Kalbinin iki damarı tıkalı olduğu için Amerika’da Cleveland kliniğinde anjiyo olan Fethullah Gülen Hocaefendi New Jersey’de kalıyor yaklaşık bir aydır. Kendisiyle kimse görüştürülmüyor ve Türkiye’den sadece İnternet aracılığıyla alınan haber özetleri veriliyor. Şeker, tansiyon ve kolestrolü yüksek olduğu için kendisine özen gösteriliyor. Benim görüşme talebimi kabul ettiğini söyleyince üç gün önce geldiğim NewYork’a tekrar uzun bir yolculuk yaptım. “Kendimi zihnen buna hazırlamıştım” dediği için heyecanlanmış ve hemen gitmek istemiştim. Kendisiyle iki gün sohbet edip birlikte zaman geçirdim. Her konudan birer damla sohbette bulunmamızın nedeni bir kesiti derinlemesine ve çeşitliliği içinde verme isteğidir. Genelde Türkiye görmek istediği boyut ve çapta olguları değerlendiren bir ülke. Ben bunun dışında bir perspektif içinde Fethullah Gülen’i anlatmak, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar çerçevesinde ele alınmasını sağlamayı amaçladım. Kendisiyle New Jersey’de bir apartmanın 28. katında karşı karşıya geliyoruz. Amerika’da okuyan öğrencilerin kaldığı bu daire karşısına New York’u almış Hudson nehrine bakıyor. Bizi çevreleyen New York manzarası bir ufuk çiziyor. Köprüleri güneş ışığında parlayan, camları alev alev yanan, yeşille şenlendirilmiş kıyı boyunca sıcağın verdiği rehavet çökmüş durumda. Birlikte kahvaltı ederken doktoru Kudret bey, öğrenciler, dostları bizimle birlikte sohbet ediyor. Ben sıcak siyasi konularda yorum almamak için doktoruyla anlaşıyorum, buna riayet ediyorum. Çünkü tansiyonu, şekeri Amerika’da düşürülmüş.Buradaki sakin yaşamı, Türkiye’deki hercümercden uzak dinlenişi işe yaramış.Ben bu dengeyi korumaya sohbet boyunca özen gösterdim. Fethullah Gülen Hocaefendi , nazik, çekingen bir kapanıklılık sergiliyor önce insana. İç dünyasının zengin sofrasından kalkıp dışarıya çıkmak, çok iyi bildiği sorulara muhatap olmak pek de hoşuna gitmiyor belli ki. İç dünyasının kıvrımlarında, sinir uçlarında dolanmaya alışkın, zihni haritasının geniş coğrafyasında turlayan bir insan olarak zerafetle kendini korumaya çalışıyor gibi.Asla yüksek sesle konuşmuyor, kızgınlık tonu kullanmıyor ve emretmiyor. Çirkin siyasetin ve siyasetçinin onun tansiyon ve şekerinde büyük payı olduğunu anlıyorum. Bir gönül adamı olarak hoyratlığa karşı zerafeti, inceliği, kavgaya karşı barışı, hoşgörüyü öneriyor. Büyük ütopyalara, ideallere bel bağlayan gönlüne hiç yukarılara tırmanma izni vermiyor. Alçakgönüllü olmanın içtenliğini insana taşıyor. Yumuşak davranışları ardında kararlı bir irade, bugün için ağdalı sayılan dilindeki sevecen yaklaşım insanı günlük değerlerin dışına taşıyor. Çoşkusu deli dolu bir ırmak gibi damarlarında akarken o utangaç bir tavırla dinliyor, sabırla anlatıyor herşeyi. İnanıyor ve inandırıyor. Samimiyeti bir elektrik akımı gibi iletkenlik taşıyor. Toplumumuzun hiç bilmediği af etme duygusunu bir ruh iklimi içinde sunuyor. Bin yıllık tecrübenin ve kültürün saçılıp savrulmasına, bizim olmayan bir kültürün yarım yamalak oluşturulmasına itiraz ediyor. Bir politikacı gibi hedefler koyuyor,plan ve projeler öneriyor. Kendine güvenen yeni bir nesil yetiştirilmesi gerektiğine inanıyor. Altın nesil yeni insan tasarımının bir parçası. Kaybolmuş değerlerin kazanılacağı erdemlerle örülü bir yeni yapılanma düşü için yazıyor, konuşuyor. Bireye inanıyor ve insanın kendi içinde derinleşmeden, hesaplaşmadan kafa ve kalb bütünlüğünü sağlayamayacağını düşünüyor. “ Gazali’nin aydın semasında Pascal unutulmasın, Mevlana ile semaa kalkarken Pastör’ü laboratuarda selamlama eksik bırakılmasın” diyerek Türkiye’nin iki cihanda aziz olan bir kültür sentezine gebeliğine işaret ediyor.Bunu gerçekleştirmek için eğitime inanıyor. Gerçek mümin yurt içinde ve dışında başarılı işadamıdır anlayışıyla hür girişimçiyi destekliyor.Dünyanın dört bir yanına yayılmış cemaat okullarına şimdilerde üniversiteler eklenmekte. Türk kültürünü ve Türk dilini dünyanın dört bir yanına taşımak en büyük ideali yaşamda. Hiç evlenmemiş ve hep yalnız yaşamış bir insan olarak her işini kendi yapma alışkanlığında. Evine gelen konuklara çorbasından tatlısına yemeklerini kendi elleriyle hazırlıyor.Hamur açabiliyor, hamurlu Erzurum yemekleri yapıyor. Evin sahibi olan master öğrencisi Mustafa nasıl birlikte tatlı yaptıklarını anlatırken o hınzırca bir gülümsemeyi saklamaya çalışıyor.Onun bir mutfak düsturunu anlatıyor:” Ocağa yemeği koyunca dönüp baktığında mutfak tertemiz olmalı”.Sizin öğüdünüzü tutmaya çalışıyorum diyen Mustafa yaptığı iki çeşit böreği sunuyor bize. Onda derviş geleneğinin uzantısı olan çilekeşlik, iç dünya ve sevgiyle yaşamı anlamlandırma temel olmakla beraber büyük bir direncin kökleri de kendini hissettiriyor. İdealle beslenen bu direnç tüm coğrafyalara uzanıyor.Geometrik bir büyüme gösteriyor. Karar mekanizmasının tetiği oluyor. Astronomiye olan tutkusunu bildiğim için Mars’daki gelişmelerden başlıyorum sohbete. Yıldızları, gökyüzünün derinliğini seven Fethullah Gülen yıldızlar haritasında evrenin asude dinginliğini buluyor. —Uzay çalışmaları konusunda dünyanın gerisindeyiz. Asırlarca geride kalmışız bu mesafenin aşılması epeyce zor. Türkiye’nin önemli problemlerinden teknolojinin, bilginin transfer edilmesi. Gündelik işlerle meşgul olmaktan devlet olarak plan proje olarak bile değerlendiremiyoruz. N.S: Para mı sorun? F.G:Parayı milletimiz çözebilir sanıyorum.Önce olmaması gereken küçük meseleler, günlük siyaset milletin atisinin önüne geçiyor hep. Yoklukta varlık bulmuş Kurtuluş Savaşını gerçekleştirmiş olan milletimizin bugünde bunları yapabileceğine inanıyorum.Pratikte de bugün biraz kurcalayınca bunun böyle olduğunu görüyoruz. Mesela Asya’daki eğitim faaliyetleri bunun bir örneğidir.Bunu bazıları değirmen suyu meğirmen suyu, Amerika’ya İngiltere’ye dayandırmak istiyor ama Allah da biliyor, peygamberde biliyor,mahşeri vicdan da biliyor bu İstiklal mücadelesini gerçekleştiren mahşeri vicdanın işidir.O gün millet nasıl çoştuysa varını yoğunu buna yatırarak, her gün bunu gerçekleştireceğine inanıyorum. Elverir ki millete planlar sunulsun, ümit vaad edilsin, yapılan şeylerle bir neticeye varılacağına inandırılsın millet her şeyi yapar. N.S: Orta Asya’da okullarınızı gördüm.Üstelik ben “Devekervanıyla İpekyolu” projesi kapsamında gitmişken tesadüfen gördüm. O insanlara bu şevki, çoşkuyu nasıl aşılıyorsunuz?Bu insanlar bir hedef konduğu için mi koşabiliyorlar yoksa başka bir his mi işin içinde? F.G:Değişik faktörler var.İnsanımız çok yürekli yalnız bunu ortaya koyabilmesi için inanması gerekli.Bizim gibi arı vızıltısıyla bile birşeyler fısıldansa o mahşeri vicdan harekete geçebiliyor.Demek o kadar bile olsa bu milletin hamiyet hislerine, civanmertliğine müracaat edilmemiş. Ben bu işin organizatörü olduğumu söyleyemem,ben bu işin yararlı olduğuna inandım.Gerçekleşebileceğine ve sonrasında kalabileceğine inandım.Asya insanının beyninin guddelerinde, şuuraltı olarak milletimize karşı bir güven,itimat var.Ana millet, baba millet olarak gören bir şey vardır.Gezdiğim her yerde, benim işim olmadığı halde, hep aynı teşvikte bulundum.İnsanlar bu sese cevap verdiler.Gerçekten inandılar. Ben de işin doğrusu hayret ettim yani.Bu kadar az bir gayretle onların bir küheylan gibi şahlanmaları beni de hayretten hayrete sevk etti. Milletin ruhundaki cevhere bir kere daha inandım,Asya steplerinden kalkıp at sırtında Tuna nehrini defalarca geçen bir millet olduğumuzu bir kere daha gördüm.Bu ruhundaki güç öyle bir kaynak ki, bu cevheri bilemeyenler yapılan şeylere başka kaynaklar aramaya başladı. Oysa ki bu milletin kendi içini ortaya koyması demekti.İrade gücünü ortaya koydu.Başka bir mülazamı arz etmek isterim; 1992’lerde hafif sarsıntıları fark edince oradaki insanlara sahip çıkalım Çarlık Rusyasının, kömünizmin altında inlediler şimdi de Batı istismarına açık olacaklar bu kardeşlerimizin yardımına gidelim mülazası ile gidersek kendilerine çok şey vereceğimizi düşündük. Türkiye oturmuş bir devlet, demokrasi yerleşmiş.Günümüzde İslam dünyası, İslam birliği demelere karşı , bize tepeden bakan insanlar yerine de bizi kabullenecek insanlara yönelmeyi yararlı bulduk.Gelecekte belki başkalarına cazibe merkezi olacak yerler olması. Hususi kültür ve eğitim adına yatırımların boşa çıkmayacağını düşünerek sevdiklerimizle başladık. N.S:Aslında bunlar politikacıların yapması gereken ve yapmadıkları. Onlar insanları heyecanlandıramıyor,onlara bir şevk veremiyor.Tam tersine umutsuzluk veriyorlar.Böyle politik hedefler ve yapılanların yanısıra çok kırılgan bir iç dünyanız var.Büyük hayallerin beslendiği bir yaratıcılığı da taşıyorsunuz bunların ikisini birarada taşımak zor olmuyor mu? F.G:Meşakkat miktara esas derler,herşeyin avantajları kadar riski de var.Bunlara katlanmak lazım.Çok söylüyorlar milletin ruhundaki cevherin çıkarılması meselesini politikacılar , hamasi destan maiyetinde ama onu keşfetmeye, harekete geçirmeye matuf ciddi, inandırıcı bir tavırları olmuyor.Öyle tutarsız şeyler oluyor ki en büyük kredileri olan güveni kaybediyorlar.Politikanın dışında olmanın bir yönüyle bir yararı olabilir bir önemli mevzu seçersiniz, bir idealiniz vardır onu belirlersiniz.Zaten çok zor,çetin bir olay.Bir de herşey bir kader denk noktasında cereyan eder, yani dersiniz ki burada bir ölüm de olabilir fakat kalım olursa kazanırım.Ne kaybederiz diyoruz ya bu millet uyanırsa diye düşünüyoruz. Kader denk bazılarının süpriz dediği sizin hayal ettiğiniz gerçekleri çıkarıyor.Politikacı bu mülahazalara eğilemiyor.O gününü gün etmeyi düşünüyor.Bu milletin tarihini ve geleceğini düşünmüyor. N.S:yani ideal gerekiyor.. F.G:Günlük meselelerle çok meşgul olursa insan başka meselelere gabileşir diyor bir düşünür.Bir kaç yıl öncesine kadar Türkiye’nin bir asya meselesi yoktu.Bazı şeylerin planı yapılıyordu ama Atatürk çok önceleri söylemiştir 1935’lerde. Demek ki bizim politikacılarımız o noktaya vardıysa eğer 62 sene geriden geliyor demektir.Onu görememişiz .Ne olursa olsun artık deyip son sözü söylemek lazım o kader denk noktası geldiğinde.Ben dedim ki asyaya açılırsak ne kaybederiz?Azerbeycan’ı Ruslar işgal ettiğinde arkadaşlarımıza orada kalın dedim,ezilseniz bile kalın dedim.Onların mağdur olduğu bir dönemde orada olmamız yardım eli uzatmamız bir kredidir. Devletimiz bir yönüyle bunu düşünüyor, bir diğer yönüyle de devlet olarak hareket ederse başka devletleri karşısında bulur.Oysa bizimki sivil bir girişimdir,yani bağışlayın ne deve ne kuş.Bize derler devlet adına mı hareket ediyorsunuz nasıl telakki ederseniz, kendinize mi hareket ediyorsunuz nasıl telakki ederseniz.Ama biz devletin ayrılmaz bir parçasıyız,yaptığımız herşey devletimiz adınadır.O açıdan bazen böyle bir belirsizlik de bizim için güç kaynağı oluyor.Çok önemli bir dinamik oluyor.Orada yapacağımız herşeyde KGB ile, Rus sertliği ile karşı karşıya kalacağımızı hep hesap ettik.Onurlu, demokrasiye ulaşmış, cumhuriyetle idare edilen bir devletin kendilerine uzanan elini saymalarıyla karşılaştık,adeta bekliyorlarmış.İltifatlarına mazhar olduk.Türkiye’nin geleceği adına önemli bir güç kazandık. N.S:Orta asya kültürümüzün ana ırmağının aktığı yer.Yesevi döneminde İslam anlayışında kadın erkek birarada ibadet eden Türklerin 13.yüzyıla kadar Kuran’ı da Türkçe okuduğunu hatırlarsak bugün neden kadını erkeği ayırıyorlar,haremlik-selamlık yapmaya çalışıyorlar?Dinde ve tasavvufta kadın erkek bir değil mi? F.G:Ahmed Yesevi bir insan, dünya kültürüyse eğer, Allah ve kainatı içine alan bir yorumla meselenin kaynağından farkı yoktur.Demek ki bunu farklılaştıran yine insanlar olmuş,insanların yorumları.Allah Resulu dönemine bakılacak olursa mescitte kadın erkek birlikte ibadet ediyor.Bizim camilerimiz gibi de mahfilli,mahsureli değildir.Arada bölme falan olmadan birlikte olurlardı.Değerli Hadis kitapları buyuruyor ki ; Medine yakınları çok fakirdir birer önlükle dolaşıyor bunlar.Namaz kılarken hoş olmayan manzaralar oluyor.Kadınlar hemen arkalarında namaz kıldığı için Efendimiz buyuruyorlar ki:”erkekler başını kaldırmadan siz başınızı kaldırmayın”.Burada bir mahsuru önlemek için, açıklıkla saçıklıkla karşı karşıya kalınmasın diye.Allah huzurunda olunan bir yerde,orası bir konsantrasyon yeridir. Zamanla bu işin üstü örtülmüş,siz erkeklerle Allah diyeceksiniz neden kadınları bundan mahrum edeceksiniz?Neden beraberlikten alıkoyacaksınız?Bu açıdan ele alırsak bizim camilerin mahfilleri, mahsureleri bile sorgulanmalıdır.Yesevi hazretleri de bu geleneği devam ettirmiştir.Anadolu’ya gönderdiği dervişlerde bu derinliğin, bu mananın, bu ruhun ve hoşgörünün temsilcileri olmuşlardır.Bu ruh Osmanlının kuruluşunda çok önemlidir, Mevlana, Hacı Bektaş Veli gibi pirler hep bu ruhun uzantılarıdır.Anadolu bu ruh,bu mana ile şekillenmiştir.Yesevi’ye kadar insanlar dinle hakikat arasına girmişler. Antik çağda kadınlar hakim olduğunda tanrıçalar vardı,sonra erkek egemenliğinde tanrılar çıktı.Sonra erkek erkeğe bir sistem kuruldu, bu bir zulüm sistemi oldu, maalesef denge kurulamadı yani. Karşı taraf hakkını alacağına ,hak almak adaleti kurmak,denge demektir,bu sefer tepki doğdu. Üstünlük söz konusu değildir,işbölümü söz konusudur. Dinimize göre kadın çoçuğunu bile emzirmek zorunda değildir.Yeseviler, Mevlanalar,Yunuslar bu meseleyi çok güzel yorumladılar,Ebu Hanefi de güzel yorumladı;hakim olabilir dedi. Bu ayrılıkları biz icat etmişiz bir etki -tepki sorunu olarak sürmüş. N.S:Kadın tecrit edilerek örtünmesi isteniyor.Kezban Hatemi Kuran’da örtünme yoktur diyor. Örtünme var mı yok mu?Bu konudaki dayatma nedir? F.G:Kezban hanımı ben de dinledim.Kuran’da örtünmeden bahsediliyor ama keyfiyet mevzuu ayrı.İran’daki gibi çarşaf mı olacak peçe mi olacak bu konuşulur.Bu İslamın geniş ufkunu biraz daraltmak olur,zevksizlik olur.İslam dinini bir kostüm dini haline getirmek olur ki bunlar yanlıştır.Başörtüsü de üzerinde durulacak usulden bir mesele değildir. Bunlardan dolayı insanın baskı altına alınması dinin ruhuna uygun değildir.Bu konuda dayatmalar, ısrarlar ifrattır ve zorlamadır.Hatta nefret ettirmedir.Gönülde sevgi çok önemlidir,işin kaynağıyla irtibat önemlidir bu tür meseleler küçüktür.Herkes hoşgörü ister,ben de kendi telakkilerim,kabullerim içinde hoşgörü isterim.Benim de buna ihtiyacım vardır.Ancak böyle olursa toplumun değişik parçaları biraraya gelebilir aynı ölçüde bende herkesi bağrıma basmalı ve kabullenmeliyim.O kadar çok müşterek yanımız var ki teferruata ait şeyler bizi bölüp, parçalamamalı.Caminin içinde birbirimize düşeceksek, barışı bahçede olmak sağlıyorsa dışarıda olmak daha iyidir. N.S:İran’da İslam adına bir devlet kuruldu.Bireysel özgürlükler ve sevgi yok edildi. İnsanlar tepkilerini oylarıyla anlatmaya çalıştılar.Acaba İslam bireysel özgürlükler açısından nasıldeğerlendirilebilir?İslamla demokrasi bağdaşmaz mı? F.G:Bazıları tepkiler koyuyor, ama günümüzde modern yorumcular İslam’ı özüyle iktisadi, siyasi ve kültürel yanlarıyla tahlil edince görülüyor ki bu sistemlerin, anlayışların değişik doktrinlerin her biriyle kesiştiği noktalar, içiçe girdiği halkalar var. Hatta sosyalizmle, sosyal demokrasiyle bile irtibatlandıran insanlar oldu. İslam Sosyalizmi diye kitap var.Peyami Sefa da 160 çeşit sosyalizmden bahseder bunlardan biri de İslam sosyalizmi der.Hatta bazıları kapitalizmden daha fazla devlet otoritesi,umumun çıkarlarını gözetme nedeniyle komünizmle bağdaştırırlardı.Bunların münakaşası yapılabilir.Bir kesit alıp onunla ilişkilendirerek bu oymuş demek ifrattır.Bediüzaman’ın burada enfes bir yorumu vardır;”arkadaşlarım bana çorba getirirlerdi ben tanelerini karıncalara verirdim.Bana bunun hikmetini sorduklarında bu karınca , arı milleti cumhuriyetçidir ben bundan dolayı seviyorum kendilerini.” Ama şekli cumhuriyetçi değil.Cumhuriyet deyip elli türlü insan hak ve özgürlüklerini baskı altında tutan değilim demiştir.Geniş katılımlı ve herkesin memnun olacağı bir hüküm sürmedir. Modern yorumcular İslamiyete cumhuriyet dememek için hiç bir sebep yok diyorlar.Kuran yorumlansa da , sünnet yorumlansa da zamanın yorumları en isabetli yorumlardır.En güçlü, en tutarlı , en kalıcı yorumlardır.İslam’a demokrasi dememek için bir neden yok.Osmanlı döneminde dünya kadar kanunnameler var.Bunlar dünyevi maslahatları hedef aldığından meseleye sekülerizm yanıyla bakılabilir.Kimsenin dinine,ibadetine karışılmaması açısından bakılırsa bir laisizm de söz konusudur.Anayasanın ilk maddesine bakın kimsenin dinine karışılmaz. Kuran’da “sizin dininiz size benim dinim bana” der.Dinin temel ruhu herkesi ruhuna basmasıdır.Osmanlıların kusurları olabilir ama milyonlarca insanı idare edebilmeleri bu derin hoşgörüdendir. İslam demokrasiyle taban tabana zıttır demek haksızlık olur, aynen demokrasidir,sosyalizmdir demek de ifrat olur.Aklın hikmeti vucüdu vardır.Her şeyi kendi çerçevesiyle kavramalı.Barışa yaklaşır o zaman. N.S:Sizin söyledikleriniz bir sentez içeriyor.Yunus’un sözünü ettiği “molla Kasım”lar ne olacak? F.G:Buraya geldikten sonra,Türkiye’deki hadiselerden sonra bir deneme olarak bir “Yobaz” şiiri yazmak istedim.Okuyamayacağım henüz düzeltemedim. Belli bir dönemden sonra Selçuklulardan beri biz yobazlık yaşamışız.Yobazlık bizim başımızın belası olmuştur.Din adına yobazlık yapanlar olduğu gibi dine karşı da yobazlık yapanlar olmuştur.Bunların en mümeyyiz vasıfları dayatmadır. Molla Kasım’lar her zaman yobaz tipin temsilcileri olmuşlardır. N.S: Yaşamınızda çok çile çektiniz,başınızdan çok şey geçti.İçinizdeki çoşkuyu boğmaya, sizi ezmeye dönük olaylardan nasıl çıktınız bugüne? F.G:Hep yararlı olmaya çalıştım, çilesini katmerli çekenler oldu.İçinizde bir ideal olunca yapılıyor.Çocukluğumdan bu yana Yesevi’lerin mirasçıları tekkelerin ışıkları,havası ruhuma sinmiştir.Böyle büyük bir tarihten gelen bir milletin küçüklüğünü hiç bir zaman hazmedemedim. Hep hayalimde, ütopya sayılan hislerle yaşadım.Bazen çaresizlikle onları gözyaşlarımla seslendirdim.Bence gözyaşı kelimesiz, sessiz şiirdir. Bu nedenle insanın ensesinde boza kaynattıkları da oldu.Vatan haini gibi takip edildiğimiz de oldu.Gönül koymadım diyemem ama unuttum onları.Şu anda kimseye düşmanlık duymuyorum.O zaman bile hislerimle değil, mantığımla meseleye yaklaştığımda bu işi bana yapanlara hakkımı helal ettim.bu altın kuşakta bir gün benim ülkem sikkeyi kesen,tuğrayı basan olursa her şeye katlanılır dedim. N.S: Bütün sözlerinizde,yazılarınızda derin ve güçlü bir vatan sevgisi var. Pek bilinmeyen bir olay da sizin 1986’da Suriye’den Türkiye’ye kaçak girişinizdir. Mayınların arasından geçerek gelecek kadar mı seviyordunuz Türkiye’yi? F.G:Her hadisin arkasında şok bir hadise vardır,onu ezberleten odur. 1986’da aranıyor diye derdest edilmiştim.Özal’ın demokratik centilmenliğiyle ben salındım.O sene umreye gitmeye karar verdim, altı sene çok sıkıntı çekmiştim bir deşarj olma, bir konsantrasyon deyin isterseniz.Cidde’ye gittiğimde Türkiye’den haber verdiler havaalanında derdest edileceksin diye.Ben de yolumu değiştirdim Halep’ten geçeyim dedim.Annemin dayısı da kadıymış orada, onbir gün kaldım.Ayakkabısız, sürünerek ve dikenlere tutunarak geçerken anladım daha çok ben bu ülkeyi çok seviyorum.En sevdiğim Efendimizin yeri bile gözümde grünmedi Türkiye hasreti başlayınca.Kurşun menzilinden geçiyoruz iki taraftan.Üç dört kilometrelik yeri yedi sekiz saatte geçtik.Geçince şu kayanın dibinde 24 saat uyuyabilirim dedim.Böyle bir duruma maruz kalmayınca insan milletine bu kadar aşık olduğunu, sevdiğini bilmiyor.Bir bayram yaşadım. N.S: Hoşgörü sizin yönteminiz olarak burada işe yaradı mı? F.G:Bazı yerleşmiş adetler,davranışlar uzun zamanda ancak kaldırılabilir.Bazı sosyologlar,psikososyologlar peygamberimizin büyüklüğünü orada arıyorlar.Böylesine vahşi,ilkel kabileler arasında kötü ahlakları, huyları söküp atması mucize gibi görülüyor.Hoşgörü zaten milletin ruhunda var,bunun ortaya çıkması için toplumun çeşitli kesimlerinden sanattan ilim yuvalarına kadar herkesin ısrar etmesi gerekir.Yerleşik hale gelmesi için uğraşmalı.Kavga ortamı birden bire gitmez. Burada medyaya çok önemli bir iş düşüyor.Dikkat etmeli tahrip kolay tamir zor.Restorasyon birden bire olmayacaktır. Duygunun, itimadın yükselmesi, bakış açılarının değişmesi her şeyin yerli yerine oturtulması uzun zamana bağlı.Fakir diyorum ki,toplum hoşgörüye sahip çıkmalı.Hiç bir şeye karşı cihad ilan etmemeli ama mümkünse hoşgörü için cihad ilan etmeli.Bu insanlara karşı değil,kötü duygulara,tutkulara karşı yumuşak bir mücadeleyle insanları iyiye, güzele inandırmalı.Ümitsiz değilim.Fakat çok çetin bir işe kalkıştık diye korkuyorum.Bu konuda bedel ödemeye değer. Günümüzün yeni bir insan tipine ihtiyacı var.Hatta dünü aşkın olması gerektiği gibi bugünü de aşkın bir insan tipi.
Fethullah Gülen Cumhuriyet döneminin ilginç bir kimliği ve kişiliği. Her yönüyle onu tanımaya çalışmak biraz da ülkemizin insanını tanımak demek bence.Onun sentezi; tarihiyle barışık, çevresiyle , bugünüyle ve geleceğiyle barışık olmak. Erzumlu eski bir aileden olan Fethullah Gülen soyağacı olarak bir yandan Selahattin Eyyübiye, diğer yandan Hz.Ali’ye dayanıyor. Namaz için ara verince sohbetimize ben odasında istirahat ediyorum yarım saat.Çok sade döşenmiş odada siyah mobilyalar,bir yatak, televizyon ve dünya haritası var. Yerdeki Çin halısı üstünde açık seccadesi çok sade kıbleye çevrili duruyor.Hemen önündeki sehpada Kuran-ı Kerim ve üstünde gözlükleri. İlaçları aynanın önünde epey bir kaplıyor,insülin iğneleri özellikle göze çarpıyor. İsmet İnönü’nün en büyük hizmetinin Batı ve Doğu klasikleri tercümelerini yapmış olmasını söylediğini anımsıyorum masanın üstünde Azerbeycan asıllı , onikinci yüzyıl İran edebiyatının en büyük Mesnevi şairi Nizami Genceli’nin Mahzen-i Esrar kitabını görünce. Yanında Peyami Safa’nın 20.asır Avrupa ve Biz duruyor. “Kendini yenileme devamlı varolabilmenin ilk şartıdır,milletler, devletler duygu ve düşüncede,kalbi ve ruhi hayatta kendilerini yenilemeli, gençleşmeli” diyen Fethullah Hocaefendi eşyanın ve zamanın dilini insanına tercüme ediyor.Onun için zaman bir boşluk değil. N.S:Huntington “Medeniyetler Çatışması” kitabında ortaya sürdüğü teze ne diyorsunuz? F.G: Kültürlerarası çatışma olacağına inanmıyorum ben.Hatta böyle bir şeyi birileri planlıyorsa ve şimdilerde bir kısım hülyalarına dayanarak bu mevzuda bir kısım iddialarda bulunuyorlarsa,bence,madem böyle bir dalga kabardı geliyor,onun telatümünü- Yahya Kemal’e ait bu tabir_ yaşamadan evvel daha büyük bir dalgakıran koyalım bunun önüne, parçalayalım o dalgayı. N.S:Onun Türkiye için yorumu da; siz Avrupayı boşverin Doğu’da İslam dünyasının lideri olun zaten siz Avrupalı değilsiniz. F.G:Fakir, onu da kabul edemeyeceğim.Bizim Avrupalı da bir yanımız var, İslam dünyası ile de var. Avrupa ile entegrasyonumuz,öbürünü zaruri olarak çekip getirecektir.Eğer onu bilerek söylüyorsa bu bir yanlış.Bir kasda binaen yapıyorsa o kasda da gelmemek lazım. Bu kuru bir gündem meselesi,bir parti meselesi değil. N.S: Efendim, bir aydır Amerikada’sınız. Amerika’yı nasıl tanımlarsınız?Amerika nasıl bir ülke sizce ve bugün yeryüzünden Amerika kalksa eğer neler olur?Kalkması iyi mi, kötü mü? S.4. N.S: Çin’den bir endişeniz var mı?Çin’in dünyadaki yeriyle ilgili ne düşünüyorsunuz? S.9 N.S: Cezayir’de kadın yazarlara ölüm fetvası çıkartıldı, çoğu aydın öldürüldü. S.10 N.S:Tanzimat fermanında da belirtilen “Avrupalı müslüman” kimliği bizi belirleyen bir kimlik mi?Türk Avrupalı müslüman kimliği geleceğindir diyebilir miyiz? N.S:Bir Türk kimliği tarifi yapabilir misiniz, Türk kimliği nedir? Türk kültürünün Orta Asya ile 21.yüzyılda nasıl bir ilişkisi olacaktır? N.S:Bu zenginliğe rağmen sizin okullarda ağırlık hep matematik ve fen bilimlerinde. Sosyal ve kültürel alanda bu kadar zengin olan Türkiye’de okullarınız neden sosyal bilimlere yeterince önem vermiyor, sosyal bilimlere teşvik etmiyor öğrencilerini?Dünya ‘da da sosyal bilimlerin önemi anlaşıldı ve bugünü değerlendirmenin başka yolu olmadığı anlaşıldı. S.13 N.S:Dünyanın yeniliğe açık olduğunu söylediğiniz bu dönemde siz de bireyin çiçek açmasına çok önem verdiğinizi belirtiyorsunuz. Ama cemaat sonuç olarak kapalı bir sistemdir.Bu kapalılık içinde açılma ve genişleme mümkün mü?Fikir,düşünce üretimi açısından bu nasıl yansıyor cemaatinize? N.S:İnsan hak ve özgürlükleri daraltılabilir mi? F.G:Bu Anayasa bize biraz bol geldi daraltmak icap eder demek belki tartışılır tarafları bulunur,ama insan hak ve özgürlüklerinde daraltma tasvip edilemez.Ama bazı şeyleri öteden beri dıştan alırken bu bize uyar mı uymaz mı demeden bizi bir kalıba koymaya çalışıyorlar. Oysa bu milletin, bu devletin, bu toplumun kendine has özellikleri vardır.Onu kendi özelliklerinde aramak lazım,eğer onu kendi özelliklerinde aramazsak başkalaştırmış oluruz.Bu da toplum çapında yeni buhranlara sebebiyet verir. biz de bu buhranları yaşıyoruz.Başka kalıba koyamazsınız, bu milletin atamıyacağı bazı şeyler vardır. Tarihi vardır,tarihi dinamikleri vardır.Özü vardır,din gibi çok önemli bir dinamiği vardır.Bunu nasıl telakki ederseniz edin,nasıl yorumlarsanız yorumlayın atamayacağınız şeyler var.Bunları nazarı itibare almadan farklı dünyanın şeylerini farklı dünyanın kıstaslarına göre gelişmiş, oluşmuş alıp, konfeksiyon usülü hazır elbise gibi milletin başına geçirmek problem meydana getirir.Bu nedenle yaratıcı dimağlara, düşüncelere ihtiyaç var. Bilim aşkıyla yanıp kavrulan, hakikati arayan insanlara ihtiyaç var. Ayrı ayrı güzel şeyler söyleniyor ama kendi özümüzü yakalama fırsatını bulamıyoruz. Yine de iyimser beklentilerim var.Kendi cevherlerimizi meydana çıkaramadık,üzülerek ifade edeyim böyle bir gayret yok.Kendimize güvenimiz de yok. N.S:Neden kendimize güvenimiz yok? F.G:Bir zaman böyle bir bombardımana maruz kalmışız, Türk insanına “Türk-i bi idrak” denmiş Osmanlı döneminin son yıllarında bile. Bir milletin kendine itimadını sarsan böyle bir yaklaşım fevkalade yanlıştır. Bizi esir olarak kullanmak isteyenler bizim çok dinamik olan kendimize güvenimizi yıkmışlar zannediyorum.Ben kendimize güvenin sarsıldığı, harman gibi savrulduğu dönemde yetiştim. Katiyen bir Türk iş beceremez onun uçak yapması müsbet ilimler adına bir şey ortaya koyması,o zaman NASA yoktu öyle bir yerde çalışması, bir Edison, Einstein gibi bilim konusunda bir şeyler ortaya koyması hele bunları dinle telif etmesi bunlar milletimizin kabiliyetlerini aşkın şeyler bununla uğraşmayalım denmiş.Hatta biraz da tahkirle, bunları gavur yapar biz de kullanırız gibi milletin düşünce serbestisine, iradesine zincir vurulmuştur.Son yıllarda,biz bunu hep kırıp atmaya çalışıyoruz ama pratikte bize birşeyler ifade edecek durumlar olması lazımdı.Bu nedenle matematik,fen olimpiyatlarına öğrencilerin katılmaları ve başarıları ben de bu duyguyu pekiştirdi.Bunun olması lazımdı. Nereye giderse gitsin dünyada ,Japonya da birinci oluyorlar. Bu gösteriyor ki,bunlar teknolojik bir dünya kurabilirler.Kaç senedir dünya birincilikleri var.Bunlar bizi içine koydukları fanusu kırmamıza vesile oluyor. Bizi kültür emperyalizminin baskısı altında tutmak için birileri bizi kabiliyetsiz göstermeyi bu işin bir gereği olarak görmüş.Böyle bir telkin bombardımanına maruz bırakmışlar.Bizden bişey olmaz demişiz. N.S:Aydınımızın da pek inancı yok diyebilir miyiz? F.G:Maalesef,aydınımız bile söylüyor.4. asrın sonu 5.asrın başında Asya’da gerçekleştirilen bir rönesans var.Atalar onu alıp değerlendirmişler, bilim dediğiniz şey birdenbire ot gibi bitmez yani. Fikirlerin birbirinin içine girmesi, tecrübe birikimi, istialeler, çağın yorumları bunlar bir yere getirilmeli.Aydınımızın önce bizim bir şey yapabileceğimize inanması lazım. Hep dışta arıyoruz,oysa içimizde çok cevherler var.İbrahim Hakkı’nın dediği gibi “bir hazine gibi yatıyor”,onu keşfetmek lazım. N.S:Sizin “Altın nesil” diye kast ettiğiniz ve yetiştirdiğiniz çocuklar bu hazinenin keşfi midir? Bir muhalif rüzğar esmezse bu harmanı yanlışlıkla savurmazsa Türkiye ; daima bu tür tehlikeler mevcuttur,son günlerde de bir kriz yaşandı.Kriz tam atlatılmış sayılmaz ama, yine de demokrasi yani, hiç olmazsa demokrasi.Bir rüzğar savurmazsa fikir mimarları, geleceğin fikir işçileri bu okullardan,devletin okullarından çıkacaktır.Birbirlerinden etkilenecektir. Batı ile bir birleşme çok önemlidir.Batı ile entegrasyonun ayrı kazançları olacak.Amerika’yı yakın hissedeceğimiz yanlarıyla,yakın takibe alma ve değerlendirme önemli şeyler bunlar. Bunlarla bu “Altın Nesil”i yetiştirebilir ve dünyada ilmi teknolojiyi temsil eden bir genç nesil .Psikososyolojik açıdan da inanıyorum buna. N.S:Diğer İslam ülkeleri arasında Türkiye’nin farklı bir yeri var. Demokrasiye inanan bir İslam ülkesi olarak Türkiye İslamla demokrasi yi bağdaştıran tek sentez olacak mı bölgede? F.G:Demokrasi de tam değil Türkiye’de tabii.Mesela ben öyle bir demokrasi arzularım ki; dünyadaki belli düşünce devrimlerini kucaklamanın, korumanın yanıbaşında benim kabir sonrası hayatımla ilgili problemlerimi de çözsün isterim.Onları da müsamaha ile kucaklasın.Demokrasi bir gelişme süreci yaşıyor.Demokrasi geriye dönülemez bir süreçtir.Demokrasinin gelişimi,olgunlaşması; Darwin’in evrim teorisi ne kadar doğru bilemeyeceğim ama ruhta, insanların düşüncelerindeki evrim yaşandığına şüphe yok.Bir gün çok yüksek seviyeli bir demokrasiye erişilecektir.Önce zamanın yorumunu beklemek lazım.Zamana saygılı olmak lazım. Hazımsız insanların hazımsızlığını da tahrik etmemek lazım.Türkiye’de her iki kesimde de hazımsızlar var. Türkiye rüştünü ispat etme konusunda da bir şüreç yaşıyor.Her doğruyu söylemek her zaman doğru değildir. Doğrular topluma mal edilmeli ama henüz mevsimi değilse o doğruları öldürmeyelim derim.Doğrulara saygının ifadesi olarak o gerdanlığı öyle boyunlara takalım ki bir kıymet ifade etsin. N.S:İnsanlar farklılıklardan hoşlanmıyor,farklılığa karşı önyargılı. Diğerlerinin de kendisi gibi olması isteği çok dayatmacı bir talep. Bizde tüm cepheler bunu istiyor. F.G:Çok doğru buyurdunuz.Bizim hoşgörü esprisiyle aşmaya çalıştığımız da belki budur.Çok farklı konumların, anlayışların kabulü demektir bu.Onu kabullendiğiniz takdirde çok kimsenin düşüncesinden, fikrinden istifade etme şansınınz olacak. Batılı düşüncenin öyle yararlı yanları vardır ki;sistemli düşünme, bu mümince bir sıfattır. Bence her mümin her sıfata mümin değildir.Bu mümince bir sıfatsa , böyle bir sıfatı olmayan mümin kafir sıfatı taşıyor demektir benim anlayışımda. Böyle bir sıfatı taşıyan hıristiyan olsun,mecuzi olsun, budist olsun mümin sıfatı taşıyor demektir.Burada çok ince bir husus vardır, Allah insanlara muamelesini onların sıfatlarına göre yapar.Yani sizin sıfatlarınız , davranışlarınız önemli.Mesela burada bir şeye hayran kaldım, burada mükemmel ve işleyen bir sistem var.Hastanede tüm doktorlar herkesin işini aynı anda yürütüyor, sizi incitmiyor. Hastanede en az yirmi doktor,otuz hemşire gördüm,biri hariç, bizim doktorların abus çehresine hiç benzemiyor onların ki.Sıcak ve inandırıcı , güleryüzlü davranıyor şimdi bu mümince bir sıfattır. Beriki mümin camiden çıkmıyor ama bu yoksa demek işin esprisinden mahrumdur,bütün hayatı boyunca mahrum yaşar.Bu bana çok önemli geliyor. N.S:Genellikle zerafet gibi, incelik gibi şeyleri günlük yaşamımızda artık kullanmıyoruz.Kimse kimseyle biraraya gelmiyor,paylaşmıyor. Avrupa Topluluğuna girmeli miyiz? F.G:Hoşgörü olunca herkese, her düşünceye açıksınız demektir. Eğer arada uçurumlar meydana getirilirse entegrasyonun avantajlarından mahrum kalırsınız demektir.Biz Batı’nın bizim için avantaj sayılacak çok yanlarından mahrum kalmışızdır. Amerika’nın bize kazandıracağı avantajlarından mahrum kalıyoruz. Soyut,kuru bir Doğu’dan söz ediyoruz,doğrudur Batı’nın yanında Doğu tutulmalı ama Doğu diye de çok yüceltilecek bir şey yok ortada. Hoşgörü öyle bir köprü ki, onun yanında her şey cılız kalıyor. Çok açık ve net olarak söyleyebilirim,Avrupa ile entegrasyonu gerekli görüyorum ben. Gelecekte daha ciddi beraberlik olacaksa, bunun içine planlı programlı girilerse şayet bizim için olumlu olur.Bizi mecburi istikametler zorlarsa işin içine plansız itilmiş oluruz, içinde bulunduğumuz dünya bu dünyaya göre teşekkül eder ve biz çok mağdur oluruz. İkincisi böyle bir entegrasyonun Allah nezdinde bir kıymeti varsa; ameller niyetlere göredir.Baştan işe kendi irademizle, isteğimizle girmeli ve irademizi kullanmalıyız.İçine gireceğimiz dünyada bizim de diyeceklerimiz vardır, pazarlıklarımız vardır.Biz entegrasyona evet diyoruz ama bizim de şartlarımız vardır. Vakum bizi yutarsa eğer, 20.asra girerken başımıza gelenler tarihin tekkerrürü olur. N.S:Avrupa ile entegrasyonu ciddiye almayıp D8 adı altında müslüman ülkelere yönelme ne kadar doğru sizce?Refahyol Türki Cumhuriyetleri tümüyle göz ardı etti. F.G:Bu biraz hissi, biraz bir mantelitenin,bir kesimin tabanına mesaj vermeye matuf şeyler.Onlar D8’in bir şey getireceğine inanıyorlar mı, ben aklı selimin buna inanacağına ihtimal vermiyorum.Tabana mesaj vermek için böyle bir yanlışlıkta ısrar ediyorlarsa yanlış yapıyorlar. Bir kere dünyadaki konjoktür buna uygun değil.İslam ülkeleri olarak her biri bir Batılının elindedir. Suudi Arabistan da böyledir,İran’da böyledir. Dümendeki insanların izni olmadan sizle böyle bir anlaşmanın gerçekleşmesine kimse izin vermez. Bir de İslam dünyasının size bir bakışı var, İslam dünyası iki üç asırdan beri dinin kaynağı kendilerinde zuhur etmiş diye bize tepeden bakmışlardır. Dilleri Arapça, Farsçadır.Biz dillerini bilmeyiz.Dinin yorumunu başkalarından alırız.Hepimiz tufeylileriz, bizim gücümüz ne ki falan gibi bu açıdan bakılır.Hatta Asya’da okullar açmaya çalışırken bunu daha sonra düşünürüz diyorlar sözü size bırakmıyorlar söze saygısız davranıyorlar.Oysa ki Asya Türkiye’yi idare edenler için çok önemli. Avrupayla bütünleşmemiz çok önemli ama Türk işadamlarına , girişimcilerine bir köprü olacaktır,dünya ile rekabetini kolaylaştıracaktır.Belki müşterek bazı şeyler yapacaktır bu Avrupa’ya karşı da kullanma imkanı verecektir.Biz kimseye halatla bağlı değiliz Pasifik’i de kullanırız, Asya’yı da Avrupa’yı da. Ayrı ayrı alternatiflerin olması bize daha geniş bir zeminde pazarlık imkanı verirdi.Politikacılarımız,yatan hariciyemiz bunu bilemediler.Bu açıdan Asya önemliydi,bir fırsat terk edildi. Geleceğin de önemli bir teminatıydı bu. Hiç olmazsa uzun vadedeki fırsatlar kaçırılmasın diye benim gibi düşünen arkadaşlarla aydınlarımızı aynı çatı altında yetiştiren ilim,irfan yuvalarını kurduk.Kaçırılmış bu fırsat acaba 25 yıl sonra yeniden elde eder miyiz ya da şartlar daha hızlı seyrederse onbeş sene sonra bir daha idrak eder miyiz diye uğraşıyoruz.Bunlar anlamadılar ama onların anlayacağını umuyorum.Ben ,şahsen D8’i tabana verilmiş çok ucuz bir mesaj olarak görüyorum.Riski çok olan bir mesele buna değmez. N.S:Politikada hep fırsatlar kaçırdığımızı söyleyebilir miyiz? F.G:20.yüzyıla girerken Türkiye ciddi bir sarsıntı geçirdi. “Mehlika Sultan”da anlatılan gençler tipini temsil eden, Tanzimat’ın kendi değerlerinden kopmuş nesli.Bu dönemde Batı ile tam bir içli dışlı olsaydık, çok büyük değişmeler olurdu.İsviçre’de değil Atllanta’da olmayı tercih ederdim.Cumhuriyet,demokrasi yaşanırken bir takım değerler çok ciddi ihmale uğradı.Türk toplumunda bazı gerçekler irdelene,irdelene ortaya çıkıyor.Yeniden onlara sahip çıkılıyor. Manada bir değişim yaşanıyor.Kendi kültürümüz ağırlığıyla kendisini hissettiriyor.Kendi din yorumumuz ve anlayışımız ağırlığıyla hissediliyor.Bu dinamiklerle artık 21.asra açılırken, bence hangi dinin içinde olursak olalım kimsenin bize bir şey bulaştırmaya gücü yetmeyecektir.Ne Dalay Lama’nın başdöndürücü meditasyonları,ne de Uzak Doğu’nun esrarı ,ne bu mistisizmler ne maddenin illüzyonu başımızı döndüremeyecek. Toplumumuz maddi ve manevi dinamikleriyle yeniden toparlanıyor.Mutlaka bazı küçük kayıplar yaşanacak ama Cumhuriyette,demokrasi de bu milletin istikbali için önemlidir. N.S: Mistisizmin toplum için gelecek vad etmediğini söylediniz.İran’da ve Mısır’da mistisizm ağırlıkla vardır ve burada toplumun yüzü sanki ölüme dönüktür.Onun içinde kaybolma,ağlama olarak tezahür eder. Türklerin İslam anlayışı hayata bağlı,yaşamı seven bir anlayıştır. Toplumun yüzü hayata dönüktür.Ramazan’da eğlenen, bayramla onu şenlendiren ve bayramını “şeker” e dönüştüren bir yaşama sevinci görülür.İslam aleminde Türkler böyle sadece.Ramazan’da yaşanan fark bile bizim diğer İslam anlayışıyla aramıza ciddi ayrımlar mı koyuyor? Din de eğlenme var mı? F.G:İnsanın değişik yanları vardır. Hukuk sistemleri de bunu böyle kabul eder.Din eğlenmeyi meşru kılmıştır.Peygamberimizin(s.a.s) olgunluğuna erişemediğimizi anlatan bir öykü: Zenciler camide kılıç mızrak oyunu oynamışlar,def çalmışlar.Ayşe validemizde diyor ki:”Ben de bakmak istedim,AllahResulünün omuzundan baktım onlara.Mescidde seyrettim onları”diyor. Yani onlar oyun çıkarıyordu ben de seyretmek istedim diyor.Bugün Süleymaniye’de oynatın bakalım millet ne diyor bakın.Ben oynatılsın demiyorum fakat ufuk enginliği meselesi yani.Harp oyunları oynuyorlar camide.Bir defasında da kına gecesine geliyorlar Araplarda adettir türkü söylenir diyor mescidde türkü söylüyor.Buna kadar yani.Nikah önemli bir hadisedir mescidde yapın bunu diyor.Herkes görsün bunu.Nikah gizli, kaçamak iki kişi arasında değil diyor. Açıklık olsun diyor. N.S: Kilisede olduğu gibi evlenme öneriyor yani? F.G:Çok daha zengin.Neden?Çünkü mescidin içinde o mesele aynı zamanda bir ruhaniyet kazanacak.Allah’a yakınlık içinde cereyan edecek,verilen sözler tutulacak.Böyle sağlam bir yerde yapmayı öneriyor.Demek ki bazı şeyleri biz ksıtlamışız.Bu meseleler iyi tetkik edilirse başka şekilde şekillendiren yanlış anlayışlara yol açar bilmemek.Dinin hayata bakan yanını yapan aslında “deve çobanları”dır.Bununla iftihar ederlerdi.Allahın Resulü de ifade buyurur:” Bir gün bu deve çobanları yüksek binalarda çalım satacaklardır”diye mucizevi bir haberidir. İran ise baştan beri sünni toplumlara reaksiyoner olmayı yeğlemiştir.İran tarihi ihtilaller tarihidir.Bir tepki cemaatidir.O nedenle doğru düşünmesi, dengeli karar vermesi,dünya konjoktürüne göre bir yol takip etmesi mümkün değildir.Devletlerarası münasebetler açısından komşumuzdur bu açıdan nasıl ilişki kurulacaksa kurulmalıdır ama iran’ın iki önemli ve tehlikeli yanı vardır:1. Dini ihraç etmek. Kendi mezhep ve yorumlarını gerçek dinin önünde tutarlar.Bir insan şii değilse hiç bir şey değildir yani. İkincisi:Ali muhabbetine gelince sadece bir renk kazandırma için bahanedir.Onları Ali sevgisi değil Ebubekir-Ömer düşmanlığıdır ayakta tutan onları. İşin kaynağı açısından Ali’ye mecbur olmuştur.Bugün bölgede yayılmacılığı ve bölgede bize rakip olması tehlikelidir.İran bölgede rahat duracağa benzemez. Irak’ta %80 şii vardır , endişe ederim ben. Fransa İran’ı desteklemiştir Humeyni’yi barındırmıştır.İrangate Amerika’nın durumunu da ortaya koydu. D8’ler falan denince aramızda problem yok dendi,tarihte aramızda problem olmadığı dönem yoktur. N.S:İran’da neden okulunuz yok?İzin vermediler mi? F.G:Devlet izin vermedi. Komşumuz,Türklük adına Azerbeycan’da bir okul açalım diye ısrar ettik.Bir komik teklifte bulundular: “Öyle çok paranız varsa,yardım edecekseniz siz parayı verin biz açarız”. N.S: Siz İran’ı Orta Asya’dan kovdunuz hatta alfabenin Latince olmasında rol oynadınız.İran Tacikistan haricinde tutunamadı, kimse Vahabilere ve onları inandırıcı bulmadı. F.G:İran hep fitneler tarihi olmuştur.iran İslam’ı zorla kabul etmiş, mukavemeti entrikada bulmuştur. Sporda bile teknik nakavt olur. Ali ‘nin kitabı tam bir edebi şahaserdir.Sheakspear gibi okunur. Hz. Ali büyük bir şahsiyettir , bizim için çok önemlidir.Ama Ali’nin büyüklüğü izafi bir büyüklük değildir.Ali’nin büyüklüğünü anlatmak için başkalarını küçültmeye ihtiyaç yoktur.Bir mana eridir.Tüm tasavvuf erleri, babaları onu severler.Fakat ,Şia, Fars Aleviliği müslümanlığa karşı kin ve nefretini Hz.Ali’ye de yansıtır, Ali’yi kendi mitolojilerindeki Zaloğlu Rüstem haline getirmişlerdir. Mübalağa zihni bir yalandır.Doğru olandan yalan insan haline dönüşmüştür.Türkiye çok dengelidir. Selçuklularda, Osmanlılarda da böyledir. Biz dergahlarda “canım Ali” diye destanlarını dinleyerek büyüdük. Vahabiler de Ali’yi küçümser. Biz herkesi severiz. İran tarihinde mübalağalarıyla ünlü. Hayatlarına sinmiştir. Ben Mekke’de ağlıyor gibi göründüklerine şahit oldum,misafirhanede komşumuzdular.Akşam bunları teybe aldıklarını ve dinleyip eğlendiklerine şahit oldum.Samimi değillerdir.Bunlar komşumuz olması nedeniyle münasebete engel değil.Humeyni “Velayeti Fakih” kitabında aynen şöyle der: İmam olmayan insanlara başvuran Allah’a karşı gelmiş sayılır,takuta hizmet etmiş olursunuz”.Velayeti Fakih doktrini Humeyni ile Şii tarihine girmiştir.Kendini beklenen imam (12.imam) yerine koymuştur bunu açıkça söylememekle beraber.10.yıl kutlamalarında dinlemiştim; “Humeyni peygamberden büyüktür,çünkü peygamberler hayatta iken hiç bir işi sona erdirememişlerdir oysa humeyni başarmıştır” dediler. Bu esef tablosudur. N.S: İran Türkiye’de İslamcılara eziyet edildiğini söylüyor, Cumhuriyet döneminde yapılanları örnek gösteriyorlar. F.G: Her şey kendi zamanında ve koşullarıyla ele alınmalıdır.Kılıç Aliler, Kel Aliler,mahkemeler ben daha mutedil olmayı yeğlerim. Nedenleri görmezlikten gelerek bunu bir din düşmanlığı şeklinde,dini ortadan kaldırmak şeklinde dış basında da , iç basında da insafsızlık olarak görüyorum.Bunu bugün bir kısım müslümanlar anlayamaz. Demokrasi havarileri bile anlayamıyor.Ben Mustafa Kemal’in, İnönü’nün dinin üstüne yürüdükleri kanaatinde değilim. Son günlerde bir şeyler oldu mesela Sincan’da birileri kalkıyor bir şey söylüyor.Bazıları ağza almamın imkanı olmayan tabirleri söyleyen insanlar nasıl müslüman olur?Bir müslüman davranışı olamaz.Uslup kişinin aynasıdır.Buna karşı asker huruç ediyor.Askerin yaptığı haraketin nedenlerini görmemezlikten gelirseniz yanlış kararlar verirsiniz. N.S:İran ‘ın siyaseti Hep İslam içinde görmesi ve siyasi İslam olarak yönlendirmiştir.Türkiye İran gibi olur mu?.Bizim din anlayışımızla Arap ve Fars anylayış arasındaki farklar neler? F.G:İran o bölgede olmanın gereğini yerine getiriyor.O bölgede din olmadan hakimiyet olmaz.Yayılmak dinle mümkün ancak.Onlar din anlayışı çok farklı sundular, imamlarla idare edilen,işin içinde ruhani bir şeyler olma zorunluluğu koymaları.Asıl mesele Kuran ya da Kur’an değil Ali’dir. Türkiye İran gibi olamaz bir kere din esprisi çok farklı. Kaynaklar itibariyle de çok farklı.Esas imamet meselesi akideleridir. Dinin hükmüdür.Sünnilikte böyle mesele yok.Din bir değildir ki Türkiye İran olsun.Türkiye’de nasıl anlıyorsa anlasın herkesin dine sahip çıkması lazım bir yönüyle,Suud bağnazlığından ve İran fundemantalizmden Türkiye’yi kurtarmak için bu şart.Bizim arkadaşların Asya’daki faaliyetleri içinde aynı şeyi söyleyebiliriz.Vahabileri ve İranlıları uzak tutmak için tasavvufun enginliğinden de yararlanarak toplumunun her kademesine hakim kılmazsanız o tür bağnazlıkların hakim olmamaları için hiç bir sebep yok. N.S:İran’ın girebildiği bir Tacikistan oldu Farsça nedeniyle,sizin okullar gibi onlar rağbet görmediler. F.G: Orada da yine arkadaşların beş okulu var. Zengin bir arkadaşımız her şeyini sattı orada okulları açabilmek için yeni onu kalbden kaybettik.Tacikistan 3.5 milyonluk Ankara kadar yer. N.S:Orta Asya’da insanlar sizin okullarınızda çocukları okusun istiyorlar.Öğretmenleri örnek insan olarak seviyorlar. Çağdaş olandan yana taleplerini koyuyorlar.Türk İslam’ının farklılığı bunu getiriyor mu? F.G: Bizim İslam anlayışımız daha derindir diyebiliriz.Bu Mevlanalara,Yesevilere ışık tutan şey,ışık başka bir şeydir. Türk milletine yansıyan ışık Keşkek’te, Buhara’da prizma gibi yansıyarak ulaştı, mana derinlikleriyle.Asya steplerinin ……. onlara medyunuz. Dini,yoruma açık yanlarıyla, çok engin yorumlamışlar.Dinin evrenselliğini Ebu Hanefiler ,Yeseviler kabul ettirir. Gel gör ki, başkalarının olumsuz imajları bize de gölge düşürüyor. N.S:Avrupa bunu değerlendirebilir mi? F.G:Luther döneminde yaptığı gibi Hıristiyanlık yeniden kendini restorasyona tabi tutmazsa, İslam’ın bazı dinamiklerinden yararlanmazsa gelişen şartlar içinde yaşaması zorlaşır. Türk kültürünün dünyayya katkısı kavgasının verilmesi luzümuna inanıyorum.Dünya kuvvetler muvazenesinde Allah’ın izniyle yine bir güce ulaşıcaktır.Bakın, Bosna’da verilen kültür savaşla bile onlardan geri alınamadı.Demek öyle zengin ki atmadılar, o dönem için post moda olan bir şeyi ,İslam’ı benimsemişler.Bağnaz olan ölüp gidecektir. Bilinmemesi gerekenleri millet unutmuştur, millet ruhuyla Akşemsettin’i unutmaz.İşin cesedine talip olanlar, kabuğuyla uğraşanlar kendi kabukları içinde çürüyeceklerdir. Fethullah Gülen Hocaefendi ümitle iradenin zaferine iman etmiş biri. Bireye ve yeniliğe güvenerek kafa ve kalp bütünlüğüne sevgiyle ulaşmanın önemini anlatıyor.”Cehaleti kurutmadan kitleler aydınlığa kavuşamaz” diyen Hocaefendi bir modern bilim ve metodoloji aşığı. Zan ve tahminlerin ilmi olmadığını, ispatlanmış hakikatlerin inkar edilemeyeceğini , bunun tersinin bilimsel olamayacağını söyleyen Hocaefendi, kendini yenilemenin devamlı varolabilmenin tek şartı olduğuna inanıyor.Düşünce dünyası tüketilmiş bir nesle yeni bir ruh aşılamaya çalışıyor.İnsanın kendi içinde derinleşmesini , kendi kendini keşfetmesini önerirken inkilapçı ruhları seviyor.Ona göre, “insan doğruyu, güzeli ararken yanlışa düşebilir.Bu normaldir.Yadırganması gereken durgunluktur, araştırmamaktır”. Günde iki-üç saat uykuyla yetinen, az yiyen, çok okuyan biri.Bana toprağın altında 17 yıl geçiren bir tür çekirge türünden söz ediyor latince adıyla.Geçen yıl Amerika’ya geldiğinde gezilerinde birden her yanı kaplayan çekirgelere yanındakiler hayretle bakınca o öykülerini anlatmış.Bu olağanüstü ana tanıklık eden grup bu bir günlük yaşama sevincini,yaşam cıvıltılarını hiç unutamamış.Camın kenarına sıkışmış bir tanesini Hocaefendi kurtarmış ve kısacık ömründen hiç bir saniye heder olmasın demiş.Aslında bizim yaşamımız da 24 saat diyor. Hür teşebbüse inanıyor gönülden ve teşvik ediyor.Müminlerin yurt dışında ve içinde zengin olmaları şart ona göre.Eğitimle kalkınma kolkola, ekonomik olanla kültürel olanın beraberliği esas gelecek için. Genç, yaşlı,olgun tüm iş adamları zaman zaman biraraya gelip seminerler düzenleyebilir, ortak çalışma planları yapabilir, dünyayı kucaklayacak stratejiler üretebilir diye düşünüyor. “Cehalete karşı ilim dinamiğini “ , yoksulluğa karşı çalışmayı, dayanışmayı ve zenginliği öneriyor. Gerçek bir fizik tutkunu olan Hocaefendi Manas destanını yeni öğrenmemizden dolayı da üzgün. O Türkiye’de bir yabancı gibi yaşayan ruh iklimine karşı bin yıllık bir deneyimin ve geleneğin yeni ruh iklimini sunuyor. Türkiye kendini arıyor onun geniş ufuk çizgisinde. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin anlattıklarından ve yazdıklarından benim ne anladığımı size aktarmaya çalışıyorum aynı zamanda. Hocaefendi ana kaynağa dönerek ve ona yaslanarak dine yeni bir bakış açısı, ufuk getiriyor. Yeni olan burada ; kulaktan dolma bilgiler , hurafeler ve gelenek görenekler yerine inancı bilgiye oturtmak gayreti. Dinini tanımayan, bilmeyen geniş kitleleri düşünürsek İslam’ı bilgiye dayanarak öğrenilmesinin önemi kavranabilir. Sosyal ve kültürel yapının ana elemanlarından olan dinin yerine oturmasının binanın sağlamlığı açısından hayatiliği kavranabilir.Kafa ve ruh, akıl ve maneviyet birarada bulunmakta insan bünyesinde. İçi doldurulmamış, insani boyutu eksik bırakılmış insanlar sadece parayla, sadece emirle bir ömür geçiremezler.İnsanın içinin doldurulması ise , bilimsel ve ruhsal bilgiyle mümkündür. Bunun oranlarını herkesin yiyeceği yemeğin oranını belirlemesi gibi özel,bireysel bir tutum olduğu aşikardır.Bu nedenle Hocaefendi bireyin özgürlüğü, eğitimi ve hür teşebbüs üstünde duruyor. Onun verdiği ipuçlarından ortaya çıkan geniş perspektive ise; cami fonksiyonlarının sorgulanması gerekliliği. Cami kutsal bir mekan olarak kadınlara ve yaşama açılırsa, herkese kollarını açarsa dünyada ve İslam dünyasında büyük bir reform yaşanır. Bunu ancak Türk İslam anlayışı yapabilir. Ancak Türkler Yunus ilahilerini, mevlütlerini okuyarak ve ney üfleyerek devran tutabilir. Konser verilen, nikah kıyılan ve insanlığı kucaklayan bu anlayış tüm dünya insanlığına yepyeni bir anlayış doğurur inancındayım. Çünkü İran ve Arap terörizmi İslam’ı terörle özdeş kılıyor.Bu imajı sadece Türk İslam anlayışı hoşgörüyle yıkabilir. Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet tarihinin hep başına bela olmuştur yobaz anlayış,yobazlar. Sümbül Efendi’nin üstüne yürüyen Kadızadeler’den bugün kimseyi hatırlamıyor olamamız bir tesadüf değildir. Devran tutan halkla birlikte ismi kalan Sümbül Efendi oldu. Türklerin Anadolu kültürüyle yaptıkları Osmanlı sentezini bugün artık aşmaları gerekiyor.Ona geri dönmek değil onu zenginleştirerek ve eleyerek yeni, çağdaş bir kimliğe ulaşmak sorunumuz. Bunu yapmak zorundayız. Ama Hocaefendi’nin dediği gibi “ sen senden kurtulmadan dere tepe aşılmaz”. Biz bizden kurtulmalıyız. Onu en yakınında dinleyenlerin bile anlamakta zorlanması , onun entellektüel boyutunu kavramakta güçlük çekilmesinden geliyor. Hocaefendi bir entellektüel. Ortega’nın dedigi gibi:” Entellektüel herkese,her şeye rağmen entellektüeldir,hatta kendine rağmen bile”.Kant ise iyi bir tarif verir: “kendi aklını kullanmaya cesaret et”. Cesaretimizi toplayıp aklımızı kullanalım derim. Nevval Sevindi Türkiye Cumhuriyeti’inin tarihi toplumun kendini yeniden üretmesinin hikayesidir.Bu süreçlerin tanımının yapılması ve incelenmesi kültürel bağlantıların ve referans noktalarının bilinmesiyle mümkün. Toplumsal süreç sözel kültürden yazılı kültüre geçişin, iletişim modellerinin değişiminin tüm paradokslarını yaşamakta. Kültür toplumda gündelik yaşamın her birimine karşılık veren, bir cevabı bulunan katmandır.Bunu dinle, dille, çeşitli üretim formlarıyla gerçekleştirir.Kültürel üretim araçlarındaki değişim,yani sinema, disk,kasetler,video kasetler,televizyon,radyo toplum içinde dolaysız erişim sistemlerini doğurdular. Bu erişim sistemlerinin kullanılması İslami vurgulamada yeniden üretim getirdi.Buradaki vurgu İslami vurgu kadar yeni olana da dönük olan bir karşılaşma. İslami modernleşmenin en önemli halkası olan Fethullah Gülen 30 yıllık teorisyenliği ve aktivist yaşamıyla incelenmesi gereken sosyal bir fenomendir. Onu görmemezlikten gelmek toplumsal/siyasal açıdan ayıp, bilimsel açıdan ise kayıptır. Türkiye’yi, toplumu ve kendimizi anlamanın yolu bütün halkaları bilerek dizmekten geçer. kamplaşmanın kısırlığına hapsolmuş siyaseti, şabloncu düşünceye teslim olmuş bilimselliği ve aydınları aşamazsak gelecek bilgi toplumu bizi aşar. Ulus devlet olmanın koşullarını bile kabullenmekten aciz olam hali bizi Milli Eğitim kavramından ve araçlarından yoksun bırakmıştır. Bir ulusun vazgeçilemez referanslarını düzenleyen ve yayan eğitim kurumlarını üretemeyen sistem yüzünden insan kaynağımızı, kültürümüzü yeniden üretimde kullanamıyoruz. FG Hocaefendi , bilimle İslami referansların yeni sentezini üreterek Türkiye için gerekli gündelik yaşam , felsefi düşünce açısından önemli bir alt yapıyı sağlamıştır.Burada kazanılan aktivist felsefe eğitimle açılım yapmıştır.Çünkü eğitim ulus olmanın temel kurumu olarak etkin. Gelenekçi konum korunurken onunla aynı anda gerçekleştirilen felsefi sıçramanın odak noktasını eğitim oluşturmakta.Bu toplumsallaşma demek aynı zamanda. Mistisizm bir kaynak olarak devrede bu yeniden üretimde, çünkü dinin ve bilimin sembolleri birleştirilerek ahlaki bir söylem günlük yaşamı kurguluyor. Buradaki kültürel örgütlenme her katmana, sınıfa dönük bir örgütlenme. Diyalog ve hoşgörü burada manivela etkisi yapıyor. Herkesi kendi konumunda kabullenerek onu da bir data olarak sisteme dahil ediyor. Gündemimizi sürekli “din” olgusu tutarken dinin günlük yaşamla ilişkisini ve bir dinamik olarak sosyal yapıdaki yerini değerlendirmemek cahillikle bile açıklanamaz. Bu “kökten tutucu” totaliter bir zihniyettir. Batı’nın bile duygularını gömdüğü 20 .yüzyıldan silkinerek çıkmak istemesinin karşısında bizim henüz yitirmediğimiz kültürel değerlerimiz var. Bizim kültür felsefemiz akılla gönül beraberliğine dayanmaktadır. Anadolu İslam anlayışı da bu temel üstünde çiçek açmıştır. İnsanı ve kültürünü küçümseyen anlayış, yok eden baskın kültür anlayışı 20. yüzyıla gömülecek tüm acımasızlığıyla. Bütün toplumsal model önermeleri, toplumu inşa etme diktatörlükleri bu yüzyılla gömüldü. Toplum yaşayan bir organizmadır, keyfe göre kesilip biçilemez. Burada ilişkilerin çözümlenmesi öne taşır. Öncelikle toplumsal bir sınıfın , kültürel bakımdan tek-biçimli (monolitik) olmadığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü kurumlaşmış her sınıf içinde de iç farklılaşma süreçleri bulunur.Ayrıca belli bir sınıfla diğer sınıflar arasında değişen ilişkiler , iletişim modelleri çeşitlilik sağlar. Yani düz bir mantıkla çözme güçlüğünden söz ediyorum. Bu nedenle politize olmuş taraflar açısından aniden “hain” ilan edilme kolaycılığı 19.yüzyıl Avrupasını andırmakta bize. 21. yüzyıl kültürel bir yüzyıl olacak. Yani insanı merkeze alan düşünce sistemlerinin yılı. Hocaefendi’nin dediği gibi Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesinden ibarettir”. İnsan kendi ruhunu ve bu ruhtaki iktidarı keşfederek zihinsel alandaki sonsuz güce erişiyor. Doğal çevre oluşturma, kitleselleştirme ve insani değerler ,umut gibi , bu süreç içersinde kullanılıyor. Ortak tarihi, kültürel ve sosyal referansların oluşturulması ve kullanımı açısından F.G. modernleşmenin kitleye yayılmasında etkin görülmekte. Çünkü hem geleneksel hem modern felsefenin kullanıldığı harç yeni ihtiyaçlara cevap verirken kimliği geçmişten koparmamakta ve gerçeklik duygusunu pekiştirmekte. Bu toplumun ortak terminolojisini ve dilini oluşturmaya aday olabilecek bir süreç. Eğer bizler diyalog köprüsünü kurabilirsek bu ortaklığın oluşturulmasında katkımız ülkemize katkıdır. Değişen dünyada yerimizi belirlemeye bir katkıdır. Gündelik yaşamın çeşitliliğine, zenginliğine katılarak insan ruhunun ölmezliğini aklımızla ileriye taşıyabiliriz. Çünkü atalarımız, babalarımız, analarımız bizim için ölmez . Onlar her birimizde dirilerek kültür taşıyıcılığına devam eder. Bu ölmez çevrimin ruhu değişim, uyum ve anlayıştır. SONSÖZ Türkiye islam ve toplum ilişkileri üstüne ciddi bir tartışma başlatamıyor. Siyasi platform üstünde daha çok sürüklenen konu toplumsal gerçeklerden hareket etmek yerine çeşitli kesimlerin kafalarındaki önyargılardan hareket eden bir seyir izliyor. Bu nedenle sansasyonel, kavgacı, politize bu üslubu aşıp bilimsel ve entellektüel düşünce biçimine geçilemiyor. Türk aydınlarının şablonist ve tarafgir düşünme alışkanlığı insanları gerçeklerden koparıyor. Görmemezlikten gelme, abartma, yerme gibi fiillerle değerlendirmeyi öznelleştiriyor. Benim yazılarımın “övücü” olduğu eleştirisi de burada açıklanmaya muhtaç duruma düşüyor. Yaptığım çalışmanın sonuçlarının olumlu olması ya da övücü niteliklere hak kazanması bu çalışmanın övmek fiiliyle olan ilişkisinden kaynaklanmamakta. Bu çalışmada Fethullah Gülen Hocaefendi kendi sözleri, yazıları ve ideolojisiyle değerlendirilmiştir. Tüm referanslar kendisine aittir, olması gereken de budur. Bir sosyal fenomen olarak değerlendirilmiştir. Cemaat ve hareketin değerlendirilmesi ise daha uzun bir çalışmaya ihtiyaç göstermektedir. Şimdilik bu bilimsel olarak yapılmamış bir çalışmadır. Bir olaya iyi ya da kötü kavramları dışında bakma alışkanlığı edinememiş toplumumuza objektif bir okuma alışkanlığı edindirmeye çalışıyorum denebilir çalışmalarımda. Kafamızdaki şablonlara oturmayan her şeyi reddederek ondan kurtulma kolaycılığı artık bitmeli. Ya da aydınların yaptığı gibi , kafasındaki şablona oturmayanı kesip biçerek illa o forma sokma ya da şablonun içine sıkıştırma telaşı bizi hep yanlış yönlendirmiştir. Bir fikir ya da olgu şablona sığmıyorsa deforme etmek ya da kaldırıp çöpe atmak bizim toplumsal sağlığımızı bugünkü dengesizliğe sürüklemiş bulunuyor. İslam ve dini kurumlar ve geçmiş yokmuş gibi davranan Türk aydını sosyal bilimlere aykırı olarak bunun gerçeklikmiş gibi sunmuştur. İslam’ı bir bilgi olarak değerlendirmeyi , bir entellektüel olarak bilgi objesi haline getirmeyi bilememiştir. Bu nedenle kültürün en önemli ayağı olmadan toplumu anlamaya, çözümlemeye kalkışmış ve hep toplumun uzağına düşmüştür. Aynı zamanda zihni platformda tam bir kısırlık yaşanmaktadır. Kanaat ve önyargılar bilgi yerine geçince toplumdaki bugün yaşanan kamplaşma oluşmuş, bunu besleyen kaynak da politize, şablonist kafalar olmuştur. Teslimiyetçi aydın ideolojisi Türk aydının temel yanlışıdır. Sivil toplumda siyasi gücü ele geçiren ideolojiye yol açıp, ona teslim olamyı benimsiyorlar. İran’da da aydınlar mollara böyle bir teslimiyet göstererek karşı ideolojiyi üretememişlerdi. Bilinmeyenden korkulan bir ortam uçurumu derinleştirerek toplumdaki kampları keskinleştirmiş, bilgi akış kanallarını tıkamıştır. Bilgi üretmeyen ve bunu yaymayan aydınlar ve tüm kurumlar tam bir kültürel çöküşe neden olmuşlardır. Solcu aydınların bir geleneği olarak devlet düşmanlığı tüm toplumsal gelişmeleri engellemiştir. Türkiye ile devleti eşdeğerde gören bu zihniyet ülkesini gözardı eden bir anlayışı doğurmuş ve Türkiye’yi sürekli diğer evrensel ülkelerden sonra sıralamaya koymuştur. Türk kültürü, İslam, müslüman, millet gibi kavramları konuşmak, yazmak bile ayıplanan bir olguya dönüşmüştür. Popülist kavramlar haline getirilerek ve yabancı bir ülkeyi inceler gibi yapılan kimi çalışmalar da topluma yabancılaşmanın baş yapıtları halindedir. Devlet ve siyasi mekanizmalar rollerini oynamak zorunda aktörlerdir . Devlet herkesin devleti olarak yerini belirlerken, çözüm yeri değil politikalar üretme yeridir zaten. Kendi ülkesinde sömürge valisi İngiliz gibi davranan bir zihniyetin herhangi bir “tespit” çalışması bile yapması imkansızdır. Oysa ilk önce antropolojik bir cennet olan Türkiye’de ciddi “tespit” çalışmaları yapılmalıdır. Bugünün değerlendirmesi olan antropoloji yöntemiyle ülkemiz ve insanlarımız hakkında ciddi bilgiler edinebiliriz. Çıkan sonuçların olumlu, olumsuz olmasından rahatsız olmamayı öğrenmeliyiz. Bizim kafamızdaki şablona uyan kısmını bilgi diye verip, ya da ayıklayarak sunup gerçeği katledemeyiz. Ben ne gördüysem, ne duyduysam bunun tespitini olduğu gibi size ulaştırdım. Bunun yanında yazdığım imzalı yorumlarım kendi tezlerimdir. Bu tezler bana aittir. Bunların doğruluğu yanlışlığı tartışılabilir. Zaten bir diğer önemli sorunumuz ;tartışmamak. Onun yerine karalama, kavga gibi ilkel davranış biçimlerine sığınmak. Bu elbette zihin açıcı bir ortam olmaz. İnsanları “bizden olanlar” ya da “ olmayanlar” diye ayırarak zihni üretim yapılamaz. Erkin isteğine göre teori üretmek sırtını devlete yaslamış aydın geleneğinde uyulan bir prosedür. Bu yüksek politizasyon gerçeği görmeyen bilim adamları/kadınları yaratıyor. Devletin toplumun düşmanı olduğu noktasından hep hareket eden şablon Türkiye’ye zarar vermekte. Bugün Türkiye’de yaşadığımız problemlerin çözümsüzlüğünün ardında ideoloji üretemeyen, zihinsel kabızlık çeken bir dünya yattığı aşikar. Bu dünya kimseyi merak etmeyen bir yer. Bu uzay üssüne girecek vizeniz yoksa ağzınızla kuş tutsanız sizin tarafınıza dönüp bakmayacaklardır. Çünkü fikirle, yeni olanla , orjinalle ilgilenen meraklı gerçek entellektüel yok. İlgilenen ama kimseye söylemeden susup zamanını bekleyenler de kendini garantiye alanlar. Dur bekle. Yazdıklarınıza isim vermemek için “bazı yazarlar” ibaresini kullanmaktan utanmayan bir korkaklık sergilenmekte. Çünkü iki kişiyken onaylanan bir çok düşünce kamuoyu önünde geri çekilebilmekte. Uzay üssünden atılmamak için garanticilik sınırları belirlenmekte. Oysa toplum modern bir İslam anlayışını talep etmektedir. Türkler modern yaşamı isteyen ve kültürel uyumluluğu olan bir ulustur. Türkler yüksek adaptasyon yetenekleri, açık kültürleri sayesinde bulundukları her coğrafyada tutunmuşlardır. Yerleşmişlerdir. İnanıldığı gibi göçebe karakteri değil, yerleşik kültür karakteri gösterirler. Çin’e yakınlaşınca Budist olmuşlar, Anadolu’da Bizans’la sarmaş dolaş yaşamışlar zamanlarında hep yükselen değerleri benimsemişlerdir. Böylece modernleşerek ve varlıklarını geliştirerek korumuşlardır. Selçuk’tan daha ileri bir Osmanlı’yı yaratma nedenleri budur.O nedenle de şaman, yahudi, hıristiyan ve müslüman Türkler tüm Avrasya coğrafyasına yayılmışlardır. Modernizme çok yakın olan Türkler her çağın modernizmini benimseyerek yenilik ruhunu diri tutmuşlarıdır. Yesevi anlayışı tam buraya oturan bir tasavvuf geleneğidir.Tarikatlar da buradan su içer. Türklere tarihte yer değiştirten savaşçı yetenekleridir. İlhan Selçuk’un köşesinde belirttiği gibi “Ak-pak saygıdeğer müminle , üçkağıtçı kara yobazı eşdeğerli mi tutacağız?”* (5.Ağustos.97 Cumhuriyet)Bizim dediğimizi o da onaylıyor “2000 yılının eşiğinde Türkiye, yalnız Batı değil, Doğu uygarlığını da çok yakından tanımak zorundadır. Birini anlamadan ötekini öğrenmek zaten olanaksız!…. Her dinde olduğu gibi İslam’da da hoşgörülüsü var bağnazı var” diyerek bugün Türkiye’de yaşananları Müslümanlarla Mürteciler arasında bir çatışma olarak değerlendiriyor:” Mürteciler diyorlar ki, laikçilerle müslümanlar çatışıyor..Yok canım?.. Ülkemizde bugün “Müslümanlar “ ile “mürteciler” arasında bir çatışma yaşanıyor; daha doğrusu kara yobazların saldırısını Müslüman çoğunluk göğüslemeye çalışıyor.”* (6.8.97 Cumhuriyet) Biz Türkiye’nin, toplumun güçlenmesini nasıl sağlayacağız? Nasıl topluma yön veren, ufuk açan bilgi üreteceğiz? gibi soruların karşılığını tartışmak yerine herkes kendi kapalı cemaatinde birbirinin dediğini onaylayarak haklı olacaksa 21. yüzyıla asla giremeyiz. Bugün dünya 21. yüzyıla girmiş bulunuyor. Biz ise takvimi bekliyoruz. Takipçi olmaktan yaratıcı olmaya vakit bulamıyoruz. Türk aydını zihinsel kalıpların zincirlerinden kurtulmadıkça toplumsal bilgilenme, hedef yaratma, zihinsel potansiyelin değerlendirilmesi boğulmaya devam edecek. Geçmişi bilmeden bugünü, bugünü değerlendirmeden geleceği planlamanın imkanı ve ihtimali yoktur. Sevmediğimiz tarafı öğrenmeye tenezzül etmemek bilgi ve yönteme uzaklaşmak demektir. Ülkemizin özgür, bağımsız , özgün entellektüel platforma ihtiyacı var. Bu platformda fikri olan herkes konuşup, tartışabilmeli ki üretim olsun. Zihni üretimi olmayan ülkenin maddi üretimi olamayacağını da umarım sanayiciler, işadamları da görürler. Bu konuda desteklerini sadece kendi camiaları içinde gördüklerine vermek yerine daha geniş bakabilirler. Akademik ünvanlardan fazlasına gerek olduğu aşikar. Politik olarak organize olmuş toplumun birer üyesi/ bireyi olmmamız bizi çözüme yaklaştıracaktır. Atilla İlhan’ la yaptığım söyleşide Türk İslam anlayışını ve Fethullah Gülen Hocaefendi’yi değerlendirirken şunları söylemişti: “Osmanlı’nın ordusu Yeniçeri ocağı, Bektaşi’dir; ayrıca Mevlevi’lerin büyük nüfusu vardır. Bunlar melami, yani gönül müslümanı, kural müslümanı değil. Bu manada Anadolu halkı, başından beri müslümanlığa başka türlü bakıyor, bir gönül işi olarak; o kadar ki Yavuz’dan itibaren halife olmalarına rağmen, Osmanlı padişahları 2.Abdülhamid’e kadar bu sıfatlarını siyasette kullanmamışlardır.Abdülhamid’e kullandıran da, İngiliz ve Fransızları zor duruma sokmak isteyen Almanlardır. Bu çerçeve içinde ele alınırsa, gönül müslümanlığı Türkiye’de kural müslümanı Nakşiliğin “yükselişi”, doğal görünmez; bu biraz, sefahat alafrangalığına tepki olarak, biraz da Suudilerin telkin ve desteğiyle olmuştur.”İşin siyasi analizini ise şöyle yapıyor: “Fethullah Hoca yükselen ve alafrangalığı benimsemiş olan yeni Türk liberal burjuvazisinin temayüllerini aksettiriyor, yani nasıl Katoliklik batılı burjuvazisinin güçlenmesi üzerine içinden daha liberal eğilimli protestanlığı çıkarmışsa, ortodoks müslümanlık da Fethullah Hoca’nıın nurculuğunu çıkarmış oluyor…” Bununla çok yakından ilişkili olan ulusal kültür sentezinin yapılamamış olması ve bunun nedenlerini de açıklıyor: “Batı’daki bütün ulusal kültür sentezleri, başlangıçta reddettikleri feodal/ümmet sentezlerine dayanır, onun içinden çıkarılmıştır; başka bir ülkeden kopya edilmemiştir. Biz de demokratik bir ülke olacaksak, soruna böyle bakmak zorundayız. Ulusal kültür sentezini, feodal ümmet (Selçuklu/Osmanlı) sentezini inkar ederek değil, günümüzün koşulları içinde o sentezi değerlendirip, kendimize taban edinerek oluşturacağız. Metodumuz rasyonalist olacak, mesele burada.” “Cumhuriyet’in milliyetçiliği yurt milliyetçiliğidir, asla ırk milliyetçiliği değildir” diyen Atilla İlhan yurtsever olmayı milliyetçi olmakla eşdeğerde tutup yeren aydın anlayışının sakatlığını anlatır. Türk kimliğinin tartışılması konusunda dedikleri aydının durumunu açıkca ortaya koyan bir tespittir: “ Bugün Türk kimliğinin tartışılması, aydınların iyice saçmalaması sonucu. Halkın bir kısmı, Osmanlı sentezini kendisine aydınların önerdiği kişiliksiz, mason alafrangalığından daha yakın bularak o tarafa meyletmiştir. Yani Türk aydını dediğimiz yaratık, sentez üretemiyor.”* (27.Eylül.95 Yeniyüzyıl) Ulusal kültür sentezinin üretilmesi, yurtsever olmanın ırkçılıkla ayrılması, kavramların literatürdeki yerlerine oturtulması yapılmadıkça, bunu yapacak kadrolara nefes alma imkanı verilmedikçe böyle debelenerek çok zamanda bir arpa boyu yol alarak uğraşacağız. İçinde yaşadığımız toplumun sosyal, kültürel yapısını anlamaya uğraşmadıkça toplum aydını reddedecek.Toplumun değer yargılarını, normlarını tanımadıkça entellektüel bir misyon oluşmayacak. Halk sağduyusuyla bunu bulacaktır günün birinde. Tartışılması gereken önemli konular bu tespitlerin ışığında çıkmıştır: 1.Türkiye kendi İslam anlayışının yapısını, kurumlarını ve geçmişini öğrenip tartışmalıdır.Bu İslam’a evrensel bir hoşgörü imajı verecek yeni bir zemin de oluşturur. 21. Yüzyıl “Türk rönesansı”nın yolu budur. 2.Tesettür konusu bu dizide ana kaynakta da bile bugün dayatılan katılıkta olmadığı anlaşılmakta. Bu tartışılması gereken ve kadının Türk müslümanlığındaki erkekle beraber yerine iadei itibar yapılması ihtiyacını göstermekte, ayrıca gönül müslümanlığının kılık kıyafete bağlı olmadan yaşanmasına cevaz vermekte. 3.Cami mekanının form ve içerik olarak tartışılmasının zihinsel yararları kadar sosyal yaşama etkileri de olacaktır. Cami, kadınlara ve nikah, sanatsal etkinlik ve konferans gibi sosyal etkinliklere açılmalıdır. Sadece bizim önyargılarımızı bilgi yerine satmaktan sıyrılıp gerçek bilgiyle karşı karşıya gelmek aydınlık bir ortam doğuracaktır. Bu söyleşide insanların aklını kurcalayan bazı sorulara, kendi aralarında sorduklarına da değinmek isterim. Söyleşinin bu denli ilgi görmesinin bir nedeni de “insan” olarak Fethullah Gülen’in öne çıkarılmasıydı sanırım. Hoca’nın din adamı kimliğinden çok entellektüel tarafını öne çıkaran bir söyleşi yaptım.O da benim merak ettiğimi, tartıştığımı , onunla bir fikir tartışması yaptığımı görünce benimle o boyutta konuştu ve farklı şeyler söyledi. Hocaefendi hem teorisyen , hem aktivist bir portre olarak konularına hakim. Hocaefendi’nin takiyye yaptığını öne süren ya da düşünen insanlar da var. Bu nedenle Aksiyon dergisinden Osman İridağ * (9-15 Ağustos) bana bu soruyu yöneltmişti: -Önyargısız ve hoşgörülü bir toplum için bütün yüreğiyle gayret gösteren Hocaefendi’nin düşüncelerine aynı şekilde karşı taraftan olumlu bir cevap gelmediği de gerçek. Halen takiyye yaptığını, asıl amacının başka olduğunu düşünen insanlar var. İki günü birlikte geçirdiniz, saatlerce konuştunuz. Sizce takiyye yapıyor mu?Ya da yapması için bir neden var mı? Ona yanıtım şöyle olmuştu: -Ne gibi bir nedeni olabilir ki?Eğer Cumhurbaşkanlığına oynasa, parti kursa takiyye yapması için bir nedeni olabilir.Ama o, herkese politikadan uzak durun diyor. Hatta cemaatinden biri çok ısrarala politikaya girmek isteyince , Hocaefendi elbette seçmek senin hakkın ya biz ya politika seçebilirsin demiş. Bence Hocaefendi takiyye yapamayacak kadar akıllı.Takiyye için çok fazla entellektüel. O seviyeeden takiyye yapacak seviyeye inmek çok zor. Ben hayatta çıkmanın değil, inmenin zor olduğuna inanırım. Olduğunuz seviyeden aşağıya inip küçük hesaplar yapmak çok zor gelir insana. -O zaman neden insanlar şüphe ediyor? -Alışkanlık.Kendin takiyye yapıyorsan, başkalarının da takiyye yaptığına yemin edebilirsin.Yapılabilir gelir insana. Mutlaka bunun altında bir buzağı vardır da biz göremiyoruz diye düşünme alışkanlığı kemiriyor bizi.” Türkiye çeşitlilikten, çokkültürlülükten ürküyor. Giysiler, gruplar çeşitli gibi görünmesine karşın zihinsel olarak totaliter anlayış ortaklığı tüm çeşitliliğin zahiri olduğunu anlatıyor. Zihinsel olarak dayatmacı olma alışkanlığı özel ve genel yaşamımızı belirliyor. bu dizinin tartışılmaması da aydınların kapalı bir cemaat olduğunu ve ölmeye mahkum bir yaşamı sırtladıklarını gösteriyor. Amerika ‘ya ilişkin söylediklerine ise İslami cepheden gelen tepkiler olmuş.Bana sorulan ilginçti:Acaba Hocaefendi Amerika’dan korktuğu için mi bunları söyledi,yoksa bir çaresizlik mi var gibilerinden. Bence iyi bir siyasetçilik var. Akılla hareket ediyor ve Kant’ın sözünün tam karşılığını veriyor:”Cesaret et, aklını kullan”. Duygularına hiç kapılmıyor bu değerlendirmelerde.Amerika’yı bir günde fethederiz, kafalarını da keseriz der birileri mutlu olur belki ama bu akılsızlıktır. Üç beş kişiyi sevindirmek, ucuz mesajlar vermek yerine çok uzun vadeli düşünüyor, bunun stratejisini yapıyor. O küçük kaygılarla meşgul değil. Global, büyük hedeflere dönük yüzü. Dünya konjoktürü açısından doğru bir değerlendirme yapıyor, çaresizlikten değil. Onun devletçi olup olmadığı da büyük merak konusu olarak aynı söyleşide bana soruldu: -Sizi şaşırttı mı ondaki devletçilik anlayışı? -Şaşırtmadı çünkü o bir Cumhuriyet çocuğu.Fransızlar ne kadar devletçiyse, Amerikalılar ne kadar devletçiyse Hocaefendi’de o kadar devletçi.O Türkiye adına bir şey yapıyor. -Devlet sevgisi mi vatan sevgisi mi ağır? -Vatan sevgisi daha ağır. Ben de yaptığım işlerin Türkiye yararına olduğuna inandığım zaman mutlu oluyorum. Türkiye bundan yararlanacak diye düşünüyorum. O zaman önce vatan geliyor. E.. vatanın da bir devleti olur. Bunun tartışılır yanı, iyi kötü yanları vardır, ama herşeye rağmen yine de devlet vardır. Gerekli bilgilerin üretilmesi, bu bilgiyi algılayıp değerlendirebilecek nitelikte insangücünün yetiştirilmesi, denetim ve yargı aktivitelerinin yürütülebilmesi, eğitim faaliyetinin etkinliğinin sağlanması devletin rolünü belirlerken önemini tartışılmaz olarak önümüze koyuyor.Dünya devletin varlığından şüphe etmiyor.” NEO -NURCULUK NEDİR? Ağustos ayında Milliyet gazetesinin Entellektüel Bakış sayfasında Fethullah Gülen Hoca ile söyleşi adıyla anons edilen üç günlük dizi üçüncü gün dip notta belirtildiği üzre bir söyleşi değil faksla gönderilmiş soruların cevaplarından oluşturulmuştu. Altı ay önce tezi için bu bilgileri isteyen Sayın Dr. Hakan Yavuz benim dizimden sonra bunları ortaya çıkarma gereği duydu sanırım.Nur hareketi üzerinde uzmanlaşan bir siyaset bilimci olarak bu yıl ABD’de Wisconsin Üniversitesi’nde siyaset bilimi doktorasını tamamlayan Yavuz Halen aynı üniversitede sosyal bilimler bölümünde çalışmalar yapıyor belirtildiğine göre. Söyleşi adı altında yayınlanan eski soru- cevap metni bir tezi aktarmakta. “Fethullah Gülen, Cumhuriyet’in yetiştirdiği “aydın ulema “ tipinin somut bir örneği olarak, geniş bir bilgiye, derin bir analiz gücüne sahip.” olarak nitelediği Hocaefendi’nin cemaatini “Neo-Nurcu” olarak değerlendiriyor. “Neo-Nurcu hareketi incelerken Gülen ile hareketin iç ve dış çemberlerini oluşturan “abiler” arasında büyük bir uçurum olduğunu vurgulamak gerekir “ diyen yazarın “abiler” tanımlamasının bilimsel tanımını bilmemekle birlikte , kullandığı diğer “girintili çıkıntılı düşünme” kavramınının da kendi “bilimsel dili” olduğunu sanıyorum. Burada Fethullah Gülen’e bakarak neo-nurcuları tanımlamak yanlıştır diyor. Hareketle liderini ayırarak ilginç bir analiz yöntemi uyguluyor doğrusu. Bir teorisyen ve aktivist olarak hareketi oluşturan, büyüten, örgütleyen lider harekete hiç damgasını vuramamış köşesinde bir “ruhani” bilge olarak gösteriliyor. Böyle olsaydı bunca stratejik yönlenme ve çalışma nasıl olabilirdi? “Abiler”le mi merak ettim. Türkiye’de ideolojik takıntı üzerine tez yazma alışkanlığı yaygındır. Siyasal kamplaşmalardan teori üretmek tipik Türk aydın/ akademisyen tavrıdır.Gerçeği araştırmak onların işi değildir kendi şablonlarına durumu uyarlamak önemlidir. Oysa entellektüelin tanımı gereği görevi gerçeği aramaktır. Burada söyleşi olmadığı halde metinden “Gülen’in bu mülakat içinde ve dışında söylediklerine bakınca neo-nurcu hareketin hem fikir hem eylem alanında diğer nurcu cemaatlerden ayrıldığını görüyoruz.” diyor. Dışında söylediklerine keşke referans verseydi de biz de anlasaydık bunların neler olduğunu. Burada tezini kurduğu temeli açıklıyor , ona göre Neo-nurcu hareketin başlıca özelliği, Said Nursi’nin İslami kaynaklar çerçevesinde işlediği bireyci ve sivil öğretisini, devletçi ve milliyetçi bir potada eritmesi.Saidi Nursi’ye rağmen tanımlanan bir nur hareketi söz konusu.” Şimdi, bir fıkra vardır; Hegel ölürken “ beni bir tek Marx anladı o da yanlış anladı “der. Hocaefendi için bu fıkrayı şöyle uyarlayabiliriz: “Bediüzzaman’ı bir tek Fethullah Gülen anladı ve o da doğru anladı. Fakat onu değerlendirenler için bunu söylemek çok zor. Neden devletçi diyor? Çünkü Türk aydının kafasında devletle Türkiye eşdeğerdedir. Türkiye’yi seviyorsanız devletçi sayılıyorsunuz vatansever değil. Vatansever (patriot) kavramı artık kullanılmıyor bu literatürde.O nedenle de hemen ardından “milliyetçi” yaftasını yapıştırıyor. Toplumsal bir hareket olduğunu bu kadar incelediği halde neden göremiyor yazar? Bunca insanın nasıl örgütlendiği, hareketlendirildiği gibi “küçük” bir sorun neden dikkatini çekmemiş? Çünkü bu ideolojik şablonda toplumun bir önemi yoktur. Karar verilen teze uymayan her şey gibi toplum da atılabilir. Eğitimde Türkiye tarihinin en büyük sivil hareketini örgütleyen lidere haksızlık yapıyor. Fethullah Gülen’in bunca okulun böyle kapsamlı bir organizasyonla bütün dünyada nasıl oluştuğuna ilişkin sözlerini bile değerlendirmiyor. Yazar yalnızca kafasındaki şablona uyan bilgileri yerleştirip diğerlerini değerlendirmeye tabi tutmuyor. Devlet, devletçilik, milliyetçilik meselelerine takan bu zihniyet bilimsellik adı altında teori üretiyor. Türk aydınlarının devlet takıntısı 1970’li yıllarda ideolojik olarak biçimlenip orada kalmış bir formasyon. Devlete kötü bir şey olarak bakan anlayışın sonucu, Fethullah Gülen’in sivil eğitim hareketi bile, devlete karşı cephe almadığı için “sivil” sayılmıyor. Devletten yardım alarak bir yerlere gelmiş gibi illa devletçi statüsüne indirgemeye çalışıyor. Peki, hareketi oluşturan cemaatin ekonomik ve sosyal boyutu nedir ki bu yargıyı desteklesin? Buna dair bir bilgi yok. Fethullah Gülen’e bakarak hareket değerlendirilemez diyor ama yazar da sadece onun fikirlerini bize bilgi olarak iletiyor. Bize bildiklerimizi tekrarlarken bunun yapılmaması gerektiğini belirtmesi ilginç bir yöntem doğrusu. Çünkü burada yatan zihniyet sivil toplum/toplumcu hareketi tam devlet karşıtı olarak konumlamakta. Türkiye’yi güçlendiren hareketler sivil toplum hareketleri olamaz mı? Sivil toplumcu hareket kendi devletini, toprağını, milletini sevemez mi? Bu soruların cevabı yok elbette, daha ilginci çelişkilerin çokluğu. Örneğin hareket için “sivil özellikler taşımasına rağmen “sivil” olduğunu söylemek güç” gibi. Hareketin sivil özellikler taşıması yeterli görülmüyor yazar tarafından kendi neo şablonuna uyması için redediliyor. Sadece “bu özellikleri de vardır” gibi ilginç bir duyuru kalıyor elimizde. Hocaefendi devlete “itaat” eden “arı kovanını” üretti tezi ise devlete karşı olmayan bir cemaate liderlik etmesi, bu cemaate devlete karşı olma ruhu işlemek yerine devlet-vatan- millet kavramlarını yerli yerine koymasından kaynaklanıyor. Buna yazar çok kızıyor ve : “Dahası, belki de en istenmeyen sonucu, devlet ve milletin birlikteliği vurgulanmaya çalışılırken, kutsallığın devlete devredilerek devletin kutsanması” gibi olağanüstü anlaşılmaz, kıymeti kendinden menkul bir yorumu akademik(gibi) dilin ardına sığınarak anlaşılmaz bir hale getiriyor. Neden istenmeyen sonuç?Neden devlet millet birlikteliği vurgusu istenmeyen bir şey? Kim hangi kutsallığı, hangi şekil ve durumda devrediyor? “Neo- nurcu hareket İslamcı değil, muhafazakar” bu ilginç yargı tüm Hıristiyan Demokrat partileri de ilgilendirir sanırım! İslamla muhafaza karlık birbirine zıt kavramlar olarak sunulunca bizde yeni bir literatür edinmiş oluyoruz! Neresinden tutalım halinde yargı ve yorumlar peşpeşe yağıyor: “Bu devletçiliğin kutsanma mekanizmalarından biri, İslam’ın hem Diyanet İşleri hem de Neo-Nurcular tarafından millileştirilerek bir Türk dinine “Türkiye Müslümanlığı” indirgenmesi” Nedenleri bilinmeyen, bilimsel sırları açıklanmayan devletçi olduğu ısrarı ve develtçiliğin kutsanma mekanizmaları diye yine ne olduğu belirsiz (demek bir dizi mekanizma var) bizim bilmemiz gerekmeyen sadece yazarın uygun bulduğu yargılarla yetinmemiz istenen bu metinde İslam’ın blok olarak kabul edildiğini görüyoruz. Devlet ve millet beraberliğini reddeddiği için İslam boşlukta duran bir “vaka” oluveriyor! Hiç bir ülkenin kültürü kabul görmüyor yazar tarafından, hepsinde uygulanması gereken bir İslam anlayışı var ki bunu da bize söylemiyor; bu nedenle “Türk dinine” “indirgenmiş” bir İslam gibi yeni bir tarif çıkıyor ortaya. Bir kere Türk dini diye bir şey olamaz olsa olsa İslam’ın Türk yorumu olur, ikincisi buna indirgenme denmez bilimsel koşullarda , kültürün içine sosyal biçimlenmedir. Uluslar kendi özyaşam biçimlerini geliştirirken kültürü biçimlendiren en önemli proseslerden biri de dindir. Bu nedenle İslam’ın her kültürdeki yorumu farklı farklıdır, hiç biri indirgeme olarak görülemez. Bunu ancak Arap yayılmacılığını, kültürünü savunan bir tez söyleyebilir. Başka bir inci tanesi: “Kurumsal olarak ise, yazılı kültürden tekrar sözlü kültüre, radyo-televizyona ve hocaefendiye mutlak dönüş”. Yazar hangi yazılı kültürden sözlü kültüre geçişi kast ediyor anlamıyoruz ama yazarın sözlü kültürden “söz söyleme” yi anladığını anlıyoruz. Hocaefendi televizyon-radyoda konuşunca şıp diye buna sözlü kültür deniyor! Bunu bilimsel olarak çok yazmış biri olarak hayretle yazlı kültüre müracaat edilmesini öğütlüyorum. Son paragrafdayız dayanın: “Neo-nurculuk kutsallığı millete ve devlete yüklüyor. Bu tutum İslam’ın da devletleştirilmesini ve Kemalistleştirilmesini sağlıyor”. Yani bunu tercüme edersek insanın Türk olması, Türk kültürü içinde İslam’ı yorumlayarak yaşayan biri olması, vatanını, devletini sevmesi, devlet -millet beraberliği istemesi İslam’ı Kemalist (Atatürkçü) hale getirmektedir. Atatürk ile devlet özdeş kavramlar olduğundan yazarın gözünde İslam’ı bunlara bulaştırınca Araplaşmadığımız için çok üzülmemiz gerekiyor. Hocaefendi’nin verdiği cevapları asla ciddiye alıp değerlendirmeyen kendi şablonunu sadece tarif eden bu bilimsel anlayış karşısında insan titriyor.Hocaefendi Bediüzzaman’ın pozitivist ve materyalist anlayışa dayalı bir eğitimden yana olduğunu söylüyor.aklın aydınlanmasına önem veren bunun yanısıra ruhi manevi tekamülü de izleyen bir içeriği olduğunu anlatıyor.Burada kendine feyz aldığı içeriği anlatırken ; “ Kısacası, dertlerimizin çaresi, Batı’da olduğu gibi, sadece zihni ve akli değil…Şark’da olduğu gibi, sadece kalbi-ruhi de değil..Hem akli-zihni, hem de ruhi-kalbi aydınlanmaya dayalı eğitimde, işbölümüne dayalı çalışmada ve ayrılıklar yerine birliktedir.” Hocaefendi hareketin içerik ve yönteminin de burada belirtiyor böylece. “Arı kovanı” devlete hizmet etmiyor toplumsal bir hareket olarak Türkiye’yi yüceltmek, toplumun kalitesini arttırmak istiyor. Tümüyle sivil bir toplumsal hareketin kendi olanaklarıyla örgütlenmesine sadece devlete karşı olmadığı için “devletçi” diye nitelemek gerçekten zihni çaba ister! Eğitimle daha kaliteli bir gençlik yetiştirmek, standartları yükseltmek hedefi olan bu sivil eğitim atağı Türkiye’nin güçlenmesini istemekle mi devlete kutsallık yüklemiş oluyor?Sivil toplum reform yapan oluyor da Fethullah Gülen hareketi neden devletçi sayılıyor? O cemaat sivil toplumun neresinde? Devletten kredi, teşvik, maaş falan mı alıyorlar hepsi?Milliyetçilik sadece dar anlamıyla kullanılabilir bir kavram ? Devlet zayıflayacak toplum güçlenecek teorisine her şeyi uydurmaya çalışan bu ideolojik takıntı uymayanı uyduruyor. Teknik devlet, garson devlet,, küçümen devlet gibi teoriler burada askıda kalakalıyor. Türkiye’de toplum devletten beslenen bir ekonomik yapıya sahip, içiçe yaşıyor. Bilimsellik adına sürekli burada teori üretenler analizden uzak, 1970’li yıllara takılmış metinler yazıyorlar ki bunlar teori niteliğinde değildir.Herkesin kendi siyasi pozisyonuna göre biçimlendirdiği gerçek dışı teoriler Türkiye’ye hiç bir şey vermediği gibi toplumla aydının arsını da kapanması zor bir şekilde açmış bulunuyor. Toplum kendini dönüştürecek, yönlendirecek odaktan böylece yoksun kaldı. Devletten başka yere bakamaz oldu. Toplumu bağımsız bir entellektüel yönden koparan ve ele geçirdiği iktidar odaklarında kendi gibi düşünmeyenleri boğan “aydın” totaliterizmi devletçilik, milliyetçilik kavramlarına daha yakın cemaat ilişkileri göstermektedir. Doğan Avcıoğlu dışında geniş bir tahlil getiren de olmadı. Ünvanlarla yetinen aydınlar kavramları tersine çevirerek dünyaya bakarlar ve bu nedenle Don Kişot , sadece Türkiye’de ,bir övgüdür. Sanırım kimse Don Kişot’u ciddiye alıp okumamış. Hocaefendi’nin “lezzeti başkalarının lezzetinde bulma manasında diğerkamlık” bizim entellektüel yaşamımızda bir davranış biçimi bile değil. Türkiye “Türk Rönesansı”nı gerçekleştirebilmek için gerekli alt yapıyı oluşturabilir.Artık irtica nedir, mürteci nedir tartışmasının kısırlığından sıyrılıp yeni kavramlar ve sentezler üstünde tartışma zamanıdır. Politizasyona uğramış bir aydın çevresinin dışına çıkıp zihinsel üretimi olan, bilimsel tezleri olan insanlarla toplumsal kalitemizi arttırmanın yolları üstünde düşünmemiz gerekmektedir. Toplumun zihni üretimi olmadan maddi üretimi olamayacağı göz önüne alınırsa, toplam kalitemizi ve bilgimizi arttırmadan global dünyada bir yer edinmemiz de çok zor görünüyor. Bugünü değerlendirmek reformlarla mümkün ve Türkiye yeni, çağdaş ve bolluk içinde bir yaşam talebinde. Bu toplum bunu arzu ediyor, sivil toplumun hareketlenmesi için gerekli zihni üretim yapılır ve toplumla paylaşılırsa gelecek için umutluyum. Toplumsal kalitenin artması siyasi kaliteyi de yükseltecek tir. Böylece tıkanmış bir damar olan siyaset çözüm üretici bir yere dönüşebilir. Aynı şekilde akademik yaşam da bilgi kanallarının kapandığı bir nokta. Toplumla bilgi buluşturulması ve bu kaynaktan her yaşta insan yararlanabilir hale gelmelidir. Türkiye edindiği demokrasi kültürünü korkular üstünde değil, umutlar üstünde yükseltebilir. Türkiye’nin kendinin olan ve özerk olacağı tek alan “kültürel” alandır. Bunun tanımlanması, analizi ve yeniden yapılanması toplumun verimlilği açısından çok önemlidir. 1997′DEKİ KİTAPTAN ALINTILAR