<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>NevvalSevindi.com &#187; Yeni Yüzyıl</title>
	<atom:link href="http://www.nevvalsevindi.com/yeni/category/yeni-yuzyil/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.nevvalsevindi.com/yeni</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jul 2010 05:53:21 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>21.yüzyıl kadınların olacak</title>
		<link>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2008/06/03/</link>
		<comments>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2008/06/03/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Yüzyıl]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[12]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BİZE DURMAK  YARAŞMAZ<br />
İletişim yolları kesilen geçen yüzyılın insanı sevgisiz bir labirentte  kayboldu gitti. Yeni yüzyıla vasıl olanlar ellerindeki yumağı bırakmadan çıkış yolunu arayan sevginin ve aşkın çocukları.<br />
Yeni yüzyılın kadını ve erkeği; iletişim becerisini gönül zenginliği, anlayış, sevgi ve  empati üstüne kurgulayacak modeldir.<br />
Geçen yüzyılın birbirine tahammül eden kadın ve erkeği nefret kartını gizli tutma alışkanlığını  sürdürerek yaşadılar. Yaşamakta ısrar edenler ilişkinin kafa ve gönül beraberliğine dayanmak yerine  mekan beraberliğine dayanmasını doğru model olarak savundular.<br />
Uzaklığı yenen ve sevgiyle birbirine sarılan yeni ortaklık ise, kadın ve erkeğin koparılmak istenen gönül bağlarını ilmek ilmek dokumakta.<br />
 Bir erkek kendine mecbur bir kadının  evinde yaşamasını sağlamak yerine kendisini seven bir kadınla birlikte olmayı &#8220;ilişki&#8221; olarak değerlendirecek. Erkeklik onuru sevgi dolu bir kadının  onurlu yüreğinin yanında durmaktır. Sadece aşk ile birlikte oluş.<br />
Yeni yüzyılda kadın ve erkeğin iletişim yolları birbiriyle sarmallanıp  basmakalıp ilişkileri  yaban otu gibi ayıklayarak yol alacak.<br />
İşte, birbirinden kopmuş başıboş evrende dolaşan iki gezegen durumdaki kadın ve erkek kimliği karşılaştılar. Eski dünyada çok kesin çizgilerle ayrılmış roller ruhsuz çizgilerle sınırları kapatmıştı. Yeni dünyada roller yer değiştirmekte ya da  rollerin geçirgenliğini yaşamakta sakınca görmemekte kimse. Hücre zarının geçirgenliğini taşıyan bu şeffaf ilişki biçimi birbiriyle sürekli alış verişte kalarak zenginleşecektir.<br />
Çünkü aşk karşımızdakine göç etme halidir ki onun  dünyasında gezinerek tüm merakımızı gideririz. Açık kapılarından süzülüp  camından dışarıyı seyredebiliriz. Çarpan kalbinin  bilgiyle taçlanmış  evreninde kendimize yer ararız. Kendi yerimizi bulunca  sevginin dayanılmaz cazibesi içimizi aydınlatır. Çoşku bir sel olur sevgiliye doğru koşar.<br />
Aradığımız yaşamaya değecek bir hayattır. O hayat korkuyu sevmez. Tıpkı aşk gibi ona hoyratlık, korku ve  hinlik sızarsa  aslı zayi olur.<br />
Kadın ve erkek iki iç dünya zenginliğinin değiş tokuşudur. Oradaki birikintiler  berrak, içimli sulardır ki insanı kamil eyler. İç dünyanın revlaknanan raksında insan kendini yeniden bulmanın  coşkusuyla kibrini sırtından atar. Ne akıldan, ne duygudan vazgeçer bu gönüller&#8230;<br />
Aşkın mantık dışı bir heyecan olduğunu  bize  yutturmaya çalışan 20. yüzyıl sevgisiz  bekleyişine nokta koydu. Sevgisiz ruhlar birlikte gömülecekleri  toprakları  zapt ettiler.<br />
21. yüzyıl sonsuzluğun kollarında pinekleyen yaşama cesaretimizin elinden tutup; seni seviyorum demeyi öğretiyor insanlığa. Aşkın gül cemalinde bulacağımız  ruhumuzu  külleriyle ovup parlatacağız.<br />
Çünkü aşk bir bekleyişin çocuğudur ki kavuşması bahar şenliğinin zilleridir. Yeni bir insan modeliyle birlikte yeni bir kadın erkek iletişim modeli doğuyor. Çünkü ilişkiler sistemi değişiyor yeryüzünde. Hala yüzyıl başındaki basmakalıp evlilik ve iş ilişkilerine iltifat edenler zamanın kıskacında  yaşlanacaklar.<br />
&#8220;Şu akıp giden kum seline bak,<br />
  ne durması var,ne dinlenmesi,<br />
  bak  birdenbire bir dünya nasıl bozulur,<br />
  nasıl atar bir başka dünyanın temelini.&#8221;<br />
Mevlana yıkılıp gidenin yeniyi kurmak için olduğunu söylerken bize söz kalmaz artık. Bize durmak yerine akmak  lazımdır.<br />
NEVVAL  SEVİNDİ</p>
<p><span id="more-2086"></span></p>
<p>97&#8242;de Yeniyüzyıl gazetesinde yayınlandı</p>
<img src="http://www.nevvalsevindi.com/yeni/?ak_action=api_record_view&id=2086&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2008/06/03/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>totaliter akıl</title>
		<link>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2008/06/03/</link>
		<comments>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2008/06/03/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Yüzyıl]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[12]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TOTALİTER AKIL<br />
Ülkemizde jakoben aydınların radikal İslamcılarla bir çok konuda  ortak noktaya  varması bir tesadüf değil. Totaliter aklın yolu birdir.<br />
Jakobenler Fransız İhtilali&#8217;nin çocukları. Radikallerle ılımlıların paylaştığı  Convention&#8217;da Jakobenler başa geçince ihtilalin giyotini hiç durmadan işliyor.Sınırsız yetkiye sahip ikiyüz milletvekili tüylü kırmızı şapkalarıyla korku saçıyor.Kararlarına karşı hiç bir şikayet yapılamaz. Her birinin ense kökünde  giyotinin pırıltısı.Ondan kurtulmak için herkesi ve her şeyi satmaya razılar.Kilisenin zavallı köleleri olarak gördükleri halkı kiliseleri yağmalamaya davet ederler. İhtilalin en kanlı sayfalarından biri olan Lyon Ayaklanması ise kendi ülküsünden başka ülkü tanımayanların  korkunç terörünü belgeler bize. Lyon&#8217;da taş taş üstünde kalmaz. Tüm saraylar, güzel binalar yıkılır. Tek tek insanları öldürmenin işkence sayılacağı savıyla toplu katliamlar yapılır. Herkesin malı yağmalanır. &#8220;Anlaşmaktansa batalım&#8221; der Jakoben sloganı.Ne affetmek vardır, ne anlaşmak.Sadece ölüm ve nefret.<br />
Robespierre, ille de kendi Cumhuriyet anlayışını, kendi ihtilal ve ahlak anlayışını gerçekleştirmek zorunluluğunu insanlığın hayrına kutsal bir görev sayıyor.İnançsızları yargılayan bir yargıcın buz gibi yumruğuyla kendisi gibi düşünmeyen herkesi giyotine itiyor.Robespierre&#8217;in iç dünyasında büyük ve temiz bir düşüncenin yaşadığına kuşku yok. Fakat yaşıyor değil, katılaşmış demek daha doğru olur.Bütün kuvvetini katılığından ve bütün gücünü sertliğinden alan bir bağnaz.Her şeyde dediğim dedik davranmak, hayatının bütün anlamı ve biçimi. Böyle bir insan hiç bir itiraza, başka bir düşünceye katlanamaz, yanında bir başkasının, hele karşı çıkan ve dediğim dedik huyuna aldırış etmeyenin vay haline!<br />
Ölçüyü hep elinde tutan kişi kendi gerçek ağırlığını unutur.Sanatçıyı, komutanı, iktidardaki insanı en çok yıpratan, arzu ve isteklerinin aralıksız yerine gelmesidir.Bu biteviye başarı gerçekmiş duygusu verir, oysa  yenilgiler öğreticidir.<br />
Bu nedenle Robespierre erdemliliği ihtirasla sevmekle birlikte, bir kez bile kendinden daha başka düşünmüş birini hoş görmez ve bağışlamaz. Erdeme aşırı bağnazlıkla bağlı olduğu için karşısındakilerin anlaşma başvurularını geri çevirir.Hatta politikanın anlaşmaya zorladığı durumlarda bile  sert kinciliği ve katı gururu engel olur.<br />
İhtilalin bu en güçlüsü  kendi gibi Jakobenler tarafından ağzı burnu kan içinde dağıtılmış olarak bir el arabası üzerinde giyotin alanına götürülüyor.Onun ölümüyle  terör dönemi sona erer. Herkesi ihtilalin düşmanı görerek estirilen büyük terör  kendi evlatlarını tarih boyunca yemiştir. </p>
<p>Jakoben aydın demekle neyi anlatmak istediğim sanırım şimdi daha açık görülüyor. Fransız İhtilalinin ateşli ruhunun ardına saklanmış buzdan bir giyotin, asla kendinden başkasına hayat hakkı tanımayan. Toplumun tüm kutsal değerlerini, ortak çıkarlarını  kendi bildiğiyle çizilen bir harita sanan insanlar. Hepsi birbirinin katili oldular.<br />
Jakoben aydınlar eski yüzyıllara ait .Yeni üçüncü bin yılın aydınları onlar olamaz. Çünkü yeni yüzyılın aydınları demokrasiye ve çok kültürlü bir dünyaya inananlar. Yükselen değerleri sevgi ve bilgi.<br />
Yeni aydınlar  isteseniz de istemeseniz de geliyor.<br />
NEVVAL SEVİNDİ<br />
*Kaynak:Bir politikacının portresi  Stefan Zweig<br />
<span id="more-2087"></span></p>
<img src="http://www.nevvalsevindi.com/yeni/?ak_action=api_record_view&id=2087&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2008/06/03/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>21.yüzyıl kadınların olacak</title>
		<link>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2008/06/03/</link>
		<comments>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2008/06/03/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Yüzyıl]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[12]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BİZE DURMAK YARAŞMAZ İletişim yolları kesilen geçen yüzyılın insanı sevgisiz bir labirentte kayboldu gitti. Yeni yüzyıla vasıl olanlar ellerindeki yumağı bırakmadan çıkış yolunu arayan sevginin ve aşkın çocukları. Yeni yüzyılın kadını ve erkeği; iletişim becerisini gönül zenginliği, anlayış, sevgi ve empati üstüne kurgulayacak modeldir. Geçen yüzyılın birbirine tahammül eden kadın ve erkeği nefret kartını gizli tutma alışkanlığını sürdürerek yaşadılar. Yaşamakta ısrar edenler ilişkinin kafa ve gönül beraberliğine dayanmak yerine mekan beraberliğine dayanmasını doğru model olarak savundular. Uzaklığı yenen ve sevgiyle birbirine sarılan yeni ortaklık ise, kadın ve erkeğin koparılmak istenen gönül bağlarını ilmek ilmek dokumakta. Bir erkek kendine mecbur bir kadının evinde yaşamasını sağlamak yerine kendisini seven bir kadınla birlikte olmayı “ilişki” olarak değerlendirecek. Erkeklik onuru sevgi dolu bir kadının onurlu yüreğinin yanında durmaktır. Sadece aşk ile birlikte oluş. Yeni yüzyılda kadın ve erkeğin iletişim yolları birbiriyle sarmallanıp basmakalıp ilişkileri yaban otu gibi ayıklayarak yol alacak. İşte, birbirinden kopmuş başıboş evrende dolaşan iki gezegen durumdaki kadın ve erkek kimliği karşılaştılar. Eski dünyada çok kesin çizgilerle ayrılmış roller ruhsuz çizgilerle sınırları kapatmıştı. Yeni dünyada roller yer değiştirmekte ya da rollerin geçirgenliğini yaşamakta sakınca görmemekte kimse. Hücre zarının geçirgenliğini taşıyan bu şeffaf ilişki biçimi birbiriyle sürekli alış verişte kalarak zenginleşecektir. Çünkü aşk karşımızdakine göç etme halidir ki onun dünyasında gezinerek tüm merakımızı gideririz. Açık kapılarından süzülüp camından dışarıyı seyredebiliriz. Çarpan kalbinin bilgiyle taçlanmış evreninde kendimize yer ararız. Kendi yerimizi bulunca sevginin dayanılmaz cazibesi içimizi aydınlatır. Çoşku bir sel olur sevgiliye doğru koşar. Aradığımız yaşamaya değecek bir hayattır. O hayat korkuyu sevmez. Tıpkı aşk gibi ona hoyratlık, korku ve hinlik sızarsa aslı zayi olur. Kadın ve erkek iki iç dünya zenginliğinin değiş tokuşudur. Oradaki birikintiler berrak, içimli sulardır ki insanı kamil eyler. İç dünyanın revlaknanan raksında insan kendini yeniden bulmanın coşkusuyla kibrini sırtından atar. Ne akıldan, ne duygudan vazgeçer bu gönüller&#8230; Aşkın mantık dışı bir heyecan olduğunu bize yutturmaya çalışan 20. yüzyıl sevgisiz bekleyişine nokta koydu. Sevgisiz ruhlar birlikte gömülecekleri toprakları zapt ettiler. 21. yüzyıl sonsuzluğun kollarında pinekleyen yaşama cesaretimizin elinden tutup; seni seviyorum demeyi öğretiyor insanlığa. Aşkın gül cemalinde bulacağımız ruhumuzu külleriyle ovup parlatacağız. Çünkü aşk bir bekleyişin çocuğudur ki kavuşması bahar şenliğinin zilleridir. Yeni bir insan modeliyle birlikte yeni bir kadın erkek iletişim modeli doğuyor. Çünkü ilişkiler sistemi değişiyor yeryüzünde. Hala yüzyıl başındaki basmakalıp evlilik ve iş ilişkilerine iltifat edenler zamanın kıskacında yaşlanacaklar. “Şu akıp giden kum seline bak, ne durması var,ne dinlenmesi, bak birdenbire bir dünya nasıl bozulur, nasıl atar bir başka dünyanın temelini.” Mevlana yıkılıp gidenin yeniyi kurmak için olduğunu söylerken bize söz kalmaz artık. Bize durmak yerine akmak lazımdır. NEVVAL SEVİNDİ</p>
<p>97&#8242;de Yeniyüzyıl gazetesinde yayınlandı</p>
<img src="http://www.nevvalsevindi.com/yeni/?ak_action=api_record_view&id=2602&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2008/06/03/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>totaliter akıl</title>
		<link>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2008/06/03/</link>
		<comments>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2008/06/03/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Yüzyıl]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[12]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TOTALİTER AKIL Ülkemizde jakoben aydınların radikal İslamcılarla bir çok konuda ortak noktaya varması bir tesadüf değil. Totaliter aklın yolu birdir. Jakobenler Fransız İhtilali’nin çocukları. Radikallerle ılımlıların paylaştığı Convention’da Jakobenler başa geçince ihtilalin giyotini hiç durmadan işliyor.Sınırsız yetkiye sahip ikiyüz milletvekili tüylü kırmızı şapkalarıyla korku saçıyor.Kararlarına karşı hiç bir şikayet yapılamaz. Her birinin ense kökünde giyotinin pırıltısı.Ondan kurtulmak için herkesi ve her şeyi satmaya razılar.Kilisenin zavallı köleleri olarak gördükleri halkı kiliseleri yağmalamaya davet ederler. İhtilalin en kanlı sayfalarından biri olan Lyon Ayaklanması ise kendi ülküsünden başka ülkü tanımayanların korkunç terörünü belgeler bize. Lyon’da taş taş üstünde kalmaz. Tüm saraylar, güzel binalar yıkılır. Tek tek insanları öldürmenin işkence sayılacağı savıyla toplu katliamlar yapılır. Herkesin malı yağmalanır. “Anlaşmaktansa batalım” der Jakoben sloganı.Ne affetmek vardır, ne anlaşmak.Sadece ölüm ve nefret. Robespierre, ille de kendi Cumhuriyet anlayışını, kendi ihtilal ve ahlak anlayışını gerçekleştirmek zorunluluğunu insanlığın hayrına kutsal bir görev sayıyor.İnançsızları yargılayan bir yargıcın buz gibi yumruğuyla kendisi gibi düşünmeyen herkesi giyotine itiyor.Robespierre’in iç dünyasında büyük ve temiz bir düşüncenin yaşadığına kuşku yok. Fakat yaşıyor değil, katılaşmış demek daha doğru olur.Bütün kuvvetini katılığından ve bütün gücünü sertliğinden alan bir bağnaz.Her şeyde dediğim dedik davranmak, hayatının bütün anlamı ve biçimi. Böyle bir insan hiç bir itiraza, başka bir düşünceye katlanamaz, yanında bir başkasının, hele karşı çıkan ve dediğim dedik huyuna aldırış etmeyenin vay haline! Ölçüyü hep elinde tutan kişi kendi gerçek ağırlığını unutur.Sanatçıyı, komutanı, iktidardaki insanı en çok yıpratan, arzu ve isteklerinin aralıksız yerine gelmesidir.Bu biteviye başarı gerçekmiş duygusu verir, oysa yenilgiler öğreticidir. Bu nedenle Robespierre erdemliliği ihtirasla sevmekle birlikte, bir kez bile kendinden daha başka düşünmüş birini hoş görmez ve bağışlamaz. Erdeme aşırı bağnazlıkla bağlı olduğu için karşısındakilerin anlaşma başvurularını geri çevirir.Hatta politikanın anlaşmaya zorladığı durumlarda bile sert kinciliği ve katı gururu engel olur. İhtilalin bu en güçlüsü kendi gibi Jakobenler tarafından ağzı burnu kan içinde dağıtılmış olarak bir el arabası üzerinde giyotin alanına götürülüyor.Onun ölümüyle terör dönemi sona erer. Herkesi ihtilalin düşmanı görerek estirilen büyük terör kendi evlatlarını tarih boyunca yemiştir. Jakoben aydın demekle neyi anlatmak istediğim sanırım şimdi daha açık görülüyor. Fransız İhtilalinin ateşli ruhunun ardına saklanmış buzdan bir giyotin, asla kendinden başkasına hayat hakkı tanımayan. Toplumun tüm kutsal değerlerini, ortak çıkarlarını kendi bildiğiyle çizilen bir harita sanan insanlar. Hepsi birbirinin katili oldular. Jakoben aydınlar eski yüzyıllara ait .Yeni üçüncü bin yılın aydınları onlar olamaz. Çünkü yeni yüzyılın aydınları demokrasiye ve çok kültürlü bir dünyaya inananlar. Yükselen değerleri sevgi ve bilgi. Yeni aydınlar isteseniz de istemeseniz de geliyor. NEVVAL SEVİNDİ *Kaynak:Bir politikacının portresi Stefan Zweig</p>
<img src="http://www.nevvalsevindi.com/yeni/?ak_action=api_record_view&id=2603&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2008/06/03/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FETHULLAH GÜLEN&#8217;LE NY SOHBETİ</title>
		<link>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2007/10/30/</link>
		<comments>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2007/10/30/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Yüzyıl]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[12]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kalbinin iki damarı tıkalı olduğu için  Amerika&#8217;da Cleveland kliniğinde anjiyo olan  Fethullah Gülen Hocaefendi  New Jersey&#8217;de kalıyor yaklaşık bir aydır.<br />
Kendisiyle kimse görüştürülmüyor ve Türkiye&#8217;den sadece İnternet aracılığıyla alınan haber özetleri veriliyor. Şeker, tansiyon ve kolestrolü yüksek olduğu için kendisine özen gösteriliyor. Benim görüşme talebimi kabul ettiğini söyleyince üç gün önce geldiğim NewYork&#8217;a tekrar  uzun bir yolculuk yaptım. &#8220;Kendimi zihnen buna hazırlamıştım&#8221; dediği için heyecanlanmış ve hemen gitmek istemiştim.<br />
Kendisiyle iki gün sohbet edip birlikte  zaman geçirdim. Her konudan birer damla  sohbette bulunmamızın nedeni bir kesiti derinlemesine ve çeşitliliği içinde verme isteğidir.<br />
Genelde Türkiye görmek istediği  boyut ve çapta olguları değerlendiren bir ülke. Ben bunun dışında bir perspektif içinde  Fethullah Gülen&#8217;i anlatmak, Türkiye&#8217;nin içinde bulunduğu koşullar çerçevesinde  ele alınmasını sağlamayı amaçladım.<br />
Kendisiyle New Jersey&#8217;de bir apartmanın 28. katında karşı karşıya geliyoruz. Amerika&#8217;da okuyan öğrencilerin kaldığı bu daire karşısına New York&#8217;u almış Hudson nehrine bakıyor. Bizi çevreleyen New York manzarası  bir ufuk çiziyor. Köprüleri güneş ışığında parlayan, camları alev alev yanan, yeşille şenlendirilmiş kıyı boyunca sıcağın  verdiği rehavet çökmüş durumda. Birlikte kahvaltı ederken doktoru Kudret bey, öğrenciler, dostları bizimle birlikte  sohbet ediyor.<br />
Ben sıcak siyasi konularda yorum almamak için doktoruyla anlaşıyorum, buna riayet ediyorum. Çünkü  tansiyonu, şekeri Amerika&#8217;da düşürülmüş.Buradaki sakin yaşamı, Türkiye&#8217;deki  hercümercden uzak  dinlenişi işe yaramış.Ben bu dengeyi korumaya sohbet boyunca özen gösterdim.<br />
Fethullah Gülen Hocaefendi , nazik, çekingen bir kapanıklılık sergiliyor önce  insana. İç dünyasının zengin sofrasından kalkıp dışarıya çıkmak, çok iyi bildiği sorulara muhatap olmak  pek de hoşuna gitmiyor belli ki.<br />
İç dünyasının kıvrımlarında, sinir uçlarında dolanmaya alışkın, zihni haritasının geniş coğrafyasında turlayan  bir insan olarak  zerafetle kendini korumaya çalışıyor gibi.Asla yüksek sesle konuşmuyor, kızgınlık tonu kullanmıyor ve emretmiyor. Çirkin siyasetin ve siyasetçinin onun tansiyon ve şekerinde büyük payı olduğunu anlıyorum. Bir gönül adamı olarak hoyratlığa karşı  zerafeti, inceliği, kavgaya karşı barışı, hoşgörüyü öneriyor. Büyük ütopyalara, ideallere bel bağlayan gönlüne hiç yukarılara tırmanma izni vermiyor. Alçakgönüllü olmanın içtenliğini insana taşıyor. Yumuşak davranışları ardında kararlı bir irade, bugün için ağdalı sayılan dilindeki  sevecen yaklaşım insanı  günlük değerlerin dışına taşıyor.<br />
Çoşkusu  deli dolu bir ırmak gibi damarlarında akarken o utangaç bir tavırla  dinliyor, sabırla anlatıyor herşeyi. İnanıyor ve inandırıyor. Samimiyeti bir elektrik akımı gibi  iletkenlik taşıyor.   Toplumumuzun hiç bilmediği af etme duygusunu  bir ruh iklimi içinde sunuyor. Bin yıllık tecrübenin ve kültürün saçılıp savrulmasına, bizim olmayan bir kültürün yarım yamalak oluşturulmasına itiraz ediyor.<br />
Bir politikacı gibi hedefler koyuyor,plan ve projeler öneriyor. Kendine güvenen yeni bir nesil yetiştirilmesi gerektiğine inanıyor. Altın nesil yeni  insan tasarımının bir parçası. Kaybolmuş değerlerin kazanılacağı  erdemlerle örülü bir yeni  yapılanma düşü için yazıyor, konuşuyor. Bireye inanıyor ve insanın kendi  içinde derinleşmeden, hesaplaşmadan  kafa ve kalb bütünlüğünü sağlayamayacağını düşünüyor. &#8220; Gazali&#8217;nin aydın semasında Pascal unutulmasın, Mevlana ile semaa kalkarken Pastör&#8217;ü laboratuarda selamlama eksik bırakılmasın&#8221; diyerek Türkiye&#8217;nin iki cihanda aziz olan bir kültür sentezine gebeliğine işaret ediyor.Bunu gerçekleştirmek için eğitime inanıyor. Gerçek mümin yurt içinde ve dışında  başarılı işadamıdır anlayışıyla hür girişimçiyi destekliyor.Dünyanın dört bir yanına yayılmış  cemaat okullarına şimdilerde üniversiteler eklenmekte. Türk kültürünü ve Türk dilini dünyanın dört bir yanına taşımak en büyük ideali yaşamda.<br />
Hiç evlenmemiş ve hep yalnız yaşamış bir insan olarak her işini kendi yapma alışkanlığında. Evine gelen konuklara çorbasından tatlısına yemeklerini  kendi elleriyle hazırlıyor.Hamur açabiliyor, hamurlu Erzurum yemekleri yapıyor. Evin sahibi olan master öğrencisi Mustafa nasıl birlikte tatlı yaptıklarını anlatırken o hınzırca bir gülümsemeyi saklamaya çalışıyor.Onun bir mutfak düsturunu anlatıyor:&#8221; Ocağa yemeği koyunca dönüp baktığında mutfak tertemiz olmalı&#8221;.Sizin öğüdünüzü tutmaya çalışıyorum diyen Mustafa yaptığı iki çeşit böreği sunuyor bize.<br />
Onda derviş geleneğinin uzantısı olan çilekeşlik, iç dünya ve sevgiyle yaşamı anlamlandırma temel olmakla beraber büyük bir direncin kökleri de kendini hissettiriyor. İdealle beslenen bu direnç  tüm coğrafyalara uzanıyor.Geometrik bir büyüme gösteriyor. Karar mekanizmasının tetiği oluyor.<br />
Astronomiye olan tutkusunu bildiğim için  Mars&#8217;daki gelişmelerden başlıyorum sohbete. Yıldızları, gökyüzünün derinliğini seven  Fethullah Gülen  yıldızlar haritasında  evrenin asude dinginliğini buluyor.<br />
&#8212;Uzay çalışmaları konusunda dünyanın gerisindeyiz. Asırlarca geride kalmışız bu mesafenin aşılması epeyce zor. Türkiye&#8217;nin önemli problemlerinden  teknolojinin, bilginin   transfer edilmesi. Gündelik işlerle meşgul olmaktan  devlet olarak plan proje olarak bile değerlendiremiyoruz.<br />
N.S: Para mı sorun?<br />
F.G:Parayı milletimiz çözebilir sanıyorum.Önce olmaması gereken küçük meseleler,  günlük siyaset milletin atisinin önüne geçiyor hep. Yoklukta varlık bulmuş Kurtuluş Savaşını gerçekleştirmiş olan milletimizin  bugünde bunları yapabileceğine inanıyorum.Pratikte de bugün biraz kurcalayınca bunun böyle olduğunu görüyoruz. Mesela Asya&#8217;daki eğitim faaliyetleri bunun bir örneğidir.Bunu bazıları değirmen suyu meğirmen suyu, Amerika&#8217;ya İngiltere&#8217;ye  dayandırmak istiyor ama Allah da biliyor, peygamberde biliyor,mahşeri vicdan da biliyor bu İstiklal mücadelesini gerçekleştiren mahşeri vicdanın işidir.O gün millet nasıl çoştuysa  varını yoğunu  buna yatırarak, her gün  bunu gerçekleştireceğine inanıyorum. Elverir ki millete planlar sunulsun, ümit vaad edilsin, yapılan şeylerle bir neticeye varılacağına inandırılsın millet her şeyi yapar.<br />
N.S: Orta Asya&#8217;da okullarınızı gördüm.Üstelik ben &#8220;Devekervanıyla İpekyolu&#8221; projesi kapsamında gitmişken tesadüfen gördüm. O insanlara bu şevki, çoşkuyu nasıl aşılıyorsunuz?Bu insanlar bir hedef konduğu için mi koşabiliyorlar yoksa başka bir his mi işin içinde?<br />
F.G:Değişik faktörler var.İnsanımız çok yürekli yalnız bunu ortaya koyabilmesi için inanması gerekli.Bizim gibi arı vızıltısıyla bile birşeyler fısıldansa o mahşeri vicdan harekete geçebiliyor.Demek o kadar bile olsa bu milletin hamiyet hislerine, civanmertliğine müracaat edilmemiş. Ben bu işin organizatörü olduğumu söyleyemem,ben bu işin yararlı olduğuna inandım.Gerçekleşebileceğine ve sonrasında kalabileceğine inandım.Asya insanının beyninin guddelerinde, şuuraltı olarak milletimize karşı bir güven,itimat var.Ana millet, baba millet olarak gören bir şey vardır.Gezdiğim her yerde, benim işim olmadığı halde, hep aynı teşvikte bulundum.İnsanlar bu sese cevap verdiler.Gerçekten inandılar. Ben de işin doğrusu hayret ettim yani.Bu kadar az bir gayretle onların bir küheylan gibi şahlanmaları beni de hayretten hayrete sevk etti. Milletin ruhundaki cevhere bir kere daha inandım,Asya steplerinden kalkıp at sırtında Tuna nehrini defalarca geçen bir millet olduğumuzu bir kere daha gördüm.Bu ruhundaki güç öyle bir kaynak ki, bu cevheri bilemeyenler  yapılan şeylere başka kaynaklar aramaya başladı. Oysa ki bu milletin kendi içini ortaya koyması demekti.İrade gücünü ortaya koydu.Başka bir mülazamı arz etmek isterim; 1992&#8217;lerde hafif sarsıntıları fark edince oradaki insanlara sahip çıkalım Çarlık Rusyasının, kömünizmin altında inlediler şimdi de Batı istismarına açık olacaklar bu kardeşlerimizin yardımına gidelim mülazası ile  gidersek kendilerine çok şey vereceğimizi düşündük. Türkiye  oturmuş bir devlet, demokrasi yerleşmiş.Günümüzde İslam dünyası, İslam birliği demelere karşı , bize tepeden bakan  insanlar yerine de bizi kabullenecek insanlara     yönelmeyi  yararlı bulduk.Gelecekte belki başkalarına  cazibe merkezi olacak yerler olması. Hususi kültür ve eğitim adına yatırımların boşa çıkmayacağını düşünerek sevdiklerimizle başladık.<br />
N.S:Aslında bunlar politikacıların  yapması  gereken ve yapmadıkları. Onlar insanları heyecanlandıramıyor,onlara bir şevk veremiyor.Tam tersine umutsuzluk veriyorlar.Böyle politik hedefler ve yapılanların yanısıra çok kırılgan bir iç dünyanız var.Büyük hayallerin beslendiği bir yaratıcılığı da taşıyorsunuz bunların ikisini birarada taşımak zor olmuyor mu?<br />
F.G:Meşakkat miktara esas derler,herşeyin avantajları kadar riski de<br />
var.Bunlara katlanmak lazım.Çok söylüyorlar milletin ruhundaki cevherin çıkarılması meselesini politikacılar , hamasi destan maiyetinde ama onu keşfetmeye, harekete geçirmeye matuf ciddi, inandırıcı bir tavırları olmuyor.Öyle tutarsız şeyler oluyor ki en büyük kredileri olan güveni kaybediyorlar.Politikanın dışında olmanın bir yönüyle bir yararı olabilir bir önemli mevzu seçersiniz, bir idealiniz vardır onu belirlersiniz.Zaten çok zor,çetin bir olay.Bir de herşey bir kader denk noktasında cereyan eder, yani dersiniz ki burada bir ölüm de olabilir fakat kalım olursa kazanırım.Ne kaybederiz diyoruz ya bu millet uyanırsa diye düşünüyoruz. Kader denk bazılarının süpriz dediği  sizin hayal ettiğiniz  gerçekleri çıkarıyor.Politikacı bu mülahazalara eğilemiyor.O gününü gün etmeyi düşünüyor.Bu milletin tarihini ve geleceğini düşünmüyor.<br />
N.S:yani ideal gerekiyor..<br />
F.G:Günlük meselelerle  çok meşgul olursa insan başka meselelere gabileşir diyor bir düşünür.Bir kaç yıl öncesine kadar Türkiye&#8217;nin bir asya meselesi yoktu.Bazı şeylerin planı  yapılıyordu ama Atatürk çok önceleri söylemiştir 1935&#8217;lerde. Demek ki bizim politikacılarımız o noktaya vardıysa eğer 62 sene geriden geliyor demektir.Onu görememişiz .Ne olursa olsun artık deyip son sözü söylemek lazım o kader denk noktası geldiğinde.Ben dedim ki asyaya açılırsak ne kaybederiz?Azerbeycan&#8217;ı Ruslar işgal ettiğinde arkadaşlarımıza orada kalın dedim,ezilseniz bile kalın dedim.Onların mağdur olduğu bir dönemde orada olmamız yardım eli uzatmamız bir kredidir. Devletimiz bir yönüyle bunu düşünüyor, bir diğer yönüyle de devlet olarak hareket ederse başka devletleri karşısında bulur.Oysa bizimki sivil bir girişimdir,yani bağışlayın ne deve ne kuş.Bize derler devlet adına mı hareket ediyorsunuz nasıl telakki ederseniz, kendinize mi hareket ediyorsunuz nasıl telakki ederseniz.Ama biz devletin ayrılmaz bir parçasıyız,yaptığımız herşey devletimiz adınadır.O açıdan bazen böyle bir belirsizlik de bizim için güç  kaynağı oluyor.Çok önemli bir dinamik oluyor.Orada yapacağımız herşeyde KGB ile, Rus sertliği ile karşı karşıya kalacağımızı hep hesap ettik.Onurlu, demokrasiye ulaşmış, cumhuriyetle idare edilen bir devletin kendilerine uzanan elini saymalarıyla karşılaştık,adeta bekliyorlarmış.İltifatlarına mazhar olduk.Türkiye&#8217;nin geleceği adına önemli bir güç kazandık.<br />
N.S:Orta asya kültürümüzün ana ırmağının aktığı yer.Yesevi döneminde İslam anlayışında kadın erkek birarada ibadet eden Türklerin 13.yüzyıla kadar Kuran&#8217;ı da Türkçe okuduğunu hatırlarsak bugün neden kadını erkeği ayırıyorlar,haremlik-selamlık yapmaya çalışıyorlar?Dinde ve tasavvufta kadın erkek bir değil mi?<br />
F.G:Ahmed Yesevi bir insan, dünya kültürüyse eğer, Allah ve kainatı içine alan bir yorumla meselenin kaynağından farkı yoktur.Demek ki bunu farklılaştıran yine insanlar olmuş,insanların yorumları.Allah Resulu dönemine bakılacak olursa mescitte kadın erkek birlikte ibadet ediyor.Bizim camilerimiz gibi de mahfilli,mahsureli değildir.Arada bölme falan olmadan birlikte olurlardı.Değerli Hadis kitapları buyuruyor ki ; Medine yakınları çok fakirdir birer önlükle dolaşıyor bunlar.Namaz kılarken hoş olmayan manzaralar oluyor.Kadınlar hemen arkalarında namaz kıldığı için Efendimiz buyuruyorlar ki:&#8221;erkekler başını kaldırmadan siz başınızı kaldırmayın&#8221;.Burada bir mahsuru önlemek için, açıklıkla saçıklıkla karşı karşıya kalınmasın diye.Allah huzurunda olunan bir yerde,orası bir konsantrasyon yeridir. Zamanla  bu işin üstü örtülmüş,siz erkeklerle Allah diyeceksiniz neden kadınları bundan mahrum edeceksiniz?Neden beraberlikten alıkoyacaksınız?Bu açıdan ele alırsak bizim camilerin mahfilleri, mahsureleri bile sorgulanmalıdır.Yesevi hazretleri de bu geleneği devam ettirmiştir.Anadolu&#8217;ya gönderdiği dervişlerde bu derinliğin, bu mananın, bu ruhun ve hoşgörünün temsilcileri olmuşlardır.Bu ruh Osmanlının kuruluşunda çok önemlidir, Mevlana, Hacı Bektaş Veli gibi pirler hep bu ruhun uzantılarıdır.Anadolu bu ruh,bu mana ile şekillenmiştir.Yesevi&#8217;ye kadar insanlar dinle hakikat arasına girmişler.<br />
Antik çağda kadınlar hakim olduğunda tanrıçalar vardı,sonra erkek egemenliğinde  tanrılar çıktı.Sonra erkek erkeğe bir sistem kuruldu, bu bir zulüm sistemi oldu, maalesef denge kurulamadı yani. Karşı taraf hakkını alacağına ,hak almak adaleti kurmak,denge demektir,bu sefer tepki doğdu. Üstünlük söz konusu değildir,işbölümü  söz konusudur. Dinimize göre kadın çoçuğunu bile emzirmek zorunda değildir.Yeseviler, Mevlanalar,Yunuslar bu meseleyi çok güzel yorumladılar,Ebu Hanefi de güzel yorumladı;hakim olabilir dedi. Bu ayrılıkları biz icat etmişiz bir etki -tepki sorunu olarak sürmüş.<br />
N.S:Kadın tecrit edilerek örtünmesi isteniyor.Kezban Hatemi Kuran&#8217;da örtünme yoktur diyor. Örtünme var mı yok mu?Bu konudaki dayatma nedir?<br />
F.G:Kezban hanımı ben de dinledim.Kuran&#8217;da örtünmeden bahsediliyor ama keyfiyet mevzuu ayrı.İran&#8217;daki gibi çarşaf mı olacak peçe mi olacak bu konuşulur.Bu İslamın geniş ufkunu biraz daraltmak olur,zevksizlik olur.İslam dinini bir kostüm dini haline getirmek olur ki bunlar yanlıştır.Başörtüsü de üzerinde durulacak usulden bir mesele değildir. Bunlardan dolayı insanın baskı altına alınması dinin ruhuna uygun değildir.Bu konuda dayatmalar, ısrarlar ifrattır ve zorlamadır.Hatta nefret ettirmedir.Gönülde sevgi çok önemlidir,işin kaynağıyla irtibat önemlidir bu tür meseleler küçüktür.Herkes hoşgörü ister,ben de kendi telakkilerim,kabullerim içinde hoşgörü isterim.Benim de buna ihtiyacım vardır.Ancak böyle olursa toplumun değişik parçaları biraraya gelebilir aynı ölçüde bende herkesi bağrıma basmalı ve kabullenmeliyim.O kadar çok müşterek yanımız var ki teferruata ait şeyler bizi bölüp, parçalamamalı.Caminin içinde birbirimize düşeceksek, barışı bahçede olmak sağlıyorsa dışarıda olmak daha iyidir.<br />
N.S:İran&#8217;da İslam adına bir devlet kuruldu.Bireysel özgürlükler ve sevgi yok edildi. İnsanlar tepkilerini oylarıyla anlatmaya çalıştılar.Acaba İslam bireysel özgürlükler açısından nasıldeğerlendirilebilir?İslamla demokrasi bağdaşmaz mı?<br />
F.G:Bazıları  tepkiler koyuyor, ama günümüzde modern yorumcular İslam&#8217;ı  özüyle iktisadi, siyasi  ve kültürel yanlarıyla  tahlil edince görülüyor ki bu sistemlerin, anlayışların değişik doktrinlerin her biriyle kesiştiği noktalar,  içiçe girdiği halkalar var. Hatta sosyalizmle, sosyal demokrasiyle bile irtibatlandıran insanlar oldu. İslam Sosyalizmi diye kitap var.Peyami Sefa da 160 çeşit sosyalizmden bahseder bunlardan biri de İslam sosyalizmi der.Hatta bazıları kapitalizmden daha fazla devlet otoritesi,umumun çıkarlarını gözetme  nedeniyle komünizmle bağdaştırırlardı.Bunların münakaşası yapılabilir.Bir kesit alıp onunla ilişkilendirerek bu oymuş demek ifrattır.Bediüzaman&#8217;ın burada enfes bir yorumu vardır;&#8221;arkadaşlarım bana çorba getirirlerdi ben tanelerini karıncalara verirdim.Bana bunun hikmetini sorduklarında  bu karınca , arı milleti cumhuriyetçidir ben bundan dolayı seviyorum  kendilerini.&#8221;<br />
Ama şekli cumhuriyetçi değil.Cumhuriyet deyip elli türlü insan hak ve özgürlüklerini  baskı altında tutan değilim demiştir.Geniş katılımlı ve herkesin memnun olacağı bir hüküm sürmedir. Modern yorumcular İslamiyete cumhuriyet dememek  için hiç bir sebep yok diyorlar.Kuran yorumlansa da , sünnet yorumlansa da zamanın yorumları en isabetli yorumlardır.En güçlü, en tutarlı , en kalıcı yorumlardır.İslam&#8217;a demokrasi dememek için bir neden yok.Osmanlı döneminde dünya kadar kanunnameler var.Bunlar dünyevi maslahatları hedef aldığından  meseleye  sekülerizm yanıyla bakılabilir.Kimsenin dinine,ibadetine karışılmaması açısından bakılırsa bir laisizm de söz konusudur.Anayasanın ilk maddesine bakın kimsenin dinine karışılmaz. Kuran&#8217;da &#8220;sizin dininiz size benim dinim bana&#8221; der.Dinin temel ruhu herkesi ruhuna basmasıdır.Osmanlıların kusurları olabilir ama milyonlarca insanı idare edebilmeleri bu derin hoşgörüdendir. İslam demokrasiyle taban tabana zıttır demek haksızlık olur, aynen demokrasidir,sosyalizmdir demek de  ifrat olur.Aklın hikmeti vucüdu vardır.Her şeyi kendi çerçevesiyle kavramalı.Barışa yaklaşır o zaman.<br />
N.S:Sizin söyledikleriniz bir sentez içeriyor.Yunus&#8217;un sözünü ettiği &#8220;molla Kasım&#8221;lar ne olacak?<br />
F.G:Buraya geldikten sonra,Türkiye&#8217;deki hadiselerden sonra bir deneme olarak bir &#8220;Yobaz&#8221; şiiri yazmak istedim.Okuyamayacağım henüz düzeltemedim. Belli bir dönemden sonra Selçuklulardan beri biz yobazlık yaşamışız.Yobazlık bizim başımızın belası olmuştur.Din adına yobazlık yapanlar olduğu gibi dine karşı da yobazlık yapanlar olmuştur.Bunların en mümeyyiz vasıfları dayatmadır. Molla Kasım&#8217;lar her zaman yobaz tipin temsilcileri olmuşlardır.<br />
N.S: Yaşamınızda çok çile çektiniz,başınızdan çok şey geçti.İçinizdeki çoşkuyu boğmaya, sizi ezmeye dönük olaylardan nasıl çıktınız bugüne?<br />
F.G:Hep yararlı olmaya çalıştım, çilesini katmerli çekenler oldu.İçinizde bir ideal olunca yapılıyor.Çocukluğumdan bu yana Yesevi&#8217;lerin mirasçıları tekkelerin ışıkları,havası ruhuma sinmiştir.Böyle büyük bir tarihten gelen bir milletin küçüklüğünü hiç bir zaman hazmedemedim. Hep hayalimde, ütopya sayılan hislerle yaşadım.Bazen çaresizlikle onları gözyaşlarımla seslendirdim.Bence gözyaşı kelimesiz, sessiz  şiirdir.  Bu nedenle insanın ensesinde boza kaynattıkları da oldu.Vatan haini gibi takip edildiğimiz de oldu.Gönül koymadım diyemem ama unuttum onları.Şu anda kimseye  düşmanlık duymuyorum.O zaman bile hislerimle değil, mantığımla meseleye yaklaştığımda bu işi bana yapanlara hakkımı helal ettim.bu altın kuşakta bir gün benim ülkem sikkeyi kesen,tuğrayı basan olursa her şeye katlanılır dedim.<br />
N.S: Bütün sözlerinizde,yazılarınızda derin ve güçlü bir vatan sevgisi var. Pek bilinmeyen bir olay da sizin 1986&#8217;da Suriye&#8217;den Türkiye&#8217;ye kaçak girişinizdir. Mayınların arasından geçerek gelecek kadar mı seviyordunuz Türkiye&#8217;yi?<br />
F.G:Her hadisin arkasında şok bir hadise vardır,onu ezberleten odur. 1986&#8217;da  aranıyor diye derdest edilmiştim.Özal&#8217;ın demokratik centilmenliğiyle ben salındım.O sene umreye gitmeye karar verdim, altı sene çok sıkıntı çekmiştim bir deşarj olma, bir konsantrasyon deyin isterseniz.Cidde&#8217;ye gittiğimde Türkiye&#8217;den haber verdiler havaalanında derdest edileceksin diye.Ben de yolumu değiştirdim  Halep&#8217;ten geçeyim dedim.Annemin  dayısı da kadıymış orada, onbir gün kaldım.Ayakkabısız, sürünerek  ve dikenlere tutunarak geçerken anladım daha çok ben bu ülkeyi çok seviyorum.En sevdiğim Efendimizin yeri bile gözümde grünmedi Türkiye hasreti başlayınca.Kurşun menzilinden geçiyoruz iki taraftan.Üç dört kilometrelik yeri yedi sekiz saatte geçtik.Geçince şu kayanın dibinde 24 saat uyuyabilirim dedim.Böyle bir duruma maruz kalmayınca insan milletine bu kadar aşık olduğunu, sevdiğini bilmiyor.Bir bayram yaşadım.<br />
N.S: Hoşgörü sizin yönteminiz olarak burada işe yaradı mı?<br />
F.G:Bazı yerleşmiş adetler,davranışlar uzun zamanda ancak kaldırılabilir.Bazı sosyologlar,psikososyologlar peygamberimizin büyüklüğünü orada arıyorlar.Böylesine vahşi,ilkel kabileler arasında kötü ahlakları, huyları söküp atması mucize gibi görülüyor.Hoşgörü zaten milletin ruhunda var,bunun ortaya çıkması için toplumun çeşitli kesimlerinden  sanattan ilim yuvalarına kadar herkesin ısrar etmesi gerekir.Yerleşik hale gelmesi için uğraşmalı.Kavga ortamı birden bire gitmez. Burada medyaya çok önemli bir iş düşüyor.Dikkat etmeli tahrip kolay tamir zor.Restorasyon birden bire olmayacaktır. Duygunun, itimadın yükselmesi, bakış açılarının değişmesi her şeyin yerli yerine oturtulması  uzun zamana bağlı.Fakir diyorum ki,toplum  hoşgörüye sahip çıkmalı.Hiç bir şeye karşı cihad ilan etmemeli ama mümkünse hoşgörü için cihad ilan etmeli.Bu insanlara karşı değil,kötü duygulara,tutkulara karşı yumuşak bir mücadeleyle insanları iyiye, güzele inandırmalı.Ümitsiz değilim.Fakat çok çetin bir işe kalkıştık diye korkuyorum.Bu konuda bedel ödemeye değer.<br />
Günümüzün yeni bir insan tipine ihtiyacı var.Hatta dünü aşkın olması gerektiği gibi bugünü de aşkın bir insan tipi.</p>
<p><span id="more-2085"></span></p>
<p>Fethullah Gülen  Cumhuriyet döneminin ilginç bir kimliği ve kişiliği. Her yönüyle onu tanımaya çalışmak biraz da ülkemizin insanını tanımak demek bence.Onun sentezi; tarihiyle barışık, çevresiyle , bugünüyle ve geleceğiyle barışık olmak.<br />
Erzumlu eski bir aileden olan  Fethullah Gülen soyağacı olarak bir yandan Selahattin Eyyübiye, diğer yandan Hz.Ali&#8217;ye dayanıyor.<br />
Namaz için ara verince sohbetimize ben odasında istirahat ediyorum yarım saat.Çok sade döşenmiş odada siyah mobilyalar,bir yatak, televizyon ve dünya haritası var. Yerdeki Çin halısı  üstünde açık seccadesi  çok sade kıbleye çevrili duruyor.Hemen önündeki sehpada Kuran-ı Kerim ve üstünde gözlükleri. İlaçları aynanın önünde epey bir kaplıyor,insülin iğneleri özellikle göze çarpıyor.  İsmet İnönü&#8217;nün en büyük hizmetinin Batı  ve Doğu klasikleri  tercümelerini yapmış olmasını  söylediğini anımsıyorum     masanın   üstünde  Azerbeycan asıllı , onikinci yüzyıl İran edebiyatının en büyük Mesnevi şairi Nizami Genceli&#8217;nin Mahzen-i Esrar kitabını görünce. Yanında Peyami Safa&#8217;nın 20.asır Avrupa ve Biz duruyor.<br />
&#8220;Kendini yenileme devamlı varolabilmenin ilk şartıdır,milletler, devletler duygu ve düşüncede,kalbi ve ruhi hayatta kendilerini yenilemeli, gençleşmeli&#8221; diyen Fethullah Hocaefendi eşyanın ve zamanın dilini insanına tercüme ediyor.Onun için zaman bir  boşluk değil.<br />
N.S:Huntington  &#8220;Medeniyetler Çatışması&#8221; kitabında ortaya sürdüğü teze ne diyorsunuz?<br />
F.G: Kültürlerarası  çatışma olacağına inanmıyorum ben.Hatta böyle bir şeyi birileri planlıyorsa ve şimdilerde bir kısım hülyalarına dayanarak bu mevzuda bir kısım iddialarda bulunuyorlarsa,bence,madem böyle bir dalga kabardı geliyor,onun telatümünü- Yahya Kemal&#8217;e ait bu tabir_ yaşamadan evvel daha büyük bir dalgakıran  koyalım bunun önüne, parçalayalım o dalgayı.<br />
N.S:Onun Türkiye için yorumu da; siz Avrupayı boşverin Doğu&#8217;da İslam  dünyasının lideri olun zaten siz Avrupalı değilsiniz.<br />
F.G:Fakir, onu da kabul edemeyeceğim.Bizim Avrupalı da bir yanımız var, İslam dünyası ile de var. Avrupa ile entegrasyonumuz,öbürünü zaruri olarak çekip getirecektir.Eğer onu bilerek söylüyorsa bu bir yanlış.Bir kasda binaen yapıyorsa o kasda da gelmemek lazım. Bu kuru bir gündem   meselesi,bir parti meselesi değil.<br />
N.S: Efendim, bir aydır Amerikada&#8217;sınız. Amerika&#8217;yı nasıl tanımlarsınız?Amerika nasıl bir ülke sizce ve bugün yeryüzünden Amerika kalksa eğer neler olur?Kalkması iyi mi, kötü mü?</p>
<p>S.4.<br />
N.S: Çin&#8217;den bir  endişeniz var mı?Çin&#8217;in dünyadaki yeriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?<br />
S.9<br />
N.S: Cezayir&#8217;de kadın yazarlara ölüm fetvası çıkartıldı, çoğu aydın öldürüldü.<br />
S.10<br />
N.S:Tanzimat fermanında da belirtilen &#8220;Avrupalı müslüman&#8221; kimliği bizi belirleyen bir kimlik mi?Türk Avrupalı müslüman kimliği geleceğindir diyebilir miyiz?<br />
N.S:Bir Türk kimliği  tarifi yapabilir misiniz, Türk kimliği nedir? Türk kültürünün Orta Asya  ile 21.yüzyılda nasıl bir ilişkisi olacaktır?<br />
N.S:Bu zenginliğe rağmen  sizin okullarda ağırlık hep matematik ve fen bilimlerinde. Sosyal ve kültürel alanda bu kadar zengin olan Türkiye&#8217;de okullarınız neden sosyal bilimlere yeterince önem vermiyor, sosyal bilimlere teşvik etmiyor öğrencilerini?Dünya &#8216;da da sosyal bilimlerin önemi anlaşıldı ve bugünü değerlendirmenin başka yolu olmadığı anlaşıldı.<br />
S.13<br />
N.S:Dünyanın yeniliğe açık olduğunu söylediğiniz bu dönemde siz de bireyin çiçek açmasına çok önem verdiğinizi belirtiyorsunuz. Ama cemaat sonuç olarak kapalı bir sistemdir.Bu kapalılık içinde açılma ve genişleme mümkün mü?Fikir,düşünce üretimi açısından bu nasıl yansıyor cemaatinize?</p>
<p>N.S:İnsan hak ve özgürlükleri daraltılabilir mi?<br />
F.G:Bu Anayasa bize biraz bol geldi daraltmak icap eder demek  belki tartışılır tarafları bulunur,ama insan hak ve özgürlüklerinde  daraltma tasvip edilemez.Ama bazı şeyleri öteden beri dıştan alırken bu bize uyar mı uymaz mı demeden bizi bir kalıba koymaya çalışıyorlar. Oysa bu milletin, bu devletin, bu toplumun kendine has özellikleri vardır.Onu kendi özelliklerinde aramak lazım,eğer onu kendi özelliklerinde aramazsak başkalaştırmış oluruz.Bu da  toplum çapında yeni buhranlara sebebiyet verir. biz de bu buhranları yaşıyoruz.Başka kalıba koyamazsınız, bu milletin atamıyacağı bazı şeyler vardır. Tarihi vardır,tarihi dinamikleri vardır.Özü vardır,din gibi çok önemli  bir dinamiği vardır.Bunu nasıl telakki ederseniz edin,nasıl yorumlarsanız yorumlayın  atamayacağınız şeyler var.Bunları nazarı itibare almadan farklı dünyanın şeylerini farklı dünyanın kıstaslarına göre gelişmiş, oluşmuş alıp, konfeksiyon  usülü hazır elbise gibi  milletin başına geçirmek problem meydana getirir.Bu nedenle yaratıcı dimağlara, düşüncelere ihtiyaç var. Bilim aşkıyla yanıp kavrulan, hakikati arayan insanlara ihtiyaç var. Ayrı ayrı güzel şeyler söyleniyor ama kendi özümüzü yakalama fırsatını bulamıyoruz.<br />
Yine de iyimser beklentilerim var.Kendi cevherlerimizi meydana çıkaramadık,üzülerek ifade edeyim böyle bir gayret yok.Kendimize güvenimiz de yok.<br />
N.S:Neden kendimize güvenimiz yok?<br />
F.G:Bir zaman böyle bir bombardımana maruz kalmışız, Türk insanına &#8220;Türk-i bi idrak&#8221; denmiş Osmanlı döneminin son yıllarında bile. Bir milletin kendine itimadını sarsan böyle bir yaklaşım fevkalade yanlıştır. Bizi esir olarak kullanmak  isteyenler bizim çok dinamik olan kendimize güvenimizi  yıkmışlar zannediyorum.Ben kendimize güvenin sarsıldığı, harman gibi savrulduğu dönemde yetiştim. Katiyen bir Türk iş  beceremez onun uçak yapması müsbet ilimler adına bir şey ortaya koyması,o zaman NASA yoktu öyle bir yerde çalışması, bir Edison, Einstein gibi  bilim konusunda bir şeyler ortaya koyması hele bunları dinle telif etmesi bunlar milletimizin kabiliyetlerini aşkın şeyler bununla uğraşmayalım denmiş.Hatta biraz da tahkirle, bunları gavur yapar  biz de kullanırız gibi  milletin düşünce serbestisine, iradesine zincir vurulmuştur.Son yıllarda,biz bunu hep kırıp atmaya çalışıyoruz ama pratikte bize birşeyler ifade edecek durumlar olması lazımdı.Bu nedenle matematik,fen olimpiyatlarına  öğrencilerin  katılmaları ve başarıları ben de bu duyguyu pekiştirdi.Bunun olması lazımdı. Nereye giderse gitsin dünyada ,Japonya da birinci oluyorlar. Bu gösteriyor ki,bunlar teknolojik bir dünya kurabilirler.Kaç senedir dünya birincilikleri var.Bunlar bizi içine koydukları fanusu kırmamıza vesile oluyor.<br />
Bizi kültür emperyalizminin baskısı altında tutmak için birileri bizi kabiliyetsiz göstermeyi bu işin bir gereği olarak görmüş.Böyle bir telkin bombardımanına maruz bırakmışlar.Bizden bişey olmaz demişiz.<br />
N.S:Aydınımızın da pek inancı yok  diyebilir miyiz?<br />
F.G:Maalesef,aydınımız bile söylüyor.4. asrın sonu 5.asrın başında Asya&#8217;da gerçekleştirilen bir rönesans var.Atalar onu alıp değerlendirmişler, bilim dediğiniz şey birdenbire ot gibi  bitmez yani. Fikirlerin birbirinin içine girmesi, tecrübe birikimi, istialeler, çağın yorumları bunlar bir yere getirilmeli.Aydınımızın önce bizim bir şey yapabileceğimize inanması lazım. Hep dışta arıyoruz,oysa içimizde çok cevherler var.İbrahim Hakkı&#8217;nın dediği gibi &#8220;bir hazine gibi yatıyor&#8221;,onu keşfetmek lazım.<br />
N.S:Sizin &#8220;Altın nesil&#8221; diye kast ettiğiniz ve yetiştirdiğiniz çocuklar bu hazinenin  keşfi midir?<br />
Bir muhalif rüzğar esmezse bu harmanı  yanlışlıkla savurmazsa Türkiye  ; daima bu tür tehlikeler mevcuttur,son günlerde de bir kriz yaşandı.Kriz tam atlatılmış sayılmaz ama, yine de demokrasi yani, hiç olmazsa demokrasi.Bir rüzğar savurmazsa fikir mimarları, geleceğin fikir işçileri bu okullardan,devletin okullarından çıkacaktır.Birbirlerinden etkilenecektir. Batı ile bir birleşme çok önemlidir.Batı ile entegrasyonun ayrı kazançları olacak.Amerika&#8217;yı yakın hissedeceğimiz yanlarıyla,yakın takibe alma ve değerlendirme önemli şeyler bunlar. Bunlarla bu  &#8220;Altın  Nesil&#8221;i yetiştirebilir ve dünyada ilmi teknolojiyi temsil eden bir genç nesil .Psikososyolojik açıdan da inanıyorum buna.<br />
N.S:Diğer İslam ülkeleri arasında Türkiye&#8217;nin farklı bir yeri var. Demokrasiye inanan bir İslam ülkesi olarak Türkiye İslamla demokrasi yi bağdaştıran tek sentez olacak mı bölgede?<br />
F.G:Demokrasi de tam değil Türkiye&#8217;de tabii.Mesela ben öyle bir demokrasi arzularım ki; dünyadaki  belli düşünce  devrimlerini kucaklamanın, korumanın yanıbaşında benim kabir sonrası hayatımla ilgili problemlerimi de  çözsün isterim.Onları da müsamaha ile kucaklasın.Demokrasi bir gelişme süreci yaşıyor.Demokrasi geriye dönülemez bir süreçtir.Demokrasinin gelişimi,olgunlaşması; Darwin&#8217;in evrim teorisi ne kadar doğru bilemeyeceğim ama ruhta, insanların düşüncelerindeki  evrim yaşandığına şüphe yok.Bir gün çok yüksek seviyeli bir demokrasiye erişilecektir.Önce zamanın yorumunu beklemek lazım.Zamana saygılı olmak lazım. Hazımsız insanların hazımsızlığını da tahrik etmemek lazım.Türkiye&#8217;de her iki kesimde de hazımsızlar var. Türkiye rüştünü ispat etme konusunda da bir şüreç yaşıyor.Her doğruyu söylemek her zaman doğru değildir. Doğrular topluma mal edilmeli ama  henüz mevsimi değilse o doğruları öldürmeyelim derim.Doğrulara saygının ifadesi olarak o gerdanlığı öyle boyunlara takalım ki bir kıymet ifade etsin.<br />
N.S:İnsanlar farklılıklardan hoşlanmıyor,farklılığa karşı önyargılı. Diğerlerinin de kendisi gibi olması isteği çok dayatmacı bir talep. Bizde tüm  cepheler bunu istiyor.<br />
F.G:Çok doğru buyurdunuz.Bizim hoşgörü esprisiyle aşmaya çalıştığımız da belki budur.Çok farklı konumların, anlayışların  kabulü demektir bu.Onu kabullendiğiniz takdirde çok kimsenin düşüncesinden, fikrinden istifade etme şansınınz olacak. Batılı düşüncenin öyle yararlı yanları vardır ki;sistemli düşünme, bu mümince  bir sıfattır. Bence her mümin her sıfata mümin değildir.Bu mümince bir sıfatsa , böyle bir sıfatı olmayan mümin kafir sıfatı taşıyor demektir benim anlayışımda.<br />
Böyle bir sıfatı taşıyan hıristiyan olsun,mecuzi olsun, budist olsun mümin sıfatı taşıyor demektir.Burada çok ince bir husus vardır, Allah insanlara muamelesini onların sıfatlarına göre yapar.Yani sizin sıfatlarınız , davranışlarınız önemli.Mesela burada bir şeye hayran kaldım, burada mükemmel ve işleyen bir sistem var.Hastanede  tüm doktorlar  herkesin işini aynı anda yürütüyor, sizi incitmiyor. Hastanede en az yirmi doktor,otuz hemşire  gördüm,biri hariç, bizim doktorların abus çehresine hiç benzemiyor onların ki.Sıcak ve inandırıcı , güleryüzlü davranıyor şimdi bu mümince bir sıfattır. Beriki mümin camiden çıkmıyor ama bu yoksa demek işin esprisinden mahrumdur,bütün hayatı boyunca mahrum yaşar.Bu bana çok önemli geliyor.<br />
N.S:Genellikle zerafet gibi,  incelik gibi şeyleri  günlük yaşamımızda artık kullanmıyoruz.Kimse kimseyle biraraya gelmiyor,paylaşmıyor.<br />
Avrupa Topluluğuna girmeli miyiz?<br />
F.G:Hoşgörü olunca herkese, her düşünceye açıksınız demektir. Eğer arada uçurumlar meydana getirilirse entegrasyonun avantajlarından mahrum kalırsınız demektir.Biz Batı&#8217;nın bizim için avantaj sayılacak çok yanlarından mahrum kalmışızdır. Amerika&#8217;nın  bize kazandıracağı avantajlarından mahrum kalıyoruz. Soyut,kuru bir Doğu&#8217;dan söz ediyoruz,doğrudur Batı&#8217;nın yanında Doğu tutulmalı ama Doğu diye de çok  yüceltilecek  bir şey yok ortada. Hoşgörü öyle bir köprü ki, onun yanında her şey cılız kalıyor. Çok açık ve net olarak söyleyebilirim,Avrupa ile entegrasyonu gerekli görüyorum ben. Gelecekte daha ciddi beraberlik olacaksa, bunun içine planlı programlı girilerse şayet bizim için olumlu olur.Bizi mecburi istikametler zorlarsa  işin içine  plansız itilmiş oluruz, içinde bulunduğumuz dünya  bu  dünyaya göre teşekkül eder ve biz çok  mağdur oluruz. İkincisi böyle bir entegrasyonun Allah nezdinde bir kıymeti varsa; ameller niyetlere göredir.Baştan işe kendi irademizle, isteğimizle girmeli ve irademizi kullanmalıyız.İçine gireceğimiz dünyada bizim de diyeceklerimiz vardır, pazarlıklarımız vardır.Biz entegrasyona evet diyoruz ama bizim de şartlarımız vardır. Vakum bizi yutarsa eğer, 20.asra girerken başımıza gelenler tarihin tekkerrürü olur.<br />
N.S:Avrupa ile entegrasyonu ciddiye almayıp D8 adı altında  müslüman ülkelere yönelme ne kadar doğru sizce?Refahyol  Türki Cumhuriyetleri tümüyle göz ardı etti.<br />
F.G:Bu biraz hissi, biraz bir mantelitenin,bir kesimin tabanına mesaj vermeye matuf şeyler.Onlar D8&#8217;in bir şey getireceğine inanıyorlar mı, ben aklı selimin buna inanacağına ihtimal vermiyorum.Tabana mesaj vermek için böyle bir yanlışlıkta ısrar ediyorlarsa yanlış yapıyorlar. Bir kere dünyadaki konjoktür buna uygun değil.İslam ülkeleri olarak  her biri bir Batılının elindedir. Suudi Arabistan da böyledir,İran&#8217;da böyledir. Dümendeki insanların izni olmadan  sizle böyle bir anlaşmanın gerçekleşmesine  kimse izin vermez. Bir de İslam dünyasının size bir bakışı var, İslam dünyası  iki üç asırdan beri dinin kaynağı kendilerinde zuhur etmiş diye bize tepeden bakmışlardır. Dilleri Arapça, Farsçadır.Biz dillerini  bilmeyiz.Dinin  yorumunu başkalarından alırız.Hepimiz tufeylileriz, bizim gücümüz ne ki falan gibi bu açıdan bakılır.Hatta Asya&#8217;da okullar açmaya çalışırken bunu daha sonra düşünürüz diyorlar sözü size bırakmıyorlar söze saygısız davranıyorlar.Oysa ki Asya Türkiye&#8217;yi idare edenler için çok önemli. Avrupayla bütünleşmemiz çok önemli ama Türk işadamlarına , girişimcilerine bir köprü olacaktır,dünya ile rekabetini kolaylaştıracaktır.Belki müşterek bazı şeyler yapacaktır bu Avrupa&#8217;ya karşı da kullanma imkanı verecektir.Biz kimseye halatla bağlı değiliz Pasifik&#8217;i de kullanırız, Asya&#8217;yı da Avrupa&#8217;yı da. Ayrı ayrı alternatiflerin olması bize daha geniş bir zeminde pazarlık imkanı verirdi.Politikacılarımız,yatan hariciyemiz bunu bilemediler.Bu açıdan Asya önemliydi,bir fırsat terk edildi. Geleceğin de önemli bir teminatıydı bu. Hiç olmazsa uzun vadedeki fırsatlar kaçırılmasın diye benim gibi düşünen arkadaşlarla  aydınlarımızı aynı çatı altında yetiştiren ilim,irfan yuvalarını kurduk.Kaçırılmış bu fırsat acaba 25 yıl sonra  yeniden elde eder miyiz ya da şartlar daha hızlı seyrederse onbeş sene sonra bir daha idrak eder miyiz diye uğraşıyoruz.Bunlar anlamadılar ama  onların anlayacağını umuyorum.Ben ,şahsen D8&#8217;i tabana verilmiş çok ucuz bir mesaj olarak görüyorum.Riski çok olan bir mesele buna değmez.<br />
N.S:Politikada hep fırsatlar kaçırdığımızı söyleyebilir miyiz?<br />
F.G:20.yüzyıla girerken Türkiye ciddi bir sarsıntı geçirdi. &#8220;Mehlika Sultan&#8221;da anlatılan gençler tipini temsil eden, Tanzimat&#8217;ın  kendi değerlerinden kopmuş nesli.Bu dönemde Batı ile tam bir içli dışlı olsaydık, çok büyük değişmeler olurdu.İsviçre&#8217;de değil Atllanta&#8217;da olmayı tercih ederdim.Cumhuriyet,demokrasi yaşanırken bir takım değerler çok ciddi ihmale uğradı.Türk toplumunda bazı gerçekler irdelene,irdelene ortaya çıkıyor.Yeniden onlara sahip çıkılıyor. Manada bir değişim yaşanıyor.Kendi kültürümüz ağırlığıyla kendisini hissettiriyor.Kendi din yorumumuz ve anlayışımız ağırlığıyla hissediliyor.Bu dinamiklerle artık 21.asra açılırken, bence hangi dinin içinde olursak olalım kimsenin bize bir şey bulaştırmaya gücü yetmeyecektir.Ne Dalay Lama&#8217;nın başdöndürücü meditasyonları,ne de Uzak Doğu&#8217;nun esrarı ,ne bu mistisizmler ne maddenin illüzyonu başımızı döndüremeyecek. Toplumumuz maddi ve manevi dinamikleriyle yeniden toparlanıyor.Mutlaka bazı küçük kayıplar yaşanacak ama  Cumhuriyette,demokrasi de bu milletin istikbali için önemlidir.<br />
N.S: Mistisizmin toplum için gelecek vad etmediğini söylediniz.İran&#8217;da ve Mısır&#8217;da  mistisizm ağırlıkla vardır ve burada  toplumun yüzü sanki ölüme dönüktür.Onun içinde kaybolma,ağlama olarak tezahür eder. Türklerin İslam anlayışı hayata bağlı,yaşamı seven bir anlayıştır. Toplumun yüzü hayata dönüktür.Ramazan&#8217;da eğlenen, bayramla onu şenlendiren ve bayramını &#8220;şeker&#8221; e dönüştüren bir  yaşama sevinci görülür.İslam aleminde Türkler böyle sadece.Ramazan&#8217;da yaşanan fark  bile bizim diğer İslam anlayışıyla aramıza ciddi ayrımlar mı koyuyor? Din de eğlenme var mı?<br />
F.G:İnsanın değişik yanları vardır. Hukuk sistemleri de bunu böyle kabul eder.Din eğlenmeyi meşru kılmıştır.Peygamberimizin(s.a.s) olgunluğuna erişemediğimizi  anlatan bir öykü: Zenciler camide kılıç mızrak oyunu oynamışlar,def çalmışlar.Ayşe validemizde diyor ki:&#8221;Ben de bakmak istedim,AllahResulünün omuzundan baktım onlara.Mescidde seyrettim onları&#8221;diyor. Yani onlar oyun çıkarıyordu ben de seyretmek istedim diyor.Bugün Süleymaniye&#8217;de oynatın bakalım millet ne diyor bakın.Ben oynatılsın demiyorum fakat ufuk enginliği meselesi yani.Harp oyunları oynuyorlar camide.Bir defasında da kına gecesine geliyorlar Araplarda adettir türkü söylenir diyor mescidde türkü söylüyor.Buna kadar yani.Nikah önemli bir hadisedir mescidde yapın bunu diyor.Herkes görsün bunu.Nikah gizli, kaçamak iki kişi arasında değil diyor. Açıklık olsun diyor.<br />
N.S: Kilisede olduğu gibi evlenme öneriyor yani?<br />
F.G:Çok daha zengin.Neden?Çünkü mescidin içinde o mesele aynı zamanda bir ruhaniyet kazanacak.Allah&#8217;a yakınlık içinde cereyan edecek,verilen sözler tutulacak.Böyle sağlam bir yerde yapmayı öneriyor.Demek ki bazı şeyleri biz ksıtlamışız.Bu meseleler iyi tetkik edilirse  başka şekilde şekillendiren yanlış anlayışlara yol açar bilmemek.Dinin hayata bakan yanını yapan aslında &#8220;deve çobanları&#8221;dır.Bununla iftihar ederlerdi.Allahın Resulü de ifade buyurur:&#8221; Bir gün bu deve çobanları yüksek binalarda çalım satacaklardır&#8221;diye mucizevi bir haberidir.<br />
İran ise baştan beri sünni toplumlara reaksiyoner olmayı yeğlemiştir.İran  tarihi ihtilaller tarihidir.Bir tepki cemaatidir.O nedenle doğru düşünmesi, dengeli  karar vermesi,dünya konjoktürüne göre bir yol takip etmesi mümkün değildir.Devletlerarası münasebetler açısından komşumuzdur bu açıdan nasıl ilişki kurulacaksa kurulmalıdır ama iran&#8217;ın iki önemli ve tehlikeli yanı vardır:1. Dini ihraç etmek. Kendi mezhep ve yorumlarını gerçek dinin önünde tutarlar.Bir insan şii değilse hiç bir şey değildir yani. İkincisi:Ali muhabbetine gelince sadece bir renk kazandırma için bahanedir.Onları   Ali sevgisi  değil Ebubekir-Ömer düşmanlığıdır ayakta tutan onları. İşin kaynağı açısından Ali&#8217;ye mecbur olmuştur.Bugün bölgede yayılmacılığı ve bölgede bize rakip olması tehlikelidir.İran bölgede rahat duracağa benzemez. Irak&#8217;ta %80 şii vardır , endişe ederim ben. Fransa İran&#8217;ı desteklemiştir  Humeyni&#8217;yi barındırmıştır.İrangate Amerika&#8217;nın durumunu da ortaya koydu. D8&#8217;ler falan denince aramızda problem yok dendi,tarihte aramızda problem olmadığı dönem yoktur.<br />
N.S:İran&#8217;da neden okulunuz yok?İzin vermediler mi?<br />
F.G:Devlet izin vermedi. Komşumuz,Türklük adına Azerbeycan&#8217;da bir okul açalım diye ısrar ettik.Bir komik teklifte bulundular: &#8220;Öyle çok paranız varsa,yardım edecekseniz siz parayı verin biz açarız&#8221;.<br />
N.S: Siz İran&#8217;ı Orta Asya&#8217;dan kovdunuz hatta alfabenin Latince olmasında rol oynadınız.İran Tacikistan haricinde tutunamadı, kimse Vahabilere ve onları inandırıcı bulmadı.</p>
<p>F.G:İran hep fitneler tarihi olmuştur.iran İslam&#8217;ı zorla kabul etmiş, mukavemeti entrikada bulmuştur. Sporda bile teknik nakavt olur.<br />
Ali &#8216;nin kitabı  tam bir edebi şahaserdir.Sheakspear gibi okunur.  Hz. Ali büyük bir şahsiyettir , bizim için çok önemlidir.Ama Ali&#8217;nin büyüklüğü izafi bir büyüklük değildir.Ali&#8217;nin büyüklüğünü anlatmak için başkalarını küçültmeye ihtiyaç yoktur.Bir mana eridir.Tüm tasavvuf erleri, babaları  onu  severler.Fakat ,Şia, Fars Aleviliği  müslümanlığa karşı kin ve nefretini Hz.Ali&#8217;ye de yansıtır, Ali&#8217;yi kendi mitolojilerindeki Zaloğlu Rüstem haline getirmişlerdir. Mübalağa zihni bir yalandır.Doğru olandan yalan insan haline dönüşmüştür.Türkiye çok dengelidir. Selçuklularda, Osmanlılarda da böyledir. Biz dergahlarda &#8220;canım Ali&#8221; diye destanlarını  dinleyerek büyüdük. Vahabiler de Ali&#8217;yi küçümser. Biz herkesi severiz. İran tarihinde mübalağalarıyla ünlü. Hayatlarına sinmiştir. Ben Mekke&#8217;de ağlıyor gibi göründüklerine şahit oldum,misafirhanede komşumuzdular.Akşam bunları teybe aldıklarını ve dinleyip eğlendiklerine şahit oldum.Samimi değillerdir.Bunlar komşumuz olması  nedeniyle münasebete engel değil.Humeyni &#8220;Velayeti Fakih&#8221; kitabında aynen şöyle der: İmam olmayan insanlara başvuran Allah&#8217;a karşı gelmiş sayılır,takuta hizmet etmiş olursunuz&#8221;.Velayeti Fakih doktrini Humeyni ile Şii tarihine girmiştir.Kendini beklenen imam (12.imam) yerine koymuştur bunu açıkça söylememekle beraber.10.yıl kutlamalarında dinlemiştim; &#8220;Humeyni peygamberden büyüktür,çünkü peygamberler hayatta iken hiç bir işi sona erdirememişlerdir oysa humeyni başarmıştır&#8221; dediler. Bu esef tablosudur.<br />
N.S: İran Türkiye&#8217;de İslamcılara eziyet edildiğini söylüyor, Cumhuriyet döneminde yapılanları örnek gösteriyorlar.<br />
F.G: Her şey kendi zamanında ve koşullarıyla ele alınmalıdır.Kılıç Aliler, Kel Aliler,mahkemeler ben daha mutedil olmayı yeğlerim. Nedenleri görmezlikten gelerek bunu bir din düşmanlığı şeklinde,dini ortadan kaldırmak şeklinde  dış basında da , iç basında da  insafsızlık olarak görüyorum.Bunu bugün bir kısım müslümanlar anlayamaz. Demokrasi  havarileri bile anlayamıyor.Ben Mustafa Kemal&#8217;in, İnönü&#8217;nün  dinin üstüne yürüdükleri kanaatinde değilim.<br />
Son günlerde bir şeyler oldu mesela Sincan&#8217;da birileri kalkıyor bir şey söylüyor.Bazıları ağza almamın imkanı olmayan tabirleri söyleyen insanlar nasıl müslüman olur?Bir müslüman davranışı olamaz.Uslup kişinin aynasıdır.Buna karşı asker huruç ediyor.Askerin yaptığı haraketin nedenlerini görmemezlikten gelirseniz  yanlış kararlar verirsiniz.<br />
N.S:İran &#8216;ın siyaseti Hep İslam içinde görmesi ve siyasi İslam olarak yönlendirmiştir.Türkiye İran gibi olur mu?.Bizim din anlayışımızla Arap ve Fars anylayış arasındaki farklar neler?<br />
F.G:İran o bölgede olmanın gereğini yerine getiriyor.O bölgede din olmadan hakimiyet olmaz.Yayılmak dinle mümkün ancak.Onlar din anlayışı çok farklı sundular, imamlarla idare edilen,işin içinde ruhani bir şeyler olma zorunluluğu koymaları.Asıl mesele Kuran ya da Kur&#8217;an değil Ali&#8217;dir.  Türkiye İran gibi olamaz bir kere din esprisi çok farklı. Kaynaklar itibariyle de çok farklı.Esas imamet meselesi  akideleridir. Dinin hükmüdür.Sünnilikte böyle mesele yok.Din bir değildir ki Türkiye İran olsun.Türkiye&#8217;de nasıl anlıyorsa anlasın herkesin dine sahip çıkması lazım bir yönüyle,Suud bağnazlığından ve İran fundemantalizmden Türkiye&#8217;yi kurtarmak için bu şart.Bizim arkadaşların Asya&#8217;daki faaliyetleri içinde aynı şeyi söyleyebiliriz.Vahabileri ve İranlıları uzak tutmak için tasavvufun enginliğinden de yararlanarak toplumunun her kademesine hakim kılmazsanız o tür bağnazlıkların hakim olmamaları için hiç bir sebep yok.<br />
N.S:İran&#8217;ın girebildiği bir Tacikistan oldu Farsça nedeniyle,sizin okullar gibi onlar rağbet görmediler.<br />
F.G: Orada da yine arkadaşların beş okulu var. Zengin bir arkadaşımız her şeyini sattı orada okulları açabilmek için yeni onu kalbden kaybettik.Tacikistan 3.5 milyonluk Ankara kadar yer.<br />
N.S:Orta Asya&#8217;da insanlar sizin okullarınızda çocukları okusun istiyorlar.Öğretmenleri örnek insan olarak seviyorlar. Çağdaş olandan yana taleplerini koyuyorlar.Türk İslam&#8217;ının farklılığı bunu getiriyor mu?<br />
F.G: Bizim İslam anlayışımız daha derindir diyebiliriz.Bu Mevlanalara,Yesevilere ışık tutan şey,ışık başka bir şeydir. Türk milletine yansıyan ışık Keşkek&#8217;te, Buhara&#8217;da prizma gibi yansıyarak ulaştı, mana derinlikleriyle.Asya steplerinin &#8230;&#8230;.  onlara medyunuz. Dini,yoruma açık yanlarıyla, çok engin yorumlamışlar.Dinin evrenselliğini Ebu Hanefiler ,Yeseviler kabul ettirir. Gel gör ki, başkalarının olumsuz imajları bize de gölge düşürüyor.<br />
N.S:Avrupa bunu değerlendirebilir mi?<br />
F.G:Luther döneminde yaptığı gibi Hıristiyanlık yeniden kendini restorasyona tabi tutmazsa, İslam&#8217;ın bazı dinamiklerinden yararlanmazsa  gelişen şartlar içinde yaşaması zorlaşır. Türk kültürünün dünyayya katkısı kavgasının verilmesi luzümuna inanıyorum.Dünya kuvvetler muvazenesinde Allah&#8217;ın izniyle yine bir güce ulaşıcaktır.Bakın, Bosna&#8217;da verilen kültür savaşla bile onlardan geri alınamadı.Demek öyle zengin ki atmadılar, o dönem için post moda olan bir şeyi ,İslam&#8217;ı benimsemişler.Bağnaz  olan ölüp gidecektir. Bilinmemesi gerekenleri millet  unutmuştur, millet ruhuyla  Akşemsettin&#8217;i unutmaz.İşin cesedine talip olanlar, kabuğuyla uğraşanlar kendi kabukları içinde  çürüyeceklerdir.  </p>
<p>Fethullah  Gülen Hocaefendi  ümitle iradenin  zaferine  iman etmiş biri.<br />
Bireye ve yeniliğe  güvenerek  kafa ve kalp bütünlüğüne  sevgiyle ulaşmanın  önemini anlatıyor.&#8221;Cehaleti kurutmadan kitleler aydınlığa kavuşamaz&#8221; diyen Hocaefendi bir modern bilim ve metodoloji aşığı. Zan ve tahminlerin ilmi olmadığını, ispatlanmış hakikatlerin inkar edilemeyeceğini , bunun tersinin bilimsel olamayacağını söyleyen Hocaefendi, kendini yenilemenin devamlı varolabilmenin tek şartı olduğuna inanıyor.Düşünce dünyası tüketilmiş bir nesle yeni bir ruh aşılamaya çalışıyor.İnsanın kendi içinde derinleşmesini , kendi kendini keşfetmesini önerirken   inkilapçı ruhları seviyor.Ona göre, &#8220;insan doğruyu, güzeli ararken yanlışa düşebilir.Bu normaldir.Yadırganması gereken durgunluktur, araştırmamaktır&#8221;.<br />
Günde iki-üç saat uykuyla yetinen, az yiyen, çok okuyan  biri.Bana toprağın altında 17 yıl geçiren bir tür çekirge türünden söz ediyor latince adıyla.Geçen yıl Amerika&#8217;ya geldiğinde  gezilerinde birden her yanı kaplayan çekirgelere yanındakiler hayretle bakınca o öykülerini anlatmış.Bu olağanüstü ana tanıklık eden  grup bu bir günlük yaşama sevincini,yaşam cıvıltılarını hiç unutamamış.Camın kenarına sıkışmış bir tanesini Hocaefendi kurtarmış ve kısacık ömründen hiç bir  saniye heder olmasın demiş.Aslında bizim yaşamımız da 24 saat diyor.<br />
Hür teşebbüse inanıyor gönülden ve teşvik ediyor.Müminlerin yurt dışında ve içinde  zengin olmaları şart ona göre.Eğitimle kalkınma kolkola, ekonomik olanla kültürel olanın beraberliği esas gelecek için.<br />
Genç, yaşlı,olgun tüm iş adamları zaman zaman biraraya gelip seminerler düzenleyebilir, ortak çalışma planları yapabilir, dünyayı kucaklayacak stratejiler üretebilir diye düşünüyor. &#8220;Cehalete karşı ilim dinamiğini &#8220; , yoksulluğa karşı çalışmayı, dayanışmayı ve zenginliği öneriyor. Gerçek bir fizik tutkunu olan Hocaefendi  Manas destanını yeni öğrenmemizden dolayı da üzgün.<br />
O Türkiye&#8217;de bir yabancı gibi yaşayan ruh iklimine karşı  bin yıllık bir deneyimin ve geleneğin  yeni ruh iklimini sunuyor. Türkiye kendini arıyor onun  geniş ufuk çizgisinde.</p>
<p>Fethullah Gülen Hocaefendi&#8217;nin anlattıklarından ve yazdıklarından  benim ne anladığımı size aktarmaya çalışıyorum aynı zamanda.<br />
Hocaefendi  ana kaynağa dönerek ve ona yaslanarak  dine yeni bir bakış açısı, ufuk getiriyor. Yeni olan burada ; kulaktan dolma bilgiler , hurafeler ve gelenek görenekler yerine  inancı bilgiye oturtmak gayreti.<br />
Dinini tanımayan, bilmeyen geniş kitleleri düşünürsek İslam&#8217;ı bilgiye dayanarak öğrenilmesinin önemi kavranabilir. Sosyal ve kültürel yapının ana elemanlarından olan dinin  yerine oturmasının binanın sağlamlığı açısından hayatiliği kavranabilir.Kafa ve ruh, akıl ve maneviyet birarada bulunmakta insan bünyesinde. İçi doldurulmamış, insani boyutu eksik bırakılmış insanlar sadece parayla, sadece  emirle bir ömür geçiremezler.İnsanın içinin doldurulması ise , bilimsel ve ruhsal bilgiyle mümkündür. Bunun oranlarını herkesin yiyeceği yemeğin oranını belirlemesi gibi  özel,bireysel bir tutum  olduğu aşikardır.Bu nedenle Hocaefendi bireyin özgürlüğü, eğitimi ve hür teşebbüs üstünde duruyor.<br />
Onun verdiği ipuçlarından ortaya çıkan geniş perspektive  ise; cami fonksiyonlarının sorgulanması gerekliliği. Cami kutsal bir mekan olarak kadınlara ve yaşama açılırsa, herkese kollarını açarsa dünyada ve İslam dünyasında büyük bir reform yaşanır. Bunu ancak Türk İslam anlayışı yapabilir. Ancak Türkler Yunus ilahilerini, mevlütlerini okuyarak ve ney üfleyerek devran tutabilir. Konser verilen, nikah kıyılan ve insanlığı kucaklayan bu anlayış tüm dünya insanlığına yepyeni bir  anlayış doğurur inancındayım. Çünkü İran ve Arap terörizmi İslam&#8217;ı terörle özdeş kılıyor.Bu imajı sadece Türk İslam anlayışı hoşgörüyle yıkabilir. Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet tarihinin hep başına bela olmuştur yobaz anlayış,yobazlar. Sümbül Efendi&#8217;nin üstüne yürüyen Kadızadeler&#8217;den bugün kimseyi hatırlamıyor olamamız bir tesadüf değildir. Devran tutan halkla birlikte ismi kalan Sümbül Efendi oldu.<br />
Türklerin Anadolu kültürüyle yaptıkları Osmanlı sentezini bugün artık aşmaları gerekiyor.Ona geri dönmek değil onu zenginleştirerek ve eleyerek yeni, çağdaş bir kimliğe ulaşmak  sorunumuz. Bunu yapmak zorundayız. Ama Hocaefendi&#8217;nin dediği gibi &#8220; sen senden kurtulmadan<br />
dere tepe aşılmaz&#8221;. Biz bizden  kurtulmalıyız. Onu en yakınında dinleyenlerin  bile anlamakta zorlanması  , onun entellektüel boyutunu kavramakta güçlük çekilmesinden geliyor. Hocaefendi bir entellektüel.<br />
Ortega&#8217;nın dedigi gibi:&#8221; Entellektüel herkese,her şeye rağmen entellektüeldir,hatta kendine rağmen bile&#8221;.Kant ise iyi bir tarif verir: &#8220;kendi aklını kullanmaya cesaret et&#8221;.<br />
Cesaretimizi toplayıp aklımızı kullanalım derim.<br />
Nevval  Sevindi<br />
Türkiye Cumhuriyeti&#8217;inin tarihi  toplumun kendini yeniden üretmesinin  hikayesidir.Bu süreçlerin tanımının yapılması ve incelenmesi  kültürel bağlantıların ve referans noktalarının  bilinmesiyle mümkün. Toplumsal süreç sözel kültürden yazılı kültüre geçişin, iletişim modellerinin değişiminin  tüm  paradokslarını yaşamakta.<br />
 Kültür toplumda gündelik yaşamın  her birimine karşılık veren, bir cevabı bulunan  katmandır.Bunu dinle, dille, çeşitli üretim formlarıyla gerçekleştirir.Kültürel üretim araçlarındaki  değişim,yani sinema, disk,kasetler,video kasetler,televizyon,radyo  toplum içinde dolaysız erişim sistemlerini doğurdular. Bu erişim sistemlerinin kullanılması İslami  vurgulamada  yeniden üretim getirdi.Buradaki vurgu  İslami vurgu kadar yeni olana da dönük olan bir karşılaşma. İslami modernleşmenin en önemli  halkası olan Fethullah Gülen 30 yıllık teorisyenliği ve aktivist yaşamıyla  incelenmesi gereken sosyal bir fenomendir.  Onu görmemezlikten gelmek  toplumsal/siyasal açıdan ayıp, bilimsel açıdan ise  kayıptır. Türkiye&#8217;yi, toplumu ve  kendimizi anlamanın yolu  bütün halkaları bilerek dizmekten geçer. kamplaşmanın kısırlığına hapsolmuş  siyaseti, şabloncu düşünceye teslim olmuş bilimselliği ve aydınları  aşamazsak  gelecek bilgi toplumu bizi aşar. Ulus devlet olmanın koşullarını bile kabullenmekten aciz olam hali bizi  Milli Eğitim  kavramından ve araçlarından yoksun bırakmıştır. Bir ulusun vazgeçilemez  referanslarını  düzenleyen ve yayan eğitim kurumlarını  üretemeyen  sistem yüzünden  insan kaynağımızı, kültürümüzü  yeniden üretimde kullanamıyoruz.<br />
FG Hocaefendi  , bilimle İslami referansların yeni sentezini   üreterek  Türkiye için gerekli  gündelik yaşam , felsefi düşünce  açısından önemli bir alt yapıyı sağlamıştır.Burada kazanılan  aktivist felsefe  eğitimle açılım yapmıştır.Çünkü eğitim ulus olmanın temel kurumu olarak etkin.<br />
Gelenekçi konum korunurken  onunla aynı anda gerçekleştirilen felsefi sıçramanın odak noktasını  eğitim oluşturmakta.Bu toplumsallaşma demek aynı zamanda. Mistisizm bir kaynak olarak  devrede bu yeniden üretimde, çünkü dinin ve bilimin sembolleri birleştirilerek  ahlaki  bir söylem  günlük yaşamı kurguluyor. Buradaki kültürel örgütlenme her katmana, sınıfa dönük bir örgütlenme. Diyalog ve hoşgörü burada manivela etkisi yapıyor. Herkesi kendi konumunda kabullenerek onu da  bir data olarak  sisteme dahil ediyor.<br />
Gündemimizi sürekli &#8220;din&#8221; olgusu tutarken dinin günlük yaşamla ilişkisini ve bir dinamik olarak sosyal yapıdaki yerini değerlendirmemek  cahillikle bile açıklanamaz. Bu &#8220;kökten tutucu&#8221; totaliter bir zihniyettir. Batı&#8217;nın bile  duygularını gömdüğü 20 .yüzyıldan silkinerek çıkmak istemesinin karşısında bizim henüz yitirmediğimiz kültürel değerlerimiz var. Bizim kültür felsefemiz akılla gönül beraberliğine dayanmaktadır. Anadolu İslam anlayışı da bu temel üstünde çiçek açmıştır. İnsanı ve kültürünü küçümseyen anlayış, yok eden baskın kültür anlayışı 20. yüzyıla gömülecek tüm acımasızlığıyla.<br />
Bütün toplumsal model önermeleri, toplumu inşa etme  diktatörlükleri bu yüzyılla gömüldü. Toplum yaşayan bir organizmadır, keyfe göre kesilip biçilemez. Burada ilişkilerin çözümlenmesi öne taşır. Öncelikle toplumsal bir sınıfın , kültürel bakımdan  tek-biçimli (monolitik) olmadığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü kurumlaşmış her sınıf içinde de  iç farklılaşma süreçleri bulunur.Ayrıca belli bir sınıfla diğer sınıflar arasında değişen ilişkiler , iletişim modelleri çeşitlilik sağlar. Yani düz bir mantıkla çözme güçlüğünden söz ediyorum. Bu nedenle politize olmuş taraflar açısından  aniden &#8220;hain&#8221; ilan edilme kolaycılığı 19.yüzyıl Avrupasını andırmakta bize.<br />
21. yüzyıl  kültürel bir yüzyıl olacak. Yani insanı merkeze alan düşünce sistemlerinin yılı. Hocaefendi&#8217;nin dediği gibi Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı  sezmesinden ibarettir&#8221;.  İnsan kendi ruhunu ve bu ruhtaki iktidarı  keşfederek zihinsel alandaki sonsuz güce erişiyor.<br />
Doğal çevre oluşturma, kitleselleştirme ve insani değerler ,umut gibi , bu süreç içersinde kullanılıyor. Ortak tarihi, kültürel ve sosyal referansların oluşturulması ve kullanımı açısından  F.G.  modernleşmenin  kitleye yayılmasında etkin görülmekte. Çünkü hem geleneksel hem modern felsefenin  kullanıldığı   harç  yeni ihtiyaçlara cevap verirken  kimliği  geçmişten koparmamakta ve gerçeklik  duygusunu pekiştirmekte. Bu toplumun ortak terminolojisini ve dilini oluşturmaya aday olabilecek  bir süreç. Eğer  bizler diyalog köprüsünü kurabilirsek  bu ortaklığın  oluşturulmasında katkımız  ülkemize katkıdır.  Değişen dünyada yerimizi belirlemeye bir katkıdır.<br />
Gündelik yaşamın çeşitliliğine, zenginliğine  katılarak  insan ruhunun ölmezliğini  aklımızla  ileriye taşıyabiliriz. Çünkü atalarımız, babalarımız, analarımız bizim için ölmez . Onlar her birimizde dirilerek kültür taşıyıcılığına devam eder. Bu ölmez çevrimin ruhu değişim, uyum ve anlayıştır.</p>
<p>SONSÖZ</p>
<p>Türkiye  islam ve toplum ilişkileri üstüne ciddi bir tartışma başlatamıyor. Siyasi platform üstünde daha çok sürüklenen konu toplumsal gerçeklerden hareket etmek yerine çeşitli kesimlerin kafalarındaki önyargılardan hareket eden bir seyir izliyor. Bu nedenle sansasyonel, kavgacı, politize bu üslubu aşıp bilimsel ve entellektüel düşünce biçimine geçilemiyor.<br />
Türk aydınlarının şablonist ve tarafgir düşünme alışkanlığı  insanları gerçeklerden koparıyor. Görmemezlikten gelme, abartma, yerme  gibi fiillerle   değerlendirmeyi öznelleştiriyor.<br />
Benim yazılarımın &#8220;övücü&#8221; olduğu eleştirisi de burada  açıklanmaya muhtaç duruma düşüyor. Yaptığım çalışmanın sonuçlarının  olumlu olması ya da övücü niteliklere hak kazanması  bu çalışmanın övmek fiiliyle olan ilişkisinden kaynaklanmamakta. Bu çalışmada Fethullah Gülen Hocaefendi kendi sözleri, yazıları ve ideolojisiyle değerlendirilmiştir. Tüm referanslar kendisine aittir, olması gereken de budur. Bir  sosyal fenomen olarak değerlendirilmiştir. Cemaat ve hareketin değerlendirilmesi ise daha uzun bir çalışmaya ihtiyaç göstermektedir. Şimdilik bu bilimsel olarak yapılmamış bir çalışmadır.<br />
Bir olaya iyi ya da kötü kavramları dışında bakma alışkanlığı edinememiş toplumumuza objektif bir okuma alışkanlığı edindirmeye çalışıyorum denebilir  çalışmalarımda. Kafamızdaki şablonlara oturmayan her şeyi reddederek ondan kurtulma kolaycılığı artık bitmeli.<br />
Ya da aydınların yaptığı gibi , kafasındaki şablona oturmayanı kesip biçerek illa o forma sokma  ya da şablonun içine sıkıştırma telaşı  bizi hep yanlış yönlendirmiştir. Bir fikir ya da olgu şablona sığmıyorsa deforme etmek ya da  kaldırıp çöpe atmak  bizim toplumsal sağlığımızı bugünkü dengesizliğe sürüklemiş bulunuyor.<br />
İslam ve dini kurumlar ve geçmiş yokmuş gibi davranan Türk aydını sosyal bilimlere aykırı olarak bunun gerçeklikmiş gibi sunmuştur. İslam&#8217;ı bir bilgi olarak değerlendirmeyi , bir entellektüel olarak  bilgi objesi haline getirmeyi bilememiştir. Bu nedenle kültürün en önemli ayağı olmadan toplumu anlamaya, çözümlemeye kalkışmış ve hep toplumun uzağına düşmüştür. Aynı zamanda zihni platformda tam bir kısırlık yaşanmaktadır. Kanaat ve önyargılar bilgi yerine geçince toplumdaki bugün yaşanan kamplaşma oluşmuş, bunu besleyen kaynak da  politize, şablonist kafalar olmuştur.<br />
Teslimiyetçi aydın ideolojisi Türk aydının temel yanlışıdır. Sivil toplumda siyasi gücü ele geçiren ideolojiye yol açıp, ona teslim olamyı benimsiyorlar. İran&#8217;da da aydınlar mollara böyle bir teslimiyet göstererek karşı ideolojiyi üretememişlerdi.<br />
Bilinmeyenden korkulan bir ortam uçurumu derinleştirerek toplumdaki kampları keskinleştirmiş, bilgi akış kanallarını tıkamıştır. Bilgi üretmeyen ve bunu yaymayan aydınlar ve tüm kurumlar tam bir kültürel çöküşe neden olmuşlardır.<br />
Solcu aydınların bir geleneği olarak devlet düşmanlığı tüm toplumsal gelişmeleri engellemiştir. Türkiye ile devleti eşdeğerde gören bu zihniyet ülkesini gözardı eden bir anlayışı doğurmuş ve Türkiye&#8217;yi sürekli diğer evrensel ülkelerden sonra sıralamaya koymuştur. Türk kültürü, İslam, müslüman, millet gibi kavramları konuşmak, yazmak bile  ayıplanan bir olguya dönüşmüştür. Popülist kavramlar haline getirilerek ve yabancı bir ülkeyi inceler gibi yapılan kimi çalışmalar da topluma yabancılaşmanın baş yapıtları halindedir.<br />
Devlet ve siyasi mekanizmalar rollerini oynamak zorunda aktörlerdir . Devlet herkesin devleti olarak  yerini belirlerken, çözüm yeri değil politikalar üretme yeridir zaten.<br />
Kendi ülkesinde sömürge valisi İngiliz gibi davranan bir zihniyetin herhangi bir &#8220;tespit&#8221; çalışması bile yapması imkansızdır. Oysa ilk önce antropolojik bir cennet olan Türkiye&#8217;de ciddi &#8220;tespit&#8221; çalışmaları yapılmalıdır. Bugünün değerlendirmesi olan antropoloji yöntemiyle ülkemiz ve insanlarımız hakkında ciddi bilgiler edinebiliriz. Çıkan sonuçların olumlu, olumsuz olmasından rahatsız olmamayı öğrenmeliyiz. Bizim kafamızdaki şablona uyan kısmını bilgi diye verip, ya da ayıklayarak sunup gerçeği katledemeyiz. Ben ne gördüysem, ne duyduysam bunun tespitini olduğu gibi size ulaştırdım. Bunun yanında yazdığım imzalı yorumlarım kendi tezlerimdir. Bu tezler bana aittir. Bunların doğruluğu yanlışlığı tartışılabilir. Zaten bir diğer önemli sorunumuz ;tartışmamak. Onun yerine karalama, kavga gibi ilkel davranış biçimlerine sığınmak. Bu elbette zihin açıcı bir ortam olmaz.<br />
İnsanları &#8220;bizden olanlar&#8221; ya da &#8220; olmayanlar&#8221; diye ayırarak zihni üretim yapılamaz. Erkin isteğine göre teori üretmek sırtını devlete yaslamış aydın geleneğinde uyulan bir prosedür. Bu yüksek politizasyon gerçeği görmeyen bilim adamları/kadınları yaratıyor. Devletin toplumun düşmanı olduğu noktasından hep hareket eden şablon  Türkiye&#8217;ye zarar vermekte.<br />
Bugün Türkiye&#8217;de yaşadığımız problemlerin çözümsüzlüğünün ardında ideoloji üretemeyen, zihinsel kabızlık çeken bir dünya yattığı aşikar.<br />
Bu dünya kimseyi merak etmeyen bir yer. Bu uzay üssüne girecek vizeniz yoksa  ağzınızla kuş tutsanız sizin tarafınıza dönüp bakmayacaklardır. Çünkü   fikirle, yeni olanla , orjinalle ilgilenen meraklı gerçek entellektüel yok. İlgilenen ama kimseye söylemeden susup zamanını bekleyenler de  kendini garantiye alanlar. Dur bekle.<br />
Yazdıklarınıza isim vermemek için &#8220;bazı yazarlar&#8221;  ibaresini kullanmaktan utanmayan bir korkaklık sergilenmekte. Çünkü iki kişiyken onaylanan bir çok düşünce  kamuoyu önünde geri çekilebilmekte. Uzay üssünden atılmamak için garanticilik sınırları belirlenmekte.<br />
Oysa toplum modern bir İslam anlayışını talep etmektedir. Türkler modern yaşamı isteyen ve kültürel uyumluluğu olan bir ulustur. Türkler yüksek adaptasyon yetenekleri, açık kültürleri sayesinde bulundukları her coğrafyada tutunmuşlardır. Yerleşmişlerdir. İnanıldığı gibi göçebe karakteri değil, yerleşik kültür karakteri gösterirler. Çin&#8217;e yakınlaşınca Budist olmuşlar, Anadolu&#8217;da Bizans&#8217;la sarmaş dolaş yaşamışlar zamanlarında hep yükselen değerleri benimsemişlerdir. Böylece modernleşerek ve varlıklarını geliştirerek korumuşlardır. Selçuk&#8217;tan daha ileri bir Osmanlı&#8217;yı yaratma nedenleri budur.O nedenle de şaman, yahudi, hıristiyan ve müslüman Türkler tüm Avrasya coğrafyasına yayılmışlardır. Modernizme çok yakın olan Türkler her çağın modernizmini benimseyerek  yenilik ruhunu diri tutmuşlarıdır. Yesevi anlayışı tam buraya oturan bir tasavvuf geleneğidir.Tarikatlar da buradan su içer. Türklere tarihte yer değiştirten savaşçı yetenekleridir.<br />
İlhan Selçuk&#8217;un köşesinde belirttiği gibi  &#8220;Ak-pak saygıdeğer müminle , üçkağıtçı kara yobazı eşdeğerli mi tutacağız?&#8221;* (5.Ağustos.97 Cumhuriyet)Bizim dediğimizi o da onaylıyor &#8220;2000 yılının eşiğinde Türkiye, yalnız Batı değil, Doğu uygarlığını da çok yakından tanımak zorundadır. Birini anlamadan  ötekini öğrenmek zaten olanaksız!&#8230;. Her dinde olduğu gibi İslam&#8217;da da hoşgörülüsü var bağnazı var&#8221; diyerek bugün Türkiye&#8217;de yaşananları  Müslümanlarla Mürteciler arasında bir çatışma olarak değerlendiriyor:&#8221; Mürteciler diyorlar ki, laikçilerle müslümanlar çatışıyor..Yok canım?.. Ülkemizde bugün &#8220;Müslümanlar &#8220; ile &#8220;mürteciler&#8221; arasında bir çatışma yaşanıyor;  daha doğrusu kara yobazların saldırısını  Müslüman çoğunluk göğüslemeye çalışıyor.&#8221;* (6.8.97 Cumhuriyet)<br />
Biz Türkiye&#8217;nin, toplumun güçlenmesini nasıl sağlayacağız? Nasıl topluma yön veren, ufuk açan bilgi üreteceğiz? gibi soruların karşılığını tartışmak yerine herkes kendi kapalı cemaatinde birbirinin dediğini onaylayarak haklı olacaksa 21. yüzyıla asla giremeyiz.<br />
Bugün dünya 21. yüzyıla girmiş bulunuyor. Biz ise takvimi bekliyoruz.<br />
Takipçi olmaktan yaratıcı olmaya vakit bulamıyoruz.<br />
Türk aydını zihinsel kalıpların zincirlerinden kurtulmadıkça  toplumsal bilgilenme, hedef yaratma, zihinsel potansiyelin değerlendirilmesi  boğulmaya devam edecek.<br />
Geçmişi bilmeden bugünü, bugünü değerlendirmeden geleceği planlamanın imkanı ve ihtimali yoktur.  Sevmediğimiz tarafı öğrenmeye tenezzül etmemek bilgi ve yönteme uzaklaşmak demektir. Ülkemizin özgür, bağımsız , özgün  entellektüel platforma ihtiyacı  var. Bu platformda fikri olan herkes konuşup, tartışabilmeli ki üretim olsun.<br />
Zihni üretimi olmayan ülkenin maddi üretimi olamayacağını da umarım sanayiciler, işadamları da görürler. Bu konuda desteklerini sadece kendi  camiaları içinde gördüklerine vermek yerine daha geniş bakabilirler. Akademik ünvanlardan fazlasına gerek olduğu aşikar.<br />
Politik olarak organize olmuş toplumun birer üyesi/ bireyi olmmamız bizi çözüme yaklaştıracaktır.<br />
Atilla İlhan&#8217; la yaptığım söyleşide Türk İslam anlayışını  ve Fethullah Gülen  Hocaefendi&#8217;yi değerlendirirken şunları söylemişti:<br />
&#8220;Osmanlı&#8217;nın ordusu Yeniçeri ocağı, Bektaşi&#8217;dir; ayrıca Mevlevi&#8217;lerin büyük nüfusu vardır. Bunlar melami, yani gönül müslümanı, kural müslümanı değil. Bu manada Anadolu halkı, başından beri müslümanlığa başka türlü bakıyor, bir gönül işi olarak; o kadar ki Yavuz&#8217;dan itibaren halife olmalarına rağmen, Osmanlı padişahları 2.Abdülhamid&#8217;e kadar bu sıfatlarını siyasette kullanmamışlardır.Abdülhamid&#8217;e kullandıran da, İngiliz ve Fransızları zor duruma sokmak isteyen Almanlardır.<br />
Bu çerçeve içinde ele alınırsa, gönül müslümanlığı Türkiye&#8217;de kural müslümanı Nakşiliğin &#8220;yükselişi&#8221;, doğal görünmez; bu biraz, sefahat alafrangalığına tepki olarak, biraz da Suudilerin telkin ve desteğiyle olmuştur.&#8221;İşin siyasi  analizini ise şöyle yapıyor:<br />
&#8220;Fethullah Hoca yükselen ve alafrangalığı benimsemiş olan yeni Türk liberal burjuvazisinin temayüllerini aksettiriyor, yani nasıl Katoliklik batılı burjuvazisinin güçlenmesi üzerine içinden daha liberal eğilimli protestanlığı çıkarmışsa, ortodoks müslümanlık da Fethullah Hoca&#8217;nıın nurculuğunu çıkarmış oluyor&#8230;&#8221;<br />
Bununla çok yakından ilişkili olan ulusal kültür sentezinin yapılamamış olması  ve bunun nedenlerini  de  açıklıyor:<br />
&#8220;Batı&#8217;daki bütün ulusal kültür sentezleri, başlangıçta reddettikleri feodal/ümmet  sentezlerine dayanır, onun içinden çıkarılmıştır; başka bir ülkeden kopya edilmemiştir.<br />
Biz de demokratik bir ülke olacaksak, soruna böyle bakmak zorundayız. Ulusal kültür sentezini, feodal ümmet (Selçuklu/Osmanlı) sentezini inkar ederek değil, günümüzün koşulları içinde o sentezi değerlendirip, kendimize taban edinerek oluşturacağız. Metodumuz rasyonalist olacak, mesele burada.&#8221;<br />
&#8220;Cumhuriyet&#8217;in milliyetçiliği yurt milliyetçiliğidir, asla ırk milliyetçiliği değildir&#8221; diyen Atilla İlhan yurtsever olmayı milliyetçi olmakla eşdeğerde tutup yeren aydın anlayışının sakatlığını anlatır. Türk kimliğinin tartışılması konusunda dedikleri aydının durumunu açıkca ortaya koyan bir tespittir: &#8220; Bugün Türk kimliğinin tartışılması, aydınların iyice saçmalaması sonucu. Halkın bir kısmı, Osmanlı sentezini kendisine aydınların önerdiği kişiliksiz, mason alafrangalığından daha yakın bularak o tarafa meyletmiştir. Yani Türk aydını dediğimiz yaratık, sentez üretemiyor.&#8221;* (27.Eylül.95  Yeniyüzyıl)<br />
Ulusal kültür sentezinin üretilmesi, yurtsever olmanın ırkçılıkla ayrılması, kavramların literatürdeki yerlerine oturtulması  yapılmadıkça, bunu yapacak kadrolara nefes alma imkanı verilmedikçe böyle debelenerek çok zamanda bir arpa boyu yol alarak uğraşacağız.<br />
İçinde yaşadığımız toplumun sosyal, kültürel yapısını anlamaya uğraşmadıkça toplum aydını reddedecek.Toplumun değer yargılarını, normlarını tanımadıkça  entellektüel bir misyon oluşmayacak. Halk sağduyusuyla bunu bulacaktır günün birinde.<br />
Tartışılması gereken önemli konular bu tespitlerin ışığında çıkmıştır:<br />
1.Türkiye  kendi İslam anlayışının yapısını, kurumlarını ve geçmişini öğrenip tartışmalıdır.Bu İslam&#8217;a evrensel bir hoşgörü imajı verecek yeni bir zemin de oluşturur. 21. Yüzyıl &#8220;Türk rönesansı&#8221;nın yolu budur.<br />
2.Tesettür konusu bu dizide ana kaynakta da bile bugün  dayatılan katılıkta olmadığı anlaşılmakta. Bu tartışılması gereken ve kadının Türk müslümanlığındaki  erkekle beraber yerine  iadei itibar yapılması ihtiyacını göstermekte, ayrıca gönül müslümanlığının kılık kıyafete bağlı olmadan yaşanmasına  cevaz vermekte.<br />
3.Cami mekanının form ve içerik olarak tartışılmasının  zihinsel yararları kadar  sosyal yaşama etkileri de olacaktır. Cami, kadınlara ve nikah, sanatsal etkinlik ve konferans gibi sosyal etkinliklere açılmalıdır.<br />
Sadece bizim önyargılarımızı bilgi yerine satmaktan sıyrılıp gerçek bilgiyle karşı karşıya gelmek aydınlık bir ortam doğuracaktır.<br />
 Bu söyleşide  insanların aklını kurcalayan bazı sorulara, kendi aralarında sorduklarına da değinmek isterim. Söyleşinin bu denli ilgi görmesinin bir nedeni de &#8220;insan&#8221; olarak Fethullah Gülen&#8217;in öne çıkarılmasıydı sanırım. Hoca&#8217;nın din adamı kimliğinden çok  entellektüel tarafını öne çıkaran bir söyleşi yaptım.O da benim merak ettiğimi, tartıştığımı , onunla bir fikir tartışması yaptığımı görünce benimle o boyutta konuştu ve farklı şeyler söyledi. Hocaefendi hem teorisyen , hem aktivist bir portre olarak konularına hakim.<br />
Hocaefendi&#8217;nin takiyye yaptığını öne süren  ya da düşünen insanlar da var. Bu nedenle Aksiyon dergisinden  Osman İridağ * (9-15 Ağustos) bana bu soruyu yöneltmişti:<br />
-Önyargısız ve hoşgörülü bir toplum için bütün yüreğiyle gayret gösteren Hocaefendi&#8217;nin düşüncelerine aynı şekilde karşı taraftan olumlu bir cevap gelmediği de gerçek. Halen takiyye yaptığını, asıl amacının başka olduğunu düşünen insanlar var. İki günü birlikte geçirdiniz, saatlerce konuştunuz. Sizce takiyye yapıyor mu?Ya da yapması için bir neden var mı?<br />
Ona yanıtım şöyle olmuştu:<br />
-Ne gibi bir nedeni olabilir ki?Eğer Cumhurbaşkanlığına oynasa, parti kursa takiyye yapması için bir nedeni olabilir.Ama o, herkese politikadan uzak durun diyor. Hatta cemaatinden biri çok ısrarala politikaya girmek isteyince , Hocaefendi elbette seçmek senin hakkın ya biz ya politika seçebilirsin demiş. Bence Hocaefendi takiyye yapamayacak kadar akıllı.Takiyye için çok fazla entellektüel. O seviyeeden takiyye yapacak seviyeye inmek çok zor.<br />
Ben hayatta çıkmanın değil, inmenin zor olduğuna inanırım. Olduğunuz seviyeden aşağıya inip küçük hesaplar yapmak çok zor gelir insana.<br />
-O zaman neden insanlar şüphe ediyor?<br />
-Alışkanlık.Kendin takiyye yapıyorsan, başkalarının da takiyye yaptığına yemin edebilirsin.Yapılabilir gelir insana. Mutlaka bunun altında bir buzağı vardır da biz göremiyoruz diye düşünme alışkanlığı kemiriyor bizi.&#8221;<br />
Türkiye çeşitlilikten, çokkültürlülükten ürküyor. Giysiler, gruplar çeşitli gibi görünmesine karşın zihinsel olarak totaliter anlayış ortaklığı tüm çeşitliliğin zahiri olduğunu anlatıyor. Zihinsel olarak dayatmacı olma alışkanlığı  özel ve genel yaşamımızı belirliyor. bu dizinin tartışılmaması da aydınların kapalı bir cemaat olduğunu ve ölmeye mahkum bir yaşamı sırtladıklarını gösteriyor.<br />
Amerika &#8216;ya ilişkin söylediklerine ise İslami cepheden gelen tepkiler olmuş.Bana sorulan ilginçti:Acaba Hocaefendi Amerika&#8217;dan korktuğu için mi bunları söyledi,yoksa bir çaresizlik mi var gibilerinden.<br />
Bence iyi bir siyasetçilik var. Akılla hareket ediyor ve Kant&#8217;ın sözünün tam karşılığını veriyor:&#8221;Cesaret et, aklını kullan&#8221;. Duygularına hiç kapılmıyor bu değerlendirmelerde.Amerika&#8217;yı bir günde fethederiz, kafalarını da keseriz der birileri mutlu olur belki ama bu akılsızlıktır. Üç beş kişiyi sevindirmek, ucuz mesajlar vermek yerine  çok uzun vadeli düşünüyor, bunun stratejisini yapıyor. O küçük kaygılarla  meşgul değil. Global, büyük hedeflere dönük yüzü. Dünya konjoktürü açısından doğru bir değerlendirme yapıyor, çaresizlikten değil. Onun devletçi olup olmadığı da büyük merak konusu olarak aynı söyleşide bana soruldu:<br />
-Sizi şaşırttı mı ondaki devletçilik anlayışı?<br />
-Şaşırtmadı çünkü o bir Cumhuriyet çocuğu.Fransızlar ne kadar devletçiyse, Amerikalılar ne kadar devletçiyse Hocaefendi&#8217;de o kadar devletçi.O Türkiye adına bir şey yapıyor.<br />
-Devlet sevgisi mi vatan sevgisi mi ağır?<br />
-Vatan sevgisi daha ağır. Ben de yaptığım işlerin Türkiye yararına olduğuna inandığım zaman mutlu oluyorum. Türkiye bundan yararlanacak diye düşünüyorum. O zaman önce vatan geliyor. E.. vatanın da bir devleti olur. Bunun tartışılır yanı, iyi kötü yanları vardır, ama herşeye rağmen yine de devlet vardır. Gerekli bilgilerin üretilmesi, bu bilgiyi algılayıp değerlendirebilecek nitelikte insangücünün yetiştirilmesi, denetim ve yargı  aktivitelerinin yürütülebilmesi, eğitim faaliyetinin etkinliğinin sağlanması devletin rolünü belirlerken önemini tartışılmaz olarak önümüze koyuyor.Dünya devletin varlığından şüphe etmiyor.&#8221;</p>
<p>NEO -NURCULUK  NEDİR?<br />
Ağustos ayında Milliyet gazetesinin Entellektüel Bakış sayfasında Fethullah Gülen Hoca ile söyleşi adıyla  anons edilen üç günlük dizi  üçüncü gün dip notta belirtildiği üzre bir söyleşi değil faksla gönderilmiş soruların cevaplarından oluşturulmuştu. Altı ay önce tezi için bu bilgileri isteyen Sayın Dr. Hakan Yavuz benim dizimden sonra  bunları ortaya çıkarma gereği duydu sanırım.Nur hareketi üzerinde uzmanlaşan bir siyaset bilimci olarak bu yıl  ABD&#8217;de Wisconsin Üniversitesi&#8217;nde siyaset bilimi doktorasını tamamlayan Yavuz Halen aynı üniversitede sosyal bilimler bölümünde çalışmalar yapıyor belirtildiğine göre. Söyleşi adı altında yayınlanan  eski soru- cevap metni  bir tezi aktarmakta.<br />
&#8220;Fethullah Gülen, Cumhuriyet&#8217;in yetiştirdiği &#8220;aydın ulema &#8220; tipinin  somut bir örneği olarak, geniş bir bilgiye, derin bir analiz gücüne sahip.&#8221; olarak nitelediği Hocaefendi&#8217;nin cemaatini &#8220;Neo-Nurcu&#8221; olarak değerlendiriyor. &#8220;Neo-Nurcu hareketi incelerken Gülen ile hareketin iç ve dış çemberlerini oluşturan &#8220;abiler&#8221; arasında büyük bir uçurum olduğunu vurgulamak gerekir &#8220; diyen yazarın &#8220;abiler&#8221; tanımlamasının bilimsel tanımını bilmemekle birlikte , kullandığı diğer &#8220;girintili çıkıntılı düşünme&#8221; kavramınının da kendi &#8220;bilimsel dili&#8221; olduğunu sanıyorum.<br />
Burada Fethullah Gülen&#8217;e bakarak neo-nurcuları tanımlamak yanlıştır diyor. Hareketle liderini ayırarak ilginç bir analiz yöntemi uyguluyor doğrusu. Bir teorisyen ve aktivist olarak hareketi  oluşturan, büyüten, örgütleyen lider harekete hiç damgasını vuramamış köşesinde bir &#8220;ruhani&#8221; bilge olarak gösteriliyor. Böyle olsaydı bunca stratejik yönlenme ve çalışma nasıl olabilirdi? &#8220;Abiler&#8221;le mi merak ettim.<br />
Türkiye&#8217;de ideolojik takıntı üzerine tez yazma alışkanlığı yaygındır. Siyasal kamplaşmalardan teori üretmek tipik Türk aydın/ akademisyen tavrıdır.Gerçeği araştırmak onların işi değildir kendi şablonlarına durumu uyarlamak önemlidir. Oysa entellektüelin tanımı gereği görevi gerçeği aramaktır.<br />
Burada söyleşi olmadığı halde metinden &#8220;Gülen&#8217;in bu mülakat içinde ve dışında söylediklerine bakınca neo-nurcu hareketin  hem fikir hem eylem alanında diğer nurcu cemaatlerden ayrıldığını görüyoruz.&#8221; diyor.<br />
Dışında söylediklerine keşke referans verseydi de biz de anlasaydık bunların neler olduğunu. Burada tezini kurduğu temeli açıklıyor , ona göre Neo-nurcu hareketin başlıca özelliği, Said Nursi&#8217;nin İslami kaynaklar çerçevesinde işlediği bireyci ve sivil öğretisini, devletçi ve milliyetçi bir potada eritmesi.Saidi Nursi&#8217;ye rağmen tanımlanan bir nur hareketi söz konusu.&#8221; Şimdi, bir fıkra vardır; Hegel ölürken &#8220; beni bir tek Marx anladı o da yanlış anladı &#8220;der. Hocaefendi için bu fıkrayı şöyle  uyarlayabiliriz: &#8220;Bediüzzaman&#8217;ı bir tek Fethullah Gülen anladı ve o da doğru anladı. Fakat onu değerlendirenler için bunu söylemek çok zor. Neden devletçi diyor? Çünkü Türk aydının kafasında devletle  Türkiye eşdeğerdedir. Türkiye&#8217;yi seviyorsanız devletçi sayılıyorsunuz vatansever değil. Vatansever (patriot) kavramı artık  kullanılmıyor bu literatürde.O nedenle de hemen ardından &#8220;milliyetçi&#8221; yaftasını yapıştırıyor. Toplumsal bir hareket olduğunu bu kadar incelediği halde neden göremiyor yazar? Bunca insanın nasıl örgütlendiği, hareketlendirildiği gibi &#8220;küçük&#8221; bir sorun neden dikkatini çekmemiş? Çünkü bu ideolojik şablonda toplumun bir önemi yoktur. Karar verilen teze uymayan her şey gibi toplum da atılabilir. Eğitimde Türkiye tarihinin en büyük sivil hareketini örgütleyen  lidere haksızlık yapıyor.<br />
 Fethullah Gülen&#8217;in bunca okulun böyle kapsamlı bir organizasyonla bütün dünyada nasıl oluştuğuna ilişkin sözlerini bile değerlendirmiyor. Yazar yalnızca kafasındaki şablona uyan bilgileri  yerleştirip diğerlerini  değerlendirmeye tabi tutmuyor. Devlet, devletçilik, milliyetçilik meselelerine takan bu zihniyet bilimsellik adı altında teori üretiyor. Türk aydınlarının devlet takıntısı 1970&#8217;li yıllarda ideolojik olarak biçimlenip orada kalmış bir formasyon. Devlete kötü bir şey olarak bakan anlayışın sonucu, Fethullah Gülen&#8217;in sivil eğitim hareketi bile, devlete karşı cephe almadığı için &#8220;sivil&#8221; sayılmıyor. Devletten yardım alarak bir yerlere gelmiş gibi illa devletçi statüsüne indirgemeye çalışıyor. Peki, hareketi oluşturan cemaatin ekonomik ve sosyal boyutu nedir ki bu yargıyı desteklesin? Buna dair bir  bilgi yok. Fethullah Gülen&#8217;e bakarak hareket değerlendirilemez diyor ama yazar da sadece onun fikirlerini bize bilgi olarak iletiyor. Bize bildiklerimizi tekrarlarken bunun yapılmaması gerektiğini belirtmesi ilginç bir yöntem doğrusu.<br />
Çünkü burada yatan zihniyet sivil toplum/toplumcu hareketi tam devlet karşıtı olarak  konumlamakta.  Türkiye&#8217;yi güçlendiren hareketler  sivil toplum hareketleri olamaz mı? Sivil toplumcu hareket kendi devletini, toprağını, milletini sevemez mi?<br />
Bu soruların cevabı yok elbette, daha ilginci çelişkilerin çokluğu. Örneğin hareket için &#8220;sivil özellikler taşımasına rağmen &#8220;sivil&#8221;  olduğunu söylemek güç&#8221; gibi. Hareketin sivil özellikler taşıması yeterli görülmüyor yazar tarafından kendi neo şablonuna uyması için redediliyor. Sadece &#8220;bu özellikleri de vardır&#8221; gibi ilginç bir duyuru kalıyor elimizde.<br />
Hocaefendi devlete &#8220;itaat&#8221; eden &#8220;arı kovanını&#8221; üretti tezi ise  devlete karşı olmayan bir cemaate liderlik etmesi, bu cemaate devlete karşı olma ruhu işlemek yerine  devlet-vatan- millet kavramlarını  yerli yerine koymasından kaynaklanıyor.  Buna yazar çok kızıyor ve : &#8220;Dahası, belki de en istenmeyen sonucu, devlet ve milletin birlikteliği vurgulanmaya çalışılırken, kutsallığın devlete devredilerek devletin kutsanması&#8221; gibi olağanüstü anlaşılmaz, kıymeti kendinden menkul bir yorumu  akademik(gibi) dilin ardına sığınarak  anlaşılmaz bir hale getiriyor. Neden istenmeyen sonuç?Neden devlet millet birlikteliği vurgusu  istenmeyen bir şey? Kim hangi kutsallığı, hangi şekil ve durumda devrediyor?</p>
<p>&#8220;Neo- nurcu hareket İslamcı değil, muhafazakar&#8221; bu ilginç yargı tüm Hıristiyan Demokrat partileri de ilgilendirir sanırım! İslamla muhafaza karlık birbirine zıt kavramlar olarak sunulunca bizde yeni bir literatür edinmiş oluyoruz! Neresinden tutalım halinde yargı ve yorumlar peşpeşe yağıyor: &#8220;Bu devletçiliğin kutsanma mekanizmalarından biri, İslam&#8217;ın hem Diyanet İşleri hem de Neo-Nurcular tarafından millileştirilerek bir Türk dinine &#8220;Türkiye Müslümanlığı&#8221; indirgenmesi&#8221;<br />
Nedenleri bilinmeyen, bilimsel sırları açıklanmayan devletçi olduğu ısrarı ve develtçiliğin kutsanma mekanizmaları diye yine ne olduğu belirsiz (demek bir dizi mekanizma var) bizim bilmemiz gerekmeyen sadece yazarın uygun bulduğu  yargılarla yetinmemiz istenen bu metinde İslam&#8217;ın blok olarak kabul edildiğini görüyoruz. Devlet ve millet beraberliğini reddeddiği için İslam boşlukta duran bir &#8220;vaka&#8221; oluveriyor! Hiç bir  ülkenin kültürü kabul görmüyor yazar tarafından, hepsinde uygulanması gereken bir İslam anlayışı var ki bunu da bize söylemiyor; bu nedenle &#8220;Türk dinine&#8221; &#8220;indirgenmiş&#8221; bir İslam gibi yeni bir tarif çıkıyor ortaya. Bir kere Türk dini diye bir şey olamaz olsa olsa İslam&#8217;ın Türk yorumu olur, ikincisi buna indirgenme denmez bilimsel koşullarda , kültürün  içine sosyal biçimlenmedir. Uluslar kendi özyaşam biçimlerini geliştirirken  kültürü biçimlendiren en önemli  proseslerden biri de dindir. Bu  nedenle İslam&#8217;ın her kültürdeki yorumu farklı farklıdır, hiç biri indirgeme olarak görülemez. Bunu ancak Arap yayılmacılığını, kültürünü savunan bir tez söyleyebilir.<br />
Başka bir inci tanesi: &#8220;Kurumsal olarak ise, yazılı kültürden tekrar sözlü kültüre, radyo-televizyona ve hocaefendiye  mutlak dönüş&#8221;.<br />
Yazar hangi yazılı kültürden sözlü kültüre geçişi kast ediyor anlamıyoruz ama yazarın sözlü kültürden &#8220;söz söyleme&#8221; yi anladığını anlıyoruz. Hocaefendi televizyon-radyoda konuşunca şıp diye buna sözlü kültür deniyor! Bunu  bilimsel olarak  çok yazmış biri olarak hayretle yazlı kültüre müracaat edilmesini öğütlüyorum.<br />
Son paragrafdayız dayanın: &#8220;Neo-nurculuk kutsallığı millete ve devlete yüklüyor. Bu tutum İslam&#8217;ın da devletleştirilmesini ve Kemalistleştirilmesini sağlıyor&#8221;.  Yani bunu tercüme edersek insanın Türk olması, Türk kültürü içinde İslam&#8217;ı yorumlayarak yaşayan biri olması, vatanını, devletini sevmesi, devlet -millet beraberliği istemesi  İslam&#8217;ı Kemalist (Atatürkçü) hale getirmektedir. Atatürk ile devlet özdeş kavramlar olduğundan yazarın gözünde  İslam&#8217;ı bunlara bulaştırınca Araplaşmadığımız için çok üzülmemiz gerekiyor. </p>
<p>Hocaefendi&#8217;nin verdiği cevapları asla ciddiye alıp değerlendirmeyen kendi şablonunu sadece tarif eden bu bilimsel anlayış karşısında insan titriyor.Hocaefendi Bediüzzaman&#8217;ın pozitivist ve materyalist anlayışa dayalı bir eğitimden yana olduğunu söylüyor.aklın aydınlanmasına önem veren bunun yanısıra ruhi manevi tekamülü de izleyen bir içeriği olduğunu anlatıyor.Burada kendine feyz aldığı içeriği anlatırken ; &#8220; Kısacası, dertlerimizin çaresi, Batı&#8217;da olduğu gibi, sadece zihni ve akli değil&#8230;Şark&#8217;da olduğu gibi, sadece kalbi-ruhi de değil..Hem akli-zihni,  hem de ruhi-kalbi aydınlanmaya dayalı eğitimde, işbölümüne dayalı çalışmada ve ayrılıklar yerine birliktedir.&#8221; Hocaefendi hareketin içerik ve yönteminin de burada belirtiyor böylece. &#8220;Arı kovanı&#8221; devlete hizmet etmiyor toplumsal bir hareket olarak Türkiye&#8217;yi  yüceltmek, toplumun kalitesini arttırmak istiyor. Tümüyle sivil bir toplumsal hareketin kendi olanaklarıyla örgütlenmesine  sadece devlete karşı olmadığı için &#8220;devletçi&#8221; diye nitelemek  gerçekten zihni  çaba ister!<br />
Eğitimle daha kaliteli bir gençlik yetiştirmek, standartları yükseltmek hedefi olan bu sivil eğitim atağı  Türkiye&#8217;nin güçlenmesini istemekle mi devlete kutsallık yüklemiş oluyor?Sivil toplum reform yapan oluyor da Fethullah Gülen hareketi neden devletçi sayılıyor? O cemaat sivil toplumun neresinde? Devletten kredi, teşvik, maaş falan mı alıyorlar hepsi?Milliyetçilik sadece dar anlamıyla kullanılabilir bir kavram ?<br />
Devlet zayıflayacak toplum güçlenecek teorisine her şeyi uydurmaya çalışan bu ideolojik takıntı  uymayanı uyduruyor. Teknik devlet, garson devlet,, küçümen devlet gibi teoriler burada askıda kalakalıyor.<br />
Türkiye&#8217;de toplum devletten beslenen bir ekonomik yapıya sahip, içiçe yaşıyor. Bilimsellik adına sürekli burada teori üretenler analizden uzak, 1970&#8217;li yıllara takılmış metinler yazıyorlar ki bunlar teori niteliğinde değildir.Herkesin kendi siyasi pozisyonuna göre biçimlendirdiği gerçek dışı teoriler Türkiye&#8217;ye hiç bir şey vermediği gibi toplumla aydının arsını da kapanması zor bir şekilde açmış bulunuyor. Toplum kendini dönüştürecek, yönlendirecek odaktan böylece yoksun kaldı. Devletten başka yere bakamaz oldu. Toplumu bağımsız bir entellektüel yönden koparan  ve ele geçirdiği iktidar odaklarında kendi gibi düşünmeyenleri boğan  &#8220;aydın&#8221; totaliterizmi devletçilik, milliyetçilik kavramlarına daha yakın cemaat ilişkileri göstermektedir. Doğan Avcıoğlu dışında geniş bir tahlil getiren de olmadı. Ünvanlarla yetinen aydınlar kavramları tersine çevirerek dünyaya bakarlar ve bu nedenle Don Kişot , sadece Türkiye&#8217;de ,bir övgüdür. Sanırım kimse Don Kişot&#8217;u ciddiye alıp okumamış.</p>
<p>Hocaefendi&#8217;nin &#8220;lezzeti başkalarının lezzetinde  bulma manasında diğerkamlık&#8221; bizim  entellektüel yaşamımızda bir davranış biçimi bile değil.<br />
Türkiye  &#8220;Türk Rönesansı&#8221;nı gerçekleştirebilmek için gerekli alt yapıyı oluşturabilir.Artık  irtica nedir, mürteci nedir tartışmasının kısırlığından sıyrılıp yeni  kavramlar ve sentezler üstünde tartışma zamanıdır. Politizasyona uğramış bir  aydın   çevresinin dışına çıkıp zihinsel üretimi olan, bilimsel tezleri olan insanlarla toplumsal kalitemizi arttırmanın yolları üstünde düşünmemiz gerekmektedir. Toplumun zihni üretimi olmadan maddi üretimi olamayacağı göz önüne alınırsa, toplam kalitemizi ve bilgimizi arttırmadan  global dünyada bir yer edinmemiz de çok zor  görünüyor. Bugünü değerlendirmek reformlarla mümkün ve Türkiye yeni, çağdaş ve  bolluk içinde bir yaşam talebinde. Bu toplum bunu arzu ediyor, sivil toplumun hareketlenmesi için gerekli zihni üretim yapılır ve toplumla paylaşılırsa  gelecek için umutluyum.<br />
Toplumsal kalitenin artması  siyasi kaliteyi de yükseltecek tir. Böylece tıkanmış bir damar olan siyaset çözüm üretici bir yere dönüşebilir. Aynı şekilde akademik yaşam da bilgi kanallarının  kapandığı bir nokta. Toplumla bilgi buluşturulması ve bu kaynaktan her yaşta insan yararlanabilir hale gelmelidir. Türkiye edindiği demokrasi kültürünü  korkular üstünde değil, umutlar üstünde yükseltebilir.<br />
Türkiye&#8217;nin kendinin olan ve özerk olacağı tek alan &#8220;kültürel&#8221; alandır. Bunun tanımlanması, analizi ve yeniden yapılanması toplumun verimlilği açısından çok önemlidir.</p>
<p>1997&#8242;DEKİ KİTAPTAN ALINTILAR</p>
<img src="http://www.nevvalsevindi.com/yeni/?ak_action=api_record_view&id=2085&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2007/10/30/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FETHULLAH GÜLEN&#8217;LE NY SOHBETİ</title>
		<link>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2007/10/30/</link>
		<comments>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2007/10/30/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Yüzyıl]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[12]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kalbinin iki damarı tıkalı olduğu için Amerika’da Cleveland kliniğinde anjiyo olan Fethullah Gülen Hocaefendi New Jersey’de kalıyor yaklaşık bir aydır. Kendisiyle kimse görüştürülmüyor ve Türkiye’den sadece İnternet aracılığıyla alınan haber özetleri veriliyor. Şeker, tansiyon ve kolestrolü yüksek olduğu için kendisine özen gösteriliyor. Benim görüşme talebimi kabul ettiğini söyleyince üç gün önce geldiğim NewYork’a tekrar uzun bir yolculuk yaptım. “Kendimi zihnen buna hazırlamıştım” dediği için heyecanlanmış ve hemen gitmek istemiştim. Kendisiyle iki gün sohbet edip birlikte zaman geçirdim. Her konudan birer damla sohbette bulunmamızın nedeni bir kesiti derinlemesine ve çeşitliliği içinde verme isteğidir. Genelde Türkiye görmek istediği boyut ve çapta olguları değerlendiren bir ülke. Ben bunun dışında bir perspektif içinde Fethullah Gülen’i anlatmak, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar çerçevesinde ele alınmasını sağlamayı amaçladım. Kendisiyle New Jersey’de bir apartmanın 28. katında karşı karşıya geliyoruz. Amerika’da okuyan öğrencilerin kaldığı bu daire karşısına New York’u almış Hudson nehrine bakıyor. Bizi çevreleyen New York manzarası bir ufuk çiziyor. Köprüleri güneş ışığında parlayan, camları alev alev yanan, yeşille şenlendirilmiş kıyı boyunca sıcağın verdiği rehavet çökmüş durumda. Birlikte kahvaltı ederken doktoru Kudret bey, öğrenciler, dostları bizimle birlikte sohbet ediyor. Ben sıcak siyasi konularda yorum almamak için doktoruyla anlaşıyorum, buna riayet ediyorum. Çünkü tansiyonu, şekeri Amerika’da düşürülmüş.Buradaki sakin yaşamı, Türkiye’deki hercümercden uzak dinlenişi işe yaramış.Ben bu dengeyi korumaya sohbet boyunca özen gösterdim. Fethullah Gülen Hocaefendi , nazik, çekingen bir kapanıklılık sergiliyor önce insana. İç dünyasının zengin sofrasından kalkıp dışarıya çıkmak, çok iyi bildiği sorulara muhatap olmak pek de hoşuna gitmiyor belli ki. İç dünyasının kıvrımlarında, sinir uçlarında dolanmaya alışkın, zihni haritasının geniş coğrafyasında turlayan bir insan olarak zerafetle kendini korumaya çalışıyor gibi.Asla yüksek sesle konuşmuyor, kızgınlık tonu kullanmıyor ve emretmiyor. Çirkin siyasetin ve siyasetçinin onun tansiyon ve şekerinde büyük payı olduğunu anlıyorum. Bir gönül adamı olarak hoyratlığa karşı zerafeti, inceliği, kavgaya karşı barışı, hoşgörüyü öneriyor. Büyük ütopyalara, ideallere bel bağlayan gönlüne hiç yukarılara tırmanma izni vermiyor. Alçakgönüllü olmanın içtenliğini insana taşıyor. Yumuşak davranışları ardında kararlı bir irade, bugün için ağdalı sayılan dilindeki sevecen yaklaşım insanı günlük değerlerin dışına taşıyor. Çoşkusu deli dolu bir ırmak gibi damarlarında akarken o utangaç bir tavırla dinliyor, sabırla anlatıyor herşeyi. İnanıyor ve inandırıyor. Samimiyeti bir elektrik akımı gibi iletkenlik taşıyor. Toplumumuzun hiç bilmediği af etme duygusunu bir ruh iklimi içinde sunuyor. Bin yıllık tecrübenin ve kültürün saçılıp savrulmasına, bizim olmayan bir kültürün yarım yamalak oluşturulmasına itiraz ediyor. Bir politikacı gibi hedefler koyuyor,plan ve projeler öneriyor. Kendine güvenen yeni bir nesil yetiştirilmesi gerektiğine inanıyor. Altın nesil yeni insan tasarımının bir parçası. Kaybolmuş değerlerin kazanılacağı erdemlerle örülü bir yeni yapılanma düşü için yazıyor, konuşuyor. Bireye inanıyor ve insanın kendi içinde derinleşmeden, hesaplaşmadan kafa ve kalb bütünlüğünü sağlayamayacağını düşünüyor. “ Gazali’nin aydın semasında Pascal unutulmasın, Mevlana ile semaa kalkarken Pastör’ü laboratuarda selamlama eksik bırakılmasın” diyerek Türkiye’nin iki cihanda aziz olan bir kültür sentezine gebeliğine işaret ediyor.Bunu gerçekleştirmek için eğitime inanıyor. Gerçek mümin yurt içinde ve dışında başarılı işadamıdır anlayışıyla hür girişimçiyi destekliyor.Dünyanın dört bir yanına yayılmış cemaat okullarına şimdilerde üniversiteler eklenmekte. Türk kültürünü ve Türk dilini dünyanın dört bir yanına taşımak en büyük ideali yaşamda. Hiç evlenmemiş ve hep yalnız yaşamış bir insan olarak her işini kendi yapma alışkanlığında. Evine gelen konuklara çorbasından tatlısına yemeklerini kendi elleriyle hazırlıyor.Hamur açabiliyor, hamurlu Erzurum yemekleri yapıyor. Evin sahibi olan master öğrencisi Mustafa nasıl birlikte tatlı yaptıklarını anlatırken o hınzırca bir gülümsemeyi saklamaya çalışıyor.Onun bir mutfak düsturunu anlatıyor:” Ocağa yemeği koyunca dönüp baktığında mutfak tertemiz olmalı”.Sizin öğüdünüzü tutmaya çalışıyorum diyen Mustafa yaptığı iki çeşit böreği sunuyor bize. Onda derviş geleneğinin uzantısı olan çilekeşlik, iç dünya ve sevgiyle yaşamı anlamlandırma temel olmakla beraber büyük bir direncin kökleri de kendini hissettiriyor. İdealle beslenen bu direnç tüm coğrafyalara uzanıyor.Geometrik bir büyüme gösteriyor. Karar mekanizmasının tetiği oluyor. Astronomiye olan tutkusunu bildiğim için Mars’daki gelişmelerden başlıyorum sohbete. Yıldızları, gökyüzünün derinliğini seven Fethullah Gülen yıldızlar haritasında evrenin asude dinginliğini buluyor. &#8212;Uzay çalışmaları konusunda dünyanın gerisindeyiz. Asırlarca geride kalmışız bu mesafenin aşılması epeyce zor. Türkiye’nin önemli problemlerinden teknolojinin, bilginin transfer edilmesi. Gündelik işlerle meşgul olmaktan devlet olarak plan proje olarak bile değerlendiremiyoruz. N.S: Para mı sorun? F.G:Parayı milletimiz çözebilir sanıyorum.Önce olmaması gereken küçük meseleler, günlük siyaset milletin atisinin önüne geçiyor hep. Yoklukta varlık bulmuş Kurtuluş Savaşını gerçekleştirmiş olan milletimizin bugünde bunları yapabileceğine inanıyorum.Pratikte de bugün biraz kurcalayınca bunun böyle olduğunu görüyoruz. Mesela Asya’daki eğitim faaliyetleri bunun bir örneğidir.Bunu bazıları değirmen suyu meğirmen suyu, Amerika’ya İngiltere’ye dayandırmak istiyor ama Allah da biliyor, peygamberde biliyor,mahşeri vicdan da biliyor bu İstiklal mücadelesini gerçekleştiren mahşeri vicdanın işidir.O gün millet nasıl çoştuysa varını yoğunu buna yatırarak, her gün bunu gerçekleştireceğine inanıyorum. Elverir ki millete planlar sunulsun, ümit vaad edilsin, yapılan şeylerle bir neticeye varılacağına inandırılsın millet her şeyi yapar. N.S: Orta Asya’da okullarınızı gördüm.Üstelik ben “Devekervanıyla İpekyolu” projesi kapsamında gitmişken tesadüfen gördüm. O insanlara bu şevki, çoşkuyu nasıl aşılıyorsunuz?Bu insanlar bir hedef konduğu için mi koşabiliyorlar yoksa başka bir his mi işin içinde? F.G:Değişik faktörler var.İnsanımız çok yürekli yalnız bunu ortaya koyabilmesi için inanması gerekli.Bizim gibi arı vızıltısıyla bile birşeyler fısıldansa o mahşeri vicdan harekete geçebiliyor.Demek o kadar bile olsa bu milletin hamiyet hislerine, civanmertliğine müracaat edilmemiş. Ben bu işin organizatörü olduğumu söyleyemem,ben bu işin yararlı olduğuna inandım.Gerçekleşebileceğine ve sonrasında kalabileceğine inandım.Asya insanının beyninin guddelerinde, şuuraltı olarak milletimize karşı bir güven,itimat var.Ana millet, baba millet olarak gören bir şey vardır.Gezdiğim her yerde, benim işim olmadığı halde, hep aynı teşvikte bulundum.İnsanlar bu sese cevap verdiler.Gerçekten inandılar. Ben de işin doğrusu hayret ettim yani.Bu kadar az bir gayretle onların bir küheylan gibi şahlanmaları beni de hayretten hayrete sevk etti. Milletin ruhundaki cevhere bir kere daha inandım,Asya steplerinden kalkıp at sırtında Tuna nehrini defalarca geçen bir millet olduğumuzu bir kere daha gördüm.Bu ruhundaki güç öyle bir kaynak ki, bu cevheri bilemeyenler yapılan şeylere başka kaynaklar aramaya başladı. Oysa ki bu milletin kendi içini ortaya koyması demekti.İrade gücünü ortaya koydu.Başka bir mülazamı arz etmek isterim; 1992’lerde hafif sarsıntıları fark edince oradaki insanlara sahip çıkalım Çarlık Rusyasının, kömünizmin altında inlediler şimdi de Batı istismarına açık olacaklar bu kardeşlerimizin yardımına gidelim mülazası ile gidersek kendilerine çok şey vereceğimizi düşündük. Türkiye oturmuş bir devlet, demokrasi yerleşmiş.Günümüzde İslam dünyası, İslam birliği demelere karşı , bize tepeden bakan insanlar yerine de bizi kabullenecek insanlara yönelmeyi yararlı bulduk.Gelecekte belki başkalarına cazibe merkezi olacak yerler olması. Hususi kültür ve eğitim adına yatırımların boşa çıkmayacağını düşünerek sevdiklerimizle başladık. N.S:Aslında bunlar politikacıların yapması gereken ve yapmadıkları. Onlar insanları heyecanlandıramıyor,onlara bir şevk veremiyor.Tam tersine umutsuzluk veriyorlar.Böyle politik hedefler ve yapılanların yanısıra çok kırılgan bir iç dünyanız var.Büyük hayallerin beslendiği bir yaratıcılığı da taşıyorsunuz bunların ikisini birarada taşımak zor olmuyor mu? F.G:Meşakkat miktara esas derler,herşeyin avantajları kadar riski de var.Bunlara katlanmak lazım.Çok söylüyorlar milletin ruhundaki cevherin çıkarılması meselesini politikacılar , hamasi destan maiyetinde ama onu keşfetmeye, harekete geçirmeye matuf ciddi, inandırıcı bir tavırları olmuyor.Öyle tutarsız şeyler oluyor ki en büyük kredileri olan güveni kaybediyorlar.Politikanın dışında olmanın bir yönüyle bir yararı olabilir bir önemli mevzu seçersiniz, bir idealiniz vardır onu belirlersiniz.Zaten çok zor,çetin bir olay.Bir de herşey bir kader denk noktasında cereyan eder, yani dersiniz ki burada bir ölüm de olabilir fakat kalım olursa kazanırım.Ne kaybederiz diyoruz ya bu millet uyanırsa diye düşünüyoruz. Kader denk bazılarının süpriz dediği sizin hayal ettiğiniz gerçekleri çıkarıyor.Politikacı bu mülahazalara eğilemiyor.O gününü gün etmeyi düşünüyor.Bu milletin tarihini ve geleceğini düşünmüyor. N.S:yani ideal gerekiyor.. F.G:Günlük meselelerle çok meşgul olursa insan başka meselelere gabileşir diyor bir düşünür.Bir kaç yıl öncesine kadar Türkiye’nin bir asya meselesi yoktu.Bazı şeylerin planı yapılıyordu ama Atatürk çok önceleri söylemiştir 1935’lerde. Demek ki bizim politikacılarımız o noktaya vardıysa eğer 62 sene geriden geliyor demektir.Onu görememişiz .Ne olursa olsun artık deyip son sözü söylemek lazım o kader denk noktası geldiğinde.Ben dedim ki asyaya açılırsak ne kaybederiz?Azerbeycan’ı Ruslar işgal ettiğinde arkadaşlarımıza orada kalın dedim,ezilseniz bile kalın dedim.Onların mağdur olduğu bir dönemde orada olmamız yardım eli uzatmamız bir kredidir. Devletimiz bir yönüyle bunu düşünüyor, bir diğer yönüyle de devlet olarak hareket ederse başka devletleri karşısında bulur.Oysa bizimki sivil bir girişimdir,yani bağışlayın ne deve ne kuş.Bize derler devlet adına mı hareket ediyorsunuz nasıl telakki ederseniz, kendinize mi hareket ediyorsunuz nasıl telakki ederseniz.Ama biz devletin ayrılmaz bir parçasıyız,yaptığımız herşey devletimiz adınadır.O açıdan bazen böyle bir belirsizlik de bizim için güç kaynağı oluyor.Çok önemli bir dinamik oluyor.Orada yapacağımız herşeyde KGB ile, Rus sertliği ile karşı karşıya kalacağımızı hep hesap ettik.Onurlu, demokrasiye ulaşmış, cumhuriyetle idare edilen bir devletin kendilerine uzanan elini saymalarıyla karşılaştık,adeta bekliyorlarmış.İltifatlarına mazhar olduk.Türkiye’nin geleceği adına önemli bir güç kazandık. N.S:Orta asya kültürümüzün ana ırmağının aktığı yer.Yesevi döneminde İslam anlayışında kadın erkek birarada ibadet eden Türklerin 13.yüzyıla kadar Kuran’ı da Türkçe okuduğunu hatırlarsak bugün neden kadını erkeği ayırıyorlar,haremlik-selamlık yapmaya çalışıyorlar?Dinde ve tasavvufta kadın erkek bir değil mi? F.G:Ahmed Yesevi bir insan, dünya kültürüyse eğer, Allah ve kainatı içine alan bir yorumla meselenin kaynağından farkı yoktur.Demek ki bunu farklılaştıran yine insanlar olmuş,insanların yorumları.Allah Resulu dönemine bakılacak olursa mescitte kadın erkek birlikte ibadet ediyor.Bizim camilerimiz gibi de mahfilli,mahsureli değildir.Arada bölme falan olmadan birlikte olurlardı.Değerli Hadis kitapları buyuruyor ki ; Medine yakınları çok fakirdir birer önlükle dolaşıyor bunlar.Namaz kılarken hoş olmayan manzaralar oluyor.Kadınlar hemen arkalarında namaz kıldığı için Efendimiz buyuruyorlar ki:”erkekler başını kaldırmadan siz başınızı kaldırmayın”.Burada bir mahsuru önlemek için, açıklıkla saçıklıkla karşı karşıya kalınmasın diye.Allah huzurunda olunan bir yerde,orası bir konsantrasyon yeridir. Zamanla bu işin üstü örtülmüş,siz erkeklerle Allah diyeceksiniz neden kadınları bundan mahrum edeceksiniz?Neden beraberlikten alıkoyacaksınız?Bu açıdan ele alırsak bizim camilerin mahfilleri, mahsureleri bile sorgulanmalıdır.Yesevi hazretleri de bu geleneği devam ettirmiştir.Anadolu’ya gönderdiği dervişlerde bu derinliğin, bu mananın, bu ruhun ve hoşgörünün temsilcileri olmuşlardır.Bu ruh Osmanlının kuruluşunda çok önemlidir, Mevlana, Hacı Bektaş Veli gibi pirler hep bu ruhun uzantılarıdır.Anadolu bu ruh,bu mana ile şekillenmiştir.Yesevi’ye kadar insanlar dinle hakikat arasına girmişler. Antik çağda kadınlar hakim olduğunda tanrıçalar vardı,sonra erkek egemenliğinde tanrılar çıktı.Sonra erkek erkeğe bir sistem kuruldu, bu bir zulüm sistemi oldu, maalesef denge kurulamadı yani. Karşı taraf hakkını alacağına ,hak almak adaleti kurmak,denge demektir,bu sefer tepki doğdu. Üstünlük söz konusu değildir,işbölümü söz konusudur. Dinimize göre kadın çoçuğunu bile emzirmek zorunda değildir.Yeseviler, Mevlanalar,Yunuslar bu meseleyi çok güzel yorumladılar,Ebu Hanefi de güzel yorumladı;hakim olabilir dedi. Bu ayrılıkları biz icat etmişiz bir etki -tepki sorunu olarak sürmüş. N.S:Kadın tecrit edilerek örtünmesi isteniyor.Kezban Hatemi Kuran’da örtünme yoktur diyor. Örtünme var mı yok mu?Bu konudaki dayatma nedir? F.G:Kezban hanımı ben de dinledim.Kuran’da örtünmeden bahsediliyor ama keyfiyet mevzuu ayrı.İran’daki gibi çarşaf mı olacak peçe mi olacak bu konuşulur.Bu İslamın geniş ufkunu biraz daraltmak olur,zevksizlik olur.İslam dinini bir kostüm dini haline getirmek olur ki bunlar yanlıştır.Başörtüsü de üzerinde durulacak usulden bir mesele değildir. Bunlardan dolayı insanın baskı altına alınması dinin ruhuna uygun değildir.Bu konuda dayatmalar, ısrarlar ifrattır ve zorlamadır.Hatta nefret ettirmedir.Gönülde sevgi çok önemlidir,işin kaynağıyla irtibat önemlidir bu tür meseleler küçüktür.Herkes hoşgörü ister,ben de kendi telakkilerim,kabullerim içinde hoşgörü isterim.Benim de buna ihtiyacım vardır.Ancak böyle olursa toplumun değişik parçaları biraraya gelebilir aynı ölçüde bende herkesi bağrıma basmalı ve kabullenmeliyim.O kadar çok müşterek yanımız var ki teferruata ait şeyler bizi bölüp, parçalamamalı.Caminin içinde birbirimize düşeceksek, barışı bahçede olmak sağlıyorsa dışarıda olmak daha iyidir. N.S:İran’da İslam adına bir devlet kuruldu.Bireysel özgürlükler ve sevgi yok edildi. İnsanlar tepkilerini oylarıyla anlatmaya çalıştılar.Acaba İslam bireysel özgürlükler açısından nasıldeğerlendirilebilir?İslamla demokrasi bağdaşmaz mı? F.G:Bazıları tepkiler koyuyor, ama günümüzde modern yorumcular İslam’ı özüyle iktisadi, siyasi ve kültürel yanlarıyla tahlil edince görülüyor ki bu sistemlerin, anlayışların değişik doktrinlerin her biriyle kesiştiği noktalar, içiçe girdiği halkalar var. Hatta sosyalizmle, sosyal demokrasiyle bile irtibatlandıran insanlar oldu. İslam Sosyalizmi diye kitap var.Peyami Sefa da 160 çeşit sosyalizmden bahseder bunlardan biri de İslam sosyalizmi der.Hatta bazıları kapitalizmden daha fazla devlet otoritesi,umumun çıkarlarını gözetme nedeniyle komünizmle bağdaştırırlardı.Bunların münakaşası yapılabilir.Bir kesit alıp onunla ilişkilendirerek bu oymuş demek ifrattır.Bediüzaman’ın burada enfes bir yorumu vardır;”arkadaşlarım bana çorba getirirlerdi ben tanelerini karıncalara verirdim.Bana bunun hikmetini sorduklarında bu karınca , arı milleti cumhuriyetçidir ben bundan dolayı seviyorum kendilerini.” Ama şekli cumhuriyetçi değil.Cumhuriyet deyip elli türlü insan hak ve özgürlüklerini baskı altında tutan değilim demiştir.Geniş katılımlı ve herkesin memnun olacağı bir hüküm sürmedir. Modern yorumcular İslamiyete cumhuriyet dememek için hiç bir sebep yok diyorlar.Kuran yorumlansa da , sünnet yorumlansa da zamanın yorumları en isabetli yorumlardır.En güçlü, en tutarlı , en kalıcı yorumlardır.İslam’a demokrasi dememek için bir neden yok.Osmanlı döneminde dünya kadar kanunnameler var.Bunlar dünyevi maslahatları hedef aldığından meseleye sekülerizm yanıyla bakılabilir.Kimsenin dinine,ibadetine karışılmaması açısından bakılırsa bir laisizm de söz konusudur.Anayasanın ilk maddesine bakın kimsenin dinine karışılmaz. Kuran’da “sizin dininiz size benim dinim bana” der.Dinin temel ruhu herkesi ruhuna basmasıdır.Osmanlıların kusurları olabilir ama milyonlarca insanı idare edebilmeleri bu derin hoşgörüdendir. İslam demokrasiyle taban tabana zıttır demek haksızlık olur, aynen demokrasidir,sosyalizmdir demek de ifrat olur.Aklın hikmeti vucüdu vardır.Her şeyi kendi çerçevesiyle kavramalı.Barışa yaklaşır o zaman. N.S:Sizin söyledikleriniz bir sentez içeriyor.Yunus’un sözünü ettiği “molla Kasım”lar ne olacak? F.G:Buraya geldikten sonra,Türkiye’deki hadiselerden sonra bir deneme olarak bir “Yobaz” şiiri yazmak istedim.Okuyamayacağım henüz düzeltemedim. Belli bir dönemden sonra Selçuklulardan beri biz yobazlık yaşamışız.Yobazlık bizim başımızın belası olmuştur.Din adına yobazlık yapanlar olduğu gibi dine karşı da yobazlık yapanlar olmuştur.Bunların en mümeyyiz vasıfları dayatmadır. Molla Kasım’lar her zaman yobaz tipin temsilcileri olmuşlardır. N.S: Yaşamınızda çok çile çektiniz,başınızdan çok şey geçti.İçinizdeki çoşkuyu boğmaya, sizi ezmeye dönük olaylardan nasıl çıktınız bugüne? F.G:Hep yararlı olmaya çalıştım, çilesini katmerli çekenler oldu.İçinizde bir ideal olunca yapılıyor.Çocukluğumdan bu yana Yesevi’lerin mirasçıları tekkelerin ışıkları,havası ruhuma sinmiştir.Böyle büyük bir tarihten gelen bir milletin küçüklüğünü hiç bir zaman hazmedemedim. Hep hayalimde, ütopya sayılan hislerle yaşadım.Bazen çaresizlikle onları gözyaşlarımla seslendirdim.Bence gözyaşı kelimesiz, sessiz şiirdir. Bu nedenle insanın ensesinde boza kaynattıkları da oldu.Vatan haini gibi takip edildiğimiz de oldu.Gönül koymadım diyemem ama unuttum onları.Şu anda kimseye düşmanlık duymuyorum.O zaman bile hislerimle değil, mantığımla meseleye yaklaştığımda bu işi bana yapanlara hakkımı helal ettim.bu altın kuşakta bir gün benim ülkem sikkeyi kesen,tuğrayı basan olursa her şeye katlanılır dedim. N.S: Bütün sözlerinizde,yazılarınızda derin ve güçlü bir vatan sevgisi var. Pek bilinmeyen bir olay da sizin 1986’da Suriye’den Türkiye’ye kaçak girişinizdir. Mayınların arasından geçerek gelecek kadar mı seviyordunuz Türkiye’yi? F.G:Her hadisin arkasında şok bir hadise vardır,onu ezberleten odur. 1986’da aranıyor diye derdest edilmiştim.Özal’ın demokratik centilmenliğiyle ben salındım.O sene umreye gitmeye karar verdim, altı sene çok sıkıntı çekmiştim bir deşarj olma, bir konsantrasyon deyin isterseniz.Cidde’ye gittiğimde Türkiye’den haber verdiler havaalanında derdest edileceksin diye.Ben de yolumu değiştirdim Halep’ten geçeyim dedim.Annemin dayısı da kadıymış orada, onbir gün kaldım.Ayakkabısız, sürünerek ve dikenlere tutunarak geçerken anladım daha çok ben bu ülkeyi çok seviyorum.En sevdiğim Efendimizin yeri bile gözümde grünmedi Türkiye hasreti başlayınca.Kurşun menzilinden geçiyoruz iki taraftan.Üç dört kilometrelik yeri yedi sekiz saatte geçtik.Geçince şu kayanın dibinde 24 saat uyuyabilirim dedim.Böyle bir duruma maruz kalmayınca insan milletine bu kadar aşık olduğunu, sevdiğini bilmiyor.Bir bayram yaşadım. N.S: Hoşgörü sizin yönteminiz olarak burada işe yaradı mı? F.G:Bazı yerleşmiş adetler,davranışlar uzun zamanda ancak kaldırılabilir.Bazı sosyologlar,psikososyologlar peygamberimizin büyüklüğünü orada arıyorlar.Böylesine vahşi,ilkel kabileler arasında kötü ahlakları, huyları söküp atması mucize gibi görülüyor.Hoşgörü zaten milletin ruhunda var,bunun ortaya çıkması için toplumun çeşitli kesimlerinden sanattan ilim yuvalarına kadar herkesin ısrar etmesi gerekir.Yerleşik hale gelmesi için uğraşmalı.Kavga ortamı birden bire gitmez. Burada medyaya çok önemli bir iş düşüyor.Dikkat etmeli tahrip kolay tamir zor.Restorasyon birden bire olmayacaktır. Duygunun, itimadın yükselmesi, bakış açılarının değişmesi her şeyin yerli yerine oturtulması uzun zamana bağlı.Fakir diyorum ki,toplum hoşgörüye sahip çıkmalı.Hiç bir şeye karşı cihad ilan etmemeli ama mümkünse hoşgörü için cihad ilan etmeli.Bu insanlara karşı değil,kötü duygulara,tutkulara karşı yumuşak bir mücadeleyle insanları iyiye, güzele inandırmalı.Ümitsiz değilim.Fakat çok çetin bir işe kalkıştık diye korkuyorum.Bu konuda bedel ödemeye değer. Günümüzün yeni bir insan tipine ihtiyacı var.Hatta dünü aşkın olması gerektiği gibi bugünü de aşkın bir insan tipi.</p>
<p>Fethullah Gülen Cumhuriyet döneminin ilginç bir kimliği ve kişiliği. Her yönüyle onu tanımaya çalışmak biraz da ülkemizin insanını tanımak demek bence.Onun sentezi; tarihiyle barışık, çevresiyle , bugünüyle ve geleceğiyle barışık olmak. Erzumlu eski bir aileden olan Fethullah Gülen soyağacı olarak bir yandan Selahattin Eyyübiye, diğer yandan Hz.Ali’ye dayanıyor. Namaz için ara verince sohbetimize ben odasında istirahat ediyorum yarım saat.Çok sade döşenmiş odada siyah mobilyalar,bir yatak, televizyon ve dünya haritası var. Yerdeki Çin halısı üstünde açık seccadesi çok sade kıbleye çevrili duruyor.Hemen önündeki sehpada Kuran-ı Kerim ve üstünde gözlükleri. İlaçları aynanın önünde epey bir kaplıyor,insülin iğneleri özellikle göze çarpıyor. İsmet İnönü’nün en büyük hizmetinin Batı ve Doğu klasikleri tercümelerini yapmış olmasını söylediğini anımsıyorum masanın üstünde Azerbeycan asıllı , onikinci yüzyıl İran edebiyatının en büyük Mesnevi şairi Nizami Genceli’nin Mahzen-i Esrar kitabını görünce. Yanında Peyami Safa’nın 20.asır Avrupa ve Biz duruyor. “Kendini yenileme devamlı varolabilmenin ilk şartıdır,milletler, devletler duygu ve düşüncede,kalbi ve ruhi hayatta kendilerini yenilemeli, gençleşmeli” diyen Fethullah Hocaefendi eşyanın ve zamanın dilini insanına tercüme ediyor.Onun için zaman bir boşluk değil. N.S:Huntington “Medeniyetler Çatışması” kitabında ortaya sürdüğü teze ne diyorsunuz? F.G: Kültürlerarası çatışma olacağına inanmıyorum ben.Hatta böyle bir şeyi birileri planlıyorsa ve şimdilerde bir kısım hülyalarına dayanarak bu mevzuda bir kısım iddialarda bulunuyorlarsa,bence,madem böyle bir dalga kabardı geliyor,onun telatümünü- Yahya Kemal’e ait bu tabir_ yaşamadan evvel daha büyük bir dalgakıran koyalım bunun önüne, parçalayalım o dalgayı. N.S:Onun Türkiye için yorumu da; siz Avrupayı boşverin Doğu’da İslam dünyasının lideri olun zaten siz Avrupalı değilsiniz. F.G:Fakir, onu da kabul edemeyeceğim.Bizim Avrupalı da bir yanımız var, İslam dünyası ile de var. Avrupa ile entegrasyonumuz,öbürünü zaruri olarak çekip getirecektir.Eğer onu bilerek söylüyorsa bu bir yanlış.Bir kasda binaen yapıyorsa o kasda da gelmemek lazım. Bu kuru bir gündem meselesi,bir parti meselesi değil. N.S: Efendim, bir aydır Amerikada’sınız. Amerika’yı nasıl tanımlarsınız?Amerika nasıl bir ülke sizce ve bugün yeryüzünden Amerika kalksa eğer neler olur?Kalkması iyi mi, kötü mü? S.4. N.S: Çin’den bir endişeniz var mı?Çin’in dünyadaki yeriyle ilgili ne düşünüyorsunuz? S.9 N.S: Cezayir’de kadın yazarlara ölüm fetvası çıkartıldı, çoğu aydın öldürüldü. S.10 N.S:Tanzimat fermanında da belirtilen “Avrupalı müslüman” kimliği bizi belirleyen bir kimlik mi?Türk Avrupalı müslüman kimliği geleceğindir diyebilir miyiz? N.S:Bir Türk kimliği tarifi yapabilir misiniz, Türk kimliği nedir? Türk kültürünün Orta Asya ile 21.yüzyılda nasıl bir ilişkisi olacaktır? N.S:Bu zenginliğe rağmen sizin okullarda ağırlık hep matematik ve fen bilimlerinde. Sosyal ve kültürel alanda bu kadar zengin olan Türkiye’de okullarınız neden sosyal bilimlere yeterince önem vermiyor, sosyal bilimlere teşvik etmiyor öğrencilerini?Dünya ‘da da sosyal bilimlerin önemi anlaşıldı ve bugünü değerlendirmenin başka yolu olmadığı anlaşıldı. S.13 N.S:Dünyanın yeniliğe açık olduğunu söylediğiniz bu dönemde siz de bireyin çiçek açmasına çok önem verdiğinizi belirtiyorsunuz. Ama cemaat sonuç olarak kapalı bir sistemdir.Bu kapalılık içinde açılma ve genişleme mümkün mü?Fikir,düşünce üretimi açısından bu nasıl yansıyor cemaatinize? N.S:İnsan hak ve özgürlükleri daraltılabilir mi? F.G:Bu Anayasa bize biraz bol geldi daraltmak icap eder demek belki tartışılır tarafları bulunur,ama insan hak ve özgürlüklerinde daraltma tasvip edilemez.Ama bazı şeyleri öteden beri dıştan alırken bu bize uyar mı uymaz mı demeden bizi bir kalıba koymaya çalışıyorlar. Oysa bu milletin, bu devletin, bu toplumun kendine has özellikleri vardır.Onu kendi özelliklerinde aramak lazım,eğer onu kendi özelliklerinde aramazsak başkalaştırmış oluruz.Bu da toplum çapında yeni buhranlara sebebiyet verir. biz de bu buhranları yaşıyoruz.Başka kalıba koyamazsınız, bu milletin atamıyacağı bazı şeyler vardır. Tarihi vardır,tarihi dinamikleri vardır.Özü vardır,din gibi çok önemli bir dinamiği vardır.Bunu nasıl telakki ederseniz edin,nasıl yorumlarsanız yorumlayın atamayacağınız şeyler var.Bunları nazarı itibare almadan farklı dünyanın şeylerini farklı dünyanın kıstaslarına göre gelişmiş, oluşmuş alıp, konfeksiyon usülü hazır elbise gibi milletin başına geçirmek problem meydana getirir.Bu nedenle yaratıcı dimağlara, düşüncelere ihtiyaç var. Bilim aşkıyla yanıp kavrulan, hakikati arayan insanlara ihtiyaç var. Ayrı ayrı güzel şeyler söyleniyor ama kendi özümüzü yakalama fırsatını bulamıyoruz. Yine de iyimser beklentilerim var.Kendi cevherlerimizi meydana çıkaramadık,üzülerek ifade edeyim böyle bir gayret yok.Kendimize güvenimiz de yok. N.S:Neden kendimize güvenimiz yok? F.G:Bir zaman böyle bir bombardımana maruz kalmışız, Türk insanına “Türk-i bi idrak” denmiş Osmanlı döneminin son yıllarında bile. Bir milletin kendine itimadını sarsan böyle bir yaklaşım fevkalade yanlıştır. Bizi esir olarak kullanmak isteyenler bizim çok dinamik olan kendimize güvenimizi yıkmışlar zannediyorum.Ben kendimize güvenin sarsıldığı, harman gibi savrulduğu dönemde yetiştim. Katiyen bir Türk iş beceremez onun uçak yapması müsbet ilimler adına bir şey ortaya koyması,o zaman NASA yoktu öyle bir yerde çalışması, bir Edison, Einstein gibi bilim konusunda bir şeyler ortaya koyması hele bunları dinle telif etmesi bunlar milletimizin kabiliyetlerini aşkın şeyler bununla uğraşmayalım denmiş.Hatta biraz da tahkirle, bunları gavur yapar biz de kullanırız gibi milletin düşünce serbestisine, iradesine zincir vurulmuştur.Son yıllarda,biz bunu hep kırıp atmaya çalışıyoruz ama pratikte bize birşeyler ifade edecek durumlar olması lazımdı.Bu nedenle matematik,fen olimpiyatlarına öğrencilerin katılmaları ve başarıları ben de bu duyguyu pekiştirdi.Bunun olması lazımdı. Nereye giderse gitsin dünyada ,Japonya da birinci oluyorlar. Bu gösteriyor ki,bunlar teknolojik bir dünya kurabilirler.Kaç senedir dünya birincilikleri var.Bunlar bizi içine koydukları fanusu kırmamıza vesile oluyor. Bizi kültür emperyalizminin baskısı altında tutmak için birileri bizi kabiliyetsiz göstermeyi bu işin bir gereği olarak görmüş.Böyle bir telkin bombardımanına maruz bırakmışlar.Bizden bişey olmaz demişiz. N.S:Aydınımızın da pek inancı yok diyebilir miyiz? F.G:Maalesef,aydınımız bile söylüyor.4. asrın sonu 5.asrın başında Asya’da gerçekleştirilen bir rönesans var.Atalar onu alıp değerlendirmişler, bilim dediğiniz şey birdenbire ot gibi bitmez yani. Fikirlerin birbirinin içine girmesi, tecrübe birikimi, istialeler, çağın yorumları bunlar bir yere getirilmeli.Aydınımızın önce bizim bir şey yapabileceğimize inanması lazım. Hep dışta arıyoruz,oysa içimizde çok cevherler var.İbrahim Hakkı’nın dediği gibi “bir hazine gibi yatıyor”,onu keşfetmek lazım. N.S:Sizin “Altın nesil” diye kast ettiğiniz ve yetiştirdiğiniz çocuklar bu hazinenin keşfi midir? Bir muhalif rüzğar esmezse bu harmanı yanlışlıkla savurmazsa Türkiye ; daima bu tür tehlikeler mevcuttur,son günlerde de bir kriz yaşandı.Kriz tam atlatılmış sayılmaz ama, yine de demokrasi yani, hiç olmazsa demokrasi.Bir rüzğar savurmazsa fikir mimarları, geleceğin fikir işçileri bu okullardan,devletin okullarından çıkacaktır.Birbirlerinden etkilenecektir. Batı ile bir birleşme çok önemlidir.Batı ile entegrasyonun ayrı kazançları olacak.Amerika’yı yakın hissedeceğimiz yanlarıyla,yakın takibe alma ve değerlendirme önemli şeyler bunlar. Bunlarla bu “Altın Nesil”i yetiştirebilir ve dünyada ilmi teknolojiyi temsil eden bir genç nesil .Psikososyolojik açıdan da inanıyorum buna. N.S:Diğer İslam ülkeleri arasında Türkiye’nin farklı bir yeri var. Demokrasiye inanan bir İslam ülkesi olarak Türkiye İslamla demokrasi yi bağdaştıran tek sentez olacak mı bölgede? F.G:Demokrasi de tam değil Türkiye’de tabii.Mesela ben öyle bir demokrasi arzularım ki; dünyadaki belli düşünce devrimlerini kucaklamanın, korumanın yanıbaşında benim kabir sonrası hayatımla ilgili problemlerimi de çözsün isterim.Onları da müsamaha ile kucaklasın.Demokrasi bir gelişme süreci yaşıyor.Demokrasi geriye dönülemez bir süreçtir.Demokrasinin gelişimi,olgunlaşması; Darwin’in evrim teorisi ne kadar doğru bilemeyeceğim ama ruhta, insanların düşüncelerindeki evrim yaşandığına şüphe yok.Bir gün çok yüksek seviyeli bir demokrasiye erişilecektir.Önce zamanın yorumunu beklemek lazım.Zamana saygılı olmak lazım. Hazımsız insanların hazımsızlığını da tahrik etmemek lazım.Türkiye’de her iki kesimde de hazımsızlar var. Türkiye rüştünü ispat etme konusunda da bir şüreç yaşıyor.Her doğruyu söylemek her zaman doğru değildir. Doğrular topluma mal edilmeli ama henüz mevsimi değilse o doğruları öldürmeyelim derim.Doğrulara saygının ifadesi olarak o gerdanlığı öyle boyunlara takalım ki bir kıymet ifade etsin. N.S:İnsanlar farklılıklardan hoşlanmıyor,farklılığa karşı önyargılı. Diğerlerinin de kendisi gibi olması isteği çok dayatmacı bir talep. Bizde tüm cepheler bunu istiyor. F.G:Çok doğru buyurdunuz.Bizim hoşgörü esprisiyle aşmaya çalıştığımız da belki budur.Çok farklı konumların, anlayışların kabulü demektir bu.Onu kabullendiğiniz takdirde çok kimsenin düşüncesinden, fikrinden istifade etme şansınınz olacak. Batılı düşüncenin öyle yararlı yanları vardır ki;sistemli düşünme, bu mümince bir sıfattır. Bence her mümin her sıfata mümin değildir.Bu mümince bir sıfatsa , böyle bir sıfatı olmayan mümin kafir sıfatı taşıyor demektir benim anlayışımda. Böyle bir sıfatı taşıyan hıristiyan olsun,mecuzi olsun, budist olsun mümin sıfatı taşıyor demektir.Burada çok ince bir husus vardır, Allah insanlara muamelesini onların sıfatlarına göre yapar.Yani sizin sıfatlarınız , davranışlarınız önemli.Mesela burada bir şeye hayran kaldım, burada mükemmel ve işleyen bir sistem var.Hastanede tüm doktorlar herkesin işini aynı anda yürütüyor, sizi incitmiyor. Hastanede en az yirmi doktor,otuz hemşire gördüm,biri hariç, bizim doktorların abus çehresine hiç benzemiyor onların ki.Sıcak ve inandırıcı , güleryüzlü davranıyor şimdi bu mümince bir sıfattır. Beriki mümin camiden çıkmıyor ama bu yoksa demek işin esprisinden mahrumdur,bütün hayatı boyunca mahrum yaşar.Bu bana çok önemli geliyor. N.S:Genellikle zerafet gibi, incelik gibi şeyleri günlük yaşamımızda artık kullanmıyoruz.Kimse kimseyle biraraya gelmiyor,paylaşmıyor. Avrupa Topluluğuna girmeli miyiz? F.G:Hoşgörü olunca herkese, her düşünceye açıksınız demektir. Eğer arada uçurumlar meydana getirilirse entegrasyonun avantajlarından mahrum kalırsınız demektir.Biz Batı’nın bizim için avantaj sayılacak çok yanlarından mahrum kalmışızdır. Amerika’nın bize kazandıracağı avantajlarından mahrum kalıyoruz. Soyut,kuru bir Doğu’dan söz ediyoruz,doğrudur Batı’nın yanında Doğu tutulmalı ama Doğu diye de çok yüceltilecek bir şey yok ortada. Hoşgörü öyle bir köprü ki, onun yanında her şey cılız kalıyor. Çok açık ve net olarak söyleyebilirim,Avrupa ile entegrasyonu gerekli görüyorum ben. Gelecekte daha ciddi beraberlik olacaksa, bunun içine planlı programlı girilerse şayet bizim için olumlu olur.Bizi mecburi istikametler zorlarsa işin içine plansız itilmiş oluruz, içinde bulunduğumuz dünya bu dünyaya göre teşekkül eder ve biz çok mağdur oluruz. İkincisi böyle bir entegrasyonun Allah nezdinde bir kıymeti varsa; ameller niyetlere göredir.Baştan işe kendi irademizle, isteğimizle girmeli ve irademizi kullanmalıyız.İçine gireceğimiz dünyada bizim de diyeceklerimiz vardır, pazarlıklarımız vardır.Biz entegrasyona evet diyoruz ama bizim de şartlarımız vardır. Vakum bizi yutarsa eğer, 20.asra girerken başımıza gelenler tarihin tekkerrürü olur. N.S:Avrupa ile entegrasyonu ciddiye almayıp D8 adı altında müslüman ülkelere yönelme ne kadar doğru sizce?Refahyol Türki Cumhuriyetleri tümüyle göz ardı etti. F.G:Bu biraz hissi, biraz bir mantelitenin,bir kesimin tabanına mesaj vermeye matuf şeyler.Onlar D8’in bir şey getireceğine inanıyorlar mı, ben aklı selimin buna inanacağına ihtimal vermiyorum.Tabana mesaj vermek için böyle bir yanlışlıkta ısrar ediyorlarsa yanlış yapıyorlar. Bir kere dünyadaki konjoktür buna uygun değil.İslam ülkeleri olarak her biri bir Batılının elindedir. Suudi Arabistan da böyledir,İran’da böyledir. Dümendeki insanların izni olmadan sizle böyle bir anlaşmanın gerçekleşmesine kimse izin vermez. Bir de İslam dünyasının size bir bakışı var, İslam dünyası iki üç asırdan beri dinin kaynağı kendilerinde zuhur etmiş diye bize tepeden bakmışlardır. Dilleri Arapça, Farsçadır.Biz dillerini bilmeyiz.Dinin yorumunu başkalarından alırız.Hepimiz tufeylileriz, bizim gücümüz ne ki falan gibi bu açıdan bakılır.Hatta Asya’da okullar açmaya çalışırken bunu daha sonra düşünürüz diyorlar sözü size bırakmıyorlar söze saygısız davranıyorlar.Oysa ki Asya Türkiye’yi idare edenler için çok önemli. Avrupayla bütünleşmemiz çok önemli ama Türk işadamlarına , girişimcilerine bir köprü olacaktır,dünya ile rekabetini kolaylaştıracaktır.Belki müşterek bazı şeyler yapacaktır bu Avrupa’ya karşı da kullanma imkanı verecektir.Biz kimseye halatla bağlı değiliz Pasifik’i de kullanırız, Asya’yı da Avrupa’yı da. Ayrı ayrı alternatiflerin olması bize daha geniş bir zeminde pazarlık imkanı verirdi.Politikacılarımız,yatan hariciyemiz bunu bilemediler.Bu açıdan Asya önemliydi,bir fırsat terk edildi. Geleceğin de önemli bir teminatıydı bu. Hiç olmazsa uzun vadedeki fırsatlar kaçırılmasın diye benim gibi düşünen arkadaşlarla aydınlarımızı aynı çatı altında yetiştiren ilim,irfan yuvalarını kurduk.Kaçırılmış bu fırsat acaba 25 yıl sonra yeniden elde eder miyiz ya da şartlar daha hızlı seyrederse onbeş sene sonra bir daha idrak eder miyiz diye uğraşıyoruz.Bunlar anlamadılar ama onların anlayacağını umuyorum.Ben ,şahsen D8’i tabana verilmiş çok ucuz bir mesaj olarak görüyorum.Riski çok olan bir mesele buna değmez. N.S:Politikada hep fırsatlar kaçırdığımızı söyleyebilir miyiz? F.G:20.yüzyıla girerken Türkiye ciddi bir sarsıntı geçirdi. “Mehlika Sultan”da anlatılan gençler tipini temsil eden, Tanzimat’ın kendi değerlerinden kopmuş nesli.Bu dönemde Batı ile tam bir içli dışlı olsaydık, çok büyük değişmeler olurdu.İsviçre’de değil Atllanta’da olmayı tercih ederdim.Cumhuriyet,demokrasi yaşanırken bir takım değerler çok ciddi ihmale uğradı.Türk toplumunda bazı gerçekler irdelene,irdelene ortaya çıkıyor.Yeniden onlara sahip çıkılıyor. Manada bir değişim yaşanıyor.Kendi kültürümüz ağırlığıyla kendisini hissettiriyor.Kendi din yorumumuz ve anlayışımız ağırlığıyla hissediliyor.Bu dinamiklerle artık 21.asra açılırken, bence hangi dinin içinde olursak olalım kimsenin bize bir şey bulaştırmaya gücü yetmeyecektir.Ne Dalay Lama’nın başdöndürücü meditasyonları,ne de Uzak Doğu’nun esrarı ,ne bu mistisizmler ne maddenin illüzyonu başımızı döndüremeyecek. Toplumumuz maddi ve manevi dinamikleriyle yeniden toparlanıyor.Mutlaka bazı küçük kayıplar yaşanacak ama Cumhuriyette,demokrasi de bu milletin istikbali için önemlidir. N.S: Mistisizmin toplum için gelecek vad etmediğini söylediniz.İran’da ve Mısır’da mistisizm ağırlıkla vardır ve burada toplumun yüzü sanki ölüme dönüktür.Onun içinde kaybolma,ağlama olarak tezahür eder. Türklerin İslam anlayışı hayata bağlı,yaşamı seven bir anlayıştır. Toplumun yüzü hayata dönüktür.Ramazan’da eğlenen, bayramla onu şenlendiren ve bayramını “şeker” e dönüştüren bir yaşama sevinci görülür.İslam aleminde Türkler böyle sadece.Ramazan’da yaşanan fark bile bizim diğer İslam anlayışıyla aramıza ciddi ayrımlar mı koyuyor? Din de eğlenme var mı? F.G:İnsanın değişik yanları vardır. Hukuk sistemleri de bunu böyle kabul eder.Din eğlenmeyi meşru kılmıştır.Peygamberimizin(s.a.s) olgunluğuna erişemediğimizi anlatan bir öykü: Zenciler camide kılıç mızrak oyunu oynamışlar,def çalmışlar.Ayşe validemizde diyor ki:”Ben de bakmak istedim,AllahResulünün omuzundan baktım onlara.Mescidde seyrettim onları”diyor. Yani onlar oyun çıkarıyordu ben de seyretmek istedim diyor.Bugün Süleymaniye’de oynatın bakalım millet ne diyor bakın.Ben oynatılsın demiyorum fakat ufuk enginliği meselesi yani.Harp oyunları oynuyorlar camide.Bir defasında da kına gecesine geliyorlar Araplarda adettir türkü söylenir diyor mescidde türkü söylüyor.Buna kadar yani.Nikah önemli bir hadisedir mescidde yapın bunu diyor.Herkes görsün bunu.Nikah gizli, kaçamak iki kişi arasında değil diyor. Açıklık olsun diyor. N.S: Kilisede olduğu gibi evlenme öneriyor yani? F.G:Çok daha zengin.Neden?Çünkü mescidin içinde o mesele aynı zamanda bir ruhaniyet kazanacak.Allah’a yakınlık içinde cereyan edecek,verilen sözler tutulacak.Böyle sağlam bir yerde yapmayı öneriyor.Demek ki bazı şeyleri biz ksıtlamışız.Bu meseleler iyi tetkik edilirse başka şekilde şekillendiren yanlış anlayışlara yol açar bilmemek.Dinin hayata bakan yanını yapan aslında “deve çobanları”dır.Bununla iftihar ederlerdi.Allahın Resulü de ifade buyurur:” Bir gün bu deve çobanları yüksek binalarda çalım satacaklardır”diye mucizevi bir haberidir. İran ise baştan beri sünni toplumlara reaksiyoner olmayı yeğlemiştir.İran tarihi ihtilaller tarihidir.Bir tepki cemaatidir.O nedenle doğru düşünmesi, dengeli karar vermesi,dünya konjoktürüne göre bir yol takip etmesi mümkün değildir.Devletlerarası münasebetler açısından komşumuzdur bu açıdan nasıl ilişki kurulacaksa kurulmalıdır ama iran’ın iki önemli ve tehlikeli yanı vardır:1. Dini ihraç etmek. Kendi mezhep ve yorumlarını gerçek dinin önünde tutarlar.Bir insan şii değilse hiç bir şey değildir yani. İkincisi:Ali muhabbetine gelince sadece bir renk kazandırma için bahanedir.Onları Ali sevgisi değil Ebubekir-Ömer düşmanlığıdır ayakta tutan onları. İşin kaynağı açısından Ali’ye mecbur olmuştur.Bugün bölgede yayılmacılığı ve bölgede bize rakip olması tehlikelidir.İran bölgede rahat duracağa benzemez. Irak’ta %80 şii vardır , endişe ederim ben. Fransa İran’ı desteklemiştir Humeyni’yi barındırmıştır.İrangate Amerika’nın durumunu da ortaya koydu. D8’ler falan denince aramızda problem yok dendi,tarihte aramızda problem olmadığı dönem yoktur. N.S:İran’da neden okulunuz yok?İzin vermediler mi? F.G:Devlet izin vermedi. Komşumuz,Türklük adına Azerbeycan’da bir okul açalım diye ısrar ettik.Bir komik teklifte bulundular: “Öyle çok paranız varsa,yardım edecekseniz siz parayı verin biz açarız”. N.S: Siz İran’ı Orta Asya’dan kovdunuz hatta alfabenin Latince olmasında rol oynadınız.İran Tacikistan haricinde tutunamadı, kimse Vahabilere ve onları inandırıcı bulmadı. F.G:İran hep fitneler tarihi olmuştur.iran İslam’ı zorla kabul etmiş, mukavemeti entrikada bulmuştur. Sporda bile teknik nakavt olur. Ali ‘nin kitabı tam bir edebi şahaserdir.Sheakspear gibi okunur. Hz. Ali büyük bir şahsiyettir , bizim için çok önemlidir.Ama Ali’nin büyüklüğü izafi bir büyüklük değildir.Ali’nin büyüklüğünü anlatmak için başkalarını küçültmeye ihtiyaç yoktur.Bir mana eridir.Tüm tasavvuf erleri, babaları onu severler.Fakat ,Şia, Fars Aleviliği müslümanlığa karşı kin ve nefretini Hz.Ali’ye de yansıtır, Ali’yi kendi mitolojilerindeki Zaloğlu Rüstem haline getirmişlerdir. Mübalağa zihni bir yalandır.Doğru olandan yalan insan haline dönüşmüştür.Türkiye çok dengelidir. Selçuklularda, Osmanlılarda da böyledir. Biz dergahlarda “canım Ali” diye destanlarını dinleyerek büyüdük. Vahabiler de Ali’yi küçümser. Biz herkesi severiz. İran tarihinde mübalağalarıyla ünlü. Hayatlarına sinmiştir. Ben Mekke’de ağlıyor gibi göründüklerine şahit oldum,misafirhanede komşumuzdular.Akşam bunları teybe aldıklarını ve dinleyip eğlendiklerine şahit oldum.Samimi değillerdir.Bunlar komşumuz olması nedeniyle münasebete engel değil.Humeyni “Velayeti Fakih” kitabında aynen şöyle der: İmam olmayan insanlara başvuran Allah’a karşı gelmiş sayılır,takuta hizmet etmiş olursunuz”.Velayeti Fakih doktrini Humeyni ile Şii tarihine girmiştir.Kendini beklenen imam (12.imam) yerine koymuştur bunu açıkça söylememekle beraber.10.yıl kutlamalarında dinlemiştim; “Humeyni peygamberden büyüktür,çünkü peygamberler hayatta iken hiç bir işi sona erdirememişlerdir oysa humeyni başarmıştır” dediler. Bu esef tablosudur. N.S: İran Türkiye’de İslamcılara eziyet edildiğini söylüyor, Cumhuriyet döneminde yapılanları örnek gösteriyorlar. F.G: Her şey kendi zamanında ve koşullarıyla ele alınmalıdır.Kılıç Aliler, Kel Aliler,mahkemeler ben daha mutedil olmayı yeğlerim. Nedenleri görmezlikten gelerek bunu bir din düşmanlığı şeklinde,dini ortadan kaldırmak şeklinde dış basında da , iç basında da insafsızlık olarak görüyorum.Bunu bugün bir kısım müslümanlar anlayamaz. Demokrasi havarileri bile anlayamıyor.Ben Mustafa Kemal’in, İnönü’nün dinin üstüne yürüdükleri kanaatinde değilim. Son günlerde bir şeyler oldu mesela Sincan’da birileri kalkıyor bir şey söylüyor.Bazıları ağza almamın imkanı olmayan tabirleri söyleyen insanlar nasıl müslüman olur?Bir müslüman davranışı olamaz.Uslup kişinin aynasıdır.Buna karşı asker huruç ediyor.Askerin yaptığı haraketin nedenlerini görmemezlikten gelirseniz yanlış kararlar verirsiniz. N.S:İran ‘ın siyaseti Hep İslam içinde görmesi ve siyasi İslam olarak yönlendirmiştir.Türkiye İran gibi olur mu?.Bizim din anlayışımızla Arap ve Fars anylayış arasındaki farklar neler? F.G:İran o bölgede olmanın gereğini yerine getiriyor.O bölgede din olmadan hakimiyet olmaz.Yayılmak dinle mümkün ancak.Onlar din anlayışı çok farklı sundular, imamlarla idare edilen,işin içinde ruhani bir şeyler olma zorunluluğu koymaları.Asıl mesele Kuran ya da Kur’an değil Ali’dir. Türkiye İran gibi olamaz bir kere din esprisi çok farklı. Kaynaklar itibariyle de çok farklı.Esas imamet meselesi akideleridir. Dinin hükmüdür.Sünnilikte böyle mesele yok.Din bir değildir ki Türkiye İran olsun.Türkiye’de nasıl anlıyorsa anlasın herkesin dine sahip çıkması lazım bir yönüyle,Suud bağnazlığından ve İran fundemantalizmden Türkiye’yi kurtarmak için bu şart.Bizim arkadaşların Asya’daki faaliyetleri içinde aynı şeyi söyleyebiliriz.Vahabileri ve İranlıları uzak tutmak için tasavvufun enginliğinden de yararlanarak toplumunun her kademesine hakim kılmazsanız o tür bağnazlıkların hakim olmamaları için hiç bir sebep yok. N.S:İran’ın girebildiği bir Tacikistan oldu Farsça nedeniyle,sizin okullar gibi onlar rağbet görmediler. F.G: Orada da yine arkadaşların beş okulu var. Zengin bir arkadaşımız her şeyini sattı orada okulları açabilmek için yeni onu kalbden kaybettik.Tacikistan 3.5 milyonluk Ankara kadar yer. N.S:Orta Asya’da insanlar sizin okullarınızda çocukları okusun istiyorlar.Öğretmenleri örnek insan olarak seviyorlar. Çağdaş olandan yana taleplerini koyuyorlar.Türk İslam’ının farklılığı bunu getiriyor mu? F.G: Bizim İslam anlayışımız daha derindir diyebiliriz.Bu Mevlanalara,Yesevilere ışık tutan şey,ışık başka bir şeydir. Türk milletine yansıyan ışık Keşkek’te, Buhara’da prizma gibi yansıyarak ulaştı, mana derinlikleriyle.Asya steplerinin &#8230;&#8230;. onlara medyunuz. Dini,yoruma açık yanlarıyla, çok engin yorumlamışlar.Dinin evrenselliğini Ebu Hanefiler ,Yeseviler kabul ettirir. Gel gör ki, başkalarının olumsuz imajları bize de gölge düşürüyor. N.S:Avrupa bunu değerlendirebilir mi? F.G:Luther döneminde yaptığı gibi Hıristiyanlık yeniden kendini restorasyona tabi tutmazsa, İslam’ın bazı dinamiklerinden yararlanmazsa gelişen şartlar içinde yaşaması zorlaşır. Türk kültürünün dünyayya katkısı kavgasının verilmesi luzümuna inanıyorum.Dünya kuvvetler muvazenesinde Allah’ın izniyle yine bir güce ulaşıcaktır.Bakın, Bosna’da verilen kültür savaşla bile onlardan geri alınamadı.Demek öyle zengin ki atmadılar, o dönem için post moda olan bir şeyi ,İslam’ı benimsemişler.Bağnaz olan ölüp gidecektir. Bilinmemesi gerekenleri millet unutmuştur, millet ruhuyla Akşemsettin’i unutmaz.İşin cesedine talip olanlar, kabuğuyla uğraşanlar kendi kabukları içinde çürüyeceklerdir. Fethullah Gülen Hocaefendi ümitle iradenin zaferine iman etmiş biri. Bireye ve yeniliğe güvenerek kafa ve kalp bütünlüğüne sevgiyle ulaşmanın önemini anlatıyor.”Cehaleti kurutmadan kitleler aydınlığa kavuşamaz” diyen Hocaefendi bir modern bilim ve metodoloji aşığı. Zan ve tahminlerin ilmi olmadığını, ispatlanmış hakikatlerin inkar edilemeyeceğini , bunun tersinin bilimsel olamayacağını söyleyen Hocaefendi, kendini yenilemenin devamlı varolabilmenin tek şartı olduğuna inanıyor.Düşünce dünyası tüketilmiş bir nesle yeni bir ruh aşılamaya çalışıyor.İnsanın kendi içinde derinleşmesini , kendi kendini keşfetmesini önerirken inkilapçı ruhları seviyor.Ona göre, “insan doğruyu, güzeli ararken yanlışa düşebilir.Bu normaldir.Yadırganması gereken durgunluktur, araştırmamaktır”. Günde iki-üç saat uykuyla yetinen, az yiyen, çok okuyan biri.Bana toprağın altında 17 yıl geçiren bir tür çekirge türünden söz ediyor latince adıyla.Geçen yıl Amerika’ya geldiğinde gezilerinde birden her yanı kaplayan çekirgelere yanındakiler hayretle bakınca o öykülerini anlatmış.Bu olağanüstü ana tanıklık eden grup bu bir günlük yaşama sevincini,yaşam cıvıltılarını hiç unutamamış.Camın kenarına sıkışmış bir tanesini Hocaefendi kurtarmış ve kısacık ömründen hiç bir saniye heder olmasın demiş.Aslında bizim yaşamımız da 24 saat diyor. Hür teşebbüse inanıyor gönülden ve teşvik ediyor.Müminlerin yurt dışında ve içinde zengin olmaları şart ona göre.Eğitimle kalkınma kolkola, ekonomik olanla kültürel olanın beraberliği esas gelecek için. Genç, yaşlı,olgun tüm iş adamları zaman zaman biraraya gelip seminerler düzenleyebilir, ortak çalışma planları yapabilir, dünyayı kucaklayacak stratejiler üretebilir diye düşünüyor. “Cehalete karşı ilim dinamiğini “ , yoksulluğa karşı çalışmayı, dayanışmayı ve zenginliği öneriyor. Gerçek bir fizik tutkunu olan Hocaefendi Manas destanını yeni öğrenmemizden dolayı da üzgün. O Türkiye’de bir yabancı gibi yaşayan ruh iklimine karşı bin yıllık bir deneyimin ve geleneğin yeni ruh iklimini sunuyor. Türkiye kendini arıyor onun geniş ufuk çizgisinde. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin anlattıklarından ve yazdıklarından benim ne anladığımı size aktarmaya çalışıyorum aynı zamanda. Hocaefendi ana kaynağa dönerek ve ona yaslanarak dine yeni bir bakış açısı, ufuk getiriyor. Yeni olan burada ; kulaktan dolma bilgiler , hurafeler ve gelenek görenekler yerine inancı bilgiye oturtmak gayreti. Dinini tanımayan, bilmeyen geniş kitleleri düşünürsek İslam’ı bilgiye dayanarak öğrenilmesinin önemi kavranabilir. Sosyal ve kültürel yapının ana elemanlarından olan dinin yerine oturmasının binanın sağlamlığı açısından hayatiliği kavranabilir.Kafa ve ruh, akıl ve maneviyet birarada bulunmakta insan bünyesinde. İçi doldurulmamış, insani boyutu eksik bırakılmış insanlar sadece parayla, sadece emirle bir ömür geçiremezler.İnsanın içinin doldurulması ise , bilimsel ve ruhsal bilgiyle mümkündür. Bunun oranlarını herkesin yiyeceği yemeğin oranını belirlemesi gibi özel,bireysel bir tutum olduğu aşikardır.Bu nedenle Hocaefendi bireyin özgürlüğü, eğitimi ve hür teşebbüs üstünde duruyor. Onun verdiği ipuçlarından ortaya çıkan geniş perspektive ise; cami fonksiyonlarının sorgulanması gerekliliği. Cami kutsal bir mekan olarak kadınlara ve yaşama açılırsa, herkese kollarını açarsa dünyada ve İslam dünyasında büyük bir reform yaşanır. Bunu ancak Türk İslam anlayışı yapabilir. Ancak Türkler Yunus ilahilerini, mevlütlerini okuyarak ve ney üfleyerek devran tutabilir. Konser verilen, nikah kıyılan ve insanlığı kucaklayan bu anlayış tüm dünya insanlığına yepyeni bir anlayış doğurur inancındayım. Çünkü İran ve Arap terörizmi İslam’ı terörle özdeş kılıyor.Bu imajı sadece Türk İslam anlayışı hoşgörüyle yıkabilir. Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet tarihinin hep başına bela olmuştur yobaz anlayış,yobazlar. Sümbül Efendi’nin üstüne yürüyen Kadızadeler’den bugün kimseyi hatırlamıyor olamamız bir tesadüf değildir. Devran tutan halkla birlikte ismi kalan Sümbül Efendi oldu. Türklerin Anadolu kültürüyle yaptıkları Osmanlı sentezini bugün artık aşmaları gerekiyor.Ona geri dönmek değil onu zenginleştirerek ve eleyerek yeni, çağdaş bir kimliğe ulaşmak sorunumuz. Bunu yapmak zorundayız. Ama Hocaefendi’nin dediği gibi “ sen senden kurtulmadan dere tepe aşılmaz”. Biz bizden kurtulmalıyız. Onu en yakınında dinleyenlerin bile anlamakta zorlanması , onun entellektüel boyutunu kavramakta güçlük çekilmesinden geliyor. Hocaefendi bir entellektüel. Ortega’nın dedigi gibi:” Entellektüel herkese,her şeye rağmen entellektüeldir,hatta kendine rağmen bile”.Kant ise iyi bir tarif verir: “kendi aklını kullanmaya cesaret et”. Cesaretimizi toplayıp aklımızı kullanalım derim. Nevval Sevindi Türkiye Cumhuriyeti’inin tarihi toplumun kendini yeniden üretmesinin hikayesidir.Bu süreçlerin tanımının yapılması ve incelenmesi kültürel bağlantıların ve referans noktalarının bilinmesiyle mümkün. Toplumsal süreç sözel kültürden yazılı kültüre geçişin, iletişim modellerinin değişiminin tüm paradokslarını yaşamakta. Kültür toplumda gündelik yaşamın her birimine karşılık veren, bir cevabı bulunan katmandır.Bunu dinle, dille, çeşitli üretim formlarıyla gerçekleştirir.Kültürel üretim araçlarındaki değişim,yani sinema, disk,kasetler,video kasetler,televizyon,radyo toplum içinde dolaysız erişim sistemlerini doğurdular. Bu erişim sistemlerinin kullanılması İslami vurgulamada yeniden üretim getirdi.Buradaki vurgu İslami vurgu kadar yeni olana da dönük olan bir karşılaşma. İslami modernleşmenin en önemli halkası olan Fethullah Gülen 30 yıllık teorisyenliği ve aktivist yaşamıyla incelenmesi gereken sosyal bir fenomendir. Onu görmemezlikten gelmek toplumsal/siyasal açıdan ayıp, bilimsel açıdan ise kayıptır. Türkiye’yi, toplumu ve kendimizi anlamanın yolu bütün halkaları bilerek dizmekten geçer. kamplaşmanın kısırlığına hapsolmuş siyaseti, şabloncu düşünceye teslim olmuş bilimselliği ve aydınları aşamazsak gelecek bilgi toplumu bizi aşar. Ulus devlet olmanın koşullarını bile kabullenmekten aciz olam hali bizi Milli Eğitim kavramından ve araçlarından yoksun bırakmıştır. Bir ulusun vazgeçilemez referanslarını düzenleyen ve yayan eğitim kurumlarını üretemeyen sistem yüzünden insan kaynağımızı, kültürümüzü yeniden üretimde kullanamıyoruz. FG Hocaefendi , bilimle İslami referansların yeni sentezini üreterek Türkiye için gerekli gündelik yaşam , felsefi düşünce açısından önemli bir alt yapıyı sağlamıştır.Burada kazanılan aktivist felsefe eğitimle açılım yapmıştır.Çünkü eğitim ulus olmanın temel kurumu olarak etkin. Gelenekçi konum korunurken onunla aynı anda gerçekleştirilen felsefi sıçramanın odak noktasını eğitim oluşturmakta.Bu toplumsallaşma demek aynı zamanda. Mistisizm bir kaynak olarak devrede bu yeniden üretimde, çünkü dinin ve bilimin sembolleri birleştirilerek ahlaki bir söylem günlük yaşamı kurguluyor. Buradaki kültürel örgütlenme her katmana, sınıfa dönük bir örgütlenme. Diyalog ve hoşgörü burada manivela etkisi yapıyor. Herkesi kendi konumunda kabullenerek onu da bir data olarak sisteme dahil ediyor. Gündemimizi sürekli “din” olgusu tutarken dinin günlük yaşamla ilişkisini ve bir dinamik olarak sosyal yapıdaki yerini değerlendirmemek cahillikle bile açıklanamaz. Bu “kökten tutucu” totaliter bir zihniyettir. Batı’nın bile duygularını gömdüğü 20 .yüzyıldan silkinerek çıkmak istemesinin karşısında bizim henüz yitirmediğimiz kültürel değerlerimiz var. Bizim kültür felsefemiz akılla gönül beraberliğine dayanmaktadır. Anadolu İslam anlayışı da bu temel üstünde çiçek açmıştır. İnsanı ve kültürünü küçümseyen anlayış, yok eden baskın kültür anlayışı 20. yüzyıla gömülecek tüm acımasızlığıyla. Bütün toplumsal model önermeleri, toplumu inşa etme diktatörlükleri bu yüzyılla gömüldü. Toplum yaşayan bir organizmadır, keyfe göre kesilip biçilemez. Burada ilişkilerin çözümlenmesi öne taşır. Öncelikle toplumsal bir sınıfın , kültürel bakımdan tek-biçimli (monolitik) olmadığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü kurumlaşmış her sınıf içinde de iç farklılaşma süreçleri bulunur.Ayrıca belli bir sınıfla diğer sınıflar arasında değişen ilişkiler , iletişim modelleri çeşitlilik sağlar. Yani düz bir mantıkla çözme güçlüğünden söz ediyorum. Bu nedenle politize olmuş taraflar açısından aniden “hain” ilan edilme kolaycılığı 19.yüzyıl Avrupasını andırmakta bize. 21. yüzyıl kültürel bir yüzyıl olacak. Yani insanı merkeze alan düşünce sistemlerinin yılı. Hocaefendi’nin dediği gibi Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesinden ibarettir”. İnsan kendi ruhunu ve bu ruhtaki iktidarı keşfederek zihinsel alandaki sonsuz güce erişiyor. Doğal çevre oluşturma, kitleselleştirme ve insani değerler ,umut gibi , bu süreç içersinde kullanılıyor. Ortak tarihi, kültürel ve sosyal referansların oluşturulması ve kullanımı açısından F.G. modernleşmenin kitleye yayılmasında etkin görülmekte. Çünkü hem geleneksel hem modern felsefenin kullanıldığı harç yeni ihtiyaçlara cevap verirken kimliği geçmişten koparmamakta ve gerçeklik duygusunu pekiştirmekte. Bu toplumun ortak terminolojisini ve dilini oluşturmaya aday olabilecek bir süreç. Eğer bizler diyalog köprüsünü kurabilirsek bu ortaklığın oluşturulmasında katkımız ülkemize katkıdır. Değişen dünyada yerimizi belirlemeye bir katkıdır. Gündelik yaşamın çeşitliliğine, zenginliğine katılarak insan ruhunun ölmezliğini aklımızla ileriye taşıyabiliriz. Çünkü atalarımız, babalarımız, analarımız bizim için ölmez . Onlar her birimizde dirilerek kültür taşıyıcılığına devam eder. Bu ölmez çevrimin ruhu değişim, uyum ve anlayıştır. SONSÖZ Türkiye islam ve toplum ilişkileri üstüne ciddi bir tartışma başlatamıyor. Siyasi platform üstünde daha çok sürüklenen konu toplumsal gerçeklerden hareket etmek yerine çeşitli kesimlerin kafalarındaki önyargılardan hareket eden bir seyir izliyor. Bu nedenle sansasyonel, kavgacı, politize bu üslubu aşıp bilimsel ve entellektüel düşünce biçimine geçilemiyor. Türk aydınlarının şablonist ve tarafgir düşünme alışkanlığı insanları gerçeklerden koparıyor. Görmemezlikten gelme, abartma, yerme gibi fiillerle değerlendirmeyi öznelleştiriyor. Benim yazılarımın “övücü” olduğu eleştirisi de burada açıklanmaya muhtaç duruma düşüyor. Yaptığım çalışmanın sonuçlarının olumlu olması ya da övücü niteliklere hak kazanması bu çalışmanın övmek fiiliyle olan ilişkisinden kaynaklanmamakta. Bu çalışmada Fethullah Gülen Hocaefendi kendi sözleri, yazıları ve ideolojisiyle değerlendirilmiştir. Tüm referanslar kendisine aittir, olması gereken de budur. Bir sosyal fenomen olarak değerlendirilmiştir. Cemaat ve hareketin değerlendirilmesi ise daha uzun bir çalışmaya ihtiyaç göstermektedir. Şimdilik bu bilimsel olarak yapılmamış bir çalışmadır. Bir olaya iyi ya da kötü kavramları dışında bakma alışkanlığı edinememiş toplumumuza objektif bir okuma alışkanlığı edindirmeye çalışıyorum denebilir çalışmalarımda. Kafamızdaki şablonlara oturmayan her şeyi reddederek ondan kurtulma kolaycılığı artık bitmeli. Ya da aydınların yaptığı gibi , kafasındaki şablona oturmayanı kesip biçerek illa o forma sokma ya da şablonun içine sıkıştırma telaşı bizi hep yanlış yönlendirmiştir. Bir fikir ya da olgu şablona sığmıyorsa deforme etmek ya da kaldırıp çöpe atmak bizim toplumsal sağlığımızı bugünkü dengesizliğe sürüklemiş bulunuyor. İslam ve dini kurumlar ve geçmiş yokmuş gibi davranan Türk aydını sosyal bilimlere aykırı olarak bunun gerçeklikmiş gibi sunmuştur. İslam’ı bir bilgi olarak değerlendirmeyi , bir entellektüel olarak bilgi objesi haline getirmeyi bilememiştir. Bu nedenle kültürün en önemli ayağı olmadan toplumu anlamaya, çözümlemeye kalkışmış ve hep toplumun uzağına düşmüştür. Aynı zamanda zihni platformda tam bir kısırlık yaşanmaktadır. Kanaat ve önyargılar bilgi yerine geçince toplumdaki bugün yaşanan kamplaşma oluşmuş, bunu besleyen kaynak da politize, şablonist kafalar olmuştur. Teslimiyetçi aydın ideolojisi Türk aydının temel yanlışıdır. Sivil toplumda siyasi gücü ele geçiren ideolojiye yol açıp, ona teslim olamyı benimsiyorlar. İran’da da aydınlar mollara böyle bir teslimiyet göstererek karşı ideolojiyi üretememişlerdi. Bilinmeyenden korkulan bir ortam uçurumu derinleştirerek toplumdaki kampları keskinleştirmiş, bilgi akış kanallarını tıkamıştır. Bilgi üretmeyen ve bunu yaymayan aydınlar ve tüm kurumlar tam bir kültürel çöküşe neden olmuşlardır. Solcu aydınların bir geleneği olarak devlet düşmanlığı tüm toplumsal gelişmeleri engellemiştir. Türkiye ile devleti eşdeğerde gören bu zihniyet ülkesini gözardı eden bir anlayışı doğurmuş ve Türkiye’yi sürekli diğer evrensel ülkelerden sonra sıralamaya koymuştur. Türk kültürü, İslam, müslüman, millet gibi kavramları konuşmak, yazmak bile ayıplanan bir olguya dönüşmüştür. Popülist kavramlar haline getirilerek ve yabancı bir ülkeyi inceler gibi yapılan kimi çalışmalar da topluma yabancılaşmanın baş yapıtları halindedir. Devlet ve siyasi mekanizmalar rollerini oynamak zorunda aktörlerdir . Devlet herkesin devleti olarak yerini belirlerken, çözüm yeri değil politikalar üretme yeridir zaten. Kendi ülkesinde sömürge valisi İngiliz gibi davranan bir zihniyetin herhangi bir “tespit” çalışması bile yapması imkansızdır. Oysa ilk önce antropolojik bir cennet olan Türkiye’de ciddi “tespit” çalışmaları yapılmalıdır. Bugünün değerlendirmesi olan antropoloji yöntemiyle ülkemiz ve insanlarımız hakkında ciddi bilgiler edinebiliriz. Çıkan sonuçların olumlu, olumsuz olmasından rahatsız olmamayı öğrenmeliyiz. Bizim kafamızdaki şablona uyan kısmını bilgi diye verip, ya da ayıklayarak sunup gerçeği katledemeyiz. Ben ne gördüysem, ne duyduysam bunun tespitini olduğu gibi size ulaştırdım. Bunun yanında yazdığım imzalı yorumlarım kendi tezlerimdir. Bu tezler bana aittir. Bunların doğruluğu yanlışlığı tartışılabilir. Zaten bir diğer önemli sorunumuz ;tartışmamak. Onun yerine karalama, kavga gibi ilkel davranış biçimlerine sığınmak. Bu elbette zihin açıcı bir ortam olmaz. İnsanları “bizden olanlar” ya da “ olmayanlar” diye ayırarak zihni üretim yapılamaz. Erkin isteğine göre teori üretmek sırtını devlete yaslamış aydın geleneğinde uyulan bir prosedür. Bu yüksek politizasyon gerçeği görmeyen bilim adamları/kadınları yaratıyor. Devletin toplumun düşmanı olduğu noktasından hep hareket eden şablon Türkiye’ye zarar vermekte. Bugün Türkiye’de yaşadığımız problemlerin çözümsüzlüğünün ardında ideoloji üretemeyen, zihinsel kabızlık çeken bir dünya yattığı aşikar. Bu dünya kimseyi merak etmeyen bir yer. Bu uzay üssüne girecek vizeniz yoksa ağzınızla kuş tutsanız sizin tarafınıza dönüp bakmayacaklardır. Çünkü fikirle, yeni olanla , orjinalle ilgilenen meraklı gerçek entellektüel yok. İlgilenen ama kimseye söylemeden susup zamanını bekleyenler de kendini garantiye alanlar. Dur bekle. Yazdıklarınıza isim vermemek için “bazı yazarlar” ibaresini kullanmaktan utanmayan bir korkaklık sergilenmekte. Çünkü iki kişiyken onaylanan bir çok düşünce kamuoyu önünde geri çekilebilmekte. Uzay üssünden atılmamak için garanticilik sınırları belirlenmekte. Oysa toplum modern bir İslam anlayışını talep etmektedir. Türkler modern yaşamı isteyen ve kültürel uyumluluğu olan bir ulustur. Türkler yüksek adaptasyon yetenekleri, açık kültürleri sayesinde bulundukları her coğrafyada tutunmuşlardır. Yerleşmişlerdir. İnanıldığı gibi göçebe karakteri değil, yerleşik kültür karakteri gösterirler. Çin’e yakınlaşınca Budist olmuşlar, Anadolu’da Bizans’la sarmaş dolaş yaşamışlar zamanlarında hep yükselen değerleri benimsemişlerdir. Böylece modernleşerek ve varlıklarını geliştirerek korumuşlardır. Selçuk’tan daha ileri bir Osmanlı’yı yaratma nedenleri budur.O nedenle de şaman, yahudi, hıristiyan ve müslüman Türkler tüm Avrasya coğrafyasına yayılmışlardır. Modernizme çok yakın olan Türkler her çağın modernizmini benimseyerek yenilik ruhunu diri tutmuşlarıdır. Yesevi anlayışı tam buraya oturan bir tasavvuf geleneğidir.Tarikatlar da buradan su içer. Türklere tarihte yer değiştirten savaşçı yetenekleridir. İlhan Selçuk’un köşesinde belirttiği gibi “Ak-pak saygıdeğer müminle , üçkağıtçı kara yobazı eşdeğerli mi tutacağız?”* (5.Ağustos.97 Cumhuriyet)Bizim dediğimizi o da onaylıyor “2000 yılının eşiğinde Türkiye, yalnız Batı değil, Doğu uygarlığını da çok yakından tanımak zorundadır. Birini anlamadan ötekini öğrenmek zaten olanaksız!&#8230;. Her dinde olduğu gibi İslam’da da hoşgörülüsü var bağnazı var” diyerek bugün Türkiye’de yaşananları Müslümanlarla Mürteciler arasında bir çatışma olarak değerlendiriyor:” Mürteciler diyorlar ki, laikçilerle müslümanlar çatışıyor..Yok canım?.. Ülkemizde bugün “Müslümanlar “ ile “mürteciler” arasında bir çatışma yaşanıyor; daha doğrusu kara yobazların saldırısını Müslüman çoğunluk göğüslemeye çalışıyor.”* (6.8.97 Cumhuriyet) Biz Türkiye’nin, toplumun güçlenmesini nasıl sağlayacağız? Nasıl topluma yön veren, ufuk açan bilgi üreteceğiz? gibi soruların karşılığını tartışmak yerine herkes kendi kapalı cemaatinde birbirinin dediğini onaylayarak haklı olacaksa 21. yüzyıla asla giremeyiz. Bugün dünya 21. yüzyıla girmiş bulunuyor. Biz ise takvimi bekliyoruz. Takipçi olmaktan yaratıcı olmaya vakit bulamıyoruz. Türk aydını zihinsel kalıpların zincirlerinden kurtulmadıkça toplumsal bilgilenme, hedef yaratma, zihinsel potansiyelin değerlendirilmesi boğulmaya devam edecek. Geçmişi bilmeden bugünü, bugünü değerlendirmeden geleceği planlamanın imkanı ve ihtimali yoktur. Sevmediğimiz tarafı öğrenmeye tenezzül etmemek bilgi ve yönteme uzaklaşmak demektir. Ülkemizin özgür, bağımsız , özgün entellektüel platforma ihtiyacı var. Bu platformda fikri olan herkes konuşup, tartışabilmeli ki üretim olsun. Zihni üretimi olmayan ülkenin maddi üretimi olamayacağını da umarım sanayiciler, işadamları da görürler. Bu konuda desteklerini sadece kendi camiaları içinde gördüklerine vermek yerine daha geniş bakabilirler. Akademik ünvanlardan fazlasına gerek olduğu aşikar. Politik olarak organize olmuş toplumun birer üyesi/ bireyi olmmamız bizi çözüme yaklaştıracaktır. Atilla İlhan’ la yaptığım söyleşide Türk İslam anlayışını ve Fethullah Gülen Hocaefendi’yi değerlendirirken şunları söylemişti: “Osmanlı’nın ordusu Yeniçeri ocağı, Bektaşi’dir; ayrıca Mevlevi’lerin büyük nüfusu vardır. Bunlar melami, yani gönül müslümanı, kural müslümanı değil. Bu manada Anadolu halkı, başından beri müslümanlığa başka türlü bakıyor, bir gönül işi olarak; o kadar ki Yavuz’dan itibaren halife olmalarına rağmen, Osmanlı padişahları 2.Abdülhamid’e kadar bu sıfatlarını siyasette kullanmamışlardır.Abdülhamid’e kullandıran da, İngiliz ve Fransızları zor duruma sokmak isteyen Almanlardır. Bu çerçeve içinde ele alınırsa, gönül müslümanlığı Türkiye’de kural müslümanı Nakşiliğin “yükselişi”, doğal görünmez; bu biraz, sefahat alafrangalığına tepki olarak, biraz da Suudilerin telkin ve desteğiyle olmuştur.”İşin siyasi analizini ise şöyle yapıyor: “Fethullah Hoca yükselen ve alafrangalığı benimsemiş olan yeni Türk liberal burjuvazisinin temayüllerini aksettiriyor, yani nasıl Katoliklik batılı burjuvazisinin güçlenmesi üzerine içinden daha liberal eğilimli protestanlığı çıkarmışsa, ortodoks müslümanlık da Fethullah Hoca’nıın nurculuğunu çıkarmış oluyor&#8230;” Bununla çok yakından ilişkili olan ulusal kültür sentezinin yapılamamış olması ve bunun nedenlerini de açıklıyor: “Batı’daki bütün ulusal kültür sentezleri, başlangıçta reddettikleri feodal/ümmet sentezlerine dayanır, onun içinden çıkarılmıştır; başka bir ülkeden kopya edilmemiştir. Biz de demokratik bir ülke olacaksak, soruna böyle bakmak zorundayız. Ulusal kültür sentezini, feodal ümmet (Selçuklu/Osmanlı) sentezini inkar ederek değil, günümüzün koşulları içinde o sentezi değerlendirip, kendimize taban edinerek oluşturacağız. Metodumuz rasyonalist olacak, mesele burada.” “Cumhuriyet’in milliyetçiliği yurt milliyetçiliğidir, asla ırk milliyetçiliği değildir” diyen Atilla İlhan yurtsever olmayı milliyetçi olmakla eşdeğerde tutup yeren aydın anlayışının sakatlığını anlatır. Türk kimliğinin tartışılması konusunda dedikleri aydının durumunu açıkca ortaya koyan bir tespittir: “ Bugün Türk kimliğinin tartışılması, aydınların iyice saçmalaması sonucu. Halkın bir kısmı, Osmanlı sentezini kendisine aydınların önerdiği kişiliksiz, mason alafrangalığından daha yakın bularak o tarafa meyletmiştir. Yani Türk aydını dediğimiz yaratık, sentez üretemiyor.”* (27.Eylül.95 Yeniyüzyıl) Ulusal kültür sentezinin üretilmesi, yurtsever olmanın ırkçılıkla ayrılması, kavramların literatürdeki yerlerine oturtulması yapılmadıkça, bunu yapacak kadrolara nefes alma imkanı verilmedikçe böyle debelenerek çok zamanda bir arpa boyu yol alarak uğraşacağız. İçinde yaşadığımız toplumun sosyal, kültürel yapısını anlamaya uğraşmadıkça toplum aydını reddedecek.Toplumun değer yargılarını, normlarını tanımadıkça entellektüel bir misyon oluşmayacak. Halk sağduyusuyla bunu bulacaktır günün birinde. Tartışılması gereken önemli konular bu tespitlerin ışığında çıkmıştır: 1.Türkiye kendi İslam anlayışının yapısını, kurumlarını ve geçmişini öğrenip tartışmalıdır.Bu İslam’a evrensel bir hoşgörü imajı verecek yeni bir zemin de oluşturur. 21. Yüzyıl “Türk rönesansı”nın yolu budur. 2.Tesettür konusu bu dizide ana kaynakta da bile bugün dayatılan katılıkta olmadığı anlaşılmakta. Bu tartışılması gereken ve kadının Türk müslümanlığındaki erkekle beraber yerine iadei itibar yapılması ihtiyacını göstermekte, ayrıca gönül müslümanlığının kılık kıyafete bağlı olmadan yaşanmasına cevaz vermekte. 3.Cami mekanının form ve içerik olarak tartışılmasının zihinsel yararları kadar sosyal yaşama etkileri de olacaktır. Cami, kadınlara ve nikah, sanatsal etkinlik ve konferans gibi sosyal etkinliklere açılmalıdır. Sadece bizim önyargılarımızı bilgi yerine satmaktan sıyrılıp gerçek bilgiyle karşı karşıya gelmek aydınlık bir ortam doğuracaktır. Bu söyleşide insanların aklını kurcalayan bazı sorulara, kendi aralarında sorduklarına da değinmek isterim. Söyleşinin bu denli ilgi görmesinin bir nedeni de “insan” olarak Fethullah Gülen’in öne çıkarılmasıydı sanırım. Hoca’nın din adamı kimliğinden çok entellektüel tarafını öne çıkaran bir söyleşi yaptım.O da benim merak ettiğimi, tartıştığımı , onunla bir fikir tartışması yaptığımı görünce benimle o boyutta konuştu ve farklı şeyler söyledi. Hocaefendi hem teorisyen , hem aktivist bir portre olarak konularına hakim. Hocaefendi’nin takiyye yaptığını öne süren ya da düşünen insanlar da var. Bu nedenle Aksiyon dergisinden Osman İridağ * (9-15 Ağustos) bana bu soruyu yöneltmişti: -Önyargısız ve hoşgörülü bir toplum için bütün yüreğiyle gayret gösteren Hocaefendi’nin düşüncelerine aynı şekilde karşı taraftan olumlu bir cevap gelmediği de gerçek. Halen takiyye yaptığını, asıl amacının başka olduğunu düşünen insanlar var. İki günü birlikte geçirdiniz, saatlerce konuştunuz. Sizce takiyye yapıyor mu?Ya da yapması için bir neden var mı? Ona yanıtım şöyle olmuştu: -Ne gibi bir nedeni olabilir ki?Eğer Cumhurbaşkanlığına oynasa, parti kursa takiyye yapması için bir nedeni olabilir.Ama o, herkese politikadan uzak durun diyor. Hatta cemaatinden biri çok ısrarala politikaya girmek isteyince , Hocaefendi elbette seçmek senin hakkın ya biz ya politika seçebilirsin demiş. Bence Hocaefendi takiyye yapamayacak kadar akıllı.Takiyye için çok fazla entellektüel. O seviyeeden takiyye yapacak seviyeye inmek çok zor. Ben hayatta çıkmanın değil, inmenin zor olduğuna inanırım. Olduğunuz seviyeden aşağıya inip küçük hesaplar yapmak çok zor gelir insana. -O zaman neden insanlar şüphe ediyor? -Alışkanlık.Kendin takiyye yapıyorsan, başkalarının da takiyye yaptığına yemin edebilirsin.Yapılabilir gelir insana. Mutlaka bunun altında bir buzağı vardır da biz göremiyoruz diye düşünme alışkanlığı kemiriyor bizi.” Türkiye çeşitlilikten, çokkültürlülükten ürküyor. Giysiler, gruplar çeşitli gibi görünmesine karşın zihinsel olarak totaliter anlayış ortaklığı tüm çeşitliliğin zahiri olduğunu anlatıyor. Zihinsel olarak dayatmacı olma alışkanlığı özel ve genel yaşamımızı belirliyor. bu dizinin tartışılmaması da aydınların kapalı bir cemaat olduğunu ve ölmeye mahkum bir yaşamı sırtladıklarını gösteriyor. Amerika ‘ya ilişkin söylediklerine ise İslami cepheden gelen tepkiler olmuş.Bana sorulan ilginçti:Acaba Hocaefendi Amerika’dan korktuğu için mi bunları söyledi,yoksa bir çaresizlik mi var gibilerinden. Bence iyi bir siyasetçilik var. Akılla hareket ediyor ve Kant’ın sözünün tam karşılığını veriyor:”Cesaret et, aklını kullan”. Duygularına hiç kapılmıyor bu değerlendirmelerde.Amerika’yı bir günde fethederiz, kafalarını da keseriz der birileri mutlu olur belki ama bu akılsızlıktır. Üç beş kişiyi sevindirmek, ucuz mesajlar vermek yerine çok uzun vadeli düşünüyor, bunun stratejisini yapıyor. O küçük kaygılarla meşgul değil. Global, büyük hedeflere dönük yüzü. Dünya konjoktürü açısından doğru bir değerlendirme yapıyor, çaresizlikten değil. Onun devletçi olup olmadığı da büyük merak konusu olarak aynı söyleşide bana soruldu: -Sizi şaşırttı mı ondaki devletçilik anlayışı? -Şaşırtmadı çünkü o bir Cumhuriyet çocuğu.Fransızlar ne kadar devletçiyse, Amerikalılar ne kadar devletçiyse Hocaefendi’de o kadar devletçi.O Türkiye adına bir şey yapıyor. -Devlet sevgisi mi vatan sevgisi mi ağır? -Vatan sevgisi daha ağır. Ben de yaptığım işlerin Türkiye yararına olduğuna inandığım zaman mutlu oluyorum. Türkiye bundan yararlanacak diye düşünüyorum. O zaman önce vatan geliyor. E.. vatanın da bir devleti olur. Bunun tartışılır yanı, iyi kötü yanları vardır, ama herşeye rağmen yine de devlet vardır. Gerekli bilgilerin üretilmesi, bu bilgiyi algılayıp değerlendirebilecek nitelikte insangücünün yetiştirilmesi, denetim ve yargı aktivitelerinin yürütülebilmesi, eğitim faaliyetinin etkinliğinin sağlanması devletin rolünü belirlerken önemini tartışılmaz olarak önümüze koyuyor.Dünya devletin varlığından şüphe etmiyor.” NEO -NURCULUK NEDİR? Ağustos ayında Milliyet gazetesinin Entellektüel Bakış sayfasında Fethullah Gülen Hoca ile söyleşi adıyla anons edilen üç günlük dizi üçüncü gün dip notta belirtildiği üzre bir söyleşi değil faksla gönderilmiş soruların cevaplarından oluşturulmuştu. Altı ay önce tezi için bu bilgileri isteyen Sayın Dr. Hakan Yavuz benim dizimden sonra bunları ortaya çıkarma gereği duydu sanırım.Nur hareketi üzerinde uzmanlaşan bir siyaset bilimci olarak bu yıl ABD’de Wisconsin Üniversitesi’nde siyaset bilimi doktorasını tamamlayan Yavuz Halen aynı üniversitede sosyal bilimler bölümünde çalışmalar yapıyor belirtildiğine göre. Söyleşi adı altında yayınlanan eski soru- cevap metni bir tezi aktarmakta. “Fethullah Gülen, Cumhuriyet’in yetiştirdiği “aydın ulema “ tipinin somut bir örneği olarak, geniş bir bilgiye, derin bir analiz gücüne sahip.” olarak nitelediği Hocaefendi’nin cemaatini “Neo-Nurcu” olarak değerlendiriyor. “Neo-Nurcu hareketi incelerken Gülen ile hareketin iç ve dış çemberlerini oluşturan “abiler” arasında büyük bir uçurum olduğunu vurgulamak gerekir “ diyen yazarın “abiler” tanımlamasının bilimsel tanımını bilmemekle birlikte , kullandığı diğer “girintili çıkıntılı düşünme” kavramınının da kendi “bilimsel dili” olduğunu sanıyorum. Burada Fethullah Gülen’e bakarak neo-nurcuları tanımlamak yanlıştır diyor. Hareketle liderini ayırarak ilginç bir analiz yöntemi uyguluyor doğrusu. Bir teorisyen ve aktivist olarak hareketi oluşturan, büyüten, örgütleyen lider harekete hiç damgasını vuramamış köşesinde bir “ruhani” bilge olarak gösteriliyor. Böyle olsaydı bunca stratejik yönlenme ve çalışma nasıl olabilirdi? “Abiler”le mi merak ettim. Türkiye’de ideolojik takıntı üzerine tez yazma alışkanlığı yaygındır. Siyasal kamplaşmalardan teori üretmek tipik Türk aydın/ akademisyen tavrıdır.Gerçeği araştırmak onların işi değildir kendi şablonlarına durumu uyarlamak önemlidir. Oysa entellektüelin tanımı gereği görevi gerçeği aramaktır. Burada söyleşi olmadığı halde metinden “Gülen’in bu mülakat içinde ve dışında söylediklerine bakınca neo-nurcu hareketin hem fikir hem eylem alanında diğer nurcu cemaatlerden ayrıldığını görüyoruz.” diyor. Dışında söylediklerine keşke referans verseydi de biz de anlasaydık bunların neler olduğunu. Burada tezini kurduğu temeli açıklıyor , ona göre Neo-nurcu hareketin başlıca özelliği, Said Nursi’nin İslami kaynaklar çerçevesinde işlediği bireyci ve sivil öğretisini, devletçi ve milliyetçi bir potada eritmesi.Saidi Nursi’ye rağmen tanımlanan bir nur hareketi söz konusu.” Şimdi, bir fıkra vardır; Hegel ölürken “ beni bir tek Marx anladı o da yanlış anladı “der. Hocaefendi için bu fıkrayı şöyle uyarlayabiliriz: “Bediüzzaman’ı bir tek Fethullah Gülen anladı ve o da doğru anladı. Fakat onu değerlendirenler için bunu söylemek çok zor. Neden devletçi diyor? Çünkü Türk aydının kafasında devletle Türkiye eşdeğerdedir. Türkiye’yi seviyorsanız devletçi sayılıyorsunuz vatansever değil. Vatansever (patriot) kavramı artık kullanılmıyor bu literatürde.O nedenle de hemen ardından “milliyetçi” yaftasını yapıştırıyor. Toplumsal bir hareket olduğunu bu kadar incelediği halde neden göremiyor yazar? Bunca insanın nasıl örgütlendiği, hareketlendirildiği gibi “küçük” bir sorun neden dikkatini çekmemiş? Çünkü bu ideolojik şablonda toplumun bir önemi yoktur. Karar verilen teze uymayan her şey gibi toplum da atılabilir. Eğitimde Türkiye tarihinin en büyük sivil hareketini örgütleyen lidere haksızlık yapıyor. Fethullah Gülen’in bunca okulun böyle kapsamlı bir organizasyonla bütün dünyada nasıl oluştuğuna ilişkin sözlerini bile değerlendirmiyor. Yazar yalnızca kafasındaki şablona uyan bilgileri yerleştirip diğerlerini değerlendirmeye tabi tutmuyor. Devlet, devletçilik, milliyetçilik meselelerine takan bu zihniyet bilimsellik adı altında teori üretiyor. Türk aydınlarının devlet takıntısı 1970’li yıllarda ideolojik olarak biçimlenip orada kalmış bir formasyon. Devlete kötü bir şey olarak bakan anlayışın sonucu, Fethullah Gülen’in sivil eğitim hareketi bile, devlete karşı cephe almadığı için “sivil” sayılmıyor. Devletten yardım alarak bir yerlere gelmiş gibi illa devletçi statüsüne indirgemeye çalışıyor. Peki, hareketi oluşturan cemaatin ekonomik ve sosyal boyutu nedir ki bu yargıyı desteklesin? Buna dair bir bilgi yok. Fethullah Gülen’e bakarak hareket değerlendirilemez diyor ama yazar da sadece onun fikirlerini bize bilgi olarak iletiyor. Bize bildiklerimizi tekrarlarken bunun yapılmaması gerektiğini belirtmesi ilginç bir yöntem doğrusu. Çünkü burada yatan zihniyet sivil toplum/toplumcu hareketi tam devlet karşıtı olarak konumlamakta. Türkiye’yi güçlendiren hareketler sivil toplum hareketleri olamaz mı? Sivil toplumcu hareket kendi devletini, toprağını, milletini sevemez mi? Bu soruların cevabı yok elbette, daha ilginci çelişkilerin çokluğu. Örneğin hareket için “sivil özellikler taşımasına rağmen “sivil” olduğunu söylemek güç” gibi. Hareketin sivil özellikler taşıması yeterli görülmüyor yazar tarafından kendi neo şablonuna uyması için redediliyor. Sadece “bu özellikleri de vardır” gibi ilginç bir duyuru kalıyor elimizde. Hocaefendi devlete “itaat” eden “arı kovanını” üretti tezi ise devlete karşı olmayan bir cemaate liderlik etmesi, bu cemaate devlete karşı olma ruhu işlemek yerine devlet-vatan- millet kavramlarını yerli yerine koymasından kaynaklanıyor. Buna yazar çok kızıyor ve : “Dahası, belki de en istenmeyen sonucu, devlet ve milletin birlikteliği vurgulanmaya çalışılırken, kutsallığın devlete devredilerek devletin kutsanması” gibi olağanüstü anlaşılmaz, kıymeti kendinden menkul bir yorumu akademik(gibi) dilin ardına sığınarak anlaşılmaz bir hale getiriyor. Neden istenmeyen sonuç?Neden devlet millet birlikteliği vurgusu istenmeyen bir şey? Kim hangi kutsallığı, hangi şekil ve durumda devrediyor? “Neo- nurcu hareket İslamcı değil, muhafazakar” bu ilginç yargı tüm Hıristiyan Demokrat partileri de ilgilendirir sanırım! İslamla muhafaza karlık birbirine zıt kavramlar olarak sunulunca bizde yeni bir literatür edinmiş oluyoruz! Neresinden tutalım halinde yargı ve yorumlar peşpeşe yağıyor: “Bu devletçiliğin kutsanma mekanizmalarından biri, İslam’ın hem Diyanet İşleri hem de Neo-Nurcular tarafından millileştirilerek bir Türk dinine “Türkiye Müslümanlığı” indirgenmesi” Nedenleri bilinmeyen, bilimsel sırları açıklanmayan devletçi olduğu ısrarı ve develtçiliğin kutsanma mekanizmaları diye yine ne olduğu belirsiz (demek bir dizi mekanizma var) bizim bilmemiz gerekmeyen sadece yazarın uygun bulduğu yargılarla yetinmemiz istenen bu metinde İslam’ın blok olarak kabul edildiğini görüyoruz. Devlet ve millet beraberliğini reddeddiği için İslam boşlukta duran bir “vaka” oluveriyor! Hiç bir ülkenin kültürü kabul görmüyor yazar tarafından, hepsinde uygulanması gereken bir İslam anlayışı var ki bunu da bize söylemiyor; bu nedenle “Türk dinine” “indirgenmiş” bir İslam gibi yeni bir tarif çıkıyor ortaya. Bir kere Türk dini diye bir şey olamaz olsa olsa İslam’ın Türk yorumu olur, ikincisi buna indirgenme denmez bilimsel koşullarda , kültürün içine sosyal biçimlenmedir. Uluslar kendi özyaşam biçimlerini geliştirirken kültürü biçimlendiren en önemli proseslerden biri de dindir. Bu nedenle İslam’ın her kültürdeki yorumu farklı farklıdır, hiç biri indirgeme olarak görülemez. Bunu ancak Arap yayılmacılığını, kültürünü savunan bir tez söyleyebilir. Başka bir inci tanesi: “Kurumsal olarak ise, yazılı kültürden tekrar sözlü kültüre, radyo-televizyona ve hocaefendiye mutlak dönüş”. Yazar hangi yazılı kültürden sözlü kültüre geçişi kast ediyor anlamıyoruz ama yazarın sözlü kültürden “söz söyleme” yi anladığını anlıyoruz. Hocaefendi televizyon-radyoda konuşunca şıp diye buna sözlü kültür deniyor! Bunu bilimsel olarak çok yazmış biri olarak hayretle yazlı kültüre müracaat edilmesini öğütlüyorum. Son paragrafdayız dayanın: “Neo-nurculuk kutsallığı millete ve devlete yüklüyor. Bu tutum İslam’ın da devletleştirilmesini ve Kemalistleştirilmesini sağlıyor”. Yani bunu tercüme edersek insanın Türk olması, Türk kültürü içinde İslam’ı yorumlayarak yaşayan biri olması, vatanını, devletini sevmesi, devlet -millet beraberliği istemesi İslam’ı Kemalist (Atatürkçü) hale getirmektedir. Atatürk ile devlet özdeş kavramlar olduğundan yazarın gözünde İslam’ı bunlara bulaştırınca Araplaşmadığımız için çok üzülmemiz gerekiyor. Hocaefendi’nin verdiği cevapları asla ciddiye alıp değerlendirmeyen kendi şablonunu sadece tarif eden bu bilimsel anlayış karşısında insan titriyor.Hocaefendi Bediüzzaman’ın pozitivist ve materyalist anlayışa dayalı bir eğitimden yana olduğunu söylüyor.aklın aydınlanmasına önem veren bunun yanısıra ruhi manevi tekamülü de izleyen bir içeriği olduğunu anlatıyor.Burada kendine feyz aldığı içeriği anlatırken ; “ Kısacası, dertlerimizin çaresi, Batı’da olduğu gibi, sadece zihni ve akli değil&#8230;Şark’da olduğu gibi, sadece kalbi-ruhi de değil..Hem akli-zihni, hem de ruhi-kalbi aydınlanmaya dayalı eğitimde, işbölümüne dayalı çalışmada ve ayrılıklar yerine birliktedir.” Hocaefendi hareketin içerik ve yönteminin de burada belirtiyor böylece. “Arı kovanı” devlete hizmet etmiyor toplumsal bir hareket olarak Türkiye’yi yüceltmek, toplumun kalitesini arttırmak istiyor. Tümüyle sivil bir toplumsal hareketin kendi olanaklarıyla örgütlenmesine sadece devlete karşı olmadığı için “devletçi” diye nitelemek gerçekten zihni çaba ister! Eğitimle daha kaliteli bir gençlik yetiştirmek, standartları yükseltmek hedefi olan bu sivil eğitim atağı Türkiye’nin güçlenmesini istemekle mi devlete kutsallık yüklemiş oluyor?Sivil toplum reform yapan oluyor da Fethullah Gülen hareketi neden devletçi sayılıyor? O cemaat sivil toplumun neresinde? Devletten kredi, teşvik, maaş falan mı alıyorlar hepsi?Milliyetçilik sadece dar anlamıyla kullanılabilir bir kavram ? Devlet zayıflayacak toplum güçlenecek teorisine her şeyi uydurmaya çalışan bu ideolojik takıntı uymayanı uyduruyor. Teknik devlet, garson devlet,, küçümen devlet gibi teoriler burada askıda kalakalıyor. Türkiye’de toplum devletten beslenen bir ekonomik yapıya sahip, içiçe yaşıyor. Bilimsellik adına sürekli burada teori üretenler analizden uzak, 1970’li yıllara takılmış metinler yazıyorlar ki bunlar teori niteliğinde değildir.Herkesin kendi siyasi pozisyonuna göre biçimlendirdiği gerçek dışı teoriler Türkiye’ye hiç bir şey vermediği gibi toplumla aydının arsını da kapanması zor bir şekilde açmış bulunuyor. Toplum kendini dönüştürecek, yönlendirecek odaktan böylece yoksun kaldı. Devletten başka yere bakamaz oldu. Toplumu bağımsız bir entellektüel yönden koparan ve ele geçirdiği iktidar odaklarında kendi gibi düşünmeyenleri boğan “aydın” totaliterizmi devletçilik, milliyetçilik kavramlarına daha yakın cemaat ilişkileri göstermektedir. Doğan Avcıoğlu dışında geniş bir tahlil getiren de olmadı. Ünvanlarla yetinen aydınlar kavramları tersine çevirerek dünyaya bakarlar ve bu nedenle Don Kişot , sadece Türkiye’de ,bir övgüdür. Sanırım kimse Don Kişot’u ciddiye alıp okumamış. Hocaefendi’nin “lezzeti başkalarının lezzetinde bulma manasında diğerkamlık” bizim entellektüel yaşamımızda bir davranış biçimi bile değil. Türkiye “Türk Rönesansı”nı gerçekleştirebilmek için gerekli alt yapıyı oluşturabilir.Artık irtica nedir, mürteci nedir tartışmasının kısırlığından sıyrılıp yeni kavramlar ve sentezler üstünde tartışma zamanıdır. Politizasyona uğramış bir aydın çevresinin dışına çıkıp zihinsel üretimi olan, bilimsel tezleri olan insanlarla toplumsal kalitemizi arttırmanın yolları üstünde düşünmemiz gerekmektedir. Toplumun zihni üretimi olmadan maddi üretimi olamayacağı göz önüne alınırsa, toplam kalitemizi ve bilgimizi arttırmadan global dünyada bir yer edinmemiz de çok zor görünüyor. Bugünü değerlendirmek reformlarla mümkün ve Türkiye yeni, çağdaş ve bolluk içinde bir yaşam talebinde. Bu toplum bunu arzu ediyor, sivil toplumun hareketlenmesi için gerekli zihni üretim yapılır ve toplumla paylaşılırsa gelecek için umutluyum. Toplumsal kalitenin artması siyasi kaliteyi de yükseltecek tir. Böylece tıkanmış bir damar olan siyaset çözüm üretici bir yere dönüşebilir. Aynı şekilde akademik yaşam da bilgi kanallarının kapandığı bir nokta. Toplumla bilgi buluşturulması ve bu kaynaktan her yaşta insan yararlanabilir hale gelmelidir. Türkiye edindiği demokrasi kültürünü korkular üstünde değil, umutlar üstünde yükseltebilir. Türkiye’nin kendinin olan ve özerk olacağı tek alan “kültürel” alandır. Bunun tanımlanması, analizi ve yeniden yapılanması toplumun verimlilği açısından çok önemlidir. 1997&#8242;DEKİ KİTAPTAN ALINTILAR</p>
<img src="http://www.nevvalsevindi.com/yeni/?ak_action=api_record_view&id=2601&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2007/10/30/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Özgür olmalı</title>
		<link>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2007/05/04/</link>
		<comments>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2007/05/04/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Yüzyıl]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[12]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KENDİ KENDİNİ BULAN ÖZGÜRLÜK<br />
&#8220;Arıyorum bir kuş gibi  diri bir günü&#8221;* dizesi kanatlarını çırpıyor kulaklarımda. An&#8217;ın unutulmaz büyüsü sarıyor alnımın geçitlerini ve durup seyrediyorum &#8220;günü yakala&#8221; sözcüğünün parlak tüylerini.<span id="more-2084"></span></p>
<p> Bana doğru uzatıyor ördek başı yeşiliyle süslü başını ve başımı alıp gitmenin destanını yazıyor alnıma boylu boyunca.<br />
Benim  seyyarem Jüpiter parlıyor gözlerimde , gökyüzünün karanlığına direnen bu ışık saçlarımdan yakalamak istiyor beni. Ama ben onları güneşe armağan ettiğim günden beri  özgürüm. Saçlarımdan sürüklenerek götürülmek yerine gönüllü gittiğim o gün kehribar bir hüzün  salkımı takmıştım boynuma ve sevinçleri yolcu etmiştim bir yelkenlinin dümeninde. Ben benin ruhuna dokunarak  karşımdakine vardım. Venüs gezegeni gibi çift zamanlıyım; hem gündüz hem gecenin yıldızı. Zamanın anlamını düşünürse insan An&#8217;ın kuyusuna sarkıtıyor ipini  hem&#8217;an. An ise özgürlüğün anlamını sorgulamak için  boşaltıyor sularını kuyunun. Ipıssız ve kupkuru kalıyor o An. Artık suda aksi yok yıldızların ve sözcükler toplamıyor sarı saçlarını ense kökünde. Bir buğu yükseliyor  ıslak kirpiklerinden sanki koca bir nem ve toz bulutu.<br />
&#8220;varlığın kapısı :aç varlığını, uyan,&#8221;* uyandırıyorum canımı  devedikenlerinden çarşaflar serili bir yatakta. Canım yanıyor her dönüşde. Acının sarı sıcağı yakıyor ruhumu. Zaman geçiyor bedenimi yararak ve ruhum kapatıyor kapılarını. &#8220;Sevmek savaşmaktır, kapıları açmak,/ Bırakmak hayalet olmayı bir sicil numarasıyla&#8230;/ dünya değişir<br />
iki varlık bakışınca ve bilişince,/ sevmek adlardan arınmasının kişinin&#8221;*<br />
yeniden kanatlarını çırpıyor sözcükler ve yıldızlardan avuçlarıma dökülüyor teker teker. Onları topluyorum özenle ve  An&#8217;ın üstüne serpiyorum. &#8220;Kapalı kapıları çalmak boşuna:Kapılar yok aynalar var.&#8221;<br />
İçgüdü delidolu ve büyük adımlar atarken sevgi  bir Çinli kızın minik adımlarıyla yürüyor An&#8217;ın üstünde. İçgüdü özgürlüğü  bir atmaca gibi  sürerken avınının üstüne sevgi  özgürlüğü bir serçe kuşu gibi tutuyor yüreğinde çırpınarak. Sevgi geleceği yaratan bir özgürlük savruluşu işte. Sevgi aşkın büyüsüyle çoşarak çağıldayıp gidiyor. Akıyor durmadan bir An bile. &#8220;Benden çıkıp beni başkalarında aramalıyım,/ var değilsem var olmayan başkalarında,/bana varoluşu veren başkalarında,/yoktur ben,biz her zaman başka bizleriz&#8221;* İçgüdüyle sevginin çatıştığı  yer &#8220;başkalarıyla&#8221; karşılaştığımız  An. Selin inanılmaz gücüyle yıkılırken &#8220;ben&#8221; yuvarlanan taşlar biraraya gelerek yeniden bir &#8220;ben&#8221; oluşturur oysa. Bilgeliğin  çoştuğu kadar, duran yüzüdür o sakinlik. Durma bir yokluk değil bir varlık göstermedir o dinginlikte.<br />
Tıpkı  besteci Bach&#8217;ın dediği  gibi olur her şey:Sürekli basso(ya da continuo) müzik için en sağlam temeldir; zira iki elle  ve öyle bir biçimde çalınır ki, sol el yazılı notaları çalarken sağ el de uyum ve kakışmaları ekler ve Tanrı&#8217;nın zaferi için uyumlu bir armoni yaratılır.  Tüm müziğin hedefi  ve varoluş nedeni Tanrının yüceltilmesi ve aklın dinlendirilmesidir. Bunlara uyulmazsa ortaya gerçek müzik yerine  yalnızca şeytani gürültüler çıkar.&#8221;<br />
Bach bu nedenle ruhumun pasını siliyor  Tanrısal matematiğin armonisiyle. An&#8217;ın peşinden geldiğim yer sonsuz zaman çevriminin orta yeri. &#8220;Yolların silindiği yerde buluveriyorum umutsuzluğu, beni tasarlayan ruhu, beni çizen eli, beni ortaya çıkaran gözü. Buluveriyorum beni bulan dostu, benzerimi;ve kadını, karşıtımı, sancaklarla  donattığım kuleyi, köpüğümün saldırdığı duvarı, gözlerimin egemenliği altında yavaş yavaş dirilen yıkıntılar kentini.<br />
Sessizliğe ve gürültüye karşı Söz&#8217;ü buluveriyorum, her gün kendi kendini bulan , beni bulan özgürlüğü.&#8221;*<br />
Zamanın içine serpişiyor özgürlüğün parlak ,kışkırtıcı tüyleri&#8230;..<br />
*Octavia Paz ,  Güneş Taşı   ,  Çekirdek Yayınları<br />
NEVVAL SEVİNDİ</p>
<img src="http://www.nevvalsevindi.com/yeni/?ak_action=api_record_view&id=2084&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2007/05/04/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Özgür olmalı</title>
		<link>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2007/05/04/</link>
		<comments>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2007/05/04/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Yüzyıl]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[12]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KENDİ KENDİNİ BULAN ÖZGÜRLÜK “Arıyorum bir kuş gibi diri bir günü”* dizesi kanatlarını çırpıyor kulaklarımda. An’ın unutulmaz büyüsü sarıyor alnımın geçitlerini ve durup seyrediyorum “günü yakala” sözcüğünün parlak tüylerini.</p>
<p>Bana doğru uzatıyor ördek başı yeşiliyle süslü başını ve başımı alıp gitmenin destanını yazıyor alnıma boylu boyunca. Benim seyyarem Jüpiter parlıyor gözlerimde , gökyüzünün karanlığına direnen bu ışık saçlarımdan yakalamak istiyor beni. Ama ben onları güneşe armağan ettiğim günden beri özgürüm. Saçlarımdan sürüklenerek götürülmek yerine gönüllü gittiğim o gün kehribar bir hüzün salkımı takmıştım boynuma ve sevinçleri yolcu etmiştim bir yelkenlinin dümeninde. Ben benin ruhuna dokunarak karşımdakine vardım. Venüs gezegeni gibi çift zamanlıyım; hem gündüz hem gecenin yıldızı. Zamanın anlamını düşünürse insan An’ın kuyusuna sarkıtıyor ipini hem’an. An ise özgürlüğün anlamını sorgulamak için boşaltıyor sularını kuyunun. Ipıssız ve kupkuru kalıyor o An. Artık suda aksi yok yıldızların ve sözcükler toplamıyor sarı saçlarını ense kökünde. Bir buğu yükseliyor ıslak kirpiklerinden sanki koca bir nem ve toz bulutu. “varlığın kapısı :aç varlığını, uyan,”* uyandırıyorum canımı devedikenlerinden çarşaflar serili bir yatakta. Canım yanıyor her dönüşde. Acının sarı sıcağı yakıyor ruhumu. Zaman geçiyor bedenimi yararak ve ruhum kapatıyor kapılarını. “Sevmek savaşmaktır, kapıları açmak,/ Bırakmak hayalet olmayı bir sicil numarasıyla&#8230;/ dünya değişir iki varlık bakışınca ve bilişince,/ sevmek adlardan arınmasının kişinin”* yeniden kanatlarını çırpıyor sözcükler ve yıldızlardan avuçlarıma dökülüyor teker teker. Onları topluyorum özenle ve An’ın üstüne serpiyorum. “Kapalı kapıları çalmak boşuna:Kapılar yok aynalar var.” İçgüdü delidolu ve büyük adımlar atarken sevgi bir Çinli kızın minik adımlarıyla yürüyor An’ın üstünde. İçgüdü özgürlüğü bir atmaca gibi sürerken avınının üstüne sevgi özgürlüğü bir serçe kuşu gibi tutuyor yüreğinde çırpınarak. Sevgi geleceği yaratan bir özgürlük savruluşu işte. Sevgi aşkın büyüsüyle çoşarak çağıldayıp gidiyor. Akıyor durmadan bir An bile. “Benden çıkıp beni başkalarında aramalıyım,/ var değilsem var olmayan başkalarında,/bana varoluşu veren başkalarında,/yoktur ben,biz her zaman başka bizleriz”* İçgüdüyle sevginin çatıştığı yer “başkalarıyla” karşılaştığımız An. Selin inanılmaz gücüyle yıkılırken “ben” yuvarlanan taşlar biraraya gelerek yeniden bir “ben” oluşturur oysa. Bilgeliğin çoştuğu kadar, duran yüzüdür o sakinlik. Durma bir yokluk değil bir varlık göstermedir o dinginlikte. Tıpkı besteci Bach’ın dediği gibi olur her şey:Sürekli basso(ya da continuo) müzik için en sağlam temeldir; zira iki elle ve öyle bir biçimde çalınır ki, sol el yazılı notaları çalarken sağ el de uyum ve kakışmaları ekler ve Tanrı’nın zaferi için uyumlu bir armoni yaratılır. Tüm müziğin hedefi ve varoluş nedeni Tanrının yüceltilmesi ve aklın dinlendirilmesidir. Bunlara uyulmazsa ortaya gerçek müzik yerine yalnızca şeytani gürültüler çıkar.” Bach bu nedenle ruhumun pasını siliyor Tanrısal matematiğin armonisiyle. An’ın peşinden geldiğim yer sonsuz zaman çevriminin orta yeri. “Yolların silindiği yerde buluveriyorum umutsuzluğu, beni tasarlayan ruhu, beni çizen eli, beni ortaya çıkaran gözü. Buluveriyorum beni bulan dostu, benzerimi;ve kadını, karşıtımı, sancaklarla donattığım kuleyi, köpüğümün saldırdığı duvarı, gözlerimin egemenliği altında yavaş yavaş dirilen yıkıntılar kentini. Sessizliğe ve gürültüye karşı Söz’ü buluveriyorum, her gün kendi kendini bulan , beni bulan özgürlüğü.”* Zamanın içine serpişiyor özgürlüğün parlak ,kışkırtıcı tüyleri&#8230;.. *Octavia Paz , Güneş Taşı , Çekirdek Yayınları NEVVAL SEVİNDİ</p>
<img src="http://www.nevvalsevindi.com/yeni/?ak_action=api_record_view&id=2600&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2007/05/04/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SEVGİ SEVİLENE ÇEKİLMEDİR</title>
		<link>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2004/03/13/</link>
		<comments>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2004/03/13/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Yüzyıl]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[12]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yeni olan her şeye bir özlem ve kutsallık atfederiz neredeyse.Bayramları yeni giysilerle  donanmak  sevaptır.Yeni bir şey giymek uğurludur.Yeni ev alınca  birden bir şevk sarar aileyi tüm dertleri,sevgisizlikleri unutturacak bir can simidi  gibi bakılır bu göçme olayına.Alış veriş ve yerleştirme ile geçen mutlu günlerin sonunda normal rutine giren yaşam ve insan ilişkileri hiç bir sorunun eski evde bırakılamadığını gösterir.Mekan değiştirmenin ferahlığı  beraberimizde taşıdıklarımızla doğru orantılıdır.Yeni bir yıla girerken de her kültür ve inanış kendince kutsal olanın kutsanma törenlerini içerir.Brezilya&#8217;da vudular  deniz tanrıçası adına sizi kutsar ve tüm kötülüklerin geçmiş yılda kalması için dua eder.İçinizdeki kötü ruhları kovar. Burada &#8220;beden ruhun örtüsüdür.Solucanın kılıfı gibi bir sargıdır.Şeytan içine girdikten sonra,ruh kendini savunmaya çalışır,Şeytanı şaşırtmak için birken bir çok olur,şeytan da çalabildiklerini çalar bu bölünmüş ruhtan.&#8221;İblis ruhları yüklenip bedenden çıkamasın diye kafanın üstüne kırmızı boya sürülür,çünkü  kapısı oradadır bedenin.Bedenler evlere benzerler.O zaman mapus kalan şeytan gücünü yitirir ve ölür.<br />
Afrika&#8217;da da fotograf çekilmesine izin vermezler,onların ruhunu çalacağınıza inanırlar.Her bir parçası kendilerinde kalması gereken ruh!<br />
Yeni bir aşk ilişkisi de hep umutla başlar.Yaşamdaki tüm sevgisizlikleri bununla  yeneceğinizi  düşünürsünüz.Size aldırmayan kocanızdan kurtulmak için,sizi terk eden sevgilinizi unutmak için ya da  sevgiden enfrete dönüşmüş ilişkileri gömmek için yeni bir aşk  büyülü bir mükemmellik içerir.&#8221;Aşk ilişkileri&#8221; rasyantısal olduğu için sıradandır,ama bizim umduğumuz  gerçek bir aşk ya da sevgi bulmaktır.Sevilmektir.<br />
<span id="more-2083"></span></p>
<p>Batı kültürü bizden farklı olarak aşkı küçümser,sevgiyi yüceltir.Oysa  tasavvuf dahil bizim  geleneğimizde  &#8220;aşk&#8221; vardır.Aşkla yaşamak ve görmek vardır.Ortega  sevgiyle arzu arasındaki ayrımı yaparken  &#8220;aşık olmak&#8221;bir dikkat olgusudur der ve &#8220;bir şeyi arzu etmek,kuşkusuz o şeye  sahip olmaya doğru ilerlemek demektir(&#8220;sahip olmak&#8221;burada  bizim bir parçamız olmasını istemek anlamındadır).Bu nedenle arzu,doyurulur doyurulmaz söner,doyumla birlikte sona erer.Oysa sevgi,sonsuza dek doyumsuz kalır.Arzunun edilgen bir özelliği vardır;  bir şeyi arzu ettiğimde,alında arzu ettiğim şey o nesnenin bana gelmesidir.Yerçekiminin merkezi olarak ben,her şeyin benim önüme düşmesini beklerim.Sevgi arzunun tam tersidir,çünkü baştan sona etkinliktir.Sevgide,nesnenin bana gelmesi yerine ,ben nesneye giderim ve onun bir parçası olurum.Sevgi eyleminde iki kişi kendilerinin dışına çıkarlar.O bana doğru gelmez,ben ona doğru çekilirim.Sevgi,sevilen şeye doğru çekilmedir.&#8221;**<br />
Mevlana da &#8220;haydi ben bensiz geleyim/sen sensiz gel&#8221; der  aşkın nehrine dalmak için.&#8221;Sevdiğimizde,içimizdeki dinginliği ve sürekliliği terkederek gerçekten o nesneye doğru göç ederiz.Sürekli bir göç durumu içinde olmak,sevgi içinde olmak demektir.&#8221;<br />
&#8220;Akışkanlık ve süreklilik&#8221; sevginin ruhsal ırmağının büyülü sözcükleridir.İçimiz kıpır kıpır olur.Bir lav  çağlayanı olarak akar gider  sevilene doğru.Lavın akışkanlığı ve sıcaklığı korkutucudur sıradan  ilişkiler için,gerçek sevgi ancak bunu göğüsleyebilir.Onunla ayni yatağa girecek gücü ancak  seven bir aşık karşılayabilir.Sevginin aktif gücü  sürekliliğindedir.Karşımızdakine akıttığımız sıcaklık kadar bu süreklilik  güvenli bir huzur sunar  yüreğimize.<br />
Yeni yılda yeni  bir yaşam biçimi olacak mı yoksa düzenin devamlılığı esası kolayca  yılbaşından süzülecek mi bilinmez elbette.Yaşamın  tüm  direnci  de burada yatar.&#8221;Aşk ilişkisi&#8221;ni aşk ve sevgi  sanan yanıltıcı  erotizm anlayışı  insanın derinliğine  ulaşamayan bir  mantar tıpa gibi  suyun üstünde salınır durur.<br />
Yeni yılın , ben herkesin gözüne aşk  bahçeleri,gönlüne aşk şebboyları, dudaklarına aşk iksiri,ellerine aşk  elektriği,kulaklarına aşk sözcükleri, burnuna  aşkın  tütsülü kokularını  getirecek  bir  temizliği sağlamasını diliyorum.Zamanın lehimizde  işleyen  yanı olan olgunluğun tatlı  ve sulu doyuruculuğunun  ayrımına varabilirsek  bugünü yaşamak da zenginleşebilir  gelecekle birlikte.Belki yaşamla göz göze geliriz de birden infilak eder  sımsıkı kapalı  kapılar ve pencereler,ardına dek açılır yaşam önümüzde  şafak söker gibi  zamanın dudaklarında.<br />
Zamanın gözleri açılır ;işte yeni bir gün!</p>
<p>*Masalcı,M.Vargas Llosa   Can yay.<br />
**Sevgi üstüne, Ortega Y Gasset Yapı Kredi Y.</p>
<p>NEVVAL    SEVİNDİ</p>
<img src="http://www.nevvalsevindi.com/yeni/?ak_action=api_record_view&id=2083&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2004/03/13/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SEVGİ SEVİLENE ÇEKİLMEDİR</title>
		<link>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2004/03/13/</link>
		<comments>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2004/03/13/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Yüzyıl]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[12]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yeni olan her şeye bir özlem ve kutsallık atfederiz neredeyse.Bayramları yeni giysilerle donanmak sevaptır.Yeni bir şey giymek uğurludur.Yeni ev alınca birden bir şevk sarar aileyi tüm dertleri,sevgisizlikleri unutturacak bir can simidi gibi bakılır bu göçme olayına.Alış veriş ve yerleştirme ile geçen mutlu günlerin sonunda normal rutine giren yaşam ve insan ilişkileri hiç bir sorunun eski evde bırakılamadığını gösterir.Mekan değiştirmenin ferahlığı beraberimizde taşıdıklarımızla doğru orantılıdır.Yeni bir yıla girerken de her kültür ve inanış kendince kutsal olanın kutsanma törenlerini içerir.Brezilya’da vudular deniz tanrıçası adına sizi kutsar ve tüm kötülüklerin geçmiş yılda kalması için dua eder.İçinizdeki kötü ruhları kovar. Burada “beden ruhun örtüsüdür.Solucanın kılıfı gibi bir sargıdır.Şeytan içine girdikten sonra,ruh kendini savunmaya çalışır,Şeytanı şaşırtmak için birken bir çok olur,şeytan da çalabildiklerini çalar bu bölünmüş ruhtan.”İblis ruhları yüklenip bedenden çıkamasın diye kafanın üstüne kırmızı boya sürülür,çünkü kapısı oradadır bedenin.Bedenler evlere benzerler.O zaman mapus kalan şeytan gücünü yitirir ve ölür. Afrika’da da fotograf çekilmesine izin vermezler,onların ruhunu çalacağınıza inanırlar.Her bir parçası kendilerinde kalması gereken ruh! Yeni bir aşk ilişkisi de hep umutla başlar.Yaşamdaki tüm sevgisizlikleri bununla yeneceğinizi düşünürsünüz.Size aldırmayan kocanızdan kurtulmak için,sizi terk eden sevgilinizi unutmak için ya da sevgiden enfrete dönüşmüş ilişkileri gömmek için yeni bir aşk büyülü bir mükemmellik içerir.”Aşk ilişkileri” rasyantısal olduğu için sıradandır,ama bizim umduğumuz gerçek bir aşk ya da sevgi bulmaktır.Sevilmektir.</p>
<p>Batı kültürü bizden farklı olarak aşkı küçümser,sevgiyi yüceltir.Oysa tasavvuf dahil bizim geleneğimizde “aşk” vardır.Aşkla yaşamak ve görmek vardır.Ortega sevgiyle arzu arasındaki ayrımı yaparken “aşık olmak”bir dikkat olgusudur der ve “bir şeyi arzu etmek,kuşkusuz o şeye sahip olmaya doğru ilerlemek demektir(“sahip olmak”burada bizim bir parçamız olmasını istemek anlamındadır).Bu nedenle arzu,doyurulur doyurulmaz söner,doyumla birlikte sona erer.Oysa sevgi,sonsuza dek doyumsuz kalır.Arzunun edilgen bir özelliği vardır; bir şeyi arzu ettiğimde,alında arzu ettiğim şey o nesnenin bana gelmesidir.Yerçekiminin merkezi olarak ben,her şeyin benim önüme düşmesini beklerim.Sevgi arzunun tam tersidir,çünkü baştan sona etkinliktir.Sevgide,nesnenin bana gelmesi yerine ,ben nesneye giderim ve onun bir parçası olurum.Sevgi eyleminde iki kişi kendilerinin dışına çıkarlar.O bana doğru gelmez,ben ona doğru çekilirim.Sevgi,sevilen şeye doğru çekilmedir.”** Mevlana da “haydi ben bensiz geleyim/sen sensiz gel” der aşkın nehrine dalmak için.”Sevdiğimizde,içimizdeki dinginliği ve sürekliliği terkederek gerçekten o nesneye doğru göç ederiz.Sürekli bir göç durumu içinde olmak,sevgi içinde olmak demektir.” “Akışkanlık ve süreklilik” sevginin ruhsal ırmağının büyülü sözcükleridir.İçimiz kıpır kıpır olur.Bir lav çağlayanı olarak akar gider sevilene doğru.Lavın akışkanlığı ve sıcaklığı korkutucudur sıradan ilişkiler için,gerçek sevgi ancak bunu göğüsleyebilir.Onunla ayni yatağa girecek gücü ancak seven bir aşık karşılayabilir.Sevginin aktif gücü sürekliliğindedir.Karşımızdakine akıttığımız sıcaklık kadar bu süreklilik güvenli bir huzur sunar yüreğimize. Yeni yılda yeni bir yaşam biçimi olacak mı yoksa düzenin devamlılığı esası kolayca yılbaşından süzülecek mi bilinmez elbette.Yaşamın tüm direnci de burada yatar.”Aşk ilişkisi”ni aşk ve sevgi sanan yanıltıcı erotizm anlayışı insanın derinliğine ulaşamayan bir mantar tıpa gibi suyun üstünde salınır durur. Yeni yılın , ben herkesin gözüne aşk bahçeleri,gönlüne aşk şebboyları, dudaklarına aşk iksiri,ellerine aşk elektriği,kulaklarına aşk sözcükleri, burnuna aşkın tütsülü kokularını getirecek bir temizliği sağlamasını diliyorum.Zamanın lehimizde işleyen yanı olan olgunluğun tatlı ve sulu doyuruculuğunun ayrımına varabilirsek bugünü yaşamak da zenginleşebilir gelecekle birlikte.Belki yaşamla göz göze geliriz de birden infilak eder sımsıkı kapalı kapılar ve pencereler,ardına dek açılır yaşam önümüzde şafak söker gibi zamanın dudaklarında. Zamanın gözleri açılır ;işte yeni bir gün! *Masalcı,M.Vargas Llosa Can yay. **Sevgi üstüne, Ortega Y Gasset Yapı Kredi Y. NEVVAL SEVİNDİ</p>
<img src="http://www.nevvalsevindi.com/yeni/?ak_action=api_record_view&id=2599&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.nevvalsevindi.com/yeni/2004/03/13/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
