Zaman

KÜÇÜK DÜNYALARIN DAYATMASI

Ağustos 15 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Hep kendi yazdığımız senaryoda oynamak isteriz. Ya da oynadığımıza inanırız.Ama başkalarının mutlaka senaryomuzda figüran olduğuna kanaatımız tamdır. Başkalarını kendinden aşağıda değerlendirme, aptal yerine koyma ülkemizde çok yaygın bir sendrom. Bunun nedeni belki de satranç oynamak yerine güreş tutmayı sevenlerin çoğunluk olması. Kimin gücü kime yeterse.
Yaşam zaman zaman taşlarımızı karıştıran, sağa sola savuran bir küstah oysa. Biz o zaman acı çekeriz, ağlarız çünkü senaryomuz bozulur.Sevgimize nasıl cevap vermesi gerektiğini titizlikle anlattığımız başrol oyuncusundan hiç beklemediğimiz davranışlar boğazımıza tıkanır adeta.

 

1908′DE BAĞDAT DİYARI

Ağustos 15 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

1908’de Bağdat diyarı

Gezginleri ve gezi kitaplarını çok severim. Evliya Çelebi favorim olmakla beraber, dünyanın her yerinden gezi kitabı toplarım. Bu geleneğin Batılı olduğu rivayetini kıran yeni kitaplarla karşılaşınca da sevinirim. Osmanlı yöneticileri gittikleri bölgelerden mektuplar yazarak ya da günlük tutarak ilginç belgeler bırakmışlar.

Bunlardan biri olan İsmail Hakkı Babanzade’nin Irak Mektupları günümüz koşullarında daha da ilginç bir kitap. Bağdat mebusu olan Babanzade’nin 1908’de Tanin gazetesinde yayınlanan mektupları bugüne ışık tutuyor birçok açıdan. Osmanlı’ya karşı başlayan Arap milliyetçiliğinin çığlıkları ve Türklüğe karşı gazetelerde yayınlanan hakaret dolu yazılara Babanzade’nin hoşgörülü bakışı bizim demokratlığımızın çok daha eski olduğunun kanıtı. Bugün bile tartışılan; “Efendim, bize Arap düşmanlığı aşılanmıştır, oysa Araplarda asla böyle bir duygu ve fikir yoktur.” diyenler tarihi okumak zorunda. O günün Arap gazeteleri mevcut Osmanlı hükümetine Türklük politikası takip ettiği iddiasıyla veryansın etmektedir. Babanzade ise, bunun mümkün olmadığını, çünkü Arapçanın ders olarak okutulduğunu ve ayrıca Kura’n–ı Kerim’in bu lisanla şeref nazil olmasından dolayı Arapçayı sevdiklerini içtenlikle anlatır.

“Bedeviler ve Araplar kara cahil oldukları gibi, şehirliler de hemen tümüyle o durumdadır. Maarif Nezareti bu memleketin eğitimine iki yönden önem vermelidir. İrfan önce şehre mektepler vasıtasıyla sokulmalı. Bedevilere de, onların ekolüyle uyumlu şekilde yetiştirilmiş müderris ve vaizler gönderilmeli.” diye yazan Babanzade çok aydın ve modern bir yol önermektedir. Batılılar gibi onları küçük görmemekte, tespit yapmakta ve onlara rağmen değil, onlara uygun eğitim önermektedir.

Keza şehir imar planında, belediyelerin yetersizliği konusunda, arkeolojik zenginliğin Batı’ya kaçırılmasıyla ilgili yazdıkları da bugün yazılacaklardan farklı değil.

Eskiden ilim, irfan sahibi olan ve edebiyat merkezi olan Bağdat’ın bugün (1908’de) ne edebiyata, ne ticarete ve ne de güzel sanatlara dair konuşulan bir yer olmadığını vurgular hayıfla ve “Bağdat koskocaman bir kahvehanedir.” diye yazar. Onu bunu çekiştiren, dedikodu yapan bu kitlelere hayret eder. Sanat ve ilimden habersiz Bağdat ile İstanbul’u karşılaştırır.

“Bağdat’ta zaman denilen şeyin kesinlikle kıymeti anlaşılamamıştır.” der.

Bağdat’ın cazibe merkezi olarak artan nüfusunun analizi çok değerli:

“Bağdat nüfusu gün be gün hayret edilecek bir hızla çoğalıyor. Bir taraftan asayişin sağlanmış olması nimeti (ki bugün ABD bunu yapmakta zorlanıyor), diğer taraftan çevresindeki yüzlerce köyün çölün ortasında medeni bir çekim merkezi olması, nüfusun buraya akmasına neden oluyor. Refaha ve uygarlığa kavuşmak isteyen bir kimse için Bağdat’tan daha büyük ve sınırsız ihtiyaçların giderileceği merkez yok. Irak’ın sakin ve uygar olmak isteyen bölümü ta Halep’e, Şam’a, İstanbul’a gidemez. İşte bu nedenle uygarlaşma fikri bu memlekette yayıldıkça, Bağdat’ın nüfus yoğunluğu artacaktır.”*

“Osmanlı burada caddeler açmakta, elektrikli tramvay için caddeleri genişletmekte ve yeni mahalle planları hazırlamaktadır. Yerli halkın buna tepkili olması istimlak korkusundan.” diye de belirtir. Yapılaşmanın çok sağlıksız olduğunu, hijyen şartlarının felaket olduğunu belirten yazar “Emlak Tahkim Komisyonu” kurulduğunu anlatır. Bağdat ve civarına para ayıran Osmanlı Meclisi Ortadoğu’da birçok yeri bayındır hale getirmiştir.

Burada şark ve garp denince güneşin doğuşu ile batışı anlaşılmaz. Garp, daima suyun kaynağından, şark ise suyun aktığı yerden esen rüzgar demektir Fırat ahalisi için. Yolda sorarlar: Garba mı gidiyorsun, şarka mı? Yani suyun kaynağına doğru mu, denize aktığı yere doğru mu?

Güneye doğru gittikçe, Basra’da asayiş olmadığını, senelerden beri devam eden bu durumun merkezî otoriteye karşı tutumlarından kaynaklandığını işaret eder. Tepeden tırnağa silahlı ve şımarık çetelerin tehditleri, yağması olağan sayılmaktadır. Burada oluşan fitne ve fesadın köklerinin de Kuveyt ve Mehemmere’de olduğu söylenir. “Kuveyt resmen bir kazadır, şeyhi de sadece bir Osmanlı paşasıdır.” diye beyan eder. İngilizlerin oyunlarına rağmen Osmanlı askeri Kuveyt’e girmez.

Hurma ağacından çok çocuk üreten bu memleketin acilen eğitime ihtiyacı olduğunu ısrarla yazar Babanzade.

Osmanlı milletvekili ve aydın bir insan olarak modern fikirleri, tespitleri ve hoşgörüsüyle Ortadoğu’nun sahibi olanların yönetme kapasiteleri aşikârdır. İşte bu nedenle Türkiye 1900’den beri devam eden aradaki farktan dolayı bölgeye model olabilecek tek kültürel birikimi ifade etmektedir. Bağdat tarihini binbir gece masalı gibi okumak yerine gerçeği dokumak gerekir.

*Irak Mektupları İsmail Hakkı Babanzade

 

TURİZM POLİTİKASI OLMADAN

Ağustos 4 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

Turizm politikası olmadan

Her sene turizm mevsimi mayısta açılır. Bu sene Temmuz 15’te yeni yeni kıpırdanmaya başlayan turizm bu konuda herkesin kendi bildiğini yapmasının, küçük hesapların ve sorumsuzlukların bir bedeli olduğunu anlatıyor.

Yabancı turist Bodrum’da misroskop altına konacak kadar nadide bulunan bir tür olmuş. Herkes kan ağlıyor. Bir marka yaratmadan, gelişigüzel “kim gelirse yolalım abi!” politikasının iflası burada çok net görünüyor. Bu işte çok para var diye her önüne gelen ya restoran, ya bar ya da motel açmıştı. Kürtlerin açtığı işletmelerden şikayetçi olanların dediklerine göre hiçbir kural ve yasa tanımadan işletmecilik yapan bu ekipler göz korkutarak, kan akrabalığı ilişkileriyle iş kotarıyorlar. Dalyan’da River Gardan diye bir restoran var. Avazı çıktığı kadar çaldığı kimlik gösterisi havalar yüzünden insanlar bezmiş. Ancak sıradan insanlar zaten konu dışı, Dalyan karakolu bile bunlara “emniyeti”mizi sağlamak zorunda olduğumuzu söylemek istemiyor, Köyceğiz karakolu gelip ses kısmalarını rica edebiliyor. Ne güzel hukuk devleti ama! Her turistik bölgede ucuz iş gücü olarak çalıştırılan Güneydoğu göçmenleri hizmet sektöründe çok başarısız. Çünkü eğitimsiz ve bu kültüre yabancı insanlarla turizm yapılmaz. Dalyan dünyada ender doğa harikalarından biri. Vietkong deltasından sonra dünyanın en güzel doğal deltası. Olağanüstü sazlıklarla kaplı delta boyunca çeşit çeşit kuşlar, yaban çiçekleri ve kokular size eşlik ediyor. Kaunos antik kentinin kırk yıldır kazılan bir yer olduğunu sadece yöre halkı biliyor. Kazı başladığında bir yaşında olan adam bugün kırk yaşında daha bu kazıdan çıkarılmış bir eser görmemiş. Neden kazı bölgelerinde yerel müzeler kurulmaz? Neden yerel müzelerle halkın tarihî mirasa sahip çıkması ve beldesini sevmesi eğitim programına alınmaz? Bunlar yapılmayınca herkes satılık memlekette. Arsa ve ev alım satımları çok iyi gidiyormuş. Yabancılar en iyi yerleri kapatıyorlar. AB’ye Türkiye bu şekilde entegre olacak herhalde. Halkın “ulusal” bilinci de yok, refleksi de. Onlar yine de haklı. Çünkü balık baştan kokar. Dalyan’da bir çivi çakamazsınız, her şey yasaktır. Burası koruma alanıdır. Ancak dehşetle gördüm ki, Dalyan’ın güzelliğine hakaret eden bir utanmazlık abidesi gibi beton duvarlar yükseliyor. Otel inşaatı yapılıyormuş. Dört beş bina kondurulmuş. İki limanlı Kaunos’u yok eden kafalar iş başında yani. Belediye başkanı izni imzalamış ve gerekçesi çok kuvvetli: ‘’Nasılsa Özel Çevre Koruma’dan döner diye.” Başbakanlığa bağlı Çevre Koruma, çevre koruma bilincini betonla yaymaya karar vermiş anlaşılan!

Bir zamanlar Turizm Bakanı olan Mesut Yılmaz da “Bir avuç kaplumbağa için turizmden vazgeçemeyiz.’’ diye parlak bir demeç vermiş ve dünyada ender kalmış olan İztuzu sahiline 1800 yataklı otel inşaatı temeli bile atmıştı. Hem de finansörü Alman, yapımcısı Alman olan bir konsorsiyumla! Neden bütün bağlantılar Alman önemli değil de, şimdi otel yapılsaydı hem turist olmayacaktı, hem caretta caretta denen kaplumbağalar. Ya da bugün olduğu gibi alt sınıf İngiliz turistlerle, Alman işçilerine en ucuzundan tatil pazarlayıp boş yerlerin de yasını tutacaktı herkes.

Marka olmak zor iştir. Kriterleri vardır. Onlara uymazsanız sadece moda olursunuz ve modanız geçince sizi bir kenara kağıt peçete gibi atıverirler. Ne doğa kalmış, ne yöre insanı, ne sağlıklı ilişkiler, ne tarih, ne mekan! Güzelim Kaunos kaya mezarları ölümsüz adına oyulmuş o güzelim dağlara. Şimdi çoğu tahrip edilmiş. Ne sütunları var, ne ön cephe. Bütün ulusal değerlerini ve kişisel değerlerini para için satanlara millet denmez. Onlar olsa olsa gruplar, çıkar öbekleridir. Çevreyi korumak için kurduğumuz devlet yapıları bile ulusal değerlerimizi satıyorsa biz daha ne AB’den bahsediyoruz ki? Belkemiğimiz nerede, önce onu bulalım.

Dalaman’da Sarıgerme’de pahalı turistik tesisler var. İberotel gibi tesisler Alman ağırlıklı turiste hizmet veren yerler. Onları da ucuzcu Almanlar doldurmuş ve ‘her şey içinde’ modeli nedeniyle çevreye hiçbir katkıları yok. Hemen yanlarındaki bir tepenin ardından akarak denize karışan Dalaman Çayı kirlilik kusuyor. Söylenenlere göre kağıt fabrikası bütün atıklarını çaya basıyor. Haliyle deniz de kirleniyor. Buna bir de Türklerin çöplü piknik alışkanlığını ekleyince köprü pislik yuvası gibi görünüyor. Türkler bütün çöplerini çevreye saçmayı marifet sanıyor. Sekiz yıllık eğitimde bunu bile öğretemiyorsak biz ne öğretiyoruz?

29.07.2003

 

YEŞİL DAĞLARA YASLANAN MAVİ DENİZLER

Ağustos 4 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Yaz sıcağına bulanmış öğle saatleri tatil özlemini kuvvetlendirir bu ayda.

Bir yandan hayat çekiştirir, bir yandan sıcaklar. Türkiye’nin hâlâ bakir ve güzel beldeleri bu vakitler aklıma düşer. Denizin mavisi çeker kolumdan, göğün mavisine karışır dağların laciverdi ve yeşille sarmaş dolaş olurum çam ormanları boyunca.

Marmaris tarafında Bozburun istikametinde Bayır, Çiftlik, Kızkumu gibi doğa harikası yerler var. Kızkumu, karşı kıyıdaki adaya kadar uzanan doğal bir kumluk yol. Denizin üstünde yürüyormuş gibi oluyorsunuz. İnsanlar ve çevre en tabii halinde. Buraya günde kırk, elli safari cip geliyormuş. Esnaf memnun. Bu bölgede çam ormanları, şelaleler ve olağanüstü ötücü kuşlar var. Her yerde arı kovanı, nefis bal bulunuyor. Deveyle denizin üstündeki bu kumlu yolda gezebilirsiniz ayrıca. Bu, fantastik bir deneyim olur inanın.

Turunç ise akvaryum gibi deniziyle çok şükür henüz bozulmamış durumda. Turkuaz denizle yeşil ormanlar bu küçük kasabada sizi bekliyor.

 

YAZ AŞKLARININ ÇOŞKUSU

Ağustos 4 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Yaz aşklarının coşkusu

Yaz bütün haşmetiyle geldi. Sıcak bekleyen üşümüş yüreklerimiz onun nefesinin koynuna girip ısındı. Sıcaklar yelken açıp üstümüze doğru bizi rehavete sürüklerken ısınan kanımızın çırpınışları çoğaldı.

Yaz aşkları, patlamaya hazır mısır taneleri gibi zıplayıp duruyorlar. Bembeyaz yaz bulutlarının arasından süzülüp gelen aşk amber kokuları dağıtıyor sağa sola.

Yaz geldi. Aşklar ise geçmişin reçine kokularını getiriyor yanı başımıza. Denizle çamın birleştiği yerde beden kendini hazza bırakıyor.

Eski yazlık sefalarında yaşanan mutlu yazlar geçiyor bir bir gözümün önünden. İnsanların büyük bir mutlulukla taşındığı bağ evleri, deniz kenarları, orman içleri… Kesilen karpuzdan kırmızı gelinliğiyle salınan o taze yaz kokusu. Arada bir esen rüzgarla gelen iyot kokusu baş döndürerek dolanırdı aramızda. Kömürde közlenen patatesin sıcacık içini açıp bakardık. Müthiş bir hazla dişlerimizi geçirdiğimiz bu yumuşaklık ağzımızı yakardı. Denize koşup kendimizi mavinin kollarına bırakırdık. Birden dalınca denizin dibine o rüyalar ülkesinin koynuna girerdik. Mavi, lacivert derinliğin içinde gözlerimizi açarak bu büyülü dünyanın bir parçası olmaya çalışırdık. Denizin dibinde birden genç bir aşk yaklaşır vücudumuza dokunurdu. Suyun içindeki gövdelerin yosunlara karışan zarafeti baş döndürücü bir öyküydü.

Yaz aşkları akşam saatlerini beklerdi dansa kaldırmak için sevdiklerini. Gece kocaman ateşler yakıp sahilde gitar çalardı erkekler.

Tüm romantik parçalar sahile çarpan dalgaların ritmiyle okşardı bedenimizi. Ay tüm bunları aydınlatmak ister gibi dururdu tepemizde inatla. Biz karanlığı özlerdik yakamozların parıltısında.

Kaçamak öpüşlere tutunarak aşklar örerdik kum zambaklarından.

“Kokular vardır çocuk tenleri kadar duru” denen kokular yaz aşklarıyla gelir. Aşklardan aşklar örülür ve birçok aşktan doğar yeni aşkın heyecanı. O güzelim yaz sabahında ıtırlar kokarken yola çıkarım.

Olgun incirlerin kışkırtıcı kırmızısı gibi aşk yakalar. Yazın büyüsü aşkı lavanta keseleri gibi sağımıza solumuza sıkıştırır.

İnsanları tatile, denize, aşka teslim olmaya güneş ikna eder sıcak gülümsemesiyle. Bir rehavet çöker akşamüstü teraslara, sıcaktan boynu bükük çiçeklerle. Sonra suyun serinliği terası tiril tiril keten bir giysi gibi sevindirir. Suyun ve toprağın kokusu birbirine karışır usulca.

“Başka ruhlar müzikte nasıl yüzüyorlarsa, / Benimki de, ey aşkım! senin kokunda yüzer.” (*)

Yaz aşkları taş avlulara serpilen su gibidir. Hemen kuruyup gider, ardında o andaki kokunun anısını bırakır sadece. Bir hayal birçok kokuyla buluşur. Sonra gerçekler kendi yollarına devam eder hüzünlü bekleyişlerin gölgesinde.

“Bekleyeceğim elbette

Gelişini,

Yaşamak başka nedir;

İsterse ta kıyamete

İlle seni

Ki bu aşk başka nedir.” (**)

Yazlar, kışlar beklenir. Soğuklar, sıcaklar gelsin diye beklenir. Yağmurlar yağsın diye beklenir. Leylekler gelsin, turnalar göçsün diye beklenir. Özlemle gideni bekleriz. Merakla geleni bekleriz. Sevgiyle dostu, çoluk çocuğu bekleriz. İyileşmeyi bekleriz. Mutluluğu bekleriz. Bize söylenen yalanları bilmeden gerçeği bekleriz. Ateşçiçeği gibi açan tenimizin hazzını sıcak gecelere bırakıp bir serinlik bekleriz. Aşkı bekleriz bir ömür boyu yanımızdan geçip giderken ruhumuz duymaz da, biz bekleriz.

Meltemler buz badem kokar İzmir’de. Sevda denizinden çıkar saçları ıslak kızlar, beyaz yaseminli bahçelere. Bir kumrunun dem çekişi böler sohbetleri…

(*) Baudelaire, Kırk Kötülük Çiçeği, Broy Yay.

(**) A. Muhip Dıranas

27.07.2003

Yazarımızın E-Postası: n.sevindi@zaman.com.tr

 

AYRILIĞIN NEFESİ

Ağustos 4 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Ayrılığın nefesi

“Her şeyin başlangıcı belirsiz ve sislidir… ama sonu öyle değildir.” der Halil Cibran “Ermiş”de. Ayrılık böyle birdenbire gelir, aşkın davetsiz misafiri olur. Uzun süre bir kadının peşinden koşturan erkek ona “evet” dedirmenin mutluluğunu kadının gözlerinde ve ellerinde yakalar. Aşkın elleri sarılır boynuna papatya çelengi gibi.

Ayrılığın ölüme benzemesi onun gibi kesin bir darbe indirmesidir yaşama. Keser atar. Biter. Kaynarken kapağını atan çaydanlığın fokurtusu ateşten indirince durmaz. Su buharını üfleyerek içindeki fokurtuyu bildirir. Ayrılık yaşanırken tüm anılar, sözler ve yaşanmışlık bir su buharı gibi yüzümüze üflenir durur. Yakıcı sıcaklığın ve yoğunluğun boğuculuğu sizi kaçmaya zorlarken tutulup kalırsınız. Islak bir sıcaklık dalga dalga yayılırken hücrelerinizde geçmiş çırpınır. Şiirin dallarına asılmış ipek mendilden hüzünler anıların gözyaşlarını kurular. Gözpınarlarımız bir çağlayana dönüşür sözcüklerden, sesten ve kokudan etkilenen, gürül gürül yeryüzüne dökülen. Bir trenin gara giriş hızıyla gelen aşkın ayrılığı gardan çıkışın can acıtıcı yavaşlığını taşır üstünde. Sevdiğinizle göz göze bakışırken, el ele tutuşurken tren hareket eder. Önce eller kopar ve iki ayrı cenahta kalırlar. Sonra tren hızlanmaya başlar, insan koşarak bile yetişemez olur görüntünün ulaşılmazlığına. Sonunda ne tren kalır ne sevdiğimiz. Hiçbir an gibi geri gelmeyecek olan o an trenin peşine takılıp giden yüreğimizdir. Yüreğimiz yerinden çıkmak ister de kaslarından kopacakmış gibi acıyla ileriye atılır. Son lokomotifi tutmak ister. Ona yapışır ve trenin hızıyla artan acı onu yerinden koparmak için çaba harcar. Sonunda kaslar elastiki kollarıyla yüreğimizi yerine taşır. Acı lavların altında kalıp taşlaşmış bir ceset gibi donuklaşır. Müthiş bir ısıdan oluşmuş lavdan sert bir taşa dönüşür her şey; ama tıpkı o andaki haliyle. O an sert bir kabuğun çevrelediği acının son halidir. Tren asla o istasyona uğramayacaktır bir daha.

“Yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.” Siz hayata karışır giderken avucunuzda o taşlaşmış “an” parçasıyla acının sinsi beraberliğine boyun eğersiniz.

“Karşısındakine kendinden başka hiçbir şey vermez. Sevgi ve kendinden başka hiçbir şeyi de geri almaz. Ne kendi dışındaki şeylere sahiptir, ne de kendisine sahip olunabilir;

Çünkü Sevgi kendi kendini bütünler ve kendi kendine yeterlidir.”

Sevginin yeterliliği yüreğimizi onarır yeni baştan. Yaşamak Ege’nin mavi köpükleri gibi karşı konulamaz şekilde gelir ayaklarımızın dibine. Geri çekilirken kumda küçük bir oyuk bırakır. Biz adımızı yazarız kuma ve o yeniden gelir siler süpürür tüm yazılanları, yine küçük bir oyuk bırakarak alay eder bizimle. Geçiciliği bilmeyen fanilerin kalıcılık iddiasına küçük bir tekme savurur. Kendi geniş ve karanlık koynuna davet eder hatta cesur olanları. Zamanın memelerine ağzını dayamış olan bizler ayrılmayı öğrenmeden ayrılırız birden.

“Ölümden sonra da yaşayacağım,

ve kulaklarınızda şarkı söyleyeceğim

Koca dalgalar beni geri çektikten sonra bile

Denizin engin derinliklerine.

Ve müritleri taşlar kadar suskundular ve “gidiyorum” dediği için kederliydi yürekleri. “Ve El Mustafa solgun bir ışık olarak yukarı yükseldikten sonra dokuz mürit de kendi yollarına yürür.” Fakat yalnızca kadın bütünleyen gecede kalakaldı ve ışıkla alacakaranlığın nasıl bir olduğunu gördü; ve ıssızlığını ve yalnızlığını onun sözleriyle yatıştırdı: “Gidiyorum,fakat eğer henüz söylenmemiş bir gerçekle gidiyorsam, o gerçek beni yine arayıp bulacak ve birleştirecektir, ve yine geleceğim.” Ayrılık acısı yavaş yavaş inerken merdivenlerden diğer acılar da peşi sıra gelir insanın. Benzerlikler acımıza katkı maddesi olur ve görürüz ki bizim varlığımız dokumuştur yaşamı benzersiz bir inatla.

Biraz fazla düşünenler hiç düşünmeyenlerin, biraz sevenler hiç sevmeyenlerin, biraz gülenler gülmekten nefret edenlerin, biraz iyiler kötülerin, biraz farklı olanlar milyonlarca sıradan olanın yükünü sırtına almak zorunda kalır. Bu değişmez yasanın sınırlarında yapılan seçimler belirler sonumuzu. Gelişimiz belirsiz olabilir ama gidişimiz bulutsuz bir gökyüzü gibidir. Aşkın salıncağında sallanırken bulutlara değen başımız ayrılığın dalgalı denizinde o korkunç derinliğe kendini bırakır.

Ta ki nefes almak için yeniden güneşe çıkıncaya kadar.

*Alıntılar Halil Cibran/Ermişin Bahçesi/Ermiş/E Yayınları

20.07.2003

Yazarımızın E-Postası: n.sevindi@zaman.com.tr

 

Bir elini yeşile daldır bir elini maviye

Ağustos 4 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

Yazın alevden bir topa döndüğü bu günlerde serinlemek istiyorsunuz biliyorum. İstanbul’un çok yakınında güzel yerler olduğunu keşfetmeye çalışıyorum ben de. Eski bir krallık olan Marmara kıyılarını. Bir zamanların Bodrum’u sayılan sayfiyelik yerlerine keşif gezileri yapıyorum.

Kumbağ çok yakınınızda. Çok eski bir yerleşim yeri. Adından da anlaşılacağı gibi kum tepelerinden ve bağlardan oluşan bir cennet bahçesiymiş bir zamanlar. Uzun bir kumsalı korumayı başarmışlar. 1960’ların gözde sayfiye yeri olan Kumbağ zarif, neşeli bir dinlence yeriymiş. Bağların yeşili o zamanlar kaybolmaya başlamış. Bugün unutulmuş bir söz gibi buralar. Artık verilen sözler, vaat edilen aşklar, zarif ve güzel sözler, erkek sözleri unutuluyor. Kızgın güneşte tereyağı gibi eriyip gidiyor ya her şey eski Kumbağ atmosferi öylece gitmiş. Kazık gibi apartmanlar da geriye kalan kızgınlıklar, hakaretler ve kabalıklar gibi dikilip duruyor ardınızda. Kötü yapılaşmanın, kirlenmenin kaçırdığı eski dünyadan kalmış bir iki tatil yeri var. Kale Motel bunlardan biri. İnsan içeri girince 1960’lara dönmüş gibi hissediyor kendini.

Kumbağ’ın piyasa yerinde avaz avaz mikrofonla kapı önünde şarkı söyleyerek insan çekmeye çalışan yeni model aile çay bahçeleri çok ilginç.

Burada belediye yokmuşçasına çöpler dağ gibi yığılı. Her yan da çöp dolu.

Limanında güzel balık restoranları var, güneş batarken yakalayabilirsiniz son demlerini günün.

Kumbağ’dan çıkınca kiremit fabrikaları hiç güzel bir görüntü değil. Kötü yapılaşma her yeri sarmış yabani otlar gibi.

Siz yola devam edin. Mürefte’ye kadar çok güzel yemyeşil yerlerden geçeceksiniz. Yeniköy harika bir yeşile kucak açmış beldemiz. Çınarlar her yeri kaplamış. Asırlık çınarların kucağında ruhunuzu dinlendirebilirsiniz.

Uçmakdere’ye girmeden önce dolambaçlı yolda aniden bir burun dönüyorsunuz ve kendinizi maviliğin kucağında buluyorsunuz. Denizin koynuna düşen öyle açılar var ki İtalyan Riviera’sına geldiğinizi sanabilirsiniz. Yemyeşil ormanlar ve olağanüstü bir deniz manzarası.

Kiraz ağaçlarının altında kiraz satan çocuklar natürmortun tamamlayıcı unsuru gibi sevimli, size bir avuç kiraz uzatıyor. Hemen orada hayratta yıkayın. Her yerden serin sular fışkırıyor. Her yerde hayrat var. İnsanımızın su sebili geleneği devam ediyor dağda taşta.

Çınarlarla kaplı harika Boğaz, piknik yerleri ve şırıl şırıl akan dere bana bugün artık bir barajın suları altında kalmış Gümüldür Boğazı’nı anımsattı. Her yeri gömdüğümüz, yıktığımız ve yok ettiğimiz için artık sözün anlamı kalmadı. Söz belki de bu yüzden unutulup gidiyor bellekten. Geriye haşin bir bakış kalıyor.

Uçmakdere’nin girişinde doğal çınar, üstünde plaketiyle bin yıllık gururunu sergiliyor.

Uçmakdere’den Naip’e inin geniş çınar gölgeleri altında denize girebilirsiniz.

Gaziköy, Hoşköy yine yeşille denizin kucak kucağa oturduğu mekanlar. Gözünüz gönlünüz açılıyor doğrusu. Ne yazık ki Gaziköy’de başlayan kötü yapılaşma Mürefte’de doruk noktasına çıkıyor. Bu kadar estetik yoksunu dört duvarı çıkmak bu güzelliğe bakarak nasıl oluyor insan hayret ediyor.

Mürefte’de çok taze balık yeme şansınız var. Kaçırmayın.

Yol boyu bağlar çocukluğumun İzmir yazlarını bana getirdi ve dalgın bir koya girmiş gibi oldum. Bütün acılardan kaçıp gizlendiğim şiirin koynu aklıma Kabbani’den bir şiir verdi avucuma:

“Ben istemedim asla…

Aşık olmayı,

Kadınlarla olan geçmişim,

Kaza ve kaderdir tamamen.

Ne kadar da şaşırmıştım

Bir kadının sevgisi

Dönüştürünce beni güle

Bir taşken eskiden”*

İnsanı taş olmaktan, kem sözden ve gözden koruyan aşka teslim olmak için vakit var. Yazın daha başındayız.

*Nizar Kabbani, Seninle Evlendim Ey Özgürlük

06.07.2003

Yazarımızın E-Postası: n.sevindi@zaman.

 

Herkesin önünden sıvıştığı kapıları kırmaya cesaret et

Temmuz 15 2003Yorum Yok Kategori: Zaman

6. Abant Platformu’nu geride bıraktık. Farklı görüşlerde altmış kişi bir araya geldi. Sosyal etkileşim açısından olağanüstü olan platform zihinsel etkileşimde o kadar başarılı değil bence. İlber Ortaylı’nın dediği gibi; “realiteyle değil, herkes kendi kafasındaki modelle konuşmakta”.
Bu, Mehmet Aydın’ın konuşmasında sıkça vurguladığı hermonotik körlüğe yol açmakta. Tecrübeyi küçümseyen Türk aydını yazıların dünyasına hapsolmuş. Hangi yazılar? İdeolojik kavramların ve iman tazeleme sözcüklerinin dünyası. Irak Türkmen’i Suphi Saatçi, Saddam rejiminde 5000 Türkmen’in idam edildiğini söyledikten sonra ekledi: “Irak muhalefeti ABD’nin kapısını aşındırarak müdahaleyi talep etti. Şimdi tezkerenin acısını Amerikalılar Türkmenlerden çıkarıyor. Çünkü sizler Türkiye’ye bağlısınız diyorlar bize. TV’lerde Türk stratejistlerin Amerika hakkında dediklerini dinledik, ama onlar haksız çıktı.”

Kemal Karpat yepyeni bir dönemde bulunduğumuzu işaret etti ve dedi ki: “Buradakiler hâlâ 19. ve 20. yüzyıl kavramlarıyla konuşuyorlar. Savaşın aktörleri kimlerdir? Bugüne kadar bildiğimiz devletler arası savaştı. Bugün durum değişti. 200 yıldır savaşa savaşa Amerika büyük bir güç olarak ortaya çıktı. Bu yeni paradigmaya göre düşünmek gerekiyor.”

Savaş ve demokrasi kavramları etrafında dönen tartışmalar en çok Irak ve ABD’ye takılarak sunuldular. Ali Yaşar Sarıbay’ın tebliğinde altını çizdiği mesele Irak Savaşı’ndan sonra savaş olgusunun modernlik paradigması resmedilmeden anlaşılamayacağı idi. Çelişkilerle dolu ve muğlak modernlik ve modernite kavramını Batı’dan gelen ve onunla özdeş kötü bir şey diye algılama yanlışlığı yaygın bir tutum. Türk aydınlarının artık moderniteye tümüyle bir felaket diye bakmaması umut verici oldu. Arap ülkelerinin bizden daha iyi demokratikleşebileceğini söyleyenler ya da İran’ı demokratik sananlar siyaset kültürüyle demokrasi kültürünü birbirine karıştırdılar bence. Seçim eşittir demokrasi fikri çok demode. Erdemleştirici mücadeleden söz eden Farabi’yi destekleyen bir yazı yayınlandı İran’da.  

KENDİNLE CENGE GİRME

Mayıs 25 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

“Bugün New York Herald’ ta “sadakat” dedikleri şeyle ilgili çok kötü bir makale okudum. Bir komünistin elini sıkıyorsan ya da radyoda Wallace( solcu Başbakan yardımcısı) dinliyorsan, Dışişlerinde çalışamayacağından bahsediyordu. Bence ülkenizde durum her geçen gün daha da, daha da kötüleşiyor. Burada da başka şeyler yüzünden durum sizinkinden daha iyi değil.Bu gün belediye seçimleri yapılacak. Herkes çok gergin. Grev devam ediyor. Oy vermeye giderken binecek ne otobüs,ne metro var. Bu seçimlerin kendi başına anlamı yok;ama insanlar öyle düşündüğünden önemli gibi düşünüyor.
Belediye seçimleri yapıldı ve oyların %50′sini de Gaulle,%40′ını komünistler almış.Artık Fransa’da da dünyada olduğu gibi iki blok var: Amerika ve Rusya,Gaulle ve Thorez, bir tür iç savaş. Gaulle’ü desteklemeyenler Thorez’in tarafına geçecek;ikisi de çok kötü.”*
1947′de Fransız kadın yazar Simone de Beauvoır bu mektubu Amerikalı yazar sevgilisine yazmış.Savaş ertesi dünyadaki bölünmüşlüğün ülkelere yansımasını, iç savaş halindeki cepheleşmeleri anlatırken siyasetten şikayet eder. Üstelik siyaset üreten bir sosyalist entellektüel olarak:
“Bizim çete de sosyalizm,özgürlük v.b. konuşmaya devam edecek.Manifesto hazırlıyoruz ve yirmi enteleküelin herhangi bir konuda uzlaşması öyle zor ki. ama bıktım usandım artık. Siyasetten nefret ediyorum. Siyasetsiz bir dünya ne güzel olurdu.Alıp başımı gitmek,iyi bir kitap yazmak,güzel kitaplar okumak beni mutlu edecek.”diye ekler.
Amerika’da McCarthycilik her şeye el koymaktadır. kendi gibi düşünmeyen insanları kovuşturmakta,aşağılamakta,hapse atmakta ya da onları sürmektedir.
Siyasete endeksli fikir yürütme saldırgan bir tavır içerir. iktidar yaratmakla yakından ilgilidir.
Özgürlükler ülkesi Fransa de Gaulle’ tapmakta ve ırkçılık yükselmektedir. Farklı şeyler söylediği ve yazdığı için Sartre dayak yer. Uzun süre kalabalık yerlerde buluşamazlar ve gizlenirler halktan. Farklı fikirleri olan ve bunu yayan entellektüeller olarak Paris’in göbeğinde incinir ve acı çekerler. Simone bir yandan da Amerikalılardan ne kadar nefret ettiğini yazar sevgilisine.
Holanda’da elli yıl öncesine kadar Katolik Protestan nefreti o kadar yüksekmiş ki,aynı kapıdan bile geçmezlermiş. Çok düşmanca bir cepheleşme yaşanmış. Yeni bir parti olan Hıristiyan Demokrat Parti son yıllarda her mezhepten insanı içine alarak bir uzlaşma sağlamış. Bu seferde 90′lı yıllarda müslümanlar sahneye çıkmış!
Bu zıtlaşmaların,düşmanlıkların ve fanatik tek yönlülüklerin arasında fırtına gelir entellektüelleri biçer. Bu nedenle Ortega Y Gasset şöyle der:
“İnsan, olacaksa,kendisi için,kendisine rağmen,kendisine karşın aydın olur, kaçınılmaz biçimde. Gerçek aydının özgül etkinliği gerçeği zahmetle araştırmak,bulur bulmaz da ne pahasına olursa olsun,kendisini bin parça edeceklerini bilse,açıklamaktır;aslında “çölde feryat eden” birisidir o, çünkü gerçek ancak yalnızlıkta bulunur. Aydın,halka karşı,kamuoyuna karşı,yerleşik kanılara karşı fikir yürütür. Bu nedenle yazgısı anlayışsızlıkla karşılanmak ve halk tarafından sevilmemektir. Misyonu karşı çıkmaktır.
Bu gerçek yüzümüze çarpan bir sorgulamadır. İşte bu nedenle Sartre ya da benzerleri en popüler zamanlarında bile toplumun genel fikir akışının ve duygularının dışında fikirlerinden dolayı dayak yerler. tehlikede yaşarlar.
Ama Çekoslavakya devlet başkanı Havel’in dediği gibi:” hazır bir şey sunmak benim görevim değil.”
*Simone de Beauvoır Aşk Mektupları
NEVVAL SEVİNDİ

 

KANSERLE YAŞIYORUM

Mayıs 25 2003Yorum Yok Kategori: Zaman Turkuaz

“Girdik susanlar arasına yattık uyuduk

Çığlığımız sınırları aştıydı nasıl olsa”

Mevlana

Hayatım boyunca hayatın farklı alanlarında ki hiyerarşik yapıya karşı çıktım. hiyerarşik bakış açısına karşı savaştım. Benden başka doğru yoktur diyen sığlığa karşı durdum.
Kanser olunca da durum pek değişmedi. Hem hastalıkla hem de bakış açısıyla mücadele etmek zorunda kaldım. Doktor hasta ilişkisindeki hiyerarşik bakışın ne kadar hasta aleyhine olduğunu gördüm. Burada korku en büyük yei tutuyordu. Hasta kanserden,doktordan,hastaneden,itilip kakılmaktan,kocasının onu terk etmesinden,çevresinin ona acımasından ve uzaklaşmasından,ölmekten korkuyordu. Güçlü bir bilinçaltı nehri olan korku üstünde her şey yüzüyor.
“Sevgisizlik cehennemdir”der Dostoyevski.
 

Sayfa 39 / 43« İlk...«3738394041»...Sonraki »