BİR ÖYKÜ

Ekim 17 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Okuduklarım

Yağmurun altında akan gözyaşları ayrılığın acısını hafifletmiyordu. Kırmızı biberlerden yediğinde dudaklarının kavrulduğunu hissettiği,dışa dönmüş gibi sızladığı acının ettiklerini yüreğinin içinde hissediyordu şimdi. Neden bu kadar acı çekiyordu?Ayrılan kendisi değil miydi?Evet, kendi istemişti ayrılığı. Ruhunun artık onun yanında olmadığına inandığı için onca yıllık alışkanlıkları, düzeni elinin tersiyle itmişti. Bunu isteyen taraf olarak herkes onun mutluluğuna tanıklık etmeyi bekler gibiydi. Onun kaya gibi görüntüsü acısız gittiğinin belgesiydi sanki. Oysa içi yağmurdan daha hızlı ağlıyordu. Alıştığı eşyalardan, tencerelerden, manzaradan ayrılmak zor geliyordu. Neden ayrılıyordu o zaman? Düşündü. Çünkü istemediği davranışlara,sözlere ve olaylara maruz kaldığında susmuştu. Bunu kabullenme ve sonra unutma sanan erkek gözü değişimi anlamamıştı. İçinde bir şeyler koptukça katılaşmış. Hiç ağlamadan buz gibi bakan bakışlarıyla sessiz bir heykele dönmüştü. Bu erkek için “huzur” sayılmıştı. Kavga olmayınca erkekler mutlu olunduğunu sanırlar. Kavga sağlıklıdır ,eğer sonucunda uzlaşma varsa, sonucunda kapalı kalmış bazı duygular dışa vuruluyor ve anlaşılıyorsa. Sessiz bir kadının ne kadar tehlikeli olduğunu erkekler anlamaz. “ Şimdi hiçbir şey yok ortada, neden kızdın” diye, “ayrılacak ne var ki” şaşkınlığını yaşarlar.
Siz olsanız bu öyküde nedenin ne olduğunu düşünürsünüz? Hangi neden (ler) ayrılık noktasına getirmiştir onu. Siz yazın , ben de yayınlayacağım mektupları. Bakalım kadın ve erkek ayrılığa nasıl bakıyor.
 

KAÇ BAHAR GÖRDÜN?

Ekim 7 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Kaç bahar gördün?

Eski Türkler yaşını sormak için “kaç bahar gördün?” diye sorarlarmış. Siyasetin hiç durmadan birilerini alt etme savaşı şimdilik durulduğuna göre, hukuk bile bekleyebilir.

Yaşamın tadına varabilmek, şükretmek için mevsimlere hak ettiği değeri vermek gerekir. Kısır politik kavgaların, ideolojilerin tatsız tuzsuzluğu ortaya çıktıkça yaşamın gustosuna ilgi artıyor. Osmanlı kültürünün en önemli unsuru her mevsimin hakkını vermek, değişik tatların keyfine varmaktır. Bunu özümser insanlar. İstanbul’a sonbahar palamutla, lüferle gelir. Sonbaharın simgesi iki meyve ise, ayva ve nardır. Babam soyarken ellerimiz boyanmasın diye tabaklar dolusu narı kendi ayıklardı, bize düşen keyifle yemekti. Aşurenin üstünden de hep narları aşırırdık.

Evimden hiçbir zaman saksıda yetişen bir narı eksik etmedim. Şimdi de balkonumda kırmızı ve şirin narlar sallanır durur. O olağanüstü çiçeği ve rengiyle içimi açar.

“Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane” bilmecesi de içinde binlerce yıllık öyküleri saklar. Bütün halklarda bereket, doğurganlık sembolü olan nar Yunan mitolojisinde de önemli bir yer tutar. Nargiller ailesinden dört köşe dallı, kırmızı çiçekler açan hafif dikenli bu ağaççık güçlü kökleri yüzünden hem yeraltının, hem yerüstünün sembolü. Latince adından (punica granatum) anlaşılacağı gibi Granada’dan gelme ismi. Granada ya da Gırnata dediğimiz yer, nar ağaçlarının gölgesinde İslam medeniyetinin en yüksek olduğu dönemleri işaret eder. Nar, ilk çağlardan beri İspanyol yarımadasının en güneyindeki Endülüs bölgesinin simgesidir. Öyle ki Elhamra Sarayı’nı, Generelife Bahçeleri’ni, bir zamanlar Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin barış içinde yaşadığı Albayzin’i bugün bile hâlâ nar ağaçları gölgeler.

“Onun için, 2 Ocak 1492’de Kraliçe İsabel’in askerleri Müslüman Gırnata’yı ele geçirip Yeniden Fetih’i tamamlayınca bu kıyımın yasını herhalde en çok nar ağaçları tutmuştur. Eğer ayakta kalsaydı insanlık tarihine apayrı bir melezlik olarak renk katması, insani kültürün tadına doyulmaz ve “esmer” bir Avrupalılık haline dönüşmesi muhtemel olan o Endülüs’ten, şimdi geriye kalan; üç büyük dinin kardeşçe ve bir arada yaşamasının simgesi olan, “birin içindeki çokluğu” anlatan narlar…” Ve Tarık Ali, Batı Hıristiyanlığı ile İslam dünyası arasındaki uzun süreli karşılaşmayı işlediği dörtlemesinin ilk kitabı olan “Nar Ağacının Gölgesi” romanı 15. yüzyılda Avrupa’dan silinen İslam’a bir ağıttır. Birçok şiir de narla süslüdür. Bedri Rahmi Eyüpoğlu seslenir: “Daha nem olacaktın bir tanem/gülen ayvam, ağlayan narımsın”. Bir annenin ninnisi kulaklarımıza çalınır çocukluk düşlerinden: “Nar tanesi nur tanesi annesinin bir tanesi”. Yaradılış ayetinden sözler düşer yüreğime: Bedeni oluşturan nardır (ateş), sonlu bir enerjidir. Diğeri Allah’ın nurudur ve sonsuzluğun ifadesidir. “Narına yanmak” dilimizin ve kültürümüzün önemli bir parçasıdır. “Nar gibi kızarmış” deyimi de bu kökten gelmektedir. Nar sönen bir ateşin ifadesi, nur sonsuz şefaatin. Belki bu nedenle dokuz torun dokuz koza der eskiler. Dokuz narlar efsanesini anlatırlar. Her doğan çocuğa bir nar ağacı dikerler. Anadolu’da nar bereketin karşılığıdır ve evlenen çiftlerin başına taneleri serpilir ya da gelin hanım bir narı alır duvara çarpar ve yarılan nardan taneler dökülür bebeleri temsilen. Bu Yunanistan’da da böyledir ve kurutulmuş nar taneleri serperler gelinin damadın başına. Tasavvufta özel bir yeri vardır narın da nâr’ın (ateş) da.

İran’da kutsal sayılan nar Zerdüşt rahipleri için ölüm ve doğumu simgelerdi. Nar ağacının dallarından yapılan kutsal süpürge yeni doğan bebenin yanına getirilir ve bir dal bırakılırdı. Üstüne de nar serperlerdi. Ölürken de ölünün ağzına bir damla nar suyu akıtırlardı. İranlı su ve bereket tanrıçasının simgesi olduğu gibi nar bütün tanrıçaların simgesi Ortadoğu ve Mezopotamya’da. Hıristiyanlıkta da Hz. Meryem’in temsilidir. Hıristiyanlıkta din şehitlerinin kanı da nar suyu ile temsil edilirdi.

Mısır’da papirüslerde adı geçen nar aşk, evlilik ve bereket sembolü o zamanlarda. Hatta Süleyman Tapınağı’nın iki büyük sütunu narlarla süslüdür.

Kudüs’te ilk Hıristiyan tapınağında nar biçiminde fildişinden yapılma bir mücevher bulunmuştur. İncil’deki vaat edilmiş topraklarda bulunan ilk meyveler, üzüm ve nardır. Onu yerken şükretmek şarttır.

Güneydoğu Anadolu’da ilk karşılaştığım ve şimdi her yerde pazarlanan nar ekşisi inanılmaz tatta bir nar pekmezidir. Nar suyunu da Hacı Abdullah’da içerim keyifle. Nar B1 ve C vitamini deposudur. Kansızlığa ve dişetleri hastalıklarına iyi gelir.

Kaç bahar gördünüz ve göreceksiniz kim bilir. Bu baharın kıymetini bilin ki gönlünüz narına yansın, nar bereketi gelsin.

 

DİKKAT YOKSUNU ERKEK

Ekim 6 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

“Kimse kendi gölgesinin dışına sıçrayamaz, sahip olduğu inançların dışında bir inanca da sahip olamaz. İnsanın tek isteyebileceği, herkesin kendi şarkısını sadakatle söyleyebilmesidir. Zeki erkeklerin sayıca son derece az olduğunu keşfetmek kadar bana hüzün veren başka bir şey olmamıştır. Ben, hemen yanımdaki insanda deha aramaya çıkmış biri değilim. Zekadan kastım, zihnin olup bitenlere belli bir keskinlik ve doğrulukla tepki göstermesi, kırmızı turpun sonsuza dek yaprakların altında saklanmaması, grinin kahverengiyle karıştırılmaması, her şeyden çok da insanın önündeki nesnelerin, birazcık daha doğruluk ve dakiklikle, mekanik yinelenip duran sözcüklerle beslenmeden, görülmesidir. Ama, genelde insan uyurgezerlerin arasında yaşıyormuş izlenimi ediniyor.”*

Dikkatten yoksun ve yüzeysel algılaması yüksek erkeklerin kadınla zihinsel yapılarının farklı olduğunu ekler Ortega. Kadın zihni ona göre, bir tek dikkat eksenine eğilimli daha esnek bir yapıdır. Erkeğinki çok odaklıdır ve dikkat yoksunudur. Belki de erkeği dengesiz yapan kadının gözünde bu durumdur. Erkeğin bir dediği bir dediğini tutmadığından kadınlar çok şikayet eder. Bugün iyi günüdür, kolayca her istenilene onay verir. Ertesi gün kafası bozuktur ve dün onayladığı her şeye itiraz etme refleksi üstündür. O nedenle anneler çocuklarına babalarının “eşraf saati”ni bildirir. Anne de alışveriş yaptıysa bunu gizler, ancak bu eşref saati bulunca ortaya çıkarır ve gürültü çıkmadan kabullenilir alınanlar. Bir gün kızmadan eşyaların yerini sorar, ertesi hafta “bu evde hiçbir şey bulunmaz” diye bağırır. Aynı yerde bulunan eşyayı eline veren kadına homurdanır!

Dikkati dağınık erkek devamlı dikkat ve rikkat ister. “Benim bundan hoşlanmadığımı bildiğin halde neden yaptın?” diye sorgular. “Sevmediğim yemeği yaparak gecemi mi berbat etmek istiyorsun?” der. Her şeyin altında buzağı arar ve alınganlığı had safhadadır. Bütün bu olanlar karşısında kadının samimiyetini yitirdiğini, sevme dikkatinden uzaklaştığını hiç fark etmez. Kendinden başka ve kendi canının istediği şeyleri yapmak ve söylemenin kolaycılığından gayri hiçbir şeyle meşgul olmadığından ruhunun kökleri sökülen kadını algılamaz. Birden patlayan, son damla gecesi çatınca “bu kadınlar anlaşılmaz, bugüne kadar gık demedi” diye sızlanır. Her gün şikayet eden kadınlar da görürüz, tahammül edilmez bir çene halindedirler. O kadının o noktaya nasıl geldiği belki ilginç bir hikaye olabilir. Bir noktaya odaklı kadın erkek odaklı bir hayat kurma peşinde koşar ve ailesini mükemmele eriştirmek ister. Bunu yaparken de sevilmek ve onay görmektir talebi. Genellikle bu sevgi gösterileri evleninceye kadar yapılan yaldızlar olarak kalır. Urfa’nın bir köyünde muhtar bana şöyle demişti: “Evleninceye kadar kadınlarımıza neler söyleriz. Gözlerinde ay yıldızları görürüz. Evlenince her şeyi unuturuz.” Bu mekanik davranış ve hayata teslim olan bir erkeğin itirafıdır. Sevgi burada her gün yeniden kazanılması gereken bir erdem değildir.

Gece sizi sevdiğini söyleyen eşi, sabah kalktığında kahvaltıda sarılmak isteyince iterek şefkatsiz bir sesle uyaran erkek, o kadının kalbini ebediyen kaybeder. Bu dengesizlik kadını yorar ve bir süre sonra da robotumsu bir alet haline gelir. Bu kez yine erkek şikayete başlar karısının ilgisizliğinden, kadına benzememesinden. Başka kadına gitme gerekçesi de oluverir bu hal. Diğer kadın da bu anlatılandan kendisinin “tam kadın” diğerinin zavallı bir kadın olduğunu çıkarsar ve mutlu olur. Ta ki süreç onun adına da işlemeye başlayıncaya kadar.

“Aşık olan kadın, çoğu zaman mutsuzluk içindedir; çünkü sevdiği adamı, sanki hiçbir zaman bütünlük içinde göremez; onun gözünde erkek her zaman biraz dikkati dağınık durumdadır; sanki kendisiyle buluşmaya gelirken, zihninin parçalarını dünyanın dört bir yanına saçarak gelmiştir.”*

Gerçek sevgi derin bir bağlılıkla ve içtenlikle yakın olmak, hatta birinin diğerinin içinde, ruhunda gezinebilme durumudur. Karşıdakinin isteklerini, acılarını, sevinçlerini ve ruhunun rüzgarlarını hissetmeyenin sevgi adına, aşk adına söyleyeceği bir şey yoktur. Ona dikkat etmeden istenen dikkat bencil bir ateşin harlı, isli yansımasıdır. Bir zaman sonra ruhunu isten göremez hale gelir insan.

Sevginin gücü içtenliğinde ve şeffaflığındadır. Her düşündüğünü söyleyemeyen, hissettiğini yaşayamayan, aklına gelen konuyu birlikte tartışamayan kadınla erkek sadece “uyurgezerlik” halini paylaşır. Ya kızarsa, öfkelenirse ya da şimdi saati değilse sözleri varsa aranızda sevginin yerini merak edin derim. Merak edin biraz…

*Ortega Y, Gasset, Sevgi Üstüne

 

ÜNİVERSİTE YENİDEN İNŞA EDİLMELİDİR

Ekim 2 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Ortega; kültürün anlamını ,yok olma ihtimaliyle yaşamın akıl yoluyla yenilenmesi ihtimali arasında dönüp duran bir dram olarak belirtir.
Kalıplarla,sloganlarla düşünebilen bireylerin kategoriler içinde rahatlama alışkanlığı kronik bir durum Türkiye’de.
Bugün laikliğin kalesi gibi savunulmak istenen YÖK geçmişte en çok eleştirilen yasalardan biriydi.Milli Eğitim yüzlerce kez değişen programlar ve eğitim sistemleri uyguladı çocuklarımıza. Bir geleneği olmayan siyaset bağımlısı ülkemizde ideolojik bakış bilimsel yayın ve düşüncenin önündedir.

 

ERKEKLER NEDEN AŞIK OLMAYI BAŞARAMIYOR?

Eylül 29 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

MEKTUPLARLA BİRLİKTE…..

Benim yazıma yağan öfke seli ne kadar tanıdık yarabbi. Bir deniz kıyısındasınız ya da evin balkonunda akşam güneşi batmakta ve ortalığı kızıla boyayan güneşin son sıcaklığı teninize değiyor. Eliniz yemek hazırlığında ve evdeki herkesi mutlu edecek masayı hazırlamaktasınız çiçek gibi. Birden bir öfke sağanağı gelir erkekten, çocuklar kaçışır, normal yaşam durur ve sizin yemek boğazınıza takılır. Bütün sevecenlik uçar gider. Neden çok basittir aklıselimle çözülse, oysa erkekler öfkelerini kusmadan rahatlamazlar. Ertesi gün hepsini unuturlar. Siz kırık bir kalple baş başa kalırsınız. Benim babam böyle bir adam değildi. Sadece bütün erkekler kadar öfkeliydi, bize de çok düşkün bir babadır. Ancak çevremde ömür boyu bu erkekleri gözledim. Çok duygusal ve bu duygusallığı öfkeyle gizlemeye çalışan, egoları çok yüksek ve bunu alınganlık arkasına saklayan erkekler… Erkeklerin temel zaafı eksiklik ve güçsüzlük duygusuyla baş edememeleri, bunu yenmek için karşıdaki zayıfı ezme güdüleri. Kendilerini değiştirmek, iç dünyalarında bir değişimi sağlamak yerine öfkeyle duygusal agresiflik temel davranış biçimi.
 

Iraq, Europe and Women

Eylül 25 2003Yorum Yapılmamış Kategori: EN

When the Iraq issue was discussed during the Erdogan-Clinton meeting, Prime Minister [Recep Tayyip] Erdogan stated that he wants the Turkish Armed Forces to be assigned to a certain region in Iraq under the command of Turkish commanders and that his government affirmatively considers sending troops.

Demanding a specific region, the prime minister said we want to provide health, educational and infrastructural services. The prime minister, who wants to take modern Turkey’s interests to Iraq, aims at establishing the neccesary social infrastructure. This attitude will mean exporting the Turkish model and it is important regarding our relations with the European Union [EU]. This is because EU officials recently stated the reason they don’t want to accept Turkey into their fold as follows: “This thing has nothing to do with religion, you are too slow concerning cultural rights. For example, women’s rights and the state of women is too underdeveloped in comparison with ours.” It is worth being closely followed by the EU if we are to prove ourselves as a model and have a part to play in a pilot region in Iraq. Europe will be interested in Turkey’s capability of being a model in the region as well. In spite of everything, Turkey’s benefits from democracy and modern life are enormous. Iraqi television channels broadcast Turkish films, concerts and serials just as Iran has been doing for years. Many people know that the entertainment world means fun, and so the ‘Televole’ program is very popular there. The socialization of Iraq will be tantamount to the civilization of that country. Democracy could come when life returns to normalcy. The greatest danger in Iraq is the ‘Shiite bigotry.’ This bigotry which aims at making women invisible, won’t welcome the Turkish model. This is an important point in which a great deal of attention must be given. As Ferai Tinc wrote yesterday, the U.S. is not stuck in the Iraq quagmire, on the contrary, it has established a central authority. It only experiences difficulty in investing billions of dollars and will demand money when it speaks at the United Nations. As part of the solidarity, if Turkey undertakes the social infrastructural, cultural and entertainment responsibilities there, then it can start to work on healing the people’s souls. It will contribute to the future of the Iraqi people who will like to integrate with a modern world. The Iraqi people will like to heal the wounds and integrate with the [civilized] world. Dealing with a dictatorial regime for years, the Iraqi people are the generations who have watched Turkish movies, admired Turkan Soray or ridden the horse with Malkocoglu. Turkey has to make its brave and bold presence in the region felt. Instead of the ‘let’s not get involved in anything’ foreign policy, which has been pursued for years, let’s share the accumulation of our 700-year experience with the Iraqi people. We can ensure togetherness instead of clashes and contradictions. Until now, our foreign policies have alienated us from our neighbors. Any success that is achieved by Turkey in Iraq will increase its role and influence in the region. And this model will become an example for Europe as well. Turkey, which is in a position of representing modern life and human rights in the region, will also get the needed acceleration within and its confidence will increase. This is not only a social issue, it is also a political task. It is a necessity of a natural process. This is the EU and Western perspective though. September 22, 2003

Türkiye, Irak’ta ne yapacağına karar vermeli

Eylül 25 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Bush, önündeki seçimlerden yenilerek çıkarsa ve yeni başkan Irak’tan çekilme kararı alırsa Türkiye ne yapacak?

Bush seçimleri kazanırsa ve Ortadoğu’da kalacağını dünya aleme yeni projeleriyle duyurursa Türkiye ne yapacak?

Strateji oyunlarında her olasılık üzerinden yapılan tahminler ve projelendirmeler zihin açmak için kullanılır.

Türkiye her olasılıkta nasıl bir pozisyona düşeceğini ya da ne yapacağını önceden planlamak zorunda. Bu konuda kervan yolda düzülmüyor, olsa olsa soyuluyor.

Ortadoğu’da üç ana akım daha ateşli bir yarışın içine girmektedir:

Vahabilik, Şiilik ve modernize olan Sünni gelenekle Osmanlı medeniyeti ve kültür sürecinden çıkan Türk İslam anlayışı.

Vahabilik bugün ABD tarafından bile terörizmin yetiştiği bataklık olarak kabul görmektedir. Vahabilik, Osmanlı döneminin de en saldırgan ve gerici akımıdır. Türklere ve Türk Müslümanlığına saldırıları 1800’lü gazetelerde belgelenmiştir. Vahabilik asla global hoşgörü içermez, hatta kendine benzemeyen Müslüman’a bile Müslüman demez. Bölgede bana bu çok söylendi.

Şiilik ise Ortadoğu’da yayılma politikası güden ve politize olmuş bir akımdır. İran’daki Humeyni politikalarıyla düşman kazanmıştır.

Türk İslam anlayışı dünya sahnesine çıkmak bir yana, Ortadoğu’da bile sahneye çıkmamaktadır. Türkiye’nin yerim dar diye oynamayan yeni gelin misali utangaçlığı artık anlamsız hale gelmiştir. Batı’nın bile farkına vardığı ve Amerika’nın konuştuğu Türk İslam anlayışı bizim aydınlarımızda hâl⠓ayıplı” bir konu!

Avrupa’da “Avrupa İslam’ı” diye teoriler geliştiren, projeler yapanlar bile Türk İslam anlayışını göz ardı ederek örnek olarak Fas’ı göstermektedir. Fas’ın model olmasının imkansızlığı tarihsel bir tespittir.

Milyonlarca Türk’ten ve onun aydınından, politikacısından, kültür üreticisinden tık yok!

Bugün ana sorun Irak’a asker gönderip göndermemek değil. ‘Türkiye, Ortadoğu’nun modernleşmesinde ne kadar rol alacak?’ sorusu önemli.

Hem ülke içi modernleşmeyi omuzlamaya, hem Ortadoğu ve Arap dünyasındaki değişime önayak olmaya çalışan AKP yıllardır ertelenen reformları yapmaya çalışıyor. Diğer yandan da tarihin ve milletin kendine verdiği modernleşmeci rolle kendisinin oynamak istediği muhafazakar rol arasında sıkışıyor.

Batı Osmanlı’dan beri Türkiye’ye modernleşmenin, taleplerinin girmesi için uğraşırken Atatürk bunu dayatmayla değil, Türk milletinin kendi talebi olarak gerçekleştirdi. Modern yaşamın içselleşmesinde bu talep yeterliydi. Bugün Batı ile bizim bu konuda menfaatlerimiz örtüşmektedir. Ortadoğu’da zalim hükümdarlar, açlık, yoksulluk ve eza, cefa olması politik olarak da insani açıdan da istemediğimiz bir durum.

Türkiye’nin modernleştirmeci rolü Batılılara vermek yerine kendi alması gerekir. Çünkü bu topraklarda yüzlerce yıllık Türk kültürü, Anadolu yaşam tarzı ve kültürü içinde modernleşme sağlanmış. Bunun kökleri burada. Türkiye modern İslam’ın temsilcisi, global hoşgörüye sahip.

Bu modernleşmeci rolüyle Türkiye öncülük yapmalıdır.

İzolasyon politikasının kimseye bir yararı dokunmayacaktır. Zaten böyle bir dünyada izolasyon mümkün değildir. Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi tartışılacak gibi değil, zaten askerlerimiz on yıldır K.Irak’talar.

Demek zaruriyetler sınırları deliyor. K.Irak kaderine terk edilemez. Kürt gruplarla çatışma değil, işbirliği gerekiyor. Türkiye bütün bölgede bir arada yaşama projesinin de mimarı olmalıdır.

Anti–Amerikancılık uzun vadede Türkiye’nin çıkarlarını zedeler.

Cesaretle kendimize ve kültürümüze güvenelim. Sahnede yerimizi görelim.

Çünkü Ortadoğu kolay durulmayacak.

 

Irak, Avrupa ve kadın

Eylül 25 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman

Erdoğan–Clinton görüşmesinde Irak konusu gündeme geldiğinde, Başbakan Erdoğan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak’ta belli bir bölgede, Türk komutanın kontrolünde görev yapmasını istediklerini, hükümet olarak asker göndermeye sıcak baktıklarını söyledi haberlerde.

Özel bir bölge isteyen Başbakan sağlık, eğitim ve altyapı konularında hizmet vermek istediğimizi belirtti. Modern Türkiye’nin kazanımlarını Irak’a götürmek isteyen Başbakan sosyal altyapıyı kurma peşinde haklı olarak. Türk modeli ihracı olacak bu tutum, AB ile ilişkilerimiz açısından da önemli.

Çünkü daha yeni AB yetkilileri Türkiye’yi Avrupa’ya almak istememe nedenini şöyle belirttiler:

“Mesele dinî falan değil, kültürel haklarda çok gerisiniz. Örneğin kadın hakları ve kadının yeri bize göre çok geri.” Bizim bir model olarak kendimizi kanıtlamamız ve Irak’ta pilot bölge dahilinde bir uygulamanın sahibi olmamız AB nezdinde de izlenmeye değer olacak. Avrupa da Türkiye’nin bölgede model olma kapasitesiyle ilgilenecek. Her şeye rağmen Türkiye’nin demokrasi ve modern yaşam kazanımları çok fazla. Irak halkı tıpkı İran halkı gibi yıllardır Türk filmlerini, konserlerini, dizilerini izlemekteydiler. “Televole” diye dalga geçilen eğlence dünyasının oralarda çok sevildiğini çoğu insan bilir. Irak’ın sosyalleşmesi sivilleşmesi anlamını taşır. Demokrasi normalleşen yaşamla gelebilir. Irak’ta en büyük tehlike “Şii bağnazlığı”dır. Kadını görünmez kılmak isteyen Şii bağnazlığı Türk modelinden hiç hoşlanmayacak. Bu dikkat edilmesi gereken bir nokta.

Dün Ferai Tınç’ın yazdığı gibi ABD Irak’ta batağa saplanmış falan değil, tam tersine merkezi bir otorite sağlamış durumda. Sadece milyarlarca dolar yatırmanın zorluğunu yaşıyor ve BM’de konuşarak para isteyecek.

Türkiye yardımlaşmanın bir parçası olarak sosyal altyapı, kültür ve eğlence götürürse insanların ruhunu tedaviye soyunmuş olacak. Modern dünya ile entegre olmak isteyen Iraklıların geleceğine katkıda bulunacak.

Irak halkı yaralarını sarmak ve dünya ile bütünleşmek istiyor. Yıllardır diktatör bir rejim ve savaşlarla boğuşan Irak halkı Türk filmlerini seyretmiş, Türkan Şoray’a hayran olmuş ya da Malkoçoğlu ile ata binmiş kuşaklardan. Türkiye bölgede daha cesur, atak varlığını göstermek zorunda. Yıllardır süren ‘hiçbir işe bulaşmayalım’ dış politikası yerine bölgede yedi yüzyıldır süren birikimimizi Irak halkıyla paylaşalım. Çatışık ve çelişik yaşamak yerine bir arada yaşamayı sağlayabiliriz. Bugüne kadar dış politikalarımız komşularımızla yabancılaşma getiren politikalar oldu.

Irak’ta Türkiye ile sağlanacak başarı bölgede rolünü ve ağırlığını artıracaktır. Avrupa için de bu model bir örnek teşkil edecektir. Modern yaşamı, insan haklarını bölgede temsil edecek konumda olan Türkiye gerçekleştirdikleriyle kendi içinde de ivme kazanacaktır. Güveni artacaktır. Bu sadece sosyal değil, siyasi bir ödevdir. Bu doğal bir oluşumun gereğidir. Bu AB, Batılı düşünce perspektifidir.

NOT: Bu konuyla da ilgili olması nedeniyle “Erkek Nesli Yok Oluyor” yazıma gelen erkek okur tepkileri neden Avrupalı olamadığımızın ve AB’ye kabul edilmediğimizin aynası gibi. Mektup yağdı neredeyse. Elinden gazeteyi atan bilgisayar başına koşmuş. Avrupa ve ABD’de iki yıldır tartışılan Y kromozomu konusu ve erkek cinsinin yok olacağına dair bilimsel konferansların çok kısa bir özeti olan yazıma terbiye kurallarını hiçe sayan “ego” ağırlığı altında ezilmiş tepkiler şaşırtıcı. En saygın dergi ve gazetelerde tartışılan bu konuyu hiç bilmeyen, izlememiş erkek okurlar ne kadar dünyaya kapalı olduklarını göstermiş oldular. Hoşgörü sadece kendileri gibi düşünen ve yazanlara gösterdikleri davranış, diyalog ise kendi düşünceleriyle kurdukları bir tutum sanırım. Batılı ile aramızdaki fark hoşgörü ve anlayışta yatıyor. Üç beyefendi bu söylediklerimin dışında uygar bir tavır göstermiş, onlara teşekkür ediyorum. Kadınlardan bir tane bile benzer bir mektup almadım. Neden acaba? Nezaket peygamberimizin en önemli özelliğidir. “Onlar olmasaydı biz yoktuk” diyen güzel peygamberimiz değil mi? Benim sözüm, kadın erkek meselesinden çok egoistlere / şişman egolaradır biline. Köşemde yeterli yer olmadığından gelen mektupları yine sitemde yayınlayacağım. Siteme gönderebilirsiniz; www.nevvalsevindi.com Unutmayalım, tartışma adabı tartışarak yerleşir. Etik değerler gazete kadar okura da lazım. Ruhsal rahatlık için erdem ve bilgelik gerekir. Bu kendini tanımaktan geçer.

 

erkek nesli yok oluyor ve mektuplar

Eylül 21 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Erkek nesli yok oluyor yazıma gelen tepkileri burada yayınlıyorum. Bir erkek okurum yazıyor, onun gibi erkekler iyi ki varlar…
Merhabalar Nevval Hanım , İki haftadır erkeğin ruh anatomisini başarıyla şerh ediyorsunuz. Bir erkek te olsam tezlerinizin büyük bölümüne katılıyorum. Zaten , iki haftadır yazılarınıza gelen erkek okur tepkileri de , aslında , sizin ne kadar haklı olduğunuzun en büyük delili bence. Şunu üzülerek belirtiyorum: sitenizde yayınladığınız tepki mesajlarını okuyunca hemcinslerimin algılama sorunları yaşadıklarına ben de inandım. Kendini ” gazetenin sahibi ” zannedeninden tutun da yarım yamalak malumatıyla felsefe yaptığını zannedenine kadar ilgi çekici bir erkek profiliyle karşı karşıyayız. Bu, psikologlar ve sosyologlar için iyi bir malzeme de oluştursa, benim için tam bir hayal kırıklığı. Hepsine buradan geçmiş olsun diyorum: Huu!… Dostlar !… Allah acil şifalar versin! Dikkat edin de gece yatarken üstünüz açık kalmasın. Nevval Hanım; Allah , size de sabır versin. Doğrusu; kadın olmanın bu derece sabır gerektirdiğini yeni anlıyorum. Allah’a emanet olun.
 

Turkey Must Decide What It’s Going to Do in Iraq

Eylül 19 2003Yorum Yapılmamış Kategori: EN

What is Turkey going to do if [President George W.] Bush is defeated in next year’s elections, and if the new president decides to withdraw from Iraq? If Bush wins the elections and announces to the entire world that he is going to stay in the Middle East with his new projects, what is Turkey going to do then?

In the strategic games, every prediction and plan made from possibilities are being used in brain storming. Turkey needs to plan beforehand, for every possibility, including what kind of situation it might fall into. In this matter, the caravan won’t hit the road but will only get robbed, so to speak. In the Middle East three major streams have engaged in hot competitions: Vahabism, Shiitism, the modernized Sunni tradition and the Turk Islam understanding that emanated from the Ottoman civilization and culture. The U.S. sees Vahabism today as a swamp where terrorism is being bred. Vahabism was also the most aggressive and reactionary stream during the Ottoman period. Their attacks on Turks and on the Turkish Islamic faith were documented in newspapers in the 1800s. There is no place for global tolerance in Vahabism, and it will not even call a Muslim who is not liked by the sect a Muslim. This was said me a lot in the region. Shiitism adopts a spreading policy and a politicized stream. that controls an expansion policy in the Middle East. It has won many enemies with the politics of Khomeini in Iran. The Turk Islam understanding did not even take part in the Middle East stage, forget about the world scene. Turkey’s bashfulness that reminds us of a new bride, who cannot dance with the excuse that the place is too narrow for dancing, has turned into a meaningless concept. The Turk Islam understanding, which even the West is aware of and even America talks about, is still ‘something our intellectuals have to be ashamed of!’ In Europe, even those who produce theories on ‘European Islam,’ show Morocco as an example by ignoring the Turk Islam understanding. The impossibility of Morocco being an example is a historical determination. There is nothing from the millions of Turks and their intellectuals, from the politicians and the culture producers…! Sending or not sending troops to Iraq is not the main problem today. The question, ‘Exactly what role is Turkey going to play in the modernization of the Middle East?’ is more important. The Justice and Development Party (AKP) is trying to implement the reforms that had been delayed for years, while at the same time trying to control the modernization of the country and also trying to be the initiator of changes in the Middle East and the Arab world. Besides, it is getting stuck between the pro-modernization role that history and the nation have given it and the conservative role it wants to play. While the West has been exerting every effort since the Ottoman era to materialize the demands of modernizing Turkey, Ataturk did not do this through insistence but through the wish of the Turkish nation. This demand was enough to internalize modern life. Today our interests and those of the West overlap. The presence of tyrannical rulers, hunger, corruption, injustice and cruelty are things we do not want in the Middle East, politically and from the humanity perspective as well. Turkey needs to take the leading role in modernization instead of giving it to the Westerners. Because modernization had been brought to these lands during the hundreds years of Turkish culture, Anatolian life-style and culture. Its roots are here. Turkey is the representative of modern Islam and possesses the attributes of global tolerance. Turkey should do the pioneering work with its modernization role. The isolation policy is not going to do anybody any good. Anyway, in this kind of a world, isolation is not possible. Sending troops to Iraq is not a matter of discussion, because our soldiers have been in northern Iraq for the past 10 years anyway. So, the unavoidable is penetrating the borders. Northern Iraq cannot be abandoned to its own fate. Cooperating not clashing is what we need with the Kurdish groups. Turkey should be the architect of the live-together project in the entire region. In the long run, anti-Americanism will damage Turkey’s interests. Let us trust our culture and ourselves with courage. Let us see our place on the stage, because the Middle East will not calm down easily. September 16, 2003

Sayfa 129 / 142« İlk...«127128129130131»...Sonraki »