Zaman

ÇANAK ÇÖMLEK PATLADI

Mart 10 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

1970′lerin anti-Amerikancı solcuları ve 1979′da zafere ulaşan Humeyni’nin İran’ında “şeytan Amerika”diye bağıran İslamcıları bugün ortak duygularla mutlu olabilmekteler. Bunu 1970′lerde solcular hakaret kabul ederdi. Köprülerin altından çok sular aktı.
İnsanlar, belanın öngörülmesini belaya neden olmakla,hatta bela istemekle karıştırırlar.Şöyle düşünmeyi çok severler:”böyle şeylerden bahsetmeyi bir kenara bıraksalar, böyle şeyler olmayacak”. On gün önceki yazımı şöyle bitirmiştim:
“Pişmanlıklarla örülü siyasi tarihimiz geleceği yine perdeliyor olabilir mi merak ediyorum.”*
Tayyip Erdoğan “tam demokratik sonuç” dediği tezkere için bir gün önce fire vermeden onay alacaklarını söylemişti!Türkiye’nin yerinin saha olduğunu da vurgulamıştı. Bu bir liderlik zaafıdır. Kendi grubunu tanımamak ve sahip çıkamamak “demokratik sonuç” savıyla savsaklanamaz. 363 kişilik tek parti iktidarının üyeleri olan partililer Genel Başkan’larına üçte bir oranında “hayır” demişlerdir.Tek parti iktidarı ne oldu? Bu kadar büyük bir ağırlıkla gelen tek parti iktidarı yıllar sonra beklenen uyumu hükümet olarak yakalayacak denirken sonuç hüsran oldu. Çocuk oyunlarında , “çanak çömlek patladı” diye sokaklarda bağırılırdı. Şimdi bunu siyasete transfer edebiliriz. Hükümet anti-amerikancı mirasından dolayı inanmadığı bir konuyu Meclis’e taşımakla hata etti. İktidar olma zaafı açığa çıktı. Burada siyasi duruş göstermek çok önemliydi. Ya “hayır ben ilkelerim ve anlaşmalar doğrultusunda şuraya kadar izin verebilirim” diyerek hiç para pazarlığını bu kadar ortalığa dökmeyecekti, ya da “evet Saddam Hüseyin gelecekte benim için de tehlikelidir işbirliği yapacağım “diyecekti. Siyasette hem oradan ,hem buradan topla koy sepete yok. Siyasi duruş gerekli. Oysa ayni partide herkesin ayrı bir pozisyonu var. Bir bakıyoruz partili Meclis Başkanı Bülent Arınç ; “Big Brother bizi bir aydır izliyordu.Meclis,hayırlı işler yapacak” diyor. Öte yana dönüyoruz Başbakan yardımcısı Yalçınbayır’a çarpıyoruz; “Bakan olarak imza attım.Vekil olarak atmayacağım”diyor.
Aynı anda Saddam Hüseyin’eArap dünyası destek vermediğini açıklayan ve Irak’tan ayrılmasını talep eden sonuç bildirgesini okuyor. İki haftada Irak’ı terk et dediği Saddam’a Türkiye Büyük Millet Meclis’inden destek çıkıyor!
Bütün dünyada SaddamHüseyin’i destekleyen Türkiye imajı bakalım geleceğimizi nasıl etkileyecek? Meclis’in kararına Araplar üzülürken Kürt liderler çok sevindi.
Şimdi savaştan kurtulduk diye sevinemeyiz,çünkü ekonomik savaş bütün hızıyla üstümüze geliyor. Bağlanamamış bütçe, kara delikler, abur cubur yiyerek kof şişmiş insanlara benzeyen ekonomideki büyümenin tehlike sinyalleri ve kaybolan güven duygusu. Ekonomik kalkınma modeli olmayan AKP hükümeti ülkenin nasıl zenginleşeceğine dair bir vizyona sahip değil.Başbakanın açıkladığı 9.8 katrilyonluk gelir çok klasik bir modeldir:Sık milletin boğazını gelir olsun modeli!Ek emlak,ek taşıt,katrilyonluk tasarruf,köprü geçişe kadar her şeye zam için harika bir kalkınma planı diyemeyiz herhalde.
İktidarın tek kartı “güven”di. Tek parti iktidarı olarak ne isterse yapabilecek güçte olduğu varsayılan AKP iktidarının Anayasayı değiştirmesi, reform paketlerini geçirmesi ve tabuları yıkması bekleniyordu. Nerede iktidar gücü?
Türkiye’ye gereken siyasi önderlik,vizyon ve perspektiftir bugün.
NEVVAL SEVİNDİ
*18Şubat Zaman
 

YAŞAMA SEVİNCİNİN ÖNÜNÜ AÇIN

Mart 10 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

Kadınlar Gününü Elazığlı kadınlarla kutladım.8Mart’ta onların davetlisiydim.Erkeklerin de hakkını yememek lazım G.Saray-Fener maçına rağmen konferansa katıldılar. İki ayrı konferans salonunda çok yüksek katılımla birlikte olduk.
Anadolu’da yıllardır geziyorum. Kadınların değişimi bulutların dağıldığı bir gökyüzü gibi açık ve berrak görünüyor. Artık kadınlar eğitimli ve eğitimli kadınlar çalışıyor. Sadece evde çalışmak onlara yetmiyor toplumsal hayata katılmak için çaba harcıyorlar. Bir çok güçlüğü göğüsleyerek ve ailelerinin rahatını bozmadan kendilerini geliştirmeye çalışıyorlar. Elazığ eski ve köklü bir kültürün toprakları. Ayrıca yerleşmiş bir üniversite kültürü ve yaşamı var. Üniversitenin çok olumlu bir katkısı olduğu kesin. Kültürel hayat canlı.
Son yıllarda görmeye başladığım çok güzel bir aile örneğini sizlerle de paylaşmak istiyorum. Çok zeki ve güzel bir hanım başörtülü,genç yaşta evlenmiş ve üç çocuk sahibi olmuş. Yaşı 28 olduğunda çocuklarının eğitimiyle çok yakından ilgilendiği için kendisindeki okuma ateşi alevleniyor. Kocasına bu isteğini açınca kocası olumlu bakıyor. Ama babama sormak gerekir diyor. Babası kırsal bölgenin insanı ama Anadolu’nun “okumadan yazanları”ndan. Oğluna diyor ki:” Bırak okusun bizimkiler gibi cahil olmasın”.Kendi babası da destekliyor. Yani erkekler onun önünü açıyor. Böylece önce ortaokulu,sonra liseyi dışarıdan bitiren hanımefendi bugün sosyolojide doktora öğrencisi. Evet, isteğince başarılıyor. Yeter ki, çok istekli olun. Çok güzel eğittiği oğulları da anneleriyle gurur duyuyor elbette.
Anadolu’da kadınlar değişim isterse erkekler değişecek. Onlar da iyi ve kaliteli bir yaşam istiyorlar. Daha medeni ve kültürlü bir aile olmak çok önemli, çünkü toplumun yapı taşı ailedir. Biz devletten,toplumdan beklediklerimizi önce kendimiz yerine getirmeliyiz. Kalkınmak ve zenginleşmek istiyoruz, fakat kendi karımız hariç. Kızkardeşimiz hariç. Böyle şey olmaz. Türkiye’nin kalkınmak için kadınlara ihtiyacı var. Kadın erkek ilişkisinde değişim ve kalite artışı hayatımızı değiştirecektir.
Kadınlar artık örgütleniyorlar. Elazığ’da ziyaret ettiğim Sevgi-Der buna iyi örneklerden. Bir yıl önce kurulan derneğin başkanı,genel sekreteri ve tüm kurucu kadınlar inanılmaz bir umut ve istekle çalışıyorlar. Çoğu eğitimli,çalışan kadınlar başörtülü ya da örtüsüz karışık oturmuşlar sohbet ediyorlardı kahvaltı masasında. Türkiye’nin özlem duyduğu bu dostluk ve birlikte üretim tablosu yakında Anadolu’nun çehresini değiştirecek. Düşmanlık kültürü üreten odaklar sadece iktidar kavgasının büyük merkezlerinde kalacak sanırım.
Kadınlar kendilerinin gelişmesinin önemini kavramışlar. Kız çocuklarının cinsel ayrımcılığa uğramaması için de çaba harcıyorlar. Bir hanımefendinin kızı okulla geziye gitmek istemiş. Ailenin babasından önce ağabeyi atlayıp şöyle demiş: “Çocuklar Duymasın daki gibi özgür kız mı olacaksın?Olmaz gidemezsin”. Sonra okulda veli toplantısına katılan karı koca sınıftaki herkesin izin belgelerini imzalayıp öğretmene verdiğine şahitlik edince anne olarak dayanamayıp şöyle diyor:” Bey,şimdi çocuğumuzun durumunu düşünebiliyor musun?Bak,bütün sınıf gidiyor geziye ve dönüp konuşacaklar şen şakrak. Bizim kızımız bir köşede nasıl mahzun kalacak”.Baba yüreği dayanamıyor ve izin belgesini imzalayıp öğretmene veriyor. Bu güzel öyküde görüldüğü gibi iyi örnekler çevremizde çoğalırsa eski, kötü alışkanlıklarımızı bırakmamız daha kolay olacak. Birbirimizi iyi ve olumlu etkileyelim. Bundan hem ailemiz ,hem Türkiye kazanacaktır.
Ne derler, huzursuzluk kadar kötü bir şey yoktur. Cehennemi burada yaşarsın. Mutlu,sağlıklı bir aileyi gerçekleştirmek zor değil,sadece kadınlar erkekleri erkekler kadınları anlamaya çalışırsa sorun çözülür.Kendimizi karşımızdakinin yerine koyalım ve bir dakika düşünelim.
Cennet aslında kadınların ayağı altında. Neden derseniz evdeki huzurunuz, mutluluğunuz onların yaşam sevinciyle çok yakından ilgili. Kız çocuklarınızın,kadınların yaşama sevincini öldürmeyin. Onların dudaklarındaki gülümseme sizin mutluluğunuz ve servetiniz demektir.
Elazığ bana umut verdi. Onların enerjisi hepimizin servetidir.
“Bizim çağrımız kervanın çanıdır,
Yahut gökgürültüsü,ağır bulutlar çekilince!”
Kadınların önünü açın.Açın ki güneş ısıtsın.
NEVVAL SEVİNDİ
 

HANTAL VE AKILDIŞI BİR DEVLET

Mart 1 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

Bir dostum yok edilen Emlak Kredi Bankası’nda çalışan karısının evde oturup yıllardır maaşını aldığını söyledi üzülerek. Tazminatları ödenmeyen çalışanlara evde otururken maaşları ödeniyor. Kimse önünü göremiyor,hayatını düzenleyemiyor. Nazilli’de Merinos işletmelerinde de çalışanlar maaşlarını alıyor ama işleri yok , çay içip tavla oynuyorlar. Devlet yeni yasa çıkarıyor özel işletmelerden de artık işçi çıkarmak zorlaştırılacak. Özelleştirilen KİT’ lerdeki işçiler de devlet memuru yapılacak. Şişkin devlet kadrolaroları patlayacak hale getirilecek. Emlak Bankası’nda müfettiş olarak çalışanlar da Ziraat Bankalarına müfettiş atanmış. Nasılsa kimliğinde müfettiş yazıyor, ne müfettişi olduğu önemli değil. Emlak Bankası’nın inşaat kontrollüğü yapan müfettişleri artık finans uzmanı olarak mali müfettiş olmuşlar!
Bir gecede profesör olunan ülkede, bir gecede mali müfettiş olmak pek de akıl dışı değil.
Devlet sadece “ver sustur” politikası güden bir mekanizma olduğu için ABD ile pazarlığını da tek yönlü yapıyor. Parayı harcamak kolay ve önemli. Oysa tekstil kotalarının kaldırılmasını isteyebilir, deri ve mamüllerinin kotasını bertaraf edebilir ama bunları istemiyor. Kolay olan ver parayı harcayalım. İnsanına güvenmeyen, onun hep suçlu olduğunu varsayan devlet iş geliştirmeyi ve toplumun önünü açmayı hayal bile edemez durumda.
Akla ziyan işlerin yapıldığı bu ülkede girişimciler,iş adamları yurt dışına kaçıyorlar. Moldovya’ya giden tekstil ürünleri üreticileri kota dışı kalarak ABD’ye ihracat yapıyor. Yeşil mor sermaye diye kovulanlar Bulgaristan’da milyarlarca dolar üretiyor. Türkiye dışında herkes kazanıyor. Türkiye kaybediyor.Bir milyon Türk vatandaşı vatandaşlığını değiştirdi.
1977 yılında bir dergi sahibi olarak hayata atılan genç biriydi arkadaşım . Geçen gün annesinin evine gelmişler ve 32.ooo (otuzikibin lira) tahsil etmek için icra takip edeceklerini söylemişler. Üç avukat ve iki memurla bu muhteşem işi yapan devlet kimdir? Akıl nereye gitmiş olabilir? Biz iki yaşında çocukların aklından daha düşük seviyede bilgi ve beceri ile yönetilmeye mahkum muyuz?
Durgun ekonomi durgun zeka,durgun hayat durgun gelecek…..
Kimsenin geleceğine güvenemediği,sürekli yaşam kalitesi düşen ve orta sınıfı yoksullaşan Türkiye 21. yüzyılda olduğunun farkında bile değil. Türk devleti halkının bile çok uzağındaki bir çağda yaşıyor.
Oysa Türk halkı daha iyi yaşam kalitesi istiyor. Kim bunu sağlayacak? Kim Türkiye’nin zenginliğinin ona buna avuç açmakla var edilemeceğini kavrayacak acaba?Bitmeyen kredilerin sonsuz ödeme planlarını sırtımızdan kim kaldıracak?
Türkiye çalışmak,üretmek ve kaliteli bir hayat istiyor. Kanada’da kimse yıllık gelirinin yüzde onundan fazlasını biriktiremez. Yüzde ondan fazlası inanılmaz vergilendirmeye maruzdur. Biz de malvarlığı sürekli artan insanlar paralarını köşe bucak saklıyor. Ekonomi çarkı para olmadan benzinsiz araba gibi bir yere kıpırdayamaz. Ama kendini güvende hissetmeyen,her an devlet tarafından bir tokat yeme riski olan vatandaş ne yapsın?
AKP iktidarı hantal devleti yenemezse onun ağırlığı altında ezilip gidecek. Bu hantallık ve akıldışılık gerçek bir tabu. Bunu yıkın. Herkesin önü açılsın.
NEVVAL SEVİNDİ
 

ÇATLAYAN İTTİFAKLARLA KURULAN DÜNYA

Şubat 21 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

Başkan Bush diyor ki: “Fethetmeden güç uyguluyor, yabancıların özgürlüğü için fedakarlıkta bulunuyoruz.” OrtaDoğu’ya ve Araplara demokrasi,uygarlık getirecek olan tek güç olduklarını vurguluyor.
Marx’ın da bir sözü vardır: “Geri kalmış ülkelerin görüp göreceği en büyük medeniyet sömürgeci güçlerdir.” Yani geri kalmış ülkelere “medeniyet” diye tarif edilen demokratik yapının beyazlar tarafından getirilmesi söz konusudur.
Her iki kutup açısından da demokrasi tepeden inme gelebilecek bir çözüm. Devrimlerin hepsi de tepeden inme hareketlerdir, bir süreçin ateşleyicisi olurlar.
Dünya bugün bir büyük megapol olarak düşünülürse Ortadoğu,Arap ülkeleri bu megapolün varoşları olarak değerlendiriliyor Batı tarafından.
Batılı güçler Birinci Dünya savaşı başlangıcında olduğu gibi ayrılıklara, çıkar çatışmalarına düşmüş durumdalar. Dünyanın yeniden paylaşılması planlanırken İngiltere ile Almanya, Fransa ile Almanya, Rusya ile Almanya ,Rusya ile Avusturya Macaristan arasındaki çelişkiler iki blok yaratmıştı. Bunun sonucu dünya savaşıyla geldi. kozlar paylaşılamadı ve yarım kalan proje ikinci savaşı getirdi. Osmanlı bu koz paylaşımında en büyük parça olarak ortadaydı.
Savaş sonrası Almanya ve Japonya tepeden inme ve zor kullanılarak demokratikleştirildi. Milyarlarca dolar yardım edildi ve ekonomileri ayağa kaldırıldı. Tersi yeni faşist dalgalar getirecekti.
Amerika ilk kez bir güven bunalımı yaşamakta. Bu megapol olan dünyada artık kendini güvende hissetmiyor. Varoşlarda yaşayan yoksullar ya da “medeniyet” yoksunları düşmanlıklarını ok yaparak ona saldıracaklar diye düşünüyor. Kendini emniyete almak isterken büyük devletler arasında yine çıkar çatışmaları artıyor. NATO içeriden çatladı. AB içinde Fransa-Almanya evliliği Amerika-İngiltere ve Avustralya cephesine karşı duruyor.BM çatırdayan başka bir 20.yüzyıl ittifakı. Onun onayı olmadan savaş başlarsa onun da ruhuna fatiha okumak gerekecek!Zaten Amerikalılar Türkiye’ye “tezkere hemen çıksın,bizim askerler yolda denize indirecek halim yok” diyor. Tezkere çıkmazsa Türkiye bu çıkarlar savaşının neresinde kalacak?Neresinde olabilecek?
Türkiye savaş senaryolarımız hazır derken kontrolün sadece kendi elinde olduğunu mu düşünüyor acaba?
Hükümet 2003 bütçesini bağlayamıyor,yatırım yapmak imkansız ve enflasyon kapıdan girdi oturacak yer bakıyor kendine.
Amerika Irak’a girip oraya bir askeri vali oturtunca stratejiler değişecek. Örneğin Avrasya coğrafyasının önemi artacak. Belki Avrupa Avrasya’nın Doğu yakası olacak sadece! Stratejik dengeler ve senaryolar bizim ne kadar elimizde onu tartışmak gerekir. Kimse açıkca teorik bir tartışmada bulunmuyor. Amerika açık açık tartışıyor. Onlar 11 Eylül’ün modernleşmeye ve demokrasiye direnen bir Arap dünyasının neden olduğuna karar verdiler. Vahabilik Osmanlının sonunu hazırlayan akımlardan biri. Türk Arap düşmanlığının en büyük körükçüsü. Orta Asya halklarının başına da sarılmaya kalktı ama orada başarılı olduğu söylenemez. Türk İslam anlayışı onları engelledi.
Avrasyanın önemi enerji kaynakları yüzünden iyice parlıyor. Bu enerji kaynaklarının paylaşımı Irak’da bir vali yerleştirilmesinden sonra iyice ayyuka çıkacaktır. Türkiye o sırada ne yapıyor olacak dersiniz?
Hüsamettin Cindoruk geçen gün yazdı:”70 yaşında bir adamım. Pişmanlıklarımı saysam bir ansiklopedi olur.Ama en önemlisi 1993′de Demirel’i dinleyip başbakanlığı Çiller’e bırakmamız hataydı”.*
Pişmanlıklarla örülü siyasi tarihimiz geleceği yine perdeliyor olabilir mi merak ediyorum.
*15Şubat2003 Vatan Gazetesi
NEVVAL SEVİNDİ  

YARININ VE AŞKIN UMUDU

Şubat 21 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Yağan karın beyaz salınımları beklentilerden daha hızlı koşuyor gözümün önünde.Sağa sola savrulurken hep birlikte beyaz pamukçuklar özgürce, anaforlar teslim alıyor aniden. Beyaz bir lületaşına dönüşerek uzuyor yukarılara ve ters esen poyraz dağıtıyor sinirli eliyle her şeyi. Bıkmadan yağan karın masum beyazlığına kaptırıp kendini hüzünlere gark oluyor insan.  

BİR ZARİF SELAMDIR ŞEHRİN KELAMI

Ocak 30 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Mektupla büyüyen şanslı bir kuşaktanım. Mektup yazmak her zaman bana derin bir duygu salınımı getirir. Mektuplarım çok ünlüydü bir zamanlar. O derece duygu ve düşünce yoğunluğunu kaldıramayan bir aydın çevresi olduğunu, benim dünyamı dolduran Fransız aydınlarının muhabbetini bu memlekette yakalamanın imkansız olduğunu sonunda kavradım. Hiç unutmam Ankaralı aydın geçinen arkadaşa yazdığım uzun mektuba cevaben düğün davetiyesini almamı! davetiyenin üstüne de şu not düşülmüştü: evleneceğim için sana böyle mektuplar yazamam! Gülmekle ağlamak arasında kalmıştım. Sonra Türkiye pratiğinde bu sınırda çok kaldım. kafası karışığın memleketinde mantık ateş denizinde mumdan bir gemiydi sanki.Her değer ve kavram birbirine karışmış. İncelik ve zerafet ise serçe misali uçup gitmiş buralardan .
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Paris’ten Adalet Cimcoz’a yazdığı mektupları okurken bunlar aklıma geldi. Mektuplar 1953-1960 arasında yazılmış. memlektimin manzarasını Paris’ten bakarak gözden geçirince buraların dünyanın taşrası olduğu, taşralı aydınlarla ve politikacılarla daha fazla yol alınamayacağını bir daha anladım. Zerafet yoksunu ilişkiler ve insani değerlerin kumdan kaleler gibi yerle bir olan kıymeti şehiri şehir olmaktan aydını aydın olmaktan alıkoyan bir olgu.
Paris en sevdiğim şehirlerden biridir. Sizi kocaman entellektüel memeleriyle besler her dakika. estetik ondadır, zevk onda ve sentezin alası onda!
“Paris’teyim, anladın mı kardeşim, Paris’te. Ve pusulasız, direksiz bir gemi gibi dolaşıyorum. Bu şehirde göze ilk çarpması icap eden şeylerin hepsini bitirdim.Şimdi iki şey kaldı:Birincisi paranın verebileceği lezzetler ki onları hiç bir zaman tanıyamayacağız, bir de şehrin kendisi ve alışmak. Paris çok güzel. benim değişen ruh hallerim bile bu güzelliği örtemiyor. Burası evvela vitrinler memleketi.Vitrinler müthiş.Hele kadın eşyası…Harikulade.
Metro korkunç bir şey. Muazzam,imkansız bir şey…Ve ne teşkilat. metroyu kavrayan ve yolu şaşırmayan adam yarı Avrulalaşmış demektir. Bendenize henüz nasip olmadı. Bütün genç ressamları paris’e teşvik et Allah aşkına. Resim Paris’in en kolay adapte olunacak muhiti. Paris’te hayatımda en büyük değişiklik uyku ilacına ihtiyacımın azalması.Bir de uyku başlangıcındaki rüyalarım garip şekilde değiştiler. ve renkli rüya görüyorum;tıpkı renkli filmlerdeki gibi. Fransız peynirleri harika.Şaraplar nefis.Fakat kahveler ilaç gibi kokuyor ve kendimi hastanede sanıyorum. Fransa’da çay evde yapılacak,sakın dışarıda içme.
Balkondan Paris’e baktım. Manzara adeta kanatlanmış gibiydi”.*
Bu internasyonal şehirde Tanpınar farklı insnalarla muhabbetini anlatır. Bu renkli dünya onun rüyalarına bile yansır zaten. Resimle çok içli dışlı yaşar. Ünlü ressamFikret Mualla ile dost olur,ondan tablo bile satın alır o parasızlıkta.Sürekli gezer ve şehri içine sindirir. Mimari dokusunu, insanlarını ve şehirli olmayı yaşar her an. Çevreye geziler yapar ve Paris’ten sonra seveceği şehir olarak Floransa’yı söyler. her taşı,kaldırımı tarih kokan ve zerafeti,estetiği günlük yaşamda süren bu harika sanat şehri onu büyüler. Tıpkı benim gibi Boticelli tablosu önünden ayrılamaz. Ben gittiğimde de önü kucak kucak çiçeklerle süslenmiş “Venüs’ün Doğuşu” tablosu duygularımı dalgalara sermişti. Adalardan gelen genlerim Venüs’ün zarif saçlarına takılıp kalmıştı.
Şehirli olmayı tarifleyen bu bölüm çok hoş:
“Vitrinde tek bir lavanta şişesi yıldız gibi siyah bir kadife içinde parlıyor. Kadın elbiselerinin zarafeti, şapkalar..Camekana şöyle atılmış elbiseyi al kaç,ilk rasladığın nikah memurluğunda evlen. Kadını ne yapacaksın, her şey olduğu yerden,zarif,güzel,emsalsiz…Ben Paris’im!diye haykırıyor”.
Ben de adamı ne yapacaksın al git evlen duygusuna kapıldığımı itiraf edeyim. Bu incelikleri anlayacak zerafet içinde adam bulamadıktan sonra elbiseyi kapıp kaçmak daha kolay!
“Şark görünmeyen bir alev gibidir, bizi muhasara etmiştir. Bir adım sağa,sola,ileriye geriye attın mı yanarsın.Fert ve cemiyet halinde o olduğun yerde kalmanı ister,kalmanı ve çürümeni. Talihimiz bu. şarkte zıtlarla anlşabilirsin ama mutavassıt hadlerle anlaşamazsın. Yüzelli senedir o kooperatif müdürü karşımzıa çıkar,her meslekten olur ama aynı adamdır! Biz iki milletiz,garplı ve şarklı.”
Bu nedenle ben Avrupa’yı gezmedim,yüklendim der mektubunda.
Aydınlanma topyekün karanlık bir odada ışıkları yakmak değildir elbette. Bireyin aydınlanması,kendini bilmesi ve kendinle meşguliyeti gerekir. Okumayı bildiği kadar yazmayı, kritik edebildiği kadar eleştirilmeyi,zevk sefa kadar çalışmayı, düşündüğü kadar söylemeyi,öğrendiği kadar yapmayı ve kendin olmayı bilmeden şehir li olunmaz. Pamuktan aslanlar yolu tıkar durur.Anadilin ruhuna bir şey fısıldar derinden: İstanbul.Kendini bul.
*Tanpınar’ın Mektupları Dergah yay.
NEVVAL SEVİNDİ  

KÜLTÜREL SINIRLARIMIZDA BEKLEYEN HAYALLER

Ocak 25 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

Bir ülkeyi büyük yapan kültürel sınırlarının genişliğidir. Rusya eskiden demirperde ülkelerine dilini ihram ederek geniş bir yayılma alanı buluyordu.

Bu onu bugün bile büyük ülke sınıfına sokan en önemli etkenlerden. Amerika bugün en büyük güç olarak dünyaya hakim ise bu onun bir kültür imparatorluğu kurmuş olmasından kaynaklanıyor.
Daha önceki bütün Batılı güçlerden ve düşmanından çok daha etkin bir imparatorluk kurmayı başardı Amerika. Kültürel sınırları global köyü saran Amerika’dan nefret ettiğini söyleyenler bile Amerikan kültür simgelerine hayranlık duyuyorlar.

 

Yeni yılda eski savaş

Ocak 25 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

TIME dergisi 2002 sözleri arasına Başkan Bush’un Saddam Hüseyin için söylediği cümleyi almış: “O adam babamı öldürmek istedi”. Amerika’da televizyon haberleri savaşla yatıp kalkıyor.

Bir Kuzey Kore’nin nükleer silahlarını dinliyorsunuz, bir Bağdat’tan canlı yayına bağlanıyor. Pentagon’dan bir yetkili çıkıp ‘Biz her iki savaşı da yapabilecek güçteyiz.’ diyor. Terörizmle savaş sloganı ekrana geliyor ardından. Pentagon Irak savaşını; temiz, kısa ve az olumlu bir iş olarak tanımlıyor. JDAM füzeleri 21.000 dolar olan bir iş bu. Çin’in çocuğu, komünist ülke K. Kore diye sürekli olumsuz sıfatlar kullanıyorlar. Medyaya bakılırsa çok istenen, onaylanan bir savaş varmış gibi görünmesine karşın halk anketi tersini söylüyor. ‘Tek başımıza ne olursa olsun savaşa girelim’ diyenler yüzde 20’lere kadar düşüyor. ‘BM kararları doğrultusunda savaşa girelim’ diyenler yüzde 40–50 civarında. Akademik dünyada biri savaşı desteklediğini belirtirse resmi söylemi tutmakla ve de entelektüel olmamakla suçlanıyor. Akademisyenler ve entelektüeller savaş karşıtı. Onlar savaşa neden olarak Amerika’nın yaşamakta olduğu ekonomik durgunluğu gösteriyorlar. Eğer savaş olursa borsa yükselecek, moraller düzelecek ve yatırımlar artacak diye bir beklenti var insanlarda. Savaşa bağımlı iyimserlik.

Çünkü bu savaşla ABD mutlak güç olduğunu kanıtlayacak duygusu hakim. Afganistan savaşı yeteri kadar uzun sürmedi. ABD’yi dünyanın en büyük gücü olarak kabul ettirecek savaş olarak Irak bekleniyor. Ayrıca Afganistan savaşı Amerikan savunma sanayii devlerinin dişinin kovuğunu bile doldurmadı. Yoksul bir ülkenin, silahsız insanları iyi düşman olamadılar. Bush senatoda zafer kazanmış gibi görünmekle birlikte halk desteğini arkasına alamıyor. Amerika’da her derdi anlatan sinema dünyası şu an Amerikan vatandaşı ne istiyor hemen filmini yapmış ve adını koymuş: Ulusal Güvenlik. Martin Lawrence’in filmi 17 Ocak’ta

sinemalarda. Halkın tek isteği aslında ulusal güvenliğin sağlanması. Çünkü Chicago Tribune’ün yazdığı gibi ABD’ye duyulan nefretin bedelini Amerikan vatandaşları ödeyecek. Müslüman ülkelerde çok kötü olan Amerikan imajı Amerikalıları hedef haline getiriyor. Amerikalılar dünyaya pek ilgi göstermezler aslında. Onlar evlerinde rahatları bozulmasın ve güvenlik içinde olsunlar. Tek istekleri bu.

Seçim kampanyaları sırasında da Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki tek fark; ulusal güvenlik konusuydu diyebiliriz. Demokratlar kampanya boyunca güvenlik konusunu ağızlarına almadılar. Seçimi kaybetmelerinde bunun önemli olduğunu düşünenler çok. Amerika’da iç güvenlik dış güvenliğe ağır basıyor. İç güvenlik denince önümüze göçmenler ve Müslüman göçmenler meselesi düşüyor elbette. Bu konuda birçok dedikodu dolaşıyor ortalıkta. FBI’ın bütün Müslüman öğrencileri fişlemek istediği gibi. Los Angeles’ta en yaygın dedikodu şu:

Burada yaşayan bütün kaçak ve Müslüman göçmenlere çağrı yapmışlar ‘gelin, sizi kayıt altına almak istiyoruz’ diye. ‘Kayıt altına alınacaksınız’ diye kandırılan göçmenleri toplayıp hepsini sınır dışı etmişler.

Burada herkesin kafasında birçok soru işareti var. Ortalığı kuşku, bir sis perdesi sarmış. Karşılıklı güvensizliklerin yeşerdiği bu ortamda Müslümanlar imajlarından çok rahatsız. Bugüne kadar hiç aldırmadıkları, düşünmedikleri İslam ve imaj meselesi gündemde. İslam’ı anlatmaya çalışıyorlar. Hıristiyanların dini günlerine özen gösteriyor, kutluyorlar. İslam’ın güler yüzünü kendileri de keşfederek yeni bir imaj oluşturuyorlar. Hoşgörü yükselen bir değer. Herkes hoşgörü üstüne konuşuyor. İslamiyet’e Amerikalıların ilgisi çok artmış durumda. Müslümanlar bu ilgi ve meraka cevap vermeye çalışıyorlar. En radikal geçinenler bile değişmeye başlamış. Radikallik öldü, yaşasın hoşgörü!

Böylece Müslümanlar da kendileri ile yüzleşiyorlar. Yüzleşmede Müslümanların geç kalmış olduğu bir gerçek idi. Artık radikalizm sevilmiyor. Ortadoğu’daki radikal gruplara örnek olarak AK Parti gösteriliyor. Türkiye’de siyasal İslam’a karşı önyargının da yıkıldığını söylüyorlar. Esposito gibi aydınlar bu konuda sürekli konferanslar veriyor. O artık Hıristiyan Demokratlar gibi Müslüman Demokratların doğduğunu müjdeliyor.

Televizyon Irak, K. Kore ve İran’ı hedef gösteriyor. Şeytan ekseni diye söz edilen İran da savaş “iş”inden nasipleniyor. Bu nedenle İran ve Rusya’nın yeni imzaladığı nükleer güç projesi önem kazanıyor sanırım.

Kendi evsizlerini sürekli ekrana taşıyarak onlara yardım isteyen Amerikan medyası bu savaşlarda ortada kalacak anasız, babasız çocuklarla pek ilgilenmiyor. Çok gelişmiş ekonomi ve teknoloji, savaşı durdurmak için değil, çıkarmak için önemli. Savaşsız bu ekonomi çok kazandırmıyor.

21. yüzyıla giren dünyada savaş çığlıkları bir kez daha kontrolsüz gücün kontrolüne giriyor. Yeni yıl eski savaşları geri getirecek.

İçimde yeni yıl umudu bir kuş gibi şakımıyor, karga gibi ötüyor.

31.12.2002

Önceki Yazıları

> (24.12.2002) – Özgürlük benim karakterimdir

> (19.12.2002) – Kavga ettiğim adama rahmet diliyorum

> (17.12.2002) – AKP’nin 2005 yılı hedefi nedir?

> (10.12.2002) – Almanlar varlık vergisini keşfetti

> (03.12.2002) – Bir ot şölenidir İzmir

> (26.11.2002) – Danıştay IMF’ye karşı mı?

> (19.11.2002) – AKP’nin kalkınma modeli ne?

> (12.11.2002) – Umutsuzluk kapısı değil bu kapı

> (05.11.2002) – Samimiyeti olmayanın ahlâkı olmaz

Diğer Bölümlerdeki Yazıları

> Turkuaz’daki son yazısı
(2002/12/29) – Amerika’da bayram

GAZETE SAYFALARI

BÜTÜN YAZARLAR

Bütün yazılar

YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

RASİH YILMAZ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

ŞEREF OĞUZ

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER

Yeni yılda eski savaş

TIME dergisi 2002 sözleri arasına Başkan Bush’un Saddam Hüseyin için söylediği cümleyi almış: “O adam babamı öldürmek istedi”. Amerika’da televizyon haberleri savaşla yatıp kalkıyor.

Bir Kuzey Kore’nin nükleer silahlarını dinliyorsunuz, bir Bağdat’tan canlı yayına bağlanıyor. Pentagon’dan bir yetkili çıkıp ‘Biz her iki savaşı da yapabilecek güçteyiz.’ diyor. Terörizmle savaş sloganı ekrana geliyor ardından. Pentagon Irak savaşını; temiz, kısa ve az olumlu bir iş olarak tanımlıyor. JDAM füzeleri 21.000 dolar olan bir iş bu. Çin’in çocuğu, komünist ülke K. Kore diye sürekli olumsuz sıfatlar kullanıyorlar. Medyaya bakılırsa çok istenen, onaylanan bir savaş varmış gibi görünmesine karşın halk anketi tersini söylüyor. ‘Tek başımıza ne olursa olsun savaşa girelim’ diyenler yüzde 20’lere kadar düşüyor. ‘BM kararları doğrultusunda savaşa girelim’ diyenler yüzde 40–50 civarında. Akademik dünyada biri savaşı desteklediğini belirtirse resmi söylemi tutmakla ve de entelektüel olmamakla suçlanıyor. Akademisyenler ve entelektüeller savaş karşıtı. Onlar savaşa neden olarak Amerika’nın yaşamakta olduğu ekonomik durgunluğu gösteriyorlar. Eğer savaş olursa borsa yükselecek, moraller düzelecek ve yatırımlar artacak diye bir beklenti var insanlarda. Savaşa bağımlı iyimserlik.

Çünkü bu savaşla ABD mutlak güç olduğunu kanıtlayacak duygusu hakim. Afganistan savaşı yeteri kadar uzun sürmedi. ABD’yi dünyanın en büyük gücü olarak kabul ettirecek savaş olarak Irak bekleniyor. Ayrıca Afganistan savaşı Amerikan savunma sanayii devlerinin dişinin kovuğunu bile doldurmadı. Yoksul bir ülkenin, silahsız insanları iyi düşman olamadılar. Bush senatoda zafer kazanmış gibi görünmekle birlikte halk desteğini arkasına alamıyor. Amerika’da her derdi anlatan sinema dünyası şu an Amerikan vatandaşı ne istiyor hemen filmini yapmış ve adını koymuş: Ulusal Güvenlik. Martin Lawrence’in filmi 17 Ocak’ta

sinemalarda. Halkın tek isteği aslında ulusal güvenliğin sağlanması. Çünkü Chicago Tribune’ün yazdığı gibi ABD’ye duyulan nefretin bedelini Amerikan vatandaşları ödeyecek. Müslüman ülkelerde çok kötü olan Amerikan imajı Amerikalıları hedef haline getiriyor. Amerikalılar dünyaya pek ilgi göstermezler aslında. Onlar evlerinde rahatları bozulmasın ve güvenlik içinde olsunlar. Tek istekleri bu.

Seçim kampanyaları sırasında da Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki tek fark; ulusal güvenlik konusuydu diyebiliriz. Demokratlar kampanya boyunca güvenlik konusunu ağızlarına almadılar. Seçimi kaybetmelerinde bunun önemli olduğunu düşünenler çok. Amerika’da iç güvenlik dış güvenliğe ağır basıyor. İç güvenlik denince önümüze göçmenler ve Müslüman göçmenler meselesi düşüyor elbette. Bu konuda birçok dedikodu dolaşıyor ortalıkta. FBI’ın bütün Müslüman öğrencileri fişlemek istediği gibi. Los Angeles’ta en yaygın dedikodu şu:

Burada yaşayan bütün kaçak ve Müslüman göçmenlere çağrı yapmışlar ‘gelin, sizi kayıt altına almak istiyoruz’ diye. ‘Kayıt altına alınacaksınız’ diye kandırılan göçmenleri toplayıp hepsini sınır dışı etmişler.

Burada herkesin kafasında birçok soru işareti var. Ortalığı kuşku, bir sis perdesi sarmış. Karşılıklı güvensizliklerin yeşerdiği bu ortamda Müslümanlar imajlarından çok rahatsız. Bugüne kadar hiç aldırmadıkları, düşünmedikleri İslam ve imaj meselesi gündemde. İslam’ı anlatmaya çalışıyorlar. Hıristiyanların dini günlerine özen gösteriyor, kutluyorlar. İslam’ın güler yüzünü kendileri de keşfederek yeni bir imaj oluşturuyorlar. Hoşgörü yükselen bir değer. Herkes hoşgörü üstüne konuşuyor. İslamiyet’e Amerikalıların ilgisi çok artmış durumda. Müslümanlar bu ilgi ve meraka cevap vermeye çalışıyorlar. En radikal geçinenler bile değişmeye başlamış. Radikallik öldü, yaşasın hoşgörü!

Böylece Müslümanlar da kendileri ile yüzleşiyorlar. Yüzleşmede Müslümanların geç kalmış olduğu bir gerçek idi. Artık radikalizm sevilmiyor. Ortadoğu’daki radikal gruplara örnek olarak AK Parti gösteriliyor. Türkiye’de siyasal İslam’a karşı önyargının da yıkıldığını söylüyorlar. Esposito gibi aydınlar bu konuda sürekli konferanslar veriyor. O artık Hıristiyan Demokratlar gibi Müslüman Demokratların doğduğunu müjdeliyor.

Televizyon Irak, K. Kore ve İran’ı hedef gösteriyor. Şeytan ekseni diye söz edilen İran da savaş “iş”inden nasipleniyor. Bu nedenle İran ve Rusya’nın yeni imzaladığı nükleer güç projesi önem kazanıyor sanırım.

Kendi evsizlerini sürekli ekrana taşıyarak onlara yardım isteyen Amerikan medyası bu savaşlarda ortada kalacak anasız, babasız çocuklarla pek ilgilenmiyor. Çok gelişmiş ekonomi ve teknoloji, savaşı durdurmak için değil, çıkarmak için önemli. Savaşsız bu ekonomi çok kazandırmıyor.

21. yüzyıla giren dünyada savaş çığlıkları bir kez daha kontrolsüz gücün kontrolüne giriyor. Yeni yıl eski savaşları geri getirecek.

İçimde yeni yıl umudu bir kuş gibi şakımıyor, karga gibi ötüyor.

31.12.2002

Önceki Yazıları

> (24.12.2002) – Özgürlük benim karakterimdir

> (19.12.2002) – Kavga ettiğim adama rahmet diliyorum

> (17.12.2002) – AKP’nin 2005 yılı hedefi nedir?

> (10.12.2002) – Almanlar varlık vergisini keşfetti

> (03.12.2002) – Bir ot şölenidir İzmir

> (26.11.2002) – Danıştay IMF’ye karşı mı?

> (19.11.2002) – AKP’nin kalkınma modeli ne?

> (12.11.2002) – Umutsuzluk kapısı değil bu kapı

> (05.11.2002) – Samimiyeti olmayanın ahlâkı olmaz

Diğer Bölümlerdeki Yazıları

> Turkuaz’daki son yazısı
(2002/12/29) – Amerika’da bayram

GAZETE SAYFALARI

BÜTÜN YAZARLAR

Bütün yazılar

YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

RASİH YILMAZ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

ŞEREF OĞUZ

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER

Yeni yılda eski savaş

TIME dergisi 2002 sözleri arasına Başkan Bush’un Saddam Hüseyin için söylediği cümleyi almış: “O adam babamı öldürmek istedi”. Amerika’da televizyon haberleri savaşla yatıp kalkıyor.

Bir Kuzey Kore’nin nükleer silahlarını dinliyorsunuz, bir Bağdat’tan canlı yayına bağlanıyor. Pentagon’dan bir yetkili çıkıp ‘Biz her iki savaşı da yapabilecek güçteyiz.’ diyor. Terörizmle savaş sloganı ekrana geliyor ardından. Pentagon Irak savaşını; temiz, kısa ve az olumlu bir iş olarak tanımlıyor. JDAM füzeleri 21.000 dolar olan bir iş bu. Çin’in çocuğu, komünist ülke K. Kore diye sürekli olumsuz sıfatlar kullanıyorlar. Medyaya bakılırsa çok istenen, onaylanan bir savaş varmış gibi görünmesine karşın halk anketi tersini söylüyor. ‘Tek başımıza ne olursa olsun savaşa girelim’ diyenler yüzde 20’lere kadar düşüyor. ‘BM kararları doğrultusunda savaşa girelim’ diyenler yüzde 40–50 civarında. Akademik dünyada biri savaşı desteklediğini belirtirse resmi söylemi tutmakla ve de entelektüel olmamakla suçlanıyor. Akademisyenler ve entelektüeller savaş karşıtı. Onlar savaşa neden olarak Amerika’nın yaşamakta olduğu ekonomik durgunluğu gösteriyorlar. Eğer savaş olursa borsa yükselecek, moraller düzelecek ve yatırımlar artacak diye bir beklenti var insanlarda. Savaşa bağımlı iyimserlik.

Çünkü bu savaşla ABD mutlak güç olduğunu kanıtlayacak duygusu hakim. Afganistan savaşı yeteri kadar uzun sürmedi. ABD’yi dünyanın en büyük gücü olarak kabul ettirecek savaş olarak Irak bekleniyor. Ayrıca Afganistan savaşı Amerikan savunma sanayii devlerinin dişinin kovuğunu bile doldurmadı. Yoksul bir ülkenin, silahsız insanları iyi düşman olamadılar. Bush senatoda zafer kazanmış gibi görünmekle birlikte halk desteğini arkasına alamıyor. Amerika’da her derdi anlatan sinema dünyası şu an Amerikan vatandaşı ne istiyor hemen filmini yapmış ve adını koymuş: Ulusal Güvenlik. Martin Lawrence’in filmi 17 Ocak’ta

sinemalarda. Halkın tek isteği aslında ulusal güvenliğin sağlanması. Çünkü Chicago Tribune’ün yazdığı gibi ABD’ye duyulan nefretin bedelini Amerikan vatandaşları ödeyecek. Müslüman ülkelerde çok kötü olan Amerikan imajı Amerikalıları hedef haline getiriyor. Amerikalılar dünyaya pek ilgi göstermezler aslında. Onlar evlerinde rahatları bozulmasın ve güvenlik içinde olsunlar. Tek istekleri bu.

Seçim kampanyaları sırasında da Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki tek fark; ulusal güvenlik konusuydu diyebiliriz. Demokratlar kampanya boyunca güvenlik konusunu ağızlarına almadılar. Seçimi kaybetmelerinde bunun önemli olduğunu düşünenler çok. Amerika’da iç güvenlik dış güvenliğe ağır basıyor. İç güvenlik denince önümüze göçmenler ve Müslüman göçmenler meselesi düşüyor elbette. Bu konuda birçok dedikodu dolaşıyor ortalıkta. FBI’ın bütün Müslüman öğrencileri fişlemek istediği gibi. Los Angeles’ta en yaygın dedikodu şu:

Burada yaşayan bütün kaçak ve Müslüman göçmenlere çağrı yapmışlar ‘gelin, sizi kayıt altına almak istiyoruz’ diye. ‘Kayıt altına alınacaksınız’ diye kandırılan göçmenleri toplayıp hepsini sınır dışı etmişler.

Burada herkesin kafasında birçok soru işareti var. Ortalığı kuşku, bir sis perdesi sarmış. Karşılıklı güvensizliklerin yeşerdiği bu ortamda Müslümanlar imajlarından çok rahatsız. Bugüne kadar hiç aldırmadıkları, düşünmedikleri İslam ve imaj meselesi gündemde. İslam’ı anlatmaya çalışıyorlar. Hıristiyanların dini günlerine özen gösteriyor, kutluyorlar. İslam’ın güler yüzünü kendileri de keşfederek yeni bir imaj oluşturuyorlar. Hoşgörü yükselen bir değer. Herkes hoşgörü üstüne konuşuyor. İslamiyet’e Amerikalıların ilgisi çok artmış durumda. Müslümanlar bu ilgi ve meraka cevap vermeye çalışıyorlar. En radikal geçinenler bile değişmeye başlamış. Radikallik öldü, yaşasın hoşgörü!

Böylece Müslümanlar da kendileri ile yüzleşiyorlar. Yüzleşmede Müslümanların geç kalmış olduğu bir gerçek idi. Artık radikalizm sevilmiyor. Ortadoğu’daki radikal gruplara örnek olarak AK Parti gösteriliyor. Türkiye’de siyasal İslam’a karşı önyargının da yıkıldığını söylüyorlar. Esposito gibi aydınlar bu konuda sürekli konferanslar veriyor. O artık Hıristiyan Demokratlar gibi Müslüman Demokratların doğduğunu müjdeliyor.

Televizyon Irak, K. Kore ve İran’ı hedef gösteriyor. Şeytan ekseni diye söz edilen İran da savaş “iş”inden nasipleniyor. Bu nedenle İran ve Rusya’nın yeni imzaladığı nükleer güç projesi önem kazanıyor sanırım.

Kendi evsizlerini sürekli ekrana taşıyarak onlara yardım isteyen Amerikan medyası bu savaşlarda ortada kalacak anasız, babasız çocuklarla pek ilgilenmiyor. Çok gelişmiş ekonomi ve teknoloji, savaşı durdurmak için değil, çıkarmak için önemli. Savaşsız bu ekonomi çok kazandırmıyor.

21. yüzyıla giren dünyada savaş çığlıkları bir kez daha kontrolsüz gücün kontrolüne giriyor. Yeni yıl eski savaşları geri getirecek.

İçimde yeni yıl umudu bir kuş gibi şakımıyor, karga gibi ötüyor.

31.12.2002

Önceki Yazıları

> (24.12.2002) – Özgürlük benim karakterimdir

> (19.12.2002) – Kavga ettiğim adama rahmet diliyorum

> (17.12.2002) – AKP’nin 2005 yılı hedefi nedir?

> (10.12.2002) – Almanlar varlık vergisini keşfetti

> (03.12.2002) – Bir ot şölenidir İzmir

> (26.11.2002) – Danıştay IMF’ye karşı mı?

> (19.11.2002) – AKP’nin kalkınma modeli ne?

> (12.11.2002) – Umutsuzluk kapısı değil bu kapı

> (05.11.2002) – Samimiyeti olmayanın ahlâkı olmaz

Diğer Bölümlerdeki Yazıları

> Turkuaz’daki son yazısı
(2002/12/29) – Amerika’da bayram

GAZETE SAYFALARI

BÜTÜN YAZARLAR

Bütün yazılar

YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

RASİH YILMAZ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

ŞEREF OĞUZ

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER

Yeni yılda eski savaş

TIME dergisi 2002 sözleri arasına Başkan Bush’un Saddam Hüseyin için söylediği cümleyi almış: “O adam babamı öldürmek istedi”. Amerika’da televizyon haberleri savaşla yatıp kalkıyor.

Bir Kuzey Kore’nin nükleer silahlarını dinliyorsunuz, bir Bağdat’tan canlı yayına bağlanıyor. Pentagon’dan bir yetkili çıkıp ‘Biz her iki savaşı da yapabilecek güçteyiz.’ diyor. Terörizmle savaş sloganı ekrana geliyor ardından. Pentagon Irak savaşını; temiz, kısa ve az olumlu bir iş olarak tanımlıyor. JDAM füzeleri 21.000 dolar olan bir iş bu. Çin’in çocuğu, komünist ülke K. Kore diye sürekli olumsuz sıfatlar kullanıyorlar. Medyaya bakılırsa çok istenen, onaylanan bir savaş varmış gibi görünmesine karşın halk anketi tersini söylüyor. ‘Tek başımıza ne olursa olsun savaşa girelim’ diyenler yüzde 20’lere kadar düşüyor. ‘BM kararları doğrultusunda savaşa girelim’ diyenler yüzde 40–50 civarında. Akademik dünyada biri savaşı desteklediğini belirtirse resmi söylemi tutmakla ve de entelektüel olmamakla suçlanıyor. Akademisyenler ve entelektüeller savaş karşıtı. Onlar savaşa neden olarak Amerika’nın yaşamakta olduğu ekonomik durgunluğu gösteriyorlar. Eğer savaş olursa borsa yükselecek, moraller düzelecek ve yatırımlar artacak diye bir beklenti var insanlarda. Savaşa bağımlı iyimserlik.

Çünkü bu savaşla ABD mutlak güç olduğunu kanıtlayacak duygusu hakim. Afganistan savaşı yeteri kadar uzun sürmedi. ABD’yi dünyanın en büyük gücü olarak kabul ettirecek savaş olarak Irak bekleniyor. Ayrıca Afganistan savaşı Amerikan savunma sanayii devlerinin dişinin kovuğunu bile doldurmadı. Yoksul bir ülkenin, silahsız insanları iyi düşman olamadılar. Bush senatoda zafer kazanmış gibi görünmekle birlikte halk desteğini arkasına alamıyor. Amerika’da her derdi anlatan sinema dünyası şu an Amerikan vatandaşı ne istiyor hemen filmini yapmış ve adını koymuş: Ulusal Güvenlik. Martin Lawrence’in filmi 17 Ocak’ta

sinemalarda. Halkın tek isteği aslında ulusal güvenliğin sağlanması. Çünkü Chicago Tribune’ün yazdığı gibi ABD’ye duyulan nefretin bedelini Amerikan vatandaşları ödeyecek. Müslüman ülkelerde çok kötü olan Amerikan imajı Amerikalıları hedef haline getiriyor. Amerikalılar dünyaya pek ilgi göstermezler aslında. Onlar evlerinde rahatları bozulmasın ve güvenlik içinde olsunlar. Tek istekleri bu.

Seçim kampanyaları sırasında da Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki tek fark; ulusal güvenlik konusuydu diyebiliriz. Demokratlar kampanya boyunca güvenlik konusunu ağızlarına almadılar. Seçimi kaybetmelerinde bunun önemli olduğunu düşünenler çok. Amerika’da iç güvenlik dış güvenliğe ağır basıyor. İç güvenlik denince önümüze göçmenler ve Müslüman göçmenler meselesi düşüyor elbette. Bu konuda birçok dedikodu dolaşıyor ortalıkta. FBI’ın bütün Müslüman öğrencileri fişlemek istediği gibi. Los Angeles’ta en yaygın dedikodu şu:

Burada yaşayan bütün kaçak ve Müslüman göçmenlere çağrı yapmışlar ‘gelin, sizi kayıt altına almak istiyoruz’ diye. ‘Kayıt altına alınacaksınız’ diye kandırılan göçmenleri toplayıp hepsini sınır dışı etmişler.

Burada herkesin kafasında birçok soru işareti var. Ortalığı kuşku, bir sis perdesi sarmış. Karşılıklı güvensizliklerin yeşerdiği bu ortamda Müslümanlar imajlarından çok rahatsız. Bugüne kadar hiç aldırmadıkları, düşünmedikleri İslam ve imaj meselesi gündemde. İslam’ı anlatmaya çalışıyorlar. Hıristiyanların dini günlerine özen gösteriyor, kutluyorlar. İslam’ın güler yüzünü kendileri de keşfederek yeni bir imaj oluşturuyorlar. Hoşgörü yükselen bir değer. Herkes hoşgörü üstüne konuşuyor. İslamiyet’e Amerikalıların ilgisi çok artmış durumda. Müslümanlar bu ilgi ve meraka cevap vermeye çalışıyorlar. En radikal geçinenler bile değişmeye başlamış. Radikallik öldü, yaşasın hoşgörü!

Böylece Müslümanlar da kendileri ile yüzleşiyorlar. Yüzleşmede Müslümanların geç kalmış olduğu bir gerçek idi. Artık radikalizm sevilmiyor. Ortadoğu’daki radikal gruplara örnek olarak AK Parti gösteriliyor. Türkiye’de siyasal İslam’a karşı önyargının da yıkıldığını söylüyorlar. Esposito gibi aydınlar bu konuda sürekli konferanslar veriyor. O artık Hıristiyan Demokratlar gibi Müslüman Demokratların doğduğunu müjdeliyor.

Televizyon Irak, K. Kore ve İran’ı hedef gösteriyor. Şeytan ekseni diye söz edilen İran da savaş “iş”inden nasipleniyor. Bu nedenle İran ve Rusya’nın yeni imzaladığı nükleer güç projesi önem kazanıyor sanırım.

Kendi evsizlerini sürekli ekrana taşıyarak onlara yardım isteyen Amerikan medyası bu savaşlarda ortada kalacak anasız, babasız çocuklarla pek ilgilenmiyor. Çok gelişmiş ekonomi ve teknoloji, savaşı durdurmak için değil, çıkarmak için önemli. Savaşsız bu ekonomi çok kazandırmıyor.

21. yüzyıla giren dünyada savaş çığlıkları bir kez daha kontrolsüz gücün kontrolüne giriyor. Yeni yıl eski savaşları geri getirecek.

İçimde yeni yıl umudu bir kuş gibi şakımıyor, karga gibi ötüyor.

31.12.2002

Önceki Yazıları

> (24.12.2002) – Özgürlük benim karakterimdir

> (19.12.2002) – Kavga ettiğim adama rahmet diliyorum

> (17.12.2002) – AKP’nin 2005 yılı hedefi nedir?

> (10.12.2002) – Almanlar varlık vergisini keşfetti

> (03.12.2002) – Bir ot şölenidir İzmir

> (26.11.2002) – Danıştay IMF’ye karşı mı?

> (19.11.2002) – AKP’nin kalkınma modeli ne?

> (12.11.2002) – Umutsuzluk kapısı değil bu kapı

> (05.11.2002) – Samimiyeti olmayanın ahlâkı olmaz

Diğer Bölümlerdeki Yazıları

> Turkuaz’daki son yazısı
(2002/12/29) – Amerika’da bayram

GAZETE SAYFALARI

BÜTÜN YAZARLAR

Bütün yazılar

YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NUH GÖNÜLTAŞ

ORHAN OKAY

RASİH YILMAZ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

ŞEREF OĞUZ

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER

İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
——————————————————————————–
31.12.2002
Salı

Ana Sayfa
Haberler
Ekonomi
Dış Haberler
Politika
Kadın-Aile
Kültür Sanat
Televizyon
Spor
Yazarlar
Yorumlar
Çizgi-Yorum

Akademi
Bilişim
Eğitim
Otomobil
Röportaj
Tüketici Masası
Okur Hattı

Bölge Haberleri

Dünyada Zaman

ÜLKE SEÇİNİZ AZERBAYCAN BULGARİSTAN AVRUPAZAMAN

Abone Formu
English
Reklam
Künye / İletisim
Basın özetleri
Hava Durumu
Namaz Vakti
E – Kart
Sanat Galerisi

YAZARLAR

NEVVAL SEVİNDİ n.sevindi@zaman.com.tr http://www.nevvalsevindi.com
Yeni yılda eski savaş

TIME dergisi 2002 sözleri arasına Başkan Bush’un Saddam Hüseyin için söylediği cümleyi almış: “O adam babamı öldürmek istedi”. Amerika’da televizyon haberleri savaşla yatıp kalkıyor.

Bir Kuzey Kore’nin nükleer silahlarını dinliyorsunuz, bir Bağdat’tan canlı yayına bağlanıyor. Pentagon’dan bir yetkili çıkıp ‘Biz her iki savaşı da yapabilecek güçteyiz.’ diyor. Terörizmle savaş sloganı ekrana geliyor ardından. Pentagon Irak savaşını; temiz, kısa ve az olumlu bir iş olarak tanımlıyor. JDAM füzeleri 21.000 dolar olan bir iş bu. Çin’in çocuğu, komünist ülke K. Kore diye sürekli olumsuz sıfatlar kullanıyorlar. Medyaya bakılırsa çok istenen, onaylanan bir savaş varmış gibi görünmesine karşın halk anketi tersini söylüyor. ‘Tek başımıza ne olursa olsun savaşa girelim’ diyenler yüzde 20’lere kadar düşüyor. ‘BM kararları doğrultusunda savaşa girelim’ diyenler yüzde 40–50 civarında. Akademik dünyada biri savaşı desteklediğini belirtirse resmi söylemi tutmakla ve de entelektüel olmamakla suçlanıyor. Akademisyenler ve entelektüeller savaş karşıtı. Onlar savaşa neden olarak Amerika’nın yaşamakta olduğu ekonomik durgunluğu gösteriyorlar. Eğer savaş olursa borsa yükselecek, moraller düzelecek ve yatırımlar artacak diye bir beklenti var insanlarda. Savaşa bağımlı iyimserlik.

Çünkü bu savaşla ABD mutlak güç olduğunu kanıtlayacak duygusu hakim. Afganistan savaşı yeteri kadar uzun sürmedi. ABD’yi dünyanın en büyük gücü olarak kabul ettirecek savaş olarak Irak bekleniyor. Ayrıca Afganistan savaşı Amerikan savunma sanayii devlerinin dişinin kovuğunu bile doldurmadı. Yoksul bir ülkenin, silahsız insanları iyi düşman olamadılar. Bush senatoda zafer kazanmış gibi görünmekle birlikte halk desteğini arkasına alamıyor. Amerika’da her derdi anlatan sinema dünyası şu an Amerikan vatandaşı ne istiyor hemen filmini yapmış ve adını koymuş: Ulusal Güvenlik. Martin Lawrence’in filmi 17 Ocak’ta

sinemalarda. Halkın tek isteği aslında ulusal güvenliğin sağlanması. Çünkü Chicago Tribune’ün yazdığı gibi ABD’ye duyulan nefretin bedelini Amerikan vatandaşları ödeyecek. Müslüman ülkelerde çok kötü olan Amerikan imajı Amerikalıları hedef haline getiriyor. Amerikalılar dünyaya pek ilgi göstermezler aslında. Onlar evlerinde rahatları bozulmasın ve güvenlik içinde olsunlar. Tek istekleri bu.

Seçim kampanyaları sırasında da Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki tek fark; ulusal güvenlik konusuydu diyebiliriz. Demokratlar kampanya boyunca güvenlik konusunu ağızlarına almadılar. Seçimi kaybetmelerinde bunun önemli olduğunu düşünenler çok. Amerika’da iç güvenlik dış güvenliğe ağır basıyor. İç güvenlik denince önümüze göçmenler ve Müslüman göçmenler meselesi düşüyor elbette. Bu konuda birçok dedikodu dolaşıyor ortalıkta. FBI’ın bütün Müslüman öğrencileri fişlemek istediği gibi. Los Angeles’ta en yaygın dedikodu şu:

Burada yaşayan bütün kaçak ve Müslüman göçmenlere çağrı yapmışlar ‘gelin, sizi kayıt altına almak istiyoruz’ diye. ‘Kayıt altına alınacaksınız’ diye kandırılan göçmenleri toplayıp hepsini sınır dışı etmişler.

Burada herkesin kafasında birçok soru işareti var. Ortalığı kuşku, bir sis perdesi sarmış. Karşılıklı güvensizliklerin yeşerdiği bu ortamda Müslümanlar imajlarından çok rahatsız. Bugüne kadar hiç aldırmadıkları, düşünmedikleri İslam ve imaj meselesi gündemde. İslam’ı anlatmaya çalışıyorlar. Hıristiyanların dini günlerine özen gösteriyor, kutluyorlar. İslam’ın güler yüzünü kendileri de keşfederek yeni bir imaj oluşturuyorlar. Hoşgörü yükselen bir değer. Herkes hoşgörü üstüne konuşuyor. İslamiyet’e Amerikalıların ilgisi çok artmış durumda. Müslümanlar bu ilgi ve meraka cevap vermeye çalışıyorlar. En radikal geçinenler bile değişmeye başlamış. Radikallik öldü, yaşasın hoşgörü!

Böylece Müslümanlar da kendileri ile yüzleşiyorlar. Yüzleşmede Müslümanların geç kalmış olduğu bir gerçek idi. Artık radikalizm sevilmiyor. Ortadoğu’daki radikal gruplara örnek olarak AK Parti gösteriliyor. Türkiye’de siyasal İslam’a karşı önyargının da yıkıldığını söylüyorlar. Esposito gibi aydınlar bu konuda sürekli konferanslar veriyor. O artık Hıristiyan Demokratlar gibi Müslüman Demokratların doğduğunu müjdeliyor.

Televizyon Irak, K. Kore ve İran’ı hedef gösteriyor. Şeytan ekseni diye söz edilen İran da savaş “iş”inden nasipleniyor. Bu nedenle İran ve Rusya’nın yeni imzaladığı nükleer güç projesi önem kazanıyor sanırım.

Kendi evsizlerini sürekli ekrana taşıyarak onlara yardım isteyen Amerikan medyası bu savaşlarda ortada kalacak anasız, babasız çocuklarla pek ilgilenmiyor. Çok gelişmiş ekonomi ve teknoloji, savaşı durdurmak için değil, çıkarmak için önemli. Savaşsız bu ekonomi çok kazandırmıyor.

21. yüzyıla giren dünyada savaş çığlıkları bir kez daha kontrolsüz gücün kontrolüne giriyor. Yeni yıl eski savaşları geri getirecek.

İçimde yeni yıl umudu bir kuş gibi şakımıyor, karga gibi ötüyor.

31.12.2002

Önceki Yazıları

> (24.12.2002) – Özgürlük benim karakterimdir

> (19.12.2002) – Kavga ettiğim adama rahmet diliyorum

> (17.12.2002) – AKP’nin 2005 yılı hedefi nedir?

> (10.12.2002) – Almanlar varlık vergisini keşfetti

> (03.12.2002) – Bir ot şölenidir İzmir

> (26.11.2002) – Danıştay IMF’ye karşı mı?

> (19.11.2002) – AKP’nin kalkınma modeli ne?

> (12.11.2002) – Umutsuzluk kapısı değil bu kapı

> (05.11.2002) – Samimiyeti olmayanın ahlâkı olmaz

Diğer Bölümlerdeki Yazıları

> Turkuaz’daki son yazısı
(2002/12/29) – Amerika’da bayram

 

ZİHİNSEL BİR NEHİRDİR BELLEK

Ocak 24 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Stephen Wiltshire bir otistti ve yedi yaşından beri savan denilen yapıda yetenekler gösteriyordu. “Londra Alfabesi” isimli eserini on yaşında yaptığı yirmialtı resim oluşturuyordu.Stephen bir savan değil , aynı zamanda harika çocuktu.Otistik yetenekleri olan bu çocuk dili hiç kullanmıyordu.Çok acil ihtiyaçlar dışında çevresiyle ilişki kurmuyordu, etrafındakilere eşya muamelesi yapıyordu. Oyun nedir bilmiyordu, ihtiyaçlarını sessiz olarak dile getiriyordu. Bir işçi ailesinin ikinci çocuğu olan Stephen üç yaşından itibaren doktor kontrolu altında ömür sürmüş. Stephen üç yaşına bastığında babası bir kazada ölmüş, babasına çok bağlı olan çocuk onun ölümüyle inanılmaz bir huysuzluk sergilemeye başlar.
Haykırıyor, bağırıyor, yerinde dönüyor ve konuşmuyordu.Otistik özel okulda ilk defa resim yeteneği ortaya çıkar. Olağanüstü bir yeteneği vardır. Sürekli bina resimleri çizmektedir.Otistiklerde raslanan saplantılardan biri olarak bina çizme algılanır.Stephen durmadan çiziyordu ve arkadaşları ona “çizici” adını takmıştı. Yeteneği o kadar büyüktü ki, resim eğitimi alması gereksiz görüldü.Görsel hafızası çok iyiydi ve çok iyi bir taklitçiydi.Şarkıları çok iyi hatırlıyor ve ezber yeteneği muhteşemdi. Doktoru onu sadece ilaç verilecek bir hasta olarak görmedi, onu anlamaya çalıştı. Doktoruyla yaptığı uluslarası gezilerde çizdiği olağanüstü resimler ve bu gezilerdeki davranış biçimleri hep incelendi. Doktor onunla insani ilişki kurmayı başardı. Savan dediğimiz bu otistlerin özelliği belleklerinden ve gözlerinden hiçbir ayrıntının kaçamamasıdır. Büyük, küçük, önemli, önemsiz hemen her şeye eşit değerde bir karışım olarak bakarlar. Otistik savanlar da görülen bir özellikte, en küçük ayrıntıları anımsamaları, ancak bu anılardan, genelleme yapmalarını sağlayacak ipuçlarını ve hassas noktaları çıkaramamalarıdır. Örneğin inanılmaz sayılarla hesap yapan savan ikizler, dört yaşından itibaren yaşadıkları her şeyi ince ayrıntılarıyla bilmelerine karşın yaşam duygusundan, bir bütün olarak yaşamlarındaki tarihsel gelişmeden habersizdirler. Bu tür bellek yapıları normal bellekten farklı olarak kendine özgü güçlü ve zayıf yanları vardır. Bir anne otistik oğlu için şunları diyor:
“paul, çoğumuzun aksine yaşadığı bir deneyimi alışkanlık haline getirmez, ona süreklilik kazandırmaz. Onun zihninde her an, diğerlerinden ayrı, adeta kopuktur. Bu yüzden hatırlama sürecinde hiçbir şey kaybolmaz, bastırılmaz.”* Birbirinden ve kendinden kopuk anlar yaşayan bu çocuklar da derin bir süreklilik ve gelişim kazanma kapasitesi yoktur.
Ben bu bireysel otizm öykülerini okuyunca toplumsal bir otisizm de olamaz mı diye düşündüm. Türkiye bir türlü yaşadığı kopuk kopuk an parçalarından sıyrılıp süreklilik kazanan bir nehre dönüşemiyor. Dedikodu yönteminin her yere sirayet etmesi de “an an” yaşama, kopuk parçalar halinde yaşamın üstünde kaymayı anlatıyor sanki. Bu birbiriyle ilişkilendirilmemiş kültürel yapı parçaları dağınık bir boz yap gibi köşede beklemekte. Ne bilim çalışması yaptığını iddia edenler, ne liderlik iddiası olanlar bütünleştirmeye yarayacak bir bellek oluşturamamakta Türkiye’de. Sanki bütün görsel dünya Stephen’ın içinden nasıl bir nehir gibi akıp gidiyor , ama hiçbiri anlam taşımıyorsa, içselleşmiyorsa Türkiye’de yaşadıklarını içselleştiremiyor. Deneyimlerine anlam katamıyor. Bundan dolayı yaptığı, yaşadığı hiçbir şey onun bir parçası olmuyor. Birbirinden uzak sosyal ve kültürel yapılar zihinsel bir işlev bozukluğu gibi Türkiye’yi kendine uzak tutuyor.
Türkiye kendi özgün kültürel sentezini yapmak için zihinsel çaba harcamalı. Zihnini muazzam bir depo halinde kullanmak yerine çağrışımlara açık kılmalı.Geçmişteki her şeyi anlamadan ileten değil, kendi değişimini sağlayacak bilgiyi üreten olmalı.
Türkiye geleceğin kanatları altında uyuklamak yerine kendi kanatlarını kullanmayı öğrenmeli ki şafak vaadkar olsun bize.
*Mars’ta Bir Antropolog Oliver Sacks İletişim
NEVVAL SEVİNDİ
 

ÖZGÜRLÜK BENİM KARAKTERİMDİR

Ocak 10 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

Devlet adamının en önemli rolü önlenebilir belalara karşı önlem almaktır. Durum ne olursa olsun, gelecekte çok tehlikeli olacak ama bugün çaba gösterilirse önlenebilecek bela hakkında konuşmak , politikacının hiç sevilmeyen ancak en gerekli işidir.
Sayın Başbakan ve de Bülent Arınç bir çok söyleşide kendileri için en önemli şeyin “özgürlük” olduğunun altını ısrarla çizdiler. Türkiye’de genç,kadın ve temsil edilmeyen bir çok marjinal gruplar kadar bir çok insan da bireysel olarak en çok özgürlük istiyor. Yasaklardan, anlamsız baskılardan herkes bıkmış durumda.
İşte, yeni iktidar Cumhurbaşkanı’nın vetosuyla ciddi bir şans yakaladı. Sadece kendi parti başkanlarına değil, bütün Türkiye’ye özgürlük getirme şansı ve de gücü var elllerinde. Otoriter 1980 Anayasasından kurtulmak için bu veto tam bir nimet. İşte TBMM , işte taptaze özgürlük isteyen milletvekilleri. Tam imtihan zamanı.
Anayasal özgürlükler genişletilerek geniş Anayasa paketiyle Çankaya ve tüm Türkiye ile uzlaşmak mümkün. Ulusal bir hemzemin yakalayabiliriz. Bunun için ne para lazım, ne ihale. Sadece cesarete ihtiyaç var. Hepsi bu. Hadi bunu başarın . Türkiye’nin dağında taşında,Doğusunda Batısında özgürlük yankılansın. Düşüncenin özgür çiçekleri açsın dört bir yanda. Türkler artık özgür insanlar olarak saygı görsünler Avrupa’da ve dünyada.
Bugün geleceği düşünün ve Türkiye’ye özgür bir gelecek sağlayın. Tek parti iktidarının nimeti Türkiye’yi yeni bir yüzyıla taşıyacak Anayasayı yapsın ve geçirsin Meclis’ten. Bu sizi Türkiye’nin partisi yapacaktır. Bugün bize gerekli olan satıcılık değil, liderliktir. Liderlik için geçerli olan tek sınama da, yol gösterme yeteneğidir. Cesaretle o yolda yürümektir. İktidar çoğu zaman onu arayanları bulur. Yoksa iktidar oy çokluğu değildir.
Sadece Türkiye için değil, AB için de uyum açısından gerekli tüm değişiklikleri yaparak gerçek bir reform paketi hazırlamak, hızlı hareket etmek çekişmeden daha fazla zaman kazandırır Türkiye’ye. Hıza ihtiyacımız var. Zaman geçiyor.
Yok eğer kararsız, bulutlu bir akıl sahibiyseniz, irade de karışıklık ve belirsizlik varsa hiç bir şekilde sağlam karar ve eylem ortaya çıkamaz. Özgür toplumun temeli hukuktur. Bireyin hakkına saygı gösteren bir toplum , insana sonuna kadar gelişme fırsatı veren bir toplum, sadece bireysel vasıfları ve gücüyle ilerleyen insanların olduğu bir toplum yaratabilmek elinizde. Yoksa sizde mi akraba ,eş dost kayırmanın rehavetinde eriyip gideceksiniz. Bazıları “kendi işine bak” diyebilir hazımsızca. Politikacı MacMillan ırkçılığın en koyu olduğu G.Afrika’da kendine böyle diyenlere şu cevabı vermişti.
“Kendi işine bak,ama kendi işinin benim işimi nasıl etkilediğine de bir bak.”
Bu konuda Deniz Baykal’ın da desteği var. O zaman yapılacak tek şey daha özgür bir Türkiye için kolları sıvamaktır. Sağcısı, solcusu, İslamcısı ve de ideolojik adı her ne ise herkes bu konuda tek yürek olarak özgürlüğü destekleyecektir. Daha özgür bir Türkiye ancak şeffaf olabilir. Biz ancak bu şekilde yalancılardan, sahtekarlardan ve de balçıktan kurtulabiliriz. Kafamızda ciddi olarak inandığımız bir şey yoksa politika insana çok ağır gelen bir yüktür.
İslam’da Kuran’da her ferde adeta bir nev, bir tür olarak bakar. Tasavvuf da her insan kadar Allah’a ulaşma yolu vardır der. İnsanın biricikliğini kabul eder. Bu biricik olma hali Batı’da “birey” olma ile eş. Birey için özgürlük kendini bilmek için önemlidir. Toplum için özgürlük ise gelişmek için gerekli. Madem Türkiye’nin zenginleşmesi için demokrasi gereklidir diyorsunuz, işte demokrasiyi kurmanın zamanı. Özgür ve demokrat bir Türkiye’ yi hayal edin.
“Özgürlük her yerde insan haklarının hüküm sürmesi demektir.Desteğimiz,bu hakları elde etmek ya da korumak için mücadele verenedir. Gücümüz, amaçlarımızın birliğindedir.”*

*Franklin Roosevelt 1941
NEVVAL SEVİNDİ
 

Sayfa 41 / 43« İlk...«3940414243»