek harcamak istemediğini düşünüyor.Aşk anlık ve gelip geçici derken “aslında aşkı pek tarif edemiyorum” diyor.Sevginin sürekliliğinden yana.”Aşık oldun mu adamın dişi çarpıktır görmezsin,deli gibisindir. Seversen adamın dişi çarpık,evet ama ben seviyorum dersin.Olduğu gibi kabullenmek ve sevmek”
“Sen yabancı değilsin denmesine sinir oluyorum.Bir değil,iki değil.Ya bir günde bir şıklık yap.Hep darmadağınık bir evin içinde olunca.Ben hiç sevmem.Ben kendi başımayken de hep güzel ve düzenli isterim çevremi. Benim gözüm rahatsız oluyor.Oyunum yoksa dört beş gün evden çıkmadığım olur.Aynaya bakınca kendimi hortlak gibi görmek istemem. Hemen saçıma başıma.”Evdeki bütün kapılar aynalı yani dönün Hümeyra,bakın Hümeyra… “mümkün değil kaçmam kendimden”diyor gülerek.
“Bütün şarkılarım birebir benimle ilgili.Çok incindim yaşamda. Toplum olarak incinmiş bir milletiz.”Bir kentli olan Hümeyra dört yıldır oturduğu Serencebey yokuşundaki evinin bahçe macerasını anlatıyor isli bir sesle.Çöplük halinde olan bahçeyi nasıl yeşil bir denize dönüştürdüğünü.Renk renk çiçeklerin öyküsünü.bahçıvanıyla ortak çabasını.Oysa komşular saçının üstüne düşen yanık sigarayı fırlatıyorlar,cola şişesi atıyorlar bu güzelim bahçeye daha olmazı pet! Bahçıvandan utandığı için o gelmeden çöpleri topluyor önce.Evinden bakınca güzel bir şey görsün insanlar diye uğraşmış ama 25 daireden sadece arp çalan bir kadınla dost olabilmiş bahçe nedeniyle.O da taşınmış geçenlerde. “Tek dostumu kaybettim”diyor hüzünlü bir uçuculuk içeren el hareketiyle.Kimsenin teşekkür etmediği şölenler düzenliyor insanlara.
Kadın erkek bir arada yaşanan eski günleri,kentin efendiliğini özlüyor.
“Bu zamanda genç olmayı hiç istemezdim”Sevgiden yoksun ve çok alüminit bir dünyada yaşadıklarını düşünüyor onların.Yemekleri, giyimleri herşeyi …”Bu iletişim devrimi dedikleri şey sonunda herkesi eve hapsedecek ve iletişimsiz kalacağız”.Göz göze bakmadan bir aura nasıl geçer insandan insana diye düşünüyorum onun derin gözlerinde.
“Aşık veyseler,karacaoğlanlarla ilk çıktığımda bunun adını ne koyalım diye bana sordular.Pop müzik yoktu.Hafif Batı müziği dediler,hafif ne demekse.O zamanlar misyon yüklenmiştim.Öz bestelerimi yapacağım, kendi şairlerimi okuyacağım,kendi tınılarımızı söyleyeceğim.Onca yıldan sonra artık ben o misyonu taşımak zorunda değilim diyorum.Çok şey değişti.Ben artık söylemek istediğim şarkıları söylüyorum.Bu anda bunları söylemek istiyorum.Bakarsın iki sene sonra Divan edebiyatına girerim.Çok açığım herşeye,merakım çok geniş.Herşeyi okuyorum,herşeye bakıyorum.Hep değişebilirim.hep ileriye bakarım. Benim hiç nostaljik takıntılarım yoktur.”
Türk popunun ustaları umudu işliyor incelikle seslerinde,onlar geçmişe gömülmeyen kıpır kıpır ruhlarını açıyorlar önüme bir deste kağıt gibi.
Hümeyra bir dönemin protest havasından “biz dünyayı değiştireceğiz sandık,gördüğün gibi değiştiremedik.Ama 40 yıl sonra biz dimdik duruyoruz.Bugünün gençleri bakalım 40 yıl sonra bizim gibi dik durabilecekler mi bilmiyorum.”
Gence bakarak yaşamak,lafını duyurmak derken “beyhude” ne demek diye soranlar varken dilin değişimini yakalamak gerek diye düşünüyor Hümeyra.”Bu nedenle hazır şiirlerden seçim yapmadım” Şiire tutkun ama şiir yazamadığı için üzgün.Tarif edemediğimiz her şeyi buluyoruz onun şarkılarında.Bol çağrışımlı sözcüklere tutunarak sallanıyoruz tınılarda.İsli balık kokusu bildik tanıdık bir zamanlar her köşe başında bulunan,bugün nadir bir özlem kokusu sunan o isli balığın tadı…
SEZEN AKSU
O bir yıldız olarak doğmuş taze badem ve yosun kokan İzmir’de.
“Deli kızın türküsünü” söyleyen deli dolu İzmirli bir kız.”Denizi kız kızı deniz kokan sokakları hem kız,hem deniz kokan “İzmir’in delişmeni.Yüreğindeki küçük kızla elele koşuşturan,dans eden, ağlayan ve sevinen Sezen Aksu “Düş bahçeleri”nin gezgini.O kıpır kıpır bir İzmir meltemi rengarenk kültür pırıltılarını taşıyan, estikçe dağıtan.
Dağıttıkça yüreği bilgelik toplayan silahlarıyla görkemli bir Amazon kraliçesi . Fesleğen kokuları içinde bir taşlıkta ona rastlarsanız size karanfilleri derebilir,saray merdivenlerinden inerken cam ayakkabısını en yakışıklı olana bırakabilir..O acılarını bir uçurtmaya çevirip gökyüzünün sonsuz boşluğuna salarak kuyruğuna gönlünü takan, gözyaşlarının ucuna tutunup yükseklere taşınan bir kadın.Hemen ardından başını arkaya atıp en güzel şarkıları söyleyerek içindeki bitmez enerjiyi neşeyle savuran bir sonbahar rüzgarı.İnsanlar onun sesiyle aşklarını cesur bir yürekle söylemeyi öğrendiler.Duyguların aşağılandığı ve sevilmediği bir dönemde o sadece duygularıyla seslendi. O hep duygularının peşinden giden…Değişerek büyüyen,gençleşen ve yeni olana tutkun bir Sezen Aksu. Büyük bir tutkuyla her şeyi seven yaşam direncini acılarla,hüzünlerle yoğurup neşe olarak fırına veren ve sıcacık ekmeklerini,simitlerini dağıtarak insanlara ışıklı bahçeler yaratan bir küçük kız.Erkekler, onda aşkını söyleyen cesur kadını , kadınlar ise tutkulu ruhlarını buldular.

***
“Aslında hiç düşünerek yazmadım şarkı sözlerini”diyor montaj masasının başında.Bir çok kızın profesyonel teknik insan olarak çalıştığı stüdyoda herkes onunla çok mutlu.O herkese enerji ve mutluluk veriyor.Ona olan sevgileri sizi saran auradan taşıyor. Çok titiz ve inatçı bir sabırla iki gündür buradaymış.Birikimlerin içinden geçerek damıtıldığını ve sonra kağıda düştüğünü anlatıyor. “Genç kızlık yıllarımda çok özenirdim böyle,önemli olayım çok da önemli kelimeleri yan yana getireyim diye.Kelimeler nasıl yan yana gelir,nasıl daha etkili olur ilgi alanım olduğu için çok güzel kelimeleri yan yana getiriyordum. Yeteri kadar samimi olmadığı için nasıl çuvalladığımı gördüm.Yine de geç fark ettiğim bir şey bu.Başkalarına göre erken kendime göre geç bir fark etmeydi .İnsan birikimi ne kadarsa ,kendisi neyse onu ille de ifade etmek istiyorsa ,durduramıyorsa kalbinin sesini kendine razı olması gerek.O kadar kendinden yana ki insanoğlu, kendini çok özel,çok önemli ve ayrıcalıklı sanıyor.Aslında o kadar olmadığını kabul edip olduğu kadarına razı olmak çok büyük bir mesele .Çok ciddi bir mücadele gerektiriyor.İlk önce insanın kendisi çıkıyor karşısına.İlk başlarda çok alkışlanmak,sevilmek,beğenilmek istiyorsunuz.”
İnsanın toplumsal bir yaratık olduğuna inanan Sezen Aksu insanların hayatın içinde bir sürü maske kullandığını anlatıyor.”Onların çoğu kendimiz olamıyoruz yargılanmaktan,cezalandırılmaktan korkuyoruz. Beğenilmek,onaylanmak istiyoruz,hatasız olmak istiyoruz falan filan. “
Herşeyi kadından bekleyen zihniyete özel ilişkileri dahil bir süre uymaya çalıştığını ama uyamadığını anladığı anda kendini serbest bırakmış.O kadar yapay ve uyumsuz bir “uyum” çalışmasından sonra kendi haline bırakıp kendini gökyüzünde salınmaya başlamış.
“Kadın erkek olmayı biz seçemiyoruz,DNA yı biz seçmiyoruz,elimize ayağımıza sahip değiliz.o nedenle cismime teslim olmamak gibi bir karar aldım.Bu bedenle yaşamak zorunda olabilirim ama bu belirleyici değil yani.Herkesin yolculuğu farklı.Ben böyleyim ,karşımdaki insanlar kadınlık erkeklik meselesini çok ciddiye alırlarsa ve beni bu alanlara davet ederlerse orada ben de silahlarımı kuşanırım.Genelde kadınlar da yenilmez o alanlarda.Erkeklerin yerinde olsam kadınları böyle bir savaş alanına hiç çekmem.”Hayatın en gerçek üretimini yapan kadının gücü tartışmasız onca.”Doğurgan bir yaratık olan kadının yetenekleri bizim başarımız sayılmayabilir,çünkü Sezen Aksu’nun yeteneklerini de ben yapmadım.Ne şahane bir kadınsınız dediklerinde ben çok sıkılıyorum. Beğenilmek beni mutlu etmekten ziyade utandırmaya yarıyor.
“İnsanlar hiç kendileri seçmedikleri bir kimliğe aynen sahip çıkıyorlar”
Gençler için yaptığı popüler şarkıları sarmısak gibi dominant şeyler olarak niteleyen Sezen Aksu popüler kültürün beklentisine cevap veren şeyler yaptığını ekliyor.”pop müzik de popüler demektir” diyor.Sektöre popüler işler yapmakla beraber kendine yaptığı işleri ayırıyor. “Deli kızın türküsü”,”düş bahçeleri”, “ışık doğu’dan yükselir” kasetlerinin kendi arayışının ürünleri olduğunun altını çiziyor.Hayatın bütün boyutlarıyla kavranması gerekliliğine olan inancı onu gençlerle birlikte çalışmaya götürüyor.”Birey olmak bize öğretilmedi , biz düşe kalka bunu öğrenmeye çalıştık ve çalışıyoruz” diyen Aksu pop müzikte bir ekolün temsilcisi.Müzikte birey olmayı başaran bir isim. “Herşeyi biçimlendirenin insanların dünyada duruşları,kendi kimlik meseleleri olduğuna inanıyorum.Kahraman olma arzusu,toplum adına bir şeyler yapma arzusu,iyi insan olma arzusu yani bunlar toplumsal giydirmeler. İnsan sahip olmadığı şeylere sahip olduğunu sanıyor.Çünkü öbür türlüsü dayanılmaz bir şey.”
“Işık doğu’dan yükselir”de böyle kaygılar mı var soruma; “Başka bir durum vardı,o kadar yapay bir ayrım var ki.Anadolu tuhaf bir toprak parçası her şeyiyle direniyor.Burası insan kurban edilmeyen tek topraklar .Tuhaf bir duyarlılığı var buranın.Yapay tüm ayrılıkçılara direnen,tüm içiçe geçmiş kültürler eklektik olur başka yerde.Burada değil.Birileri iktidar için bunları değerlendiriyor ama burada kendiliğinden bir uyum var.Bu beni çok çarptı.”Bu çeşitlilikten gelen biri olarak kendi gerçeğini şarkılarına koyuyor.Geçmişi bir harman olan bireylerin dünyevi gerekçelerle bir takım kimlikleri seçmelerini anlamıyor.”Şimdi ben anne annemin ilahilerini, Alevi türkülerini, Ermeni,Rum şarkılarını,seferad türkülerini söylemek istiyorum.kolay olmadı bu yolculuk.”kendi üsteme düşünmekten hiç hoşlanmıyorum.
Beş on senedir kendi haline bıraktım herşeyi,ne kadarsam o kadarım.”
O saf olana ulaşmayı istiyor ve “ne kazık işmiş bu” diye ekliyor.
Ayağı sakat olan anneannesinin ne büyük kadın olduğunu anlatırken geçmişin bildiklerini nasıl atlamış olduğumuzu konuşuyoruz. “Anneannemin geçen sene resmini yaptım yaparken onu daha iyi anladım.Fiziksel olarak problemi olan insanlara dikkat et dedi bana, o kadar ağır yükler biniyor ki bu insanların sırtına masumiyetleri bozuluyor,o yüzden dikkat et dedi.Önyargılı da olma dedi.Herkesin binlerce sakatlığı varken ne olacak ayağının sakatlığı.Benim de fiziki sakatlığım var topuklu ayakkabı giyiyorum çözülüyor.Fiziki beden herşeyi belirliyor.Güzel kadınlar kafasını fazla çalıştırmak zorunda kalmıyor.Kafası çalışmak zorunda olanların bir eksikliği vardır dikkat edin.”Türk popunda kozasını ören aynı anda sektörde iş yapan biri Sezen Aksu işi popüler şarkılar,kariyeri ise kendi şarkılarında bulan biri.Ticari başarıyla kaliteyi yan yana getirmek çok nadir ona göre ama bir de gelirse büyük bir değer.İnsani sıcaklığı olmayanın kitlelere ulaşamadığını anlatıyoruz,”23 yıldır bu işi yapıyorum,binlerce yol denedim. Nasıl etkili olabilirim diye denedim her şeyi, illüzyon olarak bir etki var. Ama sahici olanın yaptığı etkiyle mukayese kabul etmez.O yüzden de vazgeçtim.Artık cezalandırılmayı göze alabiliyorum yeter ki ben olayım.”
Önemli olan “an” onun için.Günü böyle yaşıyor ve sonsuzluğu “cisminden” vazgeçerek buluyor.”Üretim an’ı hayatın en gerçek an’ı ona göre.”Ateşiyle ,coşkusuyla o an da neler hissediyorsan o an’ı üretime dökebiliyorsan tamam.Kendi güneşinizin ışığından gözleriniz kamaşırsa durmadan,kendi merkezinizde dönerseniz yeni olanları beğenmezsiniz”.Hep şanslı olduğunu düşünüyor hep iyi insanların yanına düştüğünü düşünüyor.Hep sevdiği işi yaparak yaşamış. Kemal Tahir’in “İşinin aşığı insan az Türkiye’de” lafını tekrarlayarak işine aşık olduğunu söylüyor.Hayata aşkla bakan Sezen Aksu aklını kullanmak istediği zamanlar pek başarılı olamadığını söylüyor duygularının peşinden koşmasının öyküsünü aktarıyor.Sonra kızlardan ödünç aldığı rujunu aynaya bakmadan sürünüyor fotoğraf için. fotoğrafı beklerken çalan müzikle dans ediyor birden herkes onunla dans eder buluyor kendini.Ben yağmurlu geceye çıkıyorum,aklımda “kalbim Ege’de Kaldı” şarkısı.

Yarın:Şelaleden dökülen bir sesin sahibi :Nilüfer
Küçücük bir kızdı “genç sesler” programında gördüğümüzde.Ağzını açtığı anda büyüyordu sadece sesten bir şelale akıyordu sanki insanın üstüne. “Dünya dönüyor sen ne dersen de” sözcükleri çok geçmeden dillere düştü yıllarca silinmeden.O bildik kalıplara ve rollere oturmayan bir ciddiyette söylüyordu şarkılarını.Hatta biraz asık yüzlü denebilirdi.Ne istediğinden emin.Yaşamdan ne istediğini çok iyi bilen bir irade gösteriyordu.Geceler boyu hüzün dökülüyordu sesinden, aşk şarkıları incinmiş bir ruhun çığlıklarını dost ediyordu kalbimize.
Edebiyattan müziğe “kır” keşfedilirken Nilüfer kentin şarkılarını söylüyordu.Kentli gençlik onun şarkılarında yitirilmiş aşkları ve sevgileri dinliyordu.Kar taneleri gibi ortalıkta uçuşan sözler kavgalara, mitinglere karışıyordu.O Batı’ya dönük yüzü ve yorumuyla kenti savunuyordu.Hep tek başına bir kadın olarak ayakta durup istediğini haykırıyordu.Nilüfer yalnızlığını ipek bir şal gibi örtünüp onu sevenlerlerle yetiniyordu.Beyazlığın ortasında durup dünyaya meydan okuyan dik başlı küçük kız “dünya döndükçe” güzel bir kadın olarak mavinin özgürlüğüne bulanıyordu.O kentli,özgür ve Batılı kadının sembolü olarak olgunlaşmış . İzmir Sultani üzümün olgun,kokulu tadına dönüşen yaşanmışlık var son kasetinde;”Nilüferle” de.
“Böyle gelmiş/ Böyle gitmez /Değişir dünya” diyen Nilüfer dünyanın kimse için durmadığını ve değiştiğini biliyor.Hırsların elleri yaktığı bu dünya dönüyor.
***
Bir kaplan iriliğinde kocaman tekir kedi tüm ihtişamıyla salınarak yanıma oturdu ve gözleriyle beni kontrol etmeye başladı.Rahat, keyifli ve şımarık arkadaşımın durumunu beğenmeyen Nilüfer onu kollarnda piyano taburesinin üstüne taşıdı.Kocaman kuyruğu sarkık oradan kıpırdamadı tekir.
“O zamanlar Göztepe hep iki katlı evlerin, bahçelerin olduğu inanıılmaz güzellikte bir yerdi.Her yaz babam oralarda ev kiralardı eşyasıyla.Ben öyle yerlerde büyüdüm,şanslıydım.Bahçede oynar,ağaç, meyva ile halleşir,kiraz ağaçları falan..Kent çok farklıydı.Yıllar sonra İstasyon caddesinde oturduğumuz evin sokağına girdim,aman efendim bir tane bile ev kalmamış her yan blok apartmanlar…Dehşete düştüm yani.İçim burkuldu.Nasıl güzeldi her şey.Ben aslında Cihangir’de doğdum.Beş katlı bir apartmanın en üst katında 11 yaşına kadar yaşadım.Orası hala duruyor Allahtan! Arada bir gidip bakıyorum. O zamanlar hep Rumlar vardı.Beş katlı apartmanda müslüman bir tek biz dik diğerleri Rumdu.Onların çoğu gittiler. Beyoğlu’ndaki olaylardan sonra kimse kalmadı sanırım.Bir süre ışıkları kapatıp oturduk,apartmanın Rumca olan ismi değiştirildi.Korkunçtu.”
“Ortaokulda ise deniz gezmiş dönemleriydi.Onlara haksızlık edildiğini düşünüyordum.İnsan olarak üzülüyordum.Son yıllarda siyaset çok demode, sulandırılmış gelmeye başladı.Rayting savaşından rahatsızım. Herşey kalitesiz .Güzellikler nerede?”
Ben ise bu kadar genç ve güzel kalmasının sırrını merak ediyorum kızım gibi ve soruyorum;”Valla,bir sırrım olsa söylerim yok.Yeni bir takım sistemlerden söz ediliyor,herkes iğneler falan yaptırıyor.Ben yok daha bir sene idare ederim diyorum.Kimseye bir şey olmuyor belki onu yaptırırım diye düşünüyorum.Ameliyat asla olmam,öyle şeylerden çok korkarım.Hayatımda hiç ameliyat geçirmedim .
İçki,sigara içmiyorum.Kızartma,yağlı,acılı şeyler yemem. Haftada bir kez çukulata ile kendimi ödüllendiririm.Tek kötü huyum spor yapmam evde merdiven inip çıkarım sadece.Kaset yaparken stres ve çalışma temposu yememi engelliyor.Çok zayıflıyorum o dönemlerde.”
Allah vergisi bir sesle kendini bildi bileli şarkı söyleyen Nilüfer 1970 yılında ses yarışmasına kendi iradesi ile giren ve birinci olarak kazanır. Nilüfer’in sözleşmesine rağmen iki yıl bekliyor plak şirketi.Ne de olsa 15 yaşında bir kızı küçük buluyorlar ciddi firmalar.O zamanlar “küçük” falan filan geleneği olmadığından Nilüfer büyüsün diye bekliyorlar.Grunberg Odeon firması’ndan bir gün Nino Varon telefon ediyor sözleşmesi olan Nilüfer’den eminönü’ne gelmesini istiyor. Atlıyor tek başına bir taksiye ve gidiyor.Hadi bir şarkı söyle diyorlar.O da Nesrin Sipahi’den popüler bir şarkıyı söylüyor. Galiba “son yaprak” ismi.Bu iş tamam diyorlar ve böylece Nilüfer doğuyor.
“Siz tek başına,cesur bir görüntü sunuyorsunuz.Hayatınızdan gelip geçen erkekler hiç bir zaman “esas oğlan” değil gibiler.Tüm ağırlığınızla siz varsınız yaşam portrenizde”diyorum. “Sanıyorum öyle görünüyorum,çünkü herkes öyle söyler.Hep ben varım değil mi?”Çok içten gülücükler saçıyor beyaz mermer salonun içinde dağılan. kendi varlığından emin ve ana motif o yaşamda.Yine de o çok şanslı olduğunu düşünüyor Allah vergisi sesinden başlayarak Atilla Özdemiroğlu’yla, Onno Tunç’la çalışmalarının kendisi için doğru ve şanslı olduğunu anlatıyor.”Hep şansıma güvenmişimdir . 80’li yıllarda tamamen tesadüf olarak başlayan işbirliğimizin bu günlere geleceğini hiç tahmin edemezdik. Kimse bilemezdi gerçekten.Kayahan bir çok insana ters gelen biriydi,fakat bizim yıldızımız acaip barıştı onunla .Belki benzer yanlarımız var,böyle tek başına mücadele vermek falan gibi..Biz çok iyi anlaştık,kaynaştık.Çok iyi dost olduk.Hiç kimsenin inanmadığı bir zamanda ben “kar taneleri” isimli parçayı kasete alacağım diye tutturdum.Bana çok değişik gelmişti.İşler hep rast gitti,gerçekten bugüne kadar gelip bunları konuşma mutluluğuna eriştim diyebilirim. az buz bir zaman değil 25 yıl oldu.Ben de inanmıyorum.Şimdi yeni bir şey buldum ben şarkı söylemeye başladığımda doğdum 25 yaşındayım diyorum.Kimse 25 yıldır bu işi yapıyorsun falan demesin diyorum:”
Şansın çok önemli bir payı olmakla birlikte kendisinin ne kadar titiz, çalışkan olduğundan konuşurken “ben insanın kaderini kendi yaratır felsefesine inanırım”diye eklemeden edemiyor.Hiç bir şeyin ucunu bırakmadan kovalayan, sebat eden ve semeresini gören bir sanatçı Nilüfer.Yeni arayışlar,yeni besteciler hep önemli olmuş.Bu yaşam biçimi bir tutku olmuş onda ve bu mücadeleyi seviyor Nilüfer. “her zaman her şey yolunda gitmiyor,şevkimin kırıldığı pes ettiğim anlar bile oldu ama sonuçta yeniden silkinip yola devam ettim.Bu tempodan çok memnunum” derken ayağındaki spor ayakkabıları,spor giysileriyle her şeyi peşinden koşup yakalayacakmış dinamizmi içinde duruyor.
“Ben hayatı çok seviyorum.Pek öyle görünmeme rağmen her şeyden mutluluk çıkartan bir insanım.Çok keyifli,çok neşeli biri gibi görünmem esasında “derken birlikte çok güzel güldüğümüzü anımsatıyorum.
Dünyanın ve insanların değiştiğine inanan Nilüfer kendi değişiminden yola çıkıyor.Uzun süre sabit fikirler taşımadığını ifade ediyor.
Ailenin tek çocuğu olarak şımarma konforundan yararlanan ve İtalyan lisesinde okuduğu için kendini müzik ve anlayış olarak Batı’ya yakın hisseden Nilüfer koşulların insanı belirlediğine inanıyor.
“Kadın erkek ilişkisinde gerekli gördükleri bir takım kurallara inanmıyorum,ilişkiler kurallı gitmiyor.Tek önemli şey sevgi bence. Yetiştirilme biçimleri çok önemli.Türkiye’de erkekler egoist ve her şeyi kadından bekliyorlar.İnsanoğlu kadın erkek birbirine çok benzer özellikler taşıyor aslında ayırım yapmak istemiyorum.Türkiye’de her kadın bence,biraz haksızlığa maruz kalıyor.Çok özel bir konumda olmama karşın ben bile hissedebiliyorum bunu.Anneler erkek çocukları böyle yetiştiriyor galiba.”Burada biraz sohbet koyulaştı ve Nilüfer o içten kahkahalarından attı yine.”Erkekleri kokutacağız.Bana feminist misin diye sorarlardı,neyse onun modası geçti.Feministlik bir kadının ekonomik olarak ayakta durabilmesi,bağımsızlığı ise ben zaten en büyük feministtim.Biz de erkek düşmanlığı olarak algılandı,sulandı.”
Türk popunun primadonnası Nilüfer umudu,heyecanı,aşkı dolu dolu yaşamında kullanıyor.Ne çılgın neşeli,ne karamsar. Eskiye göre “ kara geceler” geçmiş artık yaşamından..Karamsarlığı sevmiyor.Bu son yıllarda olan bir değişiklik onun ifadesiyle “ olgunlukla ilgili galiba “ diyor gözleri Boğaz manzarasında gezinirken. “Olduğu gibi sevmek, olduğu gibi kabullenmek olgunluk galiba”. Hüzün billur kadehler gibi gözlerinde belirse de kırılmadan yerine konuyor usulca. “İnsanlarda güzel şeyleri görünce silip atamıyorum bir daha, kızgınlığım güzellikleri unutturmaz.Nostaljik takılmam, hep ileriye bakarım.Ben bir sene önce yaptıklarımdan sorumlu değilim ,başkasını da sorumlu tutmuyorum. Kinci değilim.”Dışarıda şarkı söylemek düşünden hiç vazgeçmeyen Nilüfer Fransa’yı çok uygun buluyor.Fransa’da televizyonda yayınlanan on klipten sekizinin Arap ezgileri taşımasına çok şaşırmış. Bakü’den bir davet almış, pazar yerlerinde bile onu dinlediklerini anlatıyorum.Orta Asya’da pop müziğimiz çok seviliyor.
Nilüfer daha zengin bir Türkiye’yi özlüyor.Halkın geçim sıkıntısının temel bir sorun olduğuna inanıyor.Herkes insanca yaşamalı buna hakları var diyor.Çağdaş,demokratik bir Türkiye istiyor.Televizyonda izlediği Türkiye içini sızlatıyor.”Değişsin artık koşullar,yazık bu halka,
ama halkın yeterince dürüst davranmadığını,birbirini sevmediğini ve güvenmediğini görüyorum.Bunlar da kalkınmak için önemli sanırım.”
Halkla arasında büyük bir duygu köprüsü kuran Nilüfer rasyonel, dürüst ve içten bir kimliğin temsilcisi.O bir İtalyan prensesi beyaz sutünlu geniş bahçelerde salınan.
Yarın: Kafkas klasiğiyle can bulan genç grup Ayna

Onlar 1997’de parlayan bir “Ayna”.Güneşe tutulmuş yüzünde gençliğin heyecanı var.Toplumun sosyal genlerine işlemiş “Şeyh Şamil” ezgisini bir Ceylan’ın sırtına bindirip gezdirdiler.İnsanlar çok sevdi bu bildik tanıdık ezgiyi.Kanlarını kıpır kıpır yerinden oynattı. Kısaca kan çekti de diyebiliriz yoksa bir Kafkas klasiğinde can bulan gençlik onların sesinde yüzyılları mı devşiriyor?Eski bir akrabanın tanıdık yüzü mü sevinç veriyor anılara?
Erhan Güleryüz ve Cemil Özeren “Gittiğin Yağmurla gel” kasetine damgalarını vurmuşlar.”Ceylan” kasetin en tutulan parçası ama diğer şarkılarının da hakkını yememek lazım.Onlar bir mahallede ne yaşanıyorsa o duyguları vermeye çalışan,aşk serpiştirilmiş duyuşlar.
23 Nisan şenlikleri çerçevesinde Ankara’da TBMM bahçesinde verilecek resmi konsere seçilen grup hızlı bir tırmanışın yolcuları..
Çok yeni duyulmalarına karşın on yıldır müzikle uğraşan Erhan ve Cemil onbeş yıllık sıkı bir arkadaşlığın öyküsünü anlattılar.Birbirleri için yapamayacakları bir şey yok.Birbirlerine güveniyor ve seviyorlar.
Onlar utangaç,efendi ve sessiz …Aşk konusunda duyarlı…Onlar paraya değil , kültürel ve ahlaki değerlere inanıyorlar.
Barış Manço’nun “Kol Düğmeleri”,Erkin Koray “Allahaşkına” Orhan Gencebay ‘dan etkilenmişler.
***
“Ne sizi müzik yapmaya zorladı?”diye soruyorum hayatının müzik olduğunu söyleyen Erhan’a. “Lise yıllarında davul çalarak başladım.” Cemil ise “bu benim için içgüdü .Babama önce zorla bir gitar aldırdım. Sonra kendi kendime çalmaya başladım.Sonra üniversiteye gittim. Yurtta odama bir gittim herkes müzisyen.”İnciraltı’nda öğrenci yurdunda başlayan bu dostluk bugüne kadar hiç kopmadan gelmiş hep ayni yerlerde kalmışlar Erhan ile Cemil.”Biz yurtta erkek erkeğe çok eğleniyorduk.Müthiş bir eğlenceydi.Basket takımımız vardı, maçlar yapıyorduk.arada sırada okula da gidiyorduk tabii.Biz 12 Eylül sonrası üniversiteye başlayan ilk kuşaktık.Politizasyon yoktu ve kız erkek ilişkilerinde çok rahattık.Biz siyasete bulaşmayalım diye belki , ya da İzmir rahat bir yerdi.”İlk aşkınız der demez ben ,Erhan “12 yaşındayken aşık oldum”dedi.Biraz erken bir başlangıç… Onunla hala görüşüyorlarmış arkadaş olarak,bir ara 16-17 yaşında flört etmişler ama sonra olmayacağına karar vermişler. Erhan “Aşk sevginin büyümesi için sadece bir başlangıç.İnsanlar başlangıçları yaşıyorlar ama her zaman sevgiye varmak mümkün değil” diyor.
Onlar da aşk ve sevginin ayrı olduğuna inanıyorlar.Aşk sevginin ateşleyicisi olarak daha hafif bir duygu…Cemil ise “Aragon’un dediği gibi mutlu aşk yoktur.Ben pek aşk yaşamadım.Belki bir kere aşık oldum.Geriye pek bir şey kalmadı”diye araya giriyor.
“Tekniğimiz biraz hırçın gibi gelebilir ama biz hüzünlü parçalar yapıyoruz aslında.Zaten ben de hüzünlüyüm”diyor Erhan.Neden grubun adının “Ayna” olduğunun öyküsünü ise ”Uzun süre isim aradık.Cemil’in üniversite yıllarında kurduğu rock gruplarının isimlerini düşündük o mu olsun bu mu diye. Bizim kasetimizde aşk şarkıları yok.Biz bir mahallede ne yaşanıyorsa onu anlatmaya çalıştık, bir bakıma ayna olduk diyebilirim mahalle yaşamına.”Burada devreyeyapımcı olarak kasete imza atan Erol Köse giriyor: “Albüm bitmişti.Bunalıma girdim çünkü iyi olduğunu hissetmiştim.Sonra klibi yaptık,bunalımım iki kat arttı çünkü klip çok iyi oldu.Buna inandım.İsmin de bunu taşıması lazım. Kırk gün kadar klip bittiği halde bekledik.İsim yok.Tartışıyoruz.Yılbaşı öncesi klibi vermek istiyorum,yeni yıla girerken.Erhan’ın da garip huyları vardır.O cep telefonu taşımaz,çağrı taşımaz.Bazen yalnız kalmak ister ,evin telefonunu çeker.Büyükçekmece’de onun bir balıkçı barınağı vardır Erhan yok yine ,balığa çıkmış.Ben yüzümü yıkıyorum kafamı kaldırdım ve ayna dedim.Hemen montaj stüdyosunu aradım logo hazırlayın isim ayna dedim.Ayna’da bir sihir vardır.Özel bir tılsım vardır size bir şey gösterir.Neyseniz onu gösterir size.Ayna’nın açılımı çok geniş.Erhan’a söyledim çok güzel dedi.Biz çok mutluyuz “ayna” olmaktan.”Beş kişilik grubun doğal altıncı elemanı Erol Köse aralarında telepati geliştirdiklerine inanıyor.Birarada mutlular, konserlerinden memnunlar. Erhan:” Konserlerde büyük bir mutluluk duyuyoruz.Bizim üniversite yıllarında Cemil’le gitarlar,arkadaş grubu,haa hii çaldığımız zamanlarda bir hayalimiz vardı konserler yapmak gibi.Şimdi hayallerimizi gerçekleştiriyoruz.Sevdiğimiz şarkılarımızı söylüyoruz,biz söylemiyoruz aslında herkes söylüyor.” Bunun olağanüstü bir duygu olduğunu düşünüyorlar.Yalandan ve yalancıdan nefret eden Erhan ve Cemil bugünün gençliği için farklı bakışa sahipler.Cemil “düzeliyor galiba,ben buna inanmak istiyorum”derken,Erhan “Ben karamsarım galiba .İnsan nerede yaşarsa yaşasın bir gün ben neden dünyadayım diye soracaktır.Her insan kendi hayatının anlamını bulmakla yükümlü.tanrının insanlara verdiği bir şey.Neden sorusu.Şarkılarımda anlatıyorum. ben müzikle anlatıyorum diyor.Erhan hayranlık olayına çok karşıymış,insanlar popüler olana hayranlık duyuyor diye rahatsız oluyorlar.”Kaşımıza,gözümüze hayran olmasınlar şarkılarımızı sevsinler”Gerçek dinleyiciler istiyor o, kalıcı olanları.Bu gün var yarın yok hayranlar ve popülerlik merakı yok.Uzun vadeli görüyor hayatı.Erol Köse uzun bir süre gelen hayran mektuplarını Erhan’dan saklamış kızmasın diye.Aşk mektuplarından hele çok rahatsız oluyormuş.Geçenlerde bir bavul şeklinde kendisine takdim etmiş Erol bu iş de bitmiş aralarında.”Yaptığım müziği ben insanlar bana aşık olsun diye yapmıyorum ben kendimi anlatıyorumBenim gibi yaşayan ve hisseden insanlar kendilerinden bir şeyler bulsun istiyorum.Ayna’nın görevi yansıtmak.Bana aşk falan çok boş geliyor.”Türkiye’de erkek tipolojisi diye anlattıklarıma “Ayna’ya bakınca bir maymun görüyorum” cevabı geliyorve kahkahayı basıyoruz.
“Ortahalli ailelerin çocukları olarak biz mahalleden geldik.Dolayısıyla mahallede yaşadıklarım önemli oldu.Biraz serttik galiba orada. Koşullar zordu,ekonomik güçlükler vardı.Kendi eğlencemizi kendimiz yaratmak zorundaydık.Gazozkapaklarıyla falan oynardık.İtiş kakış vardı.”Zengin çocukları bisiklete binerken onların korneti,naylon arabası var.Farkında olmadıkları bir yoksulluk ,bir hırçınlık var yaşamlarında.Birileri yaz gelince bavulları koyup tatile falan gidiyorlar. Onlar arkalarından bakıyor.Onlar hep mahallede.Hepsi ayni şeyleri yaşamışlar.Mahallede paylaşmayı ,dürüstlüğü öğrenmişler. Ama onlar daha duygulu ve yumuşak olduklarından müzikle kendilerini ifade etmeye başlamışlar.Cemil arkadaşlık duygularını çok net ifade ediyor. “Erhan için yapamayacağım hiç bir şey yok.Onla her şeyimi paylaşıyorum.Onbeş yıldır birlikteyiz.” Büyükçekmece’de mahallede kız erkek karma bir arkadaşlık yaşamışlar.Sadece erkek erkeğe bir dünya yoktu der demez tabi futbol maçlarına kızları katmazdık diye ekliyor.Ama kız kardeşinin de içinde olduğu kızlar da kız futbol takımı kurmuşlar.Kız erkek birlikte oynamışlar genelde.Yakan top,saklambaç oynadıklarını ve bugüne göre daha sıcak bir ortamın olduğunu düşünüyorlar.Saklambaç derken hepsinin gözleri parlıyor.
Ve dillerden düşmeyen “Ceylan” diyorum nasıl girdi albüme diyorum.
Erhan çocukluğundan beri bu melodiyle büyüdüğünü çünkü folklor oynadığını söylüyor.Erol Kars oynamış .Cemil de bana Kafkas halk dansları hep çekici gelmiştir diyor.Bunu tüm Türkiye istiyormuş.Kürtler de istiyor,Rize’den de istiyorlar,her yer istiyor bu şarkıyı.Özel bir enerji var “Ceylan”ın müziğinde belki herkes kökeniyle ilgili bir tını buluyor Şeyh Şamil’de diyoruz sonunda.
Aranjörlük,söz yazarlığı ve bestecilik yapan Erhan sekiz yıldır stüdyolarda profesyonel çalıştığını müzikte ünlü olmanın kendi yaşamında hiç bir şey değiştirmediğini söylüyor.”Para kazanmak Türkiye’de çok kolay.Bizim için amaç para kazanmak değil. Ben sanatçı olmak istiyorum bunun için uğraşıyorum.”Yaşar kemal’i ve Aşık Veysel’i gerçek sanatçı olarak değerlendiriyorlar.Gerçek hayatta ürettiklerine ne kadar yakın davranabilirse kendini o kadar sanatçı olmaya yakın hissedeceğini düşünüyor Erhan.
Üniversite eğitimi size ne verdi soruma :”Bize düşünme fırsatı verdi,vakit kazandırdı.Askerliğimi sekiz ay yapmamı sağladı ve diploma aldım.Bana verilmiş bir şanstı ve bunu iyi değerlendirdim sanırım.Üniversite eğitimini önemli buluyorum”yanıtını veriyor Erhan. Cemil ise en başında gitmeyi bile düşünmüyormuş üniversiteye,öylesine girmiş sınava.”İyi ki gitmişim bana arkadaşlarımı kazandırdı .Sosyalleşme açısından çok yarar sağladı.” Erol ise üniversiteyi ikincilikle kazanmış ,TÜBİTAK ve projeler arasında dönerek tıp eğitimi yapmış.Şimdi ben niye okudum o kadar diye düşünüyorum. Onlar işletme ben tıp okudum.Üniversitenin daha başka bir amacı var galiba , hayata geçişte bir köprü.Çok önemli.Sosyalleşmek.Hard Disc orada doluyor yani.Orayı bitirmek lazım.Yoksa bir şeyler hep eksik kalıyor.”
Üniversiteyi okumuşlar amaçları diploma olmamış,müzik yapıyorlar amaçları para kazanmak değil.Bunun pek alışıldık olmadığını söylüyorum.Arabaları yok.Zamanları yok.Onlar ara bir kuşak köşedönmecilerden hemen önceki. “Karaoğlan’,Ecevit’i falan hatırlayanlar başka ,70 sonrası doğanlar hamburger,levis kuşağı onlar. Onlar fast food zincirine girmişler değerleri yakalamış bir kuşağız biz.”
Erhan Büyükçekmece lisesinden üniversiteyi kazandığı yıl %85 sınav başarısı olan bir devlet okuluyken,sonraki yıllarda yarıya düşmüş daha sonraki yıllarda ise sadece iki kişi üniversite kazanabilmiş. Eğitimde sürekli düşen kalitenin bu kuşakları yarattığını anlatıyor.Yani 1980 den sonra sürekli aşağıya inmiş kalite.Arnavut olan Erhan’a nasıl bir kadın diye soruyorum:”Özverili,akıllı,sabırlı,paylaşmayı bilmeli” Cemil ise “zeki,çevik ve Türk olmalı “tarifine sabır eklemesi yapıyor.Aynı meslekten birini istemiyorlar.”Bir erkek olarak ben çok zorlandım müzik endüstrisinde,kadın daha çok zorlanır.”Erol ise çocuğu olursa evinde oturup çocuğuna baksın diye portreyi tamamlıyor.
Erhan annesi gibi bir kadın modelinin ideali olduğunu açıklıyor.Hepsi fikirlerin değişime uğrayabileceğini söylüyorlar.Değişime inanıyor.
Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden çok sayıda konser teklifi alan “Ayna” grubu en uzun süre konser veren grup olmak üzereymiş ve ikinci albümlerini konserler sırasında çıkaracaklar.Türkiye’de ilk kez olacak bu.Önlerinde çok ağır bir takvim var Erkan Güleryüz’ün ve Cemil Özeren’in.
Yarın: Tarkan doğuştan star bir isim
Üç yıl içinde Tarkan genç kızların baygınlık geçirdiği, çığlıklar attığı bir star oldu.Bireyselleşen Türk popunun genç temsilcisi “A Acaipsin” albümüyle Türkiye’yi devirdi ardından Yunanistan,İsrail ve tüm Orta Asya ülkelerinde dinlenen pop starımız oldu.Özbekistan,Türkistan pazar yerlerinde Tarkan dinleyerek dolaşmak,Türk liselerinde bir çok pop yıldızımızla birlikte onun fotoğraflarını izlemek gençlerin pop müziğini taşıyacağı yerin neresi olabileceğini gösteriyor.
Genç erkek erotizminin sembolü haline gelen Tarkan cinselliğini çocuksu bir yüzün ardından gösteriyor.Kırılgan çocuk imajı veren kimliği , çocuksu neşesi cinselliğini dayanılmaz bir erotizmle kaplıyor.
Sahneye olan hakimiyetini seyirci üstünde hissedince rahatlayan Tarkan binlerin sesi olduğunu hissetmek istiyor.Avrupa konserlerinde izlediğimiz bayılan çığlık çığlığa genç kızlar motifi bugün Tarkan’ın konser müdavimleri.O kızları sevdalandırıyor,kızlar onu “ çıtır çıtır” yemek istiyor.O doğal ve içten davranıyor,bir şeye benzemek için çabası yok.Büyük hayalleri var.İlgi ve sevgiyi hayranlarında bulunca sevinen bir çocuk şımarıklığı onu sevimli yapıyor.Kulağında pırlanta küpesiyle “Asla asla vazgeçemem senden” diyor ve kimse ondan vazgeçemiyor.Yeni bir kaset çıkaracak olan Tarkan şu anda Amerika’da.Mayıs sonunda kaseti piyasada olacak.Sezen Aksu gibi bir starla sahne alacak kadar kendinden emin.Sezen Aksu Tarkan’ı anlattı bize:”Starlık bütün dünyada bu sektörde uyulması gereknlere uyunca olunan bir şey gibi görünüyor ama starlık doğuştan olan ya da olmayan bir şey.Tarkan star doğmuş.Star.Ne yaparsanız yapın,en kötü şarkıyı verin söylesin star yine de.25 yaşında o duyguları tanımış olması falan mümkün değil,genetik olarak o bilgilere o acıya o sevince kısaca o duyarlılıklara genetik olarak sahip.Bu tanrısal bir bahşiş.Bunun tanrısal bahşiş olduğunu çakabiliyorsan tamam.Tarkan’ın özelliği bu. Bunu kendi marifeti zannettiği anda çuvallamaya başlıyor insanlar.Ben ne şahaneyim,ne mükemmelim,ne yüceyim derse yandı.
Tarkan’ı farklı buluyorum,o bunları erken çaktı.” İki kültürden beslenmesinin bunda bir rolü olup olmadığını soruyorum. “Buranın maraz ama çok büyülü duyarlılığı,bir yandan da dünya vatandaşı olarak yetişmiş olmasının avantajları.Bi de ilişki içersinde bulunduğu insanlar hep özel.Özel insanların yanına düştü.Kimin yanına düştüğünüz önemli. Tarkan da çok şanslı.” Amerika’da yaptığı kasetle ilgili diyorum; “Amerika’da ki müthiş bir kaset oluyor.Burada ki kasette çok iyi.Mutlaka bir şey olacak dünyada eminim.Burdaki kaseti için,onun rüzğarından başkası yelken açar mı bilmem.” O kadar iddialı mı? “Çok çalışkan çocuk.Günlerdir stüdyoda.Yeteri kadar olmuştu,tutacaktı kaset.Ama titizleniyor çocuk.İşinin aşığı Tarkan.”
Sahnede büyük bir uyumla çalıştıkların konser bandından izliyoruz.
“Ben neyleyim herkesteki aşksız bedeni” diyen Sezen Aksu gibi Tarkan da aşkla varolan bir star.Buradan yola çıkarak altı günlük yazı dizimizin içinde ortak noktaların çokluğu dikkatimi çekti. Star olmanın ve büyüklüğün alfabesi gizliydi sözcüklerde.Başarılı olmanın büyüsünü nasılını onlar sözcüklerle aktardı bize.
Türk popunun ustaları hep çok disiplinli,çalışkan ve bıkmayan bir çabanın sahipleri.Yaşam gustoları yüksek,kentli ve eğitimliler.Dakik ve zamanı planlayan insanlar.Hobileri var yaşamyı seviyorlar.Kadın erkek mutlu bir hüznün taşıyıcısı,kırılgan bblolar.Geriye bakmayı sevmiyorlar hep ileriye dikilmiş gözleri umut taşıyıcısı.Hepsi hayata aşkla bakıyor, sevgiyle derinleşiyorlar.Her an heyecanla yeniden başlayabiliyorlar.Tutkularının esiri olarak çalışıyorlar,hepsi şarkı söyleyerek kendini ifade etmenin dayanılmaz cazibesi içinde parıldıyor.
Hepsi zarif ve incelikli.Değişime inanıyorlar, sabit fikirlerden nefret ediyorlar.Hepsi gençleri ve yeni olanı seviyorlar ve hayattan hiç korkmuyorlar.Benden iyisi yoktur deyip kimsenin ayağını çekecek ilkellikte ya da güç gösterisinde bulunmuyorlar onlar büyüklüklerinin farkında çünkü.Nilüfer olsun,Sezen Aksu olsun hepsi prodüksiyon yapıyor gençler için.Nilüfer yeni vokalisti için hazırlık yapıyor örneğin. Onlar gençlere pusula olacak gönül zenginliğini gösteriyorlar.Bunu yapan kurumlar olmadığı için onlar bunu üstlenmiş.Sahipsiz gençleri bana ne diye kenarda unutmuyorlar.Bir çok plak şirketinin gençlere kaset yapınca konserlerinden büyük yüzdeler aldığı ortamda onlar bunu destek amacıyla yapıyorlar.Onlar hareketliliği seviyorlar, gençleri de.Çeşitliliği savunuyorlar.Hepsi idealleri,hayalleri var.Onlar için paradan daha önemli hayatta bir şeyler var.Bilgiye inanıyorlar. İyi olanı takdir edecek büyüklükteler.İçten olmanın asli olduğuna inanıyorlar, yapmacık olan her şeyden el çekiyorlar.
Türk popunun çok şanslı olduğunu düşünüyorum.Ta Çin’e kadar uzanan kocaman bir pazar var,burada seviliyorlar .Türk popu henüz onları keşfedemedi.Ortadoğu ve Yunanistan’da olduğu kadar Nilüfer’in söylediği gibi Fransa’da şansları var.Nilüfer’in hedefi olan Fransa’da on klipten sekizi Doğu ezgileri taşıyan,yabancılarındı diyor.Türk popu bir sentezi yakalamış durumda.Batı ve Doğu sound’uyla,ritmiyle, bilgisiyle Türk popuna oturmuş.Yeni gelen gençler de çok şanslı çünkü Türkiye’nin geneline hakim olan iyiyi öldür felsefesi burada yok.Tam tersine onların yolu açık.Türk popu Türkiye’nin her konuda sentezi yakalayabileceğinin göstergesi bence.Bir şeyi hakkıyla elde edenlerin yürekliliği ve bilgeliği Türk popunun kent folklörü olarak yaşamımızın bir parçası olmasını sağladı.Kentli Türkiye yaşamda ve işte kalite istiyor.Kaliteyi karşılıksız bırakmıyor.Direnen yalnız ustalardan, hüzünlerden daha şanslı yeni gençlere kadar Türk popu kentli yaşamın vazgeçilmez elemanı.Türk popu kentteki tüm ayrışmalara bir harç olarak oturdu.Her kesim ve siyasi dağınıklıktaki gruplar onları dinlemeden,davet etmeden iş yapamadılar.Partilerin marşları dahil her yeri onlar şenlendirdiler.Pop müzik bir kimliğe ve kültüre dönüşerek her yere giriyor.Modernizmin simgesi pop müzik çünkü.
Cesur bireyin yaratıcısı ve aşkın şarkısı Türk popu.Müziğin karşı konulamaz kardeşliğine sığınıp muhabbetimizi tazelememiz onunla yeryüzünde yolculuk etmenin kolaylığından olsa gerek.Kadın ve erkek sesinin bir su gbi akıp gittiği hüzünler ve sevinçler bize yakın elbette.

İNSANIN YAŞAYABİLECEĞİ EN GÜZEL YER KENDİ MEMLEKETİ
“Yirmi yılın alışkanlığını değiştirmek kolay bir şey değil ki, kendime aranjör arıyorum.Bence aranjör kasetin kaptanı gibi bir şey.Sadun’la karşılaştık.O da “ben şimdi Melike Demirağ’la falan uğraşamam” demiş.Benim geçmişimi biliyor ,ben aşk şarkıları falan söyleyen bir kadın değildim.Genç bir çocuk.Başladık bir baktım beşinci şarkıya gelmişiz.”Kasetinin yönetmeni olarak gördüğü Sadun Ersönmez’den söze giren Melike Demirağ ona içten bir güven duyuyor. Tüm ekibinin yaratıcı gücüyle “Ruhlar Şehri” kaseti çıkardıklarını ısrarla vurguluyor.Dört yıl sonra gelen bu yeni kasete ismini veren şarkıyı Melike yazmış ve bestelemiş.İçinde türkü,balat,caz,rock,Sürü filminin müziği ve Kürtçe bir parça olan kaset geniş bir yelpazenin ürünü.
“Taşıdığın misyonu devam ettirdiğini mi düşünüyorsun?”diye soruyorum.”Ben buna pek misyon demeyeceğim.Antipatik geliyor.Herhangi bir misyonum yok benim.Sadece kendime karşı saygım var.Hislerimin dışına çıkmak istemiyorum.Beni etkileyen şeyler var ama hiç ilgilenmediğim şeyler de var.Neden bu kadar çeşitli türden parça var diyorsun kasette ama koskoca bir Anadolu var.Gerçi bana sorarsan ben türkü dinleyerek büyümedim bizim evde caz dinlenirdi.Annem babam Nat King Cole,Frank Sinatra falan dinlerdi. Annem tam bir Batı beğenisi olan bir kadındı.Annem hala söyler sen bu aileden nasıl böyle çıktın diye,ben her türlü müziği çok seviyorum.Arabeski de çok seviyorum.Bir tek arabesk parça da yapmıştım eskiden.İyi uygulanan her şarkı güzeldir.Bir de doğru mesaj verdiği müddetçe.”Melike uzun dalgalı kestane rengi saçları,makyajsız yüzüyle bir genç kız saflığı ve heyecanı taşıyor konuşurken.Amatör ruhunun incelikleri olarak hep başkalarının adı geçsin istiyor.Kendi içine dönük bir istiridye tadı veriyor sözleri.İddiasız ve samimi bir ifadesi var.Karamsarlıktan hoşlanmıyor. “23 yıldır bu işin içindeyim hala karamsarlık ağırlıkta,umutlar az.Bir sanatçının görevi kendi inanmasa bile başkalarını umuda inandırması,umut taşıması” Kendisini hiç star olarak görmeyen ve olmadığını savunan Melike Batı’da uzun süre yaşadığı için takıma inandığını söylüyor.”Sadun önce benimle çalışmaktan korkuyormuş ama çok keyifli bir çalışma oldu.Piyasa işinin dışında çalıştık.Senfonik çalışma,ilk defa bir türkü aranje ettik türkünün otantik akustiğini aranje ettim.Sürü filminin müziğinin fon müziği dağlardan gelmişti ozaman biz onu aranje ettik.Herkesin emeği var işte Orhan Çetin,Metin..”diyor Kencebay plağın sahibi de içeri giriyor,tanışıyoruz.Kaseti o çıkarmış.
Melike Demirağ içindeki sesi yakalamış 23 yıl sonra bence.Bu Melike hep tanıdığımız Melike değil artık.O söze inanıyor,sözün mesaj taşıma yükünü önemsiyor.Bu kaset yeni bir Melike’yi aramanın öyküsü.1975 yılında “Arkadaş” filmiyle hayatı değişen Melike o sıralar Can Etili’nin söylediği “Gafil gezme şaşkın” türküsünü İstanbul radyosunda bir programda onun yerine söylemiş,Can Etili de “Arkadaş”ı yorumlamış.
Kasetine aldığı parçaların böyle küçük öyküleri var.Şarkılarıyla göbek attırmak istemeyen onun yerine halayı kadın erkek birlikte çekilen daha Anadolulu bir dans olarak gören Melike tempoda bunu yakalamaya çalıştığını yer yer söylüyor.”Anadolu’da herkes halay çeker hep beraber ayakların ellerin bir uyumu olur”Yıllarca “Sürü”yü hep Kürtçe söyleyen “ arkadaş” bu kez onU Türkçe sözle okumuş.”Bu Kürtçe Ermenice türküydü zaten kimin olduğunun bir önemi yok.Hepsi Anadolulu.Benim ruhumda da bu çeşitlilik var.Bu şarkılar benim dünyamı yansıtıyor.Ben protest şarkıcıyım.Ruhum protest.”
Bu sözleri Şehrazat yazmış ve kasette çok emeği olan bir dost olarak onu anlatırken annesinin Sevinç Tez olduğunu öğrendim ben de.Ünlü caz sanatçısı Tez ‘le Rüçhan hanım çok iyi arkadaş.Şehrazat’la eski arkadaş olduklarının altını çiziyor.
Bir dönemin,yaşadığımız ülkenin sözlerini,duygularını anlatmak isteyen Melike’nin aşk şarkısının sözleri bile insanın içine oturuyor:”Sırtıma kör kurşunlar saplandığında beni gazete başlıklarında görürsen”.”Bir çok şey yaşanıyor ama bunlar dile getirilmiyor burada.Koskoca bir 12 Eylül yaşandı Nevval,evlilikler bozuldu,aşklar yarım kaldı.Aşklar yaşanamadı.”Gerçek aşkları toprağa gömdük” diye fısıldıyor arkada kaset.”Nasıl bir devir ki bu hayallerimiz bile kalmadı/Aşkları toprağa gömdük”Melike aşkı sadece kadın erkek ilişkisi olarak tarif etmiyor, ona göre idealler de aşktır.”Aşk yaşama mücadelesidir,yaşama aşkla bakıştır,çok şey kastediyorum.İnsan kalabilmek için.Türkiye’ye dönünce anladım ki 18 yaşında,çok genç çok büyük sorumluluk altına girmişim.Böyle bir ailede el bebek gül bebek büyüyorsun.Sana bir misyon yüklüyorlar oysa sen hiç bir şeyin farkında değilsin.Onu sana hayat gösteriyor.Sen fazla gülme,sen fazla genç kız gibi davranamazsın diye diye..bir yerlere geliyorsun.”Melike’nin hayatının akışını değiştiren “Arkadaş”bir dönüm noktası.Çok şey aldığını ama çok şey verdiğini de söylüyor.Hemen evlilik,iki çocuk ve Almanya’da yaşam yıllarca.Anne olduğu halde kadın olduğunun bilincinde olmadığını konuşuyoruz.Son iki yıldır kadınlığını yaşadığını anlatıyor.Bu ona bir çok boyut açmış. Bir çok şeye kızının varlığıyla dayanabilmiş. İnsanın bireysel aşka ihtiyacı olduğunu,gücünü oradan aldığını ekliyor.Bu günden geriye bakınca en çok canını acıtan 11 yıl Türkiye’den ayrı yaşamak “Bazen yaşadığımı bile unutuyorum,inanamıyorum nasıl yaşadım.Yaşamadım diye düşünüyorum.İnsanın yaşayabileceği en güzel yer memleketi. 11 yıl İstanbul’un hayaliyle yaşadım.”buraya dönünce seni ne etkiledi diye soruyorum. “İnsanların benden kaçması, arkadaş çevresinde hayal kırıklıkları yaşadım.Herkes ayakta durma mücadelesi vermiş onları suçlamıyorum.Şimdi yeni arkadaşlarım oldu.Yurt dışında yaşamak beni çok olgunlaştırdı.”Memleket dediğimiz toprak parçası değil insanlarıyla var.Gözümü ilk sabah açtığımda “İstanbul’dayım” dedim,11 yıldır bunun hayaliyle yaşamıştım.Bütün dünyayı dolaştım ve hep gidip değişen uçak saatlerinde İstanbul yazısını seyrettim.Hep başkaları binip gitti onlara.İstanbul bana her gün heyecan veriyor.”
Çok ünlü bir sinema yönetmeni Turğut Demirağ’ın ve ünlü caz sanatçısı bir annenin kızı olarak Demirağ köşkünde büyüyen Melike çok güzel bir çocukluk geçirdiğini söylerken gözleri parlıyor.Müzik ve filmle belirlenmiş sanatçı bir ortamda dans etmeyi ve şarkı söylemeyi çok seven bir kız.Demirağ köşkü bir film platosuymuş,Yılmaz Güney set işçisi olarak babasının yanında çalışırken tanımış onu. “O zamanlar caz dinlenirdi,pop yoktu.Hayatım film setlerinde geçti.Sonra da bir film belirledi hayatımı.Yılmaz Güney ozamanlar politik olarak benim için hiç bir şey ifade etmiyordu,ben diskoteklerde dans eden bir genç kızdım. Gerçi hep halktan arkadaşlar seçerdim,çevremden değil.bana hiç bir zaman büyük paralar verilmedi,pasom vardı okula otobüsle giderdim.Levent’ten binerdim 19 Mayıs’a Şişli’ye giderdim.Babam çok iyi bir şey yapmış.Şimdi limuzinlerle gidiyorlar.Annem çok mütevazi,çok iyi bir insandı.Benim farklı arkadaşlarımı hiç garipsemediler.Ama babam film teklifine çok itiraz etti.Filmde zengin bir kızın değişimini vermek istiyordu bunu gerçek hayatta da başardı. Onun evi bizim evin bahçesiyle bir duvardı onun bahçede silah sıkışlarını falan hatırlarım.Yılmaz Güney babama çok yalvardı: “Valla, abi kızını kötü emellerime alet etmeyeceğim”diye.Yani politik emellerini kast ediyor.Çünkü mesaj verecek kızımı buna alet etmesin diye düşünüyordu babam.Ben sadece oynamak istiyorum.Yazımı geçireceğim yani.Tüm yazlıkçılarla birlikte yalvararak ikna ettik. Babam Yılmaz abiye “Yılmaz sen bu filmde sağ gösterip sol vurucaksın bende bu kızı alıp kendi filmimde oynatacağım sol gösterip sağ vuracağım”dedi.Ben o filimde oyuncu değildim,ben “Sürü”de oyunculuk yaptım.Onun setteki çalışmaları beni çok heyecanlandırıyordu,ben hep babamı görmüştüm.”Yılmaz Güney’den etkilenişini anlatırken Melike’nin yüzüne yansıyan ışık çok güçlü bir anının izlerini taşır gibiydi.Bir filimle yaşamı değişen bir genç kız Melike anıların gölgesinde.Birden ne kadar sinemayı sevdiğini anlatmaya başlıyor.Derin iki tutkusundan biri sinema ”Şu kameranın karşısına çıkayım istiyorum burnumda tütüyor”.Çok yoğun teklifleri erotik unsurlar nedeniyle redetmiş.Benim karakterim ve geçmişim buna uymaz diyerek istememiş.o sosyal bir arka plan içeren aşk öyküleri istiyor.En son Ergüder Yoldaş’tan nasıl izin aldıklarının öyküsüyle “Sultaniye Negah”ı kasete nasıl aldıklarını dinliyorum.”Eskiden annemle çok çalışmış,onu çok sever.Benim çocukluğumu bilirdi.”
Melike Demirağ konserleri çok özlemiş Türkiye ile kucaklaşmak istiyor.
O ilkeleriyle,kararlarıyla,hatalarıyla,sürekli dayanışarak yaşamayı seven bir kadın.Anadoluyu çok özlemiş bir kadın.

Yorumunuzu Paylaşın