KÜLTÜREL SINIRLARIMIZDA BEKLEYEN HAYALLER

Ocak 25 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Bir ülkeyi büyük yapan kültürel sınırlarının genişliğidir. Rusya eskiden demirperde ülkelerine dilini ihram ederek geniş bir yayılma alanı buluyordu.

Bu onu bugün bile büyük ülke sınıfına sokan en önemli etkenlerden. Amerika bugün en büyük güç olarak dünyaya hakim ise bu onun bir kültür imparatorluğu kurmuş olmasından kaynaklanıyor.
Daha önceki bütün Batılı güçlerden ve düşmanından çok daha etkin bir imparatorluk kurmayı başardı Amerika. Kültürel sınırları global köyü saran Amerika’dan nefret ettiğini söyleyenler bile Amerikan kültür simgelerine hayranlık duyuyorlar.

 

ZİHİNSEL BİR NEHİRDİR BELLEK

Ocak 24 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Stephen Wiltshire bir otistti ve yedi yaşından beri savan denilen yapıda yetenekler gösteriyordu. “Londra Alfabesi” isimli eserini on yaşında yaptığı yirmialtı resim oluşturuyordu.Stephen bir savan değil , aynı zamanda harika çocuktu.Otistik yetenekleri olan bu çocuk dili hiç kullanmıyordu.Çok acil ihtiyaçlar dışında çevresiyle ilişki kurmuyordu, etrafındakilere eşya muamelesi yapıyordu. Oyun nedir bilmiyordu, ihtiyaçlarını sessiz olarak dile getiriyordu. Bir işçi ailesinin ikinci çocuğu olan Stephen üç yaşından itibaren doktor kontrolu altında ömür sürmüş. Stephen üç yaşına bastığında babası bir kazada ölmüş, babasına çok bağlı olan çocuk onun ölümüyle inanılmaz bir huysuzluk sergilemeye başlar.
Haykırıyor, bağırıyor, yerinde dönüyor ve konuşmuyordu.Otistik özel okulda ilk defa resim yeteneği ortaya çıkar. Olağanüstü bir yeteneği vardır. Sürekli bina resimleri çizmektedir.Otistiklerde raslanan saplantılardan biri olarak bina çizme algılanır.Stephen durmadan çiziyordu ve arkadaşları ona “çizici” adını takmıştı. Yeteneği o kadar büyüktü ki, resim eğitimi alması gereksiz görüldü.Görsel hafızası çok iyiydi ve çok iyi bir taklitçiydi.Şarkıları çok iyi hatırlıyor ve ezber yeteneği muhteşemdi. Doktoru onu sadece ilaç verilecek bir hasta olarak görmedi, onu anlamaya çalıştı. Doktoruyla yaptığı uluslarası gezilerde çizdiği olağanüstü resimler ve bu gezilerdeki davranış biçimleri hep incelendi. Doktor onunla insani ilişki kurmayı başardı. Savan dediğimiz bu otistlerin özelliği belleklerinden ve gözlerinden hiçbir ayrıntının kaçamamasıdır. Büyük, küçük, önemli, önemsiz hemen her şeye eşit değerde bir karışım olarak bakarlar. Otistik savanlar da görülen bir özellikte, en küçük ayrıntıları anımsamaları, ancak bu anılardan, genelleme yapmalarını sağlayacak ipuçlarını ve hassas noktaları çıkaramamalarıdır. Örneğin inanılmaz sayılarla hesap yapan savan ikizler, dört yaşından itibaren yaşadıkları her şeyi ince ayrıntılarıyla bilmelerine karşın yaşam duygusundan, bir bütün olarak yaşamlarındaki tarihsel gelişmeden habersizdirler. Bu tür bellek yapıları normal bellekten farklı olarak kendine özgü güçlü ve zayıf yanları vardır. Bir anne otistik oğlu için şunları diyor:
“paul, çoğumuzun aksine yaşadığı bir deneyimi alışkanlık haline getirmez, ona süreklilik kazandırmaz. Onun zihninde her an, diğerlerinden ayrı, adeta kopuktur. Bu yüzden hatırlama sürecinde hiçbir şey kaybolmaz, bastırılmaz.”* Birbirinden ve kendinden kopuk anlar yaşayan bu çocuklar da derin bir süreklilik ve gelişim kazanma kapasitesi yoktur.
Ben bu bireysel otizm öykülerini okuyunca toplumsal bir otisizm de olamaz mı diye düşündüm. Türkiye bir türlü yaşadığı kopuk kopuk an parçalarından sıyrılıp süreklilik kazanan bir nehre dönüşemiyor. Dedikodu yönteminin her yere sirayet etmesi de “an an” yaşama, kopuk parçalar halinde yaşamın üstünde kaymayı anlatıyor sanki. Bu birbiriyle ilişkilendirilmemiş kültürel yapı parçaları dağınık bir boz yap gibi köşede beklemekte. Ne bilim çalışması yaptığını iddia edenler, ne liderlik iddiası olanlar bütünleştirmeye yarayacak bir bellek oluşturamamakta Türkiye’de. Sanki bütün görsel dünya Stephen’ın içinden nasıl bir nehir gibi akıp gidiyor , ama hiçbiri anlam taşımıyorsa, içselleşmiyorsa Türkiye’de yaşadıklarını içselleştiremiyor. Deneyimlerine anlam katamıyor. Bundan dolayı yaptığı, yaşadığı hiçbir şey onun bir parçası olmuyor. Birbirinden uzak sosyal ve kültürel yapılar zihinsel bir işlev bozukluğu gibi Türkiye’yi kendine uzak tutuyor.
Türkiye kendi özgün kültürel sentezini yapmak için zihinsel çaba harcamalı. Zihnini muazzam bir depo halinde kullanmak yerine çağrışımlara açık kılmalı.Geçmişteki her şeyi anlamadan ileten değil, kendi değişimini sağlayacak bilgiyi üreten olmalı.
Türkiye geleceğin kanatları altında uyuklamak yerine kendi kanatlarını kullanmayı öğrenmeli ki şafak vaadkar olsun bize.
*Mars’ta Bir Antropolog Oliver Sacks İletişim
NEVVAL SEVİNDİ
 

ÖZGÜRLÜK BENİM KARAKTERİMDİR

Ocak 10 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Devlet adamının en önemli rolü önlenebilir belalara karşı önlem almaktır. Durum ne olursa olsun, gelecekte çok tehlikeli olacak ama bugün çaba gösterilirse önlenebilecek bela hakkında konuşmak , politikacının hiç sevilmeyen ancak en gerekli işidir.
Sayın Başbakan ve de Bülent Arınç bir çok söyleşide kendileri için en önemli şeyin “özgürlük” olduğunun altını ısrarla çizdiler. Türkiye’de genç,kadın ve temsil edilmeyen bir çok marjinal gruplar kadar bir çok insan da bireysel olarak en çok özgürlük istiyor. Yasaklardan, anlamsız baskılardan herkes bıkmış durumda.
İşte, yeni iktidar Cumhurbaşkanı’nın vetosuyla ciddi bir şans yakaladı. Sadece kendi parti başkanlarına değil, bütün Türkiye’ye özgürlük getirme şansı ve de gücü var elllerinde. Otoriter 1980 Anayasasından kurtulmak için bu veto tam bir nimet. İşte TBMM , işte taptaze özgürlük isteyen milletvekilleri. Tam imtihan zamanı.
Anayasal özgürlükler genişletilerek geniş Anayasa paketiyle Çankaya ve tüm Türkiye ile uzlaşmak mümkün. Ulusal bir hemzemin yakalayabiliriz. Bunun için ne para lazım, ne ihale. Sadece cesarete ihtiyaç var. Hepsi bu. Hadi bunu başarın . Türkiye’nin dağında taşında,Doğusunda Batısında özgürlük yankılansın. Düşüncenin özgür çiçekleri açsın dört bir yanda. Türkler artık özgür insanlar olarak saygı görsünler Avrupa’da ve dünyada.
Bugün geleceği düşünün ve Türkiye’ye özgür bir gelecek sağlayın. Tek parti iktidarının nimeti Türkiye’yi yeni bir yüzyıla taşıyacak Anayasayı yapsın ve geçirsin Meclis’ten. Bu sizi Türkiye’nin partisi yapacaktır. Bugün bize gerekli olan satıcılık değil, liderliktir. Liderlik için geçerli olan tek sınama da, yol gösterme yeteneğidir. Cesaretle o yolda yürümektir. İktidar çoğu zaman onu arayanları bulur. Yoksa iktidar oy çokluğu değildir.
Sadece Türkiye için değil, AB için de uyum açısından gerekli tüm değişiklikleri yaparak gerçek bir reform paketi hazırlamak, hızlı hareket etmek çekişmeden daha fazla zaman kazandırır Türkiye’ye. Hıza ihtiyacımız var. Zaman geçiyor.
Yok eğer kararsız, bulutlu bir akıl sahibiyseniz, irade de karışıklık ve belirsizlik varsa hiç bir şekilde sağlam karar ve eylem ortaya çıkamaz. Özgür toplumun temeli hukuktur. Bireyin hakkına saygı gösteren bir toplum , insana sonuna kadar gelişme fırsatı veren bir toplum, sadece bireysel vasıfları ve gücüyle ilerleyen insanların olduğu bir toplum yaratabilmek elinizde. Yoksa sizde mi akraba ,eş dost kayırmanın rehavetinde eriyip gideceksiniz. Bazıları “kendi işine bak” diyebilir hazımsızca. Politikacı MacMillan ırkçılığın en koyu olduğu G.Afrika’da kendine böyle diyenlere şu cevabı vermişti.
“Kendi işine bak,ama kendi işinin benim işimi nasıl etkilediğine de bir bak.”
Bu konuda Deniz Baykal’ın da desteği var. O zaman yapılacak tek şey daha özgür bir Türkiye için kolları sıvamaktır. Sağcısı, solcusu, İslamcısı ve de ideolojik adı her ne ise herkes bu konuda tek yürek olarak özgürlüğü destekleyecektir. Daha özgür bir Türkiye ancak şeffaf olabilir. Biz ancak bu şekilde yalancılardan, sahtekarlardan ve de balçıktan kurtulabiliriz. Kafamızda ciddi olarak inandığımız bir şey yoksa politika insana çok ağır gelen bir yüktür.
İslam’da Kuran’da her ferde adeta bir nev, bir tür olarak bakar. Tasavvuf da her insan kadar Allah’a ulaşma yolu vardır der. İnsanın biricikliğini kabul eder. Bu biricik olma hali Batı’da “birey” olma ile eş. Birey için özgürlük kendini bilmek için önemlidir. Toplum için özgürlük ise gelişmek için gerekli. Madem Türkiye’nin zenginleşmesi için demokrasi gereklidir diyorsunuz, işte demokrasiyi kurmanın zamanı. Özgür ve demokrat bir Türkiye’ yi hayal edin.
“Özgürlük her yerde insan haklarının hüküm sürmesi demektir.Desteğimiz,bu hakları elde etmek ya da korumak için mücadele verenedir. Gücümüz, amaçlarımızın birliğindedir.”*

*Franklin Roosevelt 1941
NEVVAL SEVİNDİ
 

ONLAR SAVAŞ YAPARLAR BUNA BARIŞ ADINI VERİRLER

Ocak 10 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Amerikan Dil Kurumu (American Dialect Society) her yıl en fazla duyulan sözcük ya da deyimi seçiyor. Geçen yıl 11Eylül saldırısından dolayı en çok kullanılan sözcük olarak “9-11″seçilmiş. Bu yıl seçilen deyim ise “kitle imha silahları” oldu. Aslında bu terimin tarihçesi ve kullanımı 50 yıl öncesine gidiyor Amerika’ da. “Televizyon ya da radyoyu açtığınızda sayısız kez duyulan sözcük buydu elli yıl önce de” diyor komite başkanı açıklamasında.
Amerika’ da televizyonu açıp da haberlerde “kitle imha silahları” lafını onlarca kez duymamak mümkün değil. Irak savaşının geriye sayımı olarak gösterilen şu günlerde Türkiye’de de Musul -Kerkük tartışmasının yaşanması çok ilginç. Dünya emperyalist güçlerinin kaçıılmaz paylaşım savaşının ilki olan Birinci Dünya Savaşı bizim “Kurtuluş Savaşı” mızın karşılığıdır. İkinci savaşa ise hiç katılmadık. Bugün dünyanın geldiği yerin paylaşım savaşının ilk günleri olması çok anlamlı doğrusu. Bunun hep korkulan üçüncü dünya savasına doğru gitmeyeceğini de kimse garanti edemez gibi görünüyor.
Amerika’ da 1968 ‘de ölüm cezasını onaylayanlar yüzde 68 miş, bugün onaylayanların oranı ise yüzde 72. Yıllarca akademisyenler ve sivil toplum önderleri ölüm cezasına karşı savaş verdiler ama bugün ölüm cezasını savunan profesörler de var. New York Kanun Okulu profesörlerinden Robert Blecker caydırıcı olarak ölüm cezası üzerinde çalışıyor.
Bu arada kongrenin çalışmaya başlamasıyla Amerikan halkıın ne düşündüğüne dair yeni kamuoyu araştırmaları hemen gündeme geldi.
Bu araştırmalara göre Amerikan halkı K.Kore ile bir savaşı istemiyor. (İsteyenler%47, istemeyenler %48) Bunun üzerine Başkan Bush ağız değiştirip bu sorunu diplomasi ile çözmek mümkün demeye başladı. Irak konusu için durum hiç böyle diplomatik değil. Amerikalıların yüzde 51′i Irak’ ı düşman kabul diyor. K.Kore için bu oran yüzde 18′e düşüyor. Farklı bir ırk ve din olmasına ,ayrıca aralarında bir savaş deneyimi bulunmasına karşın Koreliler Amerikalılara hiç de terörrist ya da düşman gibi görünmüyor. Bu araştırmada Amerikalıların en önemli iki konusu olarak, terör ve ekonomi öne fırlıyor.
Hatta Amerikalıların 11 Eylül şoku yaşamaları terörü birinci sıraya oturtamamış. Ekonomi en önemli sorunumuz diyen Amerikalılar yüzde 91, terör en büyük dert diyenler yüzde 90. üçüncü sırada ise eğitim yer alırken onu Irakla olan savaş pozisyonu izliyor. Beşinci sırada sağlık harcamaları ve işsizlik geliyor. federal bütçe açığı ise %68 ile 11. sırada.Hemen ardında vergiler %65le göze batıyor. Bu sıralama bizim sıralamamız da olabilir rahatlıkla. Terör içeride zayıflamış olmakla beraber savaşı da terör kapsamında kabul ederek bugünlerde aynı sıralamayı geçerli sayabiliriz. Avrupa’ya baktığımızda da ekonomik sorunlar ve işsizlik birinci sırada görünüyor. Dünya ciddi bir ekonomik durgunluk içine girdi. Kitlesel üretimler bir çok yeri kilitledi. Eskiden 2000 dolara bir küçük ev bulan Silikon Vadide kendini şanslı bulurdu. Bugün her yerde kiralık ilanı var. Üstelik kiracılar yeni durum karşısında pazarlık yaparak kiralarını düşürüyorlar. Silikon Vadisinin terk edilmiş kovboy kasabalarına benzediğini bir arkadaş aktardı.
Calver bölgesi zengin yerleşimlerden biri Los Angeles’ da. Burada en ünlü genç çetelerinden birinin adı “Calver City Boys” Bu gangster çetesinin çocukları sokaklarda yaşıyor. Araba,ev hırsızlığı ve gasp yanısıra uyuşturucu satıcılığı yapıyorlar. Zenci ya da Meksika kökenliler, Güney Amerikalı lise öğrencileri okumaya inanmadıklarını söylüyorlar. Akademisyen olan dört beş bin dolar alıyor, öğretmen ise çok düşük maaşla çalışan demek diyor çocuk, o zaman para kazanmak için okumak anlamsız. Değerler alt üst olmuş.
Tekrar Irak savaşına dönersek, eğer biz hep Amerikalıların bir askerin bile burnu kanamasın ister diye konuşuruz. Fakat araştırmada her ne kadar yüzde 30 Amerikalı bin askerden az ölür diye tahmin ettiyse de , üçbin askerden az ölür diyenlerde yabana atılmayacak bir oranda yüzde 15.
Üstelik Başkan bir askeri valiyi bölgeye yerleştirmek istediğini söylerken hiç tepki almıyor. Irak savaşı karşıtları bugün seslerini Vietnam savaşı karşıtları kadar gür çıkaramıyorlar.
Batı imparatorluğu ikinci dünya savaşı öncesi ekonomik ve sosyal şartlara yeniden geliyor. Daha zengin olması durumu değiştirmiyor. Dünyanın yeniden paylaşımı kaçınılmaz bir fırtınanın sesizliğini taşıyor. Hiç bir gökgürültüsü bir hortumu tarif edemez. Yaşananları anlamak ise hortumu tariften zor.
Hiç bir gerçek tek yüzlü değildir. Batı para ve tüketim üzerine kurduğu sistemini aynen devam ettirmek için her zaman savaşa ihtiyaç duyacak.
M.S.1.yüzyılda Tacitus bunu yazmış:” Onlar savaş yaparlar ve buna barış adını verirler” .
Modern dünyanın maddi zenginliği yoksulluğu kendi ülkesinde bile yok edemiyor. Ekonomiden sadece parayı anlamamız gerekirse asla bu sorunu çözemeyiz. Kültürel dünyamızın kapılarını bireye ve topluma daha fazla açmalıyız. Kendini bilmeden değerli, değerleri bilmeden kendin olamıyorsan para sadece gasp ediliyor.Mevlana bundan daha karanlık bir çağda tan vaktinin yapı taşlarından en önemlisi oldu. Ne fakirliğe övgü lazım, ne zenginliğe.
İnsanı uçuran iki kanat vardır, biri korku diğeri ümit. Ümit söken bir şafak gibi pembe öpücükler kondururken hayata, korku soğuk sabah yeliyle yüreğimizi dondurur. Sevgi ikisini birden bağrına basar.
NEVVAL SEVİNDİ

 

GERÇEK DEMOKRASİ EŞİT KILMAKTIR

Aralık 20 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Şahin Alpay’ın Amerikalı antropolog Jenny B. White ile yaptığı ropörtaj aklımı Türkiye’de ilk kez benim yaptığım Refah Partili kadınlar araştırmama götürdü. Elbette, İslamcı kadınlar olarak görünmez kabul edilen RP kadınlarını dizi yapınca ödül almadım. Yabancı entelektüellerin ilgi odağı oldum sadece. Ayni zamanlarda White ise Ümraniye’de kadın emeğini araştırmak için bulunuyordu. Araştırması için mali kaynağı Fullbright-Hays ve National Science Foundatian sağlamıştı.
Benim bulgularımla White’ ın bulgu ve izlenimleri neredeyse birebir aynı. O zamanlar RP kadınlarla yaptığım derinlemesine mülakatlar sonucu söyledikleri , kadınların parti aracılığıyla değil, uygulanan siyasetle değiştiğini gösteriyordu.
“Teşkilatın can damarı ev sohbetleri ve hatibeler aracılığıyla kurulan diyalog . Kendini işe yaramaz hisseden kadına insani ilişki kurarak yaklaşan ve onu önemseyen Refahlı kadınlar bunun karşılığını fazlasıyla almış durumdalar. Bunu içten ve inanmış bir ruh haliyle yapmaları, karşısındaki en kuşkucu insanı bile rahatlatan bir iletişim modeli.Hiç bir yerde sözü dinlenmeyen,adam yerine konmayan kadına “sen dünyayı değiştirecek güce sahipsin” ajitasyonu yapılıyor.
Refahlı kadınlar teşkilat içinde sosyal çalışmaya girdikçe, kendi kadınsı kimlikleri de güçleniyor. Kadın hakları talepleri, birden Refahlı erkekleri bile ürkütecek biçimde öne çıkmaya başlıyor. Onlara göre “Adil düzen” erkekleri de adam edecek!
Partili yetkin bir kadın yönetici kadının konumunu feminist bir söylemle aktarıyor:” Şimdi ne mahkeme var ne sığınacak bir yer.Medeni kanunda haklarımız yok.Kadın tek başına,isyan etse ortada kalır bugün.”
Refahlı kadınların teşkilatlanmadaki sırrı, aile temelinde politika yapılması. Hayatlarında hiç bir örgüt ve sosyal faaliyete giremeyecek kadınlar, Refah yolu ile sosyalleşiyor ve kendini “önemli” bulmaya başlıyor.”*
1996’da yayınladığım bu çalışmayı şöyle değerlendirmişim: “Toplumdaki ekonomik zorluklar ve yaygınlaşan adaletsizlik , merkez partilerini eritiyor. Orta direk “protest” hale gelirken bundan en çok etkilenen de kadınlar. Sonuç olarak RP kadınlar örneği biraz da şunu gösteriyor:Topluma bir hedef koymayı ve toplumsal değişimi beceremeyen politikacılar ve aydınlar durdukları yerleri terk edip biraz kıpırdamalılar. Durdukları yerden gördükleri manzara işin küçük bir ayrıntısı.”
Daha sonra RP kapatıldı. Yerine Fazilet kuruldu. RP hanımlar komisyonunun çalışkan üyeleri görevden alındı ve milletvekilleriyle akrabalık bağları olan kadınlar getirildi.Vitrin tabandan temizlendi. “Fazilet Partisi’nin politikası değişmeyecek ve işçi karıncalar asla taltif edilmeyecek. Tüm partilerin kadın politikalarından çok farklı olmayan bir yapılanma. İş varsa çalış, seçim varsa listeden kaybol!” diye de 1998 de eklemişim.
White’ın dediği gibi parti kapatma ile çözülmeyen ilişkiler ağı FP’den de AK Parti’ye taşındı. Bu kez en etkili mazaret olan “başörtülü” olduğunuz için listelere sizi koyamıyoruz lafı havada kaldı, çünkü çok sayıda başı açık kadın Ak Partili oldu. Ama milletvekili aday adayı olamadı. Milletvekili de olamadı. Kapılar kontrollu bir aralıkla izin verdi geçişe.
Refah Partisi yerel politikalarıyla, kurduğu insan ilişkileriyle etkili olmasında en büyük motor güç kadınlardı. Bu kadınlara yer vermeyen Fazilet hiç varlık gösteremedi. Ak parti ise protest oyları toparladı. Kadın politikasında diğer partilerle ortak bir davranış sergiledi. Bunda ısrar ederse geleceğini Fazilet Partisi’ nin aynasında görebilir.
Çünkü bu kadınlar köyden, kasabadan göç etmiş kadını mobilize ettiler. Onların şehir hayatına katılmalarını sağladılar, örgütlü güç olmayı öğrettiler.
White Ümraniye’deki bulgularından CHP’ye söz edince onların “biz modern bir partiyiz, o tür çalışma için vaktimiz yok” dediğini söylüyor. İşte ondan sonra çok vakitleri olmuştu, çünkü Meclis dışında kalmışlardı! Ben CHP adına İzmit taraflarında bir konuşmaya katılmıştım o dönemde ve kadınların en büyük sorunları şiddet, yoksulluk ve ezilmişlikti. Buraya CHP için gelmedik siz belki bize yardım edersiniz diye geldik demişlerdi.
White kitabında ilginç bir şeye değiniyor: “Ziyaret ettiğim gecekondu mahallelerinde kolsuz ya da kısa bluzlar ya da dar elbiseler uygun sayılan açıklık sınırını geçiyordu. Ancak değişmez kesinlikte kurallarda yoktu. Hem “kapalı” , hem “açık “ giysi tarzları sürekli değişiyor, uygunluk sınırları neredeyse yıllık olarak belirleniyordu.” *
İşte, Türkiye’de medyayı meşgul eden, kıyametler kopartan kapanma eyleminin gerçeği burada anlatılıyor. Tesettüre de moda ve şık olduğu için bayılan kadınlar gördüm diyor Şahin Alpay’a White. Oysa medya ne anlamlar yüklüyor!
Türk kültürünü ve bu kültürün taşıyıcısı olarak temel rol oynayan kadını dikkate almayan hiç kimse Türkiye’de politika üretemez. Türk kültüründe aşırı yasaklayıcı unsur yok. Pragmatik bir yapı ve değişime açık uçlar var.
Geleneksel ve geleneksel dindar aileler üstünde çalışan White bizim aydınlardan daha fazla nasıl anlamış toplumu? Önyargısız bir bilim kadını olarak çalışarak. Samimiyetini koruyarak. Siyasette samimiyeti göstermesi gereken AK Parti, entelektüel alanda ise aydınlar samimiyeti bir değer olarak benimsemeli. Gerçek demokrasi , eşitliği kabul etmek değil, eşit kılmaktır. O zaman yıllardır söylediğim Türk Rönesans’ı hayal olmaktan çıkar.
*25 Ağustos 96 YeniYüzyıl gazetesi
*Para ile Akraba Jenny B. White

NEVVAL SEVİNDİ
 

AKP’NİN 2005 YILI HEDEFİ NEDİR?

Aralık 16 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

AKP’nin büyük bir çaba ve iyiniyetle uyguladığı tam saha press sonrası Türkiye 2004 sonunda müzakere tarihi aldı. Bu 2005 için AKP’nin kişi başına düşen gelir konusunda önümüze bir hedef koyması gerektiğini belirler. Çünkü biz sadece Kopenghang kriterlerine bakarak demokratikleşme ısrarımızla yetinirsek ve elimizi ovuşturarak AB kapısına gidip “bütün demokratikleşme ödevleri tamam” demek yetmiyor. Maastricht kriterleri ve üye ülkelerin ekonomilerinin tam entegrasyonu şartını burnumuza ayacaklar. Türkiye’nin sorunu demokrasiyi yerleştirme gayretiyle sınırlı kalamaz. Müzakereler başlayınca çok mu sevineceğiz? Bu müzakereler kaç yıl sürecek? Meclis’i toplayıp herkese el kaldırtıp toptan yasaları geçirmeye benzemez kişi başına düşen Milli Geliri 15.000 dolara çıkarmak. Bugün AB ülkelerinin kişi başına düşen milli geliri yaklaşık 15.000 dolar civarında. Kıbrıs Rum kesimi de bu hedefi tutturmuş.
AKP’nin hedefi nedir ve bunu nasıl gerçekleştirecek?
Ekonomik politikalarda eşgüdüm isteyen şartlara uymak için Türkiye kişi başına 2500 dolarlık gelirini nasıl arttıracak ve Türkiye’yi yoksulluktan nasıl kurtaracak? Bunun cevabını bilmek her Türk vatandaşının hakkıdır. Türk vatandaşı yoksulluktan kurtulma umuduyla AB’ye girmek istemektedir.Türkiye AB’ye girerek yoksulluğunu çözemez. Hatta bu klüp üyelerine “zenginleş ve demokrat ol” da gel diyor.Şu anda AB üyelerinin ekonomik yapıları ve kişi başına düşen milli gelirleri açısından aramızda büyük bir uçurum var. AB yoksul Türkiye’nin faturasını ödemek istemiyor.
Her üye devlet , ekonomisinde fiyat istikrarı içinde devamlı bir gelişme sağlarken, ödemeler bilançosunda denge sağlamak zorunda. Maastricht anlaşması ile belirlenen makro ekonomik yaklaşım kriterlerine ekonomisini uydurması gerekiyor. Burada enflasyon oranı fiyat artışı en düşük üç üye ülkenin yıllık enflasyon oranının ortalamasını en fazla %1.5 puan geçebilir. Kamu açıkları,faiz oranları,kamu borç stokları belirlenmiş Maastricht’de. 1995′de bu şartlara uyum gösteren 15 üye ülke arasında sadece Almanya ve Lüksemburg görünüyordu. Yani öyle kolay bir iş değil . Boyacı küpü değil en azından!
Orta Avrupa’nın kömünist,yoksul ülkeleri bugün nasıl önümüze geçtiyse Bulgaristan bile bizi geçme ihtimaline sahip. Türkiye’den mevzuat yüzünden, politik engeller nedeniyle kaçırdığımız kendi girişimcimiz ve sermayemiz Bulgaristan’ın ekonomik büyümesinde önemli bir dinamik olma yolunda. Dikkat edelim de komşu bizden önce aday olmasın. Bulgaristan’da ortalama gelir bizden yüksek 6200 dolar. En yoksul sayılan Romanya, Polonya’nın da gelirleri 6800 ve 8800 dolar kişi başına.
Bulgar bir Bakan değişim için zihniyet değişimi gerekli diyor; “Bulgarlar kendilerini devletin kurtarması fikrinden vazgeçmeliler” ekliyor.
Yoksulluğumuzdan Batı’ yı suçlayanlar, ideolojik suçlamalarla yetinenler, devletten geçinenleri suçlayanlar, “bir lokma bir hırka” felsefesi İslam anlayışımız olduğu için diye dini suçlayanlar yanı sıra Batı’yı ve devleti suçlayan İslamcılar geniş bir koro oluşturuyor . Fakat bunlar neden yoksul olduğumuzu açıklayamadığı gibi çare de üretemiyor. Neden yoksul kaldığının cevabını bulamayan zenginleşemez. Burada kendini dürüst bir şekilde sorgulama, cesaretle yanlışların üstüne gitme ve kendine güven gerekiyor. Bu sorgulama bize birey olmanın ve birey olarak sorumluluk almanın kapılarını açacaktır. Reform her zaman yenilik getirmek anlamına gelmez. Reformun amacı sadece yolsuzlukların üstüne gitme olamaz. Alışkanlık haline gelmiş yolsuzluklar, o kadar sık ve ısrarla sürüyorsa bu kötü uygulamaların değil, tamamen bütün uygulamaların üstüne gidilmesi gerektiğinin işaretidir. İhale Yasasının ertelenme niyeti ayrıca bu eğilimin bile olmadığını gösteriyor. Reform kararlılık ister. Hedefinin ne olduğunu göremeyen hiç bir topluluk disipline olamaz. Gayrete gelmez.
Türkiye girişimci yetiştirmek zorunda. Girişimci risk alan,almaya istekli cesur insan demektir. Tek başına karar veren ve risk alabilen insan birey olmuş sayılır. Bu yetişkin birey kararlı bir uygulamacıdır. İşte, Türkiye kadın erkek girişimcinin önünü açacak bir alt yapı kurmalıdır. Yerel ekonomilerin ve yerel liderlerin önünü açmalı,onlara destek sağlamalıdır. Tekellere ve tröstlere boyun eğmemesi ,kendi çıkarlarını koruması gerektiği kadar ülke içi tekelleşmeye de karşı koyacak kararlılıkta olmalıdır. Siyasetle ticaretin göbek bağı kesilmeden ne ticaret, ne siyaset olacak bu ülkede. İşte,tam bu nedenle cesur bir lidere ihtiyaç var.
Bu nedenle AKP bize 2005 ‘de kişi başına milli gelir hedefi olarak ne düşündüğünü açıklamak zorunda. Bunu nasıl yapacağını söylemeli ki tartışılsın, konuşulsun. Çünkü Türkiye’nin demokratikleşme kadar yoksulluktan kurtulma sorunu da vardır. Bunun cevabı demogoji kaldırmayacak açıklıkta olmalıdır. Hindliler binlerce yıl önce şöyle demiş: ” Kağnının tekerleği öküzün ayaklarını nasıl izlerse, davranışlarımız da düşüncelerimizi öyle izler.”
Yani fikirlerimiz neyse biz oyuz demektir.*
İnsanların duygularıyla bağlantıya girmek dürüst olmayı gerektirir. Türkiye’nin kaybedecek ne zamanı,ne insanı, ne parası var. Zaman kazanma zamanıdır.
*Ortega Y Gasset

NEVVAL SEVİNDİ

 

BİR GÖNÜL ELE AL Kİ ADAM OLASIN

Aralık 10 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Çin seddi ile AB arasına sığmayan taşan Türkler tarihleri boyunca yaşam ırmağının akışına kapılıp gittiler. Dağlara,sulara,ağaçlara taptılar . Yaşam sevinçleri “yağız yerle parlak gök” arasında her şeye değer veriyordu.
Doğa ile böyle içiçe yaşayan Türkler yaşayanı da severdi, cansızı da. Müslümanlığa silme yaşama sevincini taşıyan Türkler büyük bir çoşku seliyle inançlarını sürükleyip götürdüler Viyana kapılarına kadar. İçlerindeki sevgi ve aleme duydukları saygı Allah ve Muhammed sevgisiyle katmerlendi. Türkler Ramazan gelince büyük bir neşe, minnetle oruç tutup ibadet ettikleri kadar akşamları oyunlar, eğlence ve masallarla düşlerini beslediler. Gelen bayrama hiç bir yerde gösterilmeyen büyük itibarı verip “şeker” bayramı dediler. Ağızları tatlı,gönülleri katlıydı. Bu olağanüstü kültür sentezini bize unutturmak isteyenlere bizim yeni cevabımız,hayallerimiz olması gerekir. Ülkemizde eksik olan hayaller eksik sentezden kaynaklanıyor.
Bütün varlık alemi,durmadan değişir. Her an yenilenir. Bize her şey yerli yerinde duruyormuş gibi gelir,oysa sufiler bilir ki alemde bir an bile sukün ve karar yoktur. Alem her an aynı alem değildir. Sufiler, her şeyin canlı olduğuna inandıkları için her şeye karşı merhametle, esirgeme ile muamele ederler.  

DANIŞTAY IMF’YE KARŞI MI?

Aralık 5 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Guy Sorman geniş vizyona sahip bir Fransız aydını, yazar . Beni aradığında da Cumhurbaşkanı danışmanıydı. Türkiye’de ilk kez Refah Partisi’nin kadınlarını konu aldığım dizi yazım ilgisini çekmişti. Beni arayarak konuşmak istedi,yıl 1996. Ben de hemen onun kitaplarını kütüphanemden alıp yanına gittim. Yıllarca yoksulluk ve çözümleri üstüne düşünmüş bu aydın insan Batı uygarlığı dışındaki ülkeleri anlamak için çok gezmişti. O kitaplara şaşırdı, ben de onun ilgisine. Türkiye’de aydınlar hiç tartışmak istememişlerdi konuyu. Yıllar sonra TESEV bir rapor hazırladı.
Bu gün , Sorman Türkiye’yi yakından izleyen ve bilen biri olarak AB’ye girmemizi destekleyenlerden.
Avrupa’da partiler,aydınlar Türkiye’yi destekleyenler ve karşı çıkanlar olarak ayrıldılar. Ciddi bir tartışma yaşanıyor.
Hemen ardından Danıştay kararına bakıyorum. IMF’nin çalıştığı dosyalar zarar hesaplarını , milyarlarca doların battığını gözler önüne serdi ve isimleri belli bankalara el konulmasını önerdi. Yetkili kurullar bunu gerçekleştirdi. Hiç beklenmeyecek şekilde IMF anlaşmasını hiçe sayarak Danıştay ezici oy çokluğuyla yeni bir karar aldı. Bir ay içinde iki milyar dolar açığı olan Pamukbank’ın sahibine iadesine karar verdi. Bankacılık normları çok farklı ve katı kurallara bağlı AB’ye de bu arada girmek için Avrupa’yı turluyoruz. Yani Danıştay milli hukuk anlayışını devreye sokarken biz AB’yi istiyoruz. Ortak bir hukuk anlayışı arzuluyoruz. IMF’nin ekonomik rasyonel kararına karşı Danıştay ,yani hukuk işe karışıyor ve başka bir karar veriyor.Hukuk bir cetveldir,ölçü birimidir.Ölçü birimi tek ve standart olmalıdır ki ölçüm hatası olmasın.
Danıştay IMF’ye karşı mı dersiniz?
Oysa IMF politikalarını yerden yere vuran bir siyasi anlayıştan gelen AK parti bugün samimi olarak AB’ye girme savaşı veriyor. Diğer yandan sosyalizm teorisine inanan, mazlumlardan yana olduğunu söyleyen Serdar Turgut bakın ne diyor: ” IMF politikalarını uygulamak zorundaysanız demokrasi dışı bir hükümetle uygularsınız.Bu teorik doğrudur. Bunu korkmadan söylemek lazım.”
Halk sürünürken IMF politikaları olmaz yani diye ekliyor.
MÜSİAD Başkanı da “enflasyondan korkmayın para basın” diye parlak fikirler veriyor. Para bollaşsın insanlar mutlu olsun,sürünmesin.
Kültürü ve ekonomisi bize benzemeyen Türkiye’yi AB’ye almamalıyız diye savunan Batılılar bir yanda, kültürüm ve ekonomim benim bildiğim gibi devam edecek ,hem de AB’ye de gireceğim diyen Türkiye diğer yanda bir oyun sürüyor.
Değerler araştırmasında da Prof. Yılmaz Esmer açıklıyor ki yaşamın çeşitli alanlarının dine göre düzenlenmesini isteyen seçmen tabanında AKP birinci DEHAP onunla aynı oranda, ardından da MHP ve DYP seçmeni geliyor. İsteyen istediği gibi yaşasın demekle beraber bu grup seçmenler Ramazanda bütün lokantaların kapanmasını istiyor. Madem burası müslüman bir ülke gereklerini birlikte yaşayacağız diyorlar. Demokrasi ve demokratlık üstüne bol vaazın verildiği Türkiye’de demokrasiden anlaşılan “benim istediğim kadar”ve “benim istediğim şekilde”olan. Ortak normlara, uluslararası işbirliği ve hukuk anlayışına pek istekli değiliz. Özgürlük istiyoruz , sadece bizden olanlara verilsin. Yanımızda bize benzeyenler yaşasın, bize benzeyenlerle oturup kalkalım .
“Alın size yaşam denen şu garip gerçeğin yeni bir boyutu daha. Önümüzde olabileceğimiz değişik imkanlar serili,ama arkamızda olmuş olduğumuz şey duruyor. Ve olmuş olduğumuz şey, olabileceğimizi olumsuz etkiliyor.”*
Ömrünü tamamlamış bir paradigmanın can çekişen tezahürleri dişlerini sıkı sıkıya geçirdiği yerden çıkarmak niyetinde değil. Oysa yönetilen kitle paradigma değişimini fark etmiş durumda. Sistem kendini dönüştürmedikçe radikalleşme artacaktır. Guy Sorman iki temel ilkeyi önemsiyor burada :” Hukuk devleti ve insan hakları ,yani liberalizmin ta kendisi”.
Devralınan şeylere sırt çevirebilir, içeriğinden dolayı değerli yeni düşünce ve modeller üretirsek geleneğin buyurganlığıyla akıl arasında salınmaktan kurtuluruz.
*Ortega Y Gasset Tarihsel Bunalım ve İnsan

NEVVAL SEVİNDİ  

BİR OT ŞÖLENİDİR İZMİR

Aralık 5 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Anneanemle yağmur sonrası yemyeşil tarlalara girince bir ot şöleninin göbeğinde bulurdum kendimi. Elinde küçük bir bıçakla kökünden otları topraktan çıkarırken bana otların adını ve tanımam için gerekli bilgileri verirdi. Radikaya çok benzeyen şu ot çok acı olur. Zaten su kaynamadan radikayı atarsan içine yine acılaşır yenmez derdi. Radikanın iki farklı şekilde olanını böyle öğrendim; birine tatlı,diğerine acı radika denir.
Şimdi İzmir’de ot zamanı. Pazarlara gidince taptaze,yemyeşil bir şölen havası sizi karşılar. İçinizde doğanın bir parçası olduğunuzun duygusu otların peşine düşersiniz. İşte, şu köşede ısırgan otu (ona dalagan da denir,daladiken de) hemencecik eriyen bir nazeninlikte durur.Turp otu bir lezzetli salata olur ki anlatamam. Hele anason kokulu arapsaçı vardır ki benim favorim. Kuzu etiyle inanılmaz bir lezzet sunar damaklara. İlaç olarak yılda bir defa yemelisin dediği annemin şevket-i bostan bir kök bitkisi. Beyaz,dikenli kökler. Onu da kuzu etiyle pişirir bizim Giritli aile bireyleri.
Yerel otların inanılmaz gizemi,şifası ve lezzeti benim çocuk dünyamın en görkemli bilgelik dersleridir. Hiç bir zaman onlardan vazgeçmedim. Kekik satan adamın sesi her ne kadar bana inanılmaz acı kekik suyunu hatırlatsa da onu bile severim. Hastalanınca içtiğim kekik suyu,ıhlamur ve tarçın çayları bugün Avrupa’dan talep edilen şifalı deneyimlerim. Mantar ve çıntar (çam mantarı) ne büyük bir lezzet dünyasıdır anlatamam.
Pancar yaprağı,ebegümeci bu mevsimin kırmızılı dilberleri.
“Bozyaka’dan bağdan yörükler,tahtacılar eşekle kapıya getirirlerdi eskiden,Uzundere köyünden gelen otları kapış kapış alırdı zenginler. O zaman da otlar kıymetliydi” diyor annem. Yörük ve tahtacı kadınlar yerel kıyafetleriyle gezerlermiş sokak sokak. Giritli erkekler de ot toplarmış. Onun harici ot kültürü kadın kültürünün bir parçasıdır bütün kültürlerde.
Kıştürlüsü derler yaban sarmısağı,yaban soğanı,gelincik daha bir çok otla pirinçli zeytinyağlı türlüsü yapılır,kenarına sarmısaklı yoğurt. Kuzu kulakları kayaların dibinde yetişir ,ekşimsi tadıyla salata olur eski günlerin ağız tadında. Bugün artık bulunmayan bir zenginlik kış türlüsü.
Annem çocukluğunda uzun uzun kırmızı turplar yerdik diyor,uçları turp otu, tarhana çorbası yanında zeytinyağlı,limonlu salata olarak yer alırmış. Bugün o turplar da yok olmuş mutfaklardan.
Cibez denen minicik lahana filizleri harika salatadır, hele yanında çekişte denen kırma zeytinle birlikte. Daldan yeşil toplanan zeytini hep birlikte taşlarla kırar ve suya atardık. Suyunu onbeş gün değiştire değiştire temizler,sonra zeytinyağının ılık koynuna salardık.
Ailemin Rodos,Girit ve Midilli kökleri bizim mutfağımızı otlardan bir şölen yerine çevirmiştir. Çayımızın içine taptaze kokulu limonumuzu atarız, taze cevizimizi çıtır çıtır yanında yeriz. Şimdi Batı’da limonun çayın içindeki olumsuz maddeyi etkileyerek kansere karşı direnç oluşturduğunu söylüyorlar. Benim güzelim yerel kültürümde bu vardı zaten.
İstanbul’da eskiden bu otları bulamazdım. İzmir’den valiz dolusu ot taşırdım. Şimdi İstanbul’da ot kültürüne özen gösteren,yerel mutfaklarımızı metropole taşıyan restoranlar var. Bu çok sevindirici. Globalleşme yereli dünya sahnesine taşımaktır bence. Eczacılığın babası Bergamalı Galenos bitkisel 473 ilaç eserlerinde hesaplamış. 1900 yıl önce Ege topraklarından çıkan büyük hekim bize bıraktığı mirası bir bayram arifesinde gönül panzehiri yapabiliriz.
Bayramın gönül şenliğine ağız tadınızı ekleyin ve bulursanız arapsaçı pişirin. Kuzu etini soğanla kavurduktan sonra, pişirin ve arapsaçını atın içine. Zor pişen bir sebzedir. Düdüklüyü deneyin. Piştikten sonra yumurta sarısı ve bir limon suyuyla terbiyesini karıştırın.
“Irak yollar yakın olsa,/ Her güzelde hakkım olsa/ Dostum Lokman Hekim olsa/ Sarsam yarayı yarayı.”* Yaşam bir şölendir görene.
NEVVAL SEVİNDİ

*Halk ozanı Emrah  

BİR GÖNÜL ELE AL Kİ ADAM OLASIN

Aralık 5 2002Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Çin seddi ile AB arasına sığmayan taşan Türkler tarihleri boyunca yaşam ırmağının akışına kapılıp gittiler. Dağlara,sulara,ağaçlara taptılar . Yaşam sevinçleri “yağız yerle parlak gök” arasında her şeye değer veriyordu.
Doğa ile böyle içiçe yaşayan Türkler yaşayanı da severdi, cansızı da. Müslümanlığa silme yaşama sevincini taşıyan Türkler büyük bir çoşku seliyle inançlarını sürükleyip götürdüler Viyana kapılarına kadar. İçlerindeki sevgi ve aleme duydukları saygı Allah ve Muhammed sevgisiyle katmerlendi. Türkler Ramazan gelince büyük bir neşe, minnetle oruç tutup ibadet ettikleri kadar akşamları oyunlar, eğlence ve masallarla düşlerini beslediler. Gelen bayrama hiç bir yerde gösterilmeyen büyük itibarı verip “şeker” bayramı dediler. Ağızları tatlı,gönülleri katlıydı. Bu olağanüstü kültür sentezini bize unutturmak isteyenlere bizim yeni cevabımız,hayallerimiz olması gerekir. Ülkemizde eksik olan hayaller eksik sentezden kaynaklanıyor.
Bütün varlık alemi,durmadan değişir. Her an yenilenir. Bize her şey yerli yerinde duruyormuş gibi gelir,oysa sufiler bilir ki alemde bir an bile sukün ve karar yoktur. Alem her an aynı alem değildir. Sufiler, her şeyin canlı olduğuna inandıkları için her şeye karşı merhametle, esirgeme ile muamele ederler. Namaza duracakları vakit secde yerini öpüp kalkarlar. Yürüken bile yere hızlı basmazlar;yer ayak altına döşenmiştir,herkesi başının üstünde taşımaktadır, herkese hizmet vermektedir.Çatalı,kaşığı ellerine alınca sapını öperler. Sofrayı öpüp otururlar. Bütün bunlar her şeyi canlı kabul ettiklerindendir.
Bu duygu ve düşünce aleminden diktatörlük çıkar mı? Bunu bilmeyen zahiri ibadete takılandan çıkar otoriter zihniyet ancak. Bu da Türk adabı değildir. Çünkü insanı sevmek Allah’ı sevmektir .
Sufilerin ulularından Hace Abdullah-ı Ensari, “su üstünde yürürsen saman çöpü olursun ;havada uçarsan sinek kesilirsin; bir gönül ele al ki adam olasın” der.*
Biz de kadın da,erkek de,genç de ,yaşlı da ,hepsi insandır. İnsana saldırana,eziyet edene , onu kandırarak üstünlük sağlamak isteyene “hayvan-ı natık “denir,yani konuşan insan. Bu sürekli doğuran alemi anlamayana nasıl insan denir ki? Bu nedenle Mevlana Allah’ın ışığını,nefsin bedenleştiği kadının, tüm yaradılışın başlangıcında olduğunu vurgular. Kadın konusunda kör olanlara şöyle der:
Peygamber dedi ki:kadın, akıllılara, gönül ehline adam-akıllı üst olur. Bilgisizlerse kadınlara üst olurlar; çünkü onlar sert ve pek kaba kişilerdir. İncelik,lutuf,sevgi azdır onlarda; çünkü yaradışlarında hayvanlık üstündür. Sevgi, acımak insanlık huyudur; öfkeyle istek ise hayvanlık huyları. Kadın Allah ışığıdır,sevgili değil; kadın sanki yaratıcıdır,yaratılmış değil.”*
Kadın olduğumdan dolayı başıma gelenlere hep bunları düşünerek karşı durdum zaten. Ben bu güzelim alemin üyesiydim, hayvanlar aleminin değil şükür.Sen nesin ki diyen yönetici zihniyete böyle direndim. Çünkü gerçek müslümanlık, gerçek kültürümüz onları dışlayan bir pırlantaydı. Böyle düşünmeyen erkekler kadınların yaşam sevincini boğan zorbalardır. Hidayete erememiş cahiller otoriter ve diktatör yapılardır.
Donmadan yaşayabilmenin bir manası olması gerek. Herkesi sevgi birliğine çağıran ve 800 yıldır ölmeyen Mevlana ölümlü insanların yüreğine ölmezliğin sırrını üfledi. Taasubun hoş görmediği şiir ve musiki ile raks vicdanları katılaşmaktan korudu. Donacak yerde çağıldayarak aktı gitti ve bugüne geldi. Türk müslümanlığının ve kültürünün ölümsüz kaynağı bu çoşku ve sevinçte yatar. Binlerce insanın ölüdürüldüğü,boğazlandığı,acıların yaşandığı,Moğol istilasında yok olan binlerce el yazması Kuran ve de camii, yaralı insan yüreği, hepsi Mevlana’nın üfürdüğü umut,çoşku ve aşk ateşi ile yeniden ayağa kalktı. Büyük bir meşale gibi yanıyor bugün bile.
“Yıkıntının olduğu yerde hazine bulma umudu vardır
Allah’ın hazinesini niçin harap bir kalpte aramıyorsun?”
Modernizm “öteki” üstünde bir hükümranlıktır. Bize de bulaşmıştır. İçsel dünyası olmayının ne post-modernizmi anlam taşır ,ne “post” suz olanı! Sentez ve bütünleşme onların bulacağı bir şey değil, bizde varolan bir şey! Ruhun gerçek yokluğu, uzaklaşma ve ihanet yoluyla iç düşünceden yoksun kalmadır.
Hayallerimizi ve bilgimizi sevgiyle harmanlayalım ve bu yüzyılın sentezini yeniden Viyana kapılarına serelim derim. İstanbul’ dan dünyaya seslenelim.

NEVVAL SEVİNDİ
*Abdülkadir Gölpınarlı Tasavvuf
*Mesnevi I: 2442-2446
 

Sayfa 130 / 134« İlk...«128129130131132»...Sonraki »