Zaman Turkuaz

“An”önemli

Haziran 15 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Bu an önemli

Güney Amerika’nın eski uygarlığı İnkaların bıraktığı bir bilgelik öğretisi olan And Dağları Batıniliği eski dünyanın doğa ve insanla uyumunun görkemli bir öyküsü. Bizim kültürümüzde de temel olan su/ ağaç/ toprak kültüne dayanan bu şaman inançlar sevgi ve aşkın tek güç olduğuna inanan bilgelik dersleri  

Biz kaç yüzlüyüz aca

Mayıs 23 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Kadın programlarında da en çok sinirleri bozan şey; aile içi şiddetin açığa çıkması. Yani her şey gizli kalmalı hayatımızda. Biz dışarıda efendi adamı oynamalıyız, eşimiz yardımcı rolde olmalı. Mesela gözü morardıysa gözlükle dolaşmalı ve alerji oldum demeli.

 

Yürekli bir aşk

Mayıs 16 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Yürekli bir aşk yorumu
İnsan sonsuzluğa ancak aşkla ulaşır ve aşkın ömrünü hormonlarla biçmek mümkün değildir iddiasını aşkın emek, sorumluluk, sabır, dayanıklılık ve yürek istediği vurgulanarak ana fikri elinize geçirebilirsiniz. Felsefi bir derinlikte yüzerken çok soruya cevap arayacaksınız.

 

Ben kalpleri benim i

Mayıs 10 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Bugün Anneler Günü. Bizim hayatımızın dışında kalan olguları toplum olarak görmek zorundayız. Körlük kabullenmektir. Biz gerçek sevgileriyle “can” var eden annelere ihtiyaç duyduğumuzu biliyoruz. Sevgi, sevinç, acı, üzüntü, mutluluk gibi duygularla anne olmak mümkün.
 

Duygularını biliyor

Mayıs 4 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Baharın coşkusu ve keyfi İstanbul’da en güzel izlenecek dönemdir. Her şeyin renklere dönüştüğü, güzelleştiği sokaklar, caddeler ve evler eski İstanbul’dan haber getirir sanki. Mor salkımların kokusuna kapılıp gider insan.
 

Ters laleler diyarın

Nisan 27 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Burada korku dağları bekler derler, keşke sevgi dağları bekler deseler.” diyor Muş Valisi İbrahim Özçimen. Muş hâlâ su sıkıntısı çeken en yoksul kentlerimizden biri. Köylerde kadınlar kendi ağırlıkları kadar bidonlarla su taşıyorlar; erkekler kahvede oturuyor.  

Kanser kader değildir

Nisan 13 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Sağlık Bakanlığı himayesinde düzenlenen uluslararası katılımlı ulusal kanser haftası 4 Nisan’da bilimsel toplantılarla başladı. Uluslararası katılımcı örgütlerden “The Middle East Cancer Consortium” ilgimi çekti. Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Murat Tuncer’ e bunun ne olduğunu sordum. Geldiği günden beri kanseri toplumsal bir hastalık olarak anlatmaya çalışan ve de çok önemli işlere imza atan Tuncer’in bu işteki rolünü herkes bilsin istedim.  

Tarımın beşiği Anadolu ve Eko Tarım

Nisan 13 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

4. Uluslararası Organik Ürünler ve Çevre Fuarı geçen 24-27 Mart arası İstanbul’da açıldı. Hanım sultanların saraylarının bir parçası olan mekan, konusuna uyumlu ve çok güzel. Ancak bütün güzel şeyler gibi elimizden alınacak ve Başbakanlık çalışma ofisinin bir parçası olacakmış önümüzdeki yıl.
 

Çekil yolumdan!

Mart 27 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Bağışlamak, kendinize karşı yapılan suçlar için geçerlidir. Bir başkasına karşı yapılan günahı bağışlamak kimsenin haddi değildir. Kiminin kızını, kiminin babasını öldüreni, tecavüz edeni, şiddet uygulayanı, hırsızı af eylemek insanları suça teşviktir.

“1902 Haziran’ının sonlarında Atatürk’le Cebesoy Paşa Kuzguncuk’a gelir. Burada misafir olurlar ve ertesi gün kuşluk vakti Osman Nizami Paşa ile tanışır. Konuk paşa biraz ters yaratışlıdır. Onun aklına şu demir sözleri bırakır: İstibdat yönetimi bir gün elbet yıkılacaktır. Nedir, onun yerine Batılı anlamda bir yönetim gelip memleketi her bakımdan acaba kalkındıracak mıdır?

Atatürk’ün bu düşüncelere karşılığı şu olur: Paşa Hazretleri, Batılı anlamdaki yönetimler de zamanla gelişmişlerdir. Bugün uyur gibi görünen ulusumuzun çok yeteneği ve cevheri vardır. Ama bir devrim olduğunda bugün işbaşında olanlar, yerlerini korumaya kalkarlarsa, o vakit buyurduğunuzu kabul etmek gerekir. Yeni kuşaklar içersinde, her bakımdan güvenilmeye değer insanlar çıkacaktır.”

Atatürk yeni bir paradigma değişimi için yeni zihinlere ihtiyaç olduğunu açıkça beyan eder. Bugün bu sözlerin ülkemizdeki açmazda ne kadar önemli olduğu aşikar. Yeni bir yüzyıla girmemizi sağlayacak paradigma değişimini yeni bir nesille başarmak mümkün. Eskilerin ideolojik düşünme alışkanlığı ve zihinsel kalıplara olan tutkusu zamk gibi her yana bulaşmakta. Bu değişmezliğin öfkesi gidici olmanın dayanılmaz ağırlığıdır.

Tanrı’nın cehennemi sonsuz değildir, çünkü o “rahman ve rahim” olandır. Elbet bir gün affedilirsiniz. İnsanların zaafı olan öfkeye mazhar olanlar ise unutulmazlar. Hele devletin öfkesinin tokadını yiyenler ebedi cehenneme adaydır. Bu cehennem ölümle bile bitmez. Mezarın da yad ellerde kalakalır. Bağışlamak, kendinize karşı yapılan hatalar ve suçlar için geçerlidir. Bir başkasına karşı yapılan hatayı, günahı bağışlamak kimsenin haddi değildir. Kiminin kızını, kiminin babasını öldüreni, tecavüz edeni, sakat bırakanı, şiddet uygulayanı, hırsızı af eylemek insanları suça teşviktir. Birilerinin yaşlanınca yumuşayan yüreğine su serpilecek diye kamunun vicdanı çöp torbası gibi kenara konulamaz. Zaten indirimiyle kaldırımıyla kimse verilen ağır cezaları yaşamadan çıkıyor. İnsanlar da yanan bağrında eli kalakalıyor. Devlet yüce ve bağışlayıcı olmak gibi bir erdeme inanıyorsa kendine karşı işlenen suçları bağışlama şansına sahiptir. Ona karşı işlendiğini düşündüğü suçlara istediği gibi tedbir alabilir. Düşünce suçu gibi yüzyılımızın en utanç verici “suçunu” ortadan kaldırarak belki de demokrasinin gül yüzünü güldürebilir. Yoksa solgun yanaklarını çimdikleyerek kızartmaya devam eder.

Burada yine dalarsak geçmişin dehlizlerine “1864 Büyük Hocapaşa yangınından sonra Sadrazam Keçecizade Fuad Paşa, Babıali çevresiyle Divanyolu’nu genişletmek ister. Yeni cadde 25 metre genişlikte olacaktır. Çokları İstanbul’un bunca geniş yola gereği olmadığı basık düşüncesindedir. Hüseyin Bey de bu kaşkavallardan biridir. Gelgelelim cadde yapılıp bitince o derece memnunluklar getirir. Bir gün Fuat Paşa ile burun buruna gelince kendini bağışlatmak için der ki:

-Saye-i Devletinizde caddelerle kaldırımlar pek güzel oldu.

Keçecizade hiçbir sözü alacakaranlıkta bırakmayacak geniş fitilli ağır bir lambadır, yapıştırır: Evet, bu kaldırımlar bize atılan taşlarla yapıldı.”*

Türkiye’deki demokrasi, düşünceye ve düşünce üreticisine atılan taşların üst üste konmasıyla yapılıyor. Demokrasiyle doğrudan ilişki kurmak zorundayız.

*Sergüzeşti Nono Bey ve Elmas Boğaziçi, Salah Birsel; İş Bankası Yayınları.

 

Binlerce yıllık öyküler yürür ufukta

Mart 27 2005Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Ömür boyu köyünün sınırlarından çıkmamış nesle inat, köyünden çıkıp dönmeyen insanların öyküleri var.Yalnız kalan karısı kocaman bir ev yaptırır ve bekler.110 yaşındaki anası ölemiyor, oğul beklemekten yorgun, döşeklerde serili.

İstanbul’da gün, doğum sancıları çekerken yollara düştüm. Güneş, ateşten bakır bir tepsi gibi ucunu gösterdiğinde İstanbul’un yedi tepesinden baktım yeryüzüne. Bakır tepsi muhteşem bir yuvarlaklıkta gülümserken ona ulaşmaya çalıştım. Göklerin arasında birbirimize göz süzdük zamanın kanatlarında oynarken. Urfa’nın ıssı otlu evlerine vardığımda ardıma aldığım güneşin pembe parçalara bölünmesini seyrettim uzun ovalar boyu. Binlerce yıllık öykülerin, efsanelerin ortasından geçerek ruhların yol kenarlarına dizildiği tarihin içinden geçerken, Reşo arabanın içinde yeni zaman masalları anlatıyordu bana. Keçili köyünde doğmuş dedesi, babası ve kendi tıpkı diğer ataları gibi. Yüzlerce yıllık bir köy topluluğu Şıhhanlar aşireti. Özellikleri; hiç göç etmemişler, hiç sağ ve de sol siyasi kavgaya karışmamışlar. Atalarının ruhundan hiç uzaklaşmayan bu insanlar yabancıları da içlerine almamışlar. Ancak Reşo’nun amcası bir istisna olmuş bu öyküde.

Hiç kimsenin İstanbul’a gitmediği, hatta Reşo’nun 43 yaşında hâlâ görmediği İstanbul ateşi 13 -14 yaşında Memet Ali Kamit’in gönlüne düşmüş. (Memet’i Muhammed diye çağırıyorlar) Kalkmış İstanbul’a gitmiş, oralarda çalışmış, büyümüş ve askerlik zamanı gelince onu da İstanbul’da yapmış. Reşo’nun çok sevdiği şakacı, konuşkan amcası askerden dönünce köye geldiğinde 22 yaşları civarındaymış. Bu köyde asla zorla evlendirme olmazmış. Kadını olsun, erkeği olsun gönlünün sevdiğine varıyor. O da sevdiği bir kızla evleniyor; ard ardına beş kızı oluyor. Altıncı, oğlan doğunca pek seviniyor. Yedinciye eşi hamileyken tarlalarının bir kısmını satıp borçlarını kapatmak istediğini ağabeyine söylüyor. Ağabeyi, “Mal satılmaz, biz sana yardım ederiz, bir vakitte ödersin geçer gider.” diyor. İşte bu herkesin son bildiği ve duyduğu diyalog. Bundan sonra Memet Ali sırra kadem basar. İlk bir iki yıl tek tek telefonlar ederse de köye, sonra bunlar da biter. Oğlu doğar, doğanlar büyür. Yalnız kalan karısı kocaman bir ev yaptırır ve bekler Memet Ali’yi. 15 yıldır Memet Ali yok ortalarda. Bir kere Bursa’da kesilmiş bir trafik cezası gelir köye. Bursa’dan geçtiğini anlarlar ve yaşıyor diye sevinirler. Bir kere gemilere tayfa olduğu söylenir ve hep diyar diyar gezdiği. Memet Ali etrafında birçok efsane ürer; ancak kimse onu bulamaz. Ne gazete ilanları, ne gelen gidene ısmarlanan tarifler işe yarar. Hatta son renkli fotoğrafı böyle bir umut uğruna kaybolur. Ben elde kalan son renksiz fotoğrafına bakıyorum. Üzerindeki şifreyi çözebilirmişim gibi gözlerimi matkap gibi dayıyorum bu soluk resme. Memet Ali kravatlı, ciddi ve esmer kafasıyla bu coğrafyanın kentli bir erkeği sanki. Bıyıkları düzgün kesilmiş. Gözlerini zorla bağlamış gibi, bıraksa çözülüp gidecekler sanki. Küçük kulakları kafasına yapışık ve siyah saçlarında abartı yok. Bu dünyada var olduğunu anlatan bu tek kanıt elimdeki. Bir de onu seven, umut eden ailesi…

110 yaşındaki anası ölemiyor, oğul beklemekten yorgun, döşeklerde serili. Oğul gelmiyor ama ana yüreği bekliyor Memet Ali’sini. Acaba uçsuz denizlerde bir geminin güvertesinde kırlaşmış bıyıklarını ısırırken ne düşünüyor diyor insan içinden. Ya da bir köşede ölüp kalmışsa kimsenin haberi olmadan nasıl söylenir bu, 110 yaşındaki Meryem anaya.

Köyde genç nesil hep okumuş ve küçükler de okuyor. Eczacısı, doktoru, mühendisi var bu topluluğun. Çocuklar köyde ya da liseyi Urfa’da okuyorlar. Hiç babasını görmemiş küçük oğul geceleri düşünde babasını görüyor. İlk kez getirdiği küçük televizyona bakıyor heyecanla belki içinden çıkar gelir diye. Kasetlerine elliyor. En çok Nuri Sesigüzel’i severdi diyor anası.

İstanbul zevklerini tatmış, İstanbul’a aşık bu adamı kim, nasıl ele geçirmiş? Rivayet çok; ancak bilen yok. Atalarının ruhundan uzaklara düşmüş herkesin yolu nereye düşer acaba?

Karanlık basarken koyu lacivert bir yorgan gibi Mardin Kalesi’nin ışıkları görünüyor. Uzaklardan bir taç gibi Mardin’e oturmuş kalenin çağrıları tırmandırıyor bizi heyecanla. Beyaz bulutların arasından çıkıyoruz ışıktan taçla nurlanmış Mardin’e. Binlerce yıllık kültürün ağıtlarına yer açıyorum kalbimde.

1888’de Ermeni bir ustanın yaptığı taş konakta Süryani ailenin öyküsünü dinliyor ve atalarının çağrısına dayanamayan Ebru Baybara Demir, zorlu yolculuğunu ağıt tadında anlatıyor. Bir kadın öyküsü olduğu kadar kendi köklerine dönüş özlemi onun hikayesi. Bu dönüşe engel olmak isteyenlerin zincirledikleri geçmişleri gözlerimi yaşartıyor. Ebru hiç yılmadan ruhunda sentezlenen binlerce yıllık kültürün iplerine sarılmış ve direnmiş. Bugün başarısıyla övünüyor herkes. Ama kocası terk etmiş, ama kavga etmiş ne gam… Yorulmayanlarla yola devam etmiş ve harika bir restoran, fabrika ve yemek atölyesi kumru kadınlarla. Cerciş Murat Ağa Konağı’na gidin ve öyküleri dinleyin. Kadınlar nasıl kültürlerine sahip çıkıyor bir bakın. Gün doğuyor Mardin’in yamaçlarında umutla.

13.03.2005

 

Sayfa 4 / 13« İlk...«23456»...Sonraki »