Zaman Turkuaz

CEM KARACA

Şubat 15 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Yüz yaşında bir çocuk gibi

Cem Karaca’nın bu dünyadan göçtüğünü öğrenince kız kardeşim, “artık çocukluk değil, gençlik anılarımız yok oluyor” dedi. Gençliğimizin en devrimci, en isyankar devrinde onun başkaldırıya davet eden kalın sesini ne çok dinledik. Harçlıklarımızdan biriktirdiğimiz paralarla aldığım plakları çizilinceye kadar pikapta ne çok çaldık. İzmir Fuarı’na gelindiğinde yüzlerce insanla nasıl alkışladık hatırlıyorum.

Türkiye’nin baskıcı, vurdumduymaz ve kaypak zemininde ne çok patinaj yaptık.

Cem Karaca bundan nasibini aldı ve özlemle yandı yıllarca. Sadece gazete haberine bakarak insan yargılamanın bireysel ve de bürokratik kolaycılığı içindeki Türkiye’de aforoz edildi. Sadece bürokrasi ya da iktidar olsaydı ezip geçen, sağır olan belki unutulurdu her şey. Ancak acımasız olan zihinsel iktidar sahipleriydi. Onların dogmatik kafalarının alamayacağı kadar kendine varmış Cem Karaca aptalca suçlamalarla incitildi. Ne çok kırdılar, döktüler bizi. Hakaret ne kolay, cehalet ne yavan yemekleriydi onların. Kendilerinden başka kimseyi merak etmeyen malumatfuruşlar ordusu ezmek istediyse de kolay değildi bir ‘olmuş’u ezmek hamlar için.

“değişmeyen tek şey var/ değişmenin kendisi, sen seni bil, sen seni, sen seni, sen seni bilmez isen patlatırlar enseni” diyen Cem Karaca, global dünyayı taa 80’li yıllarda sezmişti. Ona dönek diyen zavallılara en güzel cevabı yapıştırmıştı; “ben döneksem döndüm diye memleketime / döndüm baba, döndüm işte OH BE!” kendi kültürüne dönmenin döneklik sayıldığı ve bunun iktidar olduğu entelektüel fanusu kırıp attı. Ol nedenle son nefesine kadar para kazanmak için savaştı. Olsun onun gözü yoktu malda, mülkte. Otomatik kafalılara lazımdı mal, mülk, kariyer ve de tutunacak benzergiller. İstanbul’u esir alınmış gören, Anadolu’dan gelenleri küçümseyenlere diyordu ki: “Ve bu Bizans eskileri utansınlar kimliksizliklerinden. Siz uğruna neler çektiklerimiz… Bana göre vallahi hoş geldiniz. Duvara astığın o çorapların sahibi geldi, altına serdiğin kilimlerin sahibi geldi.” Onlar ki, sahiplerle değil, sahip olduklarıyla meşgullerdi Cem Karaca’nın davudi sesini duymadılar. Duymazlıktan geldiler. Ne demekti, dinini sevmek, kültürünü övmek! Var mı daha âlâ suç bu ülkede, kim sevebilir sevemez bu ülkeyi yazmışlar kara kaplıya. Tek başına duran ve de omurgasından başka koltuğa oturmayan Cem Karaca hem Ermeni’ydi, hem Azeri, hem Anadolu’ydu, hem derviş, hem insandı hem de Müslüman. O özlediğimiz sentezi yaptı. Görevini yapanların huzuruyla uçtu gitti. Müziği müzikti, sözü söz çalınmasa da her gün oralarda buralarda, o gönüllere yazdı gitti. Ve Tevfik Fikret’in şiiriyle seslendi: “Yiyin efendiler yiyin / bu iştah veren sofra sizin” O biliyordu ki: “Toprağın altında filiz / filizin üstünde taş / zorla yüreğim zorla / Filizi bizden sorarlar.”

Nice filizlere şevk veren Cem Karaca, ruhun şâd olsun.

Aydınlarını yiyen memleketin de kör gözlerine rahmet.

 

TÜRKLERDE FELSEFE VAR MI?

Şubat 8 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Mürekkep yalamış bazı kalemlere göre “dıgıdık dıgıdık” uzak Asya’dan gelen Anadolu’dan nasiplenip imparatorluk kuran Türklerin felsefesi yoktur. Türkler felsefe bilmez ve de sözlü kültürün tüm olumsuzluğunu günümüze kadar getirmişlerdir.
Bin yıllık geçmişe baktığımızda Mevlana ‘nın ve sufi felsefenin dipdiri durduğunu, “Allah insanı medeni tabiatlı yaratmıştır” diyen Ahi Evran ‘ın “Letaif-i Hikmet”inin ahlak odaklı pazarlama ya da müşteri(tüketici)yi koruyan felsefesi, Yunus Emre’nin insan merkezli felsefi bakışı ve de Makalat-ı Hacı Bektaş Veli nasıl bir bütünün parçaları anlamak gerekir.
 

ABD’DE 30′LU YILLAR

Şubat 5 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

“Kuşkusuz Bin Dokuz Yüz Otuzları, o berbat,sıkıntılı, muzaffer,kabaran Otuzları hatırlıyorum. Her bakımdan bu kadar çok şeyin olduğu bir on yıl daha tarihte yoktur. Şiddetli değişimler görüldü.Ülkemiz yeni bir kalıba girdi; hayatlarımız yeniden biçimlendi;devletimiz yeniden kuruldu ve yeni işlevler üstlenmek zorunda kaldı; görevler ve sorumluluklar hiç olmadığı kadardı ve asla yakamızı bırakmıyordu. En gözü dönmüş,histerik Roosvelt düşmanı bile, reformları, güvenceleri ve devletin bütün yurttaşlarından sorumlu olduğu kavrayışını ortadan kaldırmaya yeltenemezdi.
Geriye baktığımızda, bu onyıl sanki bir oyun gibi titizlikle ele alınmıştı. Giriş,gelişme ve sonucu,hatta bir önsözü bile vardı-1929 yılı gelecek on yılın trajik kaderini gösteriyordu.
1929’u çok iyi hatırlıyorum. Onu biz yarattık(şahsen ben değil ama çoğu insan yarattı). Borsada muhtemelen karşılığını ödeyemeyecekleri kağıttan büyük servetler kazanmış insanların sarhoşluğunu ve mutluluğunu hatırlıyorum. “Bugün on dakikada on bin yaptım. Bak bakalım,bu haftada seksen bin eder.”
Küçük kasabamızın banka müdürleri ve demiryolu işçileri az ya da çok simsar olup çıkmıştı.Öğle tatilinde tezgahtarlar ve stenograflar gözleri borsa tablosunda sandviçlerini atıştırırlarken bir yandan da yığılan servetlerinin hesabını yapıyorlardı. Gözlerinde, rulet masasının etrafındaki insanlarda görebileceğiniz bakış vardı.”*
Steinbeck, yaşadığı yılları böyle tarif ederken bizim 80’li yıllarda başlayan banker çılgınlığını ardından borsa kumarbazlığını hatırlamamak mümkün değil. Herkesin bankerlere koşarak evinin, altınlarının,yiyeceğinin ya da sattığı arabasının parasını yatırdığını hatırlıyorum. Ben para işlerinden hiç anlamam,bana bankere para yatır diyenlere şaşırıyordum. “Siz hiç Nasrettin Hoca’nın kazan hikayesini dinlemediniz mi ?” diyordum. Orda kazanın doğurduğuna inanıyorsan öldüğüne inanmak gerekir , çünkü üretimde kullanılmayan para neden bu kadar çoğalsın.” Kimse beni ciddiye almadı çevremde. Çok zengin olanlar, İstanbullular, esnaf ve de memurlar bu kumara bayıldılar. Sonunda kazan öldü!
İlginç olan bu ders olmadı hep daha fazla kazanmak uğruna bankalarda da ayni hezeyanlar yaşandı.
Çılgınca para harcayan 1929 insanlarını bir yıl sonra büyük sefalet ve felaket bekliyordu. Zemin çöktü sonunda. Yüzü koyun kapaklanan halkta panik başlamıştı.Piyasalar üştü, ardı ardına madenler ve çelik işletmeleri kapandı ve sonra kimse hiçbir şey, yiyecek bile alamaz hale geldi. Gazeteler , mahvolmuş insanların binaların tepelerinden atladığını yazıyordu. Sonra binlerce insan bankalara hücum etti paralarını çekmek için. Banka önünde kavga dövüşe engele olmak için polis barikatlar kurdu. Bankalar ödeyemez hale gelince, korkmuş ve öfkeli insanlar bankaların kapılarına hücum etti.
O zaman ki, başkan da halka elma satmasını önerince herkesin kafası daha çok bozuldu. O sırada başlayan Başkanlık kampanya sloganı “Refah tam köşeyi dönünce;her tencerede bir piliç” ekmek kuyruklarında bekleşen halkla dalga geçer gibiydi. İçki yasağını “asil bir deneyim “diye savunan Başkan ülke içinde gangsterlerden kurulu ayrı bir devlet aygıtı oluştuğunun farkında değildi sanki. Birbiriyle savaşan,cinayet işleyen, memurları satın alan, beylik kuran devletler yaratmıştı. Başarılı gangsterler de “rol model” oluyordu topluma ayrıca!
Roosvelt iktidara gelince büyük bir kalkınma hamlesi ve programı başlattı. İnsanlara “korkmaktan korkun” diyerek motive etmeye çalıştı.
Devletlerin ve toplumların tarihinde çok zor günler vardır. Hayat düz bir çizgi değildir. İnişli çıkışlı bu tarihte ülkesine inananlar halkıyla birlikte düze çıkabiliyorlar.
Türkiye çok zor yıllardan geçti ve ne yazık ki, on yılla yirmi yılla sınırlı kalmadı. Bugün geçmişi düşünerek geleceği kurma zamanı.
* Amerika ve Amerikalılar , John Steinbeck

 

Başarısızlıktan şikayetçi misiniz?

Ocak 20 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Uluslararası pazarlama sadece para kazanmak eylemi yerine ahlaki sorumluluklara dayalı yeni bir vizyon öneriliyor artık. Çünkü günümüzde pazarlama ‘insan’ odaklı.

İnsan ise kültür demek. Kültür, değer yargılarını ve davranış kalıplarını içeriyor. Harley Davidson motorlarında olduğu gibi sosyal bir kulüp niteliğinde pazarlama teknikleri gelişiyor. Oraya özgü giyim, davranış ve değerler sosyal bir çerçeve oluşturuyor.

 

İSTANBUL İTFAİYESİ ve BİR MEKTUP

Ocak 2 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

ABD’da itfaiyeci olmak gönüllü bir iştir. Mahalleli ya da o yörenin insanı maddi her şeyini karşılar.4Temmuz bayramında itfaiyeciler gösteride en önde yer alır. Çocuklar onların hikayelerini ve gösterilerini keyifle izler. İtfaiyeci olmak bir “role model” dir hepsine. İnsanların yardımına koşan,fedakar itfaiyeciler 11 Eylül olayında da bu nitelikleriyle parladılar. Dergilere kapak oldular.ABD’da orman yangınına 2000 er katıldı. Bizim Burgazada yangınına 3 kişi müdahale için gelmiş hem de lodosa rağmen.
Türkiye’de itfaiyecilik zor zenaat. Osmanlı’da tulumbacılar da gönüllü bu mesleği yapan insanlardı.
İtfaiyecilik bir meslek olmaktan ötedir. Severek ve özveriyle yapılabilir. İstanbul’da bir itfaiyeci neler yaşar kendi ağzından dinleyim mi?

 

YENİ YIL KUTLAMA KÜLTÜRÜ

Ocak 2 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Makine, der Oscar Wilde , insanı bir makineye dönüştürme eğilimindedir. O amacı güder. Saat bu hassas ölçümlerin ilk öncüsü. Takvim ondan daha eski ve kültürlere göre değişiklik gösteren bir ölçüm aracı. Maya takvimi ya da Roma takvimi zamanı göstermeyi hedeflerken felsefesini de önerir.
Yeni bir yıla girdik. Takvim yaprağının çevrilmesiyle zamanı değiştirdiğimizi düşünmek bile bu eylemin ne kadar zihinsel bir sanrı olduğunu anlatmaya yeter. Zamanın böyle döndüğüne inandığımız için zamanı bu şekilde bölüyoruz. Bu hayali zamanlarda gerçek olan kültürel zamanlardır. Eski Zerdüşt geleneğinde her yeni yıl baharın dönüşümüyle 21.Martta kutlanır.Gündüz ve gecenin eşitlenmesi bir ölçektir. Bu kutlamada her yıl zamanın dönüşüm saati değişir. Her yıl farklı zamanlarda yıl döner. Avrupalılarla birlikte kullandığımız bizim takvimde saat on ikide her yıl yeni yıla kapı açılır.
Yeni yıl ya da zamanın dönüşümünün kutlanması binlerce yıllık geleneklere,kültürlere bağlıdır. Türkler Nevruzla yeni yıla girerlerdi. Bahar bayramı da denen yeni yıl kutlamaları,şenliklerin tarihi çok eski. Türklerin eğlence kültüründe yer alan bu şenliklere Cumhuriyetle Batı takviminin girmesi ve de yeni yılın Ocak ayına taşınması kültürel alışkanlıkları değiştirmedi. İnsanlar hemen bu kutlamalara ısındılar.
Türkiye’de ya sol ideolojiler , ya İslamcılar ya da farklı ideolojilerin hep yapmaya çalıştığı halkı düzen ve intizama sokmak. Kendi inandıkları yaşam tarzına göre kesip biçme takıntısı çok yüksek ülkede. Halk hiçbir şekilde zapt-u rap altına alınmak istemiyor. Kendi kültürünü ve oluşturduğu sentezin keyfini çıkarmak istiyor. Vay sen misin kafana göre takılmak isteyen…. Ya kafir,ya hoppa olacaksın sen!
Karadeniz’de de Nevruz Kalandara adıyla kutlanır.Bir kişi siyaha boyanırve ona karvon (karbon’dan gelme) denir.Bacadan içeriye sepet sarkıtılır,yiyecek toplanır. Kız erkek birlikte eğlenirlir. Bu eski bir kültürün devamı ve yeniyıl kutlaması olarak ne kadar Hıristiyan geleneklere benzemekte.
Türklerin ağaç kültürü ve her doğana ağaç dikmeleri eski bir gelenek. Ağaç kutsal ve sevilen doğanın bir parçası. O nedenle Bayrampaşa marketinde de çam ağacı satıyor, Etiler pazarında da. Bu Hıristiyan bir gelenek değil, tam tersine çok yerel. Noel Baba deseniz Tarsuslu bir Robin Hood. Bu topraklardan Rusya’ya geçen ilk Hıristiyan dönemi azizi olarak anılıyor. Ayrıca hediye vermek kültürümüzün vazgeçilmez temellerinden.
Bu eğlence ve kutlamalara siyasal biçim vermeye çalışanları halk yine tutmadı. Her türlü engelleme ve propagandaya rağmen halk bildiğini okuyor. Solcularla siyasal İslamcılar da tam burada birleşiyor: “Bu millet adam olmaz”! Ağaca çaput bağlama diyorsun bağlıyor bin yıldır bağladığı gibi, tarikatlara girme dersin mürşit arar durur bin yıldır aradığı gibi. Yüreğinin götürdüğü yere giden Türk halkına kimse zincir vuramıyor. İyi ve güzel olana düşkün olan, eğlenebilen bir kültürün yaratıcısı olan bu halk kutsal topraklardan da hacı yağı değil,artık ünlü markaların ürettiği kokuları getiriyormuş. Daha iyisini bulmuş ona yöneliyor.
Yeni yıl ailece ya da arkadaş ,dostlarla eğlenerek keyfi çıkan bir kutlamadır. Yeni olanın hayır ve güzellik, neşe ve şans getireceğine inanıyor olmamız kendimize güvenimizi arttıran bir duygu. Mutluluk hissi bizim “kutlu” olma geleneğimizle de yakından ilgili.
Yeni yıl hepimize mutluluk,şans,bereket ve hayır getirsin diliyorum. Halkın mutluluğu bir ülkenin en büyük motivasyon kaynağıdır.
Olağanüstü güzellikte nahıllar şenlik yürüyüşlerinin önünde giderdi Osmanlı’da. Bereketi sembolize eden nahıllar ve şenlik vazgeçilmez iki öğeydi eski İstanbul’da. Yeni İstanbul’da eğlenmek ve yaşama sevincini hissetmek herkesin hakkı. Türk kültürü ve İslam inancı yaşama sevinciyle yoğrulmuş nadide bir sentezdir.
Unutmayın, Türklerin hala kullandığı hayvan takvimine göre bu yıl maymun yılı. Bol şansın olacağı yıl.
BİR MEKTUP
Merhabalar Nevval hanim!!!Nasilsiniz?
Gecenlerde Samsunun Ciftlik(Cumhuriyet)caddesinden
gecerken Noel agaci bir Kirtasiyede suslu iyidi.
Yanimdaki arkadaslar tepki gostererek dediler :Yavv bu
nee?
Dedim ki bizim evde Memlekette de ayni seyi yaparlar
biz de yapiyoruz…Tabi ya????Ama beni kirmak
istemediler ve yorum yapmadilar tabi ki aksamleyin
konu uzerinde tartistik…
Sonuc firkrimi iza edemedim:taki Pazar gunku Zaman
ekindeki yaziniz cikincaya dek.
Okutum gosterdim rakadaslarima….Sorry dediler
haklisin da dediler.
Bende beni hakli cikmamda vasita oldugunuz icin size
de haklisiniz iyi ki Zaman okuyorum.
Ellinize saglik.
Bir de hatirlattim her sey zamanla olacak.
Turkiyeye geldigimde hep yabanci takimlarin yenmesine
isterdim.
Simdi ise Cim-Bom oynrasa veya baska bir musabakadaki
voleybol olsun,futbol,gures.Turk oyuncuya gurunce
heyacandan oturamiyorum.
Eeee en iyi ilac zaman::))))
Ne guzel de mi “Her Sey Zamanla Anlasilir”
Sevgilerimle

 

ALMANYA’DA DEĞİŞİM

Aralık 20 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Almanlar 1960’da gelenleri “misafir işçi” olarak selamladılar ve gidici bu işçilerin “insan” olduğunu dikkate almadılar. İnsan demek kültür demektir ve insanlarımız kültürleriyle oraya taşınmışlardı ve kısa süre sonra sorunlar boy atmaya başladı.
Ne Türkiye, ne Almanya yine de işçilerle ilgilenmediler. Herkes kendi çıkarını kollarken insanımızla ilgilenen,ona sahip çıkan resmi kurumlar olmadı. Sivil toplum ise henüz uykudaydı. Politizasyon her şeyi kavurup bir çöl iklimi üflediğinden Almanya’da Türkler kültürlerini pazarlamak yerine içlerine kapandılar.
2.kuşak kozadan çıktı ve okudu,iş güç sahibi oldu. Alman işçilerinin aklına gelemeyecek derecede para kazanan ve sınıf atlayan işçi çocukları oldular.
3.kuşak da ise kimlik krizi patladı. Bugün kültürel kimliği belirsiz,ne Alman ne Türk bu kuşağın yeni açılımlara ihtiyacı var. Eğitime ve kültürel alış verişe ihtiyacı var.
Bu arada 11 Eylül oldu. Dünya değişti ve her şey yeniden düzenlenmeye başladı.
Korkular ve endişeler politika belirlerken tanıma ve anlama duygusu öne çıktı.
Almanya artık entegrasyona razı. Asimilasyon politikaları,görmezden gelme işe yaramadı.
Bugün Almanya İslam’ı ve Müslümanları anlamaya çalışıyor. Ortak projeler üreterek sosyalleşmelerine yardımcı olmak istiyor. Alman kültürünün olumlu değişimine yabancıların büyük katkısı olduğunu görüyor.Ancak artık Almanlarda paradigma değişimi gerekiyor. İşte !Almanya tam bu noktada çok zorlanıyor. Teknikte ve mühendislikte mükemmel olan, sanayi devi Almanya hala sanayi dönemi kültürüyle yaşamaya çalışıyor. Dünya ise bilgi çağına ve düşünce biçimine geçti. Amerika’yı öne çıkaran da bu paradigma. Bilgiye inanan ve kreativ olana prim veren zihniyet. Bu zihinsel dönüşümü Almanya henüz anlamıyor. Anlamadıkça batıyor. Ekonomisi çuvallamış bir Almanya sürekli devletten beslenen,garantili hayata alışmış halkına derdini anlatamıyor. Bu bizim de sorunumuz. Devlete sırtını dayayarak geçinmek bitti. O zaman yaratıcı zeka ve girişimcilik atağa geçiyor. Türkiye bu konuda Almanya’nın önünde. Bir çok girişimci Türk kökenli. Dünyanın her yerinde Türk girişimciler var. Türkiye bürokrasisini aşabilse daha fazla sı da içeriden çıkacak.
Müslümanları ve diğer kültürleri kabul etmekte zorlanan Almanya şimdi kültürel işbirliği içinde. Örneğin Müslüman Kadınlar Merkezi Köln’de gönüllü bir kuruluş. Hiçbir ayrım yapmadan tüm kadınları bağrına basıyor.Hiç bir önyargısı yok işbirliği yaparken ya da yardım ederken. Üç eşzamanlı başkanları var. Müslüman olmuş bir Alman,bir Türk ve bir Suriyeli kadından oluşuyor. Hepsi inanılmaz çalışkan,enerjik ve bilgili. Hepsi iyi eğitimli. Hepsi başörtülü ancak “bizim böyle bir sorunumuz yok Merkezimizde kadınlar arasında fark gözetmeyiz.Politik konu haline gelmesiyle ilgilenmiyoruz” diyorlar. Batılı tarzda ve yöntemlerle çalışıyorlar. Proje bazında iş üretiyorlar. O kadar iyi niyetli ki çalışmaları sonunda başarıları nedeniyle ödüller kazanmışlar. Almanya’nın iyi yanı liyakat esastır ödüllendirmede çete değil. Bu kadar aktif Müslüman kadın olur mu diye önce Almanların da Müslümanların da kuşkuyla yaklaştığı Müslüman Kadınlar Merkezi ‘ne en çok aile içi şiddet,kızların evden kaçması ve aile sorunları geliyor. Ayten Kılıçaslan soruyor: “3000 cami var da neden bir tane kadın sığınma evi yok” diye.Köln de beş sığınma evi olduğu halde hepsi dolu. Gelen kadınlara yer bulmak çok zor oluyormuş. Keşke imamlar bu konuda ve aile içi şiddetle ilgili vaaz verseler ve camilerde eğitim olsa diye düşünüyor.Ne kadar haklı!
Oysa Kiliseye bağlı kadın sığınma evleri var. Din bize günlük sorunlarımızda da yardımcı olmalı.İslam bunu emreder.Ancak dine erkek egemen bakışın sosyal çalışmalarda büyük sorun teşkil ettiğini anlatıyor yöneticiler.
Entegrasyonun teolojisini üretmek zorundayız diyen Alman Müslüman Muhammed Hobohm çok önemli bir yaraya parmak basıyor.Avrupa’da yaşayan Müslümanlar ortak bir tavır sergilemeliler ki yaşam tarzı içinde uyumlu yaşasınlar. Örneğin Essen’de biri fetva vermiş “kadınlar günde 23 km. gidebilir” diye!Suudi yasasını Almanya’da uygulamaya kalkmak ne kadar Müslümanlık ?Bunlar İslam’ın imajını yele bir eden davranışlar.
Müslümanlar sosyalleşmek ve kültürel alanda kadınların hayata karışmasını teşvik etmek zorundalar. Çünkü peygamberimiz böyle yapmıştı.Yoksa İslam konusunda cahil Avrupalılara önyargı sağlamak marifet değil.
Almanya Türklerden ve akademisyenlerden Almanya’da bir İslam teolojisinin oluşmasına katkı bekliyor. Akademisyenlerimiz sadece öğretmenlik yapmak yerine zihinsel üretim yapmalılar.
NEVVAL SEVİNDİ

 

BERLİN

Aralık 17 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Sanata yatırım yapan kent

Duru bir havada Berlin bütün ihtişamıyla sizi sarmalıyor. Avrupa’nın kültür başkentlerinden olan Berlin bütün zamanların şıklığını ve azmini barındırır. Berlin 1961’de duvar çekildiği zaman da kaçılıp sığınılmak istenen bir kucak gibiydi. Bir milyon insanın Batı’ya kaçmasıyla çekilen duvarın caddede takip edilen kırmızı izine bugün “ölüm çizgisi” deniyor. Berlinliler 1920’lerin yine entelektüel ve zengin Berlin’ini yaratmak için çılgın bir enerjiyle çalışıyorlar. O dönemin ünlü oteli Adlon yıkık dökük Doğu Berlin günlerinden çok uzakta. 97’de Kempinski zinciri oteli eski haliyle restore etmiş. Kempinski eski Berlin’de bir restoran açarak işe başlamış bir aile. Bu şık ve pahalı restoran o kadar tutuluyor ki işler büyüyor. Ancak 2. Dünya Savaşı’yla Amerika’ya kaçan aile zincir kurmayı başarıyor. Bugün torunlar aile tarihinin bilinciyle aynı yerde aynı restoranları açarak zamanın galibi siyaset değildir der gibi.

Kent, mimari demektir. Alman mimari geleneğini ve çok sıkı uygulanan inşaat, yapım yasalarının sonuçlarını kent dokusunun mükemmelliğinde ayırıyorsunuz. İşte! Burası bir kent. Klasiklerin yanı sıra yeni mimari denemeleri ve sarsılmaz hafızasıyla Berlin dünü yeniden yaşatırken yarının önerilerini de sunuyor. Reichtag’ın tam karşısında Avrupa’nın en büyük başbakanlık binasına Berlinliler “federal çamaşır makinesi” adını takmışlar. Onu geçince her akşam altıda çalan çan kulesinin üstünde 68 tane farklı büyüklükte çan var. Mercedes Benz’in Berlin’e hediyesi. Ludwing Erhard Evi denen borsa binası da ilginç bir mimari deneme. Doğu Avrupa uzmanı olan borsanın binasına halk “kemerli hayvan” diyor geniş kemerinden dolayı.

200 hektarlık yeşil alanla çevrili zafer anıtı ve civarı Berlin’in ciğeri. Savaşta yerle bir olan bu ormandaki binlerce ağaç 1950’den sonra dikilerek bu hale gelmiş. Bu irade insanı etkiliyor. Berlin’in yüzde otuzu yeşil alan. 200 yılda bitirilmiş Charlotteburg Sarayı’nın yüzde 80’i savaşta yıkılmış. Berlinliler 20 yılda aslına uygun olarak sarayı yeniden yapmışlar. Berlin yılda 6 milyon turist ağırlıyor tek başına. CDU binası camdan bir yapı. Hıristiyan Demokratlarca temizliği ifade ediyor, halk ise dalga geçip “Titanic” adını takmış binaya. Gemi burnuna benzeyen çıkıntısıyla bunu hak ediyor gerçekten.

Friedrich Sokağı savaş öncesi ünlü ve ihtişamlı bir sokakmış. Berlinliler eski haline döndürmek için sokağın her santimini yenileyerek beş milyar mark harcamışlar. 1920’nin ihtişamına dönen sokak elit bir merkez. Berlin’de 300 galeri, 5000 sanatçı yaşıyor. Fasanenstrasse’ye “sanatçılar sokağı” deniyor. Teknik Müze 50.000 metrekarelik bir alana yayılmış. 770 kütüphaneye sahip kent, bir köprüler kenti aynı zamanda. 1200 köprü Berlin’in Slav dilinde bataklık anlamına gelmesine de anlam kazandırıyor. Elçilik binaları da Tiergarten’da birbirinden ilginç mimarilerle yarışırken Türkiye’ye ayrılan yerin başıboş bir arsa olarak durması çok anlamlı bir gönderme doğrusu.

Doğu–Batı Berlin çekişmesinin inanılmaz öykülerini dinliyorum. Birbirine üstünlük taslamak isteyen aynı ananın çocukları yüzünden neler kaybetti sıradan insanlar. Doğu Berlin’in 500 yıllık şehir sarayını bombalayarak yıkması yerine asbestli, çirkin bir binayı ideolojisinin temsilcisi diye dikmesi kaybedilenlerin anıtı gibi.

Yoktan var etmenin iradesi ve belleğin muhteşem inadı Berlin’in ebedi kalmasına yetecek bir onur bahşediyor. Kendini ve kültürünü seven bir kent; Berlin.

 

BİLGİNİ OLMAYANIN BİLGESİ OLMAZ

Kasım 21 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Ülkemizi “muasır” seviyeye gelmekten alıkoyan zihniyet bizi Batı’dan ayıran çizgidir, bu zihniyet asla bilgiye ve onu üretene değer vermez.
Entelektüelin anlamı “entel dantel” aşağılamasına indirgenerek taşralılık kendine üstünlük madalyası sağlar.
Batı en kötü ekonomik, sosyal dramlarında bile bilgiye ve onu üretene saygı duymuştur. Namık Kemal 1800’lerin Londra’sını anlatırken kentin berbat alt yapısından dehşete kapılırsınız,ancak burjuvazi bilgiyi üretenleri desteklemektedir ve her masada “Das Kapital” durmaktadır. Karl Marx tartışmaların adamıdır.
Bir tekstil fabrikası sahibi taşralı bol parasıyla övünürken sözüne şöyle devam etti:”Görüyorsunuz okumuşta ne olmuş koskoca ODTÜ mezunu karıyı yanımda 600 milyona çalıştırıyorum.neden daha fazla verecekmişim,o mecbur zaten benim yanımda çalışmaya. Ona canım ne isterse söylerim”. Bu ilkel kafa çok yaygın maalesef. Devlet kendi bursla okuttuğu kaymakamını Amerika’da doktora için dört yıl tutuyor. Sonra kamu yönetimi ve turizm konusunda uzman olarak dönen genç adamı Yüksekova’ya atıyor. Yıllarca en olmadık yerlerde rutin işlerde burnunu sürtüyor ki kimseden bir farkı olmadığını anlasın.
Çin’de “Kültür Devrimi” felaketine uğramış insanlarla konuşmuştum. Bütün entelektüellerin tarlalara sürülmesi,dayak ve işkenceye tabi tutulması ne kadar taşralı öfke varsa bilginin üstüne akması dramlarla dolu bir öyküydü. Ancak bitti. Bizim ki devam ediyor. Burada eğer entelektüel bir kuğuya benzetilirse onu kaza döndürmek için elinden geleni ardına koymuyor bu kafa. Kaza benzeyince de sevinerek kendisiyle arasında artık bir fark kalmadığını belirtiyor. Bunlar hep şöyle der:” sizin ne farkınız var işçiden, çalışan şu kadrodan?” Kör ve sağır zihniyet dilsiz insanlar istiyor. Ekmek parası uğruna iğdiş edilen bilgi ve üreticisi egoları yağlıyor,
parlatıyor aynalarda. Çünkü onun elinde bir koltuk,bir sermaye ,bir güç var. Bilgi ise güç değil bu ülkede.
Batı’da bilgi ve üreticisi sürekli desteklendi. Parası verildi, ona laboratuarlar sağlandı, zemin hazırlandı ve sen sadece beste yap, edebiyat üret dendi.
Taşrada ağırlık bir umutsuzluk bulutu olduğu gibi büyük kentlere hükmeden taşralılık sis halinde sarıp sarmalıyor çevreyi. Herkesin terk etmek istediği bu ülkede “proto tip” fotokopi ile çoğaltılmış insanlara ihtiyaç sonsuz. 65 yaşını doldurmadan koltuklardan kalkmayan devletliler kadar özel sektörün ilkel kafası zihniyetinin bumerang olduğunun farkında değil.
İnsana, bilgiye ve bilgi üreticisine saygısız bu zihniyet okuduğunu da anlamaz. Onun hiç üstüne yapışmaz bir iki söz. Cahil cüheladan çekmiş bir eren olan Mevlana der ki:” Adamı gönül ehli yapan bilgi faydalıdır. Yalnız tene tesir eden yükten ibarettir. Sevgi bilginin sonucudur.” Kulaktan dolma bilgilerin ve bilginlerin güçle bilendiği topraklarımıza yazıklar olsun!
NEVVAL SEVİNDİ
 

CANIN DOSTU BİLGİDİR

Kasım 21 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Cengiz Çandar çok önemli bir şey söyledi: “Prof.Mehmet Aydın gibi filozoflar Selefiliğe tavır almalı. İdeolojik mücadeleyi ve teorik üretimi Müslümanların kendisi yapması gerekir. Benim umudum Mehmet Aydın’dı, gitti bakan oldu.Aydın’a yapılabilecek en büyük kötülüklerden biriydi, Türkiye’nin en büyük KİT’iyle uğraştırmak.”*
Ben de derin bir hayal kırıklığı yaşadım bu konuda. Öyle bir entelektüel kimliğin bant işçisi olarak harcanmasıydı bu. Türkiye entelektüel , özgün ve özgür kimliğe tahammülsüz. Ya da onu sıradan fabrika bant işçisi yaparak yok etmeyi marifet sanıyor.NEVVAL SEVİNDİ

 

Sayfa 9 / 13« İlk...«7891011»...Sonraki »