Japonya
Keşif ve araştırma duygusu yeni iş alanları açmak isteyenlerin kazandırdığı bir şeydi eski yüzyıllarda. Sonra cesaret ve merak sahibi insanlar yeni yaşam tarzları keşfettiler. Modern teknolojiler doğdu.
Kamuoyu çalışmaları dört kişilik tipik bir Japon ailesinin ayda ancak 5000 yen yani 50 Amerikan Doları tasarruf edebildiğini gösteriyor.
(1998)
Buna karşın Japonların da Türkler gibi tüketimi yüksek. Peki bu parayı nereden buluyorlar sorusu cevapsız. Japon ailesi gerçekten satın almak istediği bir şey bulunca, açıklanmış olan yoksulluk sınırından hemen uzaklaşabiliyor.
1998 ve 99 ‘ da Japonya’ da 30 milyon cep telefonu satıldı. Üstelik üç dakikası on yen olan telefon görüşme ücreti 2.Dünya savaşından beri değişmeyen Japonya’ da insnalar cep telefonundan üç dakikalık görüşme için normal telefonun üç katını ödüyor.
Her yıl 17 milyon Japon alış veriş ve tatil için yurt dışına gidiyor. Markalı ürünleri en çok kullanan da yine Japonlar.
Böyle şeylerin olduğu bir ülkede medya her gün ekonomik bunalım senaryoları yazıyor. Gerçekten de kişi başına gelir 35.000 dolarla Japonya ABD’ nin ardından ikinci.
Yine de bir kriz söz konusu diyor uzmanlar. Yerleşik kurumlar sıkıntı içindeydi. Japonlar bu kurumları değil bilgisyara dayalı uluslararası yatırımları kullanıyorlardı. Böylece Amerikan ekonomisine yakıt sağlıyorlardı.
Yeni ile eski arasındaki kıyasıya rekabet dünyanın en güçlü ekonomisinde bile kriz yaratmaktdır. Eski dünyada geçerli olan kural ve yasalar yeni dünyada artık önem taşımıyor. Birinde işe yaryan stratejiler diğerinde beklenmedik iflaslara yol açıyor. Gene de iki ortam birlikte garip bir biçimde var olmaya devam ediyor. Pratikte bir çok ülke ve lider yeni ile eski arasında gidip gelmekte. Yeniye, çölde bir vahaya yaklaşır gibi yaklaşmak gerekir, kararlı, ama tedbirli ve hızla yön değiştirmeye hazır bir şekilde. Manevra kabiliyeti yüksek bir beceri. Burada tehlike para ve zaman harcama, insan kaynağını çar çur etmek.
Burada birey ve bireysel değerler önemli. Bu çok ciddi bir yenilik…
ESKİYİ YENİ İLE BİRLİKTE KUCAKLAMAYI ÖĞRENMELİYİZ
Geleneksel şirket tedarikçilerine, toptancılarına ve pazarlamacılarına elveda diyemez. Bunun için yeni ve reform gerektiren uzun bir tünele girmeleri gerekir.
Ulusal dilleri İngilizce olan ülkeler yeni ticaret sisteminde ve sanal alemde hızla kendilerine yer bulmakta, pay kapmakta. Örneğin Hindistan hızla gelişen bir yazılım sektörüne sahip. İrlanda düzinelerle arama merkeziyle avrupa pazarının e-ticaret üssü haline gelmiş durumda. Kuşkusuz ingilizce tek başına ulusal refah getirmez ama önemli bir çıkış noktası olduğu gerçeği de açık.
ABD her zaman dünyanın ekonomik bakımdan en açık ülkesi olmuştur. Politik kültürü gereği dünyanın geri kalan kısmanda birileri ticareti ve yatırımı için güvenli bir liman aradığında her zaman ABD’ ye bakmıştır.
Üstelik dili İngilizce. Dünyanın ortak dili. Ticaret söz konusu olunca Amerikalıların ideolojik takıntıları yoktur. Borsaları da dünayya açık.
1868’de Japonya İmparator Meici reformları öncesi 200 yıl tüm dünyaya kapılarını kapatmıştı. Feodal bir düzende ve tüm dünyadan yalıtılmış bir Japonya vardı. İmp. Meici ise Japonya2 nın Batı’ ya açılmasına karar verdi. Japonya Batılı anlamda başarılı olmalı, Batılı güçlerle eşit duruma gelmeliydi. Bunu; sanayileşme, demiryolları, telgraf, anayasal hükümet, demokratik seçimler ve batılı sistemde bankacılık izledi. Değişim bir çokları açısından travmatik oldu. Büyük muhalefet ve protestolara neden oldu. Bu koşullarda değişim yaşandı. Ne de olsa Japon geleneğinin bir çok saygın öğesinden vazgeçmek ya da bunları uyarlayacak kadar pragmatik bir esneklik göstermek anlamına geliyordu. Japon kültürü, terk edilmedi. Ama kısa sürede belirgin şekilde farklılaştı. Batılı diller ve kültüre hayranlık başladı. Bu gün de devam ediyor bu. Japonya bu değişimi öyle başarılı gerçekleştirdi ki, Meici reformlarından bir kaç on yıl sonra dünya gücü haline geldi.
BÜROKRASİNİN ELLERİNİ BAĞLAYIP AYAKLARINI HIZLANDIRMAK
Japonya’ da küçük bir firma sahibi olanın Japon bürokrasisi tarafından elinin kolunun bağlantığını bir ünlü Japon yazar belirtiyor. “Bu bürokrasinin sonuçlarının çoğu o kadar saçma ki ulusal folklorumuzun bir parçası haline gelmiş bulunuyor “ diye yazıyor.
Eski dünyada ekonomiye üreticiler egemendi. Fiyatları onlar belirler, dağıtım kanallarını onlar kontrol eder ve ittifakların koşullarını onlar dayatır. Bu gün her şey tüketicinin elinde.tüketici hiç bir zaman olmadığı kadar bilinçleniyor ve tüketimleri konusunda iyi kararlar veriyorlar.
Eski ekonomik inançlara ve ilkelere göre tüketici güdümlü bir ekonominin sağlıklı olması mümkün değil. Çünkü tüketici talebi üretimde kıtlığa, bu da ücret ve fiyatların yükselmesine , dolayısıyla enflasyon canavarına yol açar. Yeni düşünce sistemleri bu kurallara göre işlemiyor.Hiç bir üretici malına yetenekleri ile önemli bir değer katmadığı sürece , tabanın üstünde fiyat belirleyemeyeceği anlamını taşır. Çünkü tüketiciler kendisini terk edecektir. Katma değeri yüksek ürün ve üretim önemli artık.
“ 1400’ lü yıllarda bir işlemin tamamlanması on bir yılı bulurdu. İş hayatı bireylerin egemen olamayacağı kadar yavaş yol aldığı için aileler tarafından yürütülürdü. 1930’ larda bir işlemin tamamlanması için bir hafta, üç ay ya da bir kaç yıl geçmesi gerekiyordu. Bireyler büyük çaplı şirketler kurabiliyorlardı. Doğal aile ya da topluluk bağlarına ihtiyaçları kalmamıştı. Şimdi bir işlemin bir kaç saniyede gerçekleştiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu gün bir siparişin yerine getirilmesi bir kaç aydan fazla zaman gerektirdiğinde bir şeylerin yanlış gittiği sonucuna varılıyor. Bir kültür olarak, bu hızlanmanın endüstriyel canavarın midesindeki doğal topluluk ruhuna uyum sağlamasına hazır değiliz.” Diyor Art Kleiner.
Artık önemli olan liderin kişisel kapasitesi değildir. Önemli olan , kuruluşta uyguladığı ve desteklediği stratejik düşünmenin kalitesidir. Burada kaybettiren en temel şey eski düşünme tarzıdır. Artık durgun ve statik roller yok. Eski oyunda herkes kendi rolünde durmak zorundaydı.
Bu gün teknolojiyi hesaplamak mümkün değil. Bilgisayar teknolojisi ay hesabıyla yenileniyor ve ucuzluyor. Yepyeni ürünler çıkıyor. (cep telefonu gibi bir ürün her şeyi değiştiriyor)
Küreselleşmenin bir diğer önemi aynı anda küresel erşimle ortaya çıkıyor. CNN buna en iyi örnek. 240 ülkeye bugün ulaşan bir kurum CNN. Bu pazarlara hemen hemen aynı anda girmiştir. Kendi alt yapısını geliştirmek yerine mevcut kablolu yayınalrdan ve uydu yayın platformlarından yararlanmıştır. Sonuçta , dünyanın en büyük ve en uzak erişimli yayın istasyonu haline gelmiştir.
DEĞİŞİMİN ADI İRLANDA
Daha yüzyıl önce İrlanda, Avrupa’ da kronik yoksulluğun en devamlı ve acı olduğu ülkelerden biriydi. Açlık ve kıtlık insnaları iş bulmak için kitleler halinde dış ülkelere göçe zorluyordu. Bugün İrlanda’ da 3.5 milyon nüfus var, ama bütün dünyada 70 milyon İrlandalı var. Bu bile yaşama koşullarının ne denli çetin olduğunu anlamaya yeterli.
1960 ve 70 ‘ lerde İrlanda’ nın ekonomik stratejisi değişti. İnsanları iş olan dış ülkelere ihraç etmek yerine, İrlanda Kalkınma Ajansı işleri Emerald adaasına çekmeye çalıştı. Shannon ya da Dublin’ e yerleşecek endüstriyel şirketlere vergi kolaylıkları ve sübvansiyonlar getirildi. Başarısız oldular.
1990’ların başında İrlanda stratejisini değiştirdi. İmalatçılara kur yapmak yerine hizmet sektörünü seçtiler. Çalışkan, zeki ve İngilizce konuşan , yeni bir varlığı keşfettiler. Kısmen Avrupa Birliği’ ne katılmaları nedneiyle kısmen de kendileri ticaret, göç ve ticari faaliyetler üzerindeki kısıtlamaları kaldırdılar. İletişim şebekelreine ve telekomünikasyon alt yapılarına, bunların nasıl kullanılacağına dair herhangi bir dayatmaya gitmeden, yatırım yaptılar. Kısa sürede ABD ile İrlanda arasındaki saat farkından yararlanarak Amerikan sigorta şirketleri hasar işlem faaliyetlerini İrlandaya aktardılar. Amerikalılar çalışma günü sonunda hasar bildirimlerini aktarıyor, İrlandalılar da onlar uyurken işlemleri tamamlıyorlardı. Bu hizmet türü o kadar yaygınlaştı ki,bugün 2500 Amerikan şirketi faaliyetlerini Dublin’e aktardı. Her 14 İrlandalıya iş düşecek şekilde 250.000 yeni iş yaratılmış oldu. İrlandalılar da kendileri 600 den fazla yazılım şirketi kurdular. Her yıl 50- 60 yeni firma da onlara katılmakta. İrlanda ‘ da bugün işgücü tükenmiş durumda dışarıdan ithal ediyorlar.
Bu açılımlara örnek olacak küçük ülkeler var; İrlanda, Finlandiya (Telecom), Trinidad-Tobago (kimyasallar ve yapay gübreler) herkes buluşcu yeni ekonomik alanlara yönelmekte ve focus- yani odaklı ekonomiye geçmekte. İşte Singapur finans merkezi.
Pradigma değişimi, merkezi hükümranlıktan insnaların hükümranlığına geçişi istemekte. Elbette, bu değişimi gönüllü gerçekleştiren kazanacaktır. Japonya dahil bir çok yerde siyasetçiler güç ve kontrolü terk etmek istememekte.
Amerika bu değişimi daha açık bir Amerika yaratarak gerçekleştirmeye çalışıyor. 1970’ lerin sonundan başlayarak Amerikan finansal sistemi devlet düzenlemesinden arındırıldı.
RÜZGARLAR ESİNCE APTALLAR DUVAR ÖRER AKILLILAR YEL DEĞİRMENİ YAPAR der bir Çin atasözü.
1981’ ABD’ de devlet düzenlemelerinin kaldırılmasına karşı sert grevler ve protestolar oldu. Bu grev kırıldığında ulaşım sektörü devlet düzenlmesinden arıdırılmasının yolu açıldı. 1984’ de Sivil havacılık kurumu dağıtıldı. 1987’ de ABD hükümeti yük trenleri şirketindeki hisselerini sattığında, ulaşımın özelleştirilmesi ve devletten arındırılması gerçekleşmiş oldu. Aynı şekilde 1982’ de teknolojik bakımdan yeni şirketlerin kamusal şebekeye bağlannmasına izin verdi ve mevcut tekelci statüyü sona erdirdi.
On yıl içinde sistem parçalara bölündü bu parçalanma sektör açısından çok doğru bir zamanlama idi. Böylece çok sayıda yeni hizmet sunucu ortaya çıkardı. Bunu izleyen rekabet ABD telecom sektörünü küresel telekom şirketleri arasındaki dev rekabete hazırladı.
1981’ de ayrıca ileri teknoloji yatırımcılarına sermaye gelirlerinde vergi indirimi çıkarıldı. Bu dev bir atılım sermayesi oldu. Bir dizi bankalara dönük devlet düzenlemeleri kaldırıldı. 1982’ de kongre tüm faizleri serbest bıraktı. Düzenlenen sektörler her zzaman korunan sektörlerdi. 1976’ da %45i bu tür devlet korumasına sahipken, 1990 da bu oran %5e düştü. Oysa Japonya’ da bugün bile piyasanın %45i yüksek düzeydde devlet düzenlemsi altındadır. 1980’ler ve 1990’ların başı ABD ekonomisi için zorlu geçiş yılları oldu. Bütün makroekonomik göstergelere göre , ABD ekonomisi kötüleşmeye devam ediyordu. İşsizlik iki rakamlı hanelere ulaşmıştı. Birleşmeler ya da kapanmalar sonucu 2000 banka sistemden tasfiye olmuştu. Ama bunlar bir hastalığın değil , ABD’ nin zorlu bir çaba ile kendini yeniden yapılandırmasının sinyalleriydi. Bu gerilim dolu yıllar sanıldığı kadar yıkıcı olmadı. Bir çok insana yeni fırsatlar da tanımış oldu.
Bu geçiş döneminde devlet te kendini felce uğramış hissediyordu. Senatör Phil Gramm ve Senatör Rudman tarafından desteklenen Gramm – Rudman yasası devlet harcamalarının miktarını kısıtlıyordu. Bu 1930 lardan beri varolan trendi geriye çeviriyordu. Ülke için yeni faaliyetler geliştirilmesine devlet artık öncülük etmeyecekti. Öncülük edecek para kalmamıştı. Devlet artık piyasayı izlemek zorundaydı. İster federal hükümet ister eyalet düzeyinde olsun, bütün devlet yetkilileri açısından son derece moral bozucu bir durumdu. Tüm güç ve gösteri bitiyordu.
Daha yirmi yıl önce, 1960 larda devletin yapamayacağı şey yoktu ve sınırı yoktu. En harika Amerikan üniversitelerinden çıkma, parlak insanlar dünyaya yeniden biçim vermek üzere devlet katında görev alırlardı. Şimdi ise kadro kısıntısını önleme yönünde karar aldırbilirlerse kendilerini şanslı sayıyorlardı!
Bütün bu yasama değişikliği 1978-1985 e kadar yedi yıl aldı. Etkilerinin geçerli olabilmesi ise 15 yılı aldı. Eski moda çelik endüstrisi gibi kötü sektörler azalıp yok oldular. Devletten arıdırılan üç sektör;
Telekomünikasyon, finansal kuruluşlar ve ulaştırma kaos ve devalüasyon yaşamak zorunda kaldılar. Ama sonunda kendilerini yeniden yaratıp ülkelerinin yapılanmasında katkıda bulundular. Elbette bu karanlık tünel gelenksel liderler için kişisel, hatta manevi düzeyde büyük yalnızlık dönemi olabilir. Bir lider egosunu gönüllü olarak kurban verirse bu yolu izleyebilir. Yolsuzlukları sergilemek ve yasadışı yollardan kar sağlayanları cezalandırmak için büyük bir politik irade ve dürüstlük gerekir. Sorun , politik liderlerin bunu kavrayıp , yeni oluşan dünyanın güçlerine , çaresizce direnecek midir yoksa onlara kucak açıp yararlı yanlarından üstünlük sağlamaya mı çalışacaktır sorusu. Geleneksel lider bu tünele girmeye iki durumda cesaret edebilir;
1. felaket karşısında Japonya ya atılan atom bombası gibi
2. mevcut hükümet etme tarzının sürdürülebilir olmaktan çıktığının , önemli bir değişimin, reformun zorunlu hale geldiğinin farkına varmasıdır. Gün be gün artacak düzeyde bunu hissetmesidir.
Dünyada 189 ülke var. Son yirmi yıl içinde bu düzeye ancak bir avuç ülke çıkabildi.Japonya 1984’ de kişi başına 10.000 dolara çıktı bugün 35.000 dolar. Aynı noktaya Yeni Zelanda 1987’ de, İsrail 1988’ de, Singapur 1989’ da geldi.
Zorunlu değişim ve reformlardan kaçınan Kore ya da kaplanların başına gelen çöküş köklü bir dönüşümden kaçınmaktan oldu.
Geleceğe borçlanmak bir Amerikan buluşudur.1980’ de Amerika’nın borçları çocuklarının sırtına büyük bir borç bindiriyordu. 1990’ da ise bütçesi fazla vermeye başladı.
HER ÜLKE FARKLIDIR , gene de hepsi bir noktada ortak bugün; sadece üretici uluslar olarak artık kimse başarılı olamaz. Entellektüel değer yaratmayı ve katma değeri yüksek ürünler yapmayı ve tüketmeyi öğrenmeliyiz. Yarın ne tür bir dünya inşa edileceğine kafa yoranlar, ne tür bireylerin başarılı olacağı konusunda vizyon geliştirmek bir hükümetin en değerli işi olmalı.Bunun için vizyon geliştirmek, böylesi bir değişime ivme kazandırmak ve katalizör olmak ve içinde insanların hayatın tadına varacakları bir satndartın yasal çerçeveyi oluşturmak politikacıların ana görevi olmalıdır. Yoksa yeni ekonomiyi ve yeni kurulan dünyayı anlamadan dışında kalacağız. Kendimizi eski dünyanın kötü mirasından kurtarmalıyız. Yeni dünyada yaşamaya hazırlanmalıyız.