İÇTENLİĞİNİ ARAYAN AŞK

Ağustos 23 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Yeni Yüzyıl

İnsanlarda tek sıcak kanun/ Üzümden şarap yapmaları/ Kömürden ateş yapmaları/ Öpücüklerden insan yapmaları / İnsanlardaki tek zorlu kanun/Savaşlara yoksulluğa karşı/ Kendilerini ayakta tutmaları/Ölüme karşı yaşamalarıdır/ İnsanlarda tek güzel kanun/Suyu ışık yapmaları/ Düşü gerçek yapmaları/Düşmanı kardeş yapmalarıdır/Hep varolan kanunlardır bunlar/Bir çocukcağızın ta yüreğinde başlar/Yayılır genişler uzar gider/Ta akla kadar “ Paul Eluard “Adalet” ı tanımlarken günlük yaşamımızda önümüzde açılan yolları da tariflemekte.”Öpücüklerden insan “ yaratan aşkın yaşamın güçlüğü içinde bir çiçek gibi açmasını bize şiir diliyle ulaştırmakta. Amerika’ya benzetilmeye çalışılan yaşamımızın bedensel ve ruhsal yıkıcılık üstüne oturtulması yaşamı değerlerinden savuran ilişkiler ağının toplumu sarmasına neden olmakta.Paranoya yaşayan insanların en basit bir sohbeti bile başaramamaları,ilişki kurmakta zorlanmaları “içtenlik” kavramından bireyin uzaklaşmasıyla doruğa tırmanmakta.

Tek boyutlu ve doyumsuz yaşam çeşitli paranoyalarla yaşayan insan ruhunun can suyunu keserek kurumasına neden olmakta.Böyle bir sosyopsikolojik ortamdan kadın erkek ilşkilerini soyutlamamız imkansız elbette.Toplumun iki yanağını oluşturan kadın ve erkek cinsini irdelerken bir yanağı sürekli tokatlamak haksızlıktır. Genelde bunun kolaycılığına kaçarak sığınmak insanın yüreğini ferahlatmakla birlikte erkeklerin ya da kadınların düşman kamplar olmadığının altını çizmekte yarar var.Kadın ve erkeğin ortak yaşama alanı bir savaş meydanı değil birlikte yaşamın ahenginin kurgulanacağı sahadır. Çünkü mutluluk esastır.Kadın ve erkek birlikteliklerini güç deneme sahasına çevirecek yerde yaşam partnerini,gerçek eşini bulma yarışına dönüştürebilir.Bu zihinsel yarışta olduğu gibi adalet içeren bir büyüyü sağlayabilir.Paranoya ise hem bireyi hem toplumu yalnızlaştıran ve kısırlaştıran bir cadı kazanıdır.Her şeyden korkmak kendimizde olmayan içtenliğin yansımasıdır çünkü.”Kuzey Amerika’da her türlü insan ilişkisini belirleyen acımasızlık ya da sadizm, kusursuz bir ahlak inancının yarattığı taşlaşmadan kurtulma çabasından başka bir şey değildir.”*Kusursuz olmak yerine kusurlarımızla varolan kendimizin kusurlarıyla varolan ötekiyle birlikte “öpücüklerden insan” yapan aşkın içtenliğine kendilerini bırakmaları daha adil bir yaşam olmaz mı? Adaleti arayan toplumda aşk ne arayabilir, dersiniz? *Octavia Paz Yalnızlık Dolambacı, Cem Yay. NEVVAL SEVİNDİ

ALMANLAR VARLIK VERGİSİNİ KEŞFETTİ

Ağustos 23 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Türklerde çok güzel bir atasözü vardır:”Gülme komşuna gelir başına”.
Almanların eskiden Türklerin zayıflığı,başarısızlıkları ile alay ettikleri ne varsa bugün kendi başlarına geldi. Avrupa’da Almanya’ya “hasta adam” deniyor. Sağlık,sigorta sistemi ve işssizlik sigorta yapıları çöktü. Almanya’yı terk eden sermaye durmadan artıyor. Kayıtdışı ekonomi patlamış durumda. Almanya’da herkes kayıtlıdır ve onlar bu kayıt-düzen ekonomisinin ilahı sayarlardı kendilerini. Şimdi sıradan insanlar da kayıtdışına kaçıyor.
350.4 milyar Euro kayıtdışı ekonomi, milli gelirin %16.5 ‘u ediyor. 1995′den günümüze tırmanarak büyüyen kayıtdışının önü alınamıyor.
Bugünlerde çıkan bir müzik kaseti yok satıyor Almanya’da. Adı;Gerd Show ve şarkının adı; tax song (vergi şarkısı) Schröder şarkıda şöyle diyor :
“Hepinizin nasılsa bir yerlerde sakladığınız paralarınız vardır, onları nerede nerede olurlarsa bulacağım.” Bir günde yarım milyon satan kaset Schröder’le dalgasını geçiyor. Schröder ‘le dalga geçen sadece gençler değil, Die Welt gibi ciddi gazeteler bile “Schröder aptaldır” diye yazıyor. Hiç bir Alman başbakanı 2.Dünya Savaşı sonrası bu denli tepki dalgası yaratmadı ülkede. Daha iki ay önce Schröder ‘in seçim başarısını kutlayanlar bugün “elim kırılsaydı da ona vermeseydim” diyor. Biz bu tepkileri ve davranışları çok yakından tanıyan bir milletiz elbette. Kaç kez bu pişmanlığı hayatımızda dile getirdik kimbilir!
Sıkı durun,esas kıyametin koptuğu tartışmayı söyleyeyim; Varlık vergisi geliyor.
Yanlış duymadınız, şimdi koskoca Almanya “varlık vergisi” ni 1 Ocak 2003 ‘de yürürlüğe sokmaya hazırlanıyor. Bu nedenle sosyal demokratların oyu %28 azaldı.
Almanlar yalancı değildir, hiç bizim politikacılar gibi yalan söylemezler diyenler de yaya kaldı! Çünkü Scröder seçimlerde vergileri arttırmayacağına dair söz verdi. Hükümeti kurar kurmaz 23 milyar Euro’luk vatandaşlara, şirketlere ek vergi getirdi. Almanlar bu duruma deli oluyor!
%1 lik Varlık Vergisi yalnız yaşayanlardan ve ailelerden farklı dilimlerde vergi alacak. O nedenle TV dizilerinde ,kliplerde Schröder herkesin cebinden para çalarken gösteriliyor.
1.3 milyar Euro primleri arttırdı ve şimdi dünyanın en pahalı işçileri de Alman artık. Yeni iş sahaları açılmasını engelleyen iş yasalarını değiştirmek yerine sendikalarla işbirliğine giderek yasaları sabitleştirdi. Hani Avrupalılar her şeyin doğrunu bilir,akılla davranırdı. Aynen bizim gibi davranmış;irrasyonel. Ekonomistlere göre bu yeni yasalar girişimcilerin önünde kocaman bir engel. İşsizlik artmaya devam edecek . Bütün bunlar da ressesyonu arttırıyor ve işin güzeli Münih’te ünlü bir şirket yöneticisi şöyle diyor: “Sorunlar da biliniyor, çözümler de ama hükümet etkin değil” ,Biz bunlardan çok gördük. Ekonomik açık büyüyor, sosyal huzursuzluk artıyor. En ciddi gazete ve dergilerde nevrotik yazılar çıkıyor. Liberal Stern dergisi bile gençleri Schröder’e karşı isyana çağırdı. Akademisyenler, talk show’larda ağızlarına geleni,küfür kıyamet söylüyor . Berlin Üniversitesi’nden bir profesör ülkenin ekonomik tıkanmaya önerisi ise Türkiye’de hapse girme nedeni:” Barikatlar kurulsun, vergi boykotu için sokak gösterileri yapılsın.” Müthiş bir servet düşmanlığı gözleniyor, ikinci dünya savaşı öncesi izler taşıyan bu düşmanlığı Maliye Bakanı Oskar Lafontaine dile getirdi: ” Bugün devlet düşmanları pırlanta takanlardır”. 70′li yılların solcuları var ve değişime direniyor diye dövünmeyelim, onlar da demode solcu çok anlaşılan. Bütün bunlar olurken Hıristiyan Demokratlardan “tık” yok. Bizim muhalefete benzemişler zahir. Artık Almanlar hiç kimsenin hiç bir problemi çözebileceğine inanmıyormuş. Araştıma sonuçları böyle. Bizim kadar kötümserler.
Alman gazeteciler daha önce kapitalist şeytanlar diye manşet atarlardı Thatcher ve Reagan hakkında, şimdi onlar gibi liderlere ihtiyaç olduğu lafı ortalıkta geziyor. Gerçi Almanların tarihinde can yakıcı kararlar alma yerine sonuna kadar gidip dibe vurma vardır. Weimar örneğinde olduğu gibi,sonrası dünya savaşı! İnsanlar bu sosyal gen nedeniyle inşallah kriz iyice artar,herkes kötüye gider ve hep birlikte dibe vururuz diye dua ediyorlar. Biz burada yolumuzu ayırırız onlardan, biz de duaya gerek kalmaz. Bir kitap fırlatırsın dibe vurursun.
Firmalar iflas ediyor, işsizlik artıyor. İleri teknolojiye dönük küçük şirketlerin yaşama şansı azalıyor,bu Amerikan şirketlerinin dünyada gücünü arttırması demek tabii. Kendini Amerika ile rekabette sanan Almanya için durum üzücü. Zaten Microsoft Almanya’da olsaydı yaşayamazdı diyorlar. Şu anda artan sadece kayıtdışı ekonomi ve işsizlik.
Alman medyası sürekli Türkiye’nin AB’ye alınmaması için yayın yaptı,yapıyor. Eğer Türkleri alırsak cebimizden en az 20 milyar Euro çıkacak diyerek kamuoyunu yanlış bilgilendirirerek düşmanlık oklarını Türklere çevrilmesine neden oluyor. Cebimizden çok para çıkacak diye korkutulan Alman halkının cebinden 1 Ocak itibariyle zaten çok para çalınacak. Bunun nedeni de Türkler değil, Almanya’nın yetenekli siyasetçileri ve bürokratları!
Biz de Almanya’dan kaçan sermayeye kucak açalım,yasalar çıkaralım ve ileri teknolojiye dönük şirketlere kolaylıklar sağlayalım. Böylece Almanların yapamadığını yapalım ve onları sorunlu ekonomileriyle AB’ne hediye olarak bırakalım. 2004′de belki AB bile kalmaz görünene bakılırsa, biz işimize bakalım.
NEVVAL SEVİNDİ
*Newsweek kaynak olarak kullanıldı.
 

İÇTENLİĞİNİ ARAYAN AŞK

Ağustos 23 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Yeni Yüzyıl

İnsanlarda tek sıcak kanun/ Üzümden şarap yapmaları/ Kömürden
ateş yapmaları/ Öpücüklerden insan yapmaları / İnsanlardaki tek zorlu kanun/Savaşlara yoksulluğa karşı/ Kendilerini ayakta tutmaları/Ölüme karşı yaşamalarıdır/ İnsanlarda tek güzel kanun/Suyu ışık yapmaları/
Düşü gerçek yapmaları/Düşmanı kardeş yapmalarıdır/Hep varolan kanunlardır bunlar/Bir çocukcağızın ta yüreğinde başlar/Yayılır genişler uzar gider/Ta akla kadar “ Paul Eluard “Adalet” ı tanımlarken günlük yaşamımızda önümüzde açılan yolları da tariflemekte.”Öpücüklerden insan “ yaratan aşkın yaşamın güçlüğü içinde bir çiçek gibi açmasını bize şiir diliyle ulaştırmakta.
Amerika’ya benzetilmeye çalışılan yaşamımızın bedensel ve ruhsal yıkıcılık üstüne oturtulması yaşamı değerlerinden savuran ilişkiler ağının toplumu sarmasına neden olmakta.Paranoya yaşayan insanların en basit bir sohbeti bile başaramamaları,ilişki kurmakta zorlanmaları “içtenlik” kavramından bireyin uzaklaşmasıyla doruğa tırmanmakta.

 

We Don’t Have to Be the Grocer of the Middle East

Ağustos 20 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Güncel

The period between 1718 and 1730, which includes the revolt of Patrona Halil, is called the Tulip Age in the history books. What was outstanding about this period was the existence and development of an extraordinary culture of the tulip in Istanbul. During this period, when Europe was still in the Middle Ages, the Ottomans had transformed the tulip into a unique treasure trove of culture with its poems, songs and dances. There is no other example on earth in which such a wealthy economic sector and rich culture developed around a single flower. The tulip is no ordinary flower. Its shape contains the divine secrets of mysticism; its leaves hide the secrets of a period; and its red color bears the cry of the pleasures that were beheaded. The secret contradiction of Turkey’s history is hidden in the tan mark at the bottom of its leaves. But we underestimated the value of the tulip in these lands that loved and exalted it so highly. We lost it to the Dutch. Now Holland exports tulips all over the world and holds international tulip festivals. It makes you want to ask, “O Hollanders, have you ever had a Tulip Age? Have you ever written poems and songs about the tulip? Have you ever called your daughters “Tulip”? Have you ever beheaded grand viziers who cultivated tulips? Have there been times when you plundered tulip gardens, when you were afraid of cultivating tulips? Do you really know the tulip, the love of the tulip, the cry of the tulip?” It was we who did all of this: we — the gentle, noble, angry, capricious and blooded children of these lands. We loved the tulip very much, and we killed it as we killed many other things we loved. Every year in April and June, more than 1 million tourists travel to Holland’s tulip center, Kokinhof, to look at tulips. This is tulip tourism, which brings in an income of millions of dollars. Today, the tulip is the Dutch identity. I went to a place in Amsterdam where tulips are sold at auction. Flowers from all over the world flow into an area of 7,000 square meters. Separate auctions are held in tens of halls. Flowers coming from Turkey, too, are worked on and resold to Turkey at very high prices. They cultivate their flowers in greenhouses. There is incredible organization. This tiny country gets its highest revenue from agriculture. Cultivated areas constitute 26 percent of the country. But the word “tulip” in Western languages as well as the bulb itself came from Turkey. “Tulbendi Turcica” means Turkish muslin. The Dutch word “tulip” was derived from its association with the Turkish turban. We destroyed an enormous culture, and they claimed ownership of it. We talk about it as the age of enjoyment and pleasure in our history books. At a time when Holland didn’t know anything about tourism, the Ottomans used to organize tulip festivals in palace gardens, set up tables selling tulip bulbs and silk to people coming to Istanbul from all over the world. Istanbul was then the capital of the unnamed tulip festival. Now I dream of a “Tulip Renaissance” in the 21st century. We will orient tulip tourism towards Istanbul. We will give these admiring tourists books in every language explaining that the tulip is the “flower on which God reflected” according to the mystics. We will translate Nedim and other poets of this age. We will export to every place possible those beautiful tulip vases displaying the fine taste of Ottoman architecture. Then we will conclude the tulip festival with a tulip garden drawn by lasers in the sky. A symphony orchestra will play that immortal composition based on the poem by Nedim: “It’s the time of festival. Tulip gardens are cheerful because of it.” We can tell this secret again if we estimate the value of our own culture and open our hearts to the tulip once again. Though Ottoman tulips have vanished genetically, let’s create new Turkish tulips. The businessman who doesn’t know his own culture cannot win over the world and production. Cultural preferences and values are the basis of the national identity and the source of our strong and weak points in economic terms. We can create a trademark only with our culture. And to be able to make a synthesis of this, we must stop being narrow-minded.

mektup:I am an American journalist writing about tulips > and Turkey for Lexus magazine and plan on attending the Tulip > festival in Istanbul this April.

I found your fascinating > article about the tulip’s role in Turkish culture in Zaman Online > and wondered if you’d be in Istanbul during this year’s festival. > (I’m still trying to find out the exact dates.)

When is the Cultural Conquest?

Ağustos 20 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Güncel

One can’t but ponder the significance of the 550th anniversary of Istanbul’s conquest within the context of globalization. I wonder whether the introverted and constrictive policies of today’s politics are sufficient to understand Mehmet the Conqueror. The great Mehmet the Conqueror, who conquered Constantinople without compromising the West-East complex, was in pursuit of enormous dreams. His dreams determined his policies and expansion. The Conqueror neither touched the temples of the city that he conquered nor altered the lifestyle of the people. His master Aksemsettin prayed in the garden of the Hagiasofia and the majesty of Hagiasofia was sheltered in his shadow literally. The Turks, who could not have celebrated the conquest of Istanbul with much pride, lost their dreams, along with all their values, in the miserable introversion of leftist-rightist discrimination. I wonder if Fatih was the last bastion of the Conquest ideal. It is impossible to talk about dreams in this country if the only ideals are either the establishment of the turban in the public field or the unique dream to keep the turban out of that field. Those who are party to this fruitless dispute would do well to remember that their forefather, Fatih, gave the Kalanderi dervishes a huge dervish lodge in good faith. The Great Sultan of the Conquest protected these Heteredox dervishes, who wore earrings and navel-rings, shaved their hair, beards and eyebrows and went naked from the waist up. This great sultan, who acknowledged the splendid wealth of diversity, also protected an old church, known today as the Zeyrek Mosque. Can you tell me who would love Mehmet the Conqueror if he were alive today? With today’s narrow-minded policies and views, who would have loved this giant? The Ottoman era’s withdrawal and decline over a 300-year period left Republican history with depressive fears. We could not honor our nation state with a modern conquest. We were unable to carry a scientific, cultural, artistic or fashion conquest beyond our borders. We have forgotten our culture and tradition of conquering hearts. Go to Miniaturk and see it: The Ahrida Synagogue, established by the Jews from Ohri, pays tribute from the 15th century; numerous Sinan artifacts such as the Haseki Hurrem Bath of Sinan the Architect were used as a depot for years during the Republican period as many Sinan masterpieces in our lap. The artifacts, crafted in the wide bosom of Ottoman geography, are fluttering like our dreams’ flag. If we cannot create a single architectural wonder to advance our civilization in the Republican period, it is because we have been unable to dream beyond our borders. The barren state of our culture is reflected in our cities and architecture. Designs of the past fifty years are squatter camps of our sterile dreams. Why do fashion, art and cultural conquests elude us? Why do some fear a drought of foreign capital? While Polish leaders attracted $13 billion in foreign capital to their countries and became military leaders of the Iraqi administration, did Polish leaders happen to divide Poland? It is necessary to reflect on the reasons why the dreams of those leaders – who don’t love their countries – brought prosperity to their countries in such a short time. Poland, Romania, Bulgaria and Russia were countries we used to curl our lips at. And they had also admired us. We were the advanced out-post of the West. We were a symbol for the West. We were a launching pad to the West. Now, our businessmen flock there; everybody is fleeing from Ankara, which has turned into an apple that has been sapped. The big states, which represent globalization and want to break up nation states, don’t have the power to change this situation. They can only split imaginary things and move on. One needs to ask oneself why those fearing the imaginary don’t try to realize reality. I spoke to a university student in Petersburg. He said young people are against globalization. The 22-year-old added: “It’s hollow, like everything in fashion!” Antagonism and the building of walls don’t stop the youth. Despite the multi-polar world theory being developed by Primakov, Russia shakes hands with Bush today and agrees with him on many issues. International powers yield in the presence of power. This power, whether it is harsh or soft, does not bring equal rights or alleviate all the fears of those countries. Speaking without looking at the world is like giving a lecture inside one’s head.

Modernization ‘Becoming Free’ with Focus on Humans

Ağustos 20 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Güncel

Prime Minister [Tayyip] Erdogan delivered a very important message during a meal which he had with French President [Jacques] Chirac: “Our people already deserve to take a place in a modern and contemporary civilized society.” I am an intellectual, who has made this determination for years, as well as being an individual trying to take the pulse of society and agreeing with it with it all my heart. I wonder, if modernization is a negative concept, or a positive concept, as some people insist on? Modernization had been preached only as an imitation and adoption of Western norms for many years. Modernization was not liked because of this. When the definition of modernization was made as being tantamount to an unbeliever, it became a concept attracting anger. Modernization was presented as replacing the former better life and norms with bad habits. In my opinion, modernization is an attempt of trying to be free from primitive and underdeveloped obsessions. It contains “becoming free” with a focus on humans. It is a phase of a more aesthetic, more productive and a more developing process of cultural life and forms. The organizational form of the mosque in the neighborhood of Muradiye, which I visited at the weekend in Bursa, represents modernization. The mosque was not only a place of worship but it was also a social foundation with a place where the administrative power “Divan” gathered, with its guestrooms, small restaurants and boys’ school in the 1300s. The Muradiye Primary School is an extension of the boys’ school today that was founded by Mehmet the Conquerer’s mother. The first “Bedesten” was established. The closed bazaar in the 1300s was like today’s mega malls. The free trade modernized daily life. This means that Islam is a transformation of the modernization of that period, in my opinion. Modernization is a response to the demand for a renewal in life-style. Mimar Sinan is the name of a genius synthesizing the contents of the modern West and East in architecture. We need to realize this synthesis today. The Turkish people want to benefit from the blessings of a better life and modernization. I see that women are making great efforts on this subject. They are rushing from one place to another in order to improve themselves. I saw this at the exhibiton in ISMEK’s “Feshane”. Modernization means the determination of the place of women [in a society], anyway. Improving the status of women is closely related to women having the right of speaking in the family. Six million illiterate people out of 7 million in our country are women and this is very thought-provoking. Keeping the mind only on external appearance does not mean modernization. For example, if the president would have recognized the modern world more, he would have known the importance of the cooperation of businessmen, trade and culture and he would not have spent his foreign trips, like his private trips, at the museums. We need lobbies. The modern world is the [arena for the] war of cultures. Whose culture will be loved?.. In my opinion, that is the work to do. I saw the roots of a modern understanding in many places in Anatolia. The Turkish culture comes from an open past that loves renewal and development. This root does not dry out whatever it experiences. However, it can be delayed [in growing up]. Our power is to carry it as soon as possible to the point which it deserves. Because the world turns fast. I hope that the government grasps that point. Turkey expects lots of things from them. As a matter of fact, our people combine tradition and modernization in their own bosoms. Bursa’s Emir Sultan is an unbelievable folkloric place. All the brides don’t cover their heads, covering their heads or half covering them whenever they come here. During the children’s circumcision ceremonies, they have their photographs taken near the tomb of Emir Sultan and they continously walk around with video cameras at the center. Our extraordinary cultural heritage awaits modernization. The old forms want their interior to be filled with modernization. Then, the Mimar Sinan masterpieces will get out from this culture and the rest will be to market them to the world. I met with people coming from Izmir, Ankara, Isparta while visiting places in Bursa, which were the nucleus of our culture. I wished we had taken this heritage nucleus and shown it to more of our people and our youths and had told the stories. Unfortunately, there was no guide in the center. It is necessary to know the past in order to seize the synthesis; however, that is what we have to do is to load it on the future ship instead of casting anchor to the past. How much we need to the intellectuals and academic personnel, who will produce our own theory… June 24, 2003

Identity Wars in the World

Ağustos 20 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Güncel

Local cultures are trying to compete in the global platform, to become globalize. Local cultures and trademarks now understand that they would only exist if they fight in the global platform. Without leaping from local competition to the global one, it is impossible to become a brand. The Mado ice cream has begun to sell its brand in the United States and Russia. Ulker has now entered the cola market with Cola Turka. It is striving to get cola out of being an American symbol. Okay, now where is the identity in Cola? Is it inside it, or outside it? The surface of it is the tin box. No difference. I have not known the inside of it yet. However, the identity is more than material existence related to the meanings put on it and related to cultural identity. How do we understand that? We understand it through the text of the commercial. Turkish is spoken (the main component of the identity), values of the Turkish cultural identity are being tried to be conveyed to the Americans. We understand that one who drinks the cola will have those values. Moreover, he will absorb it so much so that in the end, transforming into what is physical and it will have a moustache [as a Turkish man's stereotype]. And that is of course the life style and representative of the fashion. Tarkan is a world brand. When he made his works in the tendency of the domestic market, he was criticized, because he is the representative of a global trend. Turkey is not yet on that level. However, it should both market itself as a brand and create brands. The most important sector on this subject is football. It is not enough for any local football team to become the champion at home. Turkish teams desire to win trophies in Europe and to make a name in the world market. Football is a global sector. Today football is also the representative of the global values at neighborhood level. In neighborhood matches, the children playing dream of Rustu [Recber] and Nihat [Kahveci]. They set global targets for themselves even in the neighborhood games. This is observed very clearly in matches between rivals Real Madrid and Barcelona. Because of their different languages, Spanish Madrid people and Catalan Barcelona people consider themselves as sides of a different culture and an identity war. Real Madrid is the symbol of Spain and State sealed. Catalans are in pursuit of independence. Football players are bought to display those identities. Rustu is the representative of an independent, free and rebellious Catalan soul. Rustu being a Turk, is an independent, free and macho symbol. At the same time those values represent national honor. As for [David] Beckham, marketed by the other side, he is the representative of a city-dweller, cute and modern world. What Rustu is saying ,”I’m a fan of Barcelona and Fenerbahce since I was seven,” is the best proof of that the smallest local unit who is in pursuit of global values, I guess. Instead of crying for our disappearing local values, it is required of us to think how we could convey them to the world stage and to work on that. Football is the most regular “show” of the world. It is now “show business.” It is a feast and a show presented every weekend. That is why football has become people’s inseparable passion. The other two very important elements in our identity struggle are literature and our architectural environment. In the field of literature we have lost Tomris Uyar adding precious stories to our cultural identity and describing us. How many of our young people have read that storyteller whom I love very much, that elegant woman? The second name is Celik Gulersoy. He was a man, who endeavored all alone to make brand city Istanbul the heart of our cultural identity.” He was not an architect, he had no academic title,” and with such kinds of words that hurt the “certificated/lecturer” cadre, Celik Gulersoy saved many things that might have come to an end — and he died just the way he loved it. May both of them rest in peace. If you love your identity it is not a solution to remain closed in it, it requires opening it to the world and to compete. Since nothing good in Turkey has returned without a punishment, certainly you shouldn’t forget that you would encounter many difficulties. There will be many obnoxious people trying to block you. Nevertheless, we should carry on. July 8, 2003

Global güvensizlik çözüm değil

Ağustos 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Bu hafta sonunu sıkı bir çalışma içinde geçirdim. Konrad Adenauer Vakfı ile Yüksek Strateji Merkezi’nin ortaklaşa düzenlediği güvenlik politikaları workshop’u bir ilke imza attı.

Ortadoğu’nun siyasi ve stratejik durumunun tartışıldığı bu toplantıda ilk kez yüksek komuta düzeyinde askerler ve güvenlikçiler yüz yüze geldi. Birçok tabu sayılan konunun olduğu konuşmalarda insani anlaşma öfkeyi yendi. Konrad Adenauer’in temsilcisi Dr. Wulf Schönbohm, altı yıllık Türkiye deneyiminden söz ederken çok samimiydi. Hatta birçok konuda Türkleştiğini bile iddia edebilirim. Yüksek Strateji Başkanı Faruk Demir de açık ve net konuşan kimliği ile yetersiz diyaloğun gelişmesine çok katkıda bulundu.

Aramızdaki ve zihinlerdeki Berlin duvarının yıkılması için atılmış olan bu adım cesurdu. Alman Orient Enstitüsü’nden Prof. Udo Steinbach, hepimizin aynı gemide olduğunu söyleyerek “Artık Türkiye’nin farkına varmamız gerekir.” dedi. “İslam faktörü de politikalarımızda kültürel olarak algılanmalı.” diye de ekledi. Türk İslam anlayışının sevgi odaklı, modern tutum ve davranışlarla kaynaşmış olması bence Almanya için önemli.

Almanya, Türkiye’yi dışlayarak değil, onun AB’ye girmesine destek vererek fundamentalist akımların önünü kesebilir. Avrupa’da ve Ortadoğu’da barışçı bir İslam, işbirliği ve entegrasyonu hızlandırır.

Steinbach’ın bir diğer önemli tespiti toplumlarımız arasında politik diyaloğun artmasının gerekliliği idi. Sadece iktidar sahipleriyle ya da hükümetlerle değil, insanlarla, toplumla ilişkiler geliştirmenin önemini vurguladı. Buna gönülden katılıyorum. Toplumsal diyalog ve iki toplumun kültürel bağlar kurması birçok olumsuz önyargıyı ortadan kaldırabilir. Kültür diyaloğu ilk hedefimiz olmalı. Türkiye buna açık.

Prof. Arnuld Bering ise “90’da değişen dünyanın ne anlama geldiğini anlayamadık ve hayal kırıklığına uğradık. Daha çok yeni anlamaya başlıyoruz. Biz Reich kurulduğundan beri onu modernize ederek uygulamayı değiştirmedik.” dedi.

Almanya’nın büyük bir devlet olmadığını ve artık orta büyüklükte bir devlet olduğunu kabul etmesinin zamanı geldiğini açık yüreklilikle ifade etti. “Avrupalı diye bir şey yok.” diyen Bering, Avrupa’nın büyüdükçe güçleneceğini sanmanın basit bir illüzyon olduğunu belirtti.

Can Baydarol’un karşılıklı güvensizlikten kurtulmamız gerektiğini vurgulamasından sonra G7 ülkelerinin dünya nüfusunun ancak % 15’i olduğu; fakat aldığı toplam payın % 85 olmasının ana problem olarak gözden uzak tutulmamasını söylemesi etkileyici oldu.

Bugün dünyamız global güvensizlikle karşı karşıya bence. Bu çatışma riskini artırmakta, silahlanmayı güçlendirme eğilimi getirmekte ve ekonomik refahı bombalayacak bir tehlike. Emperyal bir ABD ile izolasyonist bir Avrupa arasına sıkışmış olan güven bunalımı tehdit oluşturmaktadır.

Faruk Demir nefis bir konuşma yaptı. Caydırıcı kuvvetten farklı, kararlı savaş yeteneği denilen yeni Amerikan konseptini anlattı bize. ABD için Irak harekatının ekonomik boyutunu ve tek başına talep yaratan bir ülke olarak Amerika’nın global talep daralmasından etkilendiğini öğrendik. “Zaman artık eylem zamanı yeni paradigmayı ve değişimleri anlayalım.” diye bitirdi konuşmasını.

Çatlayan uluslararası kuruluşlar olarak NATO ve BM tartışıldı. AB’nin tavrı Batı’nın bir blok olmadığını gösterdi. Huntington’ın tezinin tersine ortak değer ve yapıda bir Batı olmadığı ortaya çıktı. Milli reflekslerin ve çıkarların öne fırladığı bugünkü gerçekler üzerinde düşünmek çok önemli. Yeni stratejiler, uygun fırsatların penceresi olarak değerlendirilebilir aslında. Bunun için önyargısız ve açık ufuklu olmak yeterli. Kendini geliştirme, yetenek ve esneklik politikaları değişimi zorunlu kılıyor. Dünya çok hızlı dönüyor ve Irak operasyonu olduğu andan itibaren bazı şeyleri değiştirmeye başladı. Net olarak göremediğimiz geleceği bugünden yapılandırmaya çalışmalıyız. Eski dünyanın politik yönetim anlayışıyla artık bir yere varmamız mümkün görünmüyor.

Türkiye, gelecekte nasıl bir rol oynamak istiyor? Kiminle sorumluluk ortaklığına girmek istiyor karar vermeli.

 

Kültürel fetih ne zaman?

Ağustos 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

İstanbul’un fethinin 550. yılı globalleşme çerçevesinde ne anlama gelir diye insan düşünmeden edemiyor. Bugünkü iktidar odaklarının içe kapanma ve büzülme politikaları Fatih’i anlamaya yeter mi acaba?

Doğu–Batı kompleksine düşmeden Kostantiniyye’yi fetheden koca Fatih Sultan Mehmet büyük düşlerinin peşindeydi. Düşleri, politikalarını ve büyümesini belirliyordu. Fatih, aldığı kentin ne mabetlerine dokundu, ne insanlarının yaşam tarzına. Ayasofya’nın bahçesinde hocası Akşemsettin namaza durdu ve Ayasofya’nın heybeti onun gölgesine sığındı.

İstanbul’un fethini uzun yıllardır göğsünü gere gere kutlayamayan Türkler, sağcı solcu ayrımının zavallı içe kapanıklığında tüm değerlerinin yanı sıra hayallerini de kaybettiler. Fetih düşüncesinin son yükselen değeri Fatih miydi acaba? Bu ülkede bir taraf için tek hayal türbanın kamu alanına sokulması, diğer taraf için de biricik hayal, onları o alana sokmamak olarak tanımlanıyorsa bu ülkede hayallerden söz etmek mümkün olamaz. Bu kısır kavganın sahipleri, ataları Fatih’e bakarsa görecek ki kocaman bir tekkeyi Kalenderi dervişlerine gönülden vermiştir. Heteredoks dervişler ki kulağına, göbeğine küpe takan, demir geçiren, saçı sakalı, kaşı kazınmış ve belden yukarısı çıplak adamlardır, koca fetih sultanı onları korur ve kollar.

Farklılığın zenginlik revnaklarının farkında bu büyük sultan, Zeyrek Camii diye anılan eski kiliseyi de korumuştur. Bugün yaşasa Fatih Sultan Mehmet’i kim severdi dersiniz? Kendi politikalarına ve dar görüşüne kim uygun bulur da bu koca sultana sevgi beslerdi?

300 yıl süren Osmanlı geri çekilmesi ve içine kapanma devri depresif korkularla Cumhuriyet tarihi boyunca sürdü. Ulus devletimizi modern bir fetihle taçlandıramadık. Ne bilimsel fetih, ne moda ne de kültürel ve sanat fethini sınırlarımız dışına taşıyamadık. Gönülleri fethetme kültürümüzü ve geleneğimizi unuttuk.

Miniatürk’e gidin ve görün. Ohri’den gelen Yahudilerin kurduğu Ahrida Sinagogu 15. yüzyıldan selam duruyor, Cumhuriyet öneminde yıllarca depo olarak kullanılan Mimar Sinan ustanın Haseki Hürrem Hamamı birçok Sinan eseri gibi medeniyetimizin taşa dökülen nağmelerini kucağımıza döküyor. Osmanlı coğrafyasının geniş bağrında yaptığımız eserler, hayallerimizin bayrağı gibi dalgalanıyor. Cumhuriyet döneminde bir tane bu medeniyet deryasını aşacak mimari eser yaratamadıysak, sınırlarımızı aşan hayaller kuramadığımızdandır. Kısır kültür dünyamızın ve çekişmelerin somut hali, kentlerimiz ve mimari dünyamızdır. Son elli yılda yapılanlar hayallerimizin taşlaşmış gecekondu halidir.

Neden moda, sanat, kültürel fetih bize uzaktır?

Gelmeyen yabancı sermayeden neden korkmakta bazıları?

Polonya’nın liderleri geçen yıl 13 milyar dolar ülkelerine yabancı sermaye çekerken ve Irak’ta askeri yönetimin başına geçince Polonya’yı bölmüş mü oldular? Ülkelerini sevmeyen bu liderlerin hayalleri neden ülkelerini kısa sürede iyi noktaya taşıyor acaba diye düşünmek gerekir. Polonya, Romanya, Bulgaristan ve Rusya dudak büktüğümüz ülkelerdi. Onlar da bize hayranlıkla bakıyordu. Biz Batı’nın ileri karakoluyduk. Burası Batı demekti. Buradan Batı’ya atlanıyordu. Şimdi bizim işadamları oraya atlıyor ve herkes, suyu çekilmiş elmaya dönen Ankara’dan kaçmak için yarışıyor. Ulus devletleri parçalamak isteyen globalizmin temsilcisi büyük devletler gerçekleşmiş bir durumu yok edecek güçte değiller. Sanal olan şeyleri ancak parçalayabilirler ve ötesine geçebilirler. Sanallığından korkanlar neden gerçeği yeşertmek için gayret etmiyorlar o zaman diye sormak geliyor insanın içinden.

Petersburg’da üniversite öğrencisi ile sohbet ediyordum. Gençlerin globalleşme karşıtı olduğunu söyledi ve 22 yaşındaki bu genç adam ekledi: “Ama moda olan her şey gibi içi boş!”

Sadece karşı olmak ve duvarlar örmek gençleri kesmiyor.

Primakov’un geliştirdiği çok kutuplu dünya teorisine rağmen Rusya bugün Bush ile el sıkışıyor ve birçok alanda anlaşıyor. Çünkü uluslararası güçler güce göre dağılır. Bu gücün tanımı ister sert olsun, ister yumuşak, her halükarda devletlerin eşit haklarına ve korkularına göre dağılmaz. Dünyaya bakmadan konuşmak kafanın içinde konferans vermeye benzer.

 

KAZAKİSTAN’DA

Ağustos 15 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

İnsana yatırım yapan kazanır

Sınır komşularımızın on yıl önce ne durumda olduklarına bakınca kendimizi sorgulamamız gerçeğinden kaçamayacağımızı düşünüyorum. On yıl önce Bulgaristan ekonomisi ve siyasal yapısı ya da Yunanistan, Rusya ne durumdaydı?

Bizden çok geride olanlar bile bizim nefs iktidarı olan yönetimimizi geçmiş durumda. Kazakistan on yıl önce yeni varolma savaşı veren bir yerdi. 14 milyonluk bu geniş topraklarda yiyecek patates, lahana ve etten ibaretti, giyecek bulunmazdı. Yol yoktu, yordam yoktu.

Hatta onun ülke olacağına inananlar yoktu. İlk gönderilen Türk elçisi kendini sürgün ettiklerine inandığından harabeye benzeyen binayı elçilik olarak almış. Geleceği görecek bir çift gözden yoksun dışişleri mensubumuz binayı Türkiye adına layık bularak içine oturmuş. Şimdi de öyle hırpani kılıklı binanın üstünde Türk bayrağı sallanıyor ve Kazakistan gelişiyor. Bahçesi darmadağınık bu bina belki de doğru seçimdir, kanayan kalbimizi gösteriyor. O zor günlerde bereket insanımız elçiler kadar karamsar olmadığından Kazakistan’a yatırım yapmaya koşmuşlar. Bütün Batı ülkelerinin gözü ve eli olan Kazakistan’da ayrıca 28 okulumuz var. İki tane de üniversitemiz. Burada herkes okuma yazma biliyor. İki üniversite bitiren çok. 14 milyonluk ülke 110 tane üniversite var. İngiliz–Kazak, Amerikan–Kazak üniversiteleri yanı sıra Mısır ve Alman üniversiteleri var. Üniversite açmanız birçok kritere bağlı. Öğretim görevlisi sorunu yok. Her öğrenci başına 140 kitap olmadan ve 9 m² yer oluşturmadan üniversite açamazsınız. Devlet üniversitelerinin kalitesi çok iyi. El Farabi Üniversitesi bunlardan biri. Süleyman Demirel Üniversitesi’nin dekanı Batı üniversitelerinde adına kürsü açılmış çok ilginç bir matematikçi. Askar Cumadullayev, atası Mustafa Çokay’dan söz etti bana.

Rusların Kazakçayı nasıl unutturduğunu ve köylü dili diye aşağılanan bu dilin önemini heyecanla anlattı. Dil insanın ana yurdudur bilirim, dedim. AGİT konferansıyla aynı günlere rastlayan UNESCO’nun da katıldığı 21. yüzyılda birlikte yaşama kültürü sempozyumunda Kazak aydınlar daha kürsüye çıktıklarında alkış yağmuru oldu. Aydınlar halk kahramanı burada. Kırgız olan Aytmatov da alkışlarla ödüllendirildi.

AGİT konferansına katılan parlamenterler bir ya da iki Doğu dilleri konuşurken Türkler sadece İngilizceye çakılıp kalmışlardı. Amerikan büyükelçisi açılış konuşmasında Rusça, tartışmalarda Kazakça konuşurken Türk dışişleri çeşitliliğin çok uzağındaydı. Benim anneannem, dedem ve babaannem üç dört dil konuşurken hemen sonraki kuşak annemler Türkçeden başka dil bilemez olmuş. Bu ne tek tip hayat! 131 değişik milletten insan yaşayan Kazakistan’da nüfusun yüzde 52’si Kazak, yüzde 30 Rus, sonra en büyük grup Almanlar, Koreliler, Ukraynalılar, Dungan denilen Müslüman Çinliler, Yezidi Kürtler, Ermeniler ve diğer Türk halkları.

Bir arada yaşama kültürünü geliştirmiş olan Kazak halkı estetik zevki gelişmiş dans ve müziğe düşkün insanlar. Kadın hayatın her alanında var. Müziği, dansı, resmi ve çalışkanlığıyla Kazak kadını ülkenin temel direği. Milli eğitim bakanı ile birlikte üç kadın bakan var mecliste. Milli Eğitim Bakanı Shamsha Berkimbayeva ‘En yakın dostlarımız zor günlerimizde burada olan Türkiye’dir.’ diyor. Açılan okulları öve öve bitiremiyor. Ayrıca Deliyürek televizyon dizisini hiç kaçırmadığını söyledi ve Alabora’yı çok beğendiğini ekledi. Burada Türk dizilerine bayılıyorlar. Keşke bunu bir kültür ihraç maddesi haline getirebilsek bütün Türk dünyası yanı sıra Ortadoğu ve Kuzey Afrika bile alır.

Dombrayı gitar gibi kullanarak İspanyol melodileri çalan iki kızdan oluşan grup bu yıl Avrupa’da ödül almış. Öz kültürleriyle Batı formlarını birleştirmeyi başaran çok müzisyen var. Gençler kendi kültürleriyle gurur duyuyor. Ancak Kazakça daha yeni öğrenilen bir dil. Kril alfabesi oldukça Rus kültür etkisinin azalacağını hiç sanmıyorum. Dil vatansa alfabe de seni vatana götüren arabadır.

Eski çöken sistemin altında kalan çok insan olduğunu da söylemeli. Serbest pazar ekonomisi adı altında parayı her şeyin Kabe’si kılan anlayışa aydınlar ateş püskürdüler konuşmalarında. En geniş caddeler kumarhane, diskotek ve barlarla dolu. Özellikle kumar ve içki çok yaygın kötü alışkanlıklardan. Herkeste zengin olma isteği var. Hemen.

Gittiğim Ermeni mahallesinde Tanrı misafiri olarak bir evin kapısını çaldım dostlarla ve inanılmaz bir konukseverlik gördüm. İdeolojik zehirlenme olmayınca insan yüreği pek sıcak bir köşe. Nane çayı içtik, bahçesindeki kirazları, meyveleri yedik. “72 millet birdir bize” diyen Yunus’u yâd ettik.

 

Sayfa 131 / 142« İlk...«129130131132133»...Sonraki »