YAZ AŞKLARININ ÇOŞKUSU

Ağustos 4 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Yaz aşklarının coşkusu

Yaz bütün haşmetiyle geldi. Sıcak bekleyen üşümüş yüreklerimiz onun nefesinin koynuna girip ısındı. Sıcaklar yelken açıp üstümüze doğru bizi rehavete sürüklerken ısınan kanımızın çırpınışları çoğaldı.

Yaz aşkları, patlamaya hazır mısır taneleri gibi zıplayıp duruyorlar. Bembeyaz yaz bulutlarının arasından süzülüp gelen aşk amber kokuları dağıtıyor sağa sola.

Yaz geldi. Aşklar ise geçmişin reçine kokularını getiriyor yanı başımıza. Denizle çamın birleştiği yerde beden kendini hazza bırakıyor.

Eski yazlık sefalarında yaşanan mutlu yazlar geçiyor bir bir gözümün önünden. İnsanların büyük bir mutlulukla taşındığı bağ evleri, deniz kenarları, orman içleri… Kesilen karpuzdan kırmızı gelinliğiyle salınan o taze yaz kokusu. Arada bir esen rüzgarla gelen iyot kokusu baş döndürerek dolanırdı aramızda. Kömürde közlenen patatesin sıcacık içini açıp bakardık. Müthiş bir hazla dişlerimizi geçirdiğimiz bu yumuşaklık ağzımızı yakardı. Denize koşup kendimizi mavinin kollarına bırakırdık. Birden dalınca denizin dibine o rüyalar ülkesinin koynuna girerdik. Mavi, lacivert derinliğin içinde gözlerimizi açarak bu büyülü dünyanın bir parçası olmaya çalışırdık. Denizin dibinde birden genç bir aşk yaklaşır vücudumuza dokunurdu. Suyun içindeki gövdelerin yosunlara karışan zarafeti baş döndürücü bir öyküydü.

Yaz aşkları akşam saatlerini beklerdi dansa kaldırmak için sevdiklerini. Gece kocaman ateşler yakıp sahilde gitar çalardı erkekler.

Tüm romantik parçalar sahile çarpan dalgaların ritmiyle okşardı bedenimizi. Ay tüm bunları aydınlatmak ister gibi dururdu tepemizde inatla. Biz karanlığı özlerdik yakamozların parıltısında.

Kaçamak öpüşlere tutunarak aşklar örerdik kum zambaklarından.

“Kokular vardır çocuk tenleri kadar duru” denen kokular yaz aşklarıyla gelir. Aşklardan aşklar örülür ve birçok aşktan doğar yeni aşkın heyecanı. O güzelim yaz sabahında ıtırlar kokarken yola çıkarım.

Olgun incirlerin kışkırtıcı kırmızısı gibi aşk yakalar. Yazın büyüsü aşkı lavanta keseleri gibi sağımıza solumuza sıkıştırır.

İnsanları tatile, denize, aşka teslim olmaya güneş ikna eder sıcak gülümsemesiyle. Bir rehavet çöker akşamüstü teraslara, sıcaktan boynu bükük çiçeklerle. Sonra suyun serinliği terası tiril tiril keten bir giysi gibi sevindirir. Suyun ve toprağın kokusu birbirine karışır usulca.

“Başka ruhlar müzikte nasıl yüzüyorlarsa, / Benimki de, ey aşkım! senin kokunda yüzer.” (*)

Yaz aşkları taş avlulara serpilen su gibidir. Hemen kuruyup gider, ardında o andaki kokunun anısını bırakır sadece. Bir hayal birçok kokuyla buluşur. Sonra gerçekler kendi yollarına devam eder hüzünlü bekleyişlerin gölgesinde.

“Bekleyeceğim elbette

Gelişini,

Yaşamak başka nedir;

İsterse ta kıyamete

İlle seni

Ki bu aşk başka nedir.” (**)

Yazlar, kışlar beklenir. Soğuklar, sıcaklar gelsin diye beklenir. Yağmurlar yağsın diye beklenir. Leylekler gelsin, turnalar göçsün diye beklenir. Özlemle gideni bekleriz. Merakla geleni bekleriz. Sevgiyle dostu, çoluk çocuğu bekleriz. İyileşmeyi bekleriz. Mutluluğu bekleriz. Bize söylenen yalanları bilmeden gerçeği bekleriz. Ateşçiçeği gibi açan tenimizin hazzını sıcak gecelere bırakıp bir serinlik bekleriz. Aşkı bekleriz bir ömür boyu yanımızdan geçip giderken ruhumuz duymaz da, biz bekleriz.

Meltemler buz badem kokar İzmir’de. Sevda denizinden çıkar saçları ıslak kızlar, beyaz yaseminli bahçelere. Bir kumrunun dem çekişi böler sohbetleri…

(*) Baudelaire, Kırk Kötülük Çiçeği, Broy Yay.

(**) A. Muhip Dıranas

27.07.2003

Yazarımızın E-Postası: n.sevindi@zaman.com.tr

 

YEŞİL DAĞLARA YASLANAN MAVİ DENİZLER

Ağustos 4 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Yaz sıcağına bulanmış öğle saatleri tatil özlemini kuvvetlendirir bu ayda.

Bir yandan hayat çekiştirir, bir yandan sıcaklar. Türkiye’nin hâlâ bakir ve güzel beldeleri bu vakitler aklıma düşer. Denizin mavisi çeker kolumdan, göğün mavisine karışır dağların laciverdi ve yeşille sarmaş dolaş olurum çam ormanları boyunca.

Marmaris tarafında Bozburun istikametinde Bayır, Çiftlik, Kızkumu gibi doğa harikası yerler var. Kızkumu, karşı kıyıdaki adaya kadar uzanan doğal bir kumluk yol. Denizin üstünde yürüyormuş gibi oluyorsunuz. İnsanlar ve çevre en tabii halinde. Buraya günde kırk, elli safari cip geliyormuş. Esnaf memnun. Bu bölgede çam ormanları, şelaleler ve olağanüstü ötücü kuşlar var. Her yerde arı kovanı, nefis bal bulunuyor. Deveyle denizin üstündeki bu kumlu yolda gezebilirsiniz ayrıca. Bu, fantastik bir deneyim olur inanın.

Turunç ise akvaryum gibi deniziyle çok şükür henüz bozulmamış durumda. Turkuaz denizle yeşil ormanlar bu küçük kasabada sizi bekliyor.

 

Herkesin önünden sıvıştığı kapıları kırmaya cesaret et

Temmuz 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

6. Abant Platformu’nu geride bıraktık. Farklı görüşlerde altmış kişi bir araya geldi. Sosyal etkileşim açısından olağanüstü olan platform zihinsel etkileşimde o kadar başarılı değil bence. İlber Ortaylı’nın dediği gibi; “realiteyle değil, herkes kendi kafasındaki modelle konuşmakta”.
Bu, Mehmet Aydın’ın konuşmasında sıkça vurguladığı hermonotik körlüğe yol açmakta. Tecrübeyi küçümseyen Türk aydını yazıların dünyasına hapsolmuş. Hangi yazılar? İdeolojik kavramların ve iman tazeleme sözcüklerinin dünyası. Irak Türkmen’i Suphi Saatçi, Saddam rejiminde 5000 Türkmen’in idam edildiğini söyledikten sonra ekledi: “Irak muhalefeti ABD’nin kapısını aşındırarak müdahaleyi talep etti. Şimdi tezkerenin acısını Amerikalılar Türkmenlerden çıkarıyor. Çünkü sizler Türkiye’ye bağlısınız diyorlar bize. TV’lerde Türk stratejistlerin Amerika hakkında dediklerini dinledik, ama onlar haksız çıktı.”

Kemal Karpat yepyeni bir dönemde bulunduğumuzu işaret etti ve dedi ki: “Buradakiler hâlâ 19. ve 20. yüzyıl kavramlarıyla konuşuyorlar. Savaşın aktörleri kimlerdir? Bugüne kadar bildiğimiz devletler arası savaştı. Bugün durum değişti. 200 yıldır savaşa savaşa Amerika büyük bir güç olarak ortaya çıktı. Bu yeni paradigmaya göre düşünmek gerekiyor.”

Savaş ve demokrasi kavramları etrafında dönen tartışmalar en çok Irak ve ABD’ye takılarak sunuldular. Ali Yaşar Sarıbay’ın tebliğinde altını çizdiği mesele Irak Savaşı’ndan sonra savaş olgusunun modernlik paradigması resmedilmeden anlaşılamayacağı idi. Çelişkilerle dolu ve muğlak modernlik ve modernite kavramını Batı’dan gelen ve onunla özdeş kötü bir şey diye algılama yanlışlığı yaygın bir tutum. Türk aydınlarının artık moderniteye tümüyle bir felaket diye bakmaması umut verici oldu. Arap ülkelerinin bizden daha iyi demokratikleşebileceğini söyleyenler ya da İran’ı demokratik sananlar siyaset kültürüyle demokrasi kültürünü birbirine karıştırdılar bence. Seçim eşittir demokrasi fikri çok demode. Erdemleştirici mücadeleden söz eden Farabi’yi destekleyen bir yazı yayınlandı İran’da.  

Election Race in Ira

Temmuz 1 2003Yorum Yapılmamış Kategori: EN

Having been elected president twice, [Muhammad] Khatami is now spending his last days in office. The excitement over the presidential election, scheduled for June 17, has already spread across Iran.

The new president is of paramount important for Turkey. The sensitive balances in the region may be determined by this election. Even though Khatami, who is drawing the wrath of the city dwellers because of his failure in carrying out the promised reforms, appears to have successfully overcome the pressures over nuclear armament, the same cannot be said about the economy. Inflation and unemployment continue to bleed like two exploded veins. One million youths join the labor market every year. Only half of this number are able to find jobs. That the mullahs have centralized the economy, and have everything under their control, has created a bulky bureaucracy. All societal resources are monopolized by the state and no competition is allowed in key sectors. Subventions to wheat and gas amount to billions of dollars, and productivity is very low. Of course, this picture may be quite familiar to you. The government budget is continuously being punctured and economic activities of circles close to the government cannot be stopped. This black hole has not only created an illegal situation but has also made the fight against corruption impossible. The Islamic Republic of Iran, 25 years later, has created a religious elite economy, with the slogan, “for a more just order.” Many people are disappointed. They fear that an aggressive privatization policy would increase the discontentment among the people. The Guardian Council continuously blocks the privatization of banks and other key sectors, saying it contravenes the constitution. How familiar these events are! It can be argued that Iran is stuck between nuclear production and the economy. The US is closely watching that weak link. Deputy Commerce Minister Muhammad Kazai, said: “Iran needs investments to the tune of $20 billion every year.” The oil industry is Iran’s backbone, and if a solution for unemployment is to be sought here, old infrastructures have to be renovated. Iran’s Oil Ministry announced that it needs $70 billion to modernize of the oil infrastructure over the next 10 years. That means foreign capital. The religious elite and corruption are the nightmares of foreign capital. Because the laws can easily be violated. State Planning Organization Chairman Hamid Reza Beraderan says: “The biggest obstacle facing the economy is the US embargo.” As far as relations of both countries are concerned, lifting of the embargo seems very unlikely. However, surveys clearly show that the youths approve of and support relations with the United States. Former chief of police, Muhammad Baqer Qalibaf, who is seen as the most powerful candidate, promises to mend fences with the US. Qalibaf, who had also headed Iran’s Revolutionary Guards, says he is as pragmatic as pragmatist Akbar Hasemi Rafsanjani. Even though he has not declared his candidacy yet, Rafsanjani is preparing to join the election race. Oalibaf is an Iraq war veteran pilot, and by saying, “I believe in something basic, I do not belong the traditional political wings,” he is winning the hearts of the youths. Qalibaf who is a popular candidate with its colorful life and youth, had appointed women into the police force for the first time. Qalibaf, who is also against corrupt military officers, promises privatization and courageously discloses that the greatest hurdle is the state economy. Khatami’s adviser, Ali Akbar Velayeti, will also take part in the election. Ali Larijani has declared himself a candidate for the fundamentalists. Mohsen Rezai is also a candidate from this wing. On the reformist wing, former higher education minister, Mostafa Moin and former parliament speaker, Mehdi Karoubi, are candidates. There are concerns about ethnic division in Iran, where the dosage of nationalism is very high. A march by Arabs during demonstrations in the town of Ahvaz resulted in the death of one person. Kurds and Arabs are worried. The move to change Arab village names into Persian in Iran, where three percent of the population are Arabs, made people pour onto the streets. Meanwhile, 500 Iranian intellectuals have signed a declaration for a constitutional amendment. The disqualification of reformist candidates aroused indignation in the last election. In the meantime, the US Senate has earmarked $3 million to support the advancement of democracy in Iran, for the first time. Iran is a like a garden, very messy, with couch grass and spring boughs blooming side by side. As thorns pierce everybody’s hands, there is no gardener around to clean up the mess. This name [Iran] will remain an important one for Turkey over the next decade. April 19, 2005

TOTALİTER AKIL

Temmuz 1 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Yeni Yüzyıl

Ülkemizde jakoben aydınların radikal İslamcılarla bir çok konuda ortak noktaya varması bir tesadüf değil. Totaliter aklın yolu birdir. Jakobenler Fransız İhtilali’nin çocukları. Radikallerle ılımlıların paylaştığı Convention’da Jakobenler başa geçince ihtilalin giyotini hiç durmadan işliyor.Sınırsız yetkiye sahip ikiyüz milletvekili tüylü kırmızı şapkalarıyla korku saçıyor.Kararlarına karşı hiç bir şikayet yapılamaz. Her birinin ense kökünde giyotinin pırıltısı.Ondan kurtulmak için herkesi ve her şeyi satmaya razılar.Kilisenin zavallı köleleri olarak gördükleri halkı kiliseleri yağmalamaya davet ederler. İhtilalin en kanlı sayfalarından biri olan Lyon Ayaklanması ise kendi ülküsünden başka ülkü tanımayanların korkunç terörünü belgeler bize. Lyon’da taş taş üstünde kalmaz. Tüm saraylar, güzel binalar yıkılır. Tek tek insanları öldürmenin işkence sayılacağı savıyla toplu katliamlar yapılır. Herkesin malı yağmalanır. “Anlaşmaktansa batalım” der Jakoben sloganı.Ne affetmek vardır, ne anlaşmak.Sadece ölüm ve nefret.

Robespierre, ille de kendi Cumhuriyet anlayışını, kendi ihtilal ve ahlak anlayışını gerçekleştirmek zorunluluğunu insanlığın hayrına kutsal bir görev sayıyor.İnançsızları yargılayan bir yargıcın buz gibi yumruğuyla kendisi gibi düşünmeyen herkesi giyotine itiyor.Robespierre’in iç dünyasında büyük ve temiz bir düşüncenin yaşadığına kuşku yok. Fakat yaşıyor değil, katılaşmış demek daha doğru olur.Bütün kuvvetini katılığından ve bütün gücünü sertliğinden alan bir bağnaz.Her şeyde dediğim dedik davranmak, hayatının bütün anlamı ve biçimi. Böyle bir insan hiç bir itiraza, başka bir düşünceye katlanamaz, yanında bir başkasının, hele karşı çıkan ve dediğim dedik huyuna aldırış etmeyenin vay haline! Ölçüyü hep elinde tutan kişi kendi gerçek ağırlığını unutur.Sanatçıyı, komutanı, iktidardaki insanı en çok yıpratan, arzu ve isteklerinin aralıksız yerine gelmesidir.Bu biteviye başarı gerçekmiş duygusu verir, oysa yenilgiler öğreticidir. Bu nedenle Robespierre erdemliliği ihtirasla sevmekle birlikte, bir kez bile kendinden daha başka düşünmüş birini hoş görmez ve bağışlamaz. Erdeme aşırı bağnazlıkla bağlı olduğu için karşısındakilerin anlaşma başvurularını geri çevirir.Hatta politikanın anlaşmaya zorladığı durumlarda bile sert kinciliği ve katı gururu engel olur. İhtilalin bu en güçlüsü kendi gibi Jakobenler tarafından ağzı burnu kan içinde dağıtılmış olarak bir el arabası üzerinde giyotin alanına götürülüyor.Onun ölümüyle terör dönemi sona erer. Herkesi ihtilalin düşmanı görerek estirilen büyük terör kendi evlatlarını tarih boyunca yemiştir. Jakoben aydın demekle neyi anlatmak istediğim sanırım şimdi daha açık görülüyor. Fransız İhtilalinin ateşli ruhunun ardına saklanmış buzdan bir giyotin, asla kendinden başkasına hayat hakkı tanımayan. Toplumun tüm kutsal değerlerini, ortak çıkarlarını kendi bildiğiyle çizilen bir harita sanan insanlar. Hepsi birbirinin katili oldular. Jakoben aydınlar eski yüzyıllara ait .Yeni üçüncü bin yılın aydınları onlar olamaz. Çünkü yeni yüzyılın aydınları demokrasiye ve çok kültürlü bir dünyaya inananlar. Yükselen değerleri sevgi ve bilgi. Yeni aydınlar isteseniz de istemeseniz de geliyor. NEVVAL SEVİNDİ *Kaynak:Bir politikacının portresi Stefan Zweig

YERYÜZÜNÜN DİLİ OLAN AŞK

Temmuz 1 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Yeni Yüzyıl

“Seni seviyorum,çünkü bütün evren sana ulaşmam için işbirliği yaptı.” der Simyacı’da çoban. “İkinci görüşmemizde,dedi genç kız,bana aşkından söz ettin.Daha sonra Evrenin Dili gibi,Evrenin ruhu gibi çok güzel şeyler öğrettin.Ve bunlar,azar azar beni senin bir parçan haline getirdi.”Konuşarak yüreğinin derinliklerini birbirine açar iki kişi ve birbirinin aşkının tadına bakar.İçlerindeki güç birbirine akacak yol bulur sözcüklerden.”Aşk’tı bunun adı, evrenin saf diliydi bu,herhangi bir açıklamaya gereksinimi yoktu,çünkü Evren’in sonsuz zamanda yoluna devam etmesi için hiçbir açıklamaya gereksinimi yoktu.”Sevilecek biri yaratılmıştı ve bu hazine olmazsa insan soyunun hayallerinin hiçbir anlamı olmazdı.”Aşk’tı bunun adı,insanlardan da,çöllerden de daha eskiydi.”Aşk’ın bilinmezliği doğru değildir çünkü herkes istediği ve ihtiyaç duyduğu şeyi ele geçirebilir hayatta.”Kim olursan ol, ne yaparsan yap,bütün .,yüreğinle gerçekten bir şey istediğin zaman,Evrenin ruhunda bir istek oluşur.”Oysa herkes bizi değiştirmeye uğraşır çevremizde.”Bizi görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut olmazlar,canları sıkılır.Çünkü efendim,herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır.”Ama onlar yeryüzünün dilini bilmezler.Onlar önemli olmak ve sadece sevilen olmak isterler ki dilleri bağlıdır.Kendi istekleriyle sınırlıdır yaşamları.Sadece gece yarısından sonra bir kadının koynuna giren ,konuşmayan aşıklar gibidirler. “Yeryüzünde herkesin anladığı bir dil vardır,..bu çoşkunun dilidir,arzu edilen ya da inanılan şeyi gerçekleştirmek için sevgi ve tutku ile yapılan girişimlerin dilidir.” Çoşku yoksunuysa yüreğiniz dudaklarınız öpmez, çoşkudan uzaksa elleriniz ötekine uzanamaz, çoşku sarsmıyorsa yüreğinizi kendine özlediği yüreği bulamaz.Sevgi ve tutku dilini korku ve bencillik bağlar.Toprağı ezen nalların sahibidir atlar ki üstlerinde yüreği rüzğar olanı taşırlar. “İnsanların çoğu dünyayı korkutucu bir şey olarak görüyorlar ve yalnızca bu nedenden dolayı da dünya gerçekten korkutucu bir yer oluyor.” İnsanlardan korkan, kadınlara güvenmeyen erkeklerin,mantıklı evlilik arayan kadınların ruhu güçsüz bir korkunun esir dudaklarına hapsolmuş kalebentlerdir. Koruganlarına kilitlenmiş sıska bir yaşamın çaresiz yalnızlığı. Onlar ki başkasının Kişisel Menkibe’sine burnunun sokan kimse kendi Kişisel Menkibe’sini kesinlikle keşfedemez.” Başkalarına düzen ve intizam verirken kendimizi ulaşılmaz yüksekliklere taşırız ki orası çok aşağılarda ruh bulur.Eğer bilebilseydiler ki onlar yaşamın rengi mavi bir sonsuzluktur,gecenin karanlığı yerine.Yalnızca geceleri yaşarken nasıl hissedilir mavi gökyüzü? “Sevdiğimiz zaman Evren’in bir parçası oluruz.” “-Rüzğar,bana senin Aşk’ı tanıdığını söyledi,dedi delikanlı güneşe.Aşk’ı biliyorsan,Evren’in Ruhu’nu da biliyorsundur,çünkü o da Aşk ‘tan yapılmıştır.” Güneş Aşk’ı tanımıyor muydu? “Aşk,ne çöl gibi devinimsiz durmaktan,ne rüzğar gibi dünyayı dolaşmaktan,ne de senin gibi her şeyi uzaktan görmekten ibarettir.Aşk, Evren’in Ruhu’nu değiştiren ve geliştiren güçtür.İlk kez onun içine girdiğim zaman onun kusursuz olduğunu sandım.Ama daha sonra onun,yaratılmış olan her şeyin yansıması olduğunu,onun da savaşları ve tutkuları olduğunu gördüm.Evren’in Ruhu’nu bizler besliyoruz ve üzerinde yaşadığımız dünya,bizim daha iyi ya da kötü olmamıza göre, daha iyi ya da daha kötü olacaktır.Aşk’ın gücü işte burada işe karışır,çünkü sevdiğimiz zaman,olduğumuzdan daha iyi olmak isteriz her zaman.” Ve hepsinden önemlisi Aşk’ın, hiç bir kadını ya da erkeği Kişisel Menkibe’sinden asla uzaklaştıramadığını kendine anlatan “öteki”yi bulmakta.Sahip olunan biriyle yaşanmaz aşk,yan yana yaşayanların tadına varacakları bir meyva aşk,kimsenin kendi yaşam öyküsünün önünü kesmeyen bir aşkın çoşkusu bu. “Gerçekte kendi Kişisel Menkibe’sini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir.” Özlem düşünce gönlüne sevdiğine koşan bir rüzgardır aşk program dışı, dünyanın her köşesine ulaşandır aşık yüreğiyle.Baştan ayağa aşk olan kadının düşlerine yetişebilseydine eğer,tüm dünyayı önüne katarak düşleri uçurabilirdin bir yardan aşağıya.Aşkın dilleri konuşulan dillerdir,ölü diller ölmüş geçmişlerin sonsuza ağıtıdır ki orada aşk bülbülü şakımaz.Herkesin aşkı kendi dili kadardır,kendi yüreği kadar. Aşkı isteyen Onun ateşten imtihanına girebilmek için kişiliğinden başka aday bulamaz.Bu hamlık imtihanını geçen aşk nehrine girebilir ancak.Yaşamın hazinesi sadece bizdedir. *Paulo Coelho, Simyacı Can yay. ‘dan tüm alıntılar NEVVAL SEVİNDİ YERYÜZÜNÜN DİLİ OLAN AŞK “Seni seviyorum,çünkü bütün evren sana ulaşmam için işbirliği yaptı.” der Simyacı’da çoban. “İkinci görüşmemizde,dedi genç kız,bana aşkından söz ettin.Daha sonra Evrenin Dili gibi,Evrenin ruhu gibi çok güzel şeyler öğrettin.Ve bunlar,azar azar beni senin bir parçan haline getirdi.”Konuşarak yüreğinin derinliklerini birbirine açar iki kişi ve birbirinin aşkının tadına bakar.İçlerindeki güç birbirine akacak yol bulur sözcüklerden.”Aşk’tı bunun adı, evrenin saf diliydi bu,herhangi bir açıklamaya gereksinimi yoktu,çünkü Evren’in sonsuz zamanda yoluna devam etmesi için hiçbir açıklamaya gereksinimi yoktu.”Sevilecek biri yaratılmıştı ve bu hazine olmazsa insan soyunun hayallerinin hiçbir anlamı olmazdı.”Aşk’tı bunun adı,insanlardan da,çöllerden de daha eskiydi.”Aşk’ın bilinmezliği doğru değildir çünkü herkes istediği ve ihtiyaç duyduğu şeyi ele geçirebilir hayatta.”Kim olursan ol, ne yaparsan yap,bütün .,yüreğinle gerçekten bir şey istediğin zaman,Evrenin ruhunda bir istek oluşur.”Oysa herkes bizi değiştirmeye uğraşır çevremizde.”Bizi görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut olmazlar,canları sıkılır.Çünkü efendim,herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır.”Ama onlar yeryüzünün dilini bilmezler.Onlar önemli olmak ve sadece sevilen olmak isterler ki dilleri bağlıdır.Kendi istekleriyle sınırlıdır yaşamları.Sadece gece yarısından sonra bir kadının koynuna giren ,konuşmayan aşıklar gibidirler. “Yeryüzünde herkesin anladığı bir dil vardır,..bu çoşkunun dilidir,arzu edilen ya da inanılan şeyi gerçekleştirmek için sevgi ve tutku ile yapılan girişimlerin dilidir.” Çoşku yoksunuysa yüreğiniz dudaklarınız öpmez, çoşkudan uzaksa elleriniz ötekine uzanamaz, çoşku sarsmıyorsa yüreğinizi kendine özlediği yüreği bulamaz.Sevgi ve tutku dilini korku ve bencillik bağlar.Toprağı ezen nalların sahibidir atlar ki üstlerinde yüreği rüzğar olanı taşırlar. “İnsanların çoğu dünyayı korkutucu bir şey olarak görüyorlar ve yalnızca bu nedenden dolayı da dünya gerçekten korkutucu bir yer oluyor.” İnsanlardan korkan, kadınlara güvenmeyen erkeklerin,mantıklı evlilik arayan kadınların ruhu güçsüz bir korkunun esir dudaklarına hapsolmuş kalebentlerdir. Koruganlarına kilitlenmiş sıska bir yaşamın çaresiz yalnızlığı. Onlar ki başkasının Kişisel Menkibe’sine burnunun sokan kimse kendi Kişisel Menkibe’sini kesinlikle keşfedemez.” Başkalarına düzen ve intizam verirken kendimizi ulaşılmaz yüksekliklere taşırız ki orası çok aşağılarda ruh bulur.Eğer bilebilseydiler ki onlar yaşamın rengi mavi bir sonsuzluktur,gecenin karanlığı yerine.Yalnızca geceleri yaşarken nasıl hissedilir mavi gökyüzü? “Sevdiğimiz zaman Evren’in bir parçası oluruz.” “-Rüzğar,bana senin Aşk’ı tanıdığını söyledi,dedi delikanlı güneşe.Aşk’ı biliyorsan,Evren’in Ruhu’nu da biliyorsundur,çünkü o da Aşk ‘tan yapılmıştır.” Güneş Aşk’ı tanımıyor muydu? “Aşk,ne çöl gibi devinimsiz durmaktan,ne rüzğar gibi dünyayı dolaşmaktan,ne de senin gibi her şeyi uzaktan görmekten ibarettir.Aşk, Evren’in Ruhu’nu değiştiren ve geliştiren güçtür.İlk kez onun içine girdiğim zaman onun kusursuz olduğunu sandım.Ama daha sonra onun,yaratılmış olan her şeyin yansıması olduğunu,onun da savaşları ve tutkuları olduğunu gördüm.Evren’in Ruhu’nu bizler besliyoruz ve üzerinde yaşadığımız dünya,bizim daha iyi ya da kötü olmamıza göre, daha iyi ya da daha kötü olacaktır.Aşk’ın gücü işte burada işe karışır,çünkü sevdiğimiz zaman,olduğumuzdan daha iyi olmak isteriz her zaman.” Ve hepsinden önemlisi Aşk’ın, hiç bir kadını ya da erkeği Kişisel Menkibe’sinden asla uzaklaştıramadığını kendine anlatan “öteki”yi bulmakta.Sahip olunan biriyle yaşanmaz aşk,yan yana yaşayanların tadına varacakları bir meyva aşk,kimsenin kendi yaşam öyküsünün önünü kesmeyen bir aşkın çoşkusu bu. “Gerçekte kendi Kişisel Menkibe’sini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir.” Özlem düşünce gönlüne sevdiğine koşan bir rüzgardır aşk program dışı, dünyanın her köşesine ulaşandır aşık yüreğiyle.Baştan ayağa aşk olan kadının düşlerine yetişebilseydine eğer,tüm dünyayı önüne katarak düşleri uçurabilirdin bir yardan aşağıya.Aşkın dilleri konuşulan dillerdir,ölü diller ölmüş geçmişlerin sonsuza ağıtıdır ki orada aşk bülbülü şakımaz.Herkesin aşkı kendi dili kadardır,kendi yüreği kadar. Aşkı isteyen Onun ateşten imtihanına girebilmek için kişiliğinden başka aday bulamaz.Bu hamlık imtihanını geçen aşk nehrine girebilir ancak.Yaşamın hazinesi sadece bizdedir. *Paulo Coelho, Simyacı Can yay. ‘dan tüm alıntılar NEVVAL SEVİNDİ

YÖRÜKLER

Temmuz 1 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Kültür-Antropoloji

Eskiden akın akın gelirmiş Yörükler yaylaya. Kara kıl çadırlardan görünmez olurmuş yayla. Bugün artık tek tük kara çadır. Havcar denen ardıç ağacı kabuğuyla örterlermiş çatılarını serin tutsun diye şimdi naylon almış yerini. Serinlik bir rüya. Ardıç ormanları bu bölgede çok zenginmiş şimdi çok az. Yine de ardıçın keskin kokusu yaylaya çıkarken burnunuza doluyor. Sarı İdris’den Belediye Başkanı Yaşar Özkan ve ailesiyle yola çıktık. İkibuçuk saat traktörle tırmandık Anamos yaylasına. Bizi karşıladılar sevgiyle muhabbetle. Eskiden kadın şenliği yapılırmış buralarda. Abdallar gelip çalar söylermiş. Abdalların çadırı uzak kurulurmuş ama uzun bir süre abdallar bu yörede çalar söylermiş. Yörük kadını çok çalışkan ve kadın erkek birarada çalışma alışkanlığında.Eski Türk geleneklerini sürdüren yörüklerin çoğu bugün Antalya’da yerleşik olmuşlar.
Bu bölge elma üreticisi geçen yıl elmalar ellerinde çürümüş, tüccara mahkumuz diyorlar kasası elmanın 500.000 lira. Ne biz tüketici olarak ne onlar üretici olarak kazanamıyor. Yeter ki fiyat düşmesin!
Yaylanın temiz sularının serinliğinde yeniden kendimizi buluyoruz. Ayşe teyze bize ayran yapıyor buz gibi.
Anason kokusu binbir çağrışımıyla insanın burnuna çarpıyor. Tarla sahibi erkek kadınların başında gözlemci . Önce kadınlar çekinince ben onların yerine konuşuvereyim diyor ama biz kadınları istiyoruz.
Anason yolan kadınlar para kazanmanın ne kadar önemli olduğunun farkına varmışlardı. Kızlar çeyiz için kadınlar evleri, çoluk çocuk için çalışıyor sabahtan akşama kadar. Anason yolmak zor bir iş ama kadınlar bu benim mesleğim diyerek sahipleniyor işini.
Sarı sıcakta Ege’nin yollarındayız. Yolun alevi arabanın içini sarıyor sanki. Biz ise Söke Bağarasına yöneliyoruz.
İstanbul bitti diye karı koca terk edip sevdikleri yerleri Bağarasını mekan tutmuş. Eski İstanbullu olarak Florya plajını anlatıyor ballandırarak. Dört çocuk sahibiyken burada bir çocuk daha dünyaya getiriyor hanım. Böylece Bağarasına kök salıyorlar. Sonra eşine banka işlerinde yardım etmek için başlıyor işe. Banka senet sepet derken kendini torna tezgahının önünde buluyor. Bölgede herkes tanıyor İstanbullu diye. Her iş elinden geliyor hanımın. Çok becerikli ve çalışkan. Ona bu enerjiyi veren eşi. Çünkü birbirlerine olan sevgileri çok yoğun. Eşine sevgi dolu sesleniyor her zaman. Aradaki sevgi elle tutulucak kadar etkileyici. Onlar yaşamı her türlü güzelliği ve yorgunluğuyla paylaşıyorlar.
 

İRAN’DA TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ

Temmuz 1 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Kültür-Antropoloji

İran onsekiz yıl önce gerçekleştirdiği “İslam” devrimiyle bir toplumsal model dayatan yüzyılın son devrimi oldu.
İran İslam anlayışı Türk İslam anlayışıyla o denli farklıdır ki, iki ülke arasındaki en önemli ayrım dindedir diyebiliriz.
Sünni inanışta imamet yoktur.İman konusu değildir. Şiilik ise imamlığı iman konusu yaparak bir ruhban sınıfı yaratır.İmamlar geçmiş gelecek her şeyi bilen, Kuran-ı Kerim’in gizli anlamlarını çözebilen tek yetkili ağızlardır.Onlara karşı gelmek Kuran’a karşı gelmektir.Böylece ilahi bir sıfat kazanan İmam halka karşı sorumlu değildir,azledilemez. Yetkisinin kaynağı , 12 İmam silsilesi yoluyla Allah’tır. İmam’a karşı gelen Allah’a karşı gelmiş olur.Yarı Tanrı-kral kültünün Şiilikte yatak bulması sonucu ruhban sınıfı doğar.
Oysa ,Sünni siyaset doktrinine göre,”İslam’da devlet başkanı hiçbir selahiyetini Allah’tan devralmamıştır,hiçbir ilahi sıfat ve yetkiye sahip değildir.O, ümmetin diğer fertlerinden biridir.Onu başkanlık makamına getiren ümmettir yahut temsilcileridir.”
Şiilikte ise imama itiraz afaroz gerekçesidir.Çünkü “ İmamın emirleri Allah’ın emirleridir, yasakları da Allah’ın yasaklarıdır.İmamlara itaat Allah’a itaattir,isyan Allah’a isyandır.” Çünkü İmamlar Allah’tan vahiy alırlar, sadece Cebrail’i görmezler.
İran’da ruhban sınıfı siyasi mücadelede hep ön safta oldu.Mali özerklikleri ve geniş toprakları bu savaşımda çok yararlı oldu.Devletin gücü de hep dinden yana olmuştur,ta ki; din devlete ve yönetime talip olana kadar.Bu tutkuyu bilen Şahlar ruhban sınıf olan İmamları zaman zaman tehdit etmişlerdir.Ama gücünü kırmakta başarılı olamamalarının nedeni dini iktidarlarına alet etmekti.
Şiiler üç kez namaz kılarlar ve namaz vakitleri radyodan her zaman verilirdi. 12 İmam’ın ölüm günlerinde siyah bayraklar asarak ve siyahlar giyerek yas tutarlar, doğum günlerinde kutlama yaparlar. Aşure Tasua’da büyük ve günlerce süren yas tutulur. Siyah giymeyen sokağa çıkamaz. Eskiden İmamlar insanlara küçük anahtarlar satarlardı, bunlar cennetin anahtarlarıydı. Irak savaşında da askerlere dağıtılan bu cennet mekanları bugün pek talip bulmuyor.
İran’da hep gam,tasa ve kasavet halinde sunulan dini günler ve anlayış karşılığında Türk İslam anlayışı dini neşeyle birleştirir. Ramazan Bayramını “Şeker” bayramına çevirir, Ramazan gecelerini eğlenerek geçirir. Dini günler ve olaylar sevinç nedenidir Türklerde.
Türk İslam anlayışı Hocaefendi’nin dediği gibi Sevgi’ye dayanır, İran İslam anlayışı Ömer nefreti üstüne kurulmuştur.Hz.Ali sevgisi üstüne değil.Oysa Alevilik bizde Hz. Ali sevgisiyle yoğrulmuştur.İnsan sevgisine yaslanır, insanın “gül cemali”nde Allah’ı bulur.
İran hiç bir döneminde laiklikle tanışmamıştır, demokrasi kültürü yoktur. Türkiye ‘de devletle din arasındaki ilişki Osmanlı’dan beri bir geleneğe sahiptir.Bu kendine özgü gelenek devletin egemenliğidir, dinin değil.Devletin işlerine meruiyet kazandıran din adamları devlete bağlıdır Osmanlı’da.Ortadoğu’nun biricik laik İslam ülkesi Türkiye’dir.
Nevval Sevindi
 

TOTALİTER AKIL

Temmuz 1 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Yeni Yüzyıl

Ülkemizde jakoben aydınların radikal İslamcılarla bir çok konuda ortak noktaya varması bir tesadüf değil. Totaliter aklın yolu birdir.
Jakobenler Fransız İhtilali’nin çocukları. Radikallerle ılımlıların paylaştığı Convention’da Jakobenler başa geçince ihtilalin giyotini hiç durmadan işliyor.Sınırsız yetkiye sahip ikiyüz milletvekili tüylü kırmızı şapkalarıyla korku saçıyor.Kararlarına karşı hiç bir şikayet yapılamaz. Her birinin ense kökünde giyotinin pırıltısı.Ondan kurtulmak için herkesi ve her şeyi satmaya razılar.Kilisenin zavallı köleleri olarak gördükleri halkı kiliseleri yağmalamaya davet ederler. İhtilalin en kanlı sayfalarından biri olan Lyon Ayaklanması ise kendi ülküsünden başka ülkü tanımayanların korkunç terörünü belgeler bize. Lyon’da taş taş üstünde kalmaz. Tüm saraylar, güzel binalar yıkılır. Tek tek insanları öldürmenin işkence sayılacağı savıyla toplu katliamlar yapılır. Herkesin malı yağmalanır. “Anlaşmaktansa batalım” der Jakoben sloganı.Ne affetmek vardır, ne anlaşmak.Sadece ölüm ve nefret.
 

YERYÜZÜNÜN DİLİ OLAN AŞK

Temmuz 1 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Yeni Yüzyıl

“Seni seviyorum,çünkü bütün evren sana ulaşmam için işbirliği yaptı.” der Simyacı’da çoban. “İkinci görüşmemizde,dedi genç kız,bana aşkından söz ettin.Daha sonra Evrenin Dili gibi,Evrenin ruhu gibi çok güzel şeyler öğrettin.Ve bunlar,azar azar beni senin bir parçan haline getirdi.”Konuşarak yüreğinin derinliklerini birbirine açar iki kişi ve birbirinin aşkının tadına bakar.İçlerindeki güç birbirine akacak yol bulur sözcüklerden.”Aşk’tı bunun adı, evrenin saf diliydi bu,herhangi bir açıklamaya gereksinimi yoktu,çünkü Evren’in sonsuz zamanda yoluna devam etmesi için hiçbir açıklamaya gereksinimi yoktu.”Sevilecek biri yaratılmıştı ve bu hazine olmazsa insan soyunun hayallerinin hiçbir anlamı olmazdı.”Aşk’tı bunun adı,insanlardan da,çöllerden de daha eskiydi.”Aşk’ın bilinmezliği doğru değildir çünkü herkes istediği ve ihtiyaç duyduğu şeyi ele geçirebilir hayatta.”Kim olursan ol, ne yaparsan yap,bütün .,yüreğinle gerçekten bir şey istediğin zaman,Evrenin ruhunda bir istek oluşur.”Oysa herkes bizi değiştirmeye uğraşır çevremizde.”Bizi görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut olmazlar,canları sıkılır.Çünkü efendim,herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır.”Ama onlar yeryüzünün dilini bilmezler.Onlar önemli olmak ve sadece sevilen olmak isterler ki dilleri bağlıdır.Kendi istekleriyle sınırlıdır yaşamları.Sadece gece yarısından sonra bir kadının koynuna giren ,konuşmayan aşıklar gibidirler.
“Yeryüzünde herkesin anladığı bir dil vardır,..bu çoşkunun dilidir,arzu edilen ya da inanılan şeyi gerçekleştirmek için sevgi ve tutku ile yapılan girişimlerin dilidir.” Çoşku yoksunuysa yüreğiniz dudaklarınız öpmez, çoşkudan uzaksa elleriniz ötekine uzanamaz, çoşku sarsmıyorsa yüreğinizi kendine özlediği yüreği bulamaz.Sevgi ve tutku dilini korku ve bencillik bağlar.Toprağı ezen nalların sahibidir atlar ki üstlerinde yüreği rüzğar olanı taşırlar. “İnsanların çoğu dünyayı korkutucu bir şey olarak görüyorlar ve yalnızca bu nedenden dolayı da dünya gerçekten korkutucu bir yer oluyor.” İnsanlardan korkan, kadınlara güvenmeyen erkeklerin,mantıklı evlilik arayan kadınların ruhu güçsüz bir korkunun esir dudaklarına hapsolmuş kalebentlerdir. Koruganlarına kilitlenmiş sıska bir yaşamın çaresiz yalnızlığı. Onlar ki başkasının Kişisel Menkibe’sine burnunun sokan kimse kendi Kişisel Menkibe’sini kesinlikle keşfedemez.” Başkalarına düzen ve intizam verirken kendimizi ulaşılmaz yüksekliklere taşırız ki orası çok aşağılarda ruh bulur.Eğer bilebilseydiler ki onlar yaşamın rengi mavi bir sonsuzluktur,gecenin karanlığı yerine.Yalnızca geceleri yaşarken nasıl hissedilir mavi gökyüzü?

“Sevdiğimiz zaman Evren’in bir parçası oluruz.”
“-Rüzğar,bana senin Aşk’ı tanıdığını söyledi,dedi delikanlı güneşe.Aşk’ı biliyorsan,Evren’in Ruhu’nu da biliyorsundur,çünkü o da Aşk ‘tan yapılmıştır.” Güneş Aşk’ı tanımıyor muydu?
“Aşk,ne çöl gibi devinimsiz durmaktan,ne rüzğar gibi dünyayı dolaşmaktan,ne de senin gibi her şeyi uzaktan görmekten ibarettir.Aşk, Evren’in Ruhu’nu değiştiren ve geliştiren güçtür.İlk kez onun içine girdiğim zaman onun kusursuz olduğunu sandım.Ama daha sonra onun,yaratılmış olan her şeyin yansıması olduğunu,onun da savaşları ve tutkuları olduğunu gördüm.Evren’in Ruhu’nu bizler besliyoruz ve üzerinde yaşadığımız dünya,bizim daha iyi ya da kötü olmamıza göre, daha iyi ya da daha kötü olacaktır.Aşk’ın gücü işte burada işe karışır,çünkü sevdiğimiz zaman,olduğumuzdan daha iyi olmak isteriz her zaman.” Ve hepsinden önemlisi Aşk’ın, hiç bir kadını ya da erkeği Kişisel Menkibe’sinden asla uzaklaştıramadığını kendine anlatan “öteki”yi bulmakta.Sahip olunan biriyle yaşanmaz aşk,yan yana yaşayanların tadına varacakları bir meyva aşk,kimsenin kendi yaşam öyküsünün önünü kesmeyen bir aşkın çoşkusu bu.
“Gerçekte kendi Kişisel Menkibe’sini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir.”
Özlem düşünce gönlüne sevdiğine koşan bir rüzgardır aşk program dışı, dünyanın her köşesine ulaşandır aşık yüreğiyle.Baştan ayağa aşk olan kadının düşlerine yetişebilseydine eğer,tüm dünyayı önüne katarak düşleri uçurabilirdin bir yardan aşağıya.Aşkın dilleri konuşulan dillerdir,ölü diller ölmüş geçmişlerin sonsuza ağıtıdır ki orada aşk bülbülü şakımaz.Herkesin aşkı kendi dili kadardır,kendi yüreği kadar.
Aşkı isteyen Onun ateşten imtihanına girebilmek için kişiliğinden başka aday bulamaz.Bu hamlık imtihanını geçen aşk nehrine girebilir ancak.Yaşamın hazinesi sadece bizdedir.
*Paulo Coelho, Simyacı Can yay. ‘dan tüm alıntılar
NEVVAL SEVİNDİ

YERYÜZÜNÜN DİLİ OLAN AŞK
“Seni seviyorum,çünkü bütün evren sana ulaşmam için işbirliği yaptı.” der Simyacı’da çoban. “İkinci görüşmemizde,dedi genç kız,bana aşkından söz ettin.Daha sonra Evrenin Dili gibi,Evrenin ruhu gibi çok güzel şeyler öğrettin.Ve bunlar,azar azar beni senin bir parçan haline getirdi.”Konuşarak yüreğinin derinliklerini birbirine açar iki kişi ve birbirinin aşkının tadına bakar.İçlerindeki güç birbirine akacak yol bulur sözcüklerden.”Aşk’tı bunun adı, evrenin saf diliydi bu,herhangi bir açıklamaya gereksinimi yoktu,çünkü Evren’in sonsuz zamanda yoluna devam etmesi için hiçbir açıklamaya gereksinimi yoktu.”Sevilecek biri yaratılmıştı ve bu hazine olmazsa insan soyunun hayallerinin hiçbir anlamı olmazdı.”Aşk’tı bunun adı,insanlardan da,çöllerden de daha eskiydi.”Aşk’ın bilinmezliği doğru değildir çünkü herkes istediği ve ihtiyaç duyduğu şeyi ele geçirebilir hayatta.”Kim olursan ol, ne yaparsan yap,bütün .,yüreğinle gerçekten bir şey istediğin zaman,Evrenin ruhunda bir istek oluşur.”Oysa herkes bizi değiştirmeye uğraşır çevremizde.”Bizi görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut olmazlar,canları sıkılır.Çünkü efendim,herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır.”Ama onlar yeryüzünün dilini bilmezler.Onlar önemli olmak ve sadece sevilen olmak isterler ki dilleri bağlıdır.Kendi istekleriyle sınırlıdır yaşamları.Sadece gece yarısından sonra bir kadının koynuna giren ,konuşmayan aşıklar gibidirler.
“Yeryüzünde herkesin anladığı bir dil vardır,..bu çoşkunun dilidir,arzu edilen ya da inanılan şeyi gerçekleştirmek için sevgi ve tutku ile yapılan girişimlerin dilidir.” Çoşku yoksunuysa yüreğiniz dudaklarınız öpmez, çoşkudan uzaksa elleriniz ötekine uzanamaz, çoşku sarsmıyorsa yüreğinizi kendine özlediği yüreği bulamaz.Sevgi ve tutku dilini korku ve bencillik bağlar.Toprağı ezen nalların sahibidir atlar ki üstlerinde yüreği rüzğar olanı taşırlar. “İnsanların çoğu dünyayı korkutucu bir şey olarak görüyorlar ve yalnızca bu nedenden dolayı da dünya gerçekten korkutucu bir yer oluyor.” İnsanlardan korkan, kadınlara güvenmeyen erkeklerin,mantıklı evlilik arayan kadınların ruhu güçsüz bir korkunun esir dudaklarına hapsolmuş kalebentlerdir. Koruganlarına kilitlenmiş sıska bir yaşamın çaresiz yalnızlığı. Onlar ki başkasının Kişisel Menkibe’sine burnunun sokan kimse kendi Kişisel Menkibe’sini kesinlikle keşfedemez.” Başkalarına düzen ve intizam verirken kendimizi ulaşılmaz yüksekliklere taşırız ki orası çok aşağılarda ruh bulur.Eğer bilebilseydiler ki onlar yaşamın rengi mavi bir sonsuzluktur,gecenin karanlığı yerine.Yalnızca geceleri yaşarken nasıl hissedilir mavi gökyüzü?

“Sevdiğimiz zaman Evren’in bir parçası oluruz.”
“-Rüzğar,bana senin Aşk’ı tanıdığını söyledi,dedi delikanlı güneşe.Aşk’ı biliyorsan,Evren’in Ruhu’nu da biliyorsundur,çünkü o da Aşk ‘tan yapılmıştır.” Güneş Aşk’ı tanımıyor muydu?
“Aşk,ne çöl gibi devinimsiz durmaktan,ne rüzğar gibi dünyayı dolaşmaktan,ne de senin gibi her şeyi uzaktan görmekten ibarettir.Aşk, Evren’in Ruhu’nu değiştiren ve geliştiren güçtür.İlk kez onun içine girdiğim zaman onun kusursuz olduğunu sandım.Ama daha sonra onun,yaratılmış olan her şeyin yansıması olduğunu,onun da savaşları ve tutkuları olduğunu gördüm.Evren’in Ruhu’nu bizler besliyoruz ve üzerinde yaşadığımız dünya,bizim daha iyi ya da kötü olmamıza göre, daha iyi ya da daha kötü olacaktır.Aşk’ın gücü işte burada işe karışır,çünkü sevdiğimiz zaman,olduğumuzdan daha iyi olmak isteriz her zaman.” Ve hepsinden önemlisi Aşk’ın, hiç bir kadını ya da erkeği Kişisel Menkibe’sinden asla uzaklaştıramadığını kendine anlatan “öteki”yi bulmakta.Sahip olunan biriyle yaşanmaz aşk,yan yana yaşayanların tadına varacakları bir meyva aşk,kimsenin kendi yaşam öyküsünün önünü kesmeyen bir aşkın çoşkusu bu.
“Gerçekte kendi Kişisel Menkibe’sini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir.”
Özlem düşünce gönlüne sevdiğine koşan bir rüzgardır aşk program dışı, dünyanın her köşesine ulaşandır aşık yüreğiyle.Baştan ayağa aşk olan kadının düşlerine yetişebilseydine eğer,tüm dünyayı önüne katarak düşleri uçurabilirdin bir yardan aşağıya.Aşkın dilleri konuşulan dillerdir,ölü diller ölmüş geçmişlerin sonsuza ağıtıdır ki orada aşk bülbülü şakımaz.Herkesin aşkı kendi dili kadardır,kendi yüreği kadar.
Aşkı isteyen Onun ateşten imtihanına girebilmek için kişiliğinden başka aday bulamaz.Bu hamlık imtihanını geçen aşk nehrine girebilir ancak.Yaşamın hazinesi sadece bizdedir.
*Paulo Coelho, Simyacı Can yay. ‘dan tüm alıntılar
NEVVAL SEVİNDİ

 

Sayfa 133 / 142« İlk...«131132133134135»...Sonraki »