Ruhumu gezdiriyorum
Pazar günleri sahil şeridinde yolların üstünde, parkın içinde piknik yapanlar arkalarında bir çöplük seli bırakarak gönül rahatlığıyla evlerine giderler. Pazar günü denizi göremezsiniz dumandan. Kokudan oturamazsınız. Çünkü çoğunluk böyle istiyor.
Çocukken ormanda kaybolmayı âdet haline getirdiğim bahar pikniklerinde çiçekler ve toprağın kokusu başımı döndürürdü. Harika bir kahvaltı için hazırlanmış sepetlerden çıkan yiyecekler beni toprak kadar çekmezdi. Ormanın derinliğine olan tutkum, küçücük böceklere muhabbetimle içimde aslolan; ormanda kaybolmaktı.
Orman, ruhumla baş başa kalabileceğim bir dünyanın gizini fısıldardı. Orada ne kurallar, ne annemin kaygılı sesi vardı. Ben ve doğanın tüm üyeleri derin bir söyleşiye girerdik. Yapraklar, yabani çiçekler ve her türlü haşarat benim önüme yeni bir dünya sererdi. İzmir yakınındaki Gümüldür’e giden yolda bugün sular altında kalmış olan bu ormanda eskiden kaplan bile avlanırmış. O kaplan İzmir Avcılar Kulübü’nün kapısında dururdu. Zengin ormanda gezinen ruhum annemin kızgın sesiyle geri dönerdi. Bir kız çocuğunun tek başına bu kadar uzaklaşmasına öfkelenirdi. Neden tek başıma ruhumu gezdirdiğimi anlamazdı. Kırmızı lale, gelincik ve nergis topladığımız Kuşadası yolu üstündeki dağların kokusu insanı başka bir âleme taşırdı sanki. Kuşadası’nın bembeyaz evleri, asmayla şenlenmiş avluları muhacirlerin Rumca sözcüklerine karışırdı. Nasıl temizdi insanlar… Yollar… Nereye gitti o temiz insanlar? Şimdi Kuşadası’na gitmeyi içim kaldırmıyor; betondan, pis bir kent bozması. Ruhu olmayan binalarda yatılıp kalkılan, isimsiz belde. Mekanın insanı belirlediğinin canlı kanıtı Kuşadası.
İstanbul’da geçen hafta pikniğe giden bir aile, Fatih Ormanı’nda otobüsle gelen Şebinkarahisarlıların yaptığını anlattı. Kalın bir urganı ağaçların dallarına atıp kırmışlar. Üç koca erkeğin kırdığı dallar yere düşerken üzülen aile onları uyaramamış, çünkü çoğunluk demokrasisi olduğu için “sana ne” deneceğini adı gibi biliyor aile. O da yetmez bir de dayak yerler. Pazar eğlencesi hepten gider. O nedenle kömüre birkaç kuruş vermemek için kendi ülkesinin malına zarar veren bu insanlara içlerinden lanet yağdırmışlar. Bu dangıl dungul anlayışın yaşadığı İstanbul ne kadar kent, ortada. Pazar günleri sahil şeridinde yolların üstünde, parkın içinde piknik yapanlar arkalarında bir çöplük seli bırakarak gönül rahatlığıyla evlerine giderler. Pazar günü denizi göremezsiniz dumandan. Kokudan oturamazsınız. Çünkü çoğunluk böyle istiyor. Malta Köşkü’ne çıkın, orada uygar bir ortamda kahvaltı edebilirsiniz. Güzelim İstanbul’un yeşil tonlarından bir yelpazeyi yavaşça sallayarak güneşin kollarına kendinizi bırakmışken hemen altınızda çimenlerin üstünde bir ailenin yaktığı mangal tüm keyfinizi kaçırır. Bu yasal olmayan işi gönül rahatlığıyla yapan demokrasiden söz edecektir size. Çünkü Türkiye’de canının istediğini yapmak demokrasi sanılıyor, oysa Batı’da demokrasi sıkı kuralların adıdır. Bir arada yaşamanın uyumudur.
Uzlaşma ve hoşgörü, yasalarla korunduğunu bilen insan için bir yöntemdir. Çoğunluğun babalandığı küstahlığın adı demokrasi değil, karabasandır. Ruhu olmayan bu demokraside incelikler yok sadece hayatta kalmak marifet. Çoğunluk için düşüncenin de ruhun da önemsiz, sadece taraftarlık yeterli..
Ruhunu gezmeye çıkaran yok. Ruh ve beden ortaklığı ortadan kalkınca beden bir ceset olarak canının istediğini yapıyor. Bedene bir ceset muamelesi yapıldığı şiddet öykülerinden anlaşılıyor zaten. Ahmet Haşim’in dediği gibi; insanın insan olması için çok güneş görmesi gerekir. Yaşanmışlığın güneşi yoksa ruhumuzda cesedimiz mübarek olsun!
06.03.2005