Din ve iletişim

Ocak 8 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Diyanet İşleri BAşkanlığı’nın ANkara’da düzenlediği Kutlu Doğm Haftası etkinliğindeki konuşmam (2004)

Nevval SEVİNDİ (Gazeteci-Yazar)– Sayın Başkan, sayın hanımefendiler ve beyefendiler; Sayın Başkana çok teşekkür ediyorum. Sabah oturumuna katılamadım. Görsel iletişimimde bir problem oldu herhalde. Bana gelen kâğıtta, önce program sonra saat yazıyordu. Mazeret değil; ama, yanlış okuma yaptığım için ben öğleden sonra oturumu gibi algılamışım onu. O yüzden, Türkiye Diyanet Vakfı’ndan özür diliyorum. Çünkü, bulunmayı çok istediğim bir toplantıydı. Hem Kutlu Doğum Haftası gibi hepimiz için çok güzel olan, kutsal olan bir haftada birlikte olmak, hem de konu başlığı benim çok ilgimi çekmişti, çok da konuşmak istediğim, dinlemek istediğim bir oturumdu. Daha önce yazılı göndermişlerdi bize metinleri, müzakere edilmesine katkıda bulunmak istediğim bir konuydu. Kendisine, bana söz vermeyi lütfettiği için gerçekten çok teşekkür ediyorum. Diyanet Vakfı’na da beni davet ettiği için teşekkür ediyorum.
Graham Bell telefonu bulduğu zaman ilk önce İngilizlere önermiş, İngilizler kendisini küçümseyerek şöyle demişler: “Bizim İngiltere’de çok iyi bir posta ve postacı ağımız var onların ayakları da gayet kuvvetli. Bu postacılar bizde varken, böyle lüzumsuz bir buluşa ihtiyacımız yok”. Onun üzerine Graham Bell Amerika’ya gidiyor ve keşfettiği telefon Amerika’dan dünyaya yayılıyor.
Var olan sistemi değiştirmek zor, düşünmek, hatta algılamak zor olduğu için çok önemli bir iletişim aracını İngilizler elinden kaçırmış oldu. Değişimi algılayamadılar.
Roma’yı Roma yapan da Roma’nın yol teşkilatı ve buradaki ulakları ve tatarlarıyla haber ulaştıran sistemiydi. İletişim ve haber, bilgilendirme, her zaman gücü de elinde tutmayı gerektirir; ki, oralardan bugüne geldiğimizde bilgi devrimini gerçekleştiren, bilgi devrimine, ar – ge çalışmalarına en fazla para yatıran ülke Amerika. O nedenle de bu konuda en yetkin güç kendisinde. Çünkü, eskiden bu tekniklerle yapılan iletişim, bugün şu anda burada üretilen, Amerikan kütüphanesi kadar bilgi üretsek bile, milyarlarca giga baytlık birikimi birkaç saniye içerisinde Çin’e aktarmamız mümkün. Bu kadar uzun bir mesafeyi, o kadar büyük bir kitledeki birikimi çok kısa sürede başka yere gönderebiliriz ve böyle bir iletişimde bulunabiliriz.
Ben, tebliğ ve medya konusunu çok önemli bulmuştum. Bu başlık altındaki, tebliğde kullanılacak araçlar olarak güzel sanatlara ve diğer sanat unsurlarına yer verilmesini çok sevdim. Bütün tebliğler çok ilginçti. Sanatın zaten dinden doğduğunu kanaat olarak söyleyebiliriz demişti araştırmacı. Haklı, Sayın Nusret Çam. Tılsımdan zaten takıya dönüşmüştür; yani, bugün kullandığımız takılar daha önce dini nitelikteydi ve tamamen tılsım amaçlıydı. Bir süre sonra, böyle bir içeriğe dönüştüğünü görüyoruz. Her şeyin temelinde din ve inanç var.
Biz, bugün yaşadığımız ortamın tebliğ için geçerli olmadığını, sanki biraz daha umutsuz bir durumdaymışız gibi, daha karamsar bir dünyada yaşadığımız şeklinde insanların duygusu olduğunu görüyorum zaman zaman. Ben de tam tersini düşünüyorum. Genelde hep ters düşünürüm zaten. Çünkü, 13. yüzyılı hatırlayalım. 13. yüzyılda bir taraftan Haçlılar gelirken Anadolu topraklarına ve yağmalarken, bir taraftan Moğollar geliyordu ve bu atmosferde insanların canına kıyıldığı, çok acı çektiği ve her bakımdan büyük yoksullukların yaşadığı bu ortamda, Mevlana, camilerde insanları sevgiye, sevgiyle davranmaya, nefret yerine, düşmanlık yerine birlikte yaşamaya davet ediyordu ve bunu tebliğ ettiği için, bugün hâlâ dünyada, 700 yıl sonra Mevlana bizim en çok tebliğimizi yapan sembolümüz. Amerika’da geçen yıl en çok satılan kitap Mesnevi idi. Mevlana’nın hayatına ve Mesnevi’ye büyük bir ilgi gösteriyor Amerikalılar. Fakat, biz bunu ne kadar kullanıyoruz, Mevlana’nın hayatını, Mevlana’yı ne kadar anlatıyoruz, biz Mevlana’yı ne kadar anlıyoruz; o ayrı bir problem. Mevlana’nın bunu yapmasının arkasında yatan gerçeklik, İslâm dininin ve Peygamberimizin zaten insanlara iyilikle, güzellikle ve sevgi odaklı anlatımıdır ve Türkler sevgi odaklı anlayışı esas almışlar ve böyle yaptıkları için, Horasan erenlerinden, Ahmet Yesevi’den başlayarak Anadolu’yu, ta Balkanlara kadar Türkleştirebilmişler, İslâmlaştırabilmişlerdir. Türk–İslâm anlayışının yayılmasına gerekçe olmuştur bu. Çünkü, korku odaklı değildir bizim İslam anlayışımız.
İşte o nedenle, ben de, bugünkü dünyanın şu anda yaşadığı birçok problemden dolayı sevgiye büyük ihtiyaç duyduğunu; sevgi pınarına, muhabbete, gönül kavramına, gönülle algılamaya, gönül gözünün açılmasına büyük bir ihtiyaç duyduğu bu dönemde, bizim anlayışımızın ve İslâm dininin dünya için çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Dünyayı bir süpermarket olarak alırsak, bu süpermarkette her türlü din veya inanış veya “new age” denilen yeni ortaya çıkarılmış inanışlar var. Bu süpermarkette her şeyi görüyorsunuz; ama, maalesef Türkleri çok fazla görmüyorsunuz. Türklerin anlattığı Mevlana değil de, yabancıların yabancılara anlattığı Mevlana’yı, yabancıların yabancılara anlattığı İslâm’ı ve tabiî ki, bunun ciddî olarak kendi içeriğinden kaybıyla beraber, kendi bildikleri veya istedikleri gibi anlattığını görüyoruz. Sanal bir Mevlana ya da İslam anlayışı oluşturulurken yanı sıra Vahabilik gibi korkuya,taassuba dayalı anlayışlar İslam temsilcisi olmaktadır.Avrupadaki İslam düşmanlığı Türk düşmanlığına dönüşerek büyümektedir. Hıristiyanlığın ortakd eğer olarak Avrupa’yı koruyacağı varsayılmakta ve Müslüman göçmenler dışlanmaktadır.
O zaman, biz iletişimi kullanmıyoruz, kullanmaya kalktığımızda da olumlu yönde kullanamıyoruz. İletişimin öneminin pek de farkında değiliz diye düşünüyorum. Çünkü, biz esas bugün iletişimin bu kadar güçlü olduğu bir dünyada, bütün bu modern iletişim tekniklerini kullanarak etkin tebliğ yapma şansına sahibiz. İletişimi etkin tebliğ haline getiren araçları sanat, edebiyat, İslam sanatlarının güzelliğiyle süsleyemiyoruz. Bunun içine şiir ve dans giriyor, yani musiki ve raks dersek eski diliyle, bu Mevlevilikte de kullanılmış . İslâmî hayatın bir parçası da olmuştur. Bunları biz ta o zamanlar kullanmış, tam tersine bağnazlığı zayıflatıp, insanın hayatını rafine haline getiren bir dinin sahibi olarak, bunları bugün daha fazla hayata geçirmemiz gerektiğini düşünüyorum.İslam’ı Avrupa’da cazibe merkezi yapan Türk anlayışı Bektaşilik, Mevlevilik ve çeşitli İstanbul tarikatları aracılığıyla yayılmasıdır. Burada mekanlar sanatla süslenmiş, insanlar zarif ve nazik, müzik ve raks vardır,edebiyat ve şiir dillerdedir. Güçlü bir aydınlanma ve Sümbül Efendi’nin sembolleştiği halkın sevdiği İslam budur.Yasak ve korkuların doldurduğu bir içerik yoktur bizim anlayışımızda.
Bugün Türklerin tembel olduğunu, fazlasıyla politize düşündüğünü görüyorum. Çünkü, elimizde bu kadar güzel bir hazine varken, bu gönül zenginliğini dağıtmıyor olmamız, bence kendimizi ciddi bir tebliğ aracı olarak görmememizden kaynaklanıyor.
Tebliğ, bence kurumlara ait değildir; tebliğ gönüllere aittir. Eğer o gönlü taşırsak, o gönlü zaten dağıtabiliriz ve iletişim konusunda verilen tebliğlerde de, işte gazete ile dergi arasındaki ilişkiden söz ediliyor ve gazeteler daha harcıalem gibi düşünülüyor deniliyordu. Bu konuda dergi daha önemli, dergi bize daha fazla derinlikli bilgi verebilir deniliyordu. Tam da öyle değil belki, ben biraz daha değişik düşünüyorum, günlük gazetelerin insanların günlük yaşamına dönük, yaşam tarzına dönük olarak önemli bir iletişim aracı olduğunu düşünüyorum ve günlük yaşamımızda gittikçe artan ruhi ihtiyaçlarımızı, ruhi beslenmemizi, ruhumuzu besleyecek şeyleri çok daha fazla yer tutabileceğine ve eğer bu yer tutmayı çok iyi anlatabilirsek, çok başarılı bir şekilde verebilirsek, daha doğrusu, gazete ve dergi olarak da fark etmeyeceğini düşünüyorum; ama, elbette ki, bu verilişin, işte korku odaklı, ceza ve disiplin odaklı verilmesi değil, sevgi odaklı verilmesini gerektiriyor. İnsanlarımızın ciddî bir ataleti var, bu da umutsuzluk, karamsarlık, ruhsal pozitivizmden yoksun olmalarından kaynaklanıyor… Kendini bulamadıklarından kalplerinin yerini ve kıymetini bilmiyorlar. İçi boşalmış meyve gibi kuruyup kalmışlar. Dinamik ruhsal gelişim programları uygulamak ve kendi kültür ve dini bilgileriyle ,tasavvufla insanımızı yoğurmak gerekiyor.
İşte, bu beslenmeyi, ruhsal pozitivizmi, İslâmî açıdan pozitif hayat, mesela böyle bir başlık koysak gazeteye okunmaz mı? bizim günlük hayatımız içerisinde nasıl bunu yaşayacağımız ve tabiî ki bir yaşam tarzı olarak İslâmiyet’in anlatılması. Çok geçmiş zamanlarda kalmış, 1400 yıl önce anlatılmış ve bitmiş bir şeyi anlatmak değil veya onun ağırlıkla teorik yanını, mesela fıkıh olarak anlatmak da değil. Bunların gerekliliği ayrı bir şey, tabiî ki o tartışılmaz. Ama, gündelik olarak insanlara verilmesi gereken, günlük hayatlarında onların yerini artırmak amacıyla verilmesi gerekenlerin daha çok “life style” denilen, günlük hayatımızın bir parçası… bugünkü yaşamımızda islam’la nasıl buluşacağımız ve onu bağdaştıracağımız önemli.Bunun için yeni Mevlana’lar mı bekleyelim? Dini sadece yaptırımlar silsilesi olarak görme hatası gençleri ve yabancıları kaçıran bir bakış açısıdır. Doğru tebliğ için peygamberimizin hayatı ölçü ise onun hayatının, güzel dilinin ve sevecenliğinin bugüne yansıtılması esastır .Dini tebliğ günlük hayatımızın bir parçası haline gelebildiği zaman insanlar bunu bir ihtiyaç ve bunu bir pozitif denge olarak görür, bir güç olarak görürler. Bunun için de ikiyüzlü ve sadece görüntüde Müslümanlık değil, “hal” diliyle yaşanan Müslümanlık ve gönül gözü gerekiyor. “Hal” diline çevrilmeyen Müslümanlık başkasında kusur arama ayıbından başka bir şey değildir.Bu da en büyük günahtır.
Batı’da, sizler de çok iyi biliyorsunuz, din, her zaman hayatın içinde bir parçası. Doğduğu andan itibaren, kendisini suya batırıp çıkardıkları an adını koydukları, kutsadıkları andan itibaren, hayatın her alanında. Bir yaşam biçimi olarak yaşandı ve farklı kültürlere böyle yerleştirildi. İslam modern yaşam biçimi içerisine koyabilirsek, bu bir sentez olur. Yani, insanlara, İslâmî yaşamın değerler silsilesini aktarmak önemli. O değerleri İslâmî açıdan yaşama biçimi haline getirmek. Nedir bunlar? İyilik yapmak, güzel olmak, güzel görünmek, insanların temiz olması, birbirlerini sevmesi, sayması, komşuluk ilişkileri, komşuyu sevmemiz, desteklememiz, dayanışma sevdamız. Burada, Yunus Emre’nin söylediği gibi “sen kendine ne sanırsan, ayruğa da onu san” diyor ve “dört kitap birdir bize” diyor. Bizim bu kendi dilimizle söylenmiş, en güzel Türkçe’yle söylenmiş, yine 600–700 yıl önce söylenmiş bu, herkesi birbirine yakınlaştıran, bir arada yaşama kültürümüzü bize anlatan, “kendin için ne istersen başkası için de onu iste” diyen en temel, pozitif değerlerden birini bizim günlük hayatımıza sokmuş oluyor.
İşte, bu nedenle, bir bütün olarak hayatı görebilirsek, İslâmî bir yaşam tarzını, İslâm’ı pozitif değerler olarak her an verebilirsek, burada biz ruhsal pozitivizmi yakalayabiliriz diye düşünüyorum. Görsel medya için de böyle.. Mesela çocuklara dönük olarak televizyonlarda yatmadan önce 5 dakika adı altında belki bir program yapılabilir, ki bu programda çocuk orada Peygamberimizin hayatından veya başka şeylerden örnekleri dinleyerek, bir masal halinde dinleyerek yatması ona pozitif bir enerjidir. Din çok küçükten başlamalı ve içselleştirilmeli ki iyilikler “hal” diline dönüşsün. 30 yaşındna sonra kim eğitilebilir ki?
Oturumda tebliğ konularından biri de internetti. Değerlerle ilgili bir de şunu eklemeli: Bu değerler bize yeni gelmiş şeyler değil, daha önceki konuşmacı da çok güzel, gerçekten çok detaylı anlattı, kendisi Osmanlı gazetesinde altı dilde iletmeye çalıştığı modern iletişim kullanımı… Sait Halim Paşa, Namık Kemal gibi birçok isim de zaten bu liberal değerleri savunuyorlardı ve Türk-İslâm anlayışı ile Arap anlayışı arasında bir fark olduğunu söylüyorlardı. Bu da, modern değerleri, liberal değerleri zaten çok önceden sindirdiğini gösteriyor burada.21.yüzyıl değerleri damdan düşmüş ya da harika batı kültüründen süzülmüş değiller. Biz bunları yaşadık ve yaşattık. Unutmuş olmamız olmadığı anlamına gelmiyor. İnternete baktığımız zaman, günlük yaşamın içinde gazete, televizyon, dergi veya internet ne kadar yer tutuyor diye bir soru var belki; ama, her halukârda insanlar tek bir mecra kullanmıyorlar. O yüzden tek bir mecra doğrudur, diğeri değildir diyemeyiz. Hepsi insanlar için geçerli ve insan değişik birçok mecraları aynı anda kullanabiliyor. Belki en çok televizyon kullanılıyor; ama, aynı zamanda gazete, dergi veya internet de yabana atılamaz.
İnternetin bir şekilde gazeteyi öldüreceği söyleniyordu; ama, bugün görüyoruz ki, gazeteyi öldürmediği gibi, New York Times gibi Amerika’nın en ünlü gazetelerinden biri, internet sitesi kurduktan sonra, okunma oranı çok ciddî , yüzde 60’a katlanmış olduğu söyleniyor ve çok izlenen bir tiraja fırlamış. Demek ki, internetin gazeteciliği öldürdüğü doğru değil. Bütün mecraların ne şekilde kullanıldığı, ortak nasıl kullanıldığı önemli.
Tabiî haberleri çabuk ve hızlı veren internet gibi bir mecrayı ciddîye almamız gerekiyor. Ben, şöyle bakmıştım internete, Real İslâm adı altında ne var diye, Real İslam adı altında tümüyle Vahhabi siteleri vardı; bir tane başka içerikte yoktu, Türk sitesi hiç yoktu. Real İslâm adı altında zaten yoktu. Türkler, hiç iddialı olmak istemiyorlar anladığıma göre ve bu konuda hiç de bir iddia sahibi olmadıkları için, kendilerini de ifade etmemişler internette.
Oysa ben internetin önemli bir iletişim aracı olduğunu düşünüyorum. Çünkü, kendi aramızda değil; ama, dünyaya açılmak, dünya sahnesine çıkmak ve dünya sahnesinde kendi İslâm anlayışımızı ve kendi İslâmî değerlerimizi, bizim İslâmî dünyaya bakışımızı, İslâmî değerleri algılayışımızı, sevgi ve gönül Müslümanlığı olarak bakışımızı vermesi açısından çok değerli buluyorum interneti.
Bir de internet gazeteciliği var. Bu konu tebliğlerde çok fazla yer almadı. Ama, internet gazeteciliği dünyada çok önemli bir gazetecilik türü. İşte New York Times’in de başarısını katlayan da bu internet gazeteciliğiydi. Çünkü, televizyon kadar hızlı internet gazeteciliği, ama gazete kadar da derin. Bu ikisini bir araya getiriyor. Çünkü, gazetede normal olarak hız yoktur; yani, bugün şu dakikada bir olay olursa, bunu gazeteye yansıtmamız, bugünkü gazetenin baskıları bittiği için, yarın değil belki öbür güne kayması bir problem yaratır. Ama, televizyon hemen anında, birkaç dakika içinde size bunu ulaştırıyor. Televizyon gazeteciliği de, hem televizyonun hızını, hem gazetenin derinliğini birleştiren ilginç yeni bir gazetecilik türü. Ayrıca, artık cep telefonu da internete bağlanabildiği için, haber ve görüntüyü avucunuzun içine kadar getiriyor, avuç içi kadar bir cep telefonunda her şeyi izlemenizi, haberdar olmanızı kolaylaştıran görsel yazılı medya haline getiriyor. Bu da, güncelleştirmeler açısından bizim için çok yararlı diye düşünüyorum.
İnternet gazeteciliğinin bir diğer önemi de, -gazetede mesela bunu elde edemezsiniz- internete girdiğinizde bugünün haberini alıyorsunuz, iki dakika önce olanı alıyorsunuz, ayrıca arşivi alabiliyorsunuz. Elinizin altında arşiv var, arşive girersiniz, arşivde de ne var ne yoksa bakabilirsiniz. Ayrıca, yine, arama motoru var, arama motoruna girerek de, çok daha fazla bilgiyi sirküle ederek, daha fazlasına ulaşma şansınız var.
İslâmiyet denilince batı’nın aklında sadece imajlar geliyor Bu imajlar da pek sağlıklı değil, çoğunlukla olumsuz . Mesela, ben birine Kur’an-ı Kerim’de ve bizim dinimizde Hazret-i Meryem’in de onlar gibi kutsal olduğunu ve biz de Hazret-i Meryem’i “anamız” diye öğrendiğimiz söylediğim zaman, şaşkınlıktan dili tutulmuştu; böyle bir şey nasıl olabilir diye. Yani, ben de bunu herkesin bildiğini zannediyordum. Belli düzeyde bir insanın, Kur’an-ı Kerim’in içinde böyle bir şey olduğunu bildiğini varsayarak gayet normal olarak söylemiştim. Gördüm ki, hiç kimse, hiçbir şey bilmiyor. Çünkü, bunlar konuşulmuyor. Biz, hiç olmazsa kendi bilgimizi önce vermemiz lazım. Bu duygu ve anlayışımızı verebildikten sonra, derinleşmek isteyen istediği yere gitsin diye de, onu farklı yolları gösteren bir yol haritası çıkarmamız lazım. Ama, daha baştan birinci sayfa, birinci satırda onu en ağır bilimsel bir ulema tavrıyla karşılarsak, gündelik insanı tabiî ki cezbetmek mümkün değil. Günlük hayatında onun ne anlama geldiğini anlatmak mümkün değil. Bizim bunu, gerek kendi toplumumuza karşı, gerek Batı’ya karşı “gönül avcılığı” diyeceğim bir şekilde yapmamız gerekir diye düşünüyorum. Çünkü, Müslümanlık tümüyle gönülle ilişkilendirilmiş, sevgi dolu bir din. Biz bu gönül avcılığını yaparak, önce onların gönlüne bu sevgiyi, bu dostluğu, anlayışı, iyilikle anlamayı yerleştirmeliyiz.. İlla da dinini değiştirmesi anlamında söylemiyorum bunu, anlaması, sevmesi ve bizi öteki gibi olumsuz bir yerde tutmak yerine, yanında, birlikte yaşayan olarak görmesi açısından çok yararlı olacağını düşünüyorum.
Bugünün dünyasının, ciddî olarak içi boşaltılmış bir dünya, ruhsal âlemi yoksullaşmış bir dünyanın, arayış içinde bir dünyanda olduğumuza göre, bizim bu ruhsal pozitivizmi Müslümanlık anlayışımız veya kendi Peygamberimiz anlamında ve bu engeller içinde hemen ayaküstü konuşmak zorunda kaldık. Engeller konusunda -Sayın Naci Kula’nın tebliği okumuştum- Peygamberimizin hayatının hiç kullanılmadığını düşünüyorum ben tebliği örneği olarak. Halbuki, en iyi anlatım aracı Peygamber Efendimizin hayatı. Çünkü, onun kadınlara nasıl baktığı, özürlülere nasıl baktığı, ölü bir köpeğin dişlerine bakarak “ne güzel dişleri var” demesi bile, hayata nasıl bakmamız gerektiğini gösteren çok önemli hisseler ve ipuçları bizim için. İnsanlara, Peygamberimizin hayatının üzerinden anlatmamız gereken çok şey olduğunu biraz okuyunca gördüm. Yani, herkes, işte kadın öyle yapar mı yapmaz mı, camiye girer mi, girmez mi derken, Peygamberimizin camiye Hazret-i Aişe’yle birlikte girdiğini, Hazret-i Aişe’yle birlikte bir kültür merkezi gibi camilerin düşünüldüğünü, orada eğlence yapıldığını, kılıç kalkan ekibi geldiğini, onu seyretmek için insanların geldiğini, Hazret-i Aişe’nin ufak tefek olmasından dolayı seyredemediği için o kadar insanın içinde sırtına alıp gösterdiğini, görmesini sağladığını, ayrıca Peygamberimizin ilk eşinin, Hazret-i Hatice’nin –ki bugün birçok erkeğin hayatta kabullenmeyeceği şekilde- hem dul bir kadın, hem kendinden büyük, hem de tüccar, yani çalışan bir kadını tercih etmesinin boşu boşuna olmadığını düşünüyorum.

Bütün bunlar bize neyi gösteriyor? Peygamberimizin hayatının örnek bir insan hayatı ve örnek Müslüman hayatı olduğunu… Ama, işimize gelenleri alıp gelmeyenleri unutarak, yok varsayarak değil. Gerçekten, Peygamberimiz, hayatıyla bütün insanlığa örnek olmuş biri. Ama, bundan bizim bile haberimizin olmaması, birçok şeyi bizim bile hâlâ bilmiyor olmamız, elbette bizim kendi ayıbımızdır diye düşünüyorum.Mevlana’ya kulak verelim: “Şu akıp giden kum seline bak,
ne durması var,ne dinlenmesi,
bak birdenbire bir dünya nasıl bozulur,
nasıl atar bir başka dünyanın temelini.”
Mevlana yıkılıp gidenin yeniyi kurmak için olduğunu söylerken bize söz kalmaz artık. Bize durmak yerine akmak lazımdır.

Size ulaşmamı sağladığı için yine Başkana çok teşekkür ediyorum.
Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkürler.

Nevval SEVİNDİ – Efendim, suçluyuz ya, o yüzden, belki biraz katkıda daha bulunabilirim diye suçluluktan geldim. Sağ olsun beyefendi de intizar konusunda söylediği de yüreğime oturdu birazcık. Öyle bir intizara sebebiyet verdiğim için, o beklemeyi yaşattığım için de…
Güncel sorunlar açısından çok önemli şeyler söyledi kendisi. En önemlilerinden biri de, söylemiş olduğu Hıristiyanlığın tebliği ve buna gerekçe gösterilen bugün bir de yoksulluk problemimiz var. Ona değindi. Yani, çok yoksullaştığımız için, yoksul olduğumuz için insanları kandırmak kolaylaşıyor ve parayla, maddi şeylerle kandırılıyor insanlar…
1700’lerde sanıyorum Amerikan misyonerleri ilk geliyorlar Anadolu’ya ve bütün Anadolu’ya dağılıyorlar ve onlar bu çalışma süreçleri içerisinde de, yıllarca çalışıyorlar. O süreçler içerisinde de anı defterleri tutarlar misyonerler. Bu anı defterleri yayınlanmıştı. O defterlerde şunu diyor: “Yıllarca çalıştık, burada bir tek Türk’ü bile dininden döndürmeyi başaramadık. Rumlarda da başarılı olduğumuzu söyleyemeyiz. Ermenilerde oldukça başarılıyız, onlarda Ortodoksluktan Protestanlığa döndürdük..”
O zamanların Anadolu’su herhalde bugünden daha zengin, müreffeh falan bir durumda değildi. O nedenle, yoksulluğun bir gerekçe olduğunu düşünmüyorum. Ama, insanlar ruhsuz bir halde, içi boşaltılmış bir halde, kendisinin gelmişinden geçmişinden habersiz şaşkın bir ördek haline dönüştürülürse, ne geçmişiyle bir göbek bağı, ne kökü hakkında bir bilgisi, ne dini hakkında bir bilgisi, ne kimliği hakkında bir bilgisi olmazsa, o insanlar zaten yürüyen bir cesede dönüştüğü için –çünkü ruhumuz olmadığı zaman bedenimiz bir cesettir- elbette ki o cesedi kandırmanın da çok zor bir tarafı yoktur diye düşünüyorum. Ona da kandırmak mı denir acaba, başka bir şey mi?
O zaman bir şeyi dikkate almak gerekiyor: Camiler sadece namaz kılınan mekânlar olmamalı. Camiler bir kültür mekânıdır. Ben, Afyon’un bir köyüne gitmiştim, dediler ki –cami kapalıydı, camiye girmek istedim, kapıyı açmak için anahtar imamda, imamı bulmaları gerekecek, bir iki saatlik bir problem oldu. Ben de beklerken köylüler de esprilidir biliyorsunuz, dediler ki, bizim imam zaten öyle bir imam ki, geçenlerde müftüye gidip sormuş, emekliliğime iki yıl kaldı, acaba ben emekli olduktan sonra da namaz kılmaya devam etmem gerekiyor mu diye. Öylesine devlet memuru zihniyetinde bir imamlıkla bu işler olmaz. Yani, özellikle imam, her köyde, her yerde, her zaman olan insan, toplumla iç içe olan insanlar. O yüzden de sadece görev icabı bu işleri yapıyorlarsa, gönülle, inanmışlıkla, topluma bir şeyler verme amacıyla yapmıyorlarsa, o zaman bir kalite ve istek beklemek mümkün değil tabii. Hocalarımız çok daha iyi bilirler, eskiden Mesnevihanlık kurumu vardı. Mesela büyük şair Şeyh Galip, uzun yıllar Mesnevihanlık yapmış. Yani Cuma günleri camide Mesnevi okuyor, bu Mesnevi okumaları oradaki kültür düzeyine gösteriyor, öyle bir cemaat ki, bunu kaldırıyor. İşte bizim cemaatimizin kalitesini artırmak açısından camilerin bir kültür merkezi haline dönüşmesi, sadece namazdan namaza gidilen, sonra da kilitlenen, bahçesine ne çocuk sokulan, ne insan sokulan, böyle bomboş yerler olması yerine, onların insanların hayatına karışan yerler olmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Güncelleme ve güncel sorunlar, güncel sunumların çok ciddî olarak düşünülmesinin gerektiğini düşünüyorum aynı zamanda.
Boş koltuklara konuşmamak için belki de, kurum olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı disiplinler arası çalışabilir. Yani, bizim gibi gazetecilere de, televizyonculara da, sürekli bu işin içinde olan insanlara da danışabilir. Nasıl yapılabileceği üzerine en azından bir fikir teatisi yapabiliriz. Çünkü, insanlarımızın çok meraklı olduğunu biliyorum, ben sürekli Anadolu’da dolaşan biriyim ve insanların merakını biliyorum. Ama bunun güncelle sentezlenerek insanlara verilmesi gerektiğini de biliyorum. Yani, hem belli bir akademik seviyede, hem de sadece eline yazdığı tebliği alıp onu okuyarak birine iletmeye çalışıyorsunuz. Bu durumda insanların sizi dinlemesini bekleyemezsiniz. Çünkü, insanlar 15 dakikadan sonra dikkatleri dağılır, 20 dakikayı zor bulurlar.
Onun için, biraz önce hocamızın yaptığı gibi hikayeler anlatmak, hayatımızın içinden parçalar aktarmak ve onu bir yerde sentezleyerek bugüne getirmek zorundayız. Ama, en iyi tebliğ, tıpkı tasavvufta olduğu gibi, bence insanın kendi hayatıdır. Kendi hayatımızın en iyi tebliğ olabilmesi için, tasavvufta olduğu gibi, bizim, değerleri kendi hayatımız üzerinden anlatmamız lazım. Bu değerleri kendimiz yaşamıyorsak, kendimiz yapmıyorsak, kendimiz iyi örnek olmuyorsak, bu konuda bir mücadele vermiyorsak, o zaman başkalarından da bunu beklememiz mümkün değildir.
Çok teşekkür ediyorum efendim.

Yorumunuzu Paylaşın