MADENCİLER

Ağustos 17 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Analiz

Madenin kapısından balarısı sürüsü gibi çıkarak dağılan madenciler karanlık bir dünyanın pırıltılı gece böcekleri sanki. Almanya’da yaşayan 56 bin civarındaki maden işçilerinin içinde Türkler önemli bir sayıda. Kapkara yüzlerindeki meraklı gözlerle beni izliyorlar. Sarı baretli işçiler yeşil baretli güvenlik sorumluları mavi baretli elektrikçiler arasında kalıyorum. Onlar şakalaşarak gün ışığına merhaba diyorlar. Madende 19 ayrı ülkeden insan çalışıyor. Friedrich-heinrich/ Rheinland madenine ilk giren Türk Televizyonu olarak ilgi topluyoruz. Madene inmek uzun izinler sonucu olabilen bir iş. Madenin koruyucusu saint Barbara Almanya’ da tüm maden işçilerinin koruyucusu olan azize. Onun üzgün yüzü madende yıllardır çalışan Türk işçilerinin öyküsünü anlatır gibi. Bu havzadaki madenlerde genelde Türkler çalışıyor hatta en zor yerlerde çalıştıklarını da söyleyebiliriz. 1960’ lardan beri getirilen maden işçileri artık bu kasabaların yerlileri olmuş. Ocaktan çıkan işçiler elbiselerini tavana asıp duşlarını alıyorlar ve tertemiz giyiniyorlar. Tavanda asılı giysiler masalsı bir dünya tadı veriyor mekana. Sonra evinin yolunu tutuyor herkes. Bazıları da kafede bir şeyler atıştırıyor. Bu Türk işçilerinden davud bozçelik de evinin yolunu tutanlardan. Kızı kapıyı açıyor babasına sevgiyle. Kırşehirli Davud bey yeni aldığı evinin bahçesinde ağırlıyor bizi. Kızları, oğlu ile birlikte olmanın keyfini çıkarıyor. Kahvesini yudumlarken günlük gazetelere göz atıyor. Türk televizyonlarını izlemek için çanak antenini düzelterek biraz bahçeyle ilginiyor. Biraz alış veriş ederek yolda sohbet . Bugün kentte eğlence var. Kent merkezindeki eğlenceyi oğlu çok seviyor. Davud bey 1972 de almanya’ ya gelmiş. Bugün Alman vatandaşı olmayı istemiyor gerekçesi de “bana alman denmesini istemiyorum”. O da Türkiye ‘ de gördüğü ve dinlediği “Almancılara” kanarak hayaller kurmuş. Yine de Annesi babası Türkiye’ ye dönünce tek başına kalsa da devam etmek istemiş davud bey. İlk madene girdiği gün ödü kopan Davud bey sonra yılların nasıl geçtiğini anlamaz. Madencinin soluduğu, yediği içtiği taştır diyor herkes. Varolan maden işçisi sayısını yarı yarıya azaltmaya çalışan Almanya bu konuda güçlüklerle karşılaşıyor. Çocuklarını okutan Davud bey Türkiye’ de kalsaydı bu kalitede yaşamı olacağına inanmıyor. Türk devletini arkasında hissetmek istiyor insanlar bunu herkesle konuşurken anlıyoruz. Ekrem bey de 20 yıldır madende babası da 1960Larda maden işçisi olarak gelmiş ve 30 yıl madende çalışmış. O zamanlar Almanya’ da televizyon siyah beyaz , evlerde de banyo tuvalet yoktu diyen Ekrem bey babasının şartlarının çok daha ağır olduğunu anlatıyor. Kütahyalı Ekrem bey eşini kaçırarak evlenmiş. Çocuklar olunca buzlar çözülmüş. Ünser hanımın madenci eşi bugün hastanede yatıyor. Madenci hastalığından depresyona giren eşinin durumu tehlikeli. Madenci eşi olmak hiç kolay değil. Son cümle: madenin karanlık dehlizlerinden yaşamın aydınlığına çıkmak pek kolay olmuyor. Biz konuşurken orada iki öğrenci kızı ders çalışırken yakalıyoruz sohbet için. Maden işçilerinin kızları okuyor artık. Onlar Almanaya’ da doğmuş olsalar da Türkiye’yi seviyor. Onu istiyorlar. Yarım Türkçeleriyle duygularını anlatıyorlar. Her iki ülkede de yabancı olmaktan şikayetçi genç kızlar. Kendilerini Almanya’ da daha rahat ve özgür hissdiyor onlar. Yürekleri Türkiye’ ye çağırıyor onları. Eşlerini yine de Türkiye’ den istiyorlar.

KADIN DRAMI

Ağustos 17 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Analiz

Lütfiye hanım onbeş yaşında teyzesinin oğluyla evlendirildiğinde başına bunların geleceğini bilemezdi. Bunca mutsuzluk, özlem çekeceğini hayal edemezdi. Bunca kırılacağını, yanacağını ne bilsin on beşinde Lütfiye. Hele onu yakan kızının özlemi… Bir parça kor sanki yüreği. Mutlu olmasının önünde kocaman bir engel.lütfiye hanım on yıldır kızının kokusuna hasret. Kızını göremeden geçen on yılda ne acılar geçirmiş Lütfiye hanım. O hüzünle dolu gözlerini kızının hayalinden ayıramıyor. Gözlerinden akan hasret yaşları yemenisinin ucunda ıslak bir veda mektubu gibi. Gencecik bir gelin olarak hep yol bekler. Hep yalnızdır. Hasretlik yazılmıştır onun alnına sanki. Evlendiğinde hasta olan kocası tedavi olsun diye onun danimarka’ ya babasının yanına gitmesine izin verir. Sonra yıllarca görmez onu. Danimarka’ da evli biridir ayni zamanda. On yıl önce eski koca kızını alır götürür Danimarka’ ya. Artık ne ses ne nefes duyar kızından. Evli olduğunda Lütfiye hanım bir garip evlidir gurbetçi hanımları gibi baba evinde oturur. Midesine giden lokmalar kocasından değil, kayın babasından gelir sadece. Hep çalışmak zorunda kalır Lütfiye hanım. Hep boyun eğer. Kadere razı olur Lütfiye hanım. Lütfiye hanımı kızını gönder Avrupa’ ya hayatı kurtulsun derler. Öyle razı olur kızının geleceği adına. Bilemez ki bir gelecek yoktur Avrupalarda. Kızı sevgiden , şefkatten yoksun yaşayacaktır. Eski eşinin eroinman olduğunu söyleyenlere hala inanmadığını söyleyen Lütfiye hanım kızının yaşadıklarını bilmiyor. O kendi yaşadıklarını biliyor elbette. Bugün yeniden evlenen ve bir oğlu olan Lütfiye hanım mutlu bir aileye sahip. Yine de yüreğinde kızının özlemi ona rahat vermiyor. Kızından onu ayıran yoksulluk denen hayat şartları ve de toplumun önyargılı bakışıdır. Arkasında kimsesi yoktur. Bugün gönderdiğine çok pişman. Kızına duyduğu sevgiyi tarif edemiyen Lütfiye hanım bu özlemle yaşlanmış. Her gelen turistte kızının hayalini görür. O turistlere gidip sorar; kızımı gördünüz mü diye. Ağlaya ağlaya giden fatoş’un kokusu gitmesin diye yastığını saklayan Lütfiye hanım özlemini bastırır sürekli. Fatoş’ un bir tek teline kıyamayan anne yüreği dağlara taşlara yazar derdini. Kızının görüntülerini babası ve oğlu ile izleyen Lütfiye hanım Aslında geç kaldığımıza inanmıyorum diyor. Kızı Fatoş’ u kucaklamak için sabırsızlanıyor. Vicdan azabıyla yatıp geceleri uzun ve karanlık geçiren Lütfiye hanım kızına sonuna kadar hak veriyor. Bugün tek isteği onunla aynı dili konuşmak. Sarılmak. Koklamak.Bağrına basmak. Fatoş oradan oraya savrulan bir yaprak gibi uçuşup durur. Annesinin sevgisi uzak bir düş gibi bugün. Fatoş ‘un da Lütfiye hanımın da tek dilekleri birbirine kavuşmak. Fatoş’ un gönderdiği küçük ayıcık binlerce sözcüğü taşıyor annesine. Bu sözlerin Türkçe olması en büyük isteği Lütfiye hanımın. Kızı Fatoş’ un bunalımından kendini sorumlu tutan Lütfiye hanım geleneklerin de suçlu olduğunu söylerken çok haklı. Gençleri zorla, istemeden evlendiren gelenek bir çok insanı mutsuz ve hasta etti. İnsanların cehaleti ve anlayışsızlığı gençlerin geleceğini, mutluluğunu yok ediyor. Lütfiye hanım bunu çok açık yüreklilikle belirtiyor. Anlayana… Lütfiye hanım çok olgun düşünen bir anne. Fatoş kendi kararını verebilecek yaştadır diyor Lütfiye hanım. Bir kere telefon eder Fatoş’a. Fatoş hiç konuşmaz dinler öyle. Yabancı dilden anlatır Fatoş. Eroinman babanın bedelini ödeyen küçük Fatoş bugün 20 yaşında. Büyüklerin yanlış hesaplarının kurbanı olan Fatoş bugün annesinden çocukken kırdığı saati isteyor. O günleri, o zamanı geri getirmek belki özlemi Fatoş’un. Lütfiye hanım bugün vermek istediği tek şey “anne sevgisi”. Kızım Hiç mutluluk görmedi diyen Lütfiye hanım onu mutlu etmek istiyor. Kapısı açık, yüreği açık … Bekliyor….

FRANSAYA KOMŞU BRÜKSEL

Ağustos 17 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Analiz

Brüksel’e 80 km.. uzaklıktaki Mol’da yaşıyor ümmühan Arıkan. Mol Türkçe köstebek anlamına geliyor. Ümmühan hanım nevşehirden göçen bir ailenin kızı. Henüz 31 yaşında ama yaşamı bir köstebeğin dağıttığı toprak gibi. 3.5 yaşından beri iki kültür arasında kalmanın ikilemini yaşayan Ümmühan hanım huzuru bulamamış bir türlü. Babası ilk kuşak olarak kızlarını sosyal yaşamdan uzak tutmuş ve okumalarını engellemiş. Köy zamanında duran hayatları saatin ilerlediği Belçika ya uyum sağlayamaz. Eski görenekler flamanca konuşan ve bu ortamda yaşayan ümmühan’ a bir şey veremez. İsteyerek evlenen ümmühan beş yıllık evliliğinde de mutluluğu bulamaz. Evi yanar. Yeni gelinin eşyaları kül olur gider. İthal damat olan eşi uyumsuzluk gösterir. Bu uyumsuzluk ölümle sonuçlanan bir trajediye dönüşür. Dövülerek öldürülen kocasında kurşun yarası da tespit edilir. 1. Ümmühan sakin bir hayatı özlemektedir. Bir fabrikada çalışan koca kendi kuaför dükkanına yakın bir ev onun için yeterlidir. Kocası ise son model araba ve yaşamı özlemektedir. Bu nedenle cinayetle birlikte oysa hayatın hazırladığı senaryo daha farklıdır. Bu oyunda heyecan, sıkıntı ve ölüm vardır. Kocası bir cinayete kurban giden Ümmühan derin bir bunalıma düşer. Küçücük kızı tuğbayı bile gözü görmez. Her şeyden ve herkesten nefret eder. Öfke doludur. Neden onun başına gelmiştir tüm felaketler? Ümmühan Belçika da doğup büyüdüğü halde Türkiye’ de doğup büyüyen bir erkekle evlenmenin sorunlarını yaşarken haksız yere kendini de suçlar durur. Farklı dünyaları biraraya getirmek zordur. bakışının değiştiğini söylüyor. Bugün toplumla daha yakından ilgili. bugün yeni bir eğitim alarak yuvada zamanını çocuklarla geçiren ümmühan hanım çocukların yanında huzuru bulduğunu bize sevinerek anlatıyor. annesine ve ablasına yakın evinde kızıyla sakin yaşama kavuşan ümmühan hanım öfkesini sevgi ile yeniyor. o artık geleceğe daha umutlu bakıyor. Hayatı çocuklarla paylaşmaya devam edecek…. Annesi şerife hanım hiç okula gitmemiş. Bu yangın içinde kaldığından kızlarını okutmaya ahd eder. Belçika’da ev kadını olarak köy yaşamından kurtulan şerife hanımın mutlu bir ailesi olur. Bu hayatı çocukları şerife hanımın. Çocukları kepaze etmemek önemliydi bizim için diyor. Şimdi kızların çalışmasını çok olumlu karşılıyor. Onun şimdi en büyük üzüntüsü Ümmühan. Şerife hanım mutluluğu beş altı ay gittiği göreme de ki bağlarında bahçelerinde buluyor. Türkiye’ de daha mutluyum diyor gülümserken. Figen hanım 7 yaşındadır belçika ya geldiğinde. Ablası figen hanım Ümmühan’a çok düşkün. Ailece oturup çay içerken şerife hanımın pastaları gözümüzü şenlendiriyor. Figen hanım üç çocuğuyla mutlu bir evliliği var. Kardeşini destekleyen figen hnaım onun çok değiştiğini anlatıyor. Belçika’ yı seven figen hanım tipik bir ikinci kuşak. Eşi ahmet bey i yağmurda yakaladık. Ahmet bey siyasetle de yakından ilgilenen sosyal bir insan. Son yapılan yerel seçimlerde ilk kez çok sayıda türk yer aldı ve yerel meclislere seçildi. Cinayet gününü ahmet bey anlatırken o günlerin acı dolu olduğunu belirtiyor elbette. Belçikada Türklerin cinayete çok karıştığını öğreniyoruz. Namus cinayetlerinin önemli bir yer tuttuğu bu cinayetler gazetelerin baş sayfalarında yer alan haberler.

ALİ BEY İnsanın başına umulmadık olaylar gelir. Bir ocak ayı Ali beyin başına da gelen beklenmedik olandır. Soyguncu tarafından vurulup ölümden dönen ali bey o günü ayrıntıları ile ilk kez bize anlattı. Çünkü bu olayın psikolojik etkisini unutmaya çalışan Ali bey anlatmayı pek sevmiyor. Filmlerde yaşanan soygun ya da cinayet hayatın içinde de yer alıyor maalesef. O günü an be an yaşayan ali bey aynı heyecanı hissetti sanki. Soygun günü soğukkanlılığı korumanın önemini anladım demesine rağmen ali bey bir an öfkeye kapılınca kurşunu yer. Ölümden dönen ali bbey iki ay sonra ancak normal yaşama kavuşur. Soyguncu bugüne kadar yakalanmamış. Soygundan sonra aylarca “bir ses” in peşine düşen Ali beyin psikolojisi sarsılır. Çünkü her sesi soyguncunun kine benzetip tedirgin olmaktadır. Ölümden dönmek elbette hayata bakışını değiştirir Ali beyin. Artık sadece para kazanmak önemini kaybeder. Daha sosyal bir insna haline gelir. Toplumsal değerlere sıkı sıkı sarılır. Afyon’ un bayat kazasından 1974’ de gelen babası 75’ de onu ve annesini getirir brüksel’e. Ama o arkadaşlarını özler . Tek başına türkiye’ ye döner. Hayal ettiği okula girer. Tek aşına yaşamanın sorumluluğu onu başarılı kılar. Avrupa’da eğitim sistemini görmek bile Ali beyin ufkunu açmıştır. Türkiye’deki kadına bakışla Belçikayı karşılaştıran Ali bey Türkiye yi bu konuda geri buluyor. Türkiye ve Belçika arasında bir git gel yaşamış ali bey. Ücretli bir iş bulsa iş adamı olmayı düşünmeyecektir ama iş bulamaz. Memlekette çobanlık yapan, tarımda çalışan ali bey bugünlerin hayalini kuramadığını söylüyor. Köyde bile kirada oturmaktadırlar ailece. 41 yaşındaki Ali bey kendini geliştirmeye ve öğrenmeye çok meraklı. Onu hem maddi hem manevi zenginliğe taşıyan bu merakı olmuş. Eşi Nazike hnaım da o kötü günü hatırlamak istemiyor. O ambulansın sesi hala kulaklarında. Yoğun bakımda eşini heyecanla bekleyen Nazike hanım bugün olayın seneyi devriyesinde tüm ailenin sarsıldığını anlatıyor. Yakup o günlerde 11 yaşındadır. Pek bir şey hatırlamadığını söylerken babasını kaybetme korkusunu taşıdığını belirtiyor özellikle. Hülya hanım çalıştığı ali beyi iyi insan olarak tanımlıyor. Türkçesinin zayıf olduğunu söyleyen Hülya hanım zor dönemlerde okumuş.

İKİ GENCİN ÖYKÜSÜ

Ağustos 17 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Analiz

· İÇİMİZDEN BİRİ ASLINDA. İSTANBUL DA DOĞAR. BEŞ YAŞINDA AİLESİYLE İSVİÇRE YE GELİR. ZÜRİH DE İLKOKULU BİTİRİRLERKEN BABALARI TÜRKÇE KONUŞAMADIKLARI GEREKÇESİ İLE AĞABEYİ İLE ONU TÜRKİYE YE GERİ GÖNDERİR. BU SEFER TÜRKÇE BİLMEDİKLERİ İÇİN YABANCI KALIRLAR. FARKLI BİR EĞİTİM SİSTEMİ VE İNSAN İLİŞKİLERİ İÇİNDE BOĞULURLAR. KONUŞARAK ANLAŞMAYI ÖĞRENMİŞ BU ÇOCUKLAR EVDE BABALARINDAN YEDİKLERİ DAYAĞIN BİR KAÇ KATINI DA OKULDA YERLER. HAKSIZLIK ÇOK DOĞALDIR TÜRKİYE DE. ONLARIN İSVİÇRE DE ÖĞRENDİĞİ ADALET DUYGULARI SARSILIR. AMA ÇİLELERİ BİTMEZ. BABALARI BİR KEZ DAHA ONLARA SORMADAN KARAR VERİR VE UYGULAR. İKİ KARDEŞİ TERÖR NEDENİYLE TEKRAR İSVİÇREYE GERİ GETİRİR. UNUTTUKLARI DİL YÜZÜNDEN YENİDEN YIL KAYBEDERLER VE YABANCI MUAMELESİ GÖRÜRLER. İKİ KARDEŞ HİÇ BİR YERE AİT OLAMAZ İKİ KÜLTÜR ARASINDA GİDİP GELİRLER BOYUNA. BABASI ÇOCUKLARININ HAYATINA EMREDEREK YÖN VERMEYE DEVAM EDER. HİÇ SEVMEDİĞİ ARABA TAMİRCİLİĞİ MESLEĞİNİ YAPMASINI İSTER. AKLINCA TÜRKİYE DÖNECEKLER VE DÖNÜNCE OĞULLARI TAMİRHANE AÇACAK VE HAYATLARI KURTULACAKTIR. BU HİÇ SEVMEDİĞİ MESLEĞİ OKUYAN AHMET İYİCE BUNALMIŞTIR ARTIK. KEKELEDİĞİ İÇİN, YABANCI OLDUĞU İÇİN ONUNLA ALAY EDİLİNCE BİR MESAİ ARKADAŞINI ZİFT TABANCASI İLE ZİFTE BOYAR. BİR KAVGAYA KARIŞIR VE ADAM YARALAMAKTAN HAPSE DÜŞER. ZATEN TÜM BU OLUP BİTENLER SIRASINDA ALKOLİZM BAŞLAR. ANA BABA 17 YIL ÖNCE TÜRKİYE YE DÖNER . AHMET O YIL EROİNE BAŞLAR. GERİYE DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOLA GİRİŞ O GİRİŞ OLUR. AĞABEYİ DE ALKOLİZM BATAĞINA SAPLANIR. İKİ KARDEŞ BUGÜN UMUTSUZ VE İŞ GÖREMEZ DURUMDA. KAÇ KEZ BIRAKIR EROİNİ KAÇ KEZ ABŞLAR. BUGÜN GÜNDE ÜÇ KEZ DOKTORA GİDİP İĞNE OLMAKTA VE AĞRI KESİCİLER ALMAKTA. HİÇ YEMEK YİYEMEYEN VE BU DURUMDAKİ AHMET AĞABEYİNİN KENDİSİNDEN DE KÖTÜ OLDUĞUNU SÖYLÜYOR. ÜSTELİK EVLEN DÜZELİRSİN DENDİĞİ İÇİN EVLİLİK YAPMIŞ VE İKİ ÇOCUĞU DA ORTADA KALMIŞ BİR ÖYKÜ. AHMET BEN ELALEMİN KIZININ BAŞINI YAKMAM DİYEREK BENİ EVLENDİRMELERİNE KARŞI KOYDUM DİYOR. BU DURUMDAKİ ÇOCUKLARINI EVLENDİREREK KURTARMAYI DÜŞÜNEN CEHALET NEDENİYLE ÇOK DRAM YAŞANMAKTA AVRUPA’ DA. ANNE BABALAR ÇOCUKLARININ HAYATLARININ TEK YÖNETİCİSİ OLMAKTAN VAZGEÇMEK ZORUNDA. ONLARIN DA BİR AKLI,FİKRİ OLDUĞUNU, BİREY OLDUĞUNU ANLAMAK ZORUNDA. AHMET HERKESE ÖRNEK OLACAK BİR ÖYKÜ. İKİ GENCİN KAYBOLUŞ ÖYKÜSÜ.

BİR KADIN PORTRESİ

Ağustos 17 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Analiz

Balıkesirli Döndü Kartal yaşamı kanatlarının ucunda taşıyan bir kadın. Beş çocuğunu büyütmek için tek başına yaşam mücadelesi veren Döndü hanım hiç dil bilmeden almanya’ da çalışmaya başlamış. Disburk ‘da yaşayan ailede eşi sürekli kumar oynayan , ailesine bakmayan sorumsuz biridir. Genç kadın eşinin acı dilinden , kıskançlığından çektiği bir yana çocuklarının tüm sorumluluğu onun sırtındadır. Memleketten yemeğini bile alır getirir. Haftalarca eve gelmeyen canı isteyince eve uğrayan bir erkek ve beş çocukla tek başına okuma yazma bile bilmeyen bir kadın. Gerektiğinde amelilik yapar gerektiğinde yerleri siler çocukalrını doyurmak için. İki kızı Meral ve Elif onun eli ayağı olur. Ana kız dayanışması onları bugüne getirir. Elif mükemmel Almancası ile dili Meral hanım ise ev işleriyle eli olur onun. Oğulları kayıp bir babanın sorunlu çocukları. Onları da kurtarmak ve kazanmak için büyük bir çaba harcar Döndü hanım. Kartal pençelrini yaşama geçirrir ve sonuna kadar direnir. Bir çöplük olan park yakınındaki bu yerde içinde açamayan tüm çiçeklerin açmasını sağlar. Kendi elleriyle her şeyleri diker, sular , bakar. Bu bahçe onun gözyaşlarıyla ıslattığı çiçeklerin renkli dünyası gibi. Ektiği sebzelerini severek toplarken tüm bu sıkıntılara rağmen gülen, iyimser yüzü onun güçlü yanı. O hep çöplükten bir çiçek bahçesi yaratmak için uğraşmış ve başarmış bir kadın. Bugün 9 torunu ve çocuklarıyla istediği dünyayı yaratmış. Bacı İmbiss tek yaprak döner yapan, dolmalar saran lokanta . Yanında çalışanlar hep aileden. İlk önce seyyar bir araba ile başladığı yemek işinde bu gün başarılı bir iş kadını artık. Onun yemeklerini Almanlar da seviyor. Elbette her şey geçer ama delip de geçer derler. Onun da bir çok sağlık sorunu bugün geçen acı günlerin anısı olarak kalan. Yine de Döndü Kartal en umutsuz durumlardan çıkılabileceğinin canlı örneği.

32.GÜN GERÇEĞİ

Ağustos 17 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Kadın

Neden 32.Gün sonrası herkes saldırdı sence? Herkes soruyu böyle soruyor, oysa doğrusu neden önce saldırdı demek gerekir. Cumhuriyet gazetesinden Hikmet Çetinkaya 24. Haziran günü çıkan sayıda hakkımda çok çirkin iftira ve yalan beyanlarda bulundu. Ben Yunus Nadi ödülü sahibi ve birkaç yıl Cumhuriyette çalışmış biri olarak bunu ciddiye aldım. Ne basın ahlak yasasına ne de insan haklarına uyan suçlamalardı. Cumhuriyet Gazetesine şerefsiz dedin mi? Elbette hayır. Benim dediğim şuydu: Cumhuriyet gazetesi ve ahlaksız Hikmet Çetinkaya hakkında dava açacağım. Elbette gazetenin yazarına uyarıda bulunmasını gönlüm isterdi, onlara duyduğum saygı sarsıldı. Programda sadece küfür ettiğin söyleniyor? Program öncesi gergindim, ayrıca İsmail Nacar yarım saat M.Ali Birand ile pazarlık yaparak tansiyonu iyice yükseltti. Elbette benim küfretmem mümkün değil.Alışkın değilim. Çünkü beş yıldır televizyonda tartışma programları yönetiyorum ve onlarca programa katıldım. Canlı yayın uzmanıyım.Şimdiye kadar başıma gelmiş değil. Burada bir diğer önemli husus Siyaset Meydanı dahil bütün hafta televizyonlar beni ekrana çıkarmaya uğraştı ve ben hepsini reddettim. Neden? Çünkü karşıma bilimsel düzeyde tartışacak birilerini değil provokatif insanları çıkarmak istiyorlardı. 32.Gün’ü neden kabul ettin? Etyen Mahcupyan olduğu için . Hiç olmazsa iki kişi belli bir düzeyde konuyu anlatmak olanağı olur diye düşündüm. Ben hala derdimi anlatmam gerektiğini düşünüyorum yani. Oldu mu? Mahcupyan ile birlikte literatür olarak bir beraberlik sağladık ve basın hiç söz etmese de önemli şeyler söylendi. Aslında programda ona da çok sataşıldı ve o da cevabını verdi. Fakat o hedef değildi. Ayrıca Atilla İlhan ve Prof. Emre Kongar yazdıkları yazılarda konuşmalara dikkat edilince önemli olduğunu belirttiler. Basında herkes sana karşı mıydı? Erkek egemen bir yapının sadece kadınlığıma saldırması ve aşağılaması normaldir. Hakaret yazılarının hiç birinde tek bir sözcükle fikire atıf yapılmıyor. Bilgi yok. Özellikle kadın yazarların kadın olarak bana yaptığı ağır ve haksız hakaretler beni çok yaraladı. Ama gerçek aydın namusunu koruyan ve korkmayan Can Dündar, Gülay Göktürk ve Seda Güler belden aşağı vurulduğunu çok net yazdılar. Sen Ka.Der Yönetim kurulu üyesi ve kurucususun, hep kadınlar için çalıştın. Sana destek veren çıkmadı mı? Maalesef hayır. Evet, ben yıllardır kadınlar için çalışıyorum, yazıyorum, yüzlerce konferans verdim. Dargeçit’ten tutun İzmir’e kadar kadınlar için konuştum. Dostun bir fiskesi yaralar beni demiş ya şair. Faik Bulut’a , Necip Hamlemidoğlu’na saldırdığın, küfrettiğin yazıldı hatta Küfür mağduru diye ropörtaj yapıldı. Faik Bulut “Fethullah Gülen kimdir” diye yazdığı “bilimsel” eserde benim kadınlığıma saldırarak, aşağılayarak bilimsel giriş yazmıştı!Ben mahkemeye vermedim çünkü Türkiye’de böyle ıvır zıvırlarla uğraşaydım 13 kitap yazacak vakit bulamazdım. O nedenle onun bana hakareti söz konusu olabilir. Basın yalan ve tahrifle beni “şirret” gösterme çabasından öyle yazıldı. Necip Hamlemidoğlu’na gelince durum daha komik. Küfür mağduru denen adam daha programa girerken M.Ali Birand’a hakaret ve saldırıyla başladı. O ropörtajda ise beni başka bir kadınla karıştırıyor ve” ilk kocasına haksızlık etti. Bora Gözen de Faik Bulut ile Filistine kaçmıştı” diyor. Bora Gözen’i tanımama yaşım müsait değil, onunla evli olan başka bir hanım. Benimle en ufak bir ilişkisi yok. Yani adam beni başka bir kadınla karıştıracak kadar benim kim olduğumdan habersiz. Tıpkı basın gibi. Basın bildiği halde çarpıttı gerçi. Onun hakkında profesörlerinden telefonlar aldım, üç üniversiteden ihraç edilmiş ve evrak sahtekarlığından üniversite tarafından mahkemeye verilmiş dosyası oldukça kabarık biri. Bu çok ilginç geldi bana. Bilimsel ya da bilim lafını önüne koyan istediği hakareti yapacak sanki. Türkiye’de bilim ve bilimsellik sözcüğü don lastiği gibi nereye çekersen oraya uzayan bir kimlik kazandı. Üniversitelerin içi boşuna boşalmadı. Senin kim olduğunu biz soralım? Ben hep gerçeğin peşinde koşan meraklı bir antropologum. Üniversitede olmam gerekmez bilimsel makale üretmem için . bu dünyada da böyle. Mimar Sinan Üniversitesinde Antropoloji dersleri verdim, eğer çok önemliyse. Harward mezunları derneğinden Afyon Çay köyüne kadar yüzlerce konferans verdim. İran konusunda Harp Akademileri dahil çok yerde konferans verdim ve makalelerim var. İslam, kadın ve İran konusunda yurt dışından benimle görüşmeye gelen çok sayıda insan oldu. Fakat ben geçmişte yaptıkları parmak hesabı sayarak mutlu olan biri değilim, hep daha ne yapmalıyım diye düşünürüm. Beni hep yapmadıklarım ilgilendirir. Sen bir kanser hastasısın. Kanser olunca da dere tepe kanserle ilgili konuşmalar yapmak için gezmeye başladın. Gerçekten ben en bireysel konumu mu bile toplumla paylaşıp onların da benim bilgilerimden yararlanmasına çalışırım. Kanser sözcüğünün tabu olduğunu gördüm. Tüm tabulara yaptığımı ona da yapıp kırmaya karar verdim. Doktor hasta arasındaki ast üst ilişkisini değiştirilmesi gerektiğini söylediğim için bazı doktorların da kızgınlığını kazandım. Ben bazılarının insan haklarından yana değilim. Ben herkesin insan hakkına saygı gösterilmesini istiyorum. Bu stres sana zararlı değil mi? Maalesef sağlığımla oynuyorum. Oynuyorlar. Montajlı filmler, yalanlar, iftiralar nasıl stres olmasın? Bana İsviçre’de ve burada söylenen asla stres ve üzüntü yaşamayacaksın oldu. Ben bu olaydan çok derin sarsıldım ve şimdi uyku düzenim bozulduğu için yeniden tedavi görüyorum. Pişman mısın? Asla. Bana hakaret edene cevabını veririm. Aydın namusum gereği yazdığım ve söylediğim her şeyin arkasında son nefesime kadar dururum. Aydın çölde tek başına bağıran biridir der Ortega. Gerçi bana akan binlerce faks, telefon ve e-mail yalnız olmadığımı gösterdi. Bana sevgilerini iletebilmek için günlerce çırpındılar. Herkesin ortak sözü:Demokrat bir Türkiye idi. Size de çok teşekkür ederim gösterdiğiniz duyarlılık için. Özellikle bir kadın olarak. Esas size saldırmalarına neden olan Fethullah Gülen ile ilgili görüşleriniz nedir? Fethullah Gülen sosyal bir fenomendir ve incelenmesi gerekir. Özgün bir model yaratılmasına neden olmuş bir toplumsal liderdir. Otuz yıldır çalışan ve yüzlerce okul ve eğitim ağı kurmuş biri olarak önemlidir diyorum. Böyle özgün bir modelin Türkiye modernleşmesi içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyorum. Siyasi emelleri meselesine ise Mahcupyan güzel bir teşhis koydu, bu kadar siyaset yapmanın daraltıldığı bir alanda insanların kendilerine çıkış yolları aramaları sosyal bir vakadır. Ben bir sosyal bilimci ve gazeteci olarak onu ve yaptıklarını değerlendirmeye çalıştım. Bunun yeterli olduğunu söylemiyorum keşke daha on yirmi kişi konuyla ilgili uzman çalışsa da tartışma zemini entelektüel bazda olsa. Benim sorunum entelektüel iklimde tartışma imkanı bulamamak. Türkiye’de her şey politizasyona kurban ediliyor. Herkes bir cemaatin ve klanın içinde bulunduğu için diğerlerini şiddetle reddediyor ve düşmanlık kültürü üretiyor. Toplum içinde köprüler kuracak bilgi ve insan istenmiyor. Bu iktidarlarını tehdit eden bir şey olarak algılanıyor. Bir arada yaşama geleneğimizi yeniden tesis etmemiz şart. Osmanlı ve Türk geleneği de buydu zaten. Siyasetçiler siyaseti böl ve yönet olarak yaptığından dolayı demokrasi geleneğimiz yerleşemiyor. Yine de Türkiye çok yol aldı. Ben Türk milletinin eğitime ve demokrasiye duyduğu saygıyı hayranlıkla izliyorum yurdun dört bir köşesinde. STV’de yaptığım “Aynadaki Kadınlar” programı bile kadın konusunda yargıları sarstı. İyi ve objektif bilgi verilince insanımız bunu değerlendiriyor. Herkes değişime açık, basın hariç. Onlar siyasiler gibi iktidarlarını gerçeğin dışında sabitleyeceklerini sanıyorlar. Oysa dünyada artık “kaliteli gazeteci” önemli oluyor, patronaj değil. İnsan önem kazanıyor. Ona buna hakaret ederek radyoda ünlenenler kendilerine kocaman sayfalar bulamıyor dünyada. Bilgi çağında sadece bilgi konuşacak. Basının bir röntgenini çeker misin? Medya bir dönüm noktasına doğru yol alıyor bence. Bir yanda yargısız infazlar ve ekran linçleri… Diğer yanda sorumluluk bildirgeleri. Medya etiğinin oluşması ne yazık ki zor ve sancılı oluyor ve bu arada benim de aralarında bulunduğun yüzlerce kişi kurban ediliyor. Ben bu tabloyu, 1930’ların Amerikan basınına benzetiyorum. Yurttaş Kane’i hatırlayın. Gazeteler, yok etmek istedikleri kişileri mahvediyor, kendi yıldızlarını parlatıyor ve onlara karşı duranları yok ediyordu. Sonunda topluma verdikleri zarar öylesine büyük oldu ki, kendileri de bu süreçte kaybetmeye başladı. Sancılı bir iyileşme süreci ardından bugün New York Times, Washington Post gibi medya etiğinin doruklarını yarattılar. Benim için yazılanlara bakıyorum. Tam bir linç girişimi. Televizyon ekranında linç girişimini, ekranda olup bitenleri çarpıtarak yansıttılar. Cumhuriyet’ten Çetinkaya, henüz 32. Gün’e çıkmadan, hakkımda akla seza yalan ve iftiralarda bulundu. Star gazetesi, ekrandaki diyalogları ters yüz etti. Diğerleri de düşmanlık kültürünün en uç örneklerini sütunlarına taşıdılar. Ekranda yaptıkları düzmece montajlarla beni yoketmeye çalıştılar. Ben bu tavrın biraz da medya kurbanlarının davranışından cesaret bulduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bana hakaret eden ve yalan-iftira yazan herkesi mahkemeye verdim. Çetinkaya başta olmak üzere önüne geleni yoketmeye çalışanları Basın Konseyi’ne şikayet ettim. Ellerindeki gücü kötüye kullanan bu gibi kötü niyetli medya mensuplarını açığa çıkarmanın yolu bu. Mahkemeler, vatandaşlık haklarımızı ihlal edenleri cezalandırarak medyayı kirleten bu gibi insanları caydıracaktır. Bu da sorumlu gazetecileri cesaretlendirecek, medyanın saygınlığını artıracaktır. Abant’taki basına gelince… İlgi çok yüksekti. TV kameraları, muhabirler, yazarlar Abant’taydı. Ancak Hürriyet gibi birkaç yayın hariç bu toplantılara fazlaca yer verilmedi. Bunu anlarım. Anlamadığım, böylesine önemli bir toplantıyı gazetesinden izlemek isteyecek bir okura yapılanlar. Abant Platformu haberleri öylesine gelişigüzel verilmiş ki toplantıyı bu haberlerden izlemek mümkün değil. Sanırsınız Abant’ta toplanmış yüz kişi, sloganlar atıp dağılmış. Her habere sansasyon yakalama ve “şok” mantığıyla yanaşan basın ile “ayna” görevine soyunan sorumlu medya, böylesi toplantılarda derhal ayrışıyor.

Bana yapılanlara ses çıkarmayan, el çırpan ya da yazanlar dahil daha sonra aşağıdaki gibi edebi yaızlar yazdılar. Hepsini bir araya getirmeye kalksam çifte standartlılık üstüne(çifta ahlak) dünyanın en kalın ktabı gerçekleşir. Bu ünlü yazarların bir dediği bir dediğini tutmamış!Aşağıdaki yazıyada katılıyorum. Aynen ben de böyleydim hem de bankada hesabım yoktu!Hiç bir yasa dışı işim olmadığı gibi 15 yıllık gazetecilik hayatımda ve köşe yazarlığımda, 8 yıllık canlı yayın programlarımda bir tek tekzip almamış biriydim.Ve almadım. “Bir ülkede insanlar kime, neye güvenecektir? Yasadışı hiçbir işiniz yok. Vergi kaçırmıyorsunuz. Karanlık, kuşkulu, şaibeli bir ilişkiye ömrünüz boyunca girmemişsiniz. Çekinecek, utanılacak bir tarafınız yok… Ve durup dururken birileri devlet gücünü, devlet yetkisini kullanarak sizin hesaplarınıza giriyor ve üstelik bunları “yayınlayın” diyerek başkalarına veriyor. ” İnsan iftira atılması demek günah ve ayıp bir şey. nasıl insan günlerce yazıyor.Benim gazetem kapatılmıştı ve yazamadım. İftira atılan Emin Çölaşan bakın yazısında kaç tane argo kelime kullanmış, ben bunların hiç birini kullanmadan yargılandım. YAlan yazılarak birinci sayfalardan bugün genel yayın yönetmeni olanlar tarafından hakarete uğradım. BAsın Konseyine;gazeteciler Cemiyaetine şikayete ttim. O anlı şanlı Basın konseyi hakaret olmadığına karar verdi en ağır hakaretlere. Yazarlar 4 Haziran 2006 Emin ÇÖLAŞAN Bağışlıyorum helal ediyorum Utanmazca, rezil, yalan yanlış rakam ve dandik bilgilerle! Şimdi size o yayından bazı örnekler vereceğim. Lütfen dikkatle okuyunuz ve iktidar yandaşı şebekelerin, . Yalan. İftira. Çamur devam ediyor: “…Şimdi aynı yayından birkaç cümleyi daha okuyunuz. Şifre burada: Size yalan dolu tezgáhı açıkladım. *** Sevgili okuyucularım, iktidar karşıtı bir gazeteciye kurulan çirkin tezgáhı, komployu, utanç verici yalanları size kısaca aktardım. davalarından kazanılan para ve iki kira gelirimizden başka herhangi bir yerden, herhangi bir kurum veya kişiden cebime girmiş, hesabıma aktarılmış bir kuruş yoktur. Her gelirimin vergisi kuruşu kuruşuna ödenmiştir. Yurtdışında param, off-shore veya başka banka hesabım, malım mülküm yoktur. Eşim kamu görevlisi, ben köşe yazarı kimliğimle mal bildirimi beyanımızı yasanın öngördüğü zamanlarda ilgili kurumlara düzenli olarak verdik. Bu iğrenç tezgáhı kuranlar şimdi sert kayaya tosladı. Şimdi karşıma bir amatör muhabirler korosu çıkardılar, onlar da fos çıktı! İktidarın haber kaynakları onlara ihanet etti, yanılttı, belki işletti ve başlarına iş açtı. Komplo bitti, yalan tezgáhı çöktü. Ama sizler bir kez daha, oynanan utanmazca oyuna tanık oldunuz. Çeteler sadece silahlı olmuyor, terörü sadece onlar yaratmıyor. Vatandaşın banka ve tapu kayıtlarında emirle gezdirilen kravatlı çeteleri unutmayalım. Bundan sonrası yargı önündeki hesaplaşmalarda ortaya çıkacak.” Ben de Emin çölaşan’ı destekliyorum çünkü ayni bana yapıldı biliyorum.Üstelik benim arkamda kimse yoktu.terör sadece çeteler ve silahla olmuyor bana da Cumhuriyet’in çıt çıkarmadan ,iftira yayınlamasına göz yumduğu,gazeteci kabulettiği ve basın denilen herkesin kabullendiği Hikmet Çetinkaya da bana bu iftiralardan attı. Ne ondna önce var iftira hayatımda ne ondan sonra. Ayrıca Çölaşan’ın dediği gibi onun attığı iftirada olduğu gibi olsa benim bir evim olsaydı, birine aşık olsaydım ve o da Fethullahçı olsaydı kime ne? “Burada bir parantez açayım. Benim banka hesaplarımda 9 değil, 29 milyon dolar para da olabilirdi. Eğer o para yasal ve helal yolla kazanılmış olsaydı, kimi ilgilendirdi? ” Bütün kalbimle Emin Çölaşan’ın yazdıklarının altına imza atıyorum. Benim kadınlık ve gazetecilik onuurm böyle diyor. Ne yazık ki ben bunları duyamamıştım.Gülay Göktürk hariç. SABAH GAZETESI 06/27/99 Gulay Gokturk Kadin olmak (1) Ben yazilarimin genelde “cinsiyetsiz” oldugunu düsünürüm. Bu yüzden de “kadin gazeteci” ya da “kadin köse yazari” gibi nitelendirmelere hep soguk bakarim. Ama bugün bir kadin köse yazari olarak yaziyorum. Ve yapacagim elestiriyi erkek okurlarimin çogunun anlayip hak vermesini de pek ummuyorum. Çünkü anlayabilecek olsalardi, zaten yapmazlardi. Sözünü edecegim hatayi o kadar “kendiliginden” o kadar “dogal” o kadar refleksif bir biçimde yapiyorlar ki; yaptiklarinin o kadar farkinda degiller ki; zihinlerinin en köse bucak köselerine kadar sinmis olan bu defoyu oralardan çekip çikartmak ve gözlerinin içine sokmak neredeyse imkânsiz gibi… Bu yüzden de bu yazi, daha çok, kadin okurlarimla yaptigim “kadin kadina” bir dertlesme gibi algilanmali. Sabah gazeteleri elime alip da Nevval Sevindi’nin birkaç yil önce Aktüel kapaginda yer alan dekolte resimlerini görünce hiç sasirmadim. Bekliyordum, “Iste yine” diye geçirdim içimden sadece… “Erkek” basinimiz, yine erkekligini ortaya koymustu. Muarrizi kadin olunca hep yaptigi gibi, fikirlerine saldiracagina bedenine saldiriyor, fikirlerini o dekolte resimlerle çürütmeye çalisiyordu. Karsisindaki kadini her zaman en zayif noktasi olarak gördügü cinselliginden “vuruyor”du yine. Açikça “Suna bakin”, diyordu kamuoyuna; “böyle pozlar veren bir kadinin fikrinden hayir mi gelir!” Evet, Nevval Sevindi o tartismada kontrolünü kaybetti, art arda ettigi hakaretlerle fikri hakliligini zedeledi. Ama merak ediyorum; o haberleri yapanlar, Sevindi’nin Hikmet Çetinkaya’ya daha toplantinin basinda neden “serefsiz” dedigini niçin hiç sormuyorlar? Çekinkaya bir gün önceki yazisinda, Sevindi’nin fikirleriyle polemik yapmak yerine yine kaçak gürese girmis Sevindi’nin “ayda bir asik olmakla ünlü” oldugunu söyleyerek üstü kapali bir biçimde “orospu” demeye getirmisti. Elinde hiçbir delil, hiçbir tanik olmadan, Nurcu bir ögretmenle tanistiktan sonra Fethullahçi oldugunu ve “köseyi döndügünü” yazmisti. Dünkü haberleri yazanlar; Sevindi’yi “bir kadinin agzina yakismayacak” seyler söylemekle suçlarken, bir erkegin bir kadina hiç desteksiz neredeyse “orospu” diye saldirmasinin erkek agzina çok yakistigini mi düsünüyorlar? Yine o haberleri yazanlar, Sevindi’nin diger tartismaciya neden “köpek” dedigini de es geçiyorlar. Daha bir cümle önce, onun Sevindi’ye açikça “patron köpegi” diyerek hakaret edisini duymazdan geliyor ama Sevindi’nin “sensin köpek” demesinin “kadina hiç yakismadiginda” hemen hemfikir oluveriyorlar. Dogrudur, Nevval Sevindi bu sözden sonra zivanadan çikti, kontrolünü kaybetti ve art arda yeniledigi hakaretlerle haksiz bir zemine düstü. Ama yine de, sinirlenip hakaret etmesiyle, iki yil önce dekolte fotograf çektirmesinin bir ilgisi yoktu. Gazeteci olmak, aydin olmak, fikir üretmek zordur bu ülkede… Ama hem kadin olup hem de gazeteci, yazar ya da aydin olmak ve fikir tartismasina girmeye kalkmak daha da zordur. Fikir mücadelesine giren, siyaset yapan, kamu hayatinda varlik göstermeye çalisan kadinin zayif noktasidir cinsiyeti. Muarizlariniz, fikirlerinizle basedemedikleri her noktada bedeninize saldirir. Cinsiyetinizi her türlü provokasyona açik bir alan olarak yaninizda tasirsiniz hep. Eliniz yüreginizde, kimin ne zaman bu alana saldiracagini beklersiniz. Saldirilar kimi zaman biyik alti gülümsemelerle, kimi zaman seviyesiz imalarla, kimi zaman açik düsmanlik biçiminde gelir. Bu bekleyis içinde bazen o kadar gerilirsiniz ki, köpegin saldirip isirmasindan korkan adamin durumuna düser, siz köpegi isirirsiniz. Iste o anda “altin firsat” dogmustur. Biri düdügü çalar ve saldiri baslar. Aktüel dergisi Şubat ayında 1998′de Nevval Sevindi’yi kapak yaptığında saldırıların boyutunu hayal edecek yoktu. KAdınalr ilk ekz bir gazeteci kadın askılı elbise ile poz veriyor diye Ayşe A. dahil veryansın ettiler ne banal şeyle ryazıldı. Sonra Ayşe hn. ayakları havada tütüler içinde ve çok kez kapak olma mutluluğuna erdi de bu konudaki fikirleri değişti. KAdınalrı desteklemiyor medya diye bağıran kadınalr bugün o gün hepsi saldırdı ve kıskançlık krizi halinde yazılar yazıdlar.Öylesine düşmence ve saldırgandı ki her şey Dergi editörü Alev Er Nevval Sevindi’yi ikinci kez kapak yaptı. Çok önemli bir yazı eşliğinde.Bundan kimse söz etmedi.Sus pus kaldılar. Artık dedikodu alanlarınd akonuşacaklardı.Bu kapağı kullanmak isteyenlerden biri de Ali Kırca oldu. İlk haber ypatı ve “nevval soyundu” adıyla.Bir kadın gaztetecinin askılı giysisine nedne bua dı takmıştı acaba Ali Kırca? Sonra gün oldu devran döndü Ali Kırca ‘nın çırılçıplak seks görüntüleri sadisizm eşliğinde internette izlenme rekoru kırdı! Soyunmak nasıl olurmuş herkese gösterdi. erkek medyamız ve medya çetesi de tek satır yazmadı. Buna etik kulp bulma başarısı bile gösterdi! Düğmeye basmak bu mu? Çifte standartın,ahlaksız gazeteciliğin bir çok örneğini bu olayla bir arada analiz edebilirsiniz. merhaba nevval hanım ben emine internet yeni aldık ilk defa mail yazıyorum sizi ilk yeni yüzyıl gazetesinde tanıdım o zamandan bu güne sizi hayranlıkla ve ilgiyle izliyorum. Eskişehirde konferansınızda bulundum sizinle fotoğraf çektirdim yakından gördüğüm için çok mutlu oldum. Sitenizde bulunan 32. gün programına ait konusmalarda N. HABLEMİTOĞLU ile sizin aranızda yanılmıyorsam daha sert bir diyalog vardı yazıda bu kısım neden yok acaba diyen bu mektup o zaman montaj yapan tvlerin(show dahil) gazetelerin iftira ve yalan kampanyalarının insanların aklında kalış şekline bir kanıttır. Bunu hangi mahkemede temizleyebilirdik? Ki çok şükür böyle bir adalet yoktu zaten. Bir röportajdan….. Neden 32.Gün sonrası herkes saldırdı sence? Herkes soruyu böyle soruyor, oysa doğrusu neden önce saldırdı demek gerekir. Cumhuriyet gazetesinden Hikmet Çetinkaya 24. Haziran günü çıkan sayıda hakkımda çok çirkin iftira ve yalan beyanlarda bulundu. Ben Yunus Nadi ödülü sahibi ve birkaç yıl Cumhuriyette çalışmış biri olarak bunu ciddiye aldım. Ne basın ahlak yasasına ne de insan haklarına uyan suçlamalardı. Cumhuriyet Gazetesine şerefsiz dedin mi? Elbette hayır. Benim dediğim şuydu: Cumhuriyet gazetesi ve ahlaksız Hikmet Çetinkaya hakkında dava açacağım. Elbette gazetenin yazarına uyarıda bulunmasını gönlüm isterdi, onlara duyduğum saygı sarsıldı. Programda sadece küfür ettiğin söyleniyor? Program öncesi zaten gergindim, ayrıca İsmail Nacar yarım saat M.Ali Birand ile pazarlık yaparak tansiyonu iyice yükseltti. Elbette benim küfretmem mümkün değil. Çünkü beş yıldır televizyonda tartışma programları yönetiyorum ve onlarca programa katıldım. Şimdiye kadar başıma gelmiş değil. Burada bir diğer önemli husus Siyaset Meydanı dahil bütün hafta televizyonlar beni ekrana çıkarmaya uğraştı ve ben hepsini reddettim. Neden? Çünkü karşıma bilimsel düzeyde tartışacak birilerini değil provokatif insanları çıkarmak istiyorlardı. 32.Gün’ü neden kabul ettin? Etyen Mahcupyan olduğu için . Hiç olmazsa iki kişi belli bir düzeyde konuyu anlatmak olanağı olur diye düşündüm. Ben hala derdimi anlatmam gerektiğini düşünüyorum yani. Oldu mu? Mahcupyan ile birlikte literatür olarak bir beraberlik sağladık ve basın hiç söz etmese de önemli şeyler söylendi. Aslında programda ona da çok sataşıldı ve o da cevabını verdi. Fakat o hedef değildi. Ayrıca Atilla İlhan ve Prof. Emre Kongar yazdıkları yazılarda konuşmalara dikkat edilince önemli olduğunu belirttiler. Basında herkes sana karşı mıydı? Erkek egemen bir yapının sadece kadınlığıma saldırması ve aşağılaması normaldir. Hakaret yazılarının hiç birinde tek bir sözcükle fikire atıf yapılmıyor. Bilgi yok. Özellikle kadın yazarların kadın olarak bana yaptığı ağır ve haksız hakaretler beni çok yaraladı. Ama gerçek aydın namusunu koruyan ve korkmayan Can Dündar, Gülay Göktürk ve Seda Güler belden aşağı vurulduğunu çok net yazdılar. Sen Ka.Der Yönetim kurulu üyesi ve kurucususun, hep kadınlar için çalıştın. Sana destek veren çıkmadı mı? Maalesef hayır. Evet, ben yıllardır kadınlar için çalışıyorum, yazıyorum, yüzlerce konferans verdim. Dargeçit’ten tutun İzmir’e kadar kadınlar için konuştum. Dostun bir fiskesi yaralar beni demiş ya şair. Faik Bulut’a , Necip Hamlemidoğlu’na saldırdığın, küfrettiğin yazıldı hatta Küfür mağduru diye ropörtaj yapıldı. Faik Bulut “Fethullah Gülen kimdir” diye yazdığı “bilimsel” eserde !benim kadınlığıma saldırarak, aşağılayarak bilimsel giriş yazmıştı. Ben mahkemeye vermedim çünkü Türkiye’de böyle ıvır zıvırlarla uğraşaydım altı yedi kitap yazacak vakit bulamazdım. O nedenle onun bana hakareti söz konusu olabilir. Basın yalan ve tahrifle beni “şirret” gösterme çabasından öyle yazıldı. Necip Hamlemidoğlu’na gelince durum daha komik. Küfür mağduru denen adam daha programa girerken M.Ali Birand’a hakaret ve saldırıyla başladı. O ropörtajda ise beni başka bir kadınla karıştırıyor ve” ilk kocasına haksızlık etti. Bora Gözen de Faik Bulut ile Filistine kaçmıştı” diyor. Bora Gözen’i tanımama yaşım müsait değil, onunla evli olan başka bir hanım. Benimle en ufak bir ilişkisi yok. Yani adam beni başka bir kadınla karıştıracak kadar benim kim olduğumdan habersiz. Tıpkı basın gibi. Basın bildiği halde çarpıttı gerçi. Onun hakkında profesörlerinden telefonlar aldım, üç üniversiteden ihraç edilmiş ve üniversite tarafından mahkemeye verilmiş dosyası oldukça kabarık biri. Bilimsel ya da bilim lafını önüne koyan istediği hakareti yapacak sanki. Türkiye’de bilim ve bilimsellik sözcüğü don lastiği gibi nereye çekersen oraya uzayan bir kimlik kazandı. Üniversitelerin içi boşuna boşalmadı. Senin kim olduğunu biz soralım? Ben hep gerçeğin peşinde koşan meraklı bir antropologum. Üniversitede olmam gerekmez bilimsel makale üretmem için . bu dünyada da böyle. Mimar Sinan Üniversitesinde Antropoloji dersleri verdim, eğer çok önemliyse. Harward mezunları derneğinden Afyon Çay köyüne kadar yüzlerce konferans verdim. İran konusunda Harp Akademileri dahil çok yerde konferans verdim ve makalelerim var. İslam, kadın ve İran konusunda yurt dışından benimle görüşmeye gelen çok sayıda insan oldu. Fakat ben geçmişte yaptıkları parmak hesabı sayarak mutlu olan biri değilim, hep daha ne yapmalıyım diye düşünürüm. Beni hep yapmadıklarım ilgilendirir. Sen bir kanser hastasısın. Kanser olunca da dere tepe kanserle ilgili konuşmalar yapmak için gezmeye başladın. Gerçekten ben en bireysel konumu mu bile toplumla paylaşıp onların da benim bilgilerimden yararlanmasına çalışırım. Kanser sözcüğünün tabu olduğunu gördüm. Tüm tabulara yaptığımı ona da yapıp kırmaya karar verdim. Doktor hasta arasındaki ast üst ilişkisini değiştirilmesi gerektiğini söylediğim için bazı doktorların da kızgınlığını kazandım. Ben bazılarının insan haklarından yana değilim. Ben herkesin insan hakkına saygı gösterilmesini istiyorum. Bu stres sana zararlı değil mi? Maalesef sağlığımla oynuyorum. Oynuyorlar. Montajlı filmler, yalanlar, iftiralar nasıl stres olmasın? Bana İsviçre’de ve burada söylenen asla stres ve üzüntü yaşamayacaksın oldu. Ben bu olaydan çok derin sarsıldım ve şimdi uyku düzenim bozulduğu için yeniden tedavi görüyorum. Pişman mısın? Asla. Bana hakaret edene cevabını veririm. Aydın namusum gereği yazdığım ve söylediğim her şeyin arkasında son nefesime kadar dururum. Aydın çölde tek başına bağıran biridir der Ortega. Gerçi bana akan binlerce faks, telefon ve e-mail yalnız olmadığımı gösterdi. Bana sevgilerini iletebilmek için günlerce çırpındılar. Herkesin ortak sözü:Demokrat bir Türkiye idi. Size de çok teşekkür ederim gösterdiğiniz duyarlılık için. Özellikle bir kadın olarak. Esas size saldırmalarına neden olan Fethullah Gülen ile ilgili görüşleriniz nedir? Fethullah Gülen sosyal bir fenomendir ve incelenmesi gerekir. Özgün bir model yaratılmasına neden olmuş bir toplumsal liderdir. Otuz yıldır çalışan ve yüzlerce okul ve eğitim ağı kurmuş biri olarak önemlidir diyorum. Böyle özgün bir modelin Türkiye modernleşmesi içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyorum. Siyasi emelleri meselesine ise Mahcupyan güzel bir teşhis koydu, bu kadar siyaset yapmanın daraltıldığı bir alanda insanların kendilerine çıkış yolları aramaları sosyal bir vakadır. Ben bir sosyal bilimci ve gazeteci olarak onu ve yaptıklarını değerlendirmeye çalıştım. Bunun yeterli olduğunu söylemiyorum keşke daha on yirmi kişi konuyla ilgili uzman çalışsa da tartışma zemini entelektüel bazda olsa. Benim sorunum entelektüel iklimde tartışma imkanı bulamamak. Türkiye’de her şey politizasyona kurban ediliyor. Herkes bir cemaatin ve klanın içinde bulunduğu için diğerlerini şiddetle reddediyor ve düşmanlık kültürü üretiyor. Toplum içinde köprüler kuracak bilgi ve insan istenmiyor. Bu iktidarlarını tehdit eden bir şey olarak algılanıyor. Bir arada yaşama geleneğimizi yeniden tesis etmemiz şart. Osmanlı ve Türk geleneği de buydu zaten. Siyasetçiler siyaseti böl ve yönet olarak yaptığından dolayı demokrasi geleneğimiz yerleşemiyor. Yine de Türkiye çok yol aldı. Ben Türk milletinin eğitime ve demokrasiye duyduğu saygıyı hayranlıkla izliyorum yurdun dört bir köşesinde. STV’de yaptığım “Aynadaki Kadınlar” programı bile kadın konusunda yargıları sarstı. İyi ve objektif bilgi verilince insanımız bunu değerlendiriyor. Herkes değişime açık, basın hariç. Onlar siyasiler gibi iktidarlarını gerçeğin dışında sabitleyeceklerini sanıyorlar. Oysa dünyada artık “kaliteli gazeteci” önemli oluyor, patronaj değil. İnsan önem kazanıyor. Ona buna hakaret ederek radyoda ünlenenler kendilerine kocaman sayfalar bulamıyor dünyada. Bilgi çağında sadece bilgi konuşacak. Basının bir röntgenini çeker misin? Medya bir dönüm noktasına doğru yol alıyor bence. Bir yanda yargısız infazlar ve ekran linçleri… Diğer yanda sorumluluk bildirgeleri. Medya etiğinin oluşması ne yazık ki zor ve sancılı oluyor ve bu arada benim de aralarında bulunduğun yüzlerce kişi kurban ediliyor. Ben bu tabloyu, 1930’ların Amerikan basınına benzetiyorum. Yurttaş Kane’i hatırlayın. Gazeteler, yok etmek istedikleri kişileri mahvediyor, kendi yıldızlarını parlatıyor ve onlara karşı duranları yok ediyordu. Sonunda topluma verdikleri zarar öylesine büyük oldu ki, kendileri de bu süreçte kaybetmeye başladı. Sancılı bir iyileşme süreci ardından bugün New York Times, Washington Post gibi medya etiğinin doruklarını yarattılar. Benim için yazılanlara bakıyorum. Tam bir linç girişimi. Televizyon ekranında linç girişimini, ekranda olup bitenleri çarpıtarak yansıttılar. Cumhuriyet’ten Çetinkaya, henüz 32. Gün’e çıkmadan, hakkımda akla seza yalan ve iftiralarda bulundu. Star gazetesi, ekrandaki diyalogları ters yüz etti. Diğerleri de düşmanlık kültürünün en uç örneklerini sütunlarına taşıdılar. Ekranda yaptıkları düzmece montajlarla beni yoketmeye çalıştılar. Ben bu tavrın biraz da medya kurbanlarının davranışından cesaret bulduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bana hakaret eden ve yalan-iftira yazan herkesi mahkemeye verdim. Çetinkaya başta olmak üzere önüne geleni yoketmeye çalışanları Basın Konseyi’ne şikayet ettim. Ellerindeki gücü kötüye kullanan bu gibi kötü niyetli medya mensuplarını açığa çıkarmanın yolu bu. Mahkemeler, vatandaşlık haklarımızı ihlal edenleri cezalandırarak medyayı kirleten bu gibi insanları caydıracaktır. Bu da sorumlu gazetecileri cesaretlendirecek, medyanın saygınlığını artıracaktır. Abant’taki basına gelince… İlgi çok yüksekti. TV kameraları, muhabirler, yazarlar Abant’taydı. Ancak Hürriyet gibi birkaç yayın hariç bu toplantılara fazlaca yer verilmedi. Bunu anlarım. Anlamadığım, böylesine önemli bir toplantıyı gazetesinden izlemek isteyecek bir okura yapılanlar. Abant Platformu haberleri öylesine gelişigüzel verilmiş ki toplantıyı bu haberlerden izlemek mümkün değil. Sanırsınız Abant’ta toplanmış yüz kişi, sloganlar atıp dağılmış. Her habere sansasyon yakalama ve “şok” mantığıyla yanaşan basın ile “ayna” görevine soyunan sorumlu medya, böylesi toplantılarda derhal ayrışıyor. Bütün bunlar yaşanırken ilk işim (snki burası batı medyası ve kurumlar gazeteciyi desteklermiş gibi) Basın konseyine ve Gazeteciler Cemiyetine başvurmuştum.Orada yaşadıkalrım ibretlik.Bir gazeteci yalnızdrı.haklı olması değil güçlü omaı gerekir ve ideolojik bir gruptan olmalıdır sloganını öğrendim. Bunu 1998′de yazdık şimdi durumda değişiklik yok ama bunu Murat Bardakçı yazıyor.Önemlidir: Gazeteciler Cemiyeti, her yıl “basın ödülleri” dağıtır. Gönderilen aday çalışmalar bir ön jüri tarafından elendikten sonra asıl jüriye sunulur ve ödül verilecek yayınları bu jüri belirler. Bu sene de aynısı oldu ve jürinin hangi çalışmaları ödüle lâyık bulduğu birkaç gün önce açıklandı. Listeyi okurken, hayretten sözün tam mânâsı ile donakaldım. Bu senenin araştırma ödülü “Einstein’ın İsmet İnönü’ye mektubu” başlıklı çalışmaya verilmişti ve ödülün sahibi de Cumhuriyet Gazetesi’nden Orhan Bursalı idi. Hayretimin sebebi hem araştırmanın başlığı, hem de alan kişinin ismiydi; zira fizikçi Albert Einstein’ ın İsmet İnönü’ ye yazmış olduğu mektubu ben yayınlamıştım. Ama, senelerden buyana hiçbir kuruluşa ödül başvurusu yapmama yahut verilen ödülleri almama yolundaki prensibim gereği Gazeteciler Cemiyeti’ne de “Bana ödül verin” diye bir başvurum olmamış fakat gözümüzün nuru cemiyetimiz, benim yazımla başkasını ödüllendirivermişti! Aczin bu kadarına pes! Albert Einstein imzalı Fransızca mektubu dostum Mesut Ilgım’ dan almış, mektubun fotoğrafını ve Türkçe tercümesini, sâbık gazetemde açıklamalarıyla beraber 2006′nın 29 Ekim’inde yayınlamıştım. Yazım üstelik “Büyük dahiden genç cumhuriyete rica” başlığıyla birinci sayfada sürmanşetten dokuz sütuna verilmişti, içeride de tam sayfaydı. Gazeteciler Cemiyeti’nin yılın araştırması seçtiği yazı ise, Cumhuriyet’te, benim yayınımdan beş gün sonra, 3 Kasım’da çıkmıştı. Yazının üzerinde imzası bulunan Orhan Bursalı mektubun benim tarafımdan yayınlandığını zaten söylüyor, belgenin kendi sayfamda kullandığım fotoğrafını aynen alıyor, Fransızca’dan yaptığım tercümeyi daha da bir öz Türkçe olarak yeniden yayınlıyor ve bilim tarihçisi bir profesörün konu hakkındaki görüşlerini naklediyordu. Yani, cemiyetin ödüle lâyık bulduğu araştırma, benden yapılmış bir alıntıdan ibaretti. Ben, Orhan Bursalı’ yı hiç tanımamama rağmen, onun alıntı bir yazıyla ödül başvurusunda bulunacağını tahmin bile etmiyorum ve başvurunun Bursalı’nın adına başkaları tarafından yapılmış olduğuna inanmak istiyorum. Bu, madalyonun sadece bir tarafı ama diğer taraf, maalesef berbat: Ortada üç ay önce sürmanşetten verilen ve günler boyu ses getiren bir haberi hatırlamaktan bile âciz bir “Türkiye Gazeteciler Cemiyeti” var. Bir zamanların ciddi bir mesleki örgütü olan, siyasetten günlük hadiselere kadar hangi alanda devreye girerse mutlaka ses getiren bu cemiyet doğru dürüst bir jüri kurmaktan bile âciz hâle gelmiş, onunbunun eserini başkalarına mâledip ödüllendirecek derecede basiretsizleşmiş ve gazeteciler için vaktiyle en büyük mesleki iftihar vesilesi olan “cemiyet ödülü” kavramını bile yerlerde sürünür vaziyete düşürmüş. Reddetmekte haklıymışım Bu son hadisenin şahitten de öte tarafı olduktan sonra, birkaç sene önce, hiçbir başvuruda bulunmamama rağmen beni araştırma dalında “yılın gazetecisi” seçen cemiyetin ödülünü reddetmekle ne kadar isabetli davranmış olduğumu şimdi çok daha iyi anlıyorum! Bugünün genç gazetecileri, mesleklerini mesleki örgüt açısından son derece şanssız bir dönemde yapıyorlar. Bir yanda adına “Gazeteciler Cemiyeti” denen ama bir yazının yahut araştırmanın aslında kime ait olduğunu anlamaktan bile âciz bir enkaz var; diğer tarafta da “Basın Konseyi” diye cafcaflı bir isim takınan ama hukuken hiçbir şekilde vârolmamasına rağmen “hâkim amca” oyunu oynamaya heveslenip onubunu kınamakla kendini tatmine çalışan bir eş-dost grubu… Gazeteciler Cemiyeti’nin akıl yoluna girip girmediği, jüri kararlarının önümüzdeki günlerde yönetim kurulu tarafından onaylanıp resmen açıklanmasından sonra ortaya çıkacak. “Araştırma” zannettikleri bir alıntıya ödül vermekte ısrar ederek anlayışlarındaki aczi herkese tescil mi ettirecekler, yoksa bu yazdıklarımdan birşeyler öğrenip hatalarından dönecekler mi, hep beraber göreceğiz. BEKİR ÇOŞKUN VE HUKUK 9mart2007 KİMİ zaman dönüp eski yazılarıma bakarım ve “ahmak” olduğuma karar veririm. İşte geçen aydan bir yazı: “Bir isyan bekliyorum…” Hukukun tükendiğini, hukuksuzluğun devleti devlet olmaktan çıkarttığını, hukukçuların, hukuku geri almak üzere neredeyse “isyan etmeleri” gerektiğini yazmışım, boşu boşuna… Hukukçular isyan etmediler. Birkaç gün sonra Küçükçekmece’de bir suçlu, mahkeme koridorunda yakaladığı kadın hákimi dövdü, burnunu kırdı. Kendi kendime “Suçlular isyan ettiler” dedim. * Hukuksuz ülke ise suç bataklığında hálá debelenip duruyor. Hukuksuzluk bir kábus gibi. Suçlular giderek sokaklara, kentlere hákim olmaya başladılar, masum insanlar korku ve dehşet içindeler. Her gün gazeteler; yollarda-parklarda kadınlara tecavüz edenlerin, evlere girerek insanları bıçaklayıp soyanların, annesine-babasına yapılan saldırılarda dili tutulan çocukların haberleriyle dolu. Yüzlerce büyük vurguncu, hırsız, yağmacı, akıl almaz biçimde “zamanaşımı” denilen bir gariplik nedeniyle aklanıp paklanıyor, aramıza karışıp suç işlemeye devam ediyorlar. Hukuk olmadığı için taşı-toprağı çalınıyor Türkiye’nin. Bu ülkede namuslu-dürüst olmak çoktandır adeta “aptallık” sayılmaya başlandı. Her büyük suçun arkasından bir “hukuk skandalı” çıkıyor karşımıza, şaşkınız. Suçlular hep kazanıyorlar. Masumlar ise güvenebilecekleri tek güç hukuktan yoksun, kimsesiz ve yalnızlar. Hukuk yok, yok… * İşte ben “aptalca” beklentiler içinde hukukçuların “isyan” etmesini bekledim demek ki… Ama, tüm bunların ilk muhatabı “hukuk adamlarının” sesi-sedası asla çıkmadı, çıkmıyor. Yargıçlar, savcılar, barolar sessizler. Hukuksuzluğun artık bir rejim sorunu haline geldiğinin farkında değil hukuk adamları. Bizler bekliyoruz. Boşu boşuna… ——————————————— VATAN 209/MAYIS Yargıya güven duyulmuyor TESEV’in yargıya ilişkin yaptığı araştırmaya göre Türk toplumunun yargıya güven duygusu zayıf TESEV’İn 2007’den bu yana, “Algılar ve Zihniyet Yapıları” başlıklı proje çerçevesinde yargı kurumuna ilişkin kapsamlı bir araştırma dizisinin ilk kitabı olan “Adalet Biraz Es Geçiliyor…: Demokratikleşme Sürecinde Hâkimler ve Savcılar”, Mithat Sancar ve Eylem Ümit Atılgan tarafından hazırlandı. Çalışma hâkimlerin ve savcıların zihniyetine ışık tutuyor ve yargı bağımsızlığı ve yargıda devletçilik gibi konular etrafında süregelen tartışmalara ilişkin bakış açılarını sergiliyor. Raporda hakim ve savcılara ilişkin vatandaşın algılarına yer veriliyor. Bu algılardan birinde, “Bir hâkimin vicdanı özgür ve bağımsız değilse, istediği kadar hukuk bilsin, dünyanın en büyük hukukçusu olsun, hiçbir anlam ifade etmez” deniliyor. Raporda, yargı bağımsızlığı, yargının her türlü eleştiriden ve sorgulamadan azade olacağı anlamına gelmediği gibi, yargıyı kamusal sorumluluktan muaf tutan bir dokunulmazlık zırhı olarak da görülemez deniliyor. Araştırma dizisinin ikinci kitabı “Biraz Adil, Biraz Değil…” Araştırmanın yorum kısmında, görüşmeciler arasında, devlet veya devlet görevlilerinin taraf olduğu davalarda mahkemelerin mutlaka devleti kolladıkları yönündeki algının yaygın ve güçlü olduğunu belirtiliyor. Yargının bağımsız olmadığı yönündeki algının değişik tezahürlerinde de, güçlünün iradesini dayattığı algısının etkileri görüldüğü bildiriliyor. “Yargı bağımsızlığına en büyük tehdidin hükümetten geldiğini söyleyen görüşmeciler, AKP’nin toplumsal iktidar noktalarını ele geçirdiğine ve bu iktidar üzerinden yargıyı etkilediğine inanıyor” deniliyor. Raporun sonuç bölümünde ise şu bulgulara rastlandığı belirtiliyor: “Yargıya güven duygusunun zayıflığı temelinde, kayırmacılığın ve güç ilişkilerinin yargılama sürecini etkilediği inancı yatmaktadır.” Hakim ve savcılardan tarafsızlık şikayetleri TESEV’in hazırladığı kitapta hakim ve savcıların özellikle yargının tarafsızlık ve bağımsızlığıyla ilgili şikayetlerine de yer veriliyor. YARGI HİÇ BAĞIMSIZ OLAMADI (Bir hakimin tespiti) Yargı hiçbir zaman tarafsız olmadı. Bağımsız olamadığı için tarafsız da olamıyor. Yargı her zaman taraflıdır. Olmuyor yani, sistem yargının tarafsız olmasına izin vermez zaten. Yapamazsınız… SAVCI DURDURULUR (Bir savcının açıklaması) Savcının kendiliğinden harekete geçmesi çok önemli; ama bağımlılıkları olmasa, bağlılıkları olmasa. Harekete geçtiğinde karşısında kimi bulacağını bilemeyebilir savcı. Maalesef, yine maalesefle izah edeyim, konuyu derinleştirdiğinde karşısına öyle birileri çıkar ki ya durur, ya durdurulur, durmak zorunda kalır. GÜCÜMÜZ KÖYLÜYE YETER (Bir hakimin sözleri) Yargı köylü Memet Ağa söz konusu olduğunda çok orta yerdedir. Bu durumda onun iktidarını her şart ve koşulda hissedersiniz. Bu nedenle Türkiye savcıları çok kanıksadıkları şöyle bir savsöz söylerler “Bizim ancak köylü Memet Ağa’ya gücümüz yetiyor…” Biz hakimler de yıllar yılı savcı arkadaşlarımızın bu serzenişlerini dinler dururuz. Yıllar içinde ne değişti derseniz, ortada fazla bir şey görülmez. VATAN/14.MAYIS.2009

GEZGİN GEZE GEZE

Ağustos 17 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Kültür - Antropoloji

Budha ağacına bağlanan sarı peştemaller,önüne yerleştirilen heykelcikler,sular sunak kültünü anlatıyor.türklerde çok yaygın olan ağaç,su kültü burada da var.Ağaçlara dilek tutma ise birebir neredeyse,bu ağaca “tanrının ruhunu taşıyan ağaç” diyorlar.İkibin beş yüz yıllık olduğunu söylüyorlar.Tıpkı bizim gibi kutsal olana değmek ve ondan bir parça İnsan doğduğu evle mezarlık arasındaki uzaklıkla yetinseydi ve hiç merak etmeseydi “öteki”leri,uzak diyarların kültür alış verişi ve zengin deneyimlerinin salkım saçak dolgunluğu asla elimize ulaşamazdı.
M.Ö.64 yıllarında Amasya’da doğmuş Strabon yaşadığı çağda Avrupa,Asya,Afrika’nın önemli bir bölümünü ve Doğu Anadolu’dan Sardinya adasına ,Karadeniz kıyılarından Etopya’ya kadar, gezip görerek yazdıklarıyla günümüze çok değerli bilgiler bırakmıştır.Strabon bir bölgeyi anlatırken coğrafyasını anlattığı kadar tarihini,insanını da anlatır.Strabon övünerek çok gezdiğinden söz eder kitabında.Ama gerçek tam böyle değildir.
Arap seyyah İbn Batuta da, 22 yaşında hac maksadıyle ayrıldığı memleketinden çeyrek yüzyıl süren gezilerinin maceralarıyla dönmüştür.Din ve hukuk işlerinden anlar bir kimse olması nedeniyle hürmet ve itibar görmesi,yüksek şahsiyetlerle tanışması gibi cazibeler onun macerasever ve araştırıcı ruhunu kamçılamıştır.Seyahatnamesi 14.yüzyıl islam aleminin etnolojik ve folklorik malzemesiyle doludur.İslam dünyasının etnik yapısını ve toplumsal organizasyonunu da veren bilgiler İbn Batuta’nın gezilerinin bize ulaşan değerli meyvalarıdır.Evliya Çelebi’nin gezi anıları ve derlediği bilgiler de bu açıdan önemlidir.Evliya Çelebi’nin gezilerinde devlet otoritesinin de etkin olduğu görülmekle beraber “Seyahatname” başka ülkeleri,kültürleri ve kentleri bize anlatan bir destandır.
Tarihimizin ilginç simalarından Katip Çelebi ise coğrafyanın önemini Tuhfetü’ül-kibar’ında anlatmaya çalışır: “Coğrafya bir devletin başında bulunanların bilmesi lazım gelen işlerden biridir.Onlar için bütün yeryüzünü tanımak mümkün olmasa bile, hiç olmazsa, Osmanlı İmparatorluğu ülkesiyle,ona sınırdaş olan ülkelerin bilinmesi şarttır. Bir yere sefer etmek,yahut asker göndermek gerekince ,ancak bu bilgiye dayanılarak hazırlak yapılabilir,düşman illerine girmek ve hudutboylarını korumak çareleri,ancak böyle bulunur ve kolaylaşır.
Bu yolda,coğrafyadan habersiz olanlara danışmak yetişmez, oraların yerlisi bile olsa;öyle çok yerli vardır ki kendi memleketini tamam bilmekten acizdir.Bu ilmin luzümuna şu delil yeter ki,küffar,bu ilimlere göre önem vermek suretiyle yeni dünyayı bulup Sind ve Hind limanlarına yayılmışlardır.”
Katip Çelebi “bu aleme,bakar-öküz-gibi bakan kimselerden “ olmamak için coğrafya bilgisini önerirken çok önemli bir olgunun altını çiziyor ve

bilimsel olarak “gezme görme” bilgisini kullanmanın esas devleti ilgilendirdiğini anlatıyor. “Küffar” gerek cografyayı gerek antropolojiyi sömürge devletin hizmetinde kullanmanın önemini bilir.Çünkü sömürmek için bile o ülkeyi tanımanız,insanını anlamanız,kültürel yapısını kavramanız gerekiyor.Batılı gezginlerin sadece tutkudan değil devlet için gezdiği ve bilgi topladığı belirtilir zaten. Bugün bile ülkemizin kendi etnik yapısını, antropolojik verilerini değerlendirmekten aciz olduğu göz önüne alınırsa Katip Çelebi’nin elini öpmek gerekir.Komşularımızı da sadece “sınırdaş” olarak tanımayı yeterli gören dış politika anlayışımız uzun vadeli politikaları imkansız kılmaktadır.İran halkının inanışlarını,Suriyelilerin günlük yaşamlarını, Rusya’nın toplumsal organizasyonunu ve etnik çeşitliliğini bilmeden kulaktan dolma idare etmek önyargıları güçlendirici bir tutum. Batılı kaynaklardan yararlanmak önemli ama yetersizdir.Bunu Türkiyeli bir gözlemcinin yapması,incelemesi ya da araştırması gerekir. Bunu kendi içinde bilmeyen Osmanlının bir öyküsünü üzülerek anlatır Girit yönetiminde bulunmuş olan Tahmisci-zade Mehmed Macid: 1912 Balkan harbinden sonra Girit Osmanlı’dan kopar.Girit türklerinin Türkçe bilmemeleri memlekette sorun olur. Mübadeleyle gelen yaşlı bir Giritli kaymakamlığa gider ve derdini anlatamaz.Ona tercümanlık yapan Memed Macid Efendiye oradaki memurun söylediği bu günkü devlet kafasının genetik yapısına delalettir:” Biz Türkçe bilmiyenlere gavur deriz!”Oysa Girit müslümanları hiç bir zaman gavur olmamışlardır.O dünyayı ve yaşamı bilmeyen cahil devletin kendi insanına reva gördüğü bu davranıştan üzüntü ve sinir içinde ayrılır Memed Macid efendi.
Seyyahlar zaman zaman abartılmış öyküler,romansı kahramanlar uydursalar da gerçeğin ağırlığı her şeyin üstüne çıkar,gerçekler tüm kurgulanmış olanlardan daha heyecanlı bir canlılık taşır. İstanbul’un Türkler tarafından feth edilmesinin canlı tanığı Yeorgios Francis düşmana bile olsa Türklere takdirini gizleyemez.Gezginin “görgü tanıklığı” namuslu bir yazıcıdır tüm abartıları aşarak bize ulaşan.
Gezi yazıları bu nedenle bize örf,adetleri,kanunları,etik değerleri, siyasi ve ticari ilişkileri o dönemin rengi içersinde zamanımıza ulaştırır.
Ayrıca gezginin kadın ya da erkek olması da gözlem açısından farklılıklar taşır.Pek çok kez,kadının dünyayı görüş tarzının , çok tek yanlı duyumsamaya dayanan erkeklerin algılamasında düzeltici bir işlevi olduğunu vurgulayan Leydi Montague’nün Doğu’dan Mektuplar’ına yazdığı önsözde :” Ben (leydi Astel)şunu isteyecek kadar

kötü olduğumu itiraf ederek;kadınların yaptıkları gezilerden nasıl erkeklerden çok daha fazla yarar sağlamasını bildiklerini;dünya,erkeklerin gözleriyle bıktırıcı bir dolulukla yüklüyken;ve onlar aynı tonda yazılmış aynı şeylerle uğraşırken,bir hanımın nasıl kendisine yepyeni bir yol açarak, eskimiş malzemeyi çok çeşitli,yeni ve ince düşüncelerle güzelleştirdiğini, dünyanın görmesini istiyorum.(alıntı,Frederiksen 1989,s.110)
Kadın bakışının detayla ve günlük yaşamın incelikleriyle ilgisi bir çok çağdaş seyahat yazarı yaratmıştır dünyada. Kadınlar gittikleri yerde tuttukları aynayı kendini keşfetmekte de kullanmaktadır,erkekler ise daha uzak ve donuk ifadeler kullanırlar genellikle. Batı’da yayınlanan
Seyahatnamelerin Türkiye için önemi ise Osmanlıyı ve Türkleri anlatan çok büyük bir külliyat olmasında bence.Türk kimliğini anlatan,sosyal dünyayı ve siyasi yapıyı bize aktaran çok sayıda seyahatname kendimizi tanımada önemli yapı taşlarıdır.Bunların çok azı Türkçeye çevrilmiştir.
Doğu’ya yapılan yüzlerce bilgi edinme yolculukları,her zaman bir amaca yönelik olmasa da yeni bir dünyanın insanlarını,örf ve adetlerini,bölgeyi has bitki,böceklerini anlatarak gerçeklere yol açar.
Pierre Belon du Mans’ın * seyahat anılarında yaptığı gibi katı yargılar ve kendi kültürünün üstünlüğünden “ötekine” bir bakış varsa, bir diğer yazar olan Belon ise çok hoşgörü ve övgüyle yaklaşır topluluğa.
Türklere dair önyargıların beslendiği seyahatnameler olduğu kadar dürüst bilgi aktaranlar da vardır.Bir şablonu beslemeye yarayanlarla bunu delenler arasındaki fark zaten yaşamın bize sunduğu tatdır. Öğrendikleriyle önyargılarını kıramayan dar görüşlülük iyi bir ders gibidir insana. Bir çok gezide insanların gittikleri ülkenin yemeğinin bile tadına bakmadan geri döndüklerini,otantik olan her şeyden neredeyse ürktüklerini gördüm.Buna gezi denmez elbette,uçakla gidiş dönüş eylemi gibi bir isim takılabilir.
“Seyahat adına layık her seyahat,bir anlamda kendini arayıştır.”*
Ama bizim sözünü ettiğimiz seyahatler kişileri aşan kolektif işlev yerine getiren seyahatler.Bu çağın merakına ve açlığına yanıt veren seyahatlerin yaygın bir kitleye hitap ettiği açıktır. Batılıların Doğu seyahatleri “kendinden emin olmak için farklılığa gitmek;kültürel bir mesafeyi sağlamlaştırmak ve bu arada,bu mesafenin onu icat eden uygarlığa yararlı olduğunu,Avrupa’nın ilerlediğini,önde olduğunu,kısacası modern olduğunu kanıtlamak için fiziksel mesafeyi yok etmek söz konusudur.”*s.125-126

Sosyolojik ya da antropolojik bakışı budamacı tavırla kullanırsak elbette kendi kültürümüz ve ulusumuz adına yüreğimiz ferahlar, ama gerçekçi olmaz.Dürüstlükten yoksun olması yanısıra bilgiye ihanet taşır.
“Yapılabilecek alemler arasında,yolculuk bildiğim en büyük alemdir” diyen Flaubert benim favorimdir.Çünkü seyahat için önce düşleriniz olması gerekir.O düşün peşinden bir koşudur seyahat.O düşler olmadan kuru toprak,eski taş parçaları, fan fin fon konuşan acaip insanlar ve acaip tatta yemekler demektir seyahat.Oysa seyahat başka bir kültürün içine girmektir.Onu tanımak ve anlamaktır.Sevmektir demiyorum ama tanımak ve anlamak gezinin bize kazandırdığı en önemli özellikler olursa gezinmek bir anlam kazanır.Kendi sığınağımızdan çıkıp sağı solu kolaçan etmek bizim için deneyimdir,başkaları için değil.
Çin’de köpek eti yemeyi ,bisikletinin arkasındaki küçük sepete bir yılanı atmış evine giden adamı , Meksika’da boğa güreşini güleç yüzlerle seyreden aileleri , Kenya’da Masailerin kulağına takdığı Kodak film kutusunu, bozulmasın diye içine inek sidiği katılan sütü içmelerini,Güney Afrika’da aşağılanan zencileri, Mombasa’nın Hintli tüccarlarını anlamadan dinlemeden gezmek o ülkeye gittiğini kanıtlayan fotoğrafların sergilenmesinden başka bir anlam taşımaz.
Stefan Zweig,” yirminci yüzyılın bakışları esrarsız bir dünya üzerinde dolaşır.”der ve devam eder:”Bütün ülkeler araştırılmış,en uzak denizlerin altı üstüne getirilmiştir.Daha bir nesil önce büyük bir özgürlük içinde şafakları ve gurupları seyreden adsız toprak parçaları Avrupa’nın ihtiyacını karşılamak üzere köle durumuna sokulmuştur.
Nil’in kaynağına kadar vapurlar işlemektedir,artık;Bir Avrupalının gözüne ilişmesinden ancak yarım yüzyıl geçmiş Viktorya şelaleleri büyük bir uysallıkla elektrik üretmektedir.Yeryüzünün o tarihte tanıdığı son vahşi tabiat parçası olan Amazon nehri ormanlarına balta girmiş,bütün dünyaya kapalı el değmemiş tek ülkenin,Tibet’in etrafındaki çember aşılmıştır.Eski haritaların ve coğrafya kürelerinin Terra incognita (bilinmeyen toprak) kelimesi, bilgili ellerce silinip ortadan kaldırıldı;yirminci yüzyıl insanı, bahtını ve olanaklarını tanımaktadır.Araştırma isteği artık daha ileri gitmekte ve derin denizlerin dibine inmek ya da göklerin sonsuzluğuna çıkmak için yeni yollar aramaktadır.Zira,insan ayağının basmadığı tek yol ancak havalarda bulunabilir;artık,çelik kanatlı kırlangıçları andıran uçaklar, yeni yüksekliklere ve yeni uzaklıklara ulaşmak için birbiriyle yarış ediyor.

Fakat yeryüzü,son bir sırrını,zamanımıza kadar gizleyebildi.Yüz yıl didiklenip,işkence edilen vücudunun iki ufacık noktasını insan adlı yaratığın merakından kurtarmasını bildi.Dünyanın belkemiği Kuzey ve Güney kutupları,bu iki noktacık,yeryüzüne karşı korundu ve ondan uzak kaldı.” diyerek kutbun keşfinin öyküsünü anlatır.Norveçli Amudsen’in ve İngiliz Kaptan Scott’un bu mücadeledeki ruhunu bize aktarır.16.ocak.1912’de anı defterine “neşemiz arttı” diye yazan Scott ekibi ruhsuz ve bembeyaz çölün ortasında kutup noktasına varınca Amudsenin bayrağını görür ve defterine şöyle yazar:” Bütün çabalar,bütün yoksunluklar,bütün işkenceler ne içindi?Şu anda sona ermiş rüyalar içindi sadece.”Ağlayarak geçirdikleri geceden sonra etraflarına bakınca “burada görülecek hiç bir şey yok” yazar deftere. Scott’un bütün Güney kutbu izlenimi budur.Çünkü sevinçle dalgalanan Norveç bayrağından başka bir şey görmemektedir gözleri. Scott’un ekibi o beyazlığa teslim olur ve donarak ölürler.Geriye son kalan Scott donmuş parmaklarıyla mektubunu yazmayı sürdürür ve karısına der ki:” Bu yolculuk için sana anlatacak öyle çok şeyim vardı ki!Ama bunlar,sizin yanınızda büyük bir rahatlık içinde oturmaktan yine de çok daha iyi idi!”* s.228-234-235
“Götürün beni yollar!” der bir şair.Yola düşünce büyük bir inanç ve düşün peşinde koşan insan mekanı ve zamanı bize ulaştırır çok ötelerden.
Benim çocuk düşlerimi altı yedi yaşından itibaren seyahat doldurmuştur.Albert Schwaitzer ‘in Afrikalı insanları, Afrika’nın büyülü dünyası ve yoksulluğu beni çok etkilemişti.Uçan Balon’la seyahat edip, ıssız adalara düşen çocuklarla oynayıp Robinson’la sohbet edip Kon Tiki salıyla okyanuslarda balıklarla yarışıp Çin masallarında dev deniz kaplumbağalarının sırtına binip deniz altı saraylarında deniz kızlarıyla koşuşup, Arap masallarında tütsülere bürünüp Hind masallarıyla ateşlerde yanıp dururdum.Bir İranlının yazdığı “kalk borusu” diye bir kitapta İranlı bitli çocukları okuyup şaşırmıştım. Başka hayatlar,insanlar ve hayvanlar hep olağnüstü iç gıçıklayıcıydı. Hemen koşarak oralara gitmek istiyordum. Ne olacağımı sorduklarında Afrikalılara yardım etmek için oraya gideceğimi söylüyordum.
Düşlerime hep kavuştum.Balonla Afrika üstünde uçmak için sabah beşte kalkıp sağanak yağmurun altında bir jeeple giderken kendimi çocukluğumun düşlerinde buldum.Yanımdaki İngiliz kadınla antropolojiden konuşurken yaşadığım hazzı anlatamam. Seyschelles

adalarında dev kara kaplumbağalarının sırtına binip dolaşırken masalları artık masal olarak algılamaktan vazgeçmiştim.Okyanusun mavi yeşil sularında dünyanın en güzel renklerinde balıklar ve atoller arasında bakınırken büyücünün biri olduğumu düşünüyordum. Çünkü sadece hayal etmiştim ve şimdi onlarla birlikte yaşıyordum.
Bembeyaz kumsallarda palmiyelerin altında kıyıya vurmuş mercanları toplarken Afrika kıyılarını özleyiveriyorum ve Mombasa’dan sahile çıkıyorum.İşte!Rengarenk bir kent.Araplar,zenciler,Hindliler,her kabileden Afrikalı kadar Beyaz adam dolanıyor ortalıkta.Etraf baharat kokuyor.Hind kumaşlarının gözalıcılığında kaybediyorum kendimi.Oradan Masailerle muhabbet edip,onlara dokunup Afrikalı hayvan dostlarımızı görmeye gidiyorum.İşte en sevdiğim maymunlar bin bir çeşit ve elimden alıyor muzu.Odama dalıp gözlerime bakıyor.Filler yanımdan geçiyor ve aslanlar uykulu başlarını arabaya doğru kaldırıyor.Dişi aslanlar tehditkar naralarını yüzüme yüzüme üflüyor.Hind tavukları mutlu ve pervasız.Güney Afrika’ya iniyorum beyaz adamın zenginlikleriyle Afrika’nın yoksulluğu içiçe. Tahta heykelleri yontanlarla el sıkışıp sakalaşıyorum.Herkesin zencilerden korktuğu bir yerde zenci bir taksi şöforüne teslim edip kendimi yerli bir pazara gidiyorum.O naif ve sıcak insanların dünyasında çocukluğumu buluyorum. Onları çok özlemişim diyorum.
Atla ormanda gezerken bir yılanın ıslığına takılıp bizonların yanından geçiyorum. Ormanın neminde nefesim kesilirken doğanın içinde yok oluyorum.Yitirdiğim dünyaya bakıyorum yasla.
Cape Town’un pırlanta ışıltılarından gözümü alamazken geri dönüp Afrika’ya bakıyorum ve Zambia’ya geçiyorum.Ağzı açık timsahların dinlendiği Zambia nehrinde sal üstünde şampanya içerken binbir çeşit kuşla bir cennette olduğumu düşünüyorum elbette. Victoria şelalerinden kendimi atıp onun su bulutu içinde yükseliyorum ve helikopterle üstünde turlayarak bu doğa mucizesine selam sarkıtıyorum. Kolanial dünyanın mekanlarında nefes alırken biraz utanıyorum. Nil nehrinde yüzerek Afrika’yı katedip piramitlere sırtımı dayamanın sakinliğini yaşıyorum. Oradan hop yaseminler ülkesi Tunus bana nane çayı sunuyor.Sonra Fas’ın atlara binmiş beyaz giysili Fellahları bir koşu tutturup meşaleler altında kılıç çekiyorlar. Tef ve davulların eşlik ettiği çöl kıyısına gidiş lacivert gökyüzünde yıldızları avuçlarıma döküyor. Çöl büyük ve sıcak.Küçük Prens bana el sallıyor uzaktan.Ona varamadan o binip gidiyor uçan halıya ve Endülüs’ten selam ediyor. Atlas dağlarından bakıp uzaklara Güney Amerika’yı kestiriyorum gözüme.
Meksika’da Frida Kahlo acının sıcaklığını sunarken “mavi Ev”de Diego duvarları çiziyor.Rengarenk Meksika’nın kalbi Maya’da ve

Aztek’te atıyor.Azteklerin koyu esmer tenleri ve bodur bedenleri yakıcı bir tutkuyu iletiyor insana.Meksika ölüm,yaşam ve bunlara duyulan tutkunun müziği sanki. Bir Meksika orkestrası tutup bu özel orkestrayla dans edebilirsiniz. müziğin ritminde aşkın salıncağına binebilirsiniz.Eski gümüş madenlerinde ve kanlı fetihlerde ağlayıp tutkunun erişilmezliğini elinizle tutabilirsiniz Meksika’da. Tanrıçalar ve ermişlerle dolu günlük yaşamı aşıp Karayip’in kıyılarına ulaşınca bembeyaz kumları taşıdım elimde sevgiyle ta ülkeme.
Brezilya’da San Paola’nın şık ve ukala insanlarını görmemezlikten gelip Rio’nun kumsallarına attım kendimi.Ekmek ağacının verimli meyvalarını tadıp yoksul gettoların yanında sönmeyen dilek mumlarında binlerce asılı yüreğe eşlik ettim.Üç milyon bembeyaz giyinmiş insanla Copocabana da şampanya ile ıslanıp vudu törenlerine katıldım.Vudu cadısının kutsadığı başımı onun başına vurdum üç kez,üç kez kollarımı kaldırıp indirdim ve üstündeki yüzlerce boncuğu,kurutulmuş şeyleri üstüme başıma sürterek içimdeki şeytanı kovup bana yeni yılda şans diledi . Artık bir coconut alıp yudumluyorum. Yarı kiymetli taşların sokaklarda satıldığı bu zengin ülkenin Afrikalı kokusunu ve yerli kültürünü yeniden keşfettim.
Arjantin’de gouchozlarla dans edip (kovboy) çiftlikte at koşturup dev ateşlerde pişen kuzuları çevirdim. Tümüyle yok edilen bir halkın yerine gelen beyazları ve melezlerin güzel ırkına bakıp Borges’in ağaçları altında oturdum.
Patangonyaya inip en paleolitik dönem düşümü yaşadım.Dünyanın glacier dönemden kalma bozulmamış bu uçsuz buçaksız noktası deniz fillerinin homurtularıyla dolu.Buranın ucu ateş adaları, karşısı gibi de Falkland.Şu İngiltere’nin elden çıkarmamak için insanları öldürdüğü yer!
Paraguay , Uruguay ve Brezilya üçgeninde Amazon ormanlarına dalınca bir düşün parçası oluyor insan artık.Burada olmak dünyanın kuruluşunda bulunmak gibi bir duygu.İgausu şelaleri ve yeşilin içinden fışkıran sulardan bir dünya.
Paraguay’da yok edilen ırkların kaderini bir adada tek başına yaşayan bir yerli olarak gördüm ve sömürge tarihine lanet ettim.Bu yoksul adamı sadece yiyecek için çalıştırıp onun dünyasını yok eden beyaz adama öfke kusarken yok olan ırkları ve kültürleri hüzünle izledim müzelerde.
Yeni Zelanda’da yerden fışkıran su buharlarının,kaynayan çamurların egzotik dünyasında Maurilerle dolaşıp,Avustralya da aborojinlere haber uçurdum.Kaolaların tembel tembel pineklemeleri ve durmadan zıplayan kangurular zıtların beraberliği teorisinin kurgusu gibiydi.
Tasmanya’da somon yiyip insanın az olduğu bu adada doğanın güzelliğine sığındım.
Moskova’da kayın ağaçlarının altında çıngırak sesleriyle koşan kızağımın San Petersburg’da Hermitaş müzesine doğru yönlenmesinde benim dahlim vardır elbette.
Velhasıl kelam; düşlerimin peşinde dolanmışlığım çoktur.
Seyahat insanın başka insanlarla ne kadar ortak ve farklı yönlerinin bulunduğunu anlamasına yarayan kültürel bir yolculuktur. Doğal dünyanın keşfi kadar kültürel çevre de yolculuğun içeriğidir.
Kültüre yolculuk insanın kendi içindeki yolculuğun da önemli bir parçasıdır.
*Katip Çelebi’den Seçmeler Milli Eğitim Bak. Ya.
*Stefan Zweig Yıldızın Parladığı anlar Türkiye İş Ban.Ya.

NEVVAL SEVİNDİ
Akatlar/ 1996

ÜLKELER ÜLKELER

ARJANTİN

(1991)
Av.Alvarez sokağını boydan boya yürürken insan kendini Paris’te h sanabilir.18. ve 19.yüzyıl mimarisi,geniş caddeleri,şık ve görkemli sanat galerileri, butikleriyle bir cazibe merkezi.Tüm apartman katlarından çiçek ve bitki fışkırıyor,bu binanın beton duyarsızlığını örten bir sevimlilik.Kent planlaması Batı kentleri şablonunda,eski binalarla yeniler arasında bir uyum düşünülmüş.Kentin girişinde yoğun gecekondu bölgesi Rio’da olduğu kadar döküntü ve sefil değil.Brezilya’dan Arjantin’e geçiince insan kendini Avrupa’ya gelmiş gibi hissediyor.Güzel Sanatlar Müzesi,çok geniş kültür merkezi kültürel formasyonun önemini vurguluyor.Rahat giyimli kadınlar,yakışıklı erkekler,öğrenciler rahat bir gezinmede.Sergiler,yarışma ilanları ve dolu bir kültür merkezi. Arjantin’deki tüm yerlileri kesen beyazların yaptığı etnik temizlik nedeniyle burada beyaz ve melez ırk var.Çok küçük bir azınlık dağlarda yaşıyor.
Geniş pampaların,çiftliklerin ve gouchozların ülkesi Arjantin.Tam anlamıyla bir et ülkesi üstelik.Sığır ve koyun yaygın olarak yeniyor.Kömürde ve çevirme olarak pişirilen et çok ve lezzetli.
Restoranda et menüsü sığır ve koyunun yenecek bölümlerinin yer aldığı krokiyle birlikte geliyor.Ege’de geleneksel bir yemek olan bumbar burada ciğerle yapılan otantik bir yemek.Bir hamburger istediğinizde Osmanlı tuğlası kalınlığında bir şey önünüze geliyor. Bu Arjantin hamburgeri! Mc Donald’s bundan onbeş tane hamburger çıkartır.Yemekte şarap geleneksel ve bira günlük içecek olarak tüketiliyor. Yanında torta her zaman hazır!
Çok snop yaşayan bir sınıf var Arjantin’de Montevideo Uruguay kent dıyşında bir sayfiye ve nehir kıyısı . Ünlü Amerikalılar ve Arjantinlilerin yazlık mekanı.Burada golf,polo,tenis ve her türlü spor imkanı var.Prens Charles bile Mart ayında başlayan polo oyunlarına katılıyormuş zaman zaman.
Cumhurbaşkanının oturduğu ofis sömürge valisinin Arjantin’de yaptırdığı ilk resmi bina,İtalyan-İspanyol karışımı bir mimari. Adı da “pink House”.Pembe olmasının nedeni ilginç;o sırada Arjantin’de süren iç savaşta tarafların birisinin bayrağı kırmızı,diğerinin ki beyaz olduğu için anlaşma sağlanınca binayı pembeye boyamışlar. 1979’da bu binanın önünde yüzlerce genç öldürülmüş.Her yıl ayni günlerde anneler bu meydanda mumlar yakıyor ve anma töreni yapıyorlar.
Buenos Aires kent kültürünü size sunan bir atmosfer,belki bu nedenle Arjantin’i pek Güney Amerikalı saymıyorlar Brezilyalılar ve hiç sevmiyorlar Arjantinlileri.Geniş bulvarlar,korunmuş eski binalar ve onlarla uyumlu yeni yapılaşma,meydanlar,parklar, sportif alanlar ve yeşil,yeşil,yeşil…Rodin’in üç tane olan “düşünen adam” heykelinin biri burada,diğer ikisi Geneve ve Paris’tedir.Palermo Parkı kentin en büyük parklarından biri ve heykelle donanmış.Burada kahraman heykelleri mutlaka at üstünde temsil ediliyor.Eğer atın dört ayağı da yere basıyorsa kahraman at üstünde öldü demek,yok bir ayağı havadaysa kahraman yatakta öldü demekmiş.Yani eceliyle. Bu eski bir İspanyol geleneğiymiş.

PATAGONYA
Kendinizi dünyanın jeolojik başlangıç dönemlerinde hissetmek için patagonya ideal bir nokta.Bu bölge fosil yatağı.Prehistorik dönemin fosille kaplı toprakları, yarlar,sarp kayalıklar,tonlarca ağırlakta primitif canlılar,uçuşan ve koşan kuşlar,masmavi bir gökyüzünün altında uzanan okyanus,bozkır ve sonsuzluk duygusu…
Patagonya kızılderilileri katliama uğramışlar,dağlara kaçmışlar.O nedenle insansız bu topraklarda en pis işlerde Bolivya yerlileri kullanılıyor.
Puerto Madryn körfezine balinalar yavrulamaya geliyor her yıl ve sonra dönüyorlar.Bu 35-40 tonluk hayvanların yanısıra ayı balıkları 3-4 ton ağırlığında ve ön ayakları üstünde zıplayarak bu ağırlığı taşıyorlar.Deniz aslanları ise yerde sürünerek yürüyor ve garip bağırtılarını sonsuz gökyüzüne doğru salıyorlar.Uçuşan akbabaların iki kanat arası uzunluğu 1.5 metre.Deniz aslanları yılda bir kez deri değiştiriyor.Uzaktan bakınca yaş tahmini zevkli bir oyun,çünkü koşyu kahve olanlar en eski deriye sahip açık ve parlak renktekiler ise yeni deriye.20 yıllık ömürlerinde bir kez doğuran deniz aslanlarının hamilelik dönemi 11 ay sürüyor.Doğan yavru anneyle yeni doğuma kadar birlikte oluyor ve yüzmeyi anne ona öğretiyor.Yeni yavru doğunca anneyi terk ediyor kardeş.Deniz aslanları çok hareketli ve gürültücü,15-16 dişiye bir erkek düşen topluluklar halinde yaşıyorlar.
Deniz aslanlarının doğum yaptığı koyda martılar annenin sonunu yiyerek çevre temizliği yapıyorlar.
Patagonya devekuşu Avustralyadakinden küçük, ama adı Avustralian. Yavrular doğunca bakımından erkek sorumlu.Onların düşmanı puma ve leopar cinsi bir yırtıcı.
Lamalar da devenin akrabaları olarak geziniyorlar.
Penguenler buranın en sevimli sakinleri.Yüzlerce pengueni birarada görmek inanılmaz bir manzara.Bu sevimli yaratıklar binlerce delik açtıkları bölgede yaşıyorlar.Her delikten üç beş tüysüz yavrunun başı çıkıyor.Bu koya sadece çiftleşmek ve yavrulamak için gelen penguenler yavrularını doyurmak için üç gün yada bir hafta denizde kalıyorlar.Badi badi yürüyen yavruların sevimliliği ise dayanılmaz.
Denizden midesi balıkla dolu dönen anne bunları yavrularına kusarak onları besliyor.
Dünya bankası bu bölgenin korunması için Arjantin’e mali yardımda bulunuyor,özel eğitim programları düzenliyor.
Esas ilginci burada yapılan hayvancılık,7 milyondan fazla hayvan besleniyor ve önemli bir bölümü merinos koyunu.Yünleri çok değerli olan bu koyunlar bölgedi bulunan ve görünen tek bitki olan çalılıklardaki çiçekleri yiyorlar.Burada su tuzlu eğer içerlerse ölüyorlar bu nedenle onlara tatlı su istasyonları kurulmuş.Çok büyük arazilerin sahiplerinin geniş sürüleri var.Sürüler başka araziye geçmesin diye sınırlara ince mazgallar yapılmış.
Yoğun hayvancılığa rağmen 1970’den beri Patagonya sanayileşmeye kaydırılmış alüminyum sanayi var.lektrik üretimi yapılıyor . Birinci Dünya savaşına kadar burada büyük bir tuz üretimi varmış,savaşla kesilmiş.Tuz ihracatı için limanlarda demiryoları döşenmiş.
En ilginci ise bir Gal köyünün olması.Yüzyıl önce gelmiş olan Galliler hala o dönemin lehçesiyle konuşan etnolojik bir grup. Patagonya ‘da gal evleri ve İngiliz çayı ,çörekleri İngiliz sömürge imparatorluğunun dünyaya uzanan kollarını bize anlatıyor.

MEKSİKA
1991
Meksikalı kaderciliğin ardında koyu bir dindarlık yatar.Her yıl 12 Aralıkta Meksikalılar çıplak dizleri üstünde emekleyerek,Meksiko’nun kuzeyindeki Guadelupe bakiresinin tapınağına tırmanırlar.Meksika’nın koruyucu azizesi olan Guadelupe bakiresi hep bir yerlerde görünür.1531’de bu kızılderili köyünde görünmüş.Kendisine tapınak istediği rivayet edilir.bunu gören köylü diğer insanları sözle inandırmakta güçlük çekerken mucize olur ve gocuğu üstünde azizenin bir resmi belirir.Bu işarete inananlar tapınağı yaptırır.Meksika azizeler,azizler ve mucizeler ülkesi tam anlamıyla.Burada kendimi anadolu ‘da gibi hissediyorum. Bir çelişkiler ülkesi olan Meksika akla karanın yan yana yaşadığı bir ülke.Pasif, kaderci,dindar ama bir o kadar da atak,çoşkulu ve renkli.Müzikle yaşayan ve nefes alan Meksika’da fiesta ibadet,ticaret,sanat ve eğlence demek.Yüzde 75’I mestizo olan toplum İspanyol-kızılderili karışımı.
Tutkulu danslarında dramatik öğeler önemli.Her dansın bir teması var.Dansların çoğu azizlere bağlılık bildirir.Bazıları ise eski öykü, destanları anlatır.Zıt kültürler,savaşlar, ihtilaller,isyanlarla yoğrulmuş sıcak ve çoşkulu insanlar ülkesi Meksika feodal yaşamın izlerini her yerde taşıyor.O yüzden çok bizden bir hava hakim.
Burada Manana önemli bir sözcük,çünkü her şey yarında.Herkes sessizce sonsuz uzaklıktaki yarın’ı bekler gbi.Eski Meksika atasözü onun için önemli belki de:Büyük fırtınaların dümeni yoktur.

Çok büyük fırtınalar,kırımlar ve işgaller geçirmiş Meksika dünyanın sayılı antropoloji müzelerinden birine sahip.Onlar da kimlikle ve orijinleriyle çok yakından ilgililer.3000 yıllık Olmec, Toltec,2000 yıllık Maya ve Aztek kültürüne sahip Meksika bunlarla çok gurur duyuyor.
Ekvator Milli Müzesi’nde de Maya ve İnka kökenini gösteren bir haritada Doğu uygarlığının Güney Amerika’ya taşınması anlatılıyor.
M.Ö.10.000 yıllarında Büyük buzul koridorunun orta asya dan ilk göçlerde geçen mongoloidler (moğol) buradaki asyatik ırkın kanıtı oluyor.Sibirya Kamkaçya’dan geçen büyük göçte sadece A ve O kan grubu hayatta kalabilmişler.Güney Asya’dan gelen İndian (kızılderili yerli)tipi Orta ve Güney Amerika’ya inmiş.Elbette bu ulaşım 120 yıl süren büyük bir insanlık macerası.Bu insanlar yanlarında sadece evcil köpeklerini getirebilmişler,at dayanıksız çıkmış.İspanyol sömürgeciler atlarıyla karaya çıkınca onları büyük ,evcil köpekler sanmışlar.Bu atlar bir medeniyetin yıkıcısı ve bir ırkın yok edilmesi demek olmuş.
Fantastik ve abstract bir dünya Meksika.Duvar resimlerinde ve mitlerde anlatılan başka dünyalardan gelecek olan beyaz tanrılar doğru çıkmış.Ama tanrıların vahşet ve yoksulluk getireceği destanlarda yok.

KENYA
1992
Sömürgecilerin talan ettiği bir kıtada bir ülke daha.İlk giren Alman misyonerleri.1870 tarih yaklaşık.
Bu kısa zaman diliminde kültürleri yok edip,sınırlar icat edip günümüzün Afrika açmazını yaratan Batı Masaileri yerlerinden sürdü, Mau Maular biçildi.Yaklaşık 40 etnik grubun yaşadığı Kenya’da kültürler,animizm yozlaştırılarak yok edildi.1915’lerde İngiltere sömürge Bakanlığı’na bağlanan Kenya Batı kriterlerine uygunluk uğruna harcanan Afrika ülkelerinden sadece biri.Üstelik ticari olarak en iyi durumda olan.İhracat ve ithalat bölgesi Afrika’nın.Yine de ülkede işsizlik %25 civarında.Tarım ve turizmana gelir kaynakları.Ananas üretiminde ve ihracatında Afrika’da birinci. El Monde’lerin 27.800 hektarlık tarlalarında ananas ekimi yapılıyor.Ananas bitkisi yılda bir kez ürün veriyor.O nedenle değişik zamanlarda ekim yapılarak tüm yıl boyunca ürün alınıyor.Ananas bitkisinin ömrü 15 ay.Ölüyor.Yerine yenisi dikiliyor.Muz ise hüda-i nabit!15 kg.muz beş dolar.
Şoförüm Reşit İsmaliyye tarikatından bir müslüman.Viktorya Gölü yakınındaki Kelkoreke kabilesinden.Ana dili Kuku.Ama resmi dil Swahili konuşuyor ve çok net bir İngilizce.Out Of Africa filminde 14 ay ulaşım sorumlusu olarak çalıştığını söylüyor gururla.Merlyn Streep’e aşık.32 yaşındaki bu şirin zenci tek çocuğu olduğunu ama Afrikalıların çok çocuk yaptığını söylüyor.Toplumda geleneksel kadın rolü geçerli.Hıristiyan müslüman hiç bir erkek karısının çalışmasını istemezmiş.Son yıllarda büyük kentlerde çalışan kadın artmış.Tüm kabilelere mensup erkeklerin ortak taşıdığı bir sembol var;fallusa benzer bir sopa bu.Her takside şoförün koltuğunun altında gördüm bu sembolü.Enflasyondan Reşid çok şikayetçi.Alım gücü çok düşük,yoksulluk elle tutuluyor neredeyse.Kenya’da eğitim 8-4-4 sisteminde İngiliz sistematiğine bağlı.Okul çok masraflı diyor Reşid.
“Tüm Afrika’da hep kavga,özellikle Orta Afrika’da.Çünkü herkes lider olmak istiyor.Bak İdi Amin Uganda’yı batırdı ve kaç kez seçildi.Afrika böyledir”diyor Reşid.
Nairobi’de trafik bir felaket!Kimse kural falan dinlemiyor.Tüm otobüs,minibüs ve kamyonlar tıklım,tıklım insan dolu.Her yandan insanlar sarkıyor.TATA denilen Hind malı küçük otobüsler renk renk boyalı ve insanlar kapılardan sarkıyor.Saat beşten sonra herkes eve dönmek telaşında.Polisler koca bir kamyonunu kasasında evlerine tıkış tıkış gidiyorlar.Ellerinde uzun sopalarla sokaktaki hallerinden oldukça farklılar kamyonda.
Kenya’nın en zengin sınıfı Hind işadamlarından oluşuyor.İlk gelenler ve ticaret yapanlar Araplar ve Hindliler zaten.Swahili dili Arapça ve Farsça bir çok sözcüğe sahip.Doğu sahilinde konuşulan Swahili’nin %80’ni Arapçadır diyor Reşid.
18.yüzyılda Hindliler buraya İngilizler tarafından işçi olarak getirilmişler Kenya’ya.Mombasa- Uganda arasında kurmayı planladıkları demiryolunda gururlu zenci kabileleri çalıştırmayı başaramamışlar ve işçi ithal etmişler.Daha sonra bunlan ticareti ele geçirerek büyük toprak sahipleri ve fabrikatör olmuşlar.Zenginlik toprak ağalığı ve çiftliklerle belirleniyor genelde.
Kitaplardaki vahşi afrika artık yok,sömürgeciler için yaratılmış izole dünyalardan,tatil beldelerinden oluşan bir Afrika var,bir de yoksul Afrika var.Doğal tüm dünyası elinden alınmış.Onlara ilkel diyerek

onları yok edenlerin ne kadar yalancı olduğunu National museum Afrika’da ve sanat eserlerinde görmek mümkün.soyut sanat ve yirminci yüzyıl modern sanatı kesinlikle Afrika ve Asya’dan çalıntı.Bu çok açık.
Müzedeki müthiş kuş koleksiyonu nelerin yok olduğunun açık belgeselleri.Kuş ve balık seksiyonu olağanüstü.Dinazor dolgusu çok etkileyiciydi.İnsanlık tarihinin başladığı yer olarak kabul edilen Afrika’da bu konudaki buluntular ve Antropolog Leakey’in yaptığı çalışmalar heyecanlandırıcı.2.5 milyon yıl öncesine ait ayak izleri beni o dönemin yabanıllığına çekerken duvar resimlerinin estetik duygusu insanın sanatla olan içiçeliğine bir aknıt gibi.Stilize edilmiş hayvan ve semboller bugünün tadını çoktan aşmışlar.Evrensel olan da bu estetik kaygının içtenliği ve derinliği zaten.
Joy Adamson isimli İngiliz bir ressam kadın tek başına Kenya’daki çiçeklerin suluboya resmini yaparak 1935’lerden itibaren yüzlerce bitkiden oluşan bir döküman çalışması yapmış.Ayrıca 600 etnik karakter belirten portre çalışmış.Hepsi çok ilginç.3 kez evlenen Joy fırtınalı bir yaşamı faili meçhul bir cinayete uğruyarak Afrika’da noktalamış.Afrika’ya aşık olmuş çok Batılı var.

SYSCHELLES ADALAR GRUBU
1992
Nefis bir kum,deniz ve tropik yeşillik insanı alıp götürüyor.Victoria başkent,küçücük bir kasaba.Rahat ve gevşek insanlar.Halkın çoğu Katolik,bir kısmı Hindu ve Müslüman.cami,Hindu tapınağı ve bol kilise yardım merkezleriyle yan yana dizili.He yer sokak satıcısı dolu.Bu kadar çok mercan ve değerli taş görünce insan alma isteğini yitiriyor.Mavi,yeşil,kırmızı,siyah bir renk cümbüşü içinde mercanlar,kaplan gözleri,sedefler…
Bir İngiliz’e 1979’da on bin sterline satılmış küçük bir adaya gittim.Yaşlı adamın babası 99 yaşında bu adada ölmüş ve gömülmüş,o da burada ölmek istiyor.Kimsesi yok.O nedenle ada ya yerli arkadaşı Luna’ya kalacak ya da devlete.burada dev kara kaplumbağaları masalsı bir şenlik katıyor ortalığa.Doğa renkli ve absürd gerçekten.
Doğanın renkliliği baş döndürücü,Takamaka denilen ağacını çizince kan akıyor(kan renginde öz su) !
Çay plantasyonları var.Çeşit çeşit çay yapılıyor.Bir yeşil ottan demlenen çayın adı Citronella,tadı limon gibi zaten.Burada yılladca köle ticarete yapıldğını düşününce insan utanç duyuyor.
coconut lovers ve banana içki kokteylerinin tadına bakarken küçücük uçaklarla başka adalara uçabilirsiniz.Pralin bunlardan biri.Bu adanın özelliği Coco De Mer ağaçlarının doğal ormanları burada.Maldiv adalarından gelmiş olan bu ilginç meyva koruma altında.Ağaçların dişisi ve erkeği ayrı ayrı.Dişi ağacın kadın üreme organına bire bir benzeyen bir meyvası var,erkek ağacın ki de aynen erkek üreme organı!Bunlar adanın simgesi olmuş.Tuvaletlerde bile kadın erkek ayrımı bile bu meyvalarla sembolleştirilmiş.Erkek ağaçlar daha uzun ömürlü,500 yıllık bir tane gördüm.Bu adada  

ÖZGÜN KÜLTÜREL SENTEZ

Ağustos 17 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Kültür - Antropoloji

ÖZGÜN KÜLTÜREL SENTEZ
AGİT başlığı altında sayısız konuşma, panel ve yazı yayınlandı. Askeri ve sivil her kesim ilgilendi. Değişik bir şey söylemenin sıkıntısı çekilebilir. Kısaca çerçeve belirlenilse; Türkiye’ye biçilen, bölgenin laik ve demokratik rol modeli olması. Bunun maddi ipuçları bulunmakta. Tüm komşularımızdan, Kuzey Afrika ülkelerine Türk televizyonları izlenmekte. Türkçe yaygınlaşıyor televizyonla. Kosovalı mültecilerle yaptığım söyleşilerde gençlerin Türkçeyi televizyondan öğrendiklerini anladım. Aynı şekilde Kuzey Afrika ülkelerinde ve İran’da özellikle gençler Türkçe öğreniyor. Türkçe eğlence programları büyük izleyici kitlesi çekiyor. Dizilerin tiryakisi olanlar var. İran’da İngilizce dil kurslarından sonra en büyük talep Türkçe kurslarına. Gençler internet yasağını Türkiye’ den telefon hattı kiralayarak kırıyor. Dünya ve Avrupa ile ilişkinin adresi bölgede Türkiye. Türki Cumhuriyet’ lerde öğrencilerle konuştuğumda neden Türkiye’ de okumak istediklerini sordum. Cevapları: Çünkü Türkiye Avrupa’ dır. Oradan Avrupa ve Amerika’ ya atlamak kolay. Türkiye önemli bir referans noktasıdır.
Irak koyu diktatörlüğü içinde yine Türk televizyonu izleyerek siyasi bilgilenmesini sağlıyor. Tüm bölgede Türkiye’ye biçilen rol hediye edilen bir rol değildir. Osmanlı ‘dan beri 700 yıllık bir hinterland içinde yerinin öneminin tekrar altının çizilmesidir. Bu hinterland Osmanlı kültür coğrafyası. Türkiye Cumhuriyeti sınırları siyasi sınırlardır. Oysa kültürel sınırları devamlılığını gerek Balkanlarda gerek Ortadoğu’ da sürdürmektedir. Osmanlı’nın yüzyıldan fazla Batı macerasına eklemlenen T.C.’ nin Batılılaşma tarihi Türkiye’yi Batı’nın uzantısı yapmıştır. Devamlı batı’ya doğru hareket eden Türklerin tarihi Osmanlı ile Batı ‘da kültürel köklerini salmıştır. Bunun izlerini tüm Balkanlarda sürmek mümkün. Bu nedenle kıyıma uğrayan Bosnalılar ve Kosovalılar kültürel bir savaşın şehitleridir. Orada yaşanan kültür savaşıydı.
Türkiye kültürel olarak sarıp sarmaladığı milyonlarca kilometrelik alanda Çin’den Viyana’ya kadar uzanıyor. Bu milliyetçi bir ahkam ile söylenmemekte. Kültürel bir coğrafyanın tanımı için kullanılmaktadır. Uygur pazarında İstanbul fotoğrafı asılı çadır bezinden İbrahim Tatlıses türküsünün oynak havasıyla hareket edersek büyülü halımız bizi tüm coğrafyada dolaştırırken kulağımız Türk popu ya da türküleriyle çınlayacaktır. Peki, sadece müzik mi? Hayır. Yüzlerce döner büfesi açılan Çin’ den başlayalım yine israil’ e kadar gelelim. Türk damak zevkinin yaygın coğrafyasında gezinelim. Batının “fast food” una karşılık Türk “fast food” ürünleri her yerde başa güreşmektedir. Lahmacun, pide , döner , tatlılarımız Rusya dahil her yerde alternatif tatlardır.
Giyim ve moda zevkinin yaygınlığını da hiç hafife almamak gerek. Bölgede yine önderlik Türkiye’ de. Tekstil konusunda , her türlü olumsuz ekonomik göstergelere rağmen, Türkiye çok başarılı bir ilerleme kaydetmiştir.
Bölgede moda yaratıcısı, marka üreticisi olma konusunda iddialı bir ülkedir.
Çeşitli sanat dallarında ve uygulama alanlarında yine özgün bir yere sahip Türkiye. En önemlisi de Bernard Lewis ‘in de söylediği gibi: “ Ortadoğu’da ilerleme olacaksa kadınlarla olacaktır.” Türkiye kadına verdiği yasal haklarla önderliği elinde tutuyor. Pratik toplumsal yaşamda kentli, okumuş kadın kesimi bir çok meslek dalında çok başarılı. Polis ve askerden tutun operatör ve hakime kadar Türk kadını geleneksel olan ya da olmayan iş kollarında temsil edilmektedir. Kadın erkek ilişkilerinde son 20 yılda değişim yaşanmaktadır. Televizyonun yurt içindeki etkileri kırsal alanla kenti yaklaştırmaktadır birbirine. Toplumsal ve kültürel değişimler hızlı olmaz. Olduğu kadarı dikkate değerdir. Kadının toplumdaki yeri önemli gelişmelere gebedir. Bölgenin İslami tek kadın Başbakanını çıkaran Türkiye kadını kalkınmanın merkezi olarak görürse hızla yol alacaktır. Nitekim, Güneydoğu Anadolu’da kadın merkezli kalkınma modelleri uygulanmaktadır. GAP projesi kapsamındaki ÇATOM ( Çok Amaçlı Toplumsal Kalkınma Merkezleri) kurulduklarından kısa bir süre sonra kadın merkezlerine dönüşmüşlerdir. Kadının sokakta, toplumda görünür olması sağlanmıştır. Okuma yazma bilmeyen kadından bilgilenen kadına geçiş kolay değil. Kadın girişimciler Anadolu’nun bir çok yerinde aktif iş yaşamına katılmakta. Bir Arap köyünden konuştuğumuz Hülya bile “paspas olmak istemediği”ni belirtip babasının onayıyla sesini yükseltmekte ve başlık parasına meydan okumaktaydı. Bana söylediği “ tarlada çalışmak istemediği artık fabrikada çalışmak istediği” idi. Bunun sosyal anlamları çok zengin bence.
Türkiye Batı’nın Doğu’ya rasladığı yer olması nedeniyle “Türk” sözcüğü müslüman yerine kullanılmıştır yüzlerce yıl. Türkiye aynı zamanda Doğu’nun Batı’ya rasladığı yerdir. Bu jeostratejik konumu coğrafi değil , aynı zamanda kültüreldir.
Almanya’da ya da Hollanda’da üçüncü kuşak Avrupa değerleriyle Türk kültürünün sentezini yaptıkları işlere yansıtmaktadır. Ekonomik güç olmanın yanı sıra , sanat, siyaset ve edebiyetta artık yol almaktalar.
Tarihsel değişme sürecini tarihsel perspektif kullanarak temellendirebiliriz. Bu kültür tarihini de içerir. Özgün olma ve özgün üretim dinamik bir temelde mümkün. Türkiye bu dinamiklere sahip. Dinamikleri anlayacak siyasi kadrolara sahip olmaması şanssızlığı. Bize biçilen rol den kasıt bunun yabancı pasaport tarafından anlatılması olabilir. Genelde bizim pasaportumuz söylediklerimizin dinlenmesine yeterli olmamakta.
Eğer Türkiye Batılı değerlerle kendi değerlerini sentezleyerek özgün bir kültürel yeniden üretimi gerçekleştirirse bu rönesans olur. Bu Türk Rönesans ‘ ı Türkiye’nin de kendine biçmesi gereken roldür. Tarihsel birikimimiz bunu yapacak kudrette. Yeter ki, zafiyetlerimiz kadar gücümüzü de görelim.
Bugün dünyanın bulmaya çalıştığı “akıl ve gönül beraberliği” felsefi olarak kültürel temelimiz. Duygu ve sezgiyi akıl kadar önemseyen yeni anlayış yeni binyılın da sloganı olacak. Sevgi, sezgi ve akıl üretimi bilgi çağının felsefesiyle uyumludur.
Türkiye kültürünü ve felsefesini yeni oluşmakta olan dünya için üretirken demokrat bireye değer vermek zorunda. Özgün olan toplumla çok uyumlu olan değildir. Özgün olan çatışma yaratır ama sonunda bir sentez yumağıdır. Doğumu sancılı bir sevinç içerir.
NEVVAL SEVİNDİ
Gazeteci /yazar
 

YAZ SICAĞINDA AŞK

Temmuz 22 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Articles

Yazın bu at sineği gibi yapışan sıcağında aşk meşk düşünülür mü diye düşünür insan. Pek de haksız sayılmaz elbette. Hayatı her an yaşamak zorunda olduğumuz gerçeğidir sadece bizi sık boğaz eden. ne ertelenebilir ne de görmemezlikten gelinebilir olması hayatın. Aşk hayata sarmaşık gibi sarınmayı ifade eder,tıpkı geldiği kök kelime gibi. Bıkkınlığın doruk noktalarında takla attığımız Türkiye’de, sıcak denilen bir geviş getirme siyaset nerdeyse…. Umutsuzluğun şırınga edildiği Türkiye’de herşeye burun kıvırmadayız,aşk da bundan nasibini almakta. Hayata sarılmak için duymamız gereken yaşama sevinci nerede? Aşk’ı davet eden süslü kelebek bu sevinç değil midir? O olmadan ne yöne gideceğinize nasıl karar verebilirsiniz? Birini sevmeden nasıl önemli olabilir ki yaşamak?
Yaz sıcağı nemden bir tül perdeye sarınarak dolanırken ortalıkta yüreğim sıkışıyor. Aşk’ın kaçma nedeni sıcak ve nem olamaz diyorum. Bir iç huzuru aramaya gitti belki de solmayan yaprakların arasına. İç huzurunu yitiren insanın meşki olmaz bilirim.

sadece kavga ederek kendini ifade eden,ikiyüzlü davranan ama Allah’ı kandırmak isteyenlere,kibirden ve mevkiden başı dönmüş gözü kararmışlarla hala muhatap olmak insanın içini kemiriyor bir kurt gibi.
Yaz sıcağı tüm haşmetiyle çöreklenip şehrin üstüne silueti boğarken insanın içine de bir kurt düşüyor sanki. Kemirgen ve inatçı bir kurt. Yaz incecik giysilerin altından esen bir rüzgar sanki tüm duyguları sağa sola savuruyor. Geriye kalan bir avuç neşe olmalı diyorum. İşte!Aşk budur.
yüreği kırlangıç yuvası olan
cıvıltılı bir zamana
bırakılmış insan
ne sevmekten korkar
ne sevilmekten. Bunu biliyorum ya, bu da bana yeter vesselam.

YENİDEN YAPILANMA İSTEĞİ

Temmuz 15 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Articles

Türkiye’ de herkes artık böyle gelmiş böyle gider diyen eski zihniyetin çöktüğünü görmekten mutlu!
Türkiye son 40 yıllık çalkantılı politik tarihinin en kaotik dönemini geçirmekte,fakat buradan bir yere çıkacağı umudu ufukta belirdi diyebiliriz. Politikacılar parti liderlerlerine “hayır” diyerek istifa edebiliyorlar. Elbette,sosyal olaylar tek faktörlü değildir. Bir çok faktör ve süreç iç içe işlemektedir.
Merkezde bir partinin olmaması Türkiye için büyük bir zafiyet oluşturmakta. Kentli, eğitimli kesim kadar Anadolu’nun bir çok yerinde insanlar da dünya vatandaşı olma düşündeler. Geçen haftalarda Manisa’dan iki saat uzaktaki Demirci’ de halka verdiğim konferans bana bunu daha iyi kanıtladı. Demirci’de bulunan etnoloji müzesi, özel sektörün gayretleriyle yapılan kütüphane ve bu kütüphaneye devam eden çoğunluk ilgi çekiciydi. Akşam kadın,erkek herkes havai fişeklerin patladığı bir şenlikle futbol başarımızı kutladı. Yüzleri kırmızı,beyaz boyalı gençler televizyondaki akranlarından asla farklı değillerdi. Herkes kalite istiyor. Herkes daha iyi bir hayat istiyor.
Demirci’ de bulunan öğretmen okulu öğrencileri mezuniyetleri şehir içinde bir yürüyüşle kutlarken, esnaf ellerinde kırmızı karanfiller onları öperek kutlamış ve uzun bir kortejle elele bir kutlama yaşanmış.
İhtiyacımız olan halkla kaynaşmış eğitim kurumları ve entellektüel odaklardır. Türk halkı okumaya inanan ,gönül vermiş bir halk. Türkiye’nin önündeki engel siyasiler değil, halkı için fikir üretmeyen entellektüellerdir.

Entelleküeller cesur,atak olmalı ve ürettikleri fikirler toplumun önünü açmalıdır. Bu çaba olmadan Türk toplumunun dünya aktörü olması güç.
Dünya sahnesinde artık yer almak isteyen Türk halkı önündeki tüm engellerden kurtulmak istiyor. Rüzgar neleri süpürecek bakalım! Batı’da sosyal demokrasinin kökeni 1848 devrimine, 1871 Paris komününe ve bütün işçi sınıfı geleneğine dayandırılır.Oradan Ekim devrimine gelinir. Türkiye’deki sınıf kavgası değil. Yenileşme ve modernleşme kavgası. 3.Selim’den beri (Nizam-ı Cedit’le başlayan) ordunun modernleşmesi toplumun Batı normlarıyla yüzleşmesi ve kabullenmesinin kavgasına sosyal demokrasi kavgası mı diyeceğiz? Jön Türkler ve onu takiben İttihat Terakki o kadrolarla Kurtuluş Savaşı ve Kuvvay-ı milliye temelinden de CHP yani Kemalist hareket çıkıyor tarihi süreçte önümüze.belkemiğini İttihatçı karoların oluşturduğu, temeli ordu-devlet memuru merkezli bir örgütlenme gerçekleşiyor. Osmanlı bürokrasisinin genç ve modernleştirmeci tarafı ile devletin modernleşmesini isteyen aydınları da bu ekipler de eklenerek CHP kuruluyor. Yani bu işçi sınıfı üstünde yükselen bir sosyal demokrasi değil. Devleti kurtarma, devleti ve milleti inşa etme hareketi. Çağın gereklerine uygun, çağdaş milliyetçi, milli devlet inşa etmek isteyen Atatürk tarafından kurulan CHP. İttihat Terakki devletçiliği getiren bir akım. Son temsilcisi Sait Halim Paşa modernleşmeyi kendi değerlerimizi kaybetmeden savunuyor.Takıldığı tek konu var:kadın hakları AKP’ye ne çok benziyor. İttihat terakki içinde 3 ana akım var. Bunlar Türk siyasetinin ana damarları: Türkçülük yapan kadrolar Enver Paşa gibi. Pan İslamizm’i savunanlar, (İttihad-ı İslam)İslamcı kadrolar Said-i Nursi, Teşkilat-ı Mahsusa-ı kuran Kuşcubaşı Eşref ve Mehmet Akif gibi Diğeri de;Anadolu kökenli ulusal milliyetçi akımın temsilcisi Mustafa Kemal İttihad-ı Milli Hepsinin izdüşümü bir parti olarak yaşıyor. Aydınlar gelenek olarak devletçiliği temsil ediyor zaten. Ezilenlerden yana olmak mı sosyal demokrasi? Köylüden yana olmak mı? Soysal demokrat kim?Ne istiyor? Hangi zemine basıyor? Teorik çerçevesi ve sentezi var mı? Katolik bir dost şöyle demişti bana:”bugün 55 yaşındayım, 9 yaşında bir çocukla konuşunca kendimi 500 yaşında hissediyorum”. Kutuplaşma önyargılarla beslenen ve takıntı haline dönüşen zihinsel yapılanmanın sonucu. Yeni bir yüzyıla ya da bilgi çağına takvimle saatle girilmiyor elbette.Spielberg’in filmi “Geleceğe Dönüş” hayal edilen zamana gitmek isteyen kahramanların makinenin bozulması sonucu olmadık zamanlara düşmelerini öyküler. Bizde de bazıları 1923’e gitmek istiyor, bazıları 1917 devrimine ışınlanmış duruyor,bazıları İslam’ın “altın çağ”larına gitmek derdinde, CHP gibi partililer 1930 saadet dönemini geri getirme hayalleri kuruyor. Ancak iki de bir “bugün”le yüzleşmek gerekiyor! Bu acıya katlanmak istemeyenler zaman makinasıyla geçmişe dönüp ulusal sınırların dikenli tellerle çevrili olduğu, Berlin duvarının yükseldiği, bu duvarlar ardında keyfi kararların alındığı ve uygulandığı altın çağı istiyorlar ve makinanın bozulduğunu kavramıyorlar.Şeyh Galip bile demiş:” yaşadığın çağdan başka altın çağ yoktur” diye.

Sayfa 132 / 133« İlk...«129130131132133»