Ömür boyu köyünün sınırlarından çıkmamış nesle inat, köyünden çıkıp dönmeyen insanların öyküleri var.Yalnız kalan karısı kocaman bir ev yaptırır ve bekler.110 yaşındaki anası ölemiyor, oğul beklemekten yorgun, döşeklerde serili.
İstanbul’da gün, doğum sancıları çekerken yollara düştüm. Güneş, ateşten bakır bir tepsi gibi ucunu gösterdiğinde İstanbul’un yedi tepesinden baktım yeryüzüne. Bakır tepsi muhteşem bir yuvarlaklıkta gülümserken ona ulaşmaya çalıştım. Göklerin arasında birbirimize göz süzdük zamanın kanatlarında oynarken. Urfa’nın ıssı otlu evlerine vardığımda ardıma aldığım güneşin pembe parçalara bölünmesini seyrettim uzun ovalar boyu. Binlerce yıllık öykülerin, efsanelerin ortasından geçerek ruhların yol kenarlarına dizildiği tarihin içinden geçerken, Reşo arabanın içinde yeni zaman masalları anlatıyordu bana. Keçili köyünde doğmuş dedesi, babası ve kendi tıpkı diğer ataları gibi. Yüzlerce yıllık bir köy topluluğu Şıhhanlar aşireti. Özellikleri; hiç göç etmemişler, hiç sağ ve de sol siyasi kavgaya karışmamışlar. Atalarının ruhundan hiç uzaklaşmayan bu insanlar yabancıları da içlerine almamışlar. Ancak Reşo’nun amcası bir istisna olmuş bu öyküde.
Hiç kimsenin İstanbul’a gitmediği, hatta Reşo’nun 43 yaşında hâlâ görmediği İstanbul ateşi 13 -14 yaşında Memet Ali Kamit’in gönlüne düşmüş. (Memet’i Muhammed diye çağırıyorlar) Kalkmış İstanbul’a gitmiş, oralarda çalışmış, büyümüş ve askerlik zamanı gelince onu da İstanbul’da yapmış. Reşo’nun çok sevdiği şakacı, konuşkan amcası askerden dönünce köye geldiğinde 22 yaşları civarındaymış. Bu köyde asla zorla evlendirme olmazmış. Kadını olsun, erkeği olsun gönlünün sevdiğine varıyor. O da sevdiği bir kızla evleniyor; ard ardına beş kızı oluyor. Altıncı, oğlan doğunca pek seviniyor. Yedinciye eşi hamileyken tarlalarının bir kısmını satıp borçlarını kapatmak istediğini ağabeyine söylüyor. Ağabeyi, “Mal satılmaz, biz sana yardım ederiz, bir vakitte ödersin geçer gider.” diyor. İşte bu herkesin son bildiği ve duyduğu diyalog. Bundan sonra Memet Ali sırra kadem basar. İlk bir iki yıl tek tek telefonlar ederse de köye, sonra bunlar da biter. Oğlu doğar, doğanlar büyür. Yalnız kalan karısı kocaman bir ev yaptırır ve bekler Memet Ali’yi. 15 yıldır Memet Ali yok ortalarda. Bir kere Bursa’da kesilmiş bir trafik cezası gelir köye. Bursa’dan geçtiğini anlarlar ve yaşıyor diye sevinirler. Bir kere gemilere tayfa olduğu söylenir ve hep diyar diyar gezdiği. Memet Ali etrafında birçok efsane ürer; ancak kimse onu bulamaz. Ne gazete ilanları, ne gelen gidene ısmarlanan tarifler işe yarar. Hatta son renkli fotoğrafı böyle bir umut uğruna kaybolur. Ben elde kalan son renksiz fotoğrafına bakıyorum. Üzerindeki şifreyi çözebilirmişim gibi gözlerimi matkap gibi dayıyorum bu soluk resme. Memet Ali kravatlı, ciddi ve esmer kafasıyla bu coğrafyanın kentli bir erkeği sanki. Bıyıkları düzgün kesilmiş. Gözlerini zorla bağlamış gibi, bıraksa çözülüp gidecekler sanki. Küçük kulakları kafasına yapışık ve siyah saçlarında abartı yok. Bu dünyada var olduğunu anlatan bu tek kanıt elimdeki. Bir de onu seven, umut eden ailesi…
110 yaşındaki anası ölemiyor, oğul beklemekten yorgun, döşeklerde serili. Oğul gelmiyor ama ana yüreği bekliyor Memet Ali’sini. Acaba uçsuz denizlerde bir geminin güvertesinde kırlaşmış bıyıklarını ısırırken ne düşünüyor diyor insan içinden. Ya da bir köşede ölüp kalmışsa kimsenin haberi olmadan nasıl söylenir bu, 110 yaşındaki Meryem anaya.
Köyde genç nesil hep okumuş ve küçükler de okuyor. Eczacısı, doktoru, mühendisi var bu topluluğun. Çocuklar köyde ya da liseyi Urfa’da okuyorlar. Hiç babasını görmemiş küçük oğul geceleri düşünde babasını görüyor. İlk kez getirdiği küçük televizyona bakıyor heyecanla belki içinden çıkar gelir diye. Kasetlerine elliyor. En çok Nuri Sesigüzel’i severdi diyor anası.
İstanbul zevklerini tatmış, İstanbul’a aşık bu adamı kim, nasıl ele geçirmiş? Rivayet çok; ancak bilen yok. Atalarının ruhundan uzaklara düşmüş herkesin yolu nereye düşer acaba?
Karanlık basarken koyu lacivert bir yorgan gibi Mardin Kalesi’nin ışıkları görünüyor. Uzaklardan bir taç gibi Mardin’e oturmuş kalenin çağrıları tırmandırıyor bizi heyecanla. Beyaz bulutların arasından çıkıyoruz ışıktan taçla nurlanmış Mardin’e. Binlerce yıllık kültürün ağıtlarına yer açıyorum kalbimde.
1888’de Ermeni bir ustanın yaptığı taş konakta Süryani ailenin öyküsünü dinliyor ve atalarının çağrısına dayanamayan Ebru Baybara Demir, zorlu yolculuğunu ağıt tadında anlatıyor. Bir kadın öyküsü olduğu kadar kendi köklerine dönüş özlemi onun hikayesi. Bu dönüşe engel olmak isteyenlerin zincirledikleri geçmişleri gözlerimi yaşartıyor. Ebru hiç yılmadan ruhunda sentezlenen binlerce yıllık kültürün iplerine sarılmış ve direnmiş. Bugün başarısıyla övünüyor herkes. Ama kocası terk etmiş, ama kavga etmiş ne gam… Yorulmayanlarla yola devam etmiş ve harika bir restoran, fabrika ve yemek atölyesi kumru kadınlarla. Cerciş Murat Ağa Konağı’na gidin ve öyküleri dinleyin. Kadınlar nasıl kültürlerine sahip çıkıyor bir bakın. Gün doğuyor Mardin’in yamaçlarında umutla.
13.03.2005