CEM KARACA
Yüz yaşında bir çocuk gibi
Cem Karaca’nın bu dünyadan göçtüğünü öğrenince kız kardeşim, “artık çocukluk değil, gençlik anılarımız yok oluyor” dedi. Gençliğimizin en devrimci, en isyankar devrinde onun başkaldırıya davet eden kalın sesini ne çok dinledik. Harçlıklarımızdan biriktirdiğimiz paralarla aldığım plakları çizilinceye kadar pikapta ne çok çaldık. İzmir Fuarı’na gelindiğinde yüzlerce insanla nasıl alkışladık hatırlıyorum.
Türkiye’nin baskıcı, vurdumduymaz ve kaypak zemininde ne çok patinaj yaptık.
Cem Karaca bundan nasibini aldı ve özlemle yandı yıllarca. Sadece gazete haberine bakarak insan yargılamanın bireysel ve de bürokratik kolaycılığı içindeki Türkiye’de aforoz edildi. Sadece bürokrasi ya da iktidar olsaydı ezip geçen, sağır olan belki unutulurdu her şey. Ancak acımasız olan zihinsel iktidar sahipleriydi. Onların dogmatik kafalarının alamayacağı kadar kendine varmış Cem Karaca aptalca suçlamalarla incitildi. Ne çok kırdılar, döktüler bizi. Hakaret ne kolay, cehalet ne yavan yemekleriydi onların. Kendilerinden başka kimseyi merak etmeyen malumatfuruşlar ordusu ezmek istediyse de kolay değildi bir ‘olmuş’u ezmek hamlar için.
“değişmeyen tek şey var/ değişmenin kendisi, sen seni bil, sen seni, sen seni, sen seni bilmez isen patlatırlar enseni” diyen Cem Karaca, global dünyayı taa 80’li yıllarda sezmişti. Ona dönek diyen zavallılara en güzel cevabı yapıştırmıştı; “ben döneksem döndüm diye memleketime / döndüm baba, döndüm işte OH BE!” kendi kültürüne dönmenin döneklik sayıldığı ve bunun iktidar olduğu entelektüel fanusu kırıp attı. Ol nedenle son nefesine kadar para kazanmak için savaştı. Olsun onun gözü yoktu malda, mülkte. Otomatik kafalılara lazımdı mal, mülk, kariyer ve de tutunacak benzergiller. İstanbul’u esir alınmış gören, Anadolu’dan gelenleri küçümseyenlere diyordu ki: “Ve bu Bizans eskileri utansınlar kimliksizliklerinden. Siz uğruna neler çektiklerimiz… Bana göre vallahi hoş geldiniz. Duvara astığın o çorapların sahibi geldi, altına serdiğin kilimlerin sahibi geldi.” Onlar ki, sahiplerle değil, sahip olduklarıyla meşgullerdi Cem Karaca’nın davudi sesini duymadılar. Duymazlıktan geldiler. Ne demekti, dinini sevmek, kültürünü övmek! Var mı daha âlâ suç bu ülkede, kim sevebilir sevemez bu ülkeyi yazmışlar kara kaplıya. Tek başına duran ve de omurgasından başka koltuğa oturmayan Cem Karaca hem Ermeni’ydi, hem Azeri, hem Anadolu’ydu, hem derviş, hem insandı hem de Müslüman. O özlediğimiz sentezi yaptı. Görevini yapanların huzuruyla uçtu gitti. Müziği müzikti, sözü söz çalınmasa da her gün oralarda buralarda, o gönüllere yazdı gitti. Ve Tevfik Fikret’in şiiriyle seslendi: “Yiyin efendiler yiyin / bu iştah veren sofra sizin” O biliyordu ki: “Toprağın altında filiz / filizin üstünde taş / zorla yüreğim zorla / Filizi bizden sorarlar.”
Nice filizlere şevk veren Cem Karaca, ruhun şâd olsun.
Aydınlarını yiyen memleketin de kör gözlerine rahmet.