1908’de Bağdat diyarı
Gezginleri ve gezi kitaplarını çok severim. Evliya Çelebi favorim olmakla beraber, dünyanın her yerinden gezi kitabı toplarım. Bu geleneğin Batılı olduğu rivayetini kıran yeni kitaplarla karşılaşınca da sevinirim. Osmanlı yöneticileri gittikleri bölgelerden mektuplar yazarak ya da günlük tutarak ilginç belgeler bırakmışlar.
Bunlardan biri olan İsmail Hakkı Babanzade’nin Irak Mektupları günümüz koşullarında daha da ilginç bir kitap. Bağdat mebusu olan Babanzade’nin 1908’de Tanin gazetesinde yayınlanan mektupları bugüne ışık tutuyor birçok açıdan. Osmanlı’ya karşı başlayan Arap milliyetçiliğinin çığlıkları ve Türklüğe karşı gazetelerde yayınlanan hakaret dolu yazılara Babanzade’nin hoşgörülü bakışı bizim demokratlığımızın çok daha eski olduğunun kanıtı. Bugün bile tartışılan; “Efendim, bize Arap düşmanlığı aşılanmıştır, oysa Araplarda asla böyle bir duygu ve fikir yoktur.” diyenler tarihi okumak zorunda. O günün Arap gazeteleri mevcut Osmanlı hükümetine Türklük politikası takip ettiği iddiasıyla veryansın etmektedir. Babanzade ise, bunun mümkün olmadığını, çünkü Arapçanın ders olarak okutulduğunu ve ayrıca Kura’n–ı Kerim’in bu lisanla şeref nazil olmasından dolayı Arapçayı sevdiklerini içtenlikle anlatır.
“Bedeviler ve Araplar kara cahil oldukları gibi, şehirliler de hemen tümüyle o durumdadır. Maarif Nezareti bu memleketin eğitimine iki yönden önem vermelidir. İrfan önce şehre mektepler vasıtasıyla sokulmalı. Bedevilere de, onların ekolüyle uyumlu şekilde yetiştirilmiş müderris ve vaizler gönderilmeli.” diye yazan Babanzade çok aydın ve modern bir yol önermektedir. Batılılar gibi onları küçük görmemekte, tespit yapmakta ve onlara rağmen değil, onlara uygun eğitim önermektedir.
Keza şehir imar planında, belediyelerin yetersizliği konusunda, arkeolojik zenginliğin Batı’ya kaçırılmasıyla ilgili yazdıkları da bugün yazılacaklardan farklı değil.
Eskiden ilim, irfan sahibi olan ve edebiyat merkezi olan Bağdat’ın bugün (1908’de) ne edebiyata, ne ticarete ve ne de güzel sanatlara dair konuşulan bir yer olmadığını vurgular hayıfla ve “Bağdat koskocaman bir kahvehanedir.” diye yazar. Onu bunu çekiştiren, dedikodu yapan bu kitlelere hayret eder. Sanat ve ilimden habersiz Bağdat ile İstanbul’u karşılaştırır.
“Bağdat’ta zaman denilen şeyin kesinlikle kıymeti anlaşılamamıştır.” der.
Bağdat’ın cazibe merkezi olarak artan nüfusunun analizi çok değerli:
“Bağdat nüfusu gün be gün hayret edilecek bir hızla çoğalıyor. Bir taraftan asayişin sağlanmış olması nimeti (ki bugün ABD bunu yapmakta zorlanıyor), diğer taraftan çevresindeki yüzlerce köyün çölün ortasında medeni bir çekim merkezi olması, nüfusun buraya akmasına neden oluyor. Refaha ve uygarlığa kavuşmak isteyen bir kimse için Bağdat’tan daha büyük ve sınırsız ihtiyaçların giderileceği merkez yok. Irak’ın sakin ve uygar olmak isteyen bölümü ta Halep’e, Şam’a, İstanbul’a gidemez. İşte bu nedenle uygarlaşma fikri bu memlekette yayıldıkça, Bağdat’ın nüfus yoğunluğu artacaktır.”*
“Osmanlı burada caddeler açmakta, elektrikli tramvay için caddeleri genişletmekte ve yeni mahalle planları hazırlamaktadır. Yerli halkın buna tepkili olması istimlak korkusundan.” diye de belirtir. Yapılaşmanın çok sağlıksız olduğunu, hijyen şartlarının felaket olduğunu belirten yazar “Emlak Tahkim Komisyonu” kurulduğunu anlatır. Bağdat ve civarına para ayıran Osmanlı Meclisi Ortadoğu’da birçok yeri bayındır hale getirmiştir.
Burada şark ve garp denince güneşin doğuşu ile batışı anlaşılmaz. Garp, daima suyun kaynağından, şark ise suyun aktığı yerden esen rüzgar demektir Fırat ahalisi için. Yolda sorarlar: Garba mı gidiyorsun, şarka mı? Yani suyun kaynağına doğru mu, denize aktığı yere doğru mu?
Güneye doğru gittikçe, Basra’da asayiş olmadığını, senelerden beri devam eden bu durumun merkezî otoriteye karşı tutumlarından kaynaklandığını işaret eder. Tepeden tırnağa silahlı ve şımarık çetelerin tehditleri, yağması olağan sayılmaktadır. Burada oluşan fitne ve fesadın köklerinin de Kuveyt ve Mehemmere’de olduğu söylenir. “Kuveyt resmen bir kazadır, şeyhi de sadece bir Osmanlı paşasıdır.” diye beyan eder. İngilizlerin oyunlarına rağmen Osmanlı askeri Kuveyt’e girmez.
Hurma ağacından çok çocuk üreten bu memleketin acilen eğitime ihtiyacı olduğunu ısrarla yazar Babanzade.
Osmanlı milletvekili ve aydın bir insan olarak modern fikirleri, tespitleri ve hoşgörüsüyle Ortadoğu’nun sahibi olanların yönetme kapasiteleri aşikârdır. İşte bu nedenle Türkiye 1900’den beri devam eden aradaki farktan dolayı bölgeye model olabilecek tek kültürel birikimi ifade etmektedir. Bağdat tarihini binbir gece masalı gibi okumak yerine gerçeği dokumak gerekir.
*Irak Mektupları İsmail Hakkı Babanzade