Zaman Turkuaz

BİR ZARİF SELAMDIR ŞEHRİN KELAMI

Ocak 30 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Mektupla büyüyen şanslı bir kuşaktanım. Mektup yazmak her zaman bana derin bir duygu salınımı getirir. Mektuplarım çok ünlüydü bir zamanlar. O derece duygu ve düşünce yoğunluğunu kaldıramayan bir aydın çevresi olduğunu, benim dünyamı dolduran Fransız aydınlarının muhabbetini bu memlekette yakalamanın imkansız olduğunu sonunda kavradım. Hiç unutmam Ankaralı aydın geçinen arkadaşa yazdığım uzun mektuba cevaben düğün davetiyesini almamı! davetiyenin üstüne de şu not düşülmüştü: evleneceğim için sana böyle mektuplar yazamam! Gülmekle ağlamak arasında kalmıştım. Sonra Türkiye pratiğinde bu sınırda çok kaldım. kafası karışığın memleketinde mantık ateş denizinde mumdan bir gemiydi sanki.Her değer ve kavram birbirine karışmış. İncelik ve zerafet ise serçe misali uçup gitmiş buralardan .
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Paris’ten Adalet Cimcoz’a yazdığı mektupları okurken bunlar aklıma geldi. Mektuplar 1953-1960 arasında yazılmış. memlektimin manzarasını Paris’ten bakarak gözden geçirince buraların dünyanın taşrası olduğu, taşralı aydınlarla ve politikacılarla daha fazla yol alınamayacağını bir daha anladım. Zerafet yoksunu ilişkiler ve insani değerlerin kumdan kaleler gibi yerle bir olan kıymeti şehiri şehir olmaktan aydını aydın olmaktan alıkoyan bir olgu.
Paris en sevdiğim şehirlerden biridir. Sizi kocaman entellektüel memeleriyle besler her dakika. estetik ondadır, zevk onda ve sentezin alası onda!
“Paris’teyim, anladın mı kardeşim, Paris’te. Ve pusulasız, direksiz bir gemi gibi dolaşıyorum. Bu şehirde göze ilk çarpması icap eden şeylerin hepsini bitirdim.Şimdi iki şey kaldı:Birincisi paranın verebileceği lezzetler ki onları hiç bir zaman tanıyamayacağız, bir de şehrin kendisi ve alışmak. Paris çok güzel. benim değişen ruh hallerim bile bu güzelliği örtemiyor. Burası evvela vitrinler memleketi.Vitrinler müthiş.Hele kadın eşyası…Harikulade.
Metro korkunç bir şey. Muazzam,imkansız bir şey…Ve ne teşkilat. metroyu kavrayan ve yolu şaşırmayan adam yarı Avrulalaşmış demektir. Bendenize henüz nasip olmadı. Bütün genç ressamları paris’e teşvik et Allah aşkına. Resim Paris’in en kolay adapte olunacak muhiti. Paris’te hayatımda en büyük değişiklik uyku ilacına ihtiyacımın azalması.Bir de uyku başlangıcındaki rüyalarım garip şekilde değiştiler. ve renkli rüya görüyorum;tıpkı renkli filmlerdeki gibi. Fransız peynirleri harika.Şaraplar nefis.Fakat kahveler ilaç gibi kokuyor ve kendimi hastanede sanıyorum. Fransa’da çay evde yapılacak,sakın dışarıda içme.
Balkondan Paris’e baktım. Manzara adeta kanatlanmış gibiydi”.*
Bu internasyonal şehirde Tanpınar farklı insnalarla muhabbetini anlatır. Bu renkli dünya onun rüyalarına bile yansır zaten. Resimle çok içli dışlı yaşar. Ünlü ressamFikret Mualla ile dost olur,ondan tablo bile satın alır o parasızlıkta.Sürekli gezer ve şehri içine sindirir. Mimari dokusunu, insanlarını ve şehirli olmayı yaşar her an. Çevreye geziler yapar ve Paris’ten sonra seveceği şehir olarak Floransa’yı söyler. her taşı,kaldırımı tarih kokan ve zerafeti,estetiği günlük yaşamda süren bu harika sanat şehri onu büyüler. Tıpkı benim gibi Boticelli tablosu önünden ayrılamaz. Ben gittiğimde de önü kucak kucak çiçeklerle süslenmiş “Venüs’ün Doğuşu” tablosu duygularımı dalgalara sermişti. Adalardan gelen genlerim Venüs’ün zarif saçlarına takılıp kalmıştı.
Şehirli olmayı tarifleyen bu bölüm çok hoş:
“Vitrinde tek bir lavanta şişesi yıldız gibi siyah bir kadife içinde parlıyor. Kadın elbiselerinin zarafeti, şapkalar..Camekana şöyle atılmış elbiseyi al kaç,ilk rasladığın nikah memurluğunda evlen. Kadını ne yapacaksın, her şey olduğu yerden,zarif,güzel,emsalsiz…Ben Paris’im!diye haykırıyor”.
Ben de adamı ne yapacaksın al git evlen duygusuna kapıldığımı itiraf edeyim. Bu incelikleri anlayacak zerafet içinde adam bulamadıktan sonra elbiseyi kapıp kaçmak daha kolay!
“Şark görünmeyen bir alev gibidir, bizi muhasara etmiştir. Bir adım sağa,sola,ileriye geriye attın mı yanarsın.Fert ve cemiyet halinde o olduğun yerde kalmanı ister,kalmanı ve çürümeni. Talihimiz bu. şarkte zıtlarla anlşabilirsin ama mutavassıt hadlerle anlaşamazsın. Yüzelli senedir o kooperatif müdürü karşımzıa çıkar,her meslekten olur ama aynı adamdır! Biz iki milletiz,garplı ve şarklı.”
Bu nedenle ben Avrupa’yı gezmedim,yüklendim der mektubunda.
Aydınlanma topyekün karanlık bir odada ışıkları yakmak değildir elbette. Bireyin aydınlanması,kendini bilmesi ve kendinle meşguliyeti gerekir. Okumayı bildiği kadar yazmayı, kritik edebildiği kadar eleştirilmeyi,zevk sefa kadar çalışmayı, düşündüğü kadar söylemeyi,öğrendiği kadar yapmayı ve kendin olmayı bilmeden şehir li olunmaz. Pamuktan aslanlar yolu tıkar durur.Anadilin ruhuna bir şey fısıldar derinden: İstanbul.Kendini bul.
*Tanpınar’ın Mektupları Dergah yay.
NEVVAL SEVİNDİ  

ZİHİNSEL BİR NEHİRDİR BELLEK

Ocak 24 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Stephen Wiltshire bir otistti ve yedi yaşından beri savan denilen yapıda yetenekler gösteriyordu. “Londra Alfabesi” isimli eserini on yaşında yaptığı yirmialtı resim oluşturuyordu.Stephen bir savan değil , aynı zamanda harika çocuktu.Otistik yetenekleri olan bu çocuk dili hiç kullanmıyordu.Çok acil ihtiyaçlar dışında çevresiyle ilişki kurmuyordu, etrafındakilere eşya muamelesi yapıyordu. Oyun nedir bilmiyordu, ihtiyaçlarını sessiz olarak dile getiriyordu. Bir işçi ailesinin ikinci çocuğu olan Stephen üç yaşından itibaren doktor kontrolu altında ömür sürmüş. Stephen üç yaşına bastığında babası bir kazada ölmüş, babasına çok bağlı olan çocuk onun ölümüyle inanılmaz bir huysuzluk sergilemeye başlar.
Haykırıyor, bağırıyor, yerinde dönüyor ve konuşmuyordu.Otistik özel okulda ilk defa resim yeteneği ortaya çıkar. Olağanüstü bir yeteneği vardır. Sürekli bina resimleri çizmektedir.Otistiklerde raslanan saplantılardan biri olarak bina çizme algılanır.Stephen durmadan çiziyordu ve arkadaşları ona “çizici” adını takmıştı. Yeteneği o kadar büyüktü ki, resim eğitimi alması gereksiz görüldü.Görsel hafızası çok iyiydi ve çok iyi bir taklitçiydi.Şarkıları çok iyi hatırlıyor ve ezber yeteneği muhteşemdi. Doktoru onu sadece ilaç verilecek bir hasta olarak görmedi, onu anlamaya çalıştı. Doktoruyla yaptığı uluslarası gezilerde çizdiği olağanüstü resimler ve bu gezilerdeki davranış biçimleri hep incelendi. Doktor onunla insani ilişki kurmayı başardı. Savan dediğimiz bu otistlerin özelliği belleklerinden ve gözlerinden hiçbir ayrıntının kaçamamasıdır. Büyük, küçük, önemli, önemsiz hemen her şeye eşit değerde bir karışım olarak bakarlar. Otistik savanlar da görülen bir özellikte, en küçük ayrıntıları anımsamaları, ancak bu anılardan, genelleme yapmalarını sağlayacak ipuçlarını ve hassas noktaları çıkaramamalarıdır. Örneğin inanılmaz sayılarla hesap yapan savan ikizler, dört yaşından itibaren yaşadıkları her şeyi ince ayrıntılarıyla bilmelerine karşın yaşam duygusundan, bir bütün olarak yaşamlarındaki tarihsel gelişmeden habersizdirler. Bu tür bellek yapıları normal bellekten farklı olarak kendine özgü güçlü ve zayıf yanları vardır. Bir anne otistik oğlu için şunları diyor:
“paul, çoğumuzun aksine yaşadığı bir deneyimi alışkanlık haline getirmez, ona süreklilik kazandırmaz. Onun zihninde her an, diğerlerinden ayrı, adeta kopuktur. Bu yüzden hatırlama sürecinde hiçbir şey kaybolmaz, bastırılmaz.”* Birbirinden ve kendinden kopuk anlar yaşayan bu çocuklar da derin bir süreklilik ve gelişim kazanma kapasitesi yoktur.
Ben bu bireysel otizm öykülerini okuyunca toplumsal bir otisizm de olamaz mı diye düşündüm. Türkiye bir türlü yaşadığı kopuk kopuk an parçalarından sıyrılıp süreklilik kazanan bir nehre dönüşemiyor. Dedikodu yönteminin her yere sirayet etmesi de “an an” yaşama, kopuk parçalar halinde yaşamın üstünde kaymayı anlatıyor sanki. Bu birbiriyle ilişkilendirilmemiş kültürel yapı parçaları dağınık bir boz yap gibi köşede beklemekte. Ne bilim çalışması yaptığını iddia edenler, ne liderlik iddiası olanlar bütünleştirmeye yarayacak bir bellek oluşturamamakta Türkiye’de. Sanki bütün görsel dünya Stephen’ın içinden nasıl bir nehir gibi akıp gidiyor , ama hiçbiri anlam taşımıyorsa, içselleşmiyorsa Türkiye’de yaşadıklarını içselleştiremiyor. Deneyimlerine anlam katamıyor. Bundan dolayı yaptığı, yaşadığı hiçbir şey onun bir parçası olmuyor. Birbirinden uzak sosyal ve kültürel yapılar zihinsel bir işlev bozukluğu gibi Türkiye’yi kendine uzak tutuyor.
Türkiye kendi özgün kültürel sentezini yapmak için zihinsel çaba harcamalı. Zihnini muazzam bir depo halinde kullanmak yerine çağrışımlara açık kılmalı.Geçmişteki her şeyi anlamadan ileten değil, kendi değişimini sağlayacak bilgiyi üreten olmalı.
Türkiye geleceğin kanatları altında uyuklamak yerine kendi kanatlarını kullanmayı öğrenmeli ki şafak vaadkar olsun bize.
*Mars’ta Bir Antropolog Oliver Sacks İletişim
NEVVAL SEVİNDİ
 

ONLAR SAVAŞ YAPARLAR BUNA BARIŞ ADINI VERİRLER

Ocak 10 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Amerikan Dil Kurumu (American Dialect Society) her yıl en fazla duyulan sözcük ya da deyimi seçiyor. Geçen yıl 11Eylül saldırısından dolayı en çok kullanılan sözcük olarak “9-11″seçilmiş. Bu yıl seçilen deyim ise “kitle imha silahları” oldu. Aslında bu terimin tarihçesi ve kullanımı 50 yıl öncesine gidiyor Amerika’ da. “Televizyon ya da radyoyu açtığınızda sayısız kez duyulan sözcük buydu elli yıl önce de” diyor komite başkanı açıklamasında.
Amerika’ da televizyonu açıp da haberlerde “kitle imha silahları” lafını onlarca kez duymamak mümkün değil. Irak savaşının geriye sayımı olarak gösterilen şu günlerde Türkiye’de de Musul -Kerkük tartışmasının yaşanması çok ilginç. Dünya emperyalist güçlerinin kaçıılmaz paylaşım savaşının ilki olan Birinci Dünya Savaşı bizim “Kurtuluş Savaşı” mızın karşılığıdır. İkinci savaşa ise hiç katılmadık. Bugün dünyanın geldiği yerin paylaşım savaşının ilk günleri olması çok anlamlı doğrusu. Bunun hep korkulan üçüncü dünya savasına doğru gitmeyeceğini de kimse garanti edemez gibi görünüyor.
Amerika’ da 1968 ‘de ölüm cezasını onaylayanlar yüzde 68 miş, bugün onaylayanların oranı ise yüzde 72. Yıllarca akademisyenler ve sivil toplum önderleri ölüm cezasına karşı savaş verdiler ama bugün ölüm cezasını savunan profesörler de var. New York Kanun Okulu profesörlerinden Robert Blecker caydırıcı olarak ölüm cezası üzerinde çalışıyor.
Bu arada kongrenin çalışmaya başlamasıyla Amerikan halkıın ne düşündüğüne dair yeni kamuoyu araştırmaları hemen gündeme geldi.
Bu araştırmalara göre Amerikan halkı K.Kore ile bir savaşı istemiyor. (İsteyenler%47, istemeyenler %48) Bunun üzerine Başkan Bush ağız değiştirip bu sorunu diplomasi ile çözmek mümkün demeye başladı. Irak konusu için durum hiç böyle diplomatik değil. Amerikalıların yüzde 51′i Irak’ ı düşman kabul diyor. K.Kore için bu oran yüzde 18′e düşüyor. Farklı bir ırk ve din olmasına ,ayrıca aralarında bir savaş deneyimi bulunmasına karşın Koreliler Amerikalılara hiç de terörrist ya da düşman gibi görünmüyor. Bu araştırmada Amerikalıların en önemli iki konusu olarak, terör ve ekonomi öne fırlıyor.
Hatta Amerikalıların 11 Eylül şoku yaşamaları terörü birinci sıraya oturtamamış. Ekonomi en önemli sorunumuz diyen Amerikalılar yüzde 91, terör en büyük dert diyenler yüzde 90. üçüncü sırada ise eğitim yer alırken onu Irakla olan savaş pozisyonu izliyor. Beşinci sırada sağlık harcamaları ve işsizlik geliyor. federal bütçe açığı ise %68 ile 11. sırada.Hemen ardında vergiler %65le göze batıyor. Bu sıralama bizim sıralamamız da olabilir rahatlıkla. Terör içeride zayıflamış olmakla beraber savaşı da terör kapsamında kabul ederek bugünlerde aynı sıralamayı geçerli sayabiliriz. Avrupa’ya baktığımızda da ekonomik sorunlar ve işsizlik birinci sırada görünüyor. Dünya ciddi bir ekonomik durgunluk içine girdi. Kitlesel üretimler bir çok yeri kilitledi. Eskiden 2000 dolara bir küçük ev bulan Silikon Vadide kendini şanslı bulurdu. Bugün her yerde kiralık ilanı var. Üstelik kiracılar yeni durum karşısında pazarlık yaparak kiralarını düşürüyorlar. Silikon Vadisinin terk edilmiş kovboy kasabalarına benzediğini bir arkadaş aktardı.
Calver bölgesi zengin yerleşimlerden biri Los Angeles’ da. Burada en ünlü genç çetelerinden birinin adı “Calver City Boys” Bu gangster çetesinin çocukları sokaklarda yaşıyor. Araba,ev hırsızlığı ve gasp yanısıra uyuşturucu satıcılığı yapıyorlar. Zenci ya da Meksika kökenliler, Güney Amerikalı lise öğrencileri okumaya inanmadıklarını söylüyorlar. Akademisyen olan dört beş bin dolar alıyor, öğretmen ise çok düşük maaşla çalışan demek diyor çocuk, o zaman para kazanmak için okumak anlamsız. Değerler alt üst olmuş.
Tekrar Irak savaşına dönersek, eğer biz hep Amerikalıların bir askerin bile burnu kanamasın ister diye konuşuruz. Fakat araştırmada her ne kadar yüzde 30 Amerikalı bin askerden az ölür diye tahmin ettiyse de , üçbin askerden az ölür diyenlerde yabana atılmayacak bir oranda yüzde 15.
Üstelik Başkan bir askeri valiyi bölgeye yerleştirmek istediğini söylerken hiç tepki almıyor. Irak savaşı karşıtları bugün seslerini Vietnam savaşı karşıtları kadar gür çıkaramıyorlar.
Batı imparatorluğu ikinci dünya savaşı öncesi ekonomik ve sosyal şartlara yeniden geliyor. Daha zengin olması durumu değiştirmiyor. Dünyanın yeniden paylaşımı kaçınılmaz bir fırtınanın sesizliğini taşıyor. Hiç bir gökgürültüsü bir hortumu tarif edemez. Yaşananları anlamak ise hortumu tariften zor.
Hiç bir gerçek tek yüzlü değildir. Batı para ve tüketim üzerine kurduğu sistemini aynen devam ettirmek için her zaman savaşa ihtiyaç duyacak.
M.S.1.yüzyılda Tacitus bunu yazmış:” Onlar savaş yaparlar ve buna barış adını verirler” .
Modern dünyanın maddi zenginliği yoksulluğu kendi ülkesinde bile yok edemiyor. Ekonomiden sadece parayı anlamamız gerekirse asla bu sorunu çözemeyiz. Kültürel dünyamızın kapılarını bireye ve topluma daha fazla açmalıyız. Kendini bilmeden değerli, değerleri bilmeden kendin olamıyorsan para sadece gasp ediliyor.Mevlana bundan daha karanlık bir çağda tan vaktinin yapı taşlarından en önemlisi oldu. Ne fakirliğe övgü lazım, ne zenginliğe.
İnsanı uçuran iki kanat vardır, biri korku diğeri ümit. Ümit söken bir şafak gibi pembe öpücükler kondururken hayata, korku soğuk sabah yeliyle yüreğimizi dondurur. Sevgi ikisini birden bağrına basar.
NEVVAL SEVİNDİ

 

GERÇEK DEMOKRASİ EŞİT KILMAKTIR

Aralık 20 2002Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Şahin Alpay’ın Amerikalı antropolog Jenny B. White ile yaptığı ropörtaj aklımı Türkiye’de ilk kez benim yaptığım Refah Partili kadınlar araştırmama götürdü. Elbette, İslamcı kadınlar olarak görünmez kabul edilen RP kadınlarını dizi yapınca ödül almadım. Yabancı entelektüellerin ilgi odağı oldum sadece. Ayni zamanlarda White ise Ümraniye’de kadın emeğini araştırmak için bulunuyordu. Araştırması için mali kaynağı Fullbright-Hays ve National Science Foundatian sağlamıştı.
Benim bulgularımla White’ ın bulgu ve izlenimleri neredeyse birebir aynı. O zamanlar RP kadınlarla yaptığım derinlemesine mülakatlar sonucu söyledikleri , kadınların parti aracılığıyla değil, uygulanan siyasetle değiştiğini gösteriyordu.
“Teşkilatın can damarı ev sohbetleri ve hatibeler aracılığıyla kurulan diyalog . Kendini işe yaramaz hisseden kadına insani ilişki kurarak yaklaşan ve onu önemseyen Refahlı kadınlar bunun karşılığını fazlasıyla almış durumdalar. Bunu içten ve inanmış bir ruh haliyle yapmaları, karşısındaki en kuşkucu insanı bile rahatlatan bir iletişim modeli.Hiç bir yerde sözü dinlenmeyen,adam yerine konmayan kadına “sen dünyayı değiştirecek güce sahipsin” ajitasyonu yapılıyor.
Refahlı kadınlar teşkilat içinde sosyal çalışmaya girdikçe, kendi kadınsı kimlikleri de güçleniyor. Kadın hakları talepleri, birden Refahlı erkekleri bile ürkütecek biçimde öne çıkmaya başlıyor. Onlara göre “Adil düzen” erkekleri de adam edecek!
Partili yetkin bir kadın yönetici kadının konumunu feminist bir söylemle aktarıyor:” Şimdi ne mahkeme var ne sığınacak bir yer.Medeni kanunda haklarımız yok.Kadın tek başına,isyan etse ortada kalır bugün.”
Refahlı kadınların teşkilatlanmadaki sırrı, aile temelinde politika yapılması. Hayatlarında hiç bir örgüt ve sosyal faaliyete giremeyecek kadınlar, Refah yolu ile sosyalleşiyor ve kendini “önemli” bulmaya başlıyor.”*
1996’da yayınladığım bu çalışmayı şöyle değerlendirmişim: “Toplumdaki ekonomik zorluklar ve yaygınlaşan adaletsizlik , merkez partilerini eritiyor. Orta direk “protest” hale gelirken bundan en çok etkilenen de kadınlar. Sonuç olarak RP kadınlar örneği biraz da şunu gösteriyor:Topluma bir hedef koymayı ve toplumsal değişimi beceremeyen politikacılar ve aydınlar durdukları yerleri terk edip biraz kıpırdamalılar. Durdukları yerden gördükleri manzara işin küçük bir ayrıntısı.”
Daha sonra RP kapatıldı. Yerine Fazilet kuruldu. RP hanımlar komisyonunun çalışkan üyeleri görevden alındı ve milletvekilleriyle akrabalık bağları olan kadınlar getirildi.Vitrin tabandan temizlendi. “Fazilet Partisi’nin politikası değişmeyecek ve işçi karıncalar asla taltif edilmeyecek. Tüm partilerin kadın politikalarından çok farklı olmayan bir yapılanma. İş varsa çalış, seçim varsa listeden kaybol!” diye de 1998 de eklemişim.
White’ın dediği gibi parti kapatma ile çözülmeyen ilişkiler ağı FP’den de AK Parti’ye taşındı. Bu kez en etkili mazaret olan “başörtülü” olduğunuz için listelere sizi koyamıyoruz lafı havada kaldı, çünkü çok sayıda başı açık kadın Ak Partili oldu. Ama milletvekili aday adayı olamadı. Milletvekili de olamadı. Kapılar kontrollu bir aralıkla izin verdi geçişe.
Refah Partisi yerel politikalarıyla, kurduğu insan ilişkileriyle etkili olmasında en büyük motor güç kadınlardı. Bu kadınlara yer vermeyen Fazilet hiç varlık gösteremedi. Ak parti ise protest oyları toparladı. Kadın politikasında diğer partilerle ortak bir davranış sergiledi. Bunda ısrar ederse geleceğini Fazilet Partisi’ nin aynasında görebilir.
Çünkü bu kadınlar köyden, kasabadan göç etmiş kadını mobilize ettiler. Onların şehir hayatına katılmalarını sağladılar, örgütlü güç olmayı öğrettiler.
White Ümraniye’deki bulgularından CHP’ye söz edince onların “biz modern bir partiyiz, o tür çalışma için vaktimiz yok” dediğini söylüyor. İşte ondan sonra çok vakitleri olmuştu, çünkü Meclis dışında kalmışlardı! Ben CHP adına İzmit taraflarında bir konuşmaya katılmıştım o dönemde ve kadınların en büyük sorunları şiddet, yoksulluk ve ezilmişlikti. Buraya CHP için gelmedik siz belki bize yardım edersiniz diye geldik demişlerdi.
White kitabında ilginç bir şeye değiniyor: “Ziyaret ettiğim gecekondu mahallelerinde kolsuz ya da kısa bluzlar ya da dar elbiseler uygun sayılan açıklık sınırını geçiyordu. Ancak değişmez kesinlikte kurallarda yoktu. Hem “kapalı” , hem “açık “ giysi tarzları sürekli değişiyor, uygunluk sınırları neredeyse yıllık olarak belirleniyordu.” *
İşte, Türkiye’de medyayı meşgul eden, kıyametler kopartan kapanma eyleminin gerçeği burada anlatılıyor. Tesettüre de moda ve şık olduğu için bayılan kadınlar gördüm diyor Şahin Alpay’a White. Oysa medya ne anlamlar yüklüyor!
Türk kültürünü ve bu kültürün taşıyıcısı olarak temel rol oynayan kadını dikkate almayan hiç kimse Türkiye’de politika üretemez. Türk kültüründe aşırı yasaklayıcı unsur yok. Pragmatik bir yapı ve değişime açık uçlar var.
Geleneksel ve geleneksel dindar aileler üstünde çalışan White bizim aydınlardan daha fazla nasıl anlamış toplumu? Önyargısız bir bilim kadını olarak çalışarak. Samimiyetini koruyarak. Siyasette samimiyeti göstermesi gereken AK Parti, entelektüel alanda ise aydınlar samimiyeti bir değer olarak benimsemeli. Gerçek demokrasi , eşitliği kabul etmek değil, eşit kılmaktır. O zaman yıllardır söylediğim Türk Rönesans’ı hayal olmaktan çıkar.
*25 Ağustos 96 YeniYüzyıl gazetesi
*Para ile Akraba Jenny B. White

NEVVAL SEVİNDİ
 

BİR GÖNÜL ELE AL Kİ ADAM OLASIN

Aralık 10 2002Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Çin seddi ile AB arasına sığmayan taşan Türkler tarihleri boyunca yaşam ırmağının akışına kapılıp gittiler. Dağlara,sulara,ağaçlara taptılar . Yaşam sevinçleri “yağız yerle parlak gök” arasında her şeye değer veriyordu.
Doğa ile böyle içiçe yaşayan Türkler yaşayanı da severdi, cansızı da. Müslümanlığa silme yaşama sevincini taşıyan Türkler büyük bir çoşku seliyle inançlarını sürükleyip götürdüler Viyana kapılarına kadar. İçlerindeki sevgi ve aleme duydukları saygı Allah ve Muhammed sevgisiyle katmerlendi. Türkler Ramazan gelince büyük bir neşe, minnetle oruç tutup ibadet ettikleri kadar akşamları oyunlar, eğlence ve masallarla düşlerini beslediler. Gelen bayrama hiç bir yerde gösterilmeyen büyük itibarı verip “şeker” bayramı dediler. Ağızları tatlı,gönülleri katlıydı. Bu olağanüstü kültür sentezini bize unutturmak isteyenlere bizim yeni cevabımız,hayallerimiz olması gerekir. Ülkemizde eksik olan hayaller eksik sentezden kaynaklanıyor.
Bütün varlık alemi,durmadan değişir. Her an yenilenir. Bize her şey yerli yerinde duruyormuş gibi gelir,oysa sufiler bilir ki alemde bir an bile sukün ve karar yoktur. Alem her an aynı alem değildir. Sufiler, her şeyin canlı olduğuna inandıkları için her şeye karşı merhametle, esirgeme ile muamele ederler.  

BİR GÖNÜL ELE AL Kİ ADAM OLASIN

Aralık 5 2002Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Çin seddi ile AB arasına sığmayan taşan Türkler tarihleri boyunca yaşam ırmağının akışına kapılıp gittiler. Dağlara,sulara,ağaçlara taptılar . Yaşam sevinçleri “yağız yerle parlak gök” arasında her şeye değer veriyordu.
Doğa ile böyle içiçe yaşayan Türkler yaşayanı da severdi, cansızı da. Müslümanlığa silme yaşama sevincini taşıyan Türkler büyük bir çoşku seliyle inançlarını sürükleyip götürdüler Viyana kapılarına kadar. İçlerindeki sevgi ve aleme duydukları saygı Allah ve Muhammed sevgisiyle katmerlendi. Türkler Ramazan gelince büyük bir neşe, minnetle oruç tutup ibadet ettikleri kadar akşamları oyunlar, eğlence ve masallarla düşlerini beslediler. Gelen bayrama hiç bir yerde gösterilmeyen büyük itibarı verip “şeker” bayramı dediler. Ağızları tatlı,gönülleri katlıydı. Bu olağanüstü kültür sentezini bize unutturmak isteyenlere bizim yeni cevabımız,hayallerimiz olması gerekir. Ülkemizde eksik olan hayaller eksik sentezden kaynaklanıyor.
Bütün varlık alemi,durmadan değişir. Her an yenilenir. Bize her şey yerli yerinde duruyormuş gibi gelir,oysa sufiler bilir ki alemde bir an bile sukün ve karar yoktur. Alem her an aynı alem değildir. Sufiler, her şeyin canlı olduğuna inandıkları için her şeye karşı merhametle, esirgeme ile muamele ederler. Namaza duracakları vakit secde yerini öpüp kalkarlar. Yürüken bile yere hızlı basmazlar;yer ayak altına döşenmiştir,herkesi başının üstünde taşımaktadır, herkese hizmet vermektedir.Çatalı,kaşığı ellerine alınca sapını öperler. Sofrayı öpüp otururlar. Bütün bunlar her şeyi canlı kabul ettiklerindendir.
Bu duygu ve düşünce aleminden diktatörlük çıkar mı? Bunu bilmeyen zahiri ibadete takılandan çıkar otoriter zihniyet ancak. Bu da Türk adabı değildir. Çünkü insanı sevmek Allah’ı sevmektir .
Sufilerin ulularından Hace Abdullah-ı Ensari, “su üstünde yürürsen saman çöpü olursun ;havada uçarsan sinek kesilirsin; bir gönül ele al ki adam olasın” der.*
Biz de kadın da,erkek de,genç de ,yaşlı da ,hepsi insandır. İnsana saldırana,eziyet edene , onu kandırarak üstünlük sağlamak isteyene “hayvan-ı natık “denir,yani konuşan insan. Bu sürekli doğuran alemi anlamayana nasıl insan denir ki? Bu nedenle Mevlana Allah’ın ışığını,nefsin bedenleştiği kadının, tüm yaradılışın başlangıcında olduğunu vurgular. Kadın konusunda kör olanlara şöyle der:
Peygamber dedi ki:kadın, akıllılara, gönül ehline adam-akıllı üst olur. Bilgisizlerse kadınlara üst olurlar; çünkü onlar sert ve pek kaba kişilerdir. İncelik,lutuf,sevgi azdır onlarda; çünkü yaradışlarında hayvanlık üstündür. Sevgi, acımak insanlık huyudur; öfkeyle istek ise hayvanlık huyları. Kadın Allah ışığıdır,sevgili değil; kadın sanki yaratıcıdır,yaratılmış değil.”*
Kadın olduğumdan dolayı başıma gelenlere hep bunları düşünerek karşı durdum zaten. Ben bu güzelim alemin üyesiydim, hayvanlar aleminin değil şükür.Sen nesin ki diyen yönetici zihniyete böyle direndim. Çünkü gerçek müslümanlık, gerçek kültürümüz onları dışlayan bir pırlantaydı. Böyle düşünmeyen erkekler kadınların yaşam sevincini boğan zorbalardır. Hidayete erememiş cahiller otoriter ve diktatör yapılardır.
Donmadan yaşayabilmenin bir manası olması gerek. Herkesi sevgi birliğine çağıran ve 800 yıldır ölmeyen Mevlana ölümlü insanların yüreğine ölmezliğin sırrını üfledi. Taasubun hoş görmediği şiir ve musiki ile raks vicdanları katılaşmaktan korudu. Donacak yerde çağıldayarak aktı gitti ve bugüne geldi. Türk müslümanlığının ve kültürünün ölümsüz kaynağı bu çoşku ve sevinçte yatar. Binlerce insanın ölüdürüldüğü,boğazlandığı,acıların yaşandığı,Moğol istilasında yok olan binlerce el yazması Kuran ve de camii, yaralı insan yüreği, hepsi Mevlana’nın üfürdüğü umut,çoşku ve aşk ateşi ile yeniden ayağa kalktı. Büyük bir meşale gibi yanıyor bugün bile.
“Yıkıntının olduğu yerde hazine bulma umudu vardır
Allah’ın hazinesini niçin harap bir kalpte aramıyorsun?”
Modernizm “öteki” üstünde bir hükümranlıktır. Bize de bulaşmıştır. İçsel dünyası olmayının ne post-modernizmi anlam taşır ,ne “post” suz olanı! Sentez ve bütünleşme onların bulacağı bir şey değil, bizde varolan bir şey! Ruhun gerçek yokluğu, uzaklaşma ve ihanet yoluyla iç düşünceden yoksun kalmadır.
Hayallerimizi ve bilgimizi sevgiyle harmanlayalım ve bu yüzyılın sentezini yeniden Viyana kapılarına serelim derim. İstanbul’ dan dünyaya seslenelim.

NEVVAL SEVİNDİ
*Abdülkadir Gölpınarlı Tasavvuf
*Mesnevi I: 2442-2446
 

KENDİ GÖNLÜNE DOĞRU YOLA ÇIK

Kasım 22 2002Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Hiç bir üzüm tekrar dönüp koruk olmaz. Koruk kalmakta ısrar edenlerin de üzüm oldum iddiası olmasa aslında mesele de kalmaz.
Hiç olmazsa bu kutsal ayda dönüp içimize baksak diye düşünüyorum.
 

BİZ TAN YERİNDE SULTANIZ

Kasım 5 2002Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

BİZ TAN YERİNDE SULTANIZ
Yıllarca sonra özlemi vardır. Söze dökülemez derin duygular da bir şelale gibi çağıldar gider. Öpücük olur yanaklara konar ya da sevgiden ağırlaşmış bir baş omuza yaslanır özlemin eve kavuşmanın ,vatan dönmenin ya da sevgiliye sarılmanın tüm ağırlığıyla. Evin o sıcak havası,bildik eşyaların yerli yerinde duruşları bir güven halesiyle insanı sımsıcak sarmalar. Kötü günler bitmiştir. Dışarının soğuk,sahtekar ve yalancı dünyası kollarını boynumuza dolar.kapının eşiğinde zavallı bir kılıksızlıkta kalakalmıştır. İnsanın içinden nanik yapmak geliverir. Kendimizi anamızın ya da babamızın kucağına atarken bir gözyaşı seli yanaklarımızı yaz yağmuru gibi aniden bastırır.
Çocukluğumuzun kaygısız günleri içimizde bir yerlerden fırlar

Güven içinde olmanın, sevilmenin ve değerimizin bilinmesinin mutluluğu bir kek hamuru gibi kabarır da kabarır ,ta ortadan ikiye ayrılıncaya kadar. Sonra mis gibi bir koku sarar ortalığı. Annemizin yemekleri özlemimizin en nadide parçası olarak önümüze gelir.
İşte, yıllar sonra zorunlu sürgünün ardından, “yazma” ağacının dallarını silkeleyerek düşen meyvaları beğeninize sunuyorum. Bir tabak sulu şeftali ya da kırmızı elma hemen yanıbaşınıza konmuş.

Aramızdaki en gizli sır, “sözcükler”. Birlikte paylaşacağımız şakır şakır ağlayan, pırıl pırıl gülen sözcükler….Ben sözcüklere hayran doğdum. Hem yazdım,hem okudum bebeklik biter bitmez. Bu sevdayı paylaşmak en büyük tesellim.

Sözcükler benim gecelerimi,gündüzlerimi çalar. Onları çok severim,değer veririm. Onlar beni sürükler götürür peşi sıra. Ağzımda Bursa kestane şekeri gibi ezerek tat alırım sözcüklerden. Öfkelerimi kabaran dere yatakları gibi sözcüklere yıkarım ve onları salarım sevmediklerimin üstüne. Sel gider kum kalır ve sözcükler küçük altın kırıntıları gibi parıldar ortalıkta. Bir pişmanlık,hüzün geçer bulutların arasından. Sözcükler hemen bir uçurtma olur takılır hüznün peşine. Uçuşur deli rüzğarın koynunda.
Beklenmeyen sözcükler limon çekirdeği gibi fırlar gider adamın suratına kızgınlıkla. Bir gülmek gelir dudaklarımın ucuna sözcükler toplar her şeyi yığar bir köşeye.
Şiir o nedenle hayatın özüdür benim nezdimde. Sözcük en çok şiirde kendine yer bulur,sereserpe açılır gider. Şiir dizelerinde uçuşur şairin ruhu fırtınaya tutulmuş gibi.
“Gerçi hepimiz kuluz,insanız
Ama biz tan yerinde sultanız!”
Hafız sultanlığımızı “söz”ile verir kulağımıza latif mısralarda.
Gönül hazinesi olsa da hepimizde nedense keseler bomboş durur !
 

Sayfa 13 / 13« İlk...«910111213