ÇOCUKLAR NASIL YETİŞTİRİLİYOR?

Nisan 28 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

Anne baba olmak ne demek?Bu sorunun cevabını vermeden çocuk sahibi olmamak gerekiyor. Anne baba olmak, biyolojik bir sonuç değildir.Haberleri bu açıdan analiz ettiğinizde çocuk ve ebeveyn ilişkilerinin ne kadar sağlıksız olduğunu anlıyorsunuz. Bugün haber olan bir intihar olayında haber içeriği buna iyi bir örnek:

“ADANA’da dokuzuncu kattan atlayarak intihar eden 22 yaşındaki Ebru Şenbayrak’ın, intihar etmeden önce bu kararını Şenbayrak Otomotiv Petrol Ürünleri sahibi babası Adnan Şenbayrak’a söylediği, babasının ise ciddiye almayıp, “Senin bir isteğin var, hele bana bir kahve yap da hallederiz” dediği öğrenildi. Çağ Üniversitesi’nde Pazarlama Bölümü’ndeki kaydını psikolojik sorunları yüzünden dondurmuş kızının intihar ihbarını “paraya ve arzuya” tahvil” ederek dikkate almamış baba. Onun için bütün sorunlar “parayla halledilecek” isteklerden ibaret! Para kazanmayı,maddi dünyayı bütün değerlerin önüne koyan ebeveynler için tek değer “para ve statü” olunca çocuklara yemek,giymek ve gezmek kalıyor. Sevgi,şefkat,ilgi, oyun oynama ve birlikte zaman geçirme,hobi öğrenme, değerleri ve kültürünü öğrenme külliyen para yorganı altına gizlenerek yok varsayılıyor.Bunlardan mahrum çocuklar kendilerine veya başkalarına zarar verdiklerinde hayretler içinde kalıyorlar. Replikler hep ayni:”Ama hiçbir şeyi eksik değildi!”,”Çok mutluydu!”,”he r istediğini yaptık!” ,”ben ciddiye almadım dediklerini ne bileyim!” Güncel konulardan biri de; başı kesilerek öldürülen Karabulut cinayeti. Rahmetli Münevver’in erkek kardeşi cinayet zanlısı Cem’in anlattıklarını aktarıyor: “9 yaşındaydım bir sabah beni yataktan kaldırdılar ve yurt dışına gidiyorsun dediler. Sonra beni arada sırada babam görmeye geldi,annem çok az geldi. Geri döndüğümde evde bir kız çocuğu vardı.Kızkardeşim olmuş bana söylemediler.” Neresinden tutalım ki….. Bir gün yatağından alınan erkek çocuk ülke dışına ,yatılı gönderiliyor.Onu dilini bile bilmediği bir yere ,yapayalnız atıyorsunuz. Bunun adı da “6 yabancı dil bile öğrettiler, çok iyi eğittiler” diye amca tarafından açıklanıyor!!! 9yaşında bir çocuğun ihtiyacı olan tek şey zaten 6 dil öğreneceği yabancı bir ülkedeki yatakhanelerdir. Bu nasıl bir zihniyet, nasıl bir acımasızlık ….. Zengin olmak en büyük özelliği olan çocuk devamlı okul değiştiriyor,bir yerde barınamıyor ama “çok sakin,karınca ezmez” diye tanımlanıyor. Cinayet işlendiğinde anne siyasetle meşguldü,yani her saati dolu bir anne. Zaten uyanır uyanmaz annesine o gün telefon ediyor ve “açım “diyor.Yani o yaşta biri kendini beslemekten aciz onca yalnız yaşamaya rağmen! Anne buna bir cevap veriyor ve eve dönmüyor çünkü küçük kızla ilgili bir işi var. Birlikte zaman geçirmediğiniz,duygusal bağ kurmadığınız,sevgiyle sarılmadığınız çocuklar size ait değildir. Sevgiyi bilmeyen ebeveynlerin ilk öğrenmesi gereken:Sevgi. İçlerindeki boşluğu çocuklar internetten saçmalıklarla,kötülüklerle,şeytana tapanlarla, seksle, kötü insanlarla dolduruyor. Ölüm dahil her şey sanal alanda geçerli.Gerçekle hayal/sanal karışıyor kafalarında.Nefret ağırlıklı bir dünya kuruluyor içlerinde ve anne baba fark etmiyor bile. İçe kapanık olmaları övülüyor. Okul değiştirmelerine aldırmıyorlar. Hiperaktif modası çıktığından beri yafta hazır “çok zeki hiper aktif” ,ne malum! Ailenin kalitesi sadece paraya dayanmıyor maalesef. Yoksul ve sorunlu aileden çıkan çocukla para gani aileden çıkan sorunlu çocuklar neden ayni kötücül dünyalara sahip acaba? Ruhsuz insanlar yetiştirmenin bedeli ağırdır. Ruh ise kültürünüzdür. Çitliye diye reklam yapan “çekirdek ailesi” diye çekirdeklerini tanıtan reklamda aile kavramı yerle bir!Oğlunu terk eden baba geri dönüyor 20 yıl sonra baba oğul çekirdek çitliyo! Adam nişanlısını terk etmiş 20 yıl sonra dönüyor ve çekirdek çitliyolar! Aile değerlerini topluma ve çocuklara böyle belleten reklamlar varken dah neye ihtiyacımız olabilir?Peyman firmasını şiddetle eleştiriyorum. Toplumun önüne “rol model” diye çıkarılanlar,aile diye takdim edilenler veya aile hakkındkai şahane fikirlerini TV’den duyuranlar toplumun ve kültürün değerlerini değersizleştirmektedir. HAberlerden dizilere durum bu maalesef. MURAT SABUNCU / GAZETEPORT 29.04.09 Canım Ailem dizisi beni “aile” kavramından soğuttu Bir süredir pek çok arkadaşım haftalık programını “Salı akşamını boş tutacak” şekilde yapıyor. Çünkü o akşam ATV’de “Canım Ailem” dizisi var. Seyredeni, beğeneni hayli fazla. Ben de bir çok bölümünü seyrettim. Zaten kaçırdıklarımı da arkadaşlarım anlattı. Diziden “ayrı düşmek” yok yani. Ya seyredeceksin ya anlatılanları dinleyeceksin. Yalnız benim “kavrama bir itirazım” var. Belki de bu itirazı kendime, öğrendiklerime yapmalıyım. İtiraz noktam dizideki “aile” ve çevresinin bize yıllarca kutsal olarak “tarif” edilen “aile” anlayışından giderek uzaklaşması. Kendime itiraz noktam ise “aile” kavramının çoktan dönüşmüş olduğu ve benim bunu algılayamamış olma ihtimalim. Gelin başlıklarla dizideki çarpıcı noktaların üzerinden bir geçelim: Evleneceğin gün bir kadını bırakıp gidebilirsin: Dizinin baş karakteri. Samim Abi. Sıcak, sevecen, sahip çıkan. 20 yıl önce tam evlenmek üzereyken, gün alınmış, davetler yapılmış, çeyizler düzülmüş ama o gençliğinin rüzgarına kapılmış nikahtan kaçmış. Melihası’nı yüz üstü bırakmış. Kardeşin ölürse çocuklarına bakmak için nazlanırsın: Samim’in kızkardeşi ile kocası trafik kazasında ölüyor. 3 çocuk ortada kalıyor. Dayı Samim bu çocuklara bakamayacağını söylüyor. Onun denizlere dönmesi lazım. Adamcağız “sorumluluklarımı yerine getiremezsem diye düşündü” diye iyi niyetli bakanlar. Size de peki. Çocukların bir de amcası var. Almanya’da hali vakti yerinde. Evli kurulu düzeni var. O da çocukları istemiyor. Dayı ile amca kavga dövüş. “Ben de bakamam ben de…” tartışmaları. Dayı’nın çocuklara sürekli giderim mesajı. Çocukların evden kaçması. Sonra buluşma. Razılık hali..”Eh ne yapalım başa gelen çekilir” deyip kolları sıvama. Terk ettiğin kadına çıkar için yanaşabilirsin: Tesadüf bu ya sen gel yeni evi ,20 yıl önce terk ettiğin kadının tam karşısında bul. Önce tartış. Sonra yakınlaş. Ama yakınlaşırken açık açık da “çocuklara baktıracağım kadın” tanımını kullan. Kadın da “çocuklar” üzerinden yeniden kurulan ilişkiyi kabulleniversin. İkisi arasındaki elektriği görmüyor musun? demeyin. Görüyorum da inanamıyorum. Sanki kadın bir rövanşı almaya uğraşıyor, adam hayatının sonbaharını garanti altına almaya. Aldatılınca affetmezsin aldatınca haklı çıkarsın: Ali, Samim Abi’nin canı ciğeri. Bir kızı seviyor hem de çok. Evlenecek onunla. Ama sonra “Ahsen” var ya “Ah sen”. İşte o, Ali denizdeyken en yakın arkadaşıyla birlikte oluyor. Ali bunu öğreniyor, dağılıyor, kızıyor, dövüşüyor, hasta oluyor. Sonra aynı Ali, Samim Abi’sinin Meliha’sının evlenmek üzere olan kızkardeşine aşık oluyor. Kızın peşinden gidiyor. Onunla sevgili oluyor. Ali aldatıldığında kaplan kesiliyor, arkadaşı namussuz, evleneceği kız kötü kız oluyor. Ama aynı Ali evlenecek kızla çıktığı zaman “aşkının peşinden giden adam”. Evleneceğin gün bir adamı bırakıp gidebilirsin: Yok dejavu değil. Canım Ailem. Hani Samim Abi evlenecekken bırakıp kaçmıştı ya. Bir benzeri. Meliha’nın kızkardeşi “Seyyyhannnn” nişanlıyken Ali’ye aşık oluyor. Aşk bu olur ya. Beraber adalara gidiliyor, romantik gezmeler. Dedim ya olur bu. Gönül. Ama ısrar, baskı gelinliği giyip nikah salonuna gidiyor. Halim ile evlenecek. Elinde Alisi’nin bilekliği, üzerinde gelinliği. Salonda herkes onları bekliyor. O kaçıp gidiyor. Babasın ama sen de değişebilirsin: İstanbul’da üç kızkardeş, Meliha, Feride ve Seyhan beraber yaşıyorlar. Bir de babaları var. Herkesin ödü kopuyor. Cabbar Ağa. Onun haksızlığa karşı çıkan halleri, “adam dövme” hikayeleri anlatılıyor. Ve baba “evlenecek küçük kızı” için İstanbul’a geliyor. Damatlarla tanışıyor. Birini sevmiyor. Kızını terk edip giden Samim’den haberi oluyor. Kızının ve küçük çocukların hatrına ona “ceza kesmiyor”. Meliha Samim’i korudu diye küçük kızının düğününe gitmiyor. Adana’ya dönüyor. Uzaktan damat adayıyla kızına bilezik yolluyor. Kızının evlenmekten vazgeçtiği haberini alınca İstanbul’a kızları götürmeye geliyor. Sonra vazgeçip yine dönüyor. Başları dertte o 3 kızı kendi kaderleriyle baş başa bırakıyor. Adana’sına “cabbar”lığına geri dönüyor. Fasulyeden Adana delikanlısı olabilirsin: Seyhan’ı Ali’ye kaptırdı ya. Biliyorum özellikle kadınlar kızacak “kaptırma” lafına. Ama Halim “fasulyeci delikanlı” Seyhan’ı biraz “kendi malı” gibi gördüğü için iticiydi. Bir otel tutmuştu. Samim Abi’ye ve bir çok kişiye iş sağlayacaktı. Tabi “Seyhan’ı da oranın müdürü olacaktı. “İşveren delikanlı” Seyhan gider gitmez oteli devretme kararı aldı. Çalışanlarla ve Samim Abi ile vedalaşıldı. Amaç Seyhan’a hava atmaktı. Seyhan terk edince delikanlılık da “terk edilidi”. Çıkarın varsa terk ettiğin adama gidip yeni sevgiline yalan söyleyebilirsin: Fedakar ya Seyhanımız. Otel kapandı Samim Abisi işsiz kaldı. Gider süründürdüğü, evleneceği gün terk ettiği adama “kapatma oteli derdin benle onlara günah” der, diyebilir. Halim’e giderken Ali’ye yalan da söyleyebilir “başka yere gidiyorum “diye. Nişanlını kazıklayıp ona haciz getirebilirsin: Feride, ortanca. Uzatmalı bir nişanlısı var. Bir türlü iş yerinde dikiş tutturamıyor. Dükkan açacak. Feride gidiyor, onun adına kredi alıyor. Ama nişanlısı para kazanıyor ama kazandıklarını kendine harcıyor. Borcu ödemiyor. Nişanlısına haciz getiriyor. Sevgilini gizli kamerayla izleyebilirsin: Feride nişanlısına güvenemiyor. Kalem şeklinde bir “gizli kamera” ile sevgilisini izliyor. Anlıyoruz ki “nişanlı bey” işyerinde rahat durmuyor. Başka kızlarla da ilgileniyor. Gizli kamerayla sevgili izlemeye mi yanarsın, adamın ahlaksızlığına mı karar veremiyorsun. Herkesin diğerlerinin arkasından konuştuğu, yalanların, aldatmaların gırla gittiği içinde “aile” geçen bir dizi. Belki gerçekten “aile”ler bu hale geldi. Belki yeni durumla yüzleşmek lazım. Belki “bu bir maskeli balo ve hepimiz bunun sahte yüzleriyiz.” Eğitimde kimlik Eğitimde kaliteyi yakalamak için; “Makedonya, Almanya, Uzak doğu ülkelerine gezilere gerek yoktur.” ÇANAKKALE’Yİ ANLAMAK YETERLİDİR… ÇANAKKALE, ANITKABİR, EYÜP SULTAN, SELİMİYE, ASELSAN, F 16 TESİSLERİ, ULU CAMİ, KOCATEPE, SULTANAHMET, HAYME ANA, SÖĞÜT, MALAZGİRT OVASI, ERCİYES YAYLASI, SAKARYA DELTASI, ZAFERTEPEÇALKÖY, SEYYİT BATTAL GAZİ, MEHMET AKİF ERSOY. ARİF NİHAT ASYA, HAZRETİ YAVUZ’UN KABRİ…. İŞTE SİZE MİLLİ ŞOk… Çanakkale’de ecdadı gören genç insanımız, Aselsan’da teknolojiyi görecek, Mevlana’da sevgiyi anlıyacak, Hacı Bektaş ile “karşılıksız olarak vatana hizmetin idrakine varacak. Selimiye’de; bir eser nasıl meydana getirilir konusuna kafa yorecektır… —————————————— Hikmet Yaşam bir çizgi; Bazen düz, bazen eğri… Var olmanın nedir bedeli? İşte onu iyi bilmeli. Beyaz düşler mi? Onlar da bazen gri, bazen siyah. Yaşam hakikati , insanın kendi hakikatini çözmeden anlaşılmıyor. Kainattaki hadiseleri da akıl kendince anlamak ister. Her hadise gibi depremler de emir haricinde olamaz. O halde bu azap neden? Toplumun azgınlığı desem çok daha azgın toplumlarda fazlaca olması gerek. Demek erteleniyor… İnananların cezası ise bekaya bırakılmıyor. Burada tahsil ediliyor… Ceza der isek umumi olması, masum çocukların telefi nasıl anlaşılacak? Soy olarak da devralınan bir miras var sanırım. Bağlı bulunduğumuz soy ağacının yükünü de taşıyoruz. Yada bize uygun olan ruh ve beden ağacına asılmışız (alak/asılı). “Dedesi ekşi yiyen torunun dişinin kamaşması” gibi zahire yansıyor. Aslında dede değil torunun dişinin kamaşmasına sebep; torun o soy ağacının o dalına uygun olduğu için oraya asılmış. Biz bunu anlamak için “her işte hikmet var” deriz. Reenkarnasyon olsa dahi bir ilk var ve ilk üzerine bina ediliyor tüm ruhsal terakki veya tedenni. İlk olanın mahiyeti ise sır. Asıl olan soyut olan ruh, (bize göreceli) somut bedeni kullanarak terakki / tedenni eder. Dünya hayatından yani göreceli somut hayatından önceki soyut aşamalar göz ardı edilmemeli. Gelecek bunun üzerine inşa ediliyor çünkü. Teklif var, teklifi kabul var; sonuç var. Geçmişi unutma , belki unutturma var. Teklife verilen sözü unutmak… Yaşananlar ya neticedir ya da başlangıçtır. Netice ise neyin neticesi? Önceden yapılan teklifin neticesi, iyi veya kötü (göreceli) somut olarak yaşamda yansıyor. Teklifi kabul eden soyut ruh; bir nevi somut ortamda sınanıyor. Yani soyut ortamda herkes aynı veya masum değil imiş demek ki. Somutlaşınca da aynı görünümü vermeyecektir. Eşitsizlik sırrı… Reenkarnasyon yok ise ön eleme ne şekilde oldu? Ön eleme (bize göreceli), nihai eleme ile aynı anda oluyor. Ön eleme yok yani tek eleme var. Zaman ve mekan ile sınırlı olan insan; zaman ve mekandan münezzeh olmayı tam idrak edemiyor. Ön ve son olarak anca anlayabiliyor. Ruhlar aleminde soyut ortamda yapılan değerlendirmenin somut alemde karşılığı bizi şoka sokuyor. Hikmetini idrak etmekte zorlanıyoruz. Duygularımızın aldatması ile hükümler vermeye başlıyoruz. Eksik algılarımızla vardığımız yargı aldatıcı ve zahiri oluyor. Duygusallığımız da devreye giriyor ve dehşete kapılıyoruz. Gözlemlerimiz adaletsiz bir ortamı algılıyor. Gerçekte adil olan her durumu göreceli olarak algıladığımızdan “Adaletin bu mu Dünya “ diyoruz. Yaşananlar, yaşanması gerekenler ise cüzi iradenin fonksiyonu nedir? İnsan cüzi iradesi ile sorumluluk altına girer. Cüzi irade olmasa sorumluluk ortadan kalkardı. Cüzi iradenin kullanılması da soyut olarak yapılmış zaten ; teklif aşaması ile somutlaşması Dünya hayatında oluyor. Yani soyut ve somut aslında aynı anda açığa çıkıyor, biz göreceli algımızla zaman ve mekanın sınırlaması yüzünden tam idrak edemiyoruz. Ve gözden kaçmaması gereken şu zamanın göreceli oluşu. İlk ve son kavramı bizi göreceli olarak etkiler. Zaman ve mekandan münezzeh olan ortamda sınır yoktur. Cüzi iradenin gücü nedir? Cüzi irade dahi bir yönüyle sınırsız , diğer yönüyle ise külli irade ile sınırlıdır. Yani cüzi irade külli iradeden bağımsız değildir. O halde nasıl mesul olacak şekilde işliyor? Tercih ederek… Özgür tercihi ile. Niyet ile. “Ameller niyete göredir.” Sadece tercih eder ve tercihini vücuda getirecek kudreti yoktur, külli irade devreye girer. O halde tercihi çok önemlidir. Soyut alemde yapılan tercihin Dünya hayatı ile somutlaşmasına ne gerek var? Soyut kalsa “data” olarak sabit kalırdı. Sınırlı olurdu. Somutlaşınca açığa çıkıyor ve gözlemlenebilir oluyor. Bilinmek ister her varlık. Bilinmek ise somut algılarla daha kapsamlı olur. Soyut olan somutlaşınca gerçekler bütün çıplaklığıyla görünür, algılanır. Bu yüzden insan dehşete düşer ve itiraz eder somut görünene. Oysa zahir batına ayna olur. Zahire itiraz da aslında batına itiraz olacaktır. Bu kritik noktada kadere iman devreye girer. Terakki ise sonsuza dek devam edecektir. Kabiliyet ölçüsünde… Mükafat veya mücazat ise terakki içindir. Tercihleri yönlendirmek için. Yine zaman ve mekandan söz etmeliyim; çünkü soyut ile somut aynı anda vücuda gelir. Zamandan münezzeh ortam açısından, sonuçlar malumdur. Biz ise sınırlı olduğumuzdan sonucu bilemeyiz. Yani Elestü (elest) bizim için devam ediyor. Teklife verdiğimiz cevap soyut ve somut olarak bizim açımızdan devam eder ölüm dediğimiz şey gelene kadar. Ölüm ise soyut ruhun, somut bedenden ayrılması ile gerçekleşir. Ruh “data” olarak mahfuzdur. Elest: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna Ruhların “Evet Rabbimizsin” cevabını vermesi. Yani başlangıç noktası… Saygılar. Ahmet Bektaş. ——————————————————– İnsanın Yeri İnsan dediğin nice işler görür, generalim, Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin. Ama bir kusurcuğu var; Bilir düşünmesini de. Bertolt Brecht Doğum ve ölüm arasındaki zaman çizgisinde iyilik ve kötülük yapabilme gücüne sahiptir… Doğruyla yanlışı adaletle zülmü birbirinden ayrır. Tüm erdemleri bünyesinde barındırır. Sağduyu gibi kavramlardan uzaklaştığında da kendisinden uzaklaşır. İnsanlığın ilk ilkesi de vicdanları sorgulamaktır. İnsan yaşamak için, yaşadığı yere uyum sağlayarak aletler icat edip geliştirmiş ve hayatta kalabilen bir canlıdır. Zamanı sevebilmesi gülmesiyle hayata anlam katarak eli kalem tutan ve üretendir. Yaşamda ise farklı şekillerde anlam kazanır. Ticaretde bir alıcıdır. Firmaların reklamını yapan şirketler için hedef. Borsa da ise alıcı ve satıcıdır. Dinler de kul, baskı rejimlerinde sürüden biri. Mafya için ise temizleme işi. Doktorlar için ise bir vakadır. Yargıçlar ve savcılar içinse bir sanıktır. Askerde ise sıradan bir er ölmeye öldürmeye programlanmış bir makinedir. Ticari televizyonlar için rating, gazete içinse haberdir. Futbol da ise taraftardır. Modacılar için giydirilmiş beden olur. Fahişeler için ise müşteridir. İnsanın tanımlanması farklı şekillerle karşımıza gelmekte. Oysa insanı insan güzel yapar. Şiddet, zulümle beraberdir. Zülüm sevgisi olmayan insanların dayanağıdır. Zulüm ve şiddetle beslenenlerin hayalleri yeşermez. Kötülüğe aşık olanların kalpleri de işgal altındadır. Hatıralardır insanı zengin kılan hatıralar acı veya tatlı olsa da. Gülmemiz ise bir pınardan akan su gibidir hayat verir bizlere. Yüzümüzdeki her bir çizgide o içtenliğin izleri var olur. Özgür Karakaya ozgkara@hotmail.com

Yorumunuzu Paylaşın