GAZETECİ NEDEN AHLAKLI OLMAK ZORUNDADIR?

Temmuz 1 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Okuduklarım

Mevlana Mesnevi’sinin başında kamıştan yapılma ney gibi kalemden söz eder. Mevlevilik geleneğinde kalem insanın simgesidir. Anlatıcının kalemi, tıpkı Mevlana gibi Şems’ten feyz alır. “Ben” diye tanımlanan kişi anlatıcı dediğimiz, kalemin/ insanın hikayesidir.
Kamış kalemin mürekkebe batırılan ucuna kalemin dili denir.
Mürekkebin akışını kolaylaştırmak için uç ortasından uzunlamasına yarılır ve bu yüzden kaleme “çift dilli” denir. Uç aynı zamanda bir ayak olarak da düşünülür ve kalemin yürüdüğü söylenir. Belli bir açıyla yontulduğu için kaleme “aksak” denir ve “eğri büğrü basarak” yürüdüğü ifade edilir.
Buradaki kalem/insan tanımı bence gazetecinin de tanımıdır. Kalem kişiliğin konuşan dış sesidir. İç ses ise gazetecinin vicdanıdır. Onu yalan söylemekten alıkoyan kalem/ses’tir. Çift dillidir çünkü olayın tüm yüzlerini söylemektir görevi. Belli bir açıyla yontulan kalem aksaktır, eğri büğrüdür.
Ne denli rahatsız edici olursa olsun, kendimizi ve kültürel kurumlarımızı değerlendirirken; her söyleneni eleştirel gözle tartarken umutlarımızı, kibrimizi ve süzgeçten geçmemiş inançlarımızı bir kenara koymamız gerekir .
Jack London’ın “Demir Ökçe” kitabında sevilen bir bilgin olan kahramanın babası önce basında övülen biriyken sonra kapitalizme ağır darbe vuran bir kitap yazınca her şey tersine döner. Artık ondan tek kelime etmezler basında ve kitap piyasadan kaybolur. Matbaa asla basacak yer bulamayacağını söyler. Bu Demir Ökçe’nin şöyle bir tadına bakmaktır. Geri çekilmesini önerirler. Ama adam bilgindir ve başka da bir şey olmadığı için tüm basımevlerini dolaşır. İnanmak istemez. Kitabının gerçekten aforoz edildiğine kanaat getirdikten sonra bunu gazetelerde ilan etmeyi dener. Başaramaz. Bir çok gazetecinin bulunduğu bir sosyalist toplantıda bu fırsatı buldum sanarak kitabının öyküsünü anlatır. Ertesi gün gazetelerde kitabın adını bile anmadan yazarına hakaretler yağdırırlar. Kelime ve cümlelerin mantık silsilesini kopararak anarşik bir beyanat yaratırlar. Associated Press telgrafıyla tüm ülkeye yayılır bu. Babası nihilist ve anarşist damgasını yer. (Bu karalama sıfatları her dönemde değişir; kimi zaman komünist damgası ya da vatan haini damgası sıfatı yetmiştir, kimi zaman bu yerini karşı devrimciye ya da cadı sıfatına bırakmıştır. Türkiye’de de bu gün irtica/dinci bu sıfatların yerine geçmiştir.) Demir Ökçe’den;
“Çok satan bir gazetede çıkan bir karikatür babamı elinde kızıl bayrak, zift meşaleler ve dinamit bombaları taşıyan uzun saçlı ve vahşi bakışlı bir grubun başında gösterir. Gazeteler uzun hakaret yazılarıyla üstüne yüklendiler ve hatta ruhi bir depresyon ya da yıkılış üzerine imalarda bulundular.”
Bunun üzerine ona vazgeçmesini önerirler. “Size söylüyorum, bilinmez hadiseler arifesinde bulunuyoruz diye ısrar ediyordu. Etrafımızda büyük işler hazırlanıyor. Bunu seziyoruz. Ne olduğunu bilmiyoruz, fakat muhakkak bir şeyler var. Bana sormayın. Lakin cemiyetin bu kasırgasından bir şey kristalize oluyor. Hem de tam şu sırada. Kitabınızın uğradığı baskın ondan bir sızıntıdır. Ne kadar kitap böyle ezilmiştir? Hiç bir fikrimiz yok. Karanlıkta el yordamıyla gidiyoruz.”
Sonra Kara Yüzükler çıkar sahneye. Bizim çetelerimiz yani.
Amerika’nın Mc Carthy döneminin Demir Ökçesi bir çok düşünen ve düşündüğünü söylemekte direnen insanı ezer. 1600’lerde bitmiş cadı avı bile yinelenir. Ortaçağdan sonra ilk kez 1940’larda bir kadının cadı olduğu iddia edilir ve kadın asılır. Yanlış okumadınız; ASILIR. Gazeteler yalan, iftira ve karalama uzmanı kesilmiştir. Güçlerini kötüye kullanarak bir çok insanın mahvına neden olurlar. Bunları anlatan bir film olan “Mr. Smith Washington’a Gidiyor”. Kendi halinde dürüst bir adamın bile gazeteler tarafından linç girişimiyle yaşadıklarını anlatır. Mr. Smith’in babası da erdemli bir adam olarak gazetecilik uğruna öldürülmüştür. Dört sayfalık gazete çıkaran bu başına buyruk adam sırtından vurularak öldürülmüştür. Gazeteler Mr. Smith’ e karşı saldırıya geçerler ve burada yayınlanan yalan haberler Senatoda belge olarak kabul edilir. Gazeteler o zamanlar bugün bizde olduğu gibi tek başına belgedir. Gazeteciler Cemiyet’ in den yardım umar. Ama herkes arkadaşlarını korur. Onlar gerçeğin bekçisi gazeteciler değil arkadaşlarının ve sistemin bekçileridir.
Mr. Smith onlara şöyle seslenir: “Neden biraz da gerçekleri yazmıyorsunuz? Kurnazlığınızın yarısı kadar dürüstlüğünüz de olsaydı keşke”. Don Kişot Smith denir ona. Alay ederler. Salak diye seçilen Mr. Smith oyunu bozduğu için medyanın linçine terk edilir. Medya patronu onu tehdit eder: “Senatörlere ne yapacaklarını ben söylerim.” O sanayi kuruluşlarına sahip bir tekeldir. Film yalanla mücadelenin nefes nefese öyküsüdür. Yalanlar üstün gelir ve Senatodan oybirliği ile kovulur. Sistem bekçileri hep “oybirliği” kullanmaya önem verir. İnsanın içinde derin bir sızı, ağzında paslı bir tat bırakır film. 1940’ların Amerika’sında yaşananlar tanıdık gelir. “Gölgeleri büyük kendileri küçük” insanların gücü basında ahlak bırakmamıştır. Zaten bir yerde küçük adamların gölgesi büyükse, orada gün batıyor, karanlık yaklaşıyor demektir.
Son cümle vurucudur: “İnsan haklarını kaba kuvvetten ayıracak yöneticileriniz yoksa gerçek bir ulus olamazsınız”. Bunu gazeteler için de onaylayabiliriz.
Kaba kuvvet, kendinden başka kuş tanımayan güç, fikir anlatımına kapalı sistemler yaratır. Onlar merakı boğar. Cesareti küstahlık sayar. Adalete aldırmaz. Dostluğu sadece kendine benzeyene verilecek bir değer olarak görür. Kadını aşağılar, böylece erkek egemen akıl anlayışını yüceltir.
Totaliter hareketlerin benzersiz yanı, yandaşlarını fiilen kaynaştırma konusunda onları liderin uygun gördüğü amaçlar uğruna seferber edilmelerini sağlayan mutlak yükümlülük ve ahlaki kayıtsızlık durumuna getirme becerileri. Fanatik coşkularının boyunduruğu altındaki insanlar, hareketin dışındaki herkesin ve her şeyin, yok edilmeye değilse bile, ancak aşağılanmaya layık görüleceği bir dünyanın esiri olurlar. Bir militan bunu yapabilir ama gazeteci ahlakı bunu yasaklar.
Fikir üretimi ve anlama yetileri mutlak anlamlar içeremez. Demir Ökçe sahipleri için mutlak olan yeterlidir. Oysa fikrin anlatımında , söylenen her hangi bir şeyde şöyle ya da böyle bir anlam kendini gösterir. Gel gelelim anlatımın gerçek anlamı şu ya da bu anlam değildir. Bunun ilk nedeni dilin, doğası gereği, çoğul- anlatımlı oluşudur.
Bunu ifade ederek, kamış kaleme “çift dilli” diyen ve onu aksak olarak tanımlayan Mesnevi bu çoğul-anlatımın peşine düşmüştür. İdeolojik düşüncede çoğul anlatım yoktur. O bir asker mantığıyla ilerler. Uygun adım yürür ve hep aynı yere basar.
Havel ünlü Tvar dergisinde yaşadıklarını anlatırken içinde bir “parti grubu” barındıran Tvar dergisinden ayrılanların tamamının yazar olmasının bir tesadüf olmadığını söyler:
“ Hepsinin yazar, yani bağımsızlıklarını koruyan, kendine özgü insanlar olması bir raslantı değildi.”
Kendine özgü olan ve düşünce üretimini bu özgünlükte yapanların genel geçer değerler/ zamanlarda anlaşılması zordur.
Gazeteci olmak yazar olmaktan zor koşulları içerir. Keyfi yorum yapmak ahlaka aykırıdır çünkü haberi çarpıtır.
Gazetecinin keyfi yalan söylemesi ahlaka aykırıdır çünkü iki kişi arasında geçen bir olayın dışına çıkar. Özel konumdan çıkar kitleleri yönlendirir. Bu iki nedenle çok önemlidir. Birincisi, ifade özgürlüğünün çoğulcu tartışma için ve tartışmada rakip olan tarafın “düşman” diye görülmesini engellemek için temel unsur olması. Yani modern demokrasinin bel kemiği. Çünkü farklı fikirlerin bir arada yaşama sanatıdır demokrasi. İkincisi, özgür basında sunulması gereken kamu tartışmalarının hayati önemi. AGİT Özgür Medya temsilcisi tanınmış Alman aydını Freimut Duve bu fikirlere şunu ekliyor: “Başka boyutları da var. Örneğin “vatan haini sendromu” dediğimiz şey. Başta Balkanlar olmak üzere bir çok bölgede, sırf farklı görüşleri yansıtıyor ve gerçekleri araştırıyor diye gazeteciler öldürülüyor. Gerekçesi de kolay: “bunlar vatan haini” deyip işin içinden çıkıyorlar.”
Bu tür ses kesmelerin fiziki ortadan kaldırma kadar ağır türü manevi olarak ortadan kaldırma operasyonudur. Bunu yapanlar gazeteci ise bu ahlaki olarak gazetecinin deformasyonudur. Çünkü bu tür “ses kesmeler” öteki gazetecilerin bütün isteğini ve enerjisini boğmaktır. Korku ve sindirme basının silahı olursa basın sansürle ve ahlaksızlıkla nasıl mücadele edebilir? Varlığının temel ilkelerini dinamitleyen bir gazeteci ahlaklı mıdır?
Bilimsel sözünü kullanmak kolay değildir. Çünkü gereğince uygulandığında bilim, bir çok mükafatı karşılığında omuzumuza ağır bir yük yükler: Ne denli rahatsız edici olursa olsun, kendimizi ve kültürel kurumlarımızı bilimsel olarak değerlendirmemiz gerekir. Önemli siyasi, ekonomik, dini ve etik konularda karar alırken bir çok yasaya, kritere uymak zorundayız. Hukuk bunun için var. Doğal dünyayı sorgularken neden daha düşük standartlara razı olalım?
Yaşam ve fikir kalitesi kol kola dostlardır. Gazeteci kaliteye yardım ederse demokrasi ülkemizde rahatça herkesi kucaklayacak kadar kollarını açacaktır. O zaman sabah oldu ve çevremiz aydınlanmaya başladı diyebiliriz. Milletine , dinine, ırkına ve düşüncesine aldırmadan herkese yaşayabileceği yeri açmak aydınlık sabahlara “Merhaba” demektir. Bir gazeteci olarak yazar tarafımın özgür rüzgarları, bana bu düşü taşıyor.
NOT:Bu yazı basın meslek gazetesi olan “Bizim gazete” de yayınlanmıştır.
NEVVAL SEVİNDİ
 

İRAN DİZİSİ3

Haziran 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Kültür-Antropoloji

Tahran’da on günlük propoganda süresinin üç günü Aşure Tasua ile geçti ,son iki gün de halk etkilenmesin diye propoganda yasaklandı ve böylece göz açıp kapama hızında bir seçim çalışması yapıldı. Elenen yüzlerce aday arasında 9 tane de kadın aday vardı. Tahran’ın her mahallesinde bulunan adaylara ait propağanda merkezlerinde sessiz bir çalışma vardı.Her yere posterleri yapıştırılan adaylar sonra bunların temizlenmesi için para ödüyorlarmış.Gençlerin gruplar halinde dağıttığı basılı malzeme bolluğuna karşılık söz fazla yok.Gösteri yasak.Gençler genellikle iki gruba ayrılmış durumda; Natık Nuriciler ve Khatemiciler.Mirdamat’ta bu iki grup karşı karşıya geldi ve birbirlerine laf atmayla başlayan sataşma kavgaya dönüştü.Askerler gençleri ayırdı ve ayrı yönlerde yürümeye mecbur etti.
İran tarihinin en belirsiz seçimini yaşıyor,seçim sonuçları tam ortada. Geçen gün yayınlanan bir karikatür herkesin dilinde ; şimdi İran dilini sadeleştirme modası var.Bu nedenle her yabancı sözcüğün Farsçası bulunup kullanılıyor.Karikatürde biri Khatemi yazılmış bir oyu sandığa atıyor oy diğer karede Natık Nuri diye okunuyor.Altında şu yazıyor: Farsçayı doğru yazıp doğru okuyalım!
Özellikle Tahran’ın iyi semtlerinde ve üniversite çevrelerindeki Natık Nuri posterlerinin gözü oyulmuş ya da yırtılmış.Bu nedenle poster yırtmak yasaklandı ve halktan yırtanları ihbar etmesi istendi.
Hiç bir slogan yok yazılı görünen,gençlerin söylediği ise “mutlaka Khatemi”.Natık nuri için ise “Natık-ı Nuri reiscumhuri zuri” sloganı var,yani zorla yapılan cumhurbaşkanı demek.
Genç kadınlar siyah çadıra giymeyerek tepkilerini anlatmaya çalışıyorlar.On milyonluk Tahran’da protesto rengi açık renk giyinmek.Ya da pardesünün boyunu diz hizasında tutmak.Eşarp takarak tesettüre uymak.
Tahran bir rivayetler kenti! Natık Nuri posterleri yapıştıranlara 3000 tümen veriliyormuş, ama yapıştıranlar Khatemi’ye verecekmiş!
Yayınlanan on kadar kadın dergisi Khatemi’ye açık destek veriyor. 7.Gün isimli haftalık dergide Khatemi’nin kızı Leyla Khatemi ile ilginç bir ropörtaj yayınlandı.Zenan (kadınlar) isimli kadın dergisi ise Khatemi kadınlar hakkında neler söylüyor isimli bir makale yayınladı.
Ayni dergide kadınlar Natık Nuri ile ropörtaj yapmışlar ve incelikli sorular sormuşlar ve Natık Nuri’nin cevap vermediği yerleri boş bırakmışlar.İran kadının en önemli sorunları nelerdir diye bir yuvarlak masa tartışması yayınlandı ayrıca.
Şu anda Milli Kütüphane müdürü olan Khatemi üniversitede siyasi felsefe dersi veriyor ve propoganda konuşmalarında sürekli yurt dışında eğitim yapmış olması vurgulanıyor.

Televizyon’da dört adayla birlikte yapılan seçim konuşmalarını yöneten sorular soruyor adaylara ve onlar da her konuda fikirlerini iletiyor halka.Khatemi’nin en önemli sözü “insanların özel hayatına karışmayacağım”.
-Refsencani televizyonda hiç bir adayın diğerini kötülemeye hakkı olmadığını söyledi.Sürekli televizyonda söylenen “halkın güvenini suistimal etmeyin, sandıklarla oynamayın ve halkın güvenini sarsmayın.”Halkla yapılan ropörtajlarda insanlar kampanya önemli değil ben adayımı seçtim diyor.Kampanyayı “etkileyici” olursa kötü buluyorlar,sadece tanıtıcı olması yeter diyorlar.
Halkın içinde serbest konuşma ve propoganda yok.Adayların yaptığı konuşmalara özel giriş kartı olmayanlar giremez ve bunu elde etmek çok zor bir iş!
Geleceğin İran’ını nasıl düşünüyorsunuz sorusuna Khatemi’nin yanıtı:
İran-ı abad, İran-ı azat, İran-ı mütefekkir,İran-ı müstagil ve hukukun olduğu İran.
NEVVAL SEVİNDİ
 

İRAN DİZİSİ2

Haziran 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Kültür-Antropoloji

İRANLI KADINLAR KİMLİĞİNİ ARIYOR
İran’da ilk kadın hareketi 1892’ de başlar.Nasrettin Şah’ın oğlu Mirzani’nin sarayına yürüyen çadıralı kadınların yedisi öldürülür.Bu , tütün boykotu olarak tarihte yer alan ünlü direniştir, mollaların da desteklediği boykotta aynı gün 40 kişi öldürülür.
1971’de yürüyüş yapan kadın işçilerden 19’u öldürülür.
Tarih tüm zor dönemlerde; savaşlarda ve devrimlerde kadınların mobilize edildiğine tanıktır. Büyük Ekim devriminde de kadınlar ön saflarda çarpıştılar, ama devrimin başarıya ulaşmasından sonra “yazılı bir emre kadar..” kadınların evlerine dönmeleri istendi.Anna Kollantai acı acı bunu anlatır. İşin hammallığını yapan kadın karar mekanizmalarını hediye eder ve evine döner.Erkek nufüs azalınca yer dolduran kadınlar denge sağlanınca kendini çocuk doğurmak için evde bulur, Ürdün’de olduğu gibi. 1976’da Ürdünlü erkekler Arap ülkelerinde çalışmak üzere göç ediyorlar.Devlet bunu destekliyor döviz için.Bu boşlukta kadınlar iş yaşamına giriyor.76’da bakanlıkları, genel müdürlükleri olan kadınlar 78’de göç durunca önce kurumsal bazda elde ettiklerini yitiriyorlar sonra işten çıkarılıyorlar.
İran’da şah döneminde tam bir feodal ve ataerkil sistem içinde kadın yaşıyordu.Hukuk ,yarı şerii hukuk esasına bağımlıydı. Örneğin iki kadın şahit bir erkek şahit ederdi Şah zamanında da.Medeni yasa Şah döneminden kalmadır ve çok az değiştirilmiştir.Hatta olumlu değişiklik yapılabildi, boşanmadan sonra kadının ailenin mal varlığının yarısına sahip olmasını sağlayan yasa Meclis’ten geçti. Biz henüz bunu geçiremedik ve Medeni yasamız altı yıldır bekliyor değişiklikler için.
Yani Şah dönemi kadının yaşamı çok iyiydi diyemeyiz.Tek ilginç olan kadının “baba soyadını” kullanma hakkı olmasıydı.Biz bunu daha yeni elde edebiliyoruz. Kırsal kesimde ve kente göçmüş kadınlar ezilen kitlenin en altında yer alıyordu.Bunlara Şah’ın verdiği hiç bir kimlik yoktu.Devrimle beraber tüm kadınlar sokağa döküldü ve demokrat,özgür bir ülke için sokaklarda yürüdüler, çarpıştılar.
Devrimden sonra kadınları eve göndermek isteyen rejim Irak savaşı nedeniyle bunu gerçekleştiremedi.Sokağa çıkan kadınlar dönmediler. Kadınların başları örtüldü, vücutları belli olmayaccak şekilde örtünmesi emredildi,makyaj ve tüm güzelleşmeye dönük temayülleri yasaklandı.”Fıtrat”ında olana izin verilmedi. Kadın erkek birarada olabilmek imkansız hale geldiği gibi kocanla bile yürüyemez oldun.Çünkü durdurup ikide bir hani evlilik cüzdanın diye soran pastarla burun buruna yıllarca yaşadılar. Herkes tek tip yaşama, tek tip elbiseye,tek tip sevgiye, tek tip müziğe mahkum edildi.

Çin’e gittiğim zaman da bunu gözlemiştim; insanlar büyük bir özlemle o tek tip elbiseden çıkıp kendi olmak istiyordu. Büyük Çin kültürüne hakarettir Kültür Devrimi diyordu aydınlar haklı olarak.İran’ın tarihi geçmişine ve köklü kültürüne despotluk sökmedi. Ömer Hayyam’ın şiirinden ve şarabından vazgeçilebilir mi? Tanrı tek tip kul istese onu yaratırdı, kulları ondan daha mı akıllı onun yaptığı çeşitliliği beğenmiyorlar dersiniz?
İran rejiminin fanatikleri potansiyel suçlu ve zararlı yaratık gördükleri kadınları hizaya sokmak için çok uğraştılar.
“18.Temmuz.1979 son on gün içinde fahişelik suçundan dört kadın kurşuna dizildi.Urmiye kentinde bir çift, zina suçundan dolayı 179 kırbaç darbesi ile cezalandırıldı.Kent meydanında toplanan halkın önünde kadına 100 kırbaç,erkeğe 79 kırbaç cezası uygulandı.”
Rejim her türlü cinselliği bastırmak için çevik ahlak zabıtaları kurdu (Sarollah). Tüm bunlardan sonra 18 yıl geçti ve devrim yeni bir yol ayrımına geldi.
1994’de İstanbul sinema festivalinde “Sara “ isminde seyrettiğim bir İran filmi çok ilginç mesajlar içeriyordu.Sara evli bir kadın ve kocasından gizli kocasına yardım olsun diye para karşılığı iş yapmaktadır.Gizli yaptığı bu işin içinden çıkamayınca kocasının onu aşağılamaları,hiç dinlemeden önyargılarıyla hırpalamaları sonunda kadın kocasından ayrılır.Kendi kimliğini yeniden düşünme ve kimliği hakkında karar verebilme yolunu seçer.Çocuğu için ise yorumu nettir: “Çocuk bana aittir”. Kocasına, “Ben kimliğimi yeniden tanımlamalıyım çünkü senin bana biçtiğin kimliği kabul etmiyorum,o beni ezen bir kimlik”der.Film 1993 yapımıydı. Kadının yeniden biçimlendiği rejim içinde çok belliydi.
Ben 1994’de yazdığım yorumu şöyle bitirmişim: “İran’da ilginç olan kentli kadının diretmesi ve devrim nedeniyle sokağa çıkabilmiş kadının geri dönmemesidir.İranlı kadının oy hakkı vardır.Bunu kullanacaktır.”*
İranlı kadın ezici bir çoğunlukla oy hakkını kullanmıştır. En çok aşk filmlerinin seyredilmesi son üç yıldır bir raslantı değil. İranlı kadın aşkını,ruhunu, kimliğini ve hukukunu geri istiyor. Onlar şair Furuğ’un dediği gibi “ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum/ Soğuk mevsimin eşiğinde” ve “her zaman bir aralık var/pencere ile görmek arasında”
Ve bir pencere yeter bana diyordu Furuğ .İşte bir tek oy penceresi yetti kadınlara. Ey Türk kadınları siz neyi bekliyorsunuz?

 

İRAN DİZİSİ 1

Haziran 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Kültür-Antropoloji

Sıcak bir yaz gecesinin kokusu var Tahran havaalanında.Uzak geçmişin insanı elinden tutup götürdüğü bir dünya İran.Çok uygar bir mekana girebilmek için tüm kadınlar başımızı örtüyoruz.İranlı kadınlar ise daha dikkatli örtünüyorlar.Uçakta yanımda oturan İranlı kadın uzun tırnaklarımı gösterip “bu İran’da yasak” dedi.”belki siz yabancı olduğunuz için bir şey demezler “diye ekledi.Ojesiz olan uzun tırnaklarıma devletin karışmasının keyfiyetini düşündüm. İran denediği toplumsal modelle bambaşka bir dünya.
Bu ülkede en büyük tehlike olarak görülen kadınlar siyah uzun mantolar,pardesüler ya da çadıralarını giymek zorundalar.Benim Tahran’a indiğim gün “Toplumu doğruya davet etme,doğru yola getirme” haftasının başlangıcıydı.O gün büyük bir gösteri yapılmış ve kadınların nasıl giyinmesi gerektiği,tesettüre uygunluk,süslenme konusu ve eğlenme isteklerinin İslami icaplara uyması uzun uzun söylevlerle anlatılmış.Ama tüm çabalara karşı 18 yıldır boğulmuş olan İran’da son üç yıldır ciddi bir gevşeme olduğu söyleniyor.İran’da özel yaşama müdaheleden insanlar bıkmış. Eski pastarların zihniyeti ; kadınlar zararlı yaratıklardır ve potansiyel suçlulardır.Eski pastarların yerine yeni bir gençlik örgütü kurulmuş, bunlar motorsikletli yoksul gençler. İstediklerine yol kesip hesap sorma yetkisine sahipler.Örneğin bir kız erkek yanyana yürürken evlilik cüzdanı ya da siga belgesi sorabilirler. Bunlara karşı olduğunu dört Cumhurbaşkanı adayı da açık oturumda söylediler.Bu gençlere üniversiteden kontenjan sağlandığı için bu örgüte tüm liseliler rağbet ediyor.Bunlar İslami yaşam tarzı uygulamalarında asayiş kuvveti olarak kullanılıyor.Kadınların vucüdunun şekli belli olmamalı,mutlaka siyah çorap giymeliler, büyük siyah eşarplar takmalılar.Aslında bunun için yeni icat edilmiş modeller var.Megna denilen bu örtülerin bir çenenizi bile saklayan modeli var, bir de sadece yüzünüzü çerçeveleyen bir diğer modeli.Kadının her davranışı devlet tarafından belirleniyor.Eskiden kot pantolon giymek de yasakken şimdi herkes kot pantolon giyiyor.Yanları beyazlatılmış siyah ya da mavi jean.Şimdi açık renk giymek muhalefet göstergesi İran’da.Kahverengi nin tonları veya kemik rengi anlamlar içeriyor! Televizyonda çocuk programları muhalefetin ana merkezi durumunda.Yavaş yavaş 9-10 yaşındak kız çocuklarına kadar tırmanan bir yaş silsilesi içinde örtünmemeye , başı açık çıkmaya başlamışlar.Yine müzik yasağının ilk delindiği yerde televizyondaki çocuk programları . Önce kadınlar çıkıp koro halinde şarkı söylemeye başlamışlar, sonra masal aralarında küçük şarkılar seslendirmişler.Çünkü kadın solist yasaktı, sonra küçük kızlar tek başlarına şarkı söylemeye başlamışlar.Açık renk giyinip,açık renk örtü örtmeye başlamışlar.İran’da yasada 9 yaşındaki kız yetişkin sayılır.Hem evlilik için hem ceza kanunu gereğince.Bu nedenle o yaştaki kızların çocuk programında tek başlarına şarkı söylemeleri herkesi sevindiren bir devrim olmuş .
Son bir yıldır evlilik,aşk, kadın erkek ilişkisini ailede anlatan programlar yapılmaya başlanmış.Geleneksel çadıra giyilmiyor artık. Siyah çadıra ise siyasi İslamin simgesi olarak algılanıyor ve Tahran’ın kuzeyinde oturanlar asla çadıra giymiyorlar ve başlarını megna ile örtmüyorlar.Onlar büyük şallar örtüyor başlarına,saçları görünüyor. Uzun siyah ya da koyu renk çok şık mantolar giyiyorlar.Kolları sırmalarla işli, önden düğmeli zarif tokalı modellerin yanısıra en son kullanılan kolları pelerin gibi dikilmiş bol mantolar. Tahran’ın pahalı ve şık kısmı olan kuzey Tahran’da vitrinler şıklık ve pahalılık yarışında.Eskiden yasak olan makyaj ürünleri her yanda satılıyor.Tüm vitrinler en ünlü Avrupa mallarıyla dolu.En şık İtalyan ayakkabıları hiç de İslami olmayan modelleri size sunuyor. Son bir yıldır moda kavramı çok yayılmış ve radikal İslamcılar bundan çok rahatsız.Çünkü modayı Batılı buluyorlar ve tüm sınırlamalara karşın bunun önüne geçemedikleri için canları sıkılıyor.Tahran’da en çok gözünüze çarpan kadın sürücüler.Kadınlar çok yaygın bir şekilde araba kullanıyor. Kadınlar giysileriyle , davranışlarıyla bir muhalefet yolu bulmuş ve bunu ifade ediyor.Aydın kadınlar,gençler ben çadıra giyince “utanırız seninle gezmeye” dediler bana.Toplumda bir kamplaşma hissediliyor. Kentli zenginlerle yoksullar arasında. Her alış veriş merkezi kapısında, restoran kapısında ya da girişlerde nasıl örtünmüş ve İslam’a uygun tesettürle girilebilir posterları asılı.Şekille size uyarı yapılıyor.
18 milyonluk İran devrim sonrası doğum kontrolunun yasaklanmasıyla 60 milyona çıktı.Sekiz savaşa rağmen nufüs artışı başına dert oldu. Son üç yıldır doğum kontrol hapları ve kanal bağlatma serbest bırakılmış. Buna önem vermeye başlamışlar devlet olarak.Cinsellik büyük bir tabu.
Okullarda asla konuşulmuyor .”İslam ve Cinsellik” yazılı bir kitap poşette yayınlanmış geçenlerde.Bu tür yayınlar satış rekoru kırıyormuş. Son rekor kıran kitap ise “Simyacı”.Burada aşk, sevgi konusu sinema diliyle,resim ya da başka bir araçla aktarılınca kıyamet kopuyor. Bir liseli genç “ cinselliği nereden öğreneceğiz hiç bilmiyoruz.Ama burada kızlar azmışlar artık. Kızlar saldırıyor adama. Ama erkeklerin tek konusu da kız.Ben de genç evliliğe inanıyorum. Kız erkek ilişkisi evlerde gizli sürüyor,gizli olduğu için de istenmeyen bir çok facia yaşanıyor” diyor.
Erkekler evlenirken kesinlikle bakire istiyorlar hatta bir kısmı adli tabipten kağıt istiyor şart olarak.Çünkü kızlar rahatlıkla cinselliklerini yaşama isteği gösteriyorlarmış.Evde yakalanan kızın o erkek tarafından kızlığının bozuluduğu ispatlanırsa bunun mehriyesi (bedeli) yasada sağ el ve sol bacağın kesilmesidir.Böyle evlenen erkek asla o kadından boşanamaz.Çünkü siga 25 yaşın altındaki kadınlara yasal olarak uygulanamaz.
Mefasili içtemai denen özel güvenlik güçleri özel yaşamın her anına karışabilir ve sizi cezalandırabilir.Polisle aynı giysileri giymekle birlikte onların karakolları ve mahkemeleri ayrıdır.Düğün evini,yaşgünü partisini basmak bunların işidir.Düğün kadın erkek ayrı olmalı ve eğlence olmamalı.Buna uymazsanız ya komşunuz ihbar eder gelirler yada onlar geçerken ses duyup evi basarlar.Alıp götürürler tüm konuklar dağıtılır ve düğün geceniz rezil olur.Şellak (kırbaç) cezası yerine artık para cezası var genellikle.O nedenle düğünler büyük otellerde kadın erkek ayrı yapılıyor.Partiler ise her zaman risk taşıyor. Dışarıya ses gitmesin diye cam çerçeveyi battaniyelerle örtseniz bile çağrılmadığına sinirlenen biri sizi ihbar edebilir.Ben oradayken üniversiteli bir gencin yaş günü partisi basıldı.
Bir çok mağazada tezgahtar,kasiyer çok kız çalışıyor.Süperlerde kadın iç çamaşırı bölümüne erkeklerin girmesi yasak.Erkek kuaför yasak. Genelde Ermeni olan erkek kuaförler kaçak çalışıyorlar.Kadın kuaför salonları çok lüks ve kadınlar çok dekolte giyiniyor içeride.Hepsi makyajlı ve gösterişli.Gelin başı yapanlara sordum burada gelinlerde türban takma yok.Yani tesettür işlemiyor.Normal duvak takıyorlar. Sadece sokağa çıkarken büyük bir kapuşonla örtüyorlar duvağı ve yüzlerini.
Üniversiteli kızlar iş kadınları gibi giyiniyor,ellerinde bond çantalar taşıyorlar.Danışkai Zehra gibi sadece kızların okuduğu üniversiteler var ama genelde üniversite karışık.Liseler ise kesinlikle ayrı. Son yıllarda üniversitelerde gevşeme olmuş, gençleri biraz rahatlatmışlar.
Kadınlar sigara içebiliyorlar,otel lobileri ve cafeler gençlerle dolu. Birlikte sohbet edip, elini falan tutup çene çalıyorlar.Yalnız ya da iki kadın gelip oturuyor ve çayını içiyor lobide. Yine de Tahran’ın en güzel sineması olan Azadi’nin yakılmasını önlemiyor bunlar. Tüm gençlerin sevdiği bu sinemanın yakıldığı söyleniyor.
En büyük sorunlardan biri de uydu yayınlar.Uydu ve çanak anten yasak hem para cezası hem hapis var.Ama komşularından emin olan her evde uydu yayın izleniyor.Herkes Türk kanallarını izliyor.Azeriler İstanbul lehçesi konuşuyor, Farslarda Türkçe öğrenmeye başlamışlar. Her yerde Türkçe kursları açılmış.İran tÜrkiye’nin sosyal ve siyasal etki alanı içinde bu nedenle hükümet Türkiye aleyhine hiç bir yayını atlamadan icra ediyor.
İran’da siyaset insanların özel yaşamını düzenlemek demek ne müzik dinledikleri ,ne giydikleri,nasıl eğlendikleri , evlendikleri , sevişmeleri, doğumları her anıyla yaşamları devlet tarafından planlanıyor ve kontrol edilmek isteniyor.Elbette imkansızı isteyen u bu sistem başarılı değil.Çünkü Tanran’da parası olan herkes canının istediğini bir şekilde yapıyor.Rüşvet çok yaygın ya rüşvet vererek ya da gizlilik içinde işler yürüyor.Her yerde içki bulabilirsiniz, lüks tüketim malına ulaşabilirsiniz.Dini Aşura Tasua günleri bile kız erkek görüşme anlaşma partisine dönüyor.Sokaklarda yakılan mangallardan yayılan üzerlik kokusu her yanı gençliğin büyüsüyle tutuşturuyor.
Restoran Elbruz’a gittim.Masada “Sayın misafirler lütfen İslami yiyecek kurallarına uyun” yazıyor.Uyarılardan kurtulma şansı yok.
Şah dönemi yaşanan korku ve uyarı dolu dünyanın tıpkısı. Temel prensip totaliter zihniyeti kamu alanında yaygınlaştırmak.
Bir taksi şoförünün bana söyledikleri yaşama bakıştaki karamsarlığı aktarıyor: “biz artık nasıl yaşarız diye düşünmüyoruz nasıl rahat ölebiliriz diye düşünüyoruz.”Sadece 30 yaş civarında olan bir insanın ülkesindeki yaşam sevincini yitirmesinin özetiydi bu. Bu nedenle dört adayda seçim konuşmalarında halka daha rahat ve modern taleplere cevap vereceklerini söylediler,buna Natık Nuri dahil. Türkiye nelere sahip olduğunun farkında bile değil.Gücünü görmüyor ve kullanamıyor.İran ise demokrasi kültürü olmayan ama siyaset geleneğine sahip bir ülke ve politika yapanların düzeyi yanısıra ülkelerinin geleceğine olan duyguları nedeniyle toplumda bir gerginlik olmasın diye oylarını Natık Nuri’ye verebilirler.İran’ın toplum olarak siyasi olgunluğu ülkelerinin geleceğiyle ilgili günlük siyasetlerle değil.
 

1997′DE İRAN’DA SEÇİMLERE GAZETECİ GÖNDERMEYEN TÜRK BASINI

Haziran 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Kültür-Antropoloji

Medya o zamanlar İran’ı izlemeye değer bulmuyor ve haberleri Batı üzerinden kopyalıyordu. Bu gün de turistik gezi yapar gibi ilk kez İran ve Doğu görenler gönderiliyor popüler habere. Neyse “doğu seferi” adı altında aydınlarımız komşularını ilk kez merak etti. Yıllar sonra yaş kemale erince komşuların, doğunun önemi anlaşıldı Türk aydınları tarafından.Bu olumlu gelişmeden çok memnunum. Bu kendini tanımada ciddi bir adım olabilir .
1997′de çok konuşulan İran yazı dizimi bugüne de ışık tutacağından yeniden size iletiyorum.
“Eğlenmenin ve insani ilişki kurmanın İslam adına cezalandırıldığı bir ülkede sadece molla vaazıyla yaşamanın insanı yaşama sevincinden alıkoyduğunu anlatıyorlardı bana.Gençler farklı düşünüyor,yaşamak ve gülmek istiyorlardı. Kadınlar ise zararlı yaratıklar olarak görülmekten bıkmışlardı.Biraz özgürlük istiyorlardı. Bütün arabaların camlarına, önlerine Khatemi posterleri yapıştıranlar bu dileklerine karşılık bekliyorlardı. Din uleması olan mollalar bile yapılanların ayıp olduğunu abartıldığını söylüyordu.Seçim konuşmaları sırasında dört adayın da ortak sloganı kadınlara ve gençlere daha fazla hak arıyacağız, yasal olmayan özel hayata müdahalelere izin vermeyeceğiz oldu.” (yeniyüzyıl)
 

GÜLÜ GÜL İLE TARTARLAR

Mayıs 25 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Türkler dünyanın en mutsuz insanları çıkmış, son yapılan bir Amerikan araştırmasına göre. Bin yıldan uzağa giden bir kültür nehrinin uzantısı olan Türk kültürü mutsuzluk üreten bir yapı mıdır?

Türk kültürü yaşama sevinci içeren ve bu sevinci toprağa, göğe, suya ve ağaca yazan kadın erkek yan yana hayatı paylaşandır. İslam’ı kabul ettikten sonra da bu değişmemiş, İslam dinine neşe ve eğlenceyi taşımışlardır. Ürettikleri mistik felsefe ve din hayatı çürütmeden, yasaklamadan iç içe geçmiştir yaşamla. Gazeller, musikinin neşesi, Mevleviliğin raksı, Bektaşiliğin rindliği, Mimar Sinan’ın Süleymaniye’si hep buna örnektir. Müthiş bir estetik ve duygu cümbüşü karşılar insanı her daim.

Eski bir ilahi ne der:

“Gülden kurulmuş bir pazar

Gül alırlar, gül satarlar… güldür gül.”

Bu medeniyet “gülü gül ile tartar” idi.

 

Aşk menziline varmak

Mayıs 25 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

“Ülkemin erkekleriyle tanışmak ayrıcalığına eriştiğimden beri onların ne ince niteliklere sahip olduklarını öğrendim. Geleneğin ulusumuzu bu denli kesin sınırlarla iki cinsiyete ayırması ve aralarına böyle geçilemez engeller koyması çok yanlış.

Bize bir ulus olarak bakılmadıkça, iki cins özgürce birbiri ile görüşemedikçe güçlü olamayız. Türkler, iyi koca ve baba olmak için tüm niteliklere sahip, ama bizim evlendiğimiz erkeği bile evleninceye kadar tanıma fırsatımız yok.

Türkiye üzerine yazılmış her on kitaptan dokuzunun yakılmasını ne kadar isterdim! Türk ne denli haksızca eleştirilmiştir! Ve kadınlar hakkında ne saçmalar yazılmıştır! Okuduğum her kitap bir şekilde Türk kadınına haksızlık etmiş. Bizi hiçbir kadın anlayamadı! Hiçbir kadın bizim de bir kalbimiz, beynimiz ya da ruhumuz olduğunu kabul etmek lütufkarlığını göstermedi.”*

Bu mektubu 1908’de Londralı bir arkadaşına yazan Zeynep Hanım, Piyer Loti’nin roman kahramanıdır. Onların verdiği bilgilerle yazılan roman yayınlanmadan iki kardeş olan Zeynep ve Melek Avrupa’ya kaçarlar. O dönemde Osmanlı kadını sağlam bir eğitim ve özgürlük isteklerini haykırmaktadır. Birçok ateşli kadın dergisi yayınlanmaktadır. Peçeden nefret etmektedirler, ama İngiliz mektup arkadaşı Türk kadınların ne istediklerini tam bilmediğini düşünmektedir. “Türk kadınları için Batı Avrupa uygarlığı tavadan ateşe atlamaktır” diye hayatla karşılaşmanın “ateşten bir gömlek” olduğunun altını çizmektedir. Çok ilginç bir diğer tespiti de: “Şimdiye kadar ki deneyimler gösteriyor ki, Batı’nın bir köle gibi taklit edilmesi, Türkiye’ yi asırlarca süren pederşahi köleliğin kötülüklerinden hiçbir zaman kurtaramaz.”

Zeynep Hanım on yaşında İngilizce öğrenmeye başladığında, Fransızca, Arapça, Farsça da öğrenmektedir Türkçenin yanı sıra. ‘İyi ailelerin kızları bu eğitimi eksiksiz almaktaydı.’ der. Kur’an dersleri alıyor ve daha iyi anlamaları için ders veren imam onlara İncil de okumalarını tavsiye eder. Zeynep Hanım Batı’da gezerken Hz. İsa hakkındaki bilgisinin birçok Hıristiyan’dan iyi olduğunu vurguladıktan sonra onların Müslümanlık hakkında hiçbir bilgileri olmamasına hayıflanır. Hz. İsa ve yaşamı ve yaptıklarını peygamberimizin anlattıklarından dolayı sevdiğimizi söyleyince herkesin şaşkınlıktan donduğunu anlatır .

Zeynep Hanım’ın Avrupa ile Türkiye kıyaslamaları çok ilginç gerçekten.

Sağlam bir kültürel kimliğe oturan bireyin Avrupa’dan hiç de etkilenmediğini, çok sağlıklı karşılaştırma yapabildiğini görüyorsunuz.

Bu mektuptan yaklaşık 10 yıl sonra da 1917’de 13 yaşındaki Safiye Erol, Almanya’ya eğitime gönderilir. Önemli bir romancımız olan Safiye Erol ‘un annesi Keşanlı İkbal Hanım bir Bektaşi dervişidir. Rumeli güzeli Olan Safiye Erol sağlam bir dinî terbiye ve kültürünü aldığı için 28 yaşında bir felsefe doktoru olarak döndüğü Almanya’dan bir sentezin kahramanı olarak fikir dünyamızda yerini alır. Kayıt altına giremeyen isyankar ruhu onu roman yazmaya, tercümeye yöneltir. Onu mutlaka tanımanız gerekir. ‘Batı insanı yozlaştırır’ diyenlere en iyi cevap Safiye Erol bence. Batı kültürü içi boş olanları yozlaştırıyor, kendi kimliği olmayanı yere çarpıyor. Bu nerede olsa, kim için söylense sonuç aynı. Aşk ehli olan, bir aşk insanı olan Safiye Erol büyük aşk efsanelerine karışmış Hintli aşk çiçeği Ketaki’nin hikayesine benzetir kendini. Derler ki aşk tutkunu Brahma bir gün kutsal kişilerle iddiaya girer ve aşkın esrarını ve en gizli anlamlarını bulacağını iddia eder. Hiç kimse inanmaz. Yola çıkan Brahma uçsuz bucaksız yerler geçer, engeller atlar ama yine de aşk deryasına ulaşamaz. Engellere takılıp nefesi kesilir ve gerçeğe teslim olur. Aşk gerçeğinin son menziline ulaşmış Ketaki çiçeği, Brahma’nın yarıda bıraktığı yolu bitirmiştir. Dönerken Brahma’ya rastlar. Brahma büyük bir şaşkınlıkla sorar: “Ey bu yolları bir başına gidip gelen küçücük çiçek, şu vücutsuz vücudunla bu yangına nasıl dayandın?”

Ketaki çiçeğinin cevabı aşkın manasını, aşıkların zahmetini, bu kutlu yolun yüceliğini anlatır: “Ey şanlı Brahma! Bilmez misin, kılıç havayı kesmez ve ateş ateşi yakmaz. En yalçın kayaların teninde ipek gibi yosunlar biter.”*

İşte Ketaki çiçeği gibi menzile varmak için aşkın alevden tülleri arasından geçmemiş insan nasıl bir dünya kurabilir ki? Aşk menzili kendi dünyamızın varlığıdır. O zaman insanlara söyleyecek sözünüz olur, paylaşırsınız. Etiyle kara kuru, tatsız tuzsuz kalmışlara ne yazık!

*Zeynep Hanım, Özgürlük Peşinde Bir Osmanlı Kadını

*Safiye Erol, M.Nuri Yardım

04.05.2003

Yazarımızın E-Postası: n.sevindi@zaman.com.tr

 

İzmir demek annem demek

Mayıs 25 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Bir yorganı çıkarmışlar güneşe sere serpe. Bütün bir kışın yorgunluğunu üstünden atarcasına soyunup serilivermiş ipe. Güzel bir bahar havası Boğaz’ın mavi sularının koynundan kalkmış geziniyor. Deniz kokuyor ortalık ve İzmir tütüyor burnumda.

İzmir demek annem demek. Annem demek ailemin sıcak yüreği. Her zaman küçük bir kız olmanın keyfini yaşatan sevgi çemberi. İzmir’in yosun kokularına dolanan saçları ve güzel elleri gelir aklıma.

 

Kadınların güvercin elleri

Mayıs 25 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Denizli sıcağı taş horozun bile sesini kesmiş belli. Taş, beton ve asfaltın harareti insanın yüzüne vuruyor erken yaz işvesiyle. Ege’de olmanın sıcaklığına kadınların sevgisi karışıyor. Kadınlarla iki toplantı yaptık. Yüzlerce kadınla birlikte olmak darphaneye girip de insanın üstüne altın tozu bulaşması gibi bir şey. Yüreklerinden geçeni hissetmek, sevgilerine dokunmak ve içten sorulara cevap yetiştirmek altın tozunda yuvarlıyor insanı.

Armoni Hanımlar Derneği bir yıl önce kurulmuş. Başkanı Seher Yavaşlar ve eşi beni havaalanından aldılar ve Denizli’nin ticari başarılarını konuştuk yolda. Hele son kriz olmasaydı kimse bileğimizi bükemezdi diyorlar. Artık havlu yetmiyor ve başka sektörlerde de başarılara imza atıyorlarmış. Örneğin kalorifer peteği teklifi yapan Romanya’ya hayır demek zorunda kalmışlar. İki senelik üretimlerini başka bir ülkeye kapatmışlar.

Denizli ekonomik başarıyı yakalamış bir kent. Şimdi kadınları da kalkınmak, hayata karışmak ve toplumsal barışa katkıda bulunmak istiyorlar. Seher hanım başarılı bir diş hekimi, hem de iki çocuk sahibi.

Derneğin yedi kurucu üyesi de, Seher hanım dışında, ev hanımı. Fakat onlar ev kadınlığına yeni bir tarif getiriyorlar. Dört duvar arasına sıkışmış, sığ bir dünyanın ev işlerine koşturan kadınları olmak istemiyorlar. Kendilerini geliştiren, topluma katkıda bulunan ve bakımlı çağdaş kadınlar olmak istiyorlar. Hepsi de çok şık, çok güzel hanımefendilerdi. Üstelik çok gençler. Misyon edinmeleri ve topluma açılarak yararlı olmak istemeleri birey olma arzularıyla eşdeğerde.

Seher hanımın eşi de tam bir Yörük erkeği. Yani kadını toplumda kendinle eşit gören, kusuru olunca özür dileyebilen ve kadın sözü dinliyor denmesinden korkmayan. Yörük kültürü bizim has kültürümüz olup kadın ve erkeği gündüzle gece gibi birbirini tamamlayan olarak tarif eden çok eski geleneğe sahiptir.

Armoni Hanımlar Derneği 100 üyeye ulaşmış. Her kesimden kadın ortaklaşa iş yapıyor. Seminer programları aile içi iletişim, anne çocuk ilişkisi, kadın sağlığı, dengeli beslenme, acil yardım, aile ve yaşam gibi konularda gerçekleşmiş. Çok ilgi görmüşler.

Afyon’a iki günlük bir gezi ve pikniğe 100 kişilik hanım grubuyla neşeli bir etkinlik gerçekleştirmişler. Yeni piknik programını ailece hep beraber yapmaya karar vermişler. Onların neşeli gezileri beyleri de çekti sanırım.

Ailece sosyalleşmek, yeni ilişkiler geliştirmek ailenin ruh sağlığı için çok önemli bence. Kapalı bir yaşam yerine diri ve neşeli bir hava ailenin mutluluğunu olumlu etkiler.

Ayrıca “sizin eskiniz bizim yenimiz” sloganıyla bir eski eşya kampanyasını başarıyla uygulamışlar. Ev mobilyası ve her türlü aksesuarı, ilaç ve tıbbî yardımı da ihtiyacı olanlara dağıtarak birçok evin ihtiyacını karşılamışlar.

Seher hanım çok önemli bir gerçeğin altını çizdi; ben de sokağa çıkmadan önce farkında değildim dedi. Dernek başkanı olunca Seher hanım yoksul–zengin uçurumunu fark etmiş. Bu ona toplumsal barış için sorumluluk alması gerektiğini çok net olarak anlatan bir tablo olmuş. Şimdi yeni bir projeleri var. Yoksulların alım gücüne göre düzenlenmiş bir süper market ve alışveriş alanı. Yardım amaçlı eşyaları, ikinci el satışların da olacağı bir merkez. Çünkü Güneydoğu’dan göç alan birçok kentimiz gibi Denizli de bu sorunla baş etmek zorunda. O insanları görmezlikten gelemeyiz. Onları kente kazandırmak zorundayız. Bunun için kültürel ve ekonomik projeler yapmalı kadınlar. Barış, kadınların güvercin elleriyle gelecek eminim.

Zaman Gazetesi, Pamukkale eki çıkarıyor. Bir sayfası kadınların denetiminde olan bu eki umarım her kent çıkarır. Kadınlara bir sayfa ayırın, bakın neler başarıyorlar.

Biz çalışalım ve birbirimizi sevelim ola ki; “Bu meclis böyle kalmaz

mestler de mahmur olur bir gün.”*

Kadınlarla daha güzel bir gelecek bize gülümsüyor.

* Şair Veysi; mestler de bir gün uyanıp kendilerine gelirler diyor.

17.05.2003

Yazarımızın E-Postası: n.sevindi@zaman.com.tr

Önceki Yazıları

(11.05.2003) – İzmir demek annem demek

(04.05.2003) – Aşk menziline varmak

(26.04.2003) – Aşk korkuyu kovar

(19.04.2003) – Söz kalbin aynası

(13.04.2003) – Gülü gül ile tartarlar

(06.04.2003) – Kanserle yaşıyorum

(29.03.2003) – Kendinle cenge girme

(23.03.2003) – Yeni gelinimiz Türkiye

(16.03.2003) – Kayıp krallık: Adalet

(09.03.2003) – Kendi derinliğinde yüzebilmek

 

KANSERLE YAŞIYORUM

Mayıs 25 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

“Girdik susanlar arasına yattık uyuduk

Çığlığımız sınırları aştıydı nasıl olsa”

Mevlana

Hayatım boyunca hayatın farklı alanlarında ki hiyerarşik yapıya karşı çıktım. hiyerarşik bakış açısına karşı savaştım. Benden başka doğru yoktur diyen sığlığa karşı durdum.
Kanser olunca da durum pek değişmedi. Hem hastalıkla hem de bakış açısıyla mücadele etmek zorunda kaldım. Doktor hasta ilişkisindeki hiyerarşik bakışın ne kadar hasta aleyhine olduğunu gördüm. Burada korku en büyük yei tutuyordu. Hasta kanserden,doktordan,hastaneden,itilip kakılmaktan,kocasının onu terk etmesinden,çevresinin ona acımasından ve uzaklaşmasından,ölmekten korkuyordu. Güçlü bir bilinçaltı nehri olan korku üstünde her şey yüzüyor.
“Sevgisizlik cehennemdir”der Dostoyevski.
 

Sayfa 134 / 142« İlk...«132133134135136»...Sonraki »