Zaman Turkuaz

Ruhumu gezdiriyorum

Mart 10 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Pazar günleri sahil şeridinde yolların üstünde, parkın içinde piknik yapanlar arkalarında bir çöplük seli bırakarak gönül rahatlığıyla evlerine giderler. Pazar günü denizi göremezsiniz dumandan. Kokudan oturamazsınız. Çünkü çoğunluk böyle istiyor.

Çocukken ormanda kaybolmayı âdet haline getirdiğim bahar pikniklerinde çiçekler ve toprağın kokusu başımı döndürürdü. Harika bir kahvaltı için hazırlanmış sepetlerden çıkan yiyecekler beni toprak kadar çekmezdi. Ormanın derinliğine olan tutkum, küçücük böceklere muhabbetimle içimde aslolan; ormanda kaybolmaktı.

Orman, ruhumla baş başa kalabileceğim bir dünyanın gizini fısıldardı. Orada ne kurallar, ne annemin kaygılı sesi vardı. Ben ve doğanın tüm üyeleri derin bir söyleşiye girerdik. Yapraklar, yabani çiçekler ve her türlü haşarat benim önüme yeni bir dünya sererdi. İzmir yakınındaki Gümüldür’e giden yolda bugün sular altında kalmış olan bu ormanda eskiden kaplan bile avlanırmış. O kaplan İzmir Avcılar Kulübü’nün kapısında dururdu. Zengin ormanda gezinen ruhum annemin kızgın sesiyle geri dönerdi. Bir kız çocuğunun tek başına bu kadar uzaklaşmasına öfkelenirdi. Neden tek başıma ruhumu gezdirdiğimi anlamazdı. Kırmızı lale, gelincik ve nergis topladığımız Kuşadası yolu üstündeki dağların kokusu insanı başka bir âleme taşırdı sanki. Kuşadası’nın bembeyaz evleri, asmayla şenlenmiş avluları muhacirlerin Rumca sözcüklerine karışırdı. Nasıl temizdi insanlar… Yollar… Nereye gitti o temiz insanlar? Şimdi Kuşadası’na gitmeyi içim kaldırmıyor; betondan, pis bir kent bozması. Ruhu olmayan binalarda yatılıp kalkılan, isimsiz belde. Mekanın insanı belirlediğinin canlı kanıtı Kuşadası.

İstanbul’da geçen hafta pikniğe giden bir aile, Fatih Ormanı’nda otobüsle gelen Şebinkarahisarlıların yaptığını anlattı. Kalın bir urganı ağaçların dallarına atıp kırmışlar. Üç koca erkeğin kırdığı dallar yere düşerken üzülen aile onları uyaramamış, çünkü çoğunluk demokrasisi olduğu için “sana ne” deneceğini adı gibi biliyor aile. O da yetmez bir de dayak yerler. Pazar eğlencesi hepten gider. O nedenle kömüre birkaç kuruş vermemek için kendi ülkesinin malına zarar veren bu insanlara içlerinden lanet yağdırmışlar. Bu dangıl dungul anlayışın yaşadığı İstanbul ne kadar kent, ortada. Pazar günleri sahil şeridinde yolların üstünde, parkın içinde piknik yapanlar arkalarında bir çöplük seli bırakarak gönül rahatlığıyla evlerine giderler. Pazar günü denizi göremezsiniz dumandan. Kokudan oturamazsınız. Çünkü çoğunluk böyle istiyor. Malta Köşkü’ne çıkın, orada uygar bir ortamda kahvaltı edebilirsiniz. Güzelim İstanbul’un yeşil tonlarından bir yelpazeyi yavaşça sallayarak güneşin kollarına kendinizi bırakmışken hemen altınızda çimenlerin üstünde bir ailenin yaktığı mangal tüm keyfinizi kaçırır. Bu yasal olmayan işi gönül rahatlığıyla yapan demokrasiden söz edecektir size. Çünkü Türkiye’de canının istediğini yapmak demokrasi sanılıyor, oysa Batı’da demokrasi sıkı kuralların adıdır. Bir arada yaşamanın uyumudur.

Uzlaşma ve hoşgörü, yasalarla korunduğunu bilen insan için bir yöntemdir. Çoğunluğun babalandığı küstahlığın adı demokrasi değil, karabasandır. Ruhu olmayan bu demokraside incelikler yok sadece hayatta kalmak marifet. Çoğunluk için düşüncenin de ruhun da önemsiz, sadece taraftarlık yeterli..

Ruhunu gezmeye çıkaran yok. Ruh ve beden ortaklığı ortadan kalkınca beden bir ceset olarak canının istediğini yapıyor. Bedene bir ceset muamelesi yapıldığı şiddet öykülerinden anlaşılıyor zaten. Ahmet Haşim’in dediği gibi; insanın insan olması için çok güneş görmesi gerekir. Yaşanmışlığın güneşi yoksa ruhumuzda cesedimiz mübarek olsun!

06.03.2005

 

Burası İstanbul mu?

Şubat 23 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

“Sağ taraf Ataköy’e gider, sol taraf Şirinevler’e; tam ortada Şirinevler meydanındaki büfeden gazete alıyordum. Arkamdan bir çocuk yanaştı ve nefesini enseme kadar yakınlaştırdı. Tam o sırada sırtımda tornavida gibi bir şeyin ucunu hissettim.

Kulağıma “Cebindeki tüm parayı bana ver.” diye fısıldadı. Cebimden 20 milyon çıkarıp uzatmamla fırlayıp gitmesi bir oldu. Korktum. Karşımda gazete satıcısı, gün ortası. Bu meydanda konuşlanmış 13-14 kişilik bir çocuk çetesi var. Yaşları 13-15 arası ve reisleri bir kız çocuğu. Erkek gibi.” diye anlatıyor genç bir işadamı. Burası İstanbul kenti mi şimdi? Kenti kent yapan içindeki insanlar, kültür ve yaşanan atmosferdir. Biz neler yaşıyoruz peki? Her gün kapkaç, hırsızlık, kabalık, küfür kıyamet!

Eminönü Küçükpazar’da 2 ayda 18 hırsızlık olmuş ve esnaf çareyi taşınmakta bulmuş. Laleli böyle kaybedildi, Kürt mafyası dükkanları zorbalıkla ele geçirdi ve Rus kadınlara genelev çalışanı muamelesi yaptı. Sonra Laleli bitti. Biz devlete kamyon dolusu vergiyi neden veriyoruz? Bizim en temel ihtiyaçlarımızı karşılasın diye. Bunun başında can, mal ve ırz geliyor. Çok şükür hiçbirini koruyamıyor. Hem de en zengin kentinde, en çok turist alan kentinde, en görkemli kentinde!

21 yaşında Murat Aslan’ın katilleri bulunsun diye yazılması çok güzel de sanki kimin ki bulunuyor? Sadece Kürt olduğu için mi bulunamıyor katiller? Gaffar Okkan’ın katilleri nerede? Binlerce böyle ölümüz yok mu bizim? Neden her şeyin başına bir sıfat, bir azınlık ismi ekleyerek onu öne çıkarmak gerekiyor? Türkiye’nin sorunları bir bütündür, her olay o bütünün parçalarıdır.

İstanbul kenti sahipsiz ve başıboş gözüküyor. Doğu’daki terör ve terörle mücadelenin kentlere yığdığı insanlar gettolar oluşturdu. Bunların mezradan gelmesi ya da köylerden İstanbul’a yerleşmesi hiçbir şekilde dikkate alınmadı. Çünkü belediyecilik, politika bilimden hoşlanmaz. Kültürlerin bir arada yaşadığı, yan yana oturduğu kentlerde antropologlar, sosyologlar iş yapar. Bizde hiçbir “yerleşim” projesi olmadığı gibi nefret kusan mahallelere girilmez bile. Ev yıkımında seyrettiğimiz taş atan, saldıran, elinde bıçak kadınlar, çocuklar kimdir? Bunları sadece emniyet güçleriyle bastırmak akıl işi değil. Zabıta gücüyle gelinen nokta işlerin çığırından çıktığı noktadır. Toplumsal projeler acilen üretilmelidir. Rehabilitasyon boyacı küpü olmadığı için uzun vadeli proje ve yatırımlarla yapılabilir. Şiddetle başa çıkamayan bir kente dönüşen İstanbul bundan 10 yıl önce bile masum düzeyde adli vakalara sahipti.

“Bizde hiçbir projede insanların ve çocukların sosyal ihtiyaçları düşünülmemiştir. Çocuk denince akla gelen bir okul, bir öğretmen! Gecekondu bölgelerinde oturanların büyük bir kısmı kırsalda tutunamayıp kente akanlar. Katlanmak zorunda oldukları fizik, toplumsal ve ahlaki ya da ekonomik nedenlerle çatışma üretirler. Etnik özellikler, diller ya da farklı nedenlerle kendilerine kapalı devreler kurarlar. Ulaşılmaz hale gelirler. Bu, yöneticilerin de onlara ulaşamaması demektir.”*

Bir kentin yapılanmasında tüm nesneler birbirine bağımlıdır. Hiçbiri diğerinden ayrı varlık olamaz. Bir kentin değişen insan altyapısı toplumsal uygulamalara ihtiyaç gösterir. Elbette, hiçbir yönetici kadro ve örgütlenme, başarısızlığını kabullenmek istemez. Ancak gelecekteki başarı bu bilgiden geçer. Bir kent içinde kimlerin yaşadığı bilinmeden yeniden düzenlenemez.

“Gereksinimler, ahlaki manevi sorunlar gündeme gelmedikçe kentlerimiz düzelmeyecek. Büyük “getto”lar olarak şiddete yönelecektir” diye yazdığımda yıl 1991’di. Siyasiler hiç değişmeden kararlı yürüyor. Hep bildiğini okuyan bu yürüyüş yozlaşmanın belkemiğidir. Kültürel yoksulluk yetersiz demokrasinin can suyu olarak besliyor memleketimizi. Duyarsızlaştırma bir politika olarak başarılı oldu ülkede. Her kurumda çöken sistem ve değerler altında canı yananlar haykırsa da sesleri cılız, çünkü çok azlar. Çünkü talep edilen insan tipi; “yandaşım olsun, ne kadar mükemmel olduğunu patronuna her an söyleyen cehalet güzeli”. Yalancılık “sahte gelin” gibi yarışmalarla teşvik ediliyor. (Hiç teşvike ihtiyaç yokken), küfür ve kabalık en çok özendirilen şeyler, iftira edenler keyiflerinde, adalet arayanlar yanmış, kız çocukları 7-8 yaşında banka soyuyor ya da gasp peşinde.

Kavramları karıştıranlar değerlerin kaybına yardımcı oluyor. Kent insan ürünüdür ve bize toplumsal bir karakter sunar. Bu karakterin ne olduğunu anlamak için çevrenize biraz bakın ve de yolda yürüyün. Bu karakteri dönen Mevlevi heykeli mi simgeliyor? Gerçeklikten kopuk siyasetçilerle çok çektik hayatta. Gerçeği merak eden hiç yok mu?

Kafka’nın romanında bir böceğe dönüşen kahramanı Greguvar gibiyiz. Böcekleşen insanların arttığı dünyamız gittikçe ısınıyor. Bu 1974’de biliniyordu ve bilim adamları o gün ne dediyse bugün gerçekleşti. Merak et biraz Greguvar merak et!

*Kent ve Kültür, Alfa Yay.

20.02.2005

 

Can kuşu uçar gider

Şubat 15 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

“20. yüzyılın teknik dünyasında sadece akıl vardı; duygular ise boynu bükük çocuklardı. O küçük kızlar, oğlanlar bir köşede ağladılar. Salt akıl ve mutlak mantığın çelik korsesinde hapsolan insan, tartışmasız tek doğruydu. Bu büyük boşlukta sahte parıltılar, çakan flaşlar hep teknolojik dünyanın görkemi. Tekniğin yüceltilmesi, sosyal plancı ideolojiler… Toplum ve insan, cetvelle çizilip planlanacak; mühendislik hesaplarıyla mükemmelleştirilecek bir yapı değildir. Bu, varlığımızın reddi anlamına gelir, varoluşumuzu tehlikeye sokar.”*

 

Arayışların Kraliçesi:Sezen Aksu

Şubat 2 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Arayışların kraliçesi: Sezen Aksu

O bir yıldız olarak doğmuş taze badem ve yosun kokan İzmir’de. “Deli Kızın Türküsü”nü söyleyen deli dolu İzmirli bir kız. “Denizi kız, kızı deniz kokan sokakları hem kız, hem deniz kokan” İzmir’in delişmeni.
Yüreğindeki küçük kızla el ele koşuşturan, dans eden, ağlayan ve sevinen Sezen Aksu “Düş Bahçeleri”nin gezgini. O kıpır kıpır bir İzmir meltemi rengarenk kültür pırıltılarını taşıyan, estikçe dağıtan. Dağıttıkça yüreği bilgelik toplayan silahlarıyla görkemli bir Amazon kraliçesi. Fesleğen kokuları içinde bir taşlıkta ona rastlarsanız size karanfilleri derebilir, saray merdivenlerinden inerken cam ayakkabısını en yakışıklı olana bırakabilir..
 

AĞLAYAN ÇAYIR

Şubat 1 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Bir usta, bir film, bir özlem

Bizim 100 yıllık geçmişimize dönüp baktığımda ne olağanüstü bir malzeme olduğunu görüyor ve ağlıyorum. Bu müthiş tarihi arka planda, olağanüstü öykülerde ve aşklarda bir film bulup çıkaramayan sinemacılara, edebiyatçılara hasretim eski bir yalı gibi tutuşuyor alev alev.

25 milyon kilometrekareden küçülen Osmanlı topraklarına birçok savaş sonrası göçler oldu. Sadece Türkler değil, Çerkezler, Kazaklar, Kırgızlar, Ruslar, Almanlar, İranlılar gibi bir çok millet Anadolu topraklarına sığındı. Hâlâ yaşayan Don Kazakları, bir tane de kalmış olsa Kars köyündeki Alman aile ya da Çin’den göç eden Pamir yaylalarından gelenler, Afganistan’dan göç edip köyleri olanlar, Tatarlar ya da Kırım göçmenleri bu toprakların zenginliği. Kendi politik iç kavgasına kapanmış Türkiye maalesef son elli yılda hızla kaybolan etnik ve kültürel değerleri ne bilimsel, ne sosyal anlamda değerlendirebildi. Antropolojik bir cennet olan Anadolu’ya düşmanca davrandık. Akademik ilgi de, siyasi ilgi de olmadı.

Ibıhçayı konuşan son Ibıhlı bizim akademisyenler, gazeteciler için anlam ifade etmezken dünyada bu dili konuşan son insan, Macar Türkologların ilgisini çekti. Bir Macar, Ibıh sözlüğünü çalıştı. Şimdi de ülkemizde Amerikalı, Fransız antropologlar çalışıyor. Yunanlı sinema ustası Theo Angelopoulos’un tasarladığı 20’nci yüzyılda Yunanlıların göçleri üzerine üçlemenin ilk filmi olan “Ağlayan Çayır”, Odessa’dan 1919 yılında sürülen Yunanlıların Batı Trakya’ya yerleşmelerini, filmin odaklandığı ailenin oğluyla evlatlık kızı arasında yeşeren aşkı ve bu yüzden köyün tufan misali su altında kalmasıyla göçmenlerin yeniden yollara düşmesini anlatıyor “Ağlayan Çayır”. Filmin Kızılordu çizmelerinden kaçan Odessalı göçmenleri anneannemlerin Tuna kıyısındaki çiftliklerinden kaçısını gözlerimin önüne getiriyor. İki erkek, üç kız çocuğuyla evini olduğu gibi bırakıp kaçarken kocasının uyarısıyla mücevher kutusunu alır. Bir süre yol aldıktan sonra dedem büyükanneye sorar: “Elindeki çaydanlık ne Nevriye?” Büyükanne, mücevher kutusu diye çaydanlığı kapmış. Daha sonra Ege’de Yunan işgalinde yine kaçmayla sürer öykü. Babaannem ise Rodos’tan kopar gelir İzmir’e. Geride kalan yaşamlarını anlatırdı uzak bir öykü diye.

1998’de Altın Palmiye’yi kazanan Angelopoulos Yunan kültürünün en önemli öğesi olan trajediyi sinema diline uyarlıyor. Görsel bir şölene çevirdiği “Ağlayan Çayır” filminin öyküsünü de yönetmen Tonino Guerra ile yazmış. Anası babası Odessa’da öldürülen küçük kız Eleni’yi yanına alan ailenin oğlu Alexis kıza âşık olur. İki sevgilinin yasak aşkları, doğunca evlatlık verilen ikizleri, kızla evlenmek isteyen evin babası, evden kaçan âşıklar, yoksulluk, savaşlar, baskılar, trajedinin parçası. Filme hakim olan mavi, yeşille kahverengi tonlara siyah devamlı eşlik ediyor. Siyah bayraklar hiç eksilmiyor. Su her yerden akıyor, basıyor ve yok ediyor. Köyün en güzel evi olan çocukluk evi filmin sonunda suların bastığı bir iskelet olarak kalmıştır. En son ölü beden Eleni’nin ikiz oğullarından biridir. Eleni, evladının bedenine kapanırken en canhıraş çığlıklarını atar. Evlat acısını herkes iliklerinde hissedebilir bu sahnede. Sonunda Alexis ABD’ye göç eder; Eleni ise rejim karşıtlarını desteklediği için hapse atılır. İkinci Dünya Savaşı patlak verir, Yunanistan Almanlar tarafından işgal edilir, savaşın ardından ülke bir iç savaşa sürüklenir ve çiftin oğulları karşı taraflarda savaşır.

Eleni’nin ikiz oğulları Yunanistan’daki iç savaşın temsilcileri. İki karşıt cephede savaşan iki kardeş. Siyasi kavgalarda geçen yıllarımızda bize de tanıdık gelen bu hikayede ne çok kardeş yok oldu, küstü ya da heba oldu. Bizim 100 yıllık geçmişimize dönüp baktığımda ne olağanüstü bir malzeme olduğunu görüyor ve ağlıyorum. Bu müthiş tarihi arka planda, olağanüstü öykülerde ve aşklarda bir film bulup çıkaramayan sinemacılara, edebiyatçılara hasretim eski bir yalı gibi tutuşuyor alev alev. Kendi öykülerimizi, tarihi ve sosyal dünyamızı, kültürümüzü anlatacak, sentezleyecek ve büyük mirasımıza uygun başarıyla hepimizi dillendirecek filmler nerede? Film sadece bütçe ve para değil, gerçek sinemacılar Angelopoulos gibi yüreğini bilgiyle önüne dökebilir. Dünyanın her yerindeki Yunanlılar da bizi “vay öyle gösterdin!” böyle yaptın demeden hemen bağırlarına basıyorlar. Londra’da bir Helen vakfı müthiş sahnelerin fotoğraflarından bir de sergi açmış. Biz Türkler de bir sergi açtık diye 100 yılda pek seviniyoruz. Kendimizi anlamalı ve anlatmalıyız.

30.01.2005

 

Kadın ve erkeğin beraberliği

Ocak 25 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Toplumun yarattığı kültür korunup, savunulacak değerler yarattığı için bunları korumaya özen gösterenleri kollama içgüdümüz vardır. Karmaşaya düşmekten korkarız ve kültürel düzeni savunuruz. Ama kültür, statik değil değişkendir. Bu bize acı verir ve kendimizi evrenle yeniden barıştırmaya çalışırız. Türkiye, kültürel kimlik sorununda kendini bir yere koyamadığı için toplumsal karmaşada hesaplaşma acımasız.

 

Sırtını sevgiye dayarsan mutlusun

Ocak 19 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Mutluluk, varlığı-mızın farkına varmak, o var olmanın kainatla ilişkisini anlamaktır. Doğadaki kuşun, böceğin, açan papatyanın ya da fesleğenin bir parçası olarak canlı olmak hem de eşref-i mahlukat ol-duğunun ayrımında hayatın içinde var olmak.

‘Hayat boyu mutlu olmak mümkün mü?’ diye sorarlar insana. Geçmeyen bir diş ağrısı gibi daimi bir sızı halinde mutluluk duygusu ister insanlar. Mutlu olmak nedir ki daimi olmasını talep ediyoruz diye düşünmeli.

Bence mutlu olmak var olmaktan ve nefes alabilmekten geçiyor. Önce var olacaksın ki mutlu olasın. En basit davranışlarımızı, soluk almak gibi rutin bedensel işlevlerimizi “olması lazım” sayarız. Oysa bedenimiz bir şükür ister bizden sağlam işlediği sürece. Zihnimiz de var olmamızın köklerini taşır. Kosova’da savaştan kaçan göçmenlerle söyleşi yaptığımda yaşlı bir teyzenin en sık tekrarladığı dua “Allah’ım, sen aklımı koru!” idi. Çünkü evinden, vatanından, varlığını kanıtlayan her şeyden uzak düşmüştü ve herkesin gösterebildiği bir tek fotoğraf albümü vardı elinde.

Mutluluk, varlığımızın farkına varmak, o var olmanın kainatla ilişkisini anlamaktır. Doğadaki kuşun, böceğin, açan papatyanın ya da fesleğenin bir parçası olarak canlı olmak hem de eşref-i mahlukat olduğunun ayrımında hayatın içinde var olmak. Zihin, akıl ve beden beraberliğini kucaklamak gerekiyor kendinin farkına varmak için. “Kendini bil” diyen en eski bilgelik düsturu aynı zamanda “kendin olmak” demek. Kendi olmayan ve de bunu fark etmeden yaşayan, yönlendirilen günümüz insanının yabancılaşması estetikçilere ekmek çıkaran bir tekne. Bu teknede kabaran hamur ruhları olmayan bedenlere kıymet biçiyor. Kopyalardan oluşan insan bedenlerinin çektiği acı ruhların acısı mı acaba? ‘Ben kimim?’ sorgusu yerine hafif ve kolay görünen, parayla satın alınan beden düzeltme işi ne kadar etik? Doktorlar buna hiç ihtiyacı olmayan nice kadını, erkeği doğrarken buna ne tür bir etik bahane katıyorlar? Yoksa etik de mi estetik müdahaleden geçiyor arada?

İnsanların sadece “istemek”le mutlu olacağına inandırıldığı, doyurulan arzuların aşk sanıldığı bu dünyada mutlu olabilmek dalından kirazı koparmak kadar kolay değil. Televizyonlar ve tüm araçlar “aşk”ın içini boşaltırken “gezip tozma” ve eş değiştirme aşk diye yutturuluyor. Herkesin mutluluğu şöhrette bulduğu dehşetengiz bir dünya yuvarlanıyor önümüze.

Koca koca adamlar, kadınlar önlerinde bir yaftayla ekranda boy gösteriyor. Ne için? Sadece ün, şan ve şöhret adına. Bu sıradan insanları çıldırtan ve sahneye süren “şöhret “ kuyusu nasıl bir derinlik ki herkesi yutuyor? İçi boşalan ve kendi olamayan insanların başkalarına gösterecekleri bir tek şöhretleri kalıyor geriye sanırım. Şöhreti gıdıklayan para daha da etkileyici. Yılbaşından bir gün önce 10-12 yaşlarında bir avuç çocuğa yeni yıldan ne istedikleri sorulmuştu. Hemen hepsi yılbaşı ikramiyesi olan trilyonların çıkmasını talep ediyordu. O yaşta bir çocuk ne yapacak trilyonları? Bunu ana babasından ve toplumdan öğrendiği açık.

Kolay bir mutluluk tarifi “çok paraya sahip olmak”tan geçiyor. Hayatta ne yapacağını bilmeyen insanlar bunca parayı ne yapar?

Ruhun güzelleşmesi ve gelişmesi sağlanamazsa hangi parayla kendimizi güzel ve özel bulabiliriz? Sadece güçlü hissederiz. Zaten istenen o koca arabaları, evleri ya da eşyaları güç objesi olarak kullanma gayreti.

Mutluluk “güzel düşün, güzel gör” mottosunun ardında. Nefret, öfke ve kolaycılığın aşılandığı toplumumuzda, eğitimin olmadığı öğretimimizde mutluluk arayışı zavallı bir yakarış. Suyu olmayan derede balık olmayı istemek gibi. Mutluluk, inişi çıkışı olmayan bir dünyada, bencil heveslerin doyurulması değildir. Mutluluk, sevgiyle bir başkasının elini tutmak, ona yardım edebilme gayretidir.

“Bir yıldız ve bir damla gözyaşım

değdiler birbirlerine ve birden/ bir tek damla oldular/ tek bir yıldız.

Kör olup kaldım sevda ile/ve sevda ile kör olup kaldı gökyüzü. / Bütün evrendi-ne fazla ne eksik, / yıldızın kaygısı, gözyaşının ışığı.*

*Juan Ramon Jimenez

16.01.2005

e-posta adresi:n.sevindi@zaman.com.tr

——————————————————————————–

Bu haber ile ilgili yorumlar (Toplam:1 adet)

mutlu olabilmek için birçok sebep buldum
yazınızı okuyunca mutlu olabilmek için birçok sebep buldum. teşekkür ederim. uzun zamandır yazılarınızı okuyorum. siz artık b…
mehmet koca
»» Yorumların detaylarını okumak için tıklayınız ««

 

Ritüellerin insancıl özü

Ocak 13 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Çocuk sahibi olmak her kültürde çok önemlidir. Ailenin sevinç kaynağıdır. Aileye yeni bir konuk beklerken bu sürece zengin ritüeller, gelenekler eşlik eder.

Türkmenlerde hamilelik gizlenmesi, utanılması gereken bir durum değil. Gelini aile içinde söz sahibi yapan önemli bir olay. Tahtacı-Türkmen köylerinde hamile kadın cenaze evine gitmez, giderse çocuğunun özürlü olacağına inanılır. Doğum yapan anneye pirinç ve şeker götürülmesi âdetten. Anne çocuğu yalnız bırakacaksa mutlaka beşiğin başına bir süpürge bırakıyor. Çocuğun kırkının çıkması törenle kutlanıyor. 6 aylık olan kız bebeğin eline ayağına kına yakılıyor. Romanların bebeklerini gözden korumak için koynuna at kestanesi koyduğunu biliyor muydunuz? Bazen muska da kullanılıyor. Romanlar diş buğdayı töreninde makas, Kur’an’ın yanı sıra müzik aletlerini de devreye sokuyorlar. Aleviler doğum sırasında gülbenkler okuyorlar: Allah’ım, bu masum-u pakı sağlıklı, sıhhatli, huzurlu, uzun ömürlü kıl. Doğan bebeğe ad verme, doğumun birinci, üçüncü, yedinci ya da kırkıncı gününde düzenlenen bir törenle oluyor. Ad verme günü bir düğün gibi yaşanıyor. Dede ismi veriyor ve koçlar kesiliyor. Aleviler ilk dişi kutladıkları gibi ilk adımı da kutluyor bebekte. Anadolu’nun zengin kültürel mozaiğinin bir parçası olan Ermenilerde de kadının sancıları tutar tutmaz kayınvalidesi diğer kadınlara haber ediyor ve toplanıp eğlenceler düzenleniyor. Bu “kadın eziyette, kızlar şenlikte” diye adlandırılıyor. Eğer sancılar uzarsa koca 3 kez eşinin üzerinden geçiriliyor. Doğum sonrası 8 gün boyunca bebeğin gözleri bağlanıyor. Sürme çekiliyor. Eskiden açıkgöz olmak ayıp sayıldığından gözü açık olmasın diye bu gelenek uygulanırmış. Sarılık hastalığına önlem diye, sarı elbise, kaşkol veya şapka imdada yetişir. Bebeğin göbeği de okul bahçesine gömülüyor, gelecekte okula heves etmesi amaçlanıyor. Ermeniler de ilk dişi “hedik” eğlencesiyle kutluyor. İlk hediyesi de sakızla alnına yapıştırılan bir çeyrek altın. Çerkeslerde ise kız çocuğuna prenses gibi davranılıyor. Gelin olup evden çıkıncaya kadar kızlar el üstünde tutuluyor. Ataerkil kültürlerin tersine kadın değerli ve kadın erkek Çerkes’le birlikte paylaşıyor her daim. Kayınvalide ve kayınbabası izin vermeden konuşmayan gelin hamile olduğunu da söyleyemiyor; küçük bir patik örüp kayınvalidesinin yatağı üstüne koyuyor. Bebek güzelleşsin diye ayva yediriliyor. İsim seçme işini büyüklerin yaptığı Çerkeslerde anne ve bebeğe 40. gün “Kırk Çıkarması” yapılır. Abdest alınıp dualar okunur. Rumlarda anne adayı, gözden ve sözden çekindiğinden bunun pek fazla duyulmasını istemiyor. Geleneksel olarak kızlara pembe, erkeklere mavi hediyeler alınıyor. 5aylık hamilelerin cenazeye gitmesini uygun bulmuyor gelenekler. Bebek ve ailesi kilise papazı tarafından evlerinde kutsanıyor. Bir tas içindeki suyu da kutsuyor ve 40 gün bu suyun koruyuculuğuna inanılıyor. Bebek asla gece yıkanmıyor ve ilk dişi saklanıyor. Vaftiz olana kadar bebeğin ismi söylenmiyor. Vaftizde bebeğin saçı haç şeklinde kesiliyor. Çocuk yıkandıktan sonra bedenin belli kesimlerine “miron” denen ve 48 ayrı bitkiden elde edilen bir yağ sürülüyor. Bunu Fener Rum Patrikhanesi hazırlıyor ve tüm dünyaya gönderiyor.

2000 yıl öncesine dayanan Süryani âdetlerine göre anne adayı hamile olduğunu öğrenir öğrenmez kiliseye gidiyor. Doğum öncesi günahlarından arınıyor. Bebekler vaftiz olmadan öpülmüyor. İlk günahtan arınmak için vaftiz edilen Süryanilerde erkek bebek daha değerli. Erkekler bereketi temsil eden “buğday” kızlar “arpa”. Yahudilerde ise erkek bebeklerine 31. günü “pidyon” töreni yapılıyor. Eski bir inanca göre bebek için fidye veriliyor. 8 günlükken de sünnet edilip ismi veriliyor. Lazlarda ceviz ağacının özel bir anlamı var. Ceviz ağacının altından geçirilen çocukların daha güçlü olduğuna inanılır. Bolca ceviz ve fındık yedirilmeyen kadının bebeği çilli olur diyorlar. Doğum sonrası al basmaması için anneye kırmızı kurdele bağlanıyor.

Bu zengin kültürümüzün örneklerini Grup 7 İletişim’in yaptığı yeni yıl ajandasında okuyabilir, bir kez daha bu zenginliğe şükredebilirsiniz. Bu çalışma 8 yılda hazırlanmış başarılı görsel bir tasarım.

09.01.2005

 

Sevginiz çınar olsun

Ocak 5 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Yeni yıla girmek her zaman umut dolu duyguları uyandırır. Yeni olanın eskiyi silip süpüreceğine dair inancımız vardır. Bu içimizde gizli gizli şakıyan bülbül yeninin tertemiz bir sayfa olduğuna inanır. Bu, doğru değil. Yeni, geçmişi gömerek ya da yok ederek elde edilemez. Yeni olan geçmişi bilerek ve onunla barışarak var edilebilir. Yeni günleri elde etmenin yolu “unutmak”tan geçmez, kabullenmekten ve onun bir basamak üstüne çıkabilmekten geçer.

Başbakan, Suriye gezisinde dilek umudunu temsil eden bezleri makasla keserek binlerce yıllık bir geçmişi yok edeceğini sanıyor. Onun ve torunlarının toplam ömrünün onlarca katı gelenekler, masum âdetler kültürün derin damarlarını gösterir. Cedlerimiz ormanları kutsal sayarlardı. Türk boylarında ağaç kültü çok yaygındır. Göktürkler, Uygurlar, Karakoyunlular ormanları kutsal saydığı gibi kayın ağacını “Bay Kayın-Kutsal Kayın” diye anarlarmış. Dini ayinlerini hep kayın ağacı yanında yaparlarmış. Sağay ve Molabolların inançlarına göre, kayın, Ülkü Ata’nın rahmeti ile Umay Ana’ya gökten inmiş, yani Tanrı’dan ayrılan bir parçaymış. Kayın ağacı olmayan yerlere ibadet için kayın ağacı dikerlermiş. Hastaları tedavi ayininde de yeşil yapraklı kayın dalları eksik edilmezmiş. Fergana (Hokand) Türkleri arasında da tek ağaçlar kutsal sayılır ve altında yatır-evliya olduğuna inanılırmış. Bunun yüzlerce örneğini Anadolu’da ve kentlerinizde görebilirsiniz. Yatırlar ağaç altında olur. Dallarına paçavralar asarak adak adama yaygınmış. Özbekler de tek ağaca kurban adarlar. Eski Türkler her doğumda bir ağaç dikerlermiş ve bu gelenek, bütün Osmanlı dönemi boyunca yaygın bir davranıştı. Aleviler ve Tahtacılarda bu ağaç kültü devam etmektedir. Buhara’da kadınların Nakşi ziyaretgahlarda ahşap direklere ellerini sürerek dua ettiklerini gördüm. Timur’un mezarında ve tüm aile mezarlığında elektrik tellerine bile bağlanmış paçavralar vardı renk renk. Daha yakına gelirsek adadaki kiliseye tırmanırken her iki yanınızda çalılıklara birçok şey bağlandığını görürsünüz. Rum, Türk demeden insanlar umutlarını görünür kılmaktadırlar.

Ağaca sevginin altında doğayla uyum ve doğayla olan göbek bağımız vardır. Modern insan bunu kaybettiğini gördükçe “yeşiller” hareketi, çevre eylemleri politik bir tavır haline geldi. Yeşil politikalar oluşturuldu. Yine de kapitalistlerin kâr hırsıyla doğayı sömürmesi, Amazon ormanları dahil gezegenimizin nefes aldığı her yeri yağmalaması sonucu dünya ısınıyor. En yeni yaşadığımız tsunami felaketiyle insanlık sarsılıyor. Dinler, yasaklar koymak için gelmediler sadece. Yasaklar dinin küçük bir parçası. Dinin içini dolduran felsefe Allah’ın yarattığı dünyayı ve insanları sevmektir. Kendi keyfine uygun olanları, senin gibi olanları sevmek değil.

Farklı da olsalar herkesi, her canlıyı sevmektir. Çünkü “Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü.” Dwam Kızılderili reisi 1855’te söylemiş: “Bütün hayvanlar yok olduğunda, ruhumuzun büyük yalnızlığı nedeniyle öleceğiz, hayvanlara ne olursa bizim başımıza da o gelecektir. Dünyanın başına ne gelirse, aynısı dünyanın çocuklarının başına da gelir.”

Yeni yılda önyargılarınız yaşlı bir ağaç gibi çürüsün gitsin, sevginiz çınar gibi serpilsin büyüsün.

Kaynak: Alıç Ağacı ile Sohbetler Hikmet Birand

02.01.2005

 

Dört başı mamur hümanizm: Mevlana

Aralık 27 2004Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Bizde aydınlanma olmadı, diyenlerin yüzüne bakarak 13. yüzyılda doğdu Mevlana Celaleddin Rumi güneşi. Ne doğudan gelen vandalizm, ne batıdan gelen haçlı orduları onun hümanist aydınlığına engel olabildiler.

O nur ki 800 yıldır insanlığı aydınlatmakta. Onu anlayanlarla anlamayanlar asla bir olamazlar. Anladıktan sonra onun ateşi ego denen zavallı çemberi kırar geçer de ondan sual olmaz bir daha. Nezihe Araz’ın “Aşk peygamberi” dediği Mevlana tüm dünyada binlerce sitesi, milyonlarca hayranı ve kitaplarıyla ruhsuz An’a ruh üflemekte. Egosuyla herkesin sırtına yük olan zavallılara der ki:

“Hür ol da yeryüzünde at gibi hür yürü. Cenaze gibi kimsenin sırtına binme. Tanrı nimetine küfranda bulunan, ister ki herkes kendisini yüklensin de ölüyü mezara götürür gibi götürsünler. Rüyada kimi tabuta binmiş götürülüyor görürsen yüce rütbeli, büyük mevkili bir adam olur o. Çünkü tabut halkın sırtına yüktür.”

Rum dülgere Mevleviler sormuşlardı: “Neden Müslümanlıktan iyi din yoktur, diyorsun da Müslüman olmuyorsun?”

Dülger mahcup mahcup güldü: “Elli yıldır Hıristiyan’ım. İsa’dan utanıyorum vefasızlık etmekten…”

Tam o sırada Mevlana geldi: “Evet” dedi. “İmanın sırrı buradadır. Haktan, vefasızlıktan korkan Hıristiyan da olsa imanlıdır. Bırakın adamı 50 yıl kime hizmet etmişse yine ona etsin. Ne farkı var?”

Hüsam Çelebi’nin aklında bundan daha canlı bir anı var: Alaaddin Camii’nde bir hoca: “Allah’a şükürler olsun ki, bizi kafir yaratmadı, Hıristiyan yaratmadı.” diye şükrediyormuş. Dinleyenler bunu Mevlana’ya söylemişler. İçerlemiş: “Sapık! Sade kendi sapık değil, kendiyle birlikte halkı da saptırmada. Kendini onların terazisiyle tartıyor da bir dirhem fazla geldim diye övünüyor. Erse gelsin, peygamberlerle erenlerin terazisiyle tartılsın, o zaman değerini anlar, ne olduğunu görür.”*

Şüphesiz ibadet edenler arasında bir fark vardır:

“Kafir de Tanrı der, mümin de. Fakat ikisinin arasında adamakıllı fark var. O yoksul ekmek için Tanrı der, haramdan çekinense candan, gönülden.”

Ortaçağla Rönesans arasındaki tan vaktinde doğan Mevlana’nın lakabı «vedud»dur. Yani seven ve sevilen demektir. Öyle çok sevmiştir ki 800 yıldır sevilmekte ve daha sevilecek. Ne ararsan kendi içinde araman gerektiğini söyleyen tasavvufun büyük düşünürü gönül dili erbabıdır. Peygamberimizi iyi anlayan herkes onun diline aşina olur. Çünkü buyurur Hz. Muhammed bize: «İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi gerçekten sevmedikçe, layıkıyla iman etmiş olamazsınız. Öyle ise aranızda selamı (barışı) yayınız.»

Bize öğretilen ya din kardeşi olduğumuz, ya insanlık kardeşi. Sonuçta kardeş olan insanların sevgide birleşmesini isteyen akıl gönül şenliği olan Türklerin İslam anlayışı Rönesans’ın en güzel terennümüdür. Bugün içi boşalan entelektüel yapımız «şeb-i arus» ile vuslata ererse yeni bir sentezin düğün gecesi de yakındır demek.

Dünya her nefeste yaratılır çünkü. Ömür su gibi yeniden yeniye akıp gider.

* Aşkın Peygamberi, Nezihe Araz, Özgür Yayınları

19.12.2004

 

Sayfa 5 / 13« İlk...«34567»...Sonraki »