Zaman

UMUTSUZLUK KAPISI DEĞİL BU KAPI

Kasım 22 2002Yorum Yok Kategori: Zaman

Dünyada ve Türkiye’de seçim sonrası önyargısı azanlar çok tanıdık tokmakları kafalara çalıyor. İslam öncelikle Cumhuriyet’e ve de Batılı değerleri oluşturan her şeye karşıdır davulunu ellerinden bırakmıyorlar.
Lawrence Durrell çok sevdiğim bir yazardır. Kitaplarını okudum. Özellikle birini de analiz ettim; “Afrodit’in Başkaldırısı”. Bu ciddi ve önemli yazar Türkler ve Türk müslümanlığı hakkında inanılmaz sallamıştı! İstanbul’da bir yandan 1965 model arabalar gezerken ,öte yandan fesli kayıkçıyı yazan Durrell, kadınlar sünnet olur diye anlatırken,diğer yandan güvercin yediğimizden bahseder. Kadınlar da erkekler de inanılmaz çirkindir,hele Batılı giysiler içinde! Her kitabı için kütüphaneye giden Durrell nedense konu Türkler olunca önyargılarını güzelce döktürmüştü. Bu analizim,”Batı’da Türk imajı üstüne bir çalışma Durrell’in Türkleri” diye yayınlandı.
Milletvekili seçilmiş ,seçkinci bir yazarı okuyorum,seçimden sonra Türkiye’nin iki temel eksene oturduğunu ilan ediyor. Bu önemli analiz Atatürk’ün Batılılaşma reformlarını benimseyenlerle ,bunlara karşı olanlar diye belirtilmiş. Seçim sonunda saflar belirlenmiş!
Ardından Avrupa Konvansiyonu Başkanı Giscard d’estaing’in yepyeni analiz sonucu geldi: Türkler AB’ ye girerse bu AB’ nin sonu olur!
Batı’nın Türkiye’ye ve İslam’a bakışında önyargı çok eskilere dayanır.Bu nedenle Avrupa Konvansiyonu Başkanı eski bir bakışı dile getirmekte. Politik liderlik ruhsal liderlikle atbaşı gider. AB politik liderliği yeni bir ruh yapılanması içinde kullanmalıdır. Türkiye’de zihniyet değişimine ihtiyaç var ama onların da Türk İslam anlayışını öğrenmeleri gerekiyor.
Elbette, Sünni radikal anlayışı gerçek “takva” olarak pazarlayan Suudi anlayışına prim verenler yok değil memleketimizde. Üstelik, yurt dışında doktora yapmış, öğretim görevlisi olanlar var aralarında. Türk müslümanlık anlayışını “taş fırın erkeği” anlayışlarına uygun bulmadıklarını söyleyenler kadar Batılılar da Anadolu müslümanlığından bihaber!
Türklerin müslümanlık anlayışı kültürlerinin revnaklandığı bir şelaledir. İnsan davranışlarını korkuyla sınırlamaya kalkan anlayışlara karşı Türk/Anadolu islam geleneği pozitif olan sevgiden hareket eder. Bu büyük bir çoşkuyu ateşleyen felsefi düşüncedir, kültürümüzün toprakaltı nehri olarak gürül gürül akar.
İslam bizim sahip olduğumuz bir değer ve güç. Bunu yıllardır söylediğim için çok itilip kakıldım. Yıllar öncesinden bu gücü kullanmamız gerektiğini yazıp çizen biri olarak bugün gördüğüm yumuşama beni sevindiriyor. Köprüleri üstünden kimse geçmese de zamanında örülmesine bir taş koyarak omuz veren herkes bugün bir noktaya geldik diye umutlanıyor.”AKP’nin aldığı oyların üçte ikisinden fazlası geçen seçimde merkezdeki diğer partilere oy verenlere ait. Onların bir günde “dinci” olduğunu söyleyebilecek bir sosyolojik delil var mıdır?” diye soruyor Ertuğrul Özkök köşesinde. Eskiden biz sorunca herkes ağzına geleni yazıyordu. Şimdi çok şükür sosyolojik deliller önem kazandı.
Türkiye bölgesinde ve dünyada bir model olacaksa , öncelikle bizim buna karar vermemiz gerekiyor. Bunun gereklerini yerine getirmek, entellektüel üretim yapmamız şart. Çünkü büyük bir değerler yıkımı söz konusu. Entellektüeller önyargıdan,seçkincilikten yakalarını kurtarıp bu ülkenin toprağına,insanına ve bilgisine ilgi göstermeli. Yoksa Amerikalı antropolog gelip kitabını yazıyor. Varoşlarda sadece “dinci” radikal zavallıların oturmadığını bir kültürün, değerler sisteminin varolduğunu anlatıyor. Birbirine destek vererek ayakta kalan insanların din duygusuyla ilişkilerini açıklamaya çalışıyor.
Türk müslümanlık anlayışının farkını Ürdün Prensi Hasan Bin Talal ın Bilkent üniversitesinde dağıttığı broşürde görmek de mümkün. Onun köktendincilik tarifi İslam olan herkesi kapsamakta, çünkü müslümanlar laik devleti benimseyemez diyor. Onlar için doğru.
Biz yüzlerce yıl Osmanlı egemenliği tarihimizde şeri hukuku değil , örfi hukuku (örf-i sultani) benimsediğimizden aramızdaki farkı öğrenmeden bizim müslümanlığımızı yorumlaması güç. Batılılar konu Türk ve müslüman olunca bilgiye kayıtsız kalıyorlar. Arap kökenli entellektüeller de Batılı gözlüklerle bakmayı seviyor. Tıpkı bizim içerideki sömürge valileri gibi!
Amerika’da Yüksek Mahkeme Yargıcı şöyle bir laiklik tanımı getiriyor:”Hiç bir makamın politikada, milliyetçilikte,dinde ya da düşünceyle ilgili herhangi bir alanda tek doğrunun ne olduğunu buyurma yetkisine sahip olmama yetkisidir laiklik.”
Çünkü Fransız ideolojik laikliği geçersiz artık,felsefi laiklik tanımı onun yerini aldı. Laiklik sadece dinle ilgili değildir. Ekonominin de ruhbanları var,kültürün de. O nedenle Ortaçağın din imparatorlukları her şeyi ezerken laiklik kurumuna ihtiyaç vardı. Ama bu kurum olarak Hıristiyanlığa karşı olmaktan değil, ekonominin de laikleşmesine ihtiyaç duyulduğundandı. Gerçek bir burjuvamiz olmadığından bugüne kadar laiklik tarifinde 1789 model geçerliydi. Bugün Anadolu’dan ulusal burjuvazi geliyor,daha liberal bir ekonominin talebini doğuruyor. Bunun laik olmadığını kim söyleyebilir?
En çok sözü edilen “din sömürüsü” meselesi de bir ahlak sorunudur. Ahlaki değerlerimizi yeniden yapılandırmamız ve ortak bir paydada anlaşmamız gerektiği gün gibi ortada. Siyasi ahlakımızı ve birey olarak ahlakımızı vicdan nirengisine vurursak kavga edecek konu kalmaz. Sadece farklı görüşlerin farklı renkleri ışıldar.
NEVVAL SEVİNDİ  

AKP’NİN KALKINMA MODELİ NE?

Kasım 22 2002Yorum Yok Kategori: Zaman

Hiç bir yara kalbimiz kadar acı vermez/ hiç bir ilaç bizi kalbimiz kadar çabuk iyileştirmez der eski Sufi bilgeliği.
Kalbimize acı veren yıllarca ideolojik terörün kurbanı olmamızdır. Herkesin küçük adacıklara bölündüğü, ürettiği değerlerin küçük bir dere gibi toprağın koynunda kaybolup gittiği gerçeğidir kalbimin acısı. Türkiye büyük bir bütün olduğunu fark edemeden parça parça yarılmış kanıyordu.
1995′den itibaren durmadan vurguladığım bir olgu var: Sosyal laboratuar niteliğindeki Türkiye’nin hak ettiği araştırmalar yapılamıyor, bu gerçekler üzerine teori üretilemiyor. Merkez sağ ve sol kendine yeni bir siyaset üretemedi. Buna tepki duyan toplum ise eski radikal söylemden kopup ılımlı söyleme geçen AKP’yi adeta merkeze itekleyerek onları modern sembollerle akraba yapmaya çalıştı.
Bunu başardı. Görüntüde değerli simgeler dizisi üretti.
Teorik olarak henüz bir şey yok.
Abdullah Gül’ün sorulan bir soruya verdiği cevabı izliyorum: “Kalkınmanın lokomotifi sanayidir. Altın yumurtlayan tavuk sanayicidir.” Sanayi hamlesinin Batı’da 19. yüzyıla ait bir ideal olduğu düşünülürse bu keskin görüş bir geri modeli işaret ediyor. Batılı ülkeler sanayi yatırımları daha ucuz işgücü olan ve çevre kirliliğini satacakları üçüncü dünya ülkelerine kaydırmaktalar. Türkiye şu anda bir “varoş sanayicisi” durumunda. Başarılı olduğu otomotiv gibi alanlar olmakla birlikte tek hedefimiz bu model olamaz . Daha yüzyıl önce İrlanda, kronik yoksulluğun ve terörün adresiydi. Bugün İrlanda’da 3.5 milyon insan yaşıyor,ülke dışında 70 milyon İrlandalı var. 1990′ların başında İrlanda strateji değiştirdi. İmalatçılara kur yapmak yerine hizmet sektörünü seçti. Çalışkan,zeki ve İngilizce konuşan insan kaynağını keşfetti. Ticaret,göç ve ticari faaliyetler üstündeki tüm kısıtlamaları kaldırdı. Bizim gibi AB’ye giriş sürecinde mecburen oldu bunlar.
Şirketlere vergi kolaylığı, sübvansiyonlar getirildi. İletişim şebekelerine,telekomünikasyon alt yapılarına , bunların nasıl kullanılacağına dair hiç bir dayatmaya gitmeden yatırım yaptı.
Kısa sürede ABD ile İrlanda arasındaki saat farkından yararlanarak Amerikan sigorta şirketleri hasar işlem faaliyetlerini İrlanda’ya aktardılar. Amerikalılar çalışma günü sonunda hasar bildirimlerini aktarıyor, onlar uyurken de İrlandalılar işlemleri tamamlıyorlardı. Bugün 2500 den fazla Amerikan şirketi işini İrlanda’ya aktardı. 25.000 yeni iş yaratıldı. İrlandalılar da yüzlerce yazılım şirketi kurdular. Milli gelir roket gibi fırladı.
Bugün bir çok ülke buluşcu yeni ekonomik alanlara yönelmekte, odaklı (focus) ekonomiye geçmekte. Bu paradigma değişimidir.
Liberal ve demokratız diyenler ne dediklerinin farkına varıp, içini doldurmak zorunda. Basma kalıp laflar önümüzdeki yosun tutmuş taşlardır. Kayıp kafamızı kırabiliriz.
Tüm yasaklar kaldırılsın bakalım kaç kişi organizasyon, şirketleşme başarısı gösterecek? Yasaklar en iyi ve sağlam mazeret olmaktan çıkınca kaç kişi kalitesini arttırmaya gidecek? Bir yere kapağı atmak, iktidardaki yakını bulup işe yerleşmek yerine kaç kişi bireysel çabaya, başarıya inanacak? Girişimci ruhun önündeki engeller sadece yasalar ve yasaklar mı?
Türkiye 21. yüzyılda ekonomiden siyasete tepeden tırnağa reform, değişim ihtiyacıyla karşı karşıya. Eskiyen kurumları, kişileri ve ideolojik kalıpları tarih sayfalarında bırakmak zorundayız.
Mustafa Kemal’in istediği gibi muasır medeniyetler seviyesine yükselmek için bugüne bakmalıyız. Yeni bir paradigma , yeni bir ruh lazım bize. Bunun içini dolduracak teori olmadan değişim ve yenilenme heyecanımız kursağımızda kalabilir. Yine kalbimiz kırık, gözümüz yaşlı bir fırsatın daha arkasından bakakalırız.
NEVVAL SEVİNDİ  

SAMİMİYETİ OLMAYANIN AHLAKI OLMAZ

Kasım 10 2002Yorum Yok Kategori: Zaman

Peru’nun Amazon bölgesinde yaşayan yerliler bedenin ruhun örtüsü olduğuna inanırlar.Solucanın kılıfı gibi bir sargıdır beden. Bedenin içine şeytan girerse ruh kendini savunmaya çalışır.Şeytanı şaşırtmak için ruh birken bir çok olur, şeytan da çalabildiklerini çalar.
Ruhun kendini bir çok ruha bölmesi ,şeytanla savaşmasına karşı yapılacak şey, onun kaçış noktası olan kafanın tepe noktasını kırmızı renge boyamaktır. İçeride kalan şeytanın gücünü yitireceğine inanırlar.

Kişiliği terörize eden, varlığımızı tehdit eden bir düzen “değerlerin kaybı”diye düşünüyorum. Bu değerlerin kaybı her şeyin sahtesinin yapıldığı, sahtesinin sevildiği bir yerde sahtecilik sürecini tetikler.
İşte tam bu nokta bizim kırmızı ile boyamamız gereken tepemiz. Burada samimiyet önemli bir değer. Olmazsa olmaz bir tepe noktası. Samimiyet kapısı açık hazine dairesi gibidir.Orada ne var ne yok sırtına vurup kaçtıysa insan artık samimiyetten söz edilemez.
Yalan yazan, yalan haberi köşesine rahatça konduran insan gazeteciliğe devam ettikçe ve meslektaşları ona hiç bir etik yaptırım uygulamadıkça samimi bir gazetecilik mesleğinden söz edemeyiz. Bir kurumda yönetici yalan dolanla iktidarda kalmaya çalışıyorsa samimiyet çoktan bu kendini beğenmişten kaçmıştır demek. İki kişiyken başka türlü konuşup üçüncü kişilere yalan söyleniyorsa o ilişkide artık samimiyetten söz edilemez. Bir misyona inanıyorum der, onu da rutin bir iş olarak görürseniz samimiyet bir sonbahar yaprağı gibi yere düşer. Ezilir.
Ben bu seçimlerin samimiyetle yakın ilgisi olduğuna inanıyorum.
 

Sayfa 24 / 24« İlk...«2021222324