Catholicism Shifts Towards the Third World

Ekim 27 2003Yorum Yapılmamış Kategori: EN

While Pope John Paul II marks the 25th anniversary [of his papal election], this occasion is embroiled in controversy on the same level as the celebrations around the world. The question, ‘What will become of the Catholic world,’ is asked as pretty much as the question, ‘Who will be the next pope?’ The main point is that Catholicism, the biggest religious community in the world, has 1 billion believers, according to the World Christian Encyclopedia. The fortress of Catholicism, which is expected to have 1.6 billion members in the next 22 years, is no longer Europe. Catholicism is on the rise in Third World countries, in Africa, Latin America and Asia but declining in Europe. And it has gone through serious upheavals in North America. The population of the Catholic Church is expected to increase in these three continents from 68 percent to 75 percent in 2025. The reason behind the decline of Catholicism in Europe and America is due to the pope’s failure and not being able to meet the needs in these lands where modernization and freedom are on the rise. However, the pope is successful in the poor people’s world. The Philippines where the old matriarchal structure was forcibly changed by the Spanish colonialists, is the new fortress of Catholicism. In the Philippines, with a population of 80 million, the mobile phone network of the influential Catholic Church has a text message network among believers. In religious activities, charismatic singers give a young and modern image to the church. The biggest rivals of Catholicism in Philippines are Muslims. In the last three years 110,000 people have converted from Catholicism to Islam. Catholicism in Latin America on the other hand is very strong as well. Here Catholicism has been integrated with culture by mixing the religion with local beliefs. In these lands, where theology of salvation developed, Catholicism, mixed with Marxism in the 1970s has pagan traditions, rituals and goddesses. The church, not too long ago, announced the beatification of Juan Diego, even though there is skepticism about his existence. Catholicism has exploded in America among refugees. Hispanic and Vietnamese populations are growing fast. Seemingly appropriate to make a leap to the upper classes, Catholicism teaches priests Spanish as a second language. However, white Catholics are not pleased with these developments. Everyone has begun to have his/her own church and Catholic churches are being divided into small communities. Rituals in Vietnamese and Hispanic churches are very different. Sociologists show the failure of being religious in Western Europe as becoming rich and promoting individualism and materialism. Many people think that the Catholic Church failed to keep up with the era and remained traditionalist. The necessity of keeping up with time and the modernization of Islam were voiced by Turkey at the recent Organization of the Islamic Conference (OIC) summit. Syrian poet Adonis was quoted by Hurriyet daily as saying, “In our age, Islam is a religion that is uncultured, thoughtless and lacks the ability of asking questions.”* Saudi missioners, bigotry, the old-fashioned perception of women and reactionaries who explain Islam through this content are being identified with the religion. But the opportunities of the Turk-Islam understanding are very much in today’s world. What societies expect from religion is being more and more adapted to modern life and modernization. The Turk-Islam understanding includes a modern interpretation. Its best example is Mevlana, a best-seller in the United States. I believe that Islam, as the religion that is extra-sensitive to the poor people’s rights, and states, “While your neighbor sleeps hungry, don’t you sleep full,’ should be included in this contest. In today’s world where people’s inner worlds are emptied in a soul-searching effort, Islam’s modern and illuminated implementations are needed. Modern methods and viewpoints are important in interpreting Islam. Islam should get rid of reactionary ideas and anachronistic views that imprison women, because it is such an illuminated religion that cannot be prisoner to those who make these remarks. It would be better to start the prejudice-free campaign right away. Islam’s modern interpretation is necessary for modern Muslims. 1. Compilation, The Wall Street Journal, Oct. 17. 2. Hurriyet (Ozdemir Ince), Oct. 19. October 21, 2003

Sevgi, özünde seçimdir

Ekim 27 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Bireyselliğimizin temel çekirdeğini seçmeler dizgemiz oluşturur. Zamanın en küçük birimlerinde her an seçim yaparak yürürüz, konuşuruz, yola devam ederiz ya da meyve tabağından bir elmayı alır dişleriz.

Hoşlandığımız ve hoşlanmadığımız şeyler uzun listeler olarak asılıdır bir yerlerde ve seçim yaparak hayata geçiririz isteklerimizi. Başka insanların seçimleri de bizi çok ilgilendirir ya da etkiler. İnternet sitemde “Evlilikte seçim” diye bir anket yaptım. Bu mini ankette 128 kişi oy kullandı. ‘Eşini aşkla seçmeli’ diyenler yüzde23, aynı yüzde de ‘insanın içi ısınmalı seçtiğine’ diyenler. ‘Sevgisiz seçim olmaz’ın yüzdesi 21. Mantığı tercih edenlerin oranı 26, ‘seçmek yol ayrımı gibi çok korkutucu bir şey’ diyenler yüzde 5, ‘seçimden çok korkuyorum’ yüzde 4 ve evlilikten korkanların sayısı yüzde 6. ‘Evlenmeye mecbur değilim’ diyerek seçimi öteleyenler 15 gibi yüksek bir oran. Bu tabloda korku faktörünün ne kadar etken olduğu aşikar. Özellikle seçme ve seçilme aşk ve sevgide gerilim hattı gibi dokunanı yakıyor. Yine de herkesin “sevgi”yi temel bir öğe olarak algılaması kültürümüzün doğal yapısındaki sevgi devamlılığını gösteriyor. Ayrıca gençlerimizdeki sevgiye olan inanç ve tutkuyu. Korkuyla tutkunun bu dansı bitmiyor bu tabloda. ‘Mantıkla’ diyerek seçimini yapanlar korkudan kurtulacakları ümidiyle birlikte, tutkudan da feragat etmekteler. Tutkunun seçimi çizik yiyor. Seçim birçok karmakarışık yapının içinden çıkıp gelir. En gizli yanlarımız, derin çatlaklarımız ve tepelerimiz seçim öncesinde tek tek gezilir. Sevgi ta özünde bir seçmedir. Üstelik tüm benliğimizin ilkeleriyle, yansımalarıyla yaptığımız bir seçimdir. Sevgi aslında kendimizi yüceltmeyi de içeren bir övgü düzmektir seçilene. Seçme insanın en derinlerinde mayalanan derin ideallerle belirlenir.

Platon, “Sevgi; güzellik içinde üreme ve doğma arzusudur.” demiş. Üreme, bir geleceğin yaratılmasıdır. Güzellik, iyi yaşamdır. Sevgi, bize iyi görünen ve başka varlıkta insanlığa yeniden bağlanmayı simgeler adeta.

Seçmenin karanlık yanı, ‘hata yapacak mıyım?’ sorusunda gizli. Ya benim hayallerimin, sevdiğimi koyduğum yerin yüksekliği yaşanırken alçalırsa korkusu kemirir insanı. İnandığımız hayallerimiz gerçek bir bedende somutlaşınca mutlu olduğumuz kadar, kırılıp dökülen ideallerimiz iç dünyamızı harabeye çevirir. O farklıdır diye inandığımız, içselleştirdiğimiz her şeyi, seçilen farklı olmadığını kanıtlamak ister gibi fırlatıp duvara çarpınca varlığımızı tehlikede hissederiz. Uygulanan şiddet, söylenen yalanlar, her erkeğin/kadının benzer tekdüzeliğinin yavanlığı, aldırmazlık, aldatılmak, bir gün ortak yaş günü bile kutlayamayan iki yabancıya dönüşen hayallerin acısı… ‘Ben bunu mu seçtim?’ ‘Ben bunun için mi fedakarlıkta bulundum?’ Sorular yığını dağlar gibi yığılır, bir süre sonra kendine acımaya başlar insan. Bu, seçimin bittiğinin kanıtıdır.

Çünkü seçim, seçim anıyla sınırlı değil bir sürecin de başlangıcıdır. Tam da korkutucu olan budur.

Masallarda kahramanımız yol ayrımına gelince derin düşüncelere dalar, yollardan biri iyiliğe diğeri kötülüğe aittir. Nasıl bilecektir doğruyu? Ejderhanın uyuduğu yol sağda mı, solda mıdır acaba? ‘Mutluluğa giden hangisi?’ sorusuyla karşılaşırız binlerce yıllık masallarda. İyi insanlar sonunda ödüllerini alırlar. Onlar çıkar kerevetine ve masal biter.

Hayat ise her seçimden ve umutsuzluktan sonra da devam eder. Yıkımların üstünden, gözyaşlarından ufku geniş bir dünyaya geçilebilir.

Her seçim içinde cennet ve cehennemi aynı anda taşır. Hazırlıklı değilseniz, sevginizin gücü cennet kadar (sadece kendi istekleriniz ve onaylarınız) cehenneme de (onların dışında gelişecek her şey ve sevdiğinizin hataları) hazırlıklı değilse ateşten yanarsınız. Hem de çok yakabilirsiniz.

Hem seçen, hem seçilen, her seven aşk-ın narına düşer ve acıyla yanar. Kor ateşte ayağıyla yürüyüp karşıya varamayan, bu hazırlıksız “aşk” içine atlayandır.

 

Bir kadın öyküsü

Ekim 27 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Zaman Turkuaz

Osmanlı sarayında uğursuzluk getirdiğine inanılan siyah giymek yasaktı. Matemde bembeyaz giysilere bürünürdü insanlar. Türklerin yas tutma ya da cenazede siyah giyme alışkanlığı Batılı bir snopluk. Eskiden de, Anadolu’da da herkes günlük kıyafetiyle gelir. Hatta kırmızı giyilirdi.

Çünkü Mevlana’nın da dediği gibi “şeb-i arus”tur o gün. Yani düğün gecesi. Mezarlıklar da hayatın içinde ve evlerin yanı başındadır. Selma Sultan bu eski mezarlıklarda dolaşmayı sever. Sanat eseri mezar taşlarının fesli erkek olanları, şahane kavuklar biçimindekileri, bolluğun simgesi boynuz şeklindeki kadın mezar taşlarının yanında gül işlemeli minik taşlar arasında hayal kurar.

1900 başlarında toplumda yer edinmek için sıkı bir çalışma içinde olan Osmanlı kadınlarının öyküsünü, özgürlük mücadelesinin içselleşmesini padişah V. Murad’ın torunu Selma Sultan’ın kızı Kenize Murad’dan dinlemek daha etkileyici. Sultan Abdülhamid’in ölümüyle başlayan bu öyküde bir imparatorluğun çöküşü, Müslüman kadın dünyası, sultanların trajik yaşamları, sürgünler, acılar var. Beyrut’un şaşaalı günleri, Hindistan’ın fokur fokur kaynadığı tarihi dönem açılıyor ufkunuzda. Trajik bir öykünün sergilediği tarihi dönemin içinde kadınların yaşamı çok çarpıcı. Fransız mürebbiyelerle, piyano çalarak büyüyen Osmanlı saray kadınlarının Hindistan’daki yaşamda boğuluyorum diyen hikayesi. Saray kadınlarının hayran olduğu Halide Edip ve Latife Hanım’ın özgürce ülkeleri için savaşmalarının destanlaşması.

Selma Sultan küçük bir kız çocuğu olarak sürgüne giden saraylıların en küçüklerindendir. Babasının güle güle demek için bile gelmediği, öpmediği kırgın küçük kız olarak kalır hayat boyu. Hiç görmediği babasını deli gibi sevmektedir. Onun mektuplarını saklayan annesine çok kızar, sitem ederse de bu gerçeği değiştirmez. Babası Brezilya’ya gider ve bir daha ondan haber alınmaz. Bu babasızlığın derin acısıyla sızlayan yüreğin kaderi kızına da babasızlık yaşatır. Kızı annesi Sultan Hanım’ı kaybettiğinde bebektir, babası olan Hind racasını ise ancak 23 yaşında görebilir. Sanki aile geleneğidir babasızlık.

Selma Sultan ilk aşk acısını Beyrut’ta yaşar. Hayatın dürüstlük ve sevgi üstüne değil, ihanet ve acı üstüne kurulduğunu düşünerek hayatını eğlenceye adamaya karar verir. Hatice Sultan kızının bu durumundan hiç memnun değildir. Sonunda ona uygun bir eş aramaları sonuçlanır. Bu yakışıklı, zengin ve modern İngiltere’de eğitim yapmış bir racadır. Badalpur racasına onay veren Selma Sultan annesini, sevdiklerini geride bırakarak tek başına Hindistan’a gider. Düğün gününe kadar hiçbir şekilde racayı göremez. Yapayalnız, küskün umutsuz Selma ilk kez eşinin yüzünü nikah kıyıldıktan sonra tutulan aynada yan yana görür. Neyse ki korktuğu başına gelmez. Gerçekten çok yakışıklı bir erkektir raca.

Yeşil gözlü bu erkek Eaton ve Cambridge’te okumuştur, ancak Hindistan’ın geleneklerinden bir damla geriye adım atacak halde değildir. Kadınların hiçbir hakkı yoktur. Kadınlar sadece kalın duvarlar arkasında oturabilir, sokağı görmeleri imkansızdır. Bu aileye hakaret sayılmaktadır. Kadınlar burka giymektedirler. Her yanları kapalıdır. Doktor gerekir bir gün ve önüne çarşaf gererler. İki delik açılır. Birinden dilini çıkarıp gösterecektir, diğerinden kolunu uzatıp nabız saydırabilecektir. Osmanlı hanedanı için çok gerici olan bu tutum Sultan’ı çileden çıkarır. Koca karısını aldatmakla suçlasa bile burnunu kesme hakkına sahiptir. Kadın ölse de ceza almaz koca. “Ya masumsa?” diye sorar Selma Sultan, kuşku uyandırdığı ve böylece kocasının onurunu lekelediği için yine suçlu sayılır. Dullara ise hayat hakkı yoktur. Şerefli dul kocasının yanan cesedinin yanında canlı yanandır. “Sutte” denen bu gelenek kadının yakılmasını zorunlu kılar. Kurtulursa da ömrü parya olarak geçer. Kadınların eğitilmesini ahlaksızlığa davetiye gören anlayış yaygındır Müslüman Hintliler arasında. Uyuşuk geçen hayatların içinde tam bir Batılı gibi kalır Selma Sultan, hem de şefkat sahibi bir tür Batılı. Çünkü İngilizler için kendi dışlarındaki kimse insan bile sayılmaz. Selma Sultan’ın hayatı çok öğretici. Bir kadın, sultan bile olsa yapayalnızdır.

*Saraydan Sürgüne, Kenize Murad, Everest

 

İRAN’IN ENDİŞE VE UMUTLARI

Ekim 20 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Yeni Yüzyıl

Haziran/Temmuz 1999 ‘da Civilization dergisinde İran Cumhurbaşkanı Hatemi’nin bir makalesi yayınlandı. “Hissin Doğusu ve aklın Batısının buluşmasına bir davet” başlığı altındaki makale diyalog kavramı üstüne oturtulmuştu. Ne yazık ki, İran’da son dönemde gelişen olaylar ideolojik İran siyasetinin diyalogdan yana olmadığının kanıtı. Kendini devrimin biricik sahibi olarak gören Mollalar “demokrasi” den hoşlanmadıklarını açıkca belli ettiler. Bu Hatemi’nin seçim gezilerinde de kendini göstermiş bir davranış biçimiydi. “Hatemi ile yüz gün” ismiyle yayınlanan kitapta seçim öncesi seçim gezileri ve seçim sonrası izlenimleri aktarılıyor. > (Sed ruz ba Hatemi,1998 5.Baskı) Natık Nuri taraftarlarının, yani kendinden başka iktidar tanımayan Molla zihniyetinin temsilcileri, propogandalarında Hatemi’yi sürekli Ben-i Sadr’e benzeterek yapmışlardır. Böylece hem ülkeden kaçan bir hainle özdeşlik kurup hem de onun başına gelenlerin Hatemi’nin başına da geleceğine dair bir ima taze tutulmuştur. Hatemi ilk kez otobüsle seçim gezisi yapan aday olarak çok ilgi görür. Bu ilginin önünü kesmek için yapılanlar , engellemeler bugünlerin geleceğinin habercisiydi aslında. 2000′ li yılların Doğu ile Batı’nın kıskacındaki Türkiye ve İran açısından çok önemli gelişmeler gebe olduğunu söyleyebiliriz. Fırsatlar yakalanmak için beklerken tehlikeler de boş durmuyor.

BU YAZI 1999 SONUNDA YAZILDI. Meşhed ‘ de yaptığı konuşmayı üniversite rektörü engelliyor, İsfahan’da vali engelliyor ve “OK” li uçak biletlerini iptal ettiriyorlar. Gençlerin dinlemeye geleceği kampüslerin çimleri sulanarak çamur deryası yaratılıyor. Böylece oturmaları ve basmaları engelleniyor. Diğer bir yerde konuşma yapacağı salonun kapısına bir kamyon tuğla döküyorlar. Yazar bize Hatemi’nin konuşmalarını engellemek için 40 kişilik bir Ensar-i Hizbullah grubunun bulunduğunu anlatıyor. Haki renkte asker montları g > Hatemi burada önemli bir şey söyler:”Toplumda az sayıda oldukları halde bağırarak ve şiddetle kendilerini mutlak görenler zaafın kendileridir.” > Natık Nuri’nin temsil ettiği Molla iktidarı onları istemeyen yığınlara şiddet göstererek susturmaya , korkutmaya çalışıyor. Onlar halkı ve onun gücünü küçümsüyor. Devrim günlerini unutmuş olan Molla iktidarı varolan gücü kendi gücü sanma gafletinde. Oysa bu güç halkın gücüydü. Halk bunu onlara teslim etti. Bu hiç bir zaman tekrar almak istemeyeceği anlamına gelmiyor. > Hatemi’yi liberal bulan tutucular onun Batı’ya kültürel olarak açılacağı korkusunu taşıyorlar. Hatemi’nin herkesi hukuka davet eden sesi tüm sağ ve soldaki radikallerin sesini kesti. Burada sağ sol farkı kalmıyor bildiğiniz gibi. Radikal olma tabanında birleşen ideolojiler hukuk ve demokrasiden hoşlanmıyorlar. Örgütlenmesi engellenmiş İran’ın genç nüfusu göz önüne alınırsa örgütlenmeye olan talep aşikar. En az 20 milyon demek bu. Devletten bağımsız gazete ve dergilere tolerans tanımayan ve tanımak istemeyen tutucular bugünkü iktidar sallantısından onları sorumlu tutuyorlar. Hatemi seçim sürecinde hep çağdaş toplum sloganını savunmuştu. Bu tutucular için başlı başına bir ihanet sayıldı. > ÇAĞDAŞ TOPLUM ÖZLEMİ > > Bu konuda yardımcısı ve danışmanı olan Morteza Elviri (şu anda Ticari Serbest Bölge yöneticisi ve Başkanı aynı zamanda) şunları diyor: > ” Dovum-u Hordad (Hatemi’nin Cumhurbaşkanı seçildiği tarih bir milat olarak anılıyor) yeni bir harekettir diyenler var. Devrimde olmayan, yeni bir hareket olarak geçen 20 yıl içindeki fikirle uyumlu olmayan yeni bir hareket olarak algılanıyor. İslam Devrimi öncesi amaçlara geri dönüş amacı taşıdığını söyleyenler de var. Halkın değişiklik talebi nedeniyle olduğu da söylenmekte. Oysa Hatemi’yi destekleyenler 1978 devrimine hiç arkasını dönmeyenlerdir. Çağdaş toplum önemlidir , çünkü çağdaş hükümette imtiyazlar kırılır. İster ekonomik ister politik olsun. Çağdaş toplumda Anayasa gelişmiş ve öndedir. Velayet-i Fakih Anayasa ‘da gelişmiş bir konum olarak algılanabilir ama üstünde değildir. Çağdaş toplumda kavga olmaz, farklı kültürler birarada konuşur ve yaşar. Çağdaş toplum için dört şart gerekir: > . Halkın isteği > . Gerekli kanunların Meclis’ten çıkarılması > . Güvenlik güçlerinin halkın özgürlüklerini koruması > . Adalet Bakanlığı’ nın kanunları çiğneyenleri cezalandırması > > Bizde bu şartlar oluşmadı. Sadece halkın bu konuda isteği var. Hatemi hükümetinin yasaları uygulamak gibi çok önemli bir işlevi olacak.” > Elbette, Elviri’ nin söylediği “çağdaş” şartlar Türkiye açısından da düşündürücü bulunabilir. İran’da halk milletvekillerinin yasaları çiğnediğini düşünüyor. Aydınlar “zaten bizde yasaya uymamak köklü bir gelenek ” diyorlar.2500 yıllık bir Şahlık yönetimi yaşamış İran’ da bu makul görülebilir belki de. Türkiye’nin 76 yıllık Cumhuriyet ve demokrasi deneyimi var. > > > > > Aslında halk neyi istemediğini biliyor da ne istediğini bilmiyor diyebiliriz. Kenan Evren’in baskıcı konuşmasından sonra oyların Özal’a gitmesi gibi İran’da da halk Natık Nuri ve taraftarlarını istemediğini anlatmak için Hatemi’ye oy verdi. Hatemi’ye rakip olan iktidar grubunun halkın istediği reformları yapmayacağı çok açıktı. Halkın beklentisi ekonomik değil, daha çok sosyal ve kültürel reformlar. Gazete ve dergilerin bolluğu da buna kanıttı. Bu nedenle iktidar tüm basın ve yayından, sinemalardan öfkeyle söz ediyor. Hızlı değişim talebi Hatemi’yi önüne katıp sürükleyecek güçte olduğu için Hatemi bu hızı kısmaya çabaladı sürekli. Yine de bunu Meclis seçimlerinden sonra kontrol etmesi güçleşti. Daha önce onunla sınırlı değişim mottosu milletvekili seçimleriyle bir iktidar değişikliğine işaret etmeye başlayınca tehlikeli oldu. Bu tehlike işaretlerini gören tutucular her şeye saldırıyorlar. Saldırmaya devam edcekler. > Halkın parti kurmaya dönük olumsuz düşünceleri var. Parti Farsça Hizp den gelir. Yani hizip dediğimiz. İran’da da hizp çağrışımı, anlamı parti değil hizip olarak algılanıyor. Bölünme , uç, kutuplaşma demek. Halk partiye karşı hep olumsuz propogandaya maruz kaldığı için Hizp sözcüğü kirlenmiş bir kavram maalesef. Parti olmadan demokrasinin olması mümkün değil doğal olarak. > HATEMİ SONRASI ARTAN DERGİ VE GAZETELER > > İran ‘da bir medya mahkemesi var. Adı; Dadgah-ı Vişei Ruhaniyat. > İki tane mahkeme medya sorunlarına bakıyor. Bunlar editörü mahkemeye çağırıyorlar istediklerinde. > Çok sayıda dinci, radikal gazete de var. Gençlik, kadın ve Hatemi yanlısı gazete ve dergiler var. Hamaneyi taraftarı Aban haftalık bir gazete, hep radikal ve Hatemi’ye karşı. Cehan Islam hep radikal ve günlük gazete, Merve Kavakçı olayını dikkatle izleyen günlük Entehab , Hatemi yanlısı Nejad (sevinç) Camie-i Medeniyyei İran ( Çağdaş İran Topluluğu), hatta Arapça yayın yapan radikal dinci gazeteler var Elvefa gibi.Ama Ricky Martin fotoğrafı basmaya cesaret eden Gotz (kunduz) günlük bir gazete. Hatemi yanlısı Arya birinci sayfasında ” Allah peygambere zorla ihraç edin demedi” yazıyor, bölgelerde çıkan yerel gazeteler de hiç az sayıda değil. Keyhan-i Havai gibi yurtdışında yaşayanlara dönük yayınlar da var. > Dovum-u Hordad’ ı destekleyen basını sıkıştırmak için Hatemi’nin seçilmesinden sonra basına sürekli baskı uygulanmaktadır İran’da. Tahran Belediye Meclis üyelerinden biri şöyle diyor: “Basına uygulanan şiddet onların halkın gerçekleri öğrenmesinden duydukları korkuyu gösterir.” > Üniversite olaylarını sadece dengesiz kızlar ve erkekler yaptı diye iddia eden radikal gazetelere karşı Muhammed Yezdi üniversitede işlenen cinayetlerin dosyasının açılması gerektiğini vurguluyor. 90 öğrenci de Askeri Başsavcıya polisleri şikayet eden bir dilekçe yazmışlardı geçen yıl üniversite olaylarından sonra. > Hukuk devleti olamaya duyulan özlemin gerçekleşmesi acılı bir dönem. > İran bugün Türkiye’nin 1960′dan sonra yaşadığı karmaşa dönemine aday görünüyor. Demokrasi için önünde çileli ve uzun bir yol var. Demokratik davranış biçimini öğrenmek ne kadar zor , bunu en iyi bilen ülkelerden biri de Türkiye. Aslında Türkiye İran ilişkilerinde bu konuda çok verimli diyalog kurma şansı olabilir. Elbette, İran bu kaotik dönemde bir dost istiyorsa. >

İRAN’IN ENDİŞE VE UMUTLARI

Ekim 20 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Yeni Yüzyıl

Haziran/Temmuz 1999 ‘da Civilization dergisinde İran Cumhurbaşkanı
Hatemi’nin bir makalesi yayınlandı. “Hissin Doğusu ve aklın Batısının
buluşmasına bir davet” başlığı altındaki makale diyalog kavramı üstüne
oturtulmuştu. Ne yazık ki, İran’da son dönemde gelişen olaylar ideolojik
İran siyasetinin diyalogdan yana olmadığının kanıtı. Kendini devrimin
biricik sahibi olarak gören Mollalar “demokrasi” den hoşlanmadıklarını
açıkca belli ettiler. Bu Hatemi’nin seçim gezilerinde de kendini göstermiş
bir davranış biçimiydi. “Hatemi ile yüz gün” ismiyle yayınlanan kitapta
seçim öncesi seçim gezileri ve seçim sonrası izlenimleri aktarılıyor.
> (Sed ruz ba Hatemi,1998 5.Baskı) Natık Nuri taraftarlarının, yani
kendinden başka iktidar tanımayan Molla zihniyetinin temsilcileri,
propogandalarında Hatemi’yi sürekli Ben-i Sadr’e benzeterek yapmışlardır.
Böylece hem ülkeden kaçan bir hainle özdeşlik kurup hem de onun başına
gelenlerin Hatemi’nin başına da geleceğine dair bir ima taze tutulmuştur.
Hatemi ilk kez otobüsle seçim gezisi yapan aday olarak çok ilgi görür. Bu
ilginin önünü kesmek için yapılanlar , engellemeler bugünlerin geleceğinin habercisiydi aslında. 2000′ li yılların Doğu ile Batı’nın kıskacındaki Türkiye ve İran açısından
çok önemli gelişmeler gebe olduğunu söyleyebiliriz. Fırsatlar yakalanmak
için beklerken tehlikeler de boş durmuyor.

 

EZBER DEĞİL EĞİTİM

Ekim 17 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Yeni Yüzyıl

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 26. maddesi , eğitimin en temel insan hakkı olduğunu belirler. Toplumsal gelişmenin olmazsa olmaz bir parçasıdır eğitim. Toplumsal gelişme aracımız olan eğitim ekonomik yatırıma yapılan yatırımlardan daha fazla ekonomiyi destekleyen bir alandır. Ekonomiyle eğitim arasındaki ilişkiyi iyi bilen Başkan Clınton ABD’yı 21.yüzyıla taşıyacak en büyük gücün eğitim olduğunu, önümüzdeki 50 yıllık dönemde ABD’nın dünya liderliğini eğitime önem vererek sürdürebileceğini açıkladı.Büyük bir eğitim programı ortaya koydu.Eğitim programının esası, genelde tüm ülkede eğitim düzeyini aynı çizgiye getirip yükseltmek, özelde seçkinler için eğitim imkanları sağlamak.Biz de Türk eğitimini ve öğrencilerini dünya ile entegre etmeliyiz, kalitesini yükseltmeliyiz. Ayrıca, eğitime yatırımın ekonomik getirisi, gelişmekte olan ülkelerde,gelişmiş ülkelerdekinden daha fazladır. Özellikle, kadın eğitimine yapılan yatırım, erkek eğitimine yapılan yatırımdan daha fazla ekonomik yarar sağlamakta. Bilimsel sonuçlar olarak söylediklerim, günümüzde ekonomik-teknolojik gelişmenin iyi yetişmiş insan gücünden kaynaklandığını gösterir.Temel eğitimde en önemli donanım temel düşünce yetenekleridir, ezber değil.Düşünme, muhakeme, problem çözme yeteneklerinin desteklenerek birey olmasına yardım etmek ögrencinin. Tüm işgücünün yüzde 78’si ilkokul ya da daha az eğitime sahip. Gayri safi milli hasıla yüzdesi olarak eğitime Türkiye’den daha fazla yatırım yapan ülkeler: Cezayir, Mısır, Ürdün,Malezya ve Tunus. Türkiye’de Milli Eğitim istatistikleri,eğitimde en ciddi dar boğazın ilkokul bitimi ortaokul girişinde yaşandığını ortaya koymakta. İlkokul mezunu çocukların yarıdan fazlası ortaokula devam etmemekte.Bu okutulmayan çocukların büyük çoğunluğu kız çocuklarıdır. Ortaokul yaşındaki erkeklerin %62’si, kızların sadece %4’ü okuldadır. En büyük zenginliği insan kaynağı olan toplumumuz insanını ve onun yarısını oluşturan kadınlarını toplumsal kalkınmaya entegre edememekte. İngiltere,Galler ve İskoçya’da 1988, Kuzey İrlanda’da 1989 eğitim reformlarından sonra orta eğitimin ilk devresinde tüm ögrencilere genel eğitim verilmesine dönük ortak ulusal eğitim programları uygulanmakta. Bizde eğitimin kalite farklılığı bölgeler arası çok derinleşmekte.Özel okulların genel eğitimdeki payı, sadece %1.5 Bu pay yüksek öğretimde %1 altında. Oysa özel okullar Japonyada eğitim yükünün %81’ni, Kore’de %74’nü, Hindistan’da %60’nı ve ABD’da %26’sını çekmekte. Güney Doğu’da bir çok okul terör nedeniyle, öğretmensizlikten kapalı. 1990’daki sayıma göre nüfusun %20.8 okur-yazar değil. Öğretmenlik mesleği ise cazibesini yitiriyor, misyon sahibi öğretmenler azalıyor.

DÜŞÜNEN İNSAN SEVER

Ekim 17 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Yeni Yüzyıl

Konusu:”Kadının Biçimlendirdiği Yeryüzü, Yeryüzünün Biçimlendirdiği Kadın” olan sempozyum tarihöncesi, bugün ve yarını tartıştı. Binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca kadın merkezli toplumların ne uzun süre yaşadığını gösterdi bize. Elinize bir mezure alırsanız bunun 80 santimini kadın odaklı kültür biçimlendirmiş, sadece son 20 santimlik bölüm erkek egemen anlayışın kültürü. Ama dünyanın savaşlar ve kirlenmeyle boğuştuğu iki üç yüz yıl. Vahşi kapitalizmin tüm dayatmalarıyla sürekli kazanan ve kaybeden tarafların varlığı. Oysa sümerolog Muazzez Çığ anlatıyor ki, M.Ö. 4500 yıllarındaki bir tablette kral kadın ve erkeklerin eşit ücret alacaklarını kanuna bağlıyor! Yani yeniden keşfedilecek bir şey yok yeryüzünde ama hatırlamak zorunda olduğumuz kadınsı değerler, duygusallık diye aşağılanan değerleri yeniden yaşama sokmak. Matriarkal sistem bir paradigma değişimi tarihte. Kadın odaklı kültürün bu kadar uzun sürmesinin ardında yatan gerçek doğal olması ve doğayla uyumu hiç yitirmemesi. Oysa son yüzyıllar doğal olmayanı dayatan bir erkek anlayışı. Ne bedenimiz ne ruhumuz için. Çünkü erkek “akıl” pozitivizmle katı, totaliter bir aklı koca bir manevi dünyanın yerine koymaya kalktı. Ruhu yadsıdı. Bunu kopyalayan zavallı bizim kültürümüz de elindeki hazineleri toprağa gömüp sonra nerede olduğunu unuttu,dilenmeye başladı. Bizim elimizdeki görkemli tasavvuf felsefesi, kültürümüz, edebiyatımız tüm yıldızlarıyla bir torbaya kondu. Dünyanın 18 ülkesinden ve ağırlıkla Amerika’dan gelen konuşmacıların hepsi akademik kariyer yapan kadınlar. Ama bunu anlamanız çok zor. Çünkü bilgilerini bilgeliğe dönüştürme çabasında olan alçakgönüllü insanlar ve hepsi de sanatın bir parçasıyla uğraşıyorlar. Önyargıları yerine sezgilerini kullanarak sevgiyi paylaşıyorlar. Bu deneyimi Anadolu topraklarında yaşamak onlar için olduğu kadar bizim için de heyecanlı oldu. Sonuçta ana kültürünün ve tanrıçaların vatanı Anadolu ve 9000 yıllık en eski bu külte ait bir kente;Çatalhöyük’e sahibiz. Sempozyumda bir diğer önemli deneyim arkeoloji, arkeomitoloji,antropoloji,teoloji,sanat tarihi gibi çok farklı disiplinlerin birarada çalışmasıydı. Sonuçta disiplinlerarası çalışmanın kaçınılmazlığına karar verildi. Çünkü bu akademisyenler akademi dışındaki yaşama ve üretilen bilgiye de çok önem veriyor. Onu da bünyelerindeki bilgiyle yoğuruyorlar. Kuru ve sıkıcı ,hiç bir öze sahip olmayan bilgi değil istedikleri. Üretimi gerçekten yaptıkları için dışa dönük ve sevecenler. Bizim akademisyenlere bir ünvan yetiyor, onlar evrensel bilgi ve insanla ilgileniyor. Elbette, Batı dünyası için diğer kültürleri kabul etmek çok yeni . Bunun Batı’da kadın hareketinin yükselmesiyle birlikte ortaya çıkması da düşündürücü. Kadınlar farklı olana düşman gözüyle bakmıyor. Doğal olarak kadınlar sözcüğü tüm kadınları kapsamıyor. Bu ütopik olurdu. Sisteme dahil olanlar dışarı! Türkiye’nin entellektüel üretime ihtiyacı var. Zihin gerçekten çalışsa beden hareket eder. Üstümüzdeki atalet ve yavaşlık gerçek zihni üretimin olmamasından. Tıpkı sevgisizliğin de bundan kaynaklanması gibi. Düşünen insan sever. NEVVAL SEVİNDİ

DEV ATLAS’IN SIRTINDAKİ KRALLIK :FAS

Ekim 17 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Kültür-Antropoloji

Dünyanın en güzel sedir ormanlarını koynunda büyüten Atlas dağları Akdeniz’le Atlas okyanusu arasında bir duvar gibi uzanır.Bu dağlarda bin yaşının üstünde çam ve ardıç ağaçları vardır.Şelaleler,nehirler,kaynak sularıyla dolu yüksek platolar ve göllerle zengin bir doğa dağların süsüdür.Atlas dağları Fas’ın bilinen en eski zamanlardan günümüze mitolojik bir yerleşim bölgesidir.Yüksek Atlaslar denilen bölge Fenikeliler ve eski Yunan döneminden beri bilinen bir efsanenin de kaynağıdır.Dünyayı omuzlarında taşıyan dev Atlas’ın dağların dağı olarak anılmasına neden olmuştur.Afrika’nın kalbine kadar inen Atlas dağları bir çok halkın ve etnik grubun evidir.
Atlantik okyanusundan Agadir liman kentine oradan Büyük Sahra’ya uzanan panorama kayalık bir plato olarak Cezayir’e uzanır ve yüzlerce değişik manzara sunarak Afrika’nın sıcağında kaybolur.

Lacivert bir gökyüzünde ışıldıyan parlak yıldızlara eşlik eden ziller ve davullar üstümüze Afrika tozu serpiyor.Kıvrak Arap atlarının üstünde beyaz giysileriyle Berberi erkekleri silahlarını aynı anda ateşlediler.Bu gösterinin başladığını anlatan girişten sonra atlarını dolu dizgin koşturdular.Barut kokusunun arasından çıkan yüzü kapalı Berberi nöbetçiler ellerindeki meşalelerle ortalığı aydınlattılar.Atlarının üstünde binicilik hünerlerini gösteren Berberiler arasından küçük bir çocuk sıyrıldı. Koşan attan yere inip binerek karnına yapışarak terleyen çocuk binici sonunda yere atladı ve atına yatmasını emretti.At yere serilerek emri dinlediğini bize anlattı.At ,silah ve Berberi erkeğinin içiçe yaşamına süzülen bir deve karanlıkta aheste aheste biri sır kübü gibi yürüdü.İpeklerle örtülü bu sırdan bir Arap kızı çıktı ve dansetmeye başladı.LoLoLooLo çeken bir grup def,zil ve davul sesleriyle ortalığa bir vaveyla saldı ki sormayın.Buhurdanlıktan yükselen bir rayiha ile dans çoştu.
Afrika’nın gökyüzü bir Arap ezgisiyle yere indi sanki.İşte burası Marakeş.
Marakeş yüksek surların ardındaki eski kent tüm otantik havasıyla sürüyor. Paytonlarda cilbalarıyla arabacılar,kırmızı ponponlu kocaman kenarlı şapkalarıyla sucuların durmayan çıngırağı,maymun oynatıcıları,seyyar satıcılar ve yiyeceklerin kokusu medineyi size biraz anlatabilir.Marakeş ışığın ve rengin kenti sanki.Binbir renk ve koku Cema El Fna denilen ünlü meydanın tanımı olabilir.Hikaye anlatıcısını dinleyenler,pişen yemeklerin ve kebapların buharı,plastik tabak bardaklar,yılan oynatıcısı,kelle paça yiyenler,akrobatları seayredenler ve fotoğraf çekerseniz para istemekte ısrarcı olanlar bir zaman tünelinden çıkmış doğu fotografı gibi.Bu meydan sözlü kültürün bir labratuarı gibi.Meydan “souk” denilen kapalı çarşılara giriş görevi de görmekte.Yüzlerce insanın çalıştığı küçük küçük dükkanlardan oluşmuş gizemli ve kalabalık çarşı kocaman bir labirent sanki.Bir dükkan sahibi çekiştirerek bizi içeri sokuyor ve yüzlerce otun nimetini anlatırken afrodizyak özellikleri olanları anlatıyor hararetle.Hepsi düzgün Fransızca konuşuyorlar.Çoğu iki üç dil konuşuyor.
Baharat satan dükkanın önünde sandalyesini atmış olan adam sanki 19.yüzyıl İstanbul’undan bir kartpostal.İleride başka bir satıcı bana sesleniyor ve nereli olduğumu soruyor.Türk yanıtını alınca şaşırdı ve askılı giysimi gösterip nasıl müslümansın dedi.Bizde Atatürk ve demokrasi var dedim.O da Atatürk’ü herkes biliyor o sizi Batılı yaptı dedi.Pazardaki bir dükkan sahibinin bana Fas’tan verdiği en önemli bilgiydi bu.Tüm müslümanlar ve üçüncü dünya ülkeleri Atatürk’ü önemli bir lider olarak kabullenmişler.
Marakeş karlı Atlas dağlarından beslenen şırıl şırıl suları ve hurma ağaçlarıyla çok sıcak olmayan hoş bir sıcaklık sunuyor.Berberi dilinden bir sözcük olan Marakeş Fransız terbiyesinde planlanmış düzgün bir kent,Parizyen kafeleriyle sevimli. Kent kültürü Fransız ve sömürge etkisi taşımakta.Bu etkiyi silen daracık sokaklar,nefis ahşap kapılar ve kerpiç küçük,düz damlı evler.Beyaza boyalı bu sokaklardan geçen kukuletalı kaftanlarıyla kadınlar,beyaz örtülerle kapanmış yaşlılar ve cilbalı erkekler fesleriyle Fas kültürünün tanıklığını yapıyorlar.Müslüman ve dindar olan halk genç bir nüfus barındırıyor.
Bir derginin kapağında Kral Hasan ellerini göğsünde kavuşturmuş ve sağ elinin işaret parmağı kendisini gösteriyor.Haberin başlığı:Demokrasi benim!

Geçen sekiz yılda Fas bile modernizm ve demokrasi konusunda epey yol aldı. Kral hasan’ın oğlu tahta geçti ve modern eğitim görmüş eşiyle birlikte yeni bir görüntü edindi Fas. hatta o kadar ki, Avrupa’da müslümanlar için yapılan projelerde Fas model alınsın diyenler var. Fas için bunu demek için tarih cahili olmak gerekir. osmanlı İmp.nun küçük bir parçası olan Fas yerine 700 yıllık tarihi ve 80 yıllık demokrasi deneyimiyle Türk modeli tek. Bunu görmezlikten gelmek isteyen Avrupa ve onunla çalışan Türk menşeli akademisyenler “Türk modeli” lafından rahatsız oluyorlar.
Fas’ı gidip görün ve siz de anlayın.  

EZBER DEĞİL EĞİTİM

Ekim 17 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Yeni Yüzyıl

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 26. maddesi , eğitimin en temel insan hakkı olduğunu belirler. Toplumsal gelişmenin olmazsa olmaz bir parçasıdır eğitim. Toplumsal gelişme aracımız olan eğitim ekonomik yatırıma yapılan yatırımlardan daha fazla ekonomiyi destekleyen bir alandır. Ekonomiyle eğitim arasındaki ilişkiyi iyi bilen Başkan Clınton ABD’yı 21.yüzyıla taşıyacak en büyük gücün eğitim olduğunu, önümüzdeki 50 yıllık dönemde ABD’nın dünya liderliğini eğitime önem vererek sürdürebileceğini açıkladı.Büyük bir eğitim programı ortaya koydu.Eğitim programının esası, genelde tüm ülkede eğitim düzeyini aynı çizgiye getirip yükseltmek, özelde seçkinler için eğitim imkanları sağlamak.Biz de Türk eğitimini ve öğrencilerini dünya ile entegre etmeliyiz, kalitesini yükseltmeliyiz. Ayrıca, eğitime yatırımın ekonomik getirisi, gelişmekte olan ülkelerde,gelişmiş ülkelerdekinden daha fazladır. Özellikle, kadın eğitimine yapılan yatırım, erkek eğitimine yapılan yatırımdan daha fazla ekonomik yarar sağlamakta. Bilimsel sonuçlar olarak söylediklerim, günümüzde ekonomik-teknolojik gelişmenin iyi yetişmiş insan gücünden kaynaklandığını gösterir.Temel eğitimde en önemli donanım temel düşünce yetenekleridir, ezber değil.Düşünme, muhakeme, problem çözme yeteneklerinin desteklenerek birey olmasına yardım etmek ögrencinin.
Tüm işgücünün yüzde 78’si ilkokul ya da daha az eğitime sahip. Gayri safi milli hasıla yüzdesi olarak eğitime Türkiye’den daha fazla yatırım yapan ülkeler: Cezayir, Mısır, Ürdün,Malezya ve Tunus.
Türkiye’de Milli Eğitim istatistikleri,eğitimde en ciddi dar boğazın ilkokul bitimi ortaokul girişinde yaşandığını ortaya koymakta. İlkokul mezunu çocukların yarıdan fazlası ortaokula devam etmemekte.Bu okutulmayan çocukların büyük çoğunluğu kız çocuklarıdır. Ortaokul yaşındaki erkeklerin %62’si, kızların sadece %4’ü okuldadır.
En büyük zenginliği insan kaynağı olan toplumumuz insanını ve onun yarısını oluşturan kadınlarını toplumsal kalkınmaya entegre edememekte. İngiltere,Galler ve İskoçya’da 1988, Kuzey İrlanda’da 1989 eğitim reformlarından sonra orta eğitimin ilk devresinde tüm ögrencilere genel eğitim verilmesine dönük ortak ulusal eğitim programları uygulanmakta. Bizde eğitimin kalite farklılığı bölgeler arası çok derinleşmekte.Özel okulların genel eğitimdeki payı, sadece %1.5 Bu pay yüksek öğretimde %1 altında. Oysa özel okullar Japonyada eğitim yükünün %81’ni, Kore’de %74’nü, Hindistan’da %60’nı ve ABD’da %26’sını çekmekte. Güney Doğu’da bir çok okul terör nedeniyle, öğretmensizlikten kapalı. 1990’daki sayıma göre nüfusun %20.8 okur-yazar değil. Öğretmenlik mesleği ise cazibesini yitiriyor, misyon sahibi öğretmenler azalıyor.

 

DÜŞÜNEN İNSAN SEVER

Ekim 17 2003Yorum Yapılmamış Kategori: Yeni Yüzyıl

Konusu:”Kadının Biçimlendirdiği Yeryüzü, Yeryüzünün Biçimlendirdiği Kadın” olan sempozyum tarihöncesi, bugün ve yarını tartıştı. Binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca kadın merkezli toplumların ne uzun süre yaşadığını gösterdi bize. Elinize bir mezure alırsanız bunun 80 santimini kadın odaklı kültür biçimlendirmiş, sadece son 20 santimlik bölüm erkek egemen anlayışın kültürü. Ama dünyanın savaşlar ve kirlenmeyle boğuştuğu iki üç yüz yıl. Vahşi kapitalizmin tüm dayatmalarıyla sürekli kazanan ve kaybeden tarafların varlığı. Oysa sümerolog Muazzez Çığ anlatıyor ki, M.Ö. 4500 yıllarındaki bir tablette kral kadın ve erkeklerin eşit ücret alacaklarını kanuna bağlıyor!
Yani yeniden keşfedilecek bir şey yok yeryüzünde ama hatırlamak zorunda olduğumuz kadınsı değerler, duygusallık diye aşağılanan değerleri yeniden yaşama sokmak. Matriarkal sistem bir paradigma değişimi tarihte. Kadın odaklı kültürün bu kadar uzun sürmesinin ardında yatan gerçek doğal olması ve doğayla uyumu hiç yitirmemesi.
Oysa son yüzyıllar doğal olmayanı dayatan bir erkek anlayışı. Ne bedenimiz ne ruhumuz için. Çünkü erkek “akıl” pozitivizmle katı, totaliter bir aklı koca bir manevi dünyanın yerine koymaya kalktı. Ruhu yadsıdı. Bunu kopyalayan zavallı bizim kültürümüz de elindeki hazineleri toprağa gömüp sonra nerede olduğunu unuttu,dilenmeye başladı. Bizim elimizdeki görkemli tasavvuf felsefesi, kültürümüz, edebiyatımız tüm yıldızlarıyla bir torbaya kondu.
Dünyanın 18 ülkesinden ve ağırlıkla Amerika’dan gelen konuşmacıların hepsi akademik kariyer yapan kadınlar. Ama bunu anlamanız çok zor. Çünkü bilgilerini bilgeliğe dönüştürme çabasında olan alçakgönüllü insanlar ve hepsi de sanatın bir parçasıyla uğraşıyorlar. Önyargıları yerine sezgilerini kullanarak sevgiyi paylaşıyorlar. Bu deneyimi Anadolu topraklarında yaşamak onlar için olduğu kadar bizim için de heyecanlı oldu. Sonuçta ana kültürünün ve tanrıçaların vatanı Anadolu ve 9000 yıllık en eski bu külte ait bir kente;Çatalhöyük’e sahibiz.
Sempozyumda bir diğer önemli deneyim arkeoloji, arkeomitoloji,antropoloji,teoloji,sanat tarihi gibi çok farklı disiplinlerin birarada çalışmasıydı. Sonuçta disiplinlerarası çalışmanın kaçınılmazlığına karar verildi. Çünkü bu akademisyenler akademi dışındaki yaşama ve üretilen bilgiye de çok önem veriyor. Onu da bünyelerindeki bilgiyle yoğuruyorlar. Kuru ve sıkıcı ,hiç bir öze sahip olmayan bilgi değil istedikleri. Üretimi gerçekten yaptıkları için dışa dönük ve sevecenler. Bizim akademisyenlere bir ünvan yetiyor, onlar evrensel bilgi ve insanla ilgileniyor. Elbette, Batı dünyası için diğer kültürleri kabul etmek çok yeni . Bunun Batı’da kadın hareketinin yükselmesiyle birlikte ortaya çıkması da düşündürücü. Kadınlar farklı olana düşman gözüyle bakmıyor. Doğal olarak kadınlar sözcüğü tüm kadınları kapsamıyor. Bu ütopik olurdu. Sisteme dahil olanlar dışarı!
Türkiye’nin entellektüel üretime ihtiyacı var. Zihin gerçekten çalışsa beden hareket eder. Üstümüzdeki atalet ve yavaşlık gerçek zihni üretimin olmamasından. Tıpkı sevgisizliğin de bundan kaynaklanması gibi. Düşünen insan sever.
NEVVAL SEVİNDİ
 

Sayfa 128 / 142« İlk...«126127128129130»...Sonraki »