Modernleşme, insan odaklı özgürleşmedir

Ağustos 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’la yediği yemekte Başbakan Erdoğan, çok önemli bir mesaj verdi: “Halkımız, modern ve çağdaş bir medeniyet topluluğu içinde yer almayı çoktan hak etti.” Bu tespiti toplumun nabzını tutmaya çalışan biri olarak yıllardır yapan ve tüm yüreğiyle katılan bir aydınım.

Modernleşme negatif bir kavram mı, bazılarının ısrarcı olduğu gibi pozitif kavram mı acaba? Uzun yıllar modernleşme sadece Batı’nın taklidi ve benimsenmesi olarak vaaz edildi. Modernleşme bu içeriğinden dolayı sevilmedi. Modernleşme eşittir gavurlaşma tanımı yapılınca kızgınlık toplayan bir kavram haline geldi. Modernleşme eski iyi hayat ve normların yeni kötü alışkanlıklarıyla yer değiştirmesi gibi sunuldu.

Bence modernleşme, ilkel ve geri formlardan ve içerikten kurtulma çabasıdır. İnsan odaklı bir özgürleşme içerir. Yaşam kültürünün ve formlarının daha estetik, daha verimli ve daha iyi gelişim sürecidir.

Hafta sonu Bursa’da gezdiğim Muradiye çevresinde caminin örgütlenme formu modernizmi temsil ediyor. 1300’lü yıllarda cami namaz kılınan bir yer olmakla kalmıyor, yönetici güç Divan’ın toplandığı mekanıyla, misafir ağırlama odalarıyla, aşeviyle, sübyan mektebiyle sosyal bir tesis. Muradiye İlkokulu, Fatih’in annesinin yaptırdığı bir sübyan mektebinin devamı bugün. Ulucami yanında ilk bedesten kuruluyor. 1300’lerin kapalı çarşısı bugünün hiper marketleri gibi bir yer anlamında. Serbest ticaret, günlük yaşamı modernleştiriyor. Yani İslam o dönemin modernleşmeci dönüşümü bence. Yaşam kültürünün yenileşme talebine modernleşme cevaptır.

Mimar Sinan da modern Batı ile Doğu içeriğini mimaride sentezleyen dehanın adı. Bu sentezi bugün biz gerçekleştirmek zorundayız. Türk halkı, iyi bir hayat ve modernliğin nimetlerinden yararlanmak istiyor.

Kadınların bu konuda büyük çaba harcadığını görüyorum. Kendilerini geliştirmek için koşuşturuyorlar. İSMEK’in Feshane’de açtığı sergide bunu gördüm. Zaten modernleşme kadının yerinin belirlenmesi demek. Kadının statüsünün yükseltilmesi ve ailede kadının söz sahibi olmasıyla yakından ilgili. Ülkemizde okuma yazma bilmeyen 7 milyon nüfusun altı milyonunun kadınlar olması çok düşündürücü. Sadece dış görünüşlere kafayı takmak modernlik anlamı içermiyor. Örneğin Cumhurbaşkanı modern dünyayı tanısaydı işadamlarının, ticaretin ve kültür işbirliğinin önemini bilir ve dış gezilerini özel gezisi gibi müzelerde geçirmezdi. Bizim lobilere ihtiyacımız var. Modern dünya kültürler savaşıdır. Kimin kültürü sevilecek?.. Bunun için çalışmaktır bence.

Anadolu’da birçok yerde modern bir anlayışın köklerini gördüm. Türk kültürü yeniliğe açık ve gelişimi seven bir geçmişten geliyor. Ne yaşarsa yaşasın bu kök kurumaz. Ancak geciktirilebilir. Bizim gücümüz, onu hak ettiği noktaya bir an önce taşımaktır. Çünkü dünya artık hızlı dönüyor. Hükümetin bu noktayı yakalayacağını umut ediyorum. Türkiye onlardan çok şey bekliyor.

Aslında halkımız gelenek ve modernleşmeyi kendi bağrında birleştiriyor. Bursa’da Emir Sultan inanılmaz folklorik bir mekan. Bütün gelinler açık, kapalı, yarı açık her neyse buraya geliyor. Sünnet çocukları Emir Sultan’ın sandukası yanında fotoğraf çektiriyor ve sürekli ortada video kameralar dolaşıyor. Olağanüstü kültürel mirasımız modernleşmeyi bekliyor. Eski formlar, içinin modernleşmeyle doldurulmasını istiyor. O zaman bu kültürden Mimar Sinan’ın şaheserleri çıkacak ve iş sadece dünyaya pazarlamaya kalacak. Bursa’nın kültürel çekirdeğimiz olan mekanlarını gezerken İzmir’den, Ankara’dan, Isparta’dan gelenlerle karşılaştım. Keşke daha fazla insanımızı, gencimizi bu çekirdek mirasa götürüp göstersek ve hikâyelerini anlatsak. Maalesef ortada hiç rehber yoktu.

Sentezi yakalamak için geçmişi bilmek; ama geçmişe demir atmak yerine o yükü gelecek gemisine yüklemek, işte yapmamız gereken budur. Kendi teorimizi üretecek entelektüel ve akademik kadrolara ne çok ihtiyacımız var…

 

Bütün sermayemiz insan

Ağustos 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Benjamin Disraeli’nin sözünü politizasyonu yüksek ülkemizde hep aklımdan geçiririm: “Mevcut tüm iyi kuralları korumamız gerektiğini savunan bir muhafazakar ve bütün kötü kuralları kaldırmamız gerektiğini savunan bir radikal düşünce taraftarıyım.”

Bizde ya solcu ya İslamcı, ya Doğucu ya Batıcı, ya parti bayraktarı ya eyyamcı, ya AB taraftarı ya Avrasyacı olmamız gerektiğinden hiçbir bütünlük içermeyen bakış açıları tek pencereleri tarif eder. İran’ın çok önemli bir kültür ve ülke olduğunu söylediğim zamanlar Türk aydını İran’a burun kıvırıyordu. Birkaç kişi dışında solcu olup da İran’ı derinlemesine tanımak merakı görülmüyordu. Çünkü molla rejimini savunmak diye algılanıyordu. İnsan bedeni ve zihni gibi, hayatın ve kainatın, her şeyin birbiriyle iç içe bir yaşam zinciri olduğu henüz kabul edilmiyor ne yazık ki. Doktoru, siyasetçisi ya da medya mensubu hep tek pencerenin mahkumu.

Türkiye’nin bir yol haritası yok. Tek tek var olanları yol haritası sananlar çıkabilir; ama bu, gerçeği değiştirmez. Örneğin Türkiye’de eğitimle meslek ilişkisi bozuk. Mimar, atom mühendisi işini yapmaz diploma alır. Eczacı diplomasını kiralar. Toplumun gelişmesine ve taleplerine uygun planlama yapılmamakta. Diplomalı işsizlerden şikayet dağ gibi. Üniversite kapılarından giremeyen umutsuz ve düz lise mezunu gençler niteliksiz. Yani mesleksiz. Türkiye’de yıllardır meslek liseleri uygulaması var. Bu çerçevede imam hatip liseleri de açıldı bildiğim kadarıyla. Şimdi 15 bin imam açığı var. Bu liseden mezun olanlar ne iş yapıyor acaba?

Almanya başta olmak üzere meslek liseleri, diğer ülkelerde de önemli bir eğitim planlamasıdır. Üniversiteye giremeyecek olanlar daha alt eğitim düzeylerinde yetenek ve isteklerine göre meslek sahibi yapılırlar. Onlara üniversite şansı vermek kimsenin aklından geçmez, meslek sahibi insanlar da bunu şans olarak yorumlamaz. Çünkü üniversite kariyeri ve mesleki eğitim, farklı kulvarlarda koşan atletler gibidir. 100 metre koşucusuna kimse ‘gel sana şans vereyim de 800 metre koş’ demez. Çünkü bilime ve planlamaya aykırıdır. Türkiye’de sürekli atın önüne et, itin önüne ot konmakta. Bu karmaşada da en değerli kaynağımız olan insan sermayesi heder edilmekte. Toplum bir türlü önünü göremiyor. Sektörel öncelikler planlanmaz ise ve de kalkınma planı yoksa meslek liselerine ağırlık vermenin ne anlamı olacak? Hindistan yazılım sektörüne ağırlık verdi ve bu konuda bir üs olmak için eğitim planladı. E–devlet dönüşümü için belki bize gereken daha çok bilgisayar uzmanıdır. Şimdi Ford ve Fiat, üretimini Türkiye’ye kaydırmakta ve Türkiye otomotiv üssü haline geliyor. Beyaz eşya ve tekstilde de öyle. Ucuz işgücü nedeniyle bunlar geliyor. Ancak işgücü niteliksiz. Kalifiye eleman açığını kapatmalıyız.

Meslek liselilerin üniversiteye girmek istemelerinin ardında yatan bir diğer neden askerlik. O zaman meslek lisesi mezunlarına teşvik uygulamalı askerlik konusundaki bu kaçış durdurulabilsin. Askerlik, erkeklerin, hatta meslek sahibi olan polislerin korkulu rüyası. Fakat kimse binlerce insanın sesine kulak vermeyi düşünmüyor. İnsanlara sevmediği, istemediği her şey zorla yaptırılıyor. İnsan için çözüm üretme yerine inat ederek engel olma aşkı var memlekette. İnatlaşma politika değildir.

KOBİ’lerin yaygın olduğu ülkemizde neden bir girişimcilik meslek lisesi olmasın? Üstelik Avrupa Komisyonu, AB’nin genişlemesinden doğacak iş fırsatlarından faydalanmaları için KOBİ’lere destek olmak üzere Avrupa çapında bir kampanya başlattı. Söz konusu kampanya ‘Euro Info Centres’ (Avrupa Bilgilendirme Merkezleri) tarafından yürütülüyor. Kampanya kapsamındaki 400 faaliyet ile ulusal pazarlar ve belirli sektörlere ilişkin mevzuat, ihracat rehberleri gibi çeşitli bilgiler sağlanacak.

Ahilik sistemini yeni olan dünya ile harmanlayarak mesleki eğitimde özgün modeller yaratabiliriz. Gençler için sadece meslek değil, zihinsel ve ruhsal dünyanın beraberliği de önemli. Gençlerin kendi kültürlerini, tarihlerini ve yaşadıkları dünyayı aynı anda öğrenmeleri onları umutlu yarınlara taşıyacak tek güç. Hiçbir yön haritası olmayan ve karar mekanizmalarından dışlanmış gençlik sadece mesleki eğitim beklemiyor. Hollanda’da 1970–73 yıllarında yabancı düşmanlığı yükselmiş. ‘Kanala itilerek ölen Türk sayısı artınca Türkler yüzme öğrenmeye başlamışlar’ diye anlatmışlardı. Herkes yüzme öğrenmek zorunda bugün.

 

Dünyada kimlik savaşları

Ağustos 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Yerel kültürler küresel alanda rekabet etmeye çalışıyor, globalleşiyor. Yerel kültürler ve markalar, global alanda savaşabilirlerse var olacaklarını anladılar. Yerel rekabetten globale sıçramadan marka olunamıyor.

Mado dondurmaları Amerika’da ve Rusya’da markasını satmaya başladı.

Ülker şimdi Cola Turka ile kola pazarına giriyor. Cola’yı Amerikan simgesi olmaktan çıkarmaya çalışıyor. Peki, kimlik Cola’nın neresinde? İçinde mi, dışında mı? Görünen dış kısmı aynı teneke kutu. Fark yok. İçini bilmiyorum daha. Ancak kimlik, maddi varlığından çok ona yüklenen anlamlarla ilgili ve kültürel kimlikle ilgili. Bunu nereden anlıyoruz? Reklam metninden. Türkçe konuşuluyor (kimliğin ana öğesi), Türk kültürel kimliğinin değerleri Amerikalıya verilmeye çalışılıyor. Kolayı içenin bu değerlere sahip olacağını kavrıyoruz. Hatta o kadar benimseyecek ki, sonunda fiziksel olana da dönüşerek bıyıklarını çıkaracak. Bu da yaşam tarzı ve modanın temsilcisi elbette.

Tarkan da bir dünya markası. Yerel pazara dönük iş yapınca çok eleştiri aldı, çünkü o global tarzın temsilcisi.

Türkiye henüz o aşamada değil. Ancak hem kendini bir marka olarak pazarlamalı, hem de markalar yaratmalı.

Bu konuda en önemli sektör futbol. Hiçbir yerel futbol takımına evinde şampiyon olmak yetmiyor. Türk takımları Avrupa’da kupa almak ve dünya pazarında isim yapmak istiyorlar. Futbol global bir sektör. Futbol bugün mahalle bazına inmiş global değerlerin temsilcisi. Mahalle maçı yapan çocuklar Rüştü’yü ve Nihat’ı hayal ederek oynuyorlar. Global hedefler koyuyorlar kendilerine mahalle maçında daha.

Bu, Real Madrid–Barcelona çekişmesinde de çok net görülüyor. İspanyol Madridlilerle, Katalan Barcelonalılar farklı dilleri nedeniyle farklı kültür ve kimlik savaşının tarafları olarak kendilerini görüyorlar. Real Madrid, İspanya’nın simgesi ve devlet damgalı. Katalanlar bağımsızlık peşinde. Bu kimlikleri sergilemek için alınan futbolcular ona göre seçiliyor. Rüştü bağımsız, özgür ve asi Katalan ruhunun temsilcisi. Rüştü bir Türk olarak sert, atak ve maço simge. Aynı zamanda ulusal gururu temsil ediyor bu değerler. Öbür tarafın pazarladığı Beckham ise kentli, sevimli ve modern dünyanın temsilcisi.

Rüştü’nün dediği “Ben yedi yaşımdan beri Barcelonalı ve Fenerbahçeliyim.” sözü de en küçük yerel birim olan mahallenin global değerler peşinde olduğunun en iyi kanıtı sanırım.

Yerel değerlerimiz yok oluyor diye ağlanmak yerine bunları dünya sahnesine nasıl taşırım diye düşünmek ve çalışmak gerekiyor.

Futbol, dünyanın en düzenli “show”u. Bu “show business” artık. Her hafta sonu verilen bir şölen ve gösteri. İşte, bu nedenle insanların vazgeçmediği tutku haline dönüşüyor futbol.

Kimlik savaşında çok önemli diğer iki unsur edebiyat ve mimari çevremiz. Edebiyatta kimliğimize değerli öyküler katan ve bizi anlatan Tomris Uyar’ı kaybettik. Çok sevdiğim bu öykücü, zarif kadını gençlerimiz ne kadar okuyor acaba? İkinci isim Çelik Gülersoy. İstanbul gibi kültürel kimliğimizin özü olan, marka bir kente tek başına sahip çıkmaya çalışmış ve kavga vermiş bir insandı. ‘Mimar değil, akademik unvanı yok’ gibi sözlerle en klasik “diplomalı/ders verir”ler tarafından incitilmiş Çelik Gülersoy yok olup gidecek birçok şeyi kurtardı ve tam sevdiği gibi ruhunu sonsuza teslim etti. Her ikisine de rahmet diliyorum.

Kimliğinizi seviyorsanız ona kapanıp kalmak çare değil, dünyaya açılmak ve yarışmak gerekiyor. Türkiye’de hiçbir iyilik cezasız kalmadığından siz bunu yaparken çok güçlüğe göğüs gereceğinizi de unutmayın elbette. Sizi engellemek isteyen yığınla nadan olacaktır. Yola devam etmeliyiz.

 

SİLAH AL SORUN ÇÖZ

Ağustos 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Silah al, sorun çöz

Türkiye silahı içki ve sigara kadar tehlikeli bulmuyor. Bir silah cennetine dönüşen Türkiye’de iki milyon ruhsatlı, beş milyon ruhsatsız silah var. Silah taşıyanlar için cennet olan ülkemizin taşımayanlar için bir cehenneme döndüğünün haberleri üçüncü sayfaları süslemekte her gün.

Uyurken çocuklarını, bebeklerini, eşlerini yitiren acılı ailelere geçenlerde uluslararası bir sıçrama yapıp İngiliz bir bebeği de ekledik törenle. Hukuk devleti olmadığımızın en iyi göstergesi olan beş milyon ruhsatsız silah aramızda hedefsiz füzeler misali dolanıyor. Yasal iki milyon silahtan 250 trilyon kazanan devletimiz bu işleme sigara kadar zam yapmıyor ve caydırıcı olamıyor. Son on yılda ülkeye ruhsatsız giren ve kullanılan yabancı silaha ödenen para 500 milyon dolar!

Şu kadar eğlenmesek, yemesek ve içmesek de memleketimize yardım etsek diye fetva verenler önce canımıza kasteden silah işine el atabilirler. Çünkü işlenen suçların yüzde 70’i ruhsatsız silahlarla işleniyormuş. 10 bin insan yaralanıyor ve üç bin insan hayatını kaybediyor silahlar yüzünden.

Karısına, kızına şiddet uyguladığı için ailesi tarafından terk edilen erkekler pompalı tüfeklerle dehşet saçıyorlar ortalığa. Aileleri toptan yok ediyorlar. Kimse de buna kitlesel katliam diye haber başlığı atmıyor. “Cinnet getirdi” gibi insana cinnet getirten, olayı hafifleten başlıklar bu konuda cehalet ve gaflet uykusunda olduğumuzu ilan ediyor dünya aleme.

Gezme teklifini reddeden üniversiteli genç kızlardan tutun da trafik kurallarına uymadığı için kendisine gözünün üstünde kaşın var diyeni dan diye vurana kadar her türlü serbestliğin yaşandığı ülkemizde hukuk gözü yaşlı bir yeni gelin bence. Henüz fikir özgürlüğüne geçit vermeyen anayasamız, yolsuzluklara mürur–u zaman diye şahane bir zamanlama uygulayarak affediyor. Trafikte adam öldürenler keyifle tatil yapıyor ve silahla adam öldürenlerin “aff–ı şahane” ile ortalıkta gezmesine kılı kıpırdamayan yasalarımız yol veriyor.

Adalet nerede? Adalet duygusu kaybolmuş bir halk umursamazlık deryasında boğulmaz mı?

Her dört evden birinde silah olan Türkiye ruhsal sağlığını kaybetmekte olan bir toplum. Sorunlarını şiddetle çözmeye çalışan Türkiye’ye şiddetin bir iletişim dili olmadığını söyleme zamanı. Siyasetçilerin kabadayılık ve şiddeti övdüğü, silahın leblebi çekirdek niyetine dağıldığı toplumda bilgisizlik, samimiyetsizlik ve ölçüsüzlük değer haline gelmekte. Her ideal ve ideolojide aşırılık akıntısına kapılıp giden gruplar kendi sağlıksız anlayışlarını topluma aşılamaya çalışmakta. Türk sözcüğünü gördüğü her yere “faşist” yaftasını yapıştıranlarla, Hazreti Yesevi’yi fazla Türk bulup Müslüman saymayan cahillere kadar uzanan listemiz bizi asla hayallerini kuracağımız bir yere götürmez. Toplumsal ruh hali bu kadar mağlup olmuş bir vatan yaslı gider geleceğe. Ne ulusal, ne medeni, ne de dini anlamda bir sentezi kurmak mümkün bu okumuşların dar kafalılığıyla.

Kültür, sanat ve ulusal uygarlığını zenginleştirmek için beş kuruş verirken beş bin defa düşünen ülkemiz silaha 500 milyon dolar ödüyorsa geleceğimiz puslu demektir. Zenginlerimiz kendine zengin, aydınlarımız kendine aydın, hukukumuz kendi bürokrasisinin derdindeyse Türkiye vicdanını kim ve nasıl temsil ediyor?

Allah’a varmak da, insana varmak da irfan, tefekkür ve sanat yoluyla mümkün diyen bir kültürün bugün yaşayan canlıları silaha övgü düzüyorsa eğitimde okutulmayanlara bakmak gerekir.

Mevlana der ki; “Mademki insansın… Mademki duyuyor, düşünüyor ve seziyorsun. Büyük Hakikat’i bulmak için gönlünü ve idrakini yoracaksın!”

Sorunlarını şiddetle çözen duymuyor, düşünmüyor ve sezmiyor demektir. Onun gönlünü ve idrakini kim yoracak? Yoksa silahı tek sorun çözücü olarak serbest mi bırakalım? Yasalara uymayanları vuralım mahkemelerin işi hafiflesin. Mazeret olarak da “vahşi Batı”nın böyle kalkındığını söyleriz.

 

İsmet Özel ve nezaket

Ağustos 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

İsmet Özel’i yıllar önce TRT 2’de yaptığım bir programa çıkardım. İlk kez devlet televizyonuna çıkıyordu ve bir yığın kuşkuyu atlamak zorunda kalmıştım.

Yaptığımız söyleşi tam bir şiir ziyafetiydi. Tadı damakta kalan lezzette bir şairin dünyasıyla tanışmanın keyfini yaşamıştık.

Şiiri ve kendisi ile olan tanışıklığım nedeniyle geçen gün yaptığı röportajda tek cümle beni vurdu: “Gariptir, nezaket bile kayboldu.”*

İslamcı kesimin eleştirisini açık yüreklilikle yapması tebrik edilmeli. Bizde bir gruba, klana, çeteye yaslanmayan aydın yok denecek kadar azdır. İsmet Özel, gerçek bir aydın yalnızlığına sahip ve bundan korkmuyor. Gerçek bir aydın olarak kendine özgü duruşu var. Bu, onu cesur ve bildiğini söyleyen konumda tutuyor. “Aman, kol kırılır yen içinde” ya da “arkadaşımızdır şimdi dursun” gibi saçmalıklar onu ilgilendirmiyor. Doğu ve Batı medeniyeti farkını yazarken bunu belirtir zaten: “Batı medeniyeti kendini Prometeus olarak gören aydınların eseridir. Bilimi de “ateş hırsızlığı” olarak anlar.”*

İslamcıların da, solcuların da zaman problemi var ayrıca. Solcular uzun yıllar “1917”de yaşadılar. Bu hayali zamanlar İslamcılar için de geçerli. Hiç bugüne gelemeyen bu insanların teori oluşturması da mümkün değil.

Alev alev yanan ve topluma bu yangınını taşıyan aydına hasret bu topraklarda özeleştiri zaten yapılmaz, eleştirene de hayat hakkı tanınmaz.

İslamcı kesimin yozlaşması, çıkar hesapları, popülist örtünme eğilimleri, gösteriş merakları, koltuk bulunca şişinmeleri, iktidara sövüp yer bulunca sevinmeleri de beni pek etkilemiyor aslında. Bu toplumun bir parçası olan İslamcıların diğer bütünden farkları olmadığını çok iyi biliyorum. Şekil değişikliği de hiç mi hiç beni ilgilendirmiyor. Onların din deyince genç yaşlı demeden cemaat kurallarına uymayı anladığını, sadece görünür olanla ilgilenmesini eleştiren İsmet Özel, İslami yaşam kurallarına uygun yaşayan çevre bulmakta zorlanmış. Çünkü farklı söyleyip farklı yaşayan insanların neye inandığını çözmekte güçlük çekmiş.

Beni vuran cümle, “Gariptir, nezaket bile kayboldu” hırslı gençleri, onlardan hırslı yaşlıları arkasına almış güruhları deste deste getirdi önüme serdi. “Senin burada çalışanlardan ne farkın var?” diyen nezaket yoksunu cahil cühela geçti gitti gözlerimin önünden.

Oysa eski tasavvuf ehli toprağa bile yumuşak basarmış, toprağın başı (zemin) rahatsız olmasın diye. Hangi ruh ikliminde olan adam “İslamcı”dır? İslamcı sadece tesettürlü bir eş, beş vakit namaz ve yılda bir ay tutulan oruç demek mi? Nefis terbiyesinde hiç yol almamış, kompleksi taşmış, yalan söyleyen, arkadan konuşan, dedikodu yapan, iktidarsever ve terbiye kurallarını sadece üstlerine layık gören insana ne denir? Bu insanın nerede olduğunun ne önemi vardır?

“Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanla ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye” diyen İsmet Özel, nasıl bu kayıtlara geçer ki? “Yaşamak debelenir içimde kıvrak ve küheylan” satırlarını yazan şaire gerekli olan nezaketten başka nedir ki?

Ülkemizde nezaket ve incelik kaybolup gitmiştir. Bunun anlamı şiirsiz hayatlar, şiirden uzak ruhlar demektir. Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve de Kanuni gibi büyük padişahları bile şair olan bir ecdat ve kültürden gel sen, sonra nezaketi “iktidarda olmak” sanan sefillere kal.

Bir şaire bunu anlatmak zor. Ruhu olmayanın aklı olur mu ki? Sor, sor!

“En mutlu insanlar belki de

baca temizleyicileridir

öyle dar, öyle kara karanlık bir yerdedirler ki

yüreklerini geniş, dayanıklı

aydınlık tutmak zorundadırlar.”

Baca temizleyiciliği yapmak aydının işi. Bu ruhlar arasında dolanıp karanlığı aydınlığa çevirmek bıkmadan. Mevlana’ya sormuşlar ‘Tasavvuf nedir?’ diye. ‘Dar zamanlarda geniş gönüller sürebilmektir’ demiş.

Okumadan aydınlanmak, kendine iç dünya kurmadan dışarıyı anlamak, kendinle hesaplaşmadan elalemle hesaplaşmak, ruhsuz akıl satmak, gönül olmadan bilim yapmak, sevmeden Müslüman olmak, aşkı bilmeden bilgelikten söz etmek, kimseyi fark etmeden farkına varmak mümkün değildir zinhar.

İşte, böyle geldi vurdu beni kalbimden o cümle: “Gariptir, nezaket bile kayboldu”.

Nezaketi kaybolmuş bir dünyada nefaset ne arar!

* Ahmet Tulgar, Söyleşi, Milliyet

* Üç Mesele, İsmet Özel

 

1908′DE BAĞDAT DİYARI

Ağustos 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

1908’de Bağdat diyarı

Gezginleri ve gezi kitaplarını çok severim. Evliya Çelebi favorim olmakla beraber, dünyanın her yerinden gezi kitabı toplarım. Bu geleneğin Batılı olduğu rivayetini kıran yeni kitaplarla karşılaşınca da sevinirim. Osmanlı yöneticileri gittikleri bölgelerden mektuplar yazarak ya da günlük tutarak ilginç belgeler bırakmışlar.

Bunlardan biri olan İsmail Hakkı Babanzade’nin Irak Mektupları günümüz koşullarında daha da ilginç bir kitap. Bağdat mebusu olan Babanzade’nin 1908’de Tanin gazetesinde yayınlanan mektupları bugüne ışık tutuyor birçok açıdan. Osmanlı’ya karşı başlayan Arap milliyetçiliğinin çığlıkları ve Türklüğe karşı gazetelerde yayınlanan hakaret dolu yazılara Babanzade’nin hoşgörülü bakışı bizim demokratlığımızın çok daha eski olduğunun kanıtı. Bugün bile tartışılan; “Efendim, bize Arap düşmanlığı aşılanmıştır, oysa Araplarda asla böyle bir duygu ve fikir yoktur.” diyenler tarihi okumak zorunda. O günün Arap gazeteleri mevcut Osmanlı hükümetine Türklük politikası takip ettiği iddiasıyla veryansın etmektedir. Babanzade ise, bunun mümkün olmadığını, çünkü Arapçanın ders olarak okutulduğunu ve ayrıca Kura’n–ı Kerim’in bu lisanla şeref nazil olmasından dolayı Arapçayı sevdiklerini içtenlikle anlatır.

“Bedeviler ve Araplar kara cahil oldukları gibi, şehirliler de hemen tümüyle o durumdadır. Maarif Nezareti bu memleketin eğitimine iki yönden önem vermelidir. İrfan önce şehre mektepler vasıtasıyla sokulmalı. Bedevilere de, onların ekolüyle uyumlu şekilde yetiştirilmiş müderris ve vaizler gönderilmeli.” diye yazan Babanzade çok aydın ve modern bir yol önermektedir. Batılılar gibi onları küçük görmemekte, tespit yapmakta ve onlara rağmen değil, onlara uygun eğitim önermektedir.

Keza şehir imar planında, belediyelerin yetersizliği konusunda, arkeolojik zenginliğin Batı’ya kaçırılmasıyla ilgili yazdıkları da bugün yazılacaklardan farklı değil.

Eskiden ilim, irfan sahibi olan ve edebiyat merkezi olan Bağdat’ın bugün (1908’de) ne edebiyata, ne ticarete ve ne de güzel sanatlara dair konuşulan bir yer olmadığını vurgular hayıfla ve “Bağdat koskocaman bir kahvehanedir.” diye yazar. Onu bunu çekiştiren, dedikodu yapan bu kitlelere hayret eder. Sanat ve ilimden habersiz Bağdat ile İstanbul’u karşılaştırır.

“Bağdat’ta zaman denilen şeyin kesinlikle kıymeti anlaşılamamıştır.” der.

Bağdat’ın cazibe merkezi olarak artan nüfusunun analizi çok değerli:

“Bağdat nüfusu gün be gün hayret edilecek bir hızla çoğalıyor. Bir taraftan asayişin sağlanmış olması nimeti (ki bugün ABD bunu yapmakta zorlanıyor), diğer taraftan çevresindeki yüzlerce köyün çölün ortasında medeni bir çekim merkezi olması, nüfusun buraya akmasına neden oluyor. Refaha ve uygarlığa kavuşmak isteyen bir kimse için Bağdat’tan daha büyük ve sınırsız ihtiyaçların giderileceği merkez yok. Irak’ın sakin ve uygar olmak isteyen bölümü ta Halep’e, Şam’a, İstanbul’a gidemez. İşte bu nedenle uygarlaşma fikri bu memlekette yayıldıkça, Bağdat’ın nüfus yoğunluğu artacaktır.”*

“Osmanlı burada caddeler açmakta, elektrikli tramvay için caddeleri genişletmekte ve yeni mahalle planları hazırlamaktadır. Yerli halkın buna tepkili olması istimlak korkusundan.” diye de belirtir. Yapılaşmanın çok sağlıksız olduğunu, hijyen şartlarının felaket olduğunu belirten yazar “Emlak Tahkim Komisyonu” kurulduğunu anlatır. Bağdat ve civarına para ayıran Osmanlı Meclisi Ortadoğu’da birçok yeri bayındır hale getirmiştir.

Burada şark ve garp denince güneşin doğuşu ile batışı anlaşılmaz. Garp, daima suyun kaynağından, şark ise suyun aktığı yerden esen rüzgar demektir Fırat ahalisi için. Yolda sorarlar: Garba mı gidiyorsun, şarka mı? Yani suyun kaynağına doğru mu, denize aktığı yere doğru mu?

Güneye doğru gittikçe, Basra’da asayiş olmadığını, senelerden beri devam eden bu durumun merkezî otoriteye karşı tutumlarından kaynaklandığını işaret eder. Tepeden tırnağa silahlı ve şımarık çetelerin tehditleri, yağması olağan sayılmaktadır. Burada oluşan fitne ve fesadın köklerinin de Kuveyt ve Mehemmere’de olduğu söylenir. “Kuveyt resmen bir kazadır, şeyhi de sadece bir Osmanlı paşasıdır.” diye beyan eder. İngilizlerin oyunlarına rağmen Osmanlı askeri Kuveyt’e girmez.

Hurma ağacından çok çocuk üreten bu memleketin acilen eğitime ihtiyacı olduğunu ısrarla yazar Babanzade.

Osmanlı milletvekili ve aydın bir insan olarak modern fikirleri, tespitleri ve hoşgörüsüyle Ortadoğu’nun sahibi olanların yönetme kapasiteleri aşikârdır. İşte bu nedenle Türkiye 1900’den beri devam eden aradaki farktan dolayı bölgeye model olabilecek tek kültürel birikimi ifade etmektedir. Bağdat tarihini binbir gece masalı gibi okumak yerine gerçeği dokumak gerekir.

*Irak Mektupları İsmail Hakkı Babanzade

 

KÜÇÜK DÜNYALARIN DAYATMASI

Ağustos 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Hep kendi yazdığımız senaryoda oynamak isteriz. Ya da oynadığımıza inanırız.Ama başkalarının mutlaka senaryomuzda figüran olduğuna kanaatımız tamdır. Başkalarını kendinden aşağıda değerlendirme, aptal yerine koyma ülkemizde çok yaygın bir sendrom. Bunun nedeni belki de satranç oynamak yerine güreş tutmayı sevenlerin çoğunluk olması. Kimin gücü kime yeterse.
Yaşam zaman zaman taşlarımızı karıştıran, sağa sola savuran bir küstah oysa. Biz o zaman acı çekeriz, ağlarız çünkü senaryomuz bozulur.Sevgimize nasıl cevap vermesi gerektiğini titizlikle anlattığımız başrol oyuncusundan hiç beklemediğimiz davranışlar boğazımıza tıkanır adeta.

 

TURİZM POLİTİKASI OLMADAN

Ağustos 4 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Turizm politikası olmadan

Her sene turizm mevsimi mayısta açılır. Bu sene Temmuz 15’te yeni yeni kıpırdanmaya başlayan turizm bu konuda herkesin kendi bildiğini yapmasının, küçük hesapların ve sorumsuzlukların bir bedeli olduğunu anlatıyor.

Yabancı turist Bodrum’da misroskop altına konacak kadar nadide bulunan bir tür olmuş. Herkes kan ağlıyor. Bir marka yaratmadan, gelişigüzel “kim gelirse yolalım abi!” politikasının iflası burada çok net görünüyor. Bu işte çok para var diye her önüne gelen ya restoran, ya bar ya da motel açmıştı. Kürtlerin açtığı işletmelerden şikayetçi olanların dediklerine göre hiçbir kural ve yasa tanımadan işletmecilik yapan bu ekipler göz korkutarak, kan akrabalığı ilişkileriyle iş kotarıyorlar. Dalyan’da River Gardan diye bir restoran var. Avazı çıktığı kadar çaldığı kimlik gösterisi havalar yüzünden insanlar bezmiş. Ancak sıradan insanlar zaten konu dışı, Dalyan karakolu bile bunlara “emniyeti”mizi sağlamak zorunda olduğumuzu söylemek istemiyor, Köyceğiz karakolu gelip ses kısmalarını rica edebiliyor. Ne güzel hukuk devleti ama! Her turistik bölgede ucuz iş gücü olarak çalıştırılan Güneydoğu göçmenleri hizmet sektöründe çok başarısız. Çünkü eğitimsiz ve bu kültüre yabancı insanlarla turizm yapılmaz. Dalyan dünyada ender doğa harikalarından biri. Vietkong deltasından sonra dünyanın en güzel doğal deltası. Olağanüstü sazlıklarla kaplı delta boyunca çeşit çeşit kuşlar, yaban çiçekleri ve kokular size eşlik ediyor. Kaunos antik kentinin kırk yıldır kazılan bir yer olduğunu sadece yöre halkı biliyor. Kazı başladığında bir yaşında olan adam bugün kırk yaşında daha bu kazıdan çıkarılmış bir eser görmemiş. Neden kazı bölgelerinde yerel müzeler kurulmaz? Neden yerel müzelerle halkın tarihî mirasa sahip çıkması ve beldesini sevmesi eğitim programına alınmaz? Bunlar yapılmayınca herkes satılık memlekette. Arsa ve ev alım satımları çok iyi gidiyormuş. Yabancılar en iyi yerleri kapatıyorlar. AB’ye Türkiye bu şekilde entegre olacak herhalde. Halkın “ulusal” bilinci de yok, refleksi de. Onlar yine de haklı. Çünkü balık baştan kokar. Dalyan’da bir çivi çakamazsınız, her şey yasaktır. Burası koruma alanıdır. Ancak dehşetle gördüm ki, Dalyan’ın güzelliğine hakaret eden bir utanmazlık abidesi gibi beton duvarlar yükseliyor. Otel inşaatı yapılıyormuş. Dört beş bina kondurulmuş. İki limanlı Kaunos’u yok eden kafalar iş başında yani. Belediye başkanı izni imzalamış ve gerekçesi çok kuvvetli: ‘’Nasılsa Özel Çevre Koruma’dan döner diye.” Başbakanlığa bağlı Çevre Koruma, çevre koruma bilincini betonla yaymaya karar vermiş anlaşılan!

Bir zamanlar Turizm Bakanı olan Mesut Yılmaz da “Bir avuç kaplumbağa için turizmden vazgeçemeyiz.’’ diye parlak bir demeç vermiş ve dünyada ender kalmış olan İztuzu sahiline 1800 yataklı otel inşaatı temeli bile atmıştı. Hem de finansörü Alman, yapımcısı Alman olan bir konsorsiyumla! Neden bütün bağlantılar Alman önemli değil de, şimdi otel yapılsaydı hem turist olmayacaktı, hem caretta caretta denen kaplumbağalar. Ya da bugün olduğu gibi alt sınıf İngiliz turistlerle, Alman işçilerine en ucuzundan tatil pazarlayıp boş yerlerin de yasını tutacaktı herkes.

Marka olmak zor iştir. Kriterleri vardır. Onlara uymazsanız sadece moda olursunuz ve modanız geçince sizi bir kenara kağıt peçete gibi atıverirler. Ne doğa kalmış, ne yöre insanı, ne sağlıklı ilişkiler, ne tarih, ne mekan! Güzelim Kaunos kaya mezarları ölümsüz adına oyulmuş o güzelim dağlara. Şimdi çoğu tahrip edilmiş. Ne sütunları var, ne ön cephe. Bütün ulusal değerlerini ve kişisel değerlerini para için satanlara millet denmez. Onlar olsa olsa gruplar, çıkar öbekleridir. Çevreyi korumak için kurduğumuz devlet yapıları bile ulusal değerlerimizi satıyorsa biz daha ne AB’den bahsediyoruz ki? Belkemiğimiz nerede, önce onu bulalım.

Dalaman’da Sarıgerme’de pahalı turistik tesisler var. İberotel gibi tesisler Alman ağırlıklı turiste hizmet veren yerler. Onları da ucuzcu Almanlar doldurmuş ve ‘her şey içinde’ modeli nedeniyle çevreye hiçbir katkıları yok. Hemen yanlarındaki bir tepenin ardından akarak denize karışan Dalaman Çayı kirlilik kusuyor. Söylenenlere göre kağıt fabrikası bütün atıklarını çaya basıyor. Haliyle deniz de kirleniyor. Buna bir de Türklerin çöplü piknik alışkanlığını ekleyince köprü pislik yuvası gibi görünüyor. Türkler bütün çöplerini çevreye saçmayı marifet sanıyor. Sekiz yıllık eğitimde bunu bile öğretemiyorsak biz ne öğretiyoruz?

29.07.2003

 

Bir elini yeşile daldır bir elini maviye

Ağustos 4 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Yazın alevden bir topa döndüğü bu günlerde serinlemek istiyorsunuz biliyorum. İstanbul’un çok yakınında güzel yerler olduğunu keşfetmeye çalışıyorum ben de. Eski bir krallık olan Marmara kıyılarını. Bir zamanların Bodrum’u sayılan sayfiyelik yerlerine keşif gezileri yapıyorum.

Kumbağ çok yakınınızda. Çok eski bir yerleşim yeri. Adından da anlaşılacağı gibi kum tepelerinden ve bağlardan oluşan bir cennet bahçesiymiş bir zamanlar. Uzun bir kumsalı korumayı başarmışlar. 1960’ların gözde sayfiye yeri olan Kumbağ zarif, neşeli bir dinlence yeriymiş. Bağların yeşili o zamanlar kaybolmaya başlamış. Bugün unutulmuş bir söz gibi buralar. Artık verilen sözler, vaat edilen aşklar, zarif ve güzel sözler, erkek sözleri unutuluyor. Kızgın güneşte tereyağı gibi eriyip gidiyor ya her şey eski Kumbağ atmosferi öylece gitmiş. Kazık gibi apartmanlar da geriye kalan kızgınlıklar, hakaretler ve kabalıklar gibi dikilip duruyor ardınızda. Kötü yapılaşmanın, kirlenmenin kaçırdığı eski dünyadan kalmış bir iki tatil yeri var. Kale Motel bunlardan biri. İnsan içeri girince 1960’lara dönmüş gibi hissediyor kendini.

Kumbağ’ın piyasa yerinde avaz avaz mikrofonla kapı önünde şarkı söyleyerek insan çekmeye çalışan yeni model aile çay bahçeleri çok ilginç.

Burada belediye yokmuşçasına çöpler dağ gibi yığılı. Her yan da çöp dolu.

Limanında güzel balık restoranları var, güneş batarken yakalayabilirsiniz son demlerini günün.

Kumbağ’dan çıkınca kiremit fabrikaları hiç güzel bir görüntü değil. Kötü yapılaşma her yeri sarmış yabani otlar gibi.

Siz yola devam edin. Mürefte’ye kadar çok güzel yemyeşil yerlerden geçeceksiniz. Yeniköy harika bir yeşile kucak açmış beldemiz. Çınarlar her yeri kaplamış. Asırlık çınarların kucağında ruhunuzu dinlendirebilirsiniz.

Uçmakdere’ye girmeden önce dolambaçlı yolda aniden bir burun dönüyorsunuz ve kendinizi maviliğin kucağında buluyorsunuz. Denizin koynuna düşen öyle açılar var ki İtalyan Riviera’sına geldiğinizi sanabilirsiniz. Yemyeşil ormanlar ve olağanüstü bir deniz manzarası.

Kiraz ağaçlarının altında kiraz satan çocuklar natürmortun tamamlayıcı unsuru gibi sevimli, size bir avuç kiraz uzatıyor. Hemen orada hayratta yıkayın. Her yerden serin sular fışkırıyor. Her yerde hayrat var. İnsanımızın su sebili geleneği devam ediyor dağda taşta.

Çınarlarla kaplı harika Boğaz, piknik yerleri ve şırıl şırıl akan dere bana bugün artık bir barajın suları altında kalmış Gümüldür Boğazı’nı anımsattı. Her yeri gömdüğümüz, yıktığımız ve yok ettiğimiz için artık sözün anlamı kalmadı. Söz belki de bu yüzden unutulup gidiyor bellekten. Geriye haşin bir bakış kalıyor.

Uçmakdere’nin girişinde doğal çınar, üstünde plaketiyle bin yıllık gururunu sergiliyor.

Uçmakdere’den Naip’e inin geniş çınar gölgeleri altında denize girebilirsiniz.

Gaziköy, Hoşköy yine yeşille denizin kucak kucağa oturduğu mekanlar. Gözünüz gönlünüz açılıyor doğrusu. Ne yazık ki Gaziköy’de başlayan kötü yapılaşma Mürefte’de doruk noktasına çıkıyor. Bu kadar estetik yoksunu dört duvarı çıkmak bu güzelliğe bakarak nasıl oluyor insan hayret ediyor.

Mürefte’de çok taze balık yeme şansınız var. Kaçırmayın.

Yol boyu bağlar çocukluğumun İzmir yazlarını bana getirdi ve dalgın bir koya girmiş gibi oldum. Bütün acılardan kaçıp gizlendiğim şiirin koynu aklıma Kabbani’den bir şiir verdi avucuma:

“Ben istemedim asla…

Aşık olmayı,

Kadınlarla olan geçmişim,

Kaza ve kaderdir tamamen.

Ne kadar da şaşırmıştım

Bir kadının sevgisi

Dönüştürünce beni güle

Bir taşken eskiden”*

İnsanı taş olmaktan, kem sözden ve gözden koruyan aşka teslim olmak için vakit var. Yazın daha başındayız.

*Nizar Kabbani, Seninle Evlendim Ey Özgürlük

06.07.2003

Yazarımızın E-Postası: n.sevindi@zaman.

 

AYRILIĞIN NEFESİ

Ağustos 4 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Ayrılığın nefesi

“Her şeyin başlangıcı belirsiz ve sislidir… ama sonu öyle değildir.” der Halil Cibran “Ermiş”de. Ayrılık böyle birdenbire gelir, aşkın davetsiz misafiri olur. Uzun süre bir kadının peşinden koşturan erkek ona “evet” dedirmenin mutluluğunu kadının gözlerinde ve ellerinde yakalar. Aşkın elleri sarılır boynuna papatya çelengi gibi.

Ayrılığın ölüme benzemesi onun gibi kesin bir darbe indirmesidir yaşama. Keser atar. Biter. Kaynarken kapağını atan çaydanlığın fokurtusu ateşten indirince durmaz. Su buharını üfleyerek içindeki fokurtuyu bildirir. Ayrılık yaşanırken tüm anılar, sözler ve yaşanmışlık bir su buharı gibi yüzümüze üflenir durur. Yakıcı sıcaklığın ve yoğunluğun boğuculuğu sizi kaçmaya zorlarken tutulup kalırsınız. Islak bir sıcaklık dalga dalga yayılırken hücrelerinizde geçmiş çırpınır. Şiirin dallarına asılmış ipek mendilden hüzünler anıların gözyaşlarını kurular. Gözpınarlarımız bir çağlayana dönüşür sözcüklerden, sesten ve kokudan etkilenen, gürül gürül yeryüzüne dökülen. Bir trenin gara giriş hızıyla gelen aşkın ayrılığı gardan çıkışın can acıtıcı yavaşlığını taşır üstünde. Sevdiğinizle göz göze bakışırken, el ele tutuşurken tren hareket eder. Önce eller kopar ve iki ayrı cenahta kalırlar. Sonra tren hızlanmaya başlar, insan koşarak bile yetişemez olur görüntünün ulaşılmazlığına. Sonunda ne tren kalır ne sevdiğimiz. Hiçbir an gibi geri gelmeyecek olan o an trenin peşine takılıp giden yüreğimizdir. Yüreğimiz yerinden çıkmak ister de kaslarından kopacakmış gibi acıyla ileriye atılır. Son lokomotifi tutmak ister. Ona yapışır ve trenin hızıyla artan acı onu yerinden koparmak için çaba harcar. Sonunda kaslar elastiki kollarıyla yüreğimizi yerine taşır. Acı lavların altında kalıp taşlaşmış bir ceset gibi donuklaşır. Müthiş bir ısıdan oluşmuş lavdan sert bir taşa dönüşür her şey; ama tıpkı o andaki haliyle. O an sert bir kabuğun çevrelediği acının son halidir. Tren asla o istasyona uğramayacaktır bir daha.

“Yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.” Siz hayata karışır giderken avucunuzda o taşlaşmış “an” parçasıyla acının sinsi beraberliğine boyun eğersiniz.

“Karşısındakine kendinden başka hiçbir şey vermez. Sevgi ve kendinden başka hiçbir şeyi de geri almaz. Ne kendi dışındaki şeylere sahiptir, ne de kendisine sahip olunabilir;

Çünkü Sevgi kendi kendini bütünler ve kendi kendine yeterlidir.”

Sevginin yeterliliği yüreğimizi onarır yeni baştan. Yaşamak Ege’nin mavi köpükleri gibi karşı konulamaz şekilde gelir ayaklarımızın dibine. Geri çekilirken kumda küçük bir oyuk bırakır. Biz adımızı yazarız kuma ve o yeniden gelir siler süpürür tüm yazılanları, yine küçük bir oyuk bırakarak alay eder bizimle. Geçiciliği bilmeyen fanilerin kalıcılık iddiasına küçük bir tekme savurur. Kendi geniş ve karanlık koynuna davet eder hatta cesur olanları. Zamanın memelerine ağzını dayamış olan bizler ayrılmayı öğrenmeden ayrılırız birden.

“Ölümden sonra da yaşayacağım,

ve kulaklarınızda şarkı söyleyeceğim

Koca dalgalar beni geri çektikten sonra bile

Denizin engin derinliklerine.

Ve müritleri taşlar kadar suskundular ve “gidiyorum” dediği için kederliydi yürekleri. “Ve El Mustafa solgun bir ışık olarak yukarı yükseldikten sonra dokuz mürit de kendi yollarına yürür.” Fakat yalnızca kadın bütünleyen gecede kalakaldı ve ışıkla alacakaranlığın nasıl bir olduğunu gördü; ve ıssızlığını ve yalnızlığını onun sözleriyle yatıştırdı: “Gidiyorum,fakat eğer henüz söylenmemiş bir gerçekle gidiyorsam, o gerçek beni yine arayıp bulacak ve birleştirecektir, ve yine geleceğim.” Ayrılık acısı yavaş yavaş inerken merdivenlerden diğer acılar da peşi sıra gelir insanın. Benzerlikler acımıza katkı maddesi olur ve görürüz ki bizim varlığımız dokumuştur yaşamı benzersiz bir inatla.

Biraz fazla düşünenler hiç düşünmeyenlerin, biraz sevenler hiç sevmeyenlerin, biraz gülenler gülmekten nefret edenlerin, biraz iyiler kötülerin, biraz farklı olanlar milyonlarca sıradan olanın yükünü sırtına almak zorunda kalır. Bu değişmez yasanın sınırlarında yapılan seçimler belirler sonumuzu. Gelişimiz belirsiz olabilir ama gidişimiz bulutsuz bir gökyüzü gibidir. Aşkın salıncağında sallanırken bulutlara değen başımız ayrılığın dalgalı denizinde o korkunç derinliğe kendini bırakır.

Ta ki nefes almak için yeniden güneşe çıkıncaya kadar.

*Alıntılar Halil Cibran/Ermişin Bahçesi/Ermiş/E Yayınları

20.07.2003

Yazarımızın E-Postası: n.sevindi@zaman.com.tr

 

Sayfa 132 / 142« İlk...«130131132133134»...Sonraki »