kadın üzerinden bitmeyen politik kavgalar yeni değil dünyada ve ülkemizde.Bu konuda verdiğim 1996 tarihli bir konferansı ilginize sunuyorum. Kadının özel alana erkeğin kamu alanına ait olması kente ait bir olgu. Evin yerini sokak almaya başlar.2005′de Vatan Gazetesinde yayınlanan dizimle birlikte okuyun.
OSMANLI’DA KADIN: Osmanlı kentlerinde kadının nasıl bulunacağı , nasıl olması gerektiği fermanlarla belirtilir. Devlet kadınların cinselliğini kontrol ettiğini her an belirtir. Kent/ devlet / birey ilişkilerinde kadın sosyalizasyonu ve seksüalitesi mahalle ve devlet tarafından kontrol edilir. 19. yüzyılda Tanzimat ile birlikte kadın giysileri değişmeye başlar. Kadın özgürlüğü ile konuşmak sembolik anlamlar içerir. Kadınlar bir çok dergi çıkararak, konuşarak haklarını genişletmeye çalışırlar. Osmanlı devletinde müslümanlığın sembolü olarak kadının giysisi tarif edilirken , Cumhuriyet döneminde de laikliğin temsilcisi kadının giysisi oldu. Sen benim laikliğimin temsilcisisin dedi. Bu giyim kuşam işi çok ilginç. 17. y.y.’da da Fransa’da esnaf burjuvazinin giydiği giymeye kalkınca bunu engelleyen kanunlar çıkartılır. Pazar ekonomisi yerleşince bunlar yerle bir oluyor. Pazar ekonomisi işlemeyince devlet ağırlığı sürüyor. Devlet kendi kamu alanında bulunma şeklini dayatıyor. Eğlence de kamu alanında yer alır. Bu konuda da çok fazla ferman ve fetva yayınlanmış. Kahve, tütün, kahvehane, içki gibi… KAMU’da görünürlük, görünmezlik ve görmemezlik kavramları kentte önemli. Farklılıkların vurgulanması Osmanlı kamu alanında şeffaflık sağlıyor. Kadın sorununun sadece kadınla ilgili olmayıp toplumun genel gidişinin teşhis edildiği bir siyasi mücadele alanı olduğu açık. Örneğin Halide Edib’in romanlarındaki milliyetçi kadın kahraman tipi cinselliğinin artık kapatılma yoluyla olmasa bile bastırılma yoluyla denetim altında tutulduğuna ve kadının kamu alanında ancak cinsiyetsiz bir yoldaş olarak kabul edilebileceğine işaret ediyordu. Milliyetçi söylem kadının davranışlarıyla toplumun şerefi arasında denklem açısından kültürle çizilmiştir. Kadınların ait oldukları topluluklarda “ötekiler” arasındaki sınırın “kültüre uygun” davranışlar aracılığıyla çizilmesi kadınların modern yurttaşlık haklarını geçersiz sayıyor. Kadınların işgal ettiği konum genellikle belirsiz ve çelişkili. Bir yandan milliyetçi devlet projeleri modernleşmeci unsuru kadınları eşit yurttaşlar olarak toplumun kamu alanında yer almaya davet ediyor, diğer yandan bozulmamış bir milli kültür taşıyıcılığı da kadınlara yüklenmektedir. Bunun en iyi örneği Hindistan’dır. Laik devlet olan Hindistan’da 1987’de Dereola kentinde yer alan bir sati (dul yakma) olayı Hindu kadınlığının ve milli değerlerin bayrağı olarak yükseltilmiştir ve olay yeri bir panayıra dönerek ülkenin her yerinden seyirci akmıştır!Aşırı Hindu milliyetçiliğini ve Müslüman aleyhtarlığını körükleyen partiler ise bu tarz gösterileri siyasi sermaye olarak kullanmaktan geri kalmamışlardır. Milli kimlik pazarlığının kadın bedenleri üstünden yapılması eşit yurttaşlık iddiasını gülünç duruma düşürmektedir. Türkiye’de de geleneksel yasalar Medeni kanun yasasına baskın çıkmaktadır: Doğu ve G. Doğu Anadolu’da yapılan bir araştırmada kız ve erkek çocuklarının alacağı mirası belirliyen yasalar konusunda. Medeni kanun da kız ve erkek çocuklar eşit miras hakkına sahip olmakla beraber kadınların sadece dörtte biri , kendileri ve kız kardeşlerinin miras haklarının Medeni Kanun’a göre belirlendiğini belirtirken %40’ı medeni kanun’a göre bunun belirleneceğini belirtiyor. Anne babası vefat etmiş olanların yüzde 30.7’si haklarına düşen mirastan feragat etmek zorunda kalmışlar. Kadınların %61.3’ü gibi bir çoğunluk kendilerine kalacak mirasın “töreler” tarafından belirlendiğini söylemiştir. ÖZELDEN KAMUYA: İstanbul’da ya da şık tatil beldelerinde bile günü birlikçi piknik yapanları çok izlemişsinizdir. Ailelerin özel alan giysisi olan pijama ya da rahat giysileriyle, minderler ,yer sofralarında yemek yemeleri ya da uzanıp uyumaları. Özel alanı kamuya taşıyan yeni kentliler. Hong Kong ‘da farklı bir amaçla yapılan bir araştırmada da eviçi hizmetlisi olarak çalışan yüzbin Filipinlinin Pazar günleri kentin en modern binalarının olduğu iş merkezini özel alana çevirerek biraraya gelişlerinin öyküsü. Özel alan yokluğunda kamunun özele çevrilmesine örnek Hayatın her alanında erkek otoritesi açıktır. Özel alanda var olan erkek otoritesi kamu alanında erkek egemen anlayışın otoriter devletiyle sürer. Üstelik Türkiye Ortadoğu ülkeleri içinde kadın hakları sorunlarını ilk ele alan devlettir. Mübeccel Kıray’ın Karadeniz Ereğli’sinde yaptığı sosyal araştırmada ,yıl 1964, bekar kızların çalışmasına hoşgörülü bakan erkeklerin evli kadının çalışmasına %68 gibi bir oranla karşı çıktığını görürüz. Özel alanın tahakkümü kamu alanına genişlemiştir. Birinci kuşak Cumhuriyet kadınlarının ise %30’u üniversite eğitimlerini tamamlamış olmalarına karşın yalnızca %23’ü çalışmıştır. Ereğli kasabasındaki kadınlarla aralarında eğitim ve sınıf farkı olmasına karşın kamu alanına çıkmakta zorlanmışlar. Bu kadınlar kendi rollerini baskın şekilde ev kadını olarak tanımlamışlar. Türk kadınlarının kamusal rollere adım attıkları durumlarda, toplumsal cinsiyet rolleri ile mesleki rolleri arasındaki ilişki düşündürücü. Cinsiyetçi, ayrımcılık kamu alanında ciddi bir engel oluşturur. Romanlarda alafrangalığın yerildiği dönemlerde 1875 ilk alafranga kız Ahmed Mithat efendinin romanı eflatun Beyle Rakım Efendi de görülür. Onlar evişi yapmayan ev kadınlığını unutmuş aylak ya da ahlaksız tipler olarak çizilir. Cumhuriyet Türkiyesi’nde kadınların kamusal alanda hangi koşullarla kabul edileceklerinin mecazi ifadelerini Halide Edip Adıvar’ın romanlarında buluruz. Cinsiyetsiz ve kadınlıklarından sıyrılmış olarak. İlk romanı Yeni Turan da kadın kahraman bu milliyetçi kadının prototipidir. Erken dönem reformcu/ romancı, eşitlik ve özgürlük ideallerini anlatmak için de kadınları seçmişlerdir. Ama mesafeleri koruyarak. KAMUSAL ALANLARIN ARASINDA EN ÖNEMLİLERİNDEN BİRİ OLARAK ÇALIŞMA YAŞAMI Kadınların çalışma yaşamına çok zor katılabildiklerini görüyoruz 75 yıllık Cumhuriyet tarihinde. Yurttaş olmak ise daha zor elde edilmiştir. Çünkü yurttaşlık oy verme ile sınırlanmış ve yapılan araştırmalar göstermiştir ki bunu da evli kadınlar eşlerinin doğrultusunda kullanarak partilerin seçim kitlesi olamamışlardır. Daha çok yeni böyle bir kitlenin varlığı kabul edilmiş bulunuyor. YURTTAŞLIK KAVRAMI Arap Dünyasındaki modern devletlerin çoğu, aile ve kişisel hukuk alanlarında yasal reform yapma girişimlerinde bulundular. Irak’da 1978’de yürürlüğe konan Kişisel Yurttaşlık Yasası buna örnektir. Kadınlara haklar tanınmasının ana amacı onların işgücü potansiyelini harekete geçirmek ve geniş aile, aşiret ya da etnik grup bağlarını koparmaya dönük bu yasa araştırmacı Al-Halil tarafından şöyle değerlendirildi: “kurtarılmaları” gerekiyor. Bu bağlamda bu gibi yasalar , “özel alan” ve bunun yıkıcı merkezkaç gücü üzerine, totaliter bir toplumsal denetim projesinin parçası gibi görünüyor. Özgüllüğüne rağmen Irak’daki durum , tek örnek değil. Kadınların siyasi örgütlerdeki bağımsız girişimleri aktif olarak engellenir ve bölücü sayılır. Türkiye’de Kadınların oy hakkını kazanmalarından bir yıl sonra, 1935’te, Türk Kadın Birliğinin feshedilmesi gibi. Mısır’da da kadınlara oy hakkı tanınmasının hemen ardından 1956’da tüm feminist örgütler yasadışı ilan edilmiştir. Rıza Şah’ın İran’da uyguladığı kadını modernleştirme çabası. Birbirinden farklı üç rejim; Atatürk, Nasır ve İran şahı . Ulusal birlik ve bütünlük, modern bir merkezi bürokrasinin geliştirilmesi ortak hedefleridir. Kadınların seferber edilmeleri yeni bir yurttaşlık anlayışı için kullanılmıştır. Elbette, kadınların eğitimi ile her düzeyde nitelikli işgücüne katılmalarında gözle görülür bir gelişme oldu; kamusal alandaki görünürlülükleri artmakla kalmadı, aynı zamanda yeni bir meşruiyet de kazandı. SONUÇ: Yapmamız gereken , kadınları tutsak kılmadan ya da rehine almadan fark ve çeşitliliğe izin veren bir kimlik dili aramaktır. Bireylerin içinde yaşadıkları toplumun ortak sorunlarına ilişkin görüşleri, farklı düzeylerde de olsa, farklı terimlerle de dile gelse , vardır. Yine aynı biçimde, bireylerin “kişisel / özel alana giren konularda da belli davranış biçimleri , belli değerleri ve tepkileri de mevcuttur. Tüm bunların bir biçimde ifade bulması , “kamusal” alana yansıması önemlidir. Olumludur ve katılımcı bir yaşam tarzının pırıltılarını taşır. NEVVAL SEVİNDİ 2005′de VAtan gazetesinde yayınlanan dizim:Türbanlı Olmak Türkiye’de türbanlı olmak Üniversite mezunu başörtülü oranı yüzde 10 Herhangi bir diploma sahibi olmayan kadınların yüzde 91.5′i kapalı. Lise mezunlarının yüzde 26.6′sı üniversite mezunlarının ise sadece yüzde 10′u başörtüsü kullanıyor. Türbanlı artık makyaj’da yapıyor kariyer de… BU ÜLKEDE TÜRBANLI OLMAK Gelenek aşındı, türbanlı modernleşiyor…. Makyajını yapan, spor salonlarına giden, okuyan, çalışan, başarı isteyen, araba kullanan türbanlı kadınlar var artık… Yerel kültürle, evrensel modern değerleri birleştiriyorlar ORTAKÖY’DE GALATASARAYLI ÖĞRENCİLERLE… Tuğba Çanta ve Figen Aypek.. İkisi de Galatasaray Üniversitesi öğrencisi…. Ortaköy’de türbanlı geziyorlar fakat okulda başları açık elbette. Bu ikili yaşamın zorluklarını kanıksamışlar. Tamamen kendi kişisel tercihleriyle örtündüklerini söylüyorlar. Yargılanmak değil, anlaşılmak istiyorlar. Çok tartışıldı. Çok kavgası yapıldı. Ancak günümüzde şu açık gerçeği görmekte yarar var: Türban, Türkiye’de artık toplumsal değişim ve modernleşmenin bir parçası haline geldi. Modernleşmeye direnen bir akımın simgesi olmaktan çıktı. Kadının toplum içinde yer edinmesinin kavgası olarak da yansıyan “türban” hem tepki hem de etkiyi içermekte. SİYASAL İSLAM TİPİ ÇÖKTÜ Toplumda kadının yerini tarif ettikçe açılan “türban” tartışması sosyolojik, kültürel, ekonomik ve antropolojik veriler içeriyor. “Kentli kadın, kırsaldan göç eden kadın, varoş kadını, kırsal alanda, taşrada kadın, orta sınıf kadını, aşiret geleneğinde yaşayan “köle kadın” tanımlamaları bize tek bir kadın modelinden söz edilemeyeceğini açık olarak gösteriyor. Türban, kırsaldan gelen kadının gelenekle simgeleşen sembolü. Ama erkeğin gerisinde duran kadının topluma girişinin, yani sosyalleşmesinin de simgesi. Siyasal islam bunu kendi bayrağı yapmak istedi. Bu siyasallaşma dönemi militanlaştırdı türbanı kısa bir zaman dilimi için…. Ancak artık kentlerde bu siyasal simgenin alt kısmını oluşturan pardösü kalmadı. Türban artık sıradan günlük giysilerle birlikte kullanılıyor. Yani Siyasal islam’ın model tipi çöktü. O militan model yok oldu. Anti Batıcı küçük bir grup varsa bile bu çok düşük bir yüzde, siyasal alanda bile. Bu yüzden türbanı muhalefet simgesi yapmaya çalışanların başarı şansı da düşük. TÜRBANLIYIM AAAA BİREYİM Türbanı kullanan kadınlarda “bireysel farklılık yaratma” çabası giderek öne çıkıyor. Sokaklarda artık kent kültürüyle barışık bir türban var. Bu anlamda örtünme sadece “ahlâki değerlere bağlılık” mesajı veriyor diyebiliriz. Türkiye bu dönemi aştığı sırada 11 Eylül dünyanın gündemine düştü ve dünya çapında radikal islam’ın simgesi olarak algılanmaya başladı türban. “Müslümanlarda kadın ikinci sınıf ve geridir” yargısı pekişti. Böylece “türban” artık Batı’nm da sorunu haline geldi. AB üyesi ülkelerde ve yargıda türban yasaklama kararları çıktı. Bu konuda siyasi ve toplumsal baskı oluştu. Oysa “türban” artık siyasal islam’ın simgesi değil Türkiye’de. Kadın türbanla birlikte modernleşiyor. Ama Avrupa’nın Türkiye gerçeğini algılaması pek de kolay değil. Bu, türban dışındaki bir çok olayda da kendini gösteriyor. Türkiye’de türban büyük değişim geçiriyor. Gerici ve tutucu sıfatlarını üzerinden atmaya çalışıyor. Bu nedenle türban, radikal söylemden kaydı ve modern yaşama sahip çıktı. AKP iktidarıyla toplumun modernleşme çabasına cevap vermek zorunda kalan siyasi iklim modernleşmeye, Batılılaşmaya sahip çıktı. Türkiye’nin 1800′lü yılların ortalarında başlayan modernleşme macerası devam ediyor… Türbanın günümüz gerçeğindeki konumunu izlemek isterseniz, şöyle Anadolu’da bir tura çıkalım. Hem de daha tutucu, daha geleneksel olarak bilinen Çorum, Osmaniye gibi kentlerden seçtiğimiz ve konuştuğumuz türbanlı kadınların ağzından dinleyelim “türbanlı ya-şam”m hikayelerini. Yarın bu öykülerle VATAN’da buluşalım… TÜRKİYE’DE TÜRBAN GERÇEĞİ Kadınların yüzde 64’ü başını örtüyor. Türkiye’de kadınların yüzde 64′ü sokağa çıkarken, evinin dışında başını kapatıyor. Her 100 evin 77′sinde, başını örten bir kadın var. Yüzde 95’i örtüsünü türban olarak tanımlamıyor Türban, bu sorunun siyasallaşmasından sonra hayatımıza giren bir tanım. Halkın büyük bölümü “başörtüsü” diyor. Türban terimini eğitimli kesim daha çok kullanıyor. Evlerinde başını kapatma oranı ‘yüzde 73’ Başörtülülerin yüzde 23.5′i kendini muhafazakâr diye tanımlıyor. Evlilerde yüzde 73 olan “başını kapama” davranışı, bekârlarda yüzde 34′e iniyor. Başı örtülülerin geliri ‘3 kat’ daha düşük Başını kapatan kadınların hane halkı ortalama ayık geliri 363 milyon lira. Başını kapatmayan kadınların hane halkı aylık gelir ortalaması ise 964 milyon lira. Başını örtenlerin yüzde 46.5’i AKP’ye oy veriyor Başını kapatanların yüzde 46.5′i “Seçim olsa yine AKP’ye oy veririm” diyor. AKP’ye oy vereceklerin yüzde 88′i türbanı simge görmüyor. Ben kapalıyım ablam açık bizim evde demokrasi var İki kız kardeş… Sevinç türbanlı, ablası Sevgi ise açık. Sevinç, “Ailemizde demokrasi var seçimlerimizde özgürüz” diyor. 4 yıl önce Sevgide kapalıymış, iş bulamayınca başını açmış… İki genç kız… Biri giyimi, makyajıyla gayet modern görünümlü, diğeri ise teset-türlü. Türbanlı olanın yanına yaklaşıp, konuşmaya başlıyoruz. 22 yaşındaki Sevinç Pala, 7 sene önce başını kapatmaya karar vermiş. “Başımı örttüğüm için dine bağlılığın getirdiği fevkalade bir huzur duyuyorum” diyor. Kapandığında ailesi şaşırmış ama ona destek vermişler. Tam bu sırada, yanındaki genç kız “Çok şaşırdık, ama ona saygı gösterdik” diye söze katılıyor. Meğer Se-vinç’in ablasıymış. Adı Sevgi, 23 yaşında. Aynı aileden olduklarını öğrenince biraz şaşırıyorum. Onlar da gülüyor “Bizim evde demokrasi var, birbirimizin görüşüne saygı gösteriyoruz” diyorlar. Ancak her iki kardeş de çevrelerinden saygı görememekten dertli. Sevinç, liseyi bitirdikten sonra tesettüre uygun giyinmiş. Üç yıl önce bir mağazada kasiyer olarak çalışmış, daha iyi iş bulmak için ayrıldığında ise ortada kalmış. “Kapılar bir bir yüzüme kapandı” diyor: “Türbanlı olarak iş bulmak büyük sorun. îş görüşmesine gittiğimde açıkça ‘türbanlıya iş yok’ diyorlar. Neden tersliyorlar anlamıyorum! Herkes kendi dünya görüşü içinde yaşıyor, önemli olan işini nasıl yaptığındır. Niye saygı göstermiyorlar? Böyle dışladıkları zaman çok kınlıyorum ama türbandan vazgeçmeye hiç niyetim yok!” Sevgi de 4 yıl öncesine kadar türbanlıymış. 1,5 yıl başörtüsü kullandıktan sonra başını açmış: “Bir hastanede sekreterlik yapıyordum ama koşullar iyi olmadığı için ayrıldım. Bir süre iş bulamadım, nereye gitsem, ‘Çalışacaksan başını açmalısın’ diyorlardı. Aileme bakmak zorundaydım. Ben de tesettürümü çıkardım. “Başörütüsünü çıkarınca çevresindekiler ‘Aaa! Şuna bak bir kapalı bir açık” diye eleştirmişler ama o umursamamış; “Bir süre rahatsızlık duydum ama şimdi kötü hissetmiyorum. Çünkü düşüncelerim, inancım değişmedi” diyor. Üniversitede ilk türban vakası Üniversitede türban fırtınası ilk kez 1967de Ankara Üniversi-tesi’nde kopar. Hatice Babacan isimli bir öğrenci derse başörtülü girer. Prof. Neşet Çağatay, Babacan’ı “Hey sen! Başörtülü kız! Ya başını aç ya da çık!” diye uyarır. Bugünün Devlet Bakanı Ali Babacan’ın halası olan Hatice Babacan, 1968′de okuldan ihraç edilir. Türbanın anası Bugünkü türbanın anası sayılan Şule Yüksel Şenler, ilk kez 1965 yılında tesettüre girer. Şenler’in başını örtme biçimi, başörtüsünden çok farklıdır. Bu tarzı genç kızlara örnek olur ve türban jargonuna ‘Şulebaşı’ya da ‘sıkma baş’ kavramlarını kazandırır. Gazeteci olan 1937 doğumlu Şenler, ‘Yeni İstiklal’ gazetesindeki yazıları nedeniyle de 9 ay hapis yatar. Önce hocam sonra kocam istedi, kendimi bildim bileli kapalıyım Henüz 10 yaşındayken Kuran kursunda başını örtmüş Nuray Uyanık. Evlendiğinde de kocası “Kadın kısmı kapandıkça güzelleşir” diye hadis-i şeriften örnekler vermiş. Bugün 50 yaşında olan Nuray Hanım, “Türbanın getirdikleri de var, götürdükleri de” diyor Çorum’da kadınlarla toplandık. Türbanın ne anlama geldiği, ne demek olduğu neden ihtiyaç duyduklarına dair konuşuyoruz. Onlar öykülerini, duygularını, kırgınlıklarını içtenlikle anlatıyorlar. Bazı anlar kızgınlık öğrenci kızların sesinde yükseliyor. Yine de hepsi hoşgörülü, sabırlı ve anlayışlı. “Bizi anlayacaklar” inancı var içlerinde. Açık kapalı birlikte oturuyor, eğleniyor ve iş yapabiliyorlar. Çorum, Edirne ya da Osmaniye Anadolu kentlerinden kadınlarla konuşurken onların bireysel vakarına tanıklık ettim. Hem kadın olmanın güçlüklerine karşı savaşıyorlar, hem türbanla yargılanmaya karşı. Kızlarım okudu ama… Nuray Uyanık, ilkokulu bitirdiğinde kapanmış. 10 yaşında başını örtmesi istenen Nuray Hanını bugün 50 yaşında. Başörtüsüyle halim selim bir ev kadını. Oğuzlar Köyü’nden Çorum’a gelmiş bir aile. Kuran kursuna gidince, “dinin gereği kapanmaktır” diyen hoca türbanı kalıcı kılmış. Nuray Hanım’ın eşi de ilk günlerde “Kadın kısmı kapandıkça güzelleşir” diye hadis-i şeriften örnekler vermiş. Kızları da kapalı ve imam Hatip bitirmişler, ilahiyat mezunu olan kızı türban nedeniyle görev alamadığından ev hanımı olmuş. Evlere tefsir ve hadise gidiyormuş. “Türbanın getirdikleri de var, götürdükleri de” diyen Nuray Hanım, kızlarını okuttuğu halde onların emeğinin karşılığını alamadığını düşünüyor. Oğullarından biri mühendis, biri öğretmen, diğeri de ilahiyat mezunu. Yani aynı ailede aynı okuldan mezun kardeşler, cinsiyet ayrımcılığı yüzünden aynı meslekleri icra edemiyor. Aynı eğitimden geçmiş kız kardeş ev hanımı olmak zorunda kalırken erkek öğretmen oluyor. Handan Özkiremitçi ise 26 yaşında; “İlkokuldan beri kapalıyım. Türbanlı olmak güzel ama her yerde rahat olamıyorsunuz. Hele üniversite tam rezalet” diyor. Sokaklarda başlarını açıp kapamaktan utandıklarını söylüyor, hiç anlayış görmediklerinden yakınıyor. Çok şık mavi bir eşarbı başına sarmış olan Handan Hanım çok güzel makyaj yapmış. Eşarp benim parçam “Türbanlı olmak bir ayrıcalık” dese de okuldaki uygulamalar onu bezdirmiş: “Üniversiteye ilk girdiğinde sınıfta, ikinci yıl güvenlik girişinde, üçüncü yıl sokak kapısı önünde yığılarak örtünüyorduk. Türkiye Müslüman ama neden biz bunu yaşıyoruz anlamıyoruz.” Babasının isteğiyle kapanan Handan Hanım ilkokula giderken bundan memnun değilmiş. Her fırsatta başını açar, açıklara özenirmiş. “Şimdi bilincine vardım ve eşarp benim bir parçam” diyor. Muhafazakâr bir ailede doğan Zübeyde Çakıl, hep kapalı bir ortamda yaşamış. O nedenle 12-13 yaşında kapanmış. Okumayan Zübeyde Hanım, serbest çalışıyor. Kırtasiye işletiyor. Devletin tüm dinlere aynı uzaklıkta olması gerektiğine inanıyor. Ben nasıl açık olanın özgürlük alanına girmiyorsam, kimse de benimkine girmesin diyor. Türban simge olamaz Başörtünden dolayı hiçbir eziklik taşımadığını, makyajını yaptığını ve kendini her sosyal alanda çok rahat ifade ettiğini samimiyetle söyleyecek kadar özgüveni yüksek. “Başörtüsü islam’ın tek kuralı değil ki. Müslümanlığın tek göstergesi başörtüsü değildir. Açık bir hanım çok dürüsttür, doğrudur, yaptığı işte hile yoktur, o da tam bir Müslümandır” diyen Zübeyde Hanım türban takarak takmayanlara Müslüman değilsiniz yollu bir mesaj göndermediklerini ve buna hakları olmadığını çok net ifade ediyor. Sanki uzaylı gibiyiz Yücel Erçetin emekli öğretmen ve türbanlı değil. Şimdi zaman zaman başını kapatıyor. Üniversiteye giden birçok taşralı kızın okulunu bırakmasından büyük bir üzüntü duyduğunu anlattı bize. Öğretmen olsun, öğrenci olsun, kızların başları açık kapalı iki durumda yaşamalarının psikolojilerini bozduğunu söylüyor. Bu komikliği yaşayan biriyim ben diye atılıyor Melek Doğan. Kendini dışlanmış hissetmiş. “Sanki uzaydan gelmiş gibi daha merdivenlerde başını açacaksın bak diye tembihlerle karşılaşıyorsun.” Kendi isteğiyle 19 yaşında kapanmış. Çalışmadığı için biraz buruk. Üniversitede başörtüsü üzerine peruk takarak gidenlerin sistemle dalga geçtiğini düşünüyor. Gerçekten komik! Okula girip çıkarken aç-kapa eylemi kızlara kendini çıplak hissettiriyor. Utanç bundan kaynaklanıyor. Çünkü mahremiyetlerine saldırı algılıyorlar, bir saygısızlık duygusuna duçar oluyorlar. Tak çıkar, tak çıkar çok zor oldu okumak ama alıştım! Nisa Erkaya istanbul Üniversitesi Kimya Mühendisliği öğrencisi. 20 yaşında ama 13 yaşından beri türbanlı. Ortaokula giderken başını kapatmaya karar verdiğinde emekli babası hiç karışmamış Nisa Erkaya istanbul Üniversitesi Kimya Mühendisliği öğrencisi. 20 yaşında ama 13 yaşından beri türbanlı. Ortaokula giderken başını kapatmaya karar verdiğinde emekli babası hiç karışmamış fakat annesinin tepki büyük olmuş: ‘Annem tesettüre uygun giyinen, ibadetinde olan bir insan. Bana da din eğitimimi o verdi. Orta ikiye giderken ben de başımı örtmek istedim. Tam ergenlik dönemiydi. ‘Madem ki dinimiz kapanmamız gerektiğini söylüyor türban örtmeliyim’ diye düşündüm. Ama ailem bana karşı çıktı. Türbanla okumanın zor olduğunu düşünüp, ‘Başını örtme, ya türbanı ya da eğitimi tercih et’ dediler. Ben ikisini de yapmak istediğimi söyledim.” Ama epey bir zor olmuş ikisini de yapmak, inancından taviz vermek istememiş başlarda. Türbanını sanki bir ayıpmış gibi okul kapısından girerken çıkarıp saklamak zoruna gitmiş. Fakat “insan her şeye alışıyor. Ben de alıştım zamanla. Tak, çıkar zor oldu ama…” diyor Nisa. Türbanlı olduğu 7 yıl boyunca yalnızca okulda zorluk yaşamış. Önce liseye giderken, sonra da üniversite kapısında türbanını açmış. “Liseye giderken başımı açınca çok üzülüyordum. Bu vatanın evladıysam neden kendi vatanımda özgürce davrammıyorum’ diye soruyordum. Üniversitede ise bunun gereklilik olduğuna inandım. Kötü tabii ki yine de!” Arkadaşımın düğünü vardı Orduevi’ne beni almadılar Büşra Yıldız, 24 yaşında. 5 yıldır tesettüre uygun bir şekilde giyiniyor, başını örtüyor. Büşra, “Türbanlı olmak çok güzel bir duygu, ayrıcalıklı olduğumu hissediyorum. Çünkü Kuran’da yazan ve Müslümanlara farz olan tesettürü uyguluyorum. Bu beni mutlu ve güçlü kılıyor” diyor. Ancak sosyal hayatta türbanlı olmanın birçok zorluğu da beraberinde getirdiğini düşünüyor: “Türban yasağı olduğu için genellikle kamu kuruluşlarının kapısında kalıyorum, içeri almıyorlar. Çok merak ettiğim halde askeri müzeye giremedim, almadılar. Arkadaşımız evlendi, düğünü Orduevi’ndeydi, maalesef yine kapıdan geri çevrildim. Çok üzüldüm. Özgür bir ülkede yaşıyoruz ama başörtüsüne saygı gösterilmiyor. Ben üzülüyorum ama bu yasağı kaldırmayanlar benden daha çok üzülmeli.” Beni 3 yaşımda kapattılar, bunu asla kızıma yapmam! Sümeyra Hanım 3 yaşında kapanmış. Buluğ çağlarında açık olan arkadaşlarına özenip “onlar gibi olsam” diye düşünmüş. Kızların küçük yaşta kapatılmasını hiç onaylamıyor. ‘Bunu asla kendi kızıma yapmam’ diyor Çorum’da türbanlı kadınlarla söyleşime devam ediyorum bugün de… Mübeccel Çetin evli, üç çocuk annesi bir siyasetçi… AKP’de çalışıyor. 30 yaşında kapanmış, hiçbir baskıya maruz kalmadan, kendisi istemiş. “Askeriye’de bir düğüne bile giremeyince insan kendini dışlanmış hissediyor” diyor. “Türban siyasete engel değil, geceyarılarına kadar kadın erkek birlikte ev ev geziyor, siyasi çalışma yapıyoruz” diyor. Merkez ilçe teşkilatında çoğunluk erkek. Üç hanım var. Kapalı açık kadınlar birlikte çalışıyor. “Biz Çorum’da veya diğer illerde bunları aştık, keşke tepedekiler de aşabilse” diyorlar hep bir ağızdan. 3 kızı olan Birsen Ayvaz “Ben nasıl var olacağım?”diye soruyor. Türban, kadının var olma sorunuyla ilgili. Toplumsal alanda var olmak nasıl sağlanacak? Birsen Hanım çok güzel giyiniyor, genç ve çok sosyal bir hanım. Kızları da okuyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun Sümeyra Hanım bilgisayar uzmanı olarak çalıyor. Master yapmayı çok istemesine rağmen LES sınavı sorununu aşamayacağını düşünüyor. “Benim açık olandan farkım yok” dese de bu yaşam tarzını kabul ettiremiyor. 3-4 yaşlarında ailesi tarafından kapatılmış. Buluğ çağlarında açık olan arkadaşlarına özenip “onlar gibi olsam nasıl olur acaba?” diye düşünmüş. Kızların çok küçük yaşta kapatılmasını hiç onaylamıyor. “Bunu asla kendi kızıma yapmam” diyor. Okulun kapısına kadar kapalı gelip, çıkışta yine örtünme sorumluluğu taşıyan kızların çocukluk yaşaması mümkün değil elbette. Osmaniye’nin aşiret denen yerlilerinden bir aileye mensup Almula Hanım. Babası “İlla okuyacaksın, aç ve oku” demiş kızına. Balıkesir Üniversitesi’ne göndermiş. O zaman pardösüyü çıkarmış. “Ön sıralarda oturamazdım utanç duyardım” diyor. Ezilmiş hissetmiş kendini. Çok üzülmüş. Okulda yöneticilerin onlara ikinci sınıf insan muamelesi yapmasından yaralamış. Onları okulun ambarına, en aşağıya indirerek baş örtülerini açmalarını sağlayan anlayış yüreklerinde yara açmış. Mahremiyetine girildiği düşüncesiyle erkek arkadaşlarından utandığını belirten Almula Hanım lise birinci sınıfta kapanmış. Bir küçük kızı var. Biri de yolda. “Kızlarıma asla baskı yapmam ve kimsenin de yapmasını istemem” diyen Almula Hanım çok sosyal ve kendine güvenen bir hanımefendi. Örtünmek dini bir ölçü değil Edirne’de Trakya Üniversitesi’nde eğitimini sürdüren Ayşe Hanım 20 yaşında, ikinci sınıfta “kapanacağım” demiş ailesine. “Kapanmak ihlas ve samimiyetle yapılmadıysa bir kıymeti yoktur. Zorlamayla kapanma anlamsızdır” diyor. Aile baskısının kasabalarda kaldığına inanıyor. Başarılı olan herkesin istediği noktaya gelebileceğine inanıyor. “Türbanlı olmak, var olmamı engellemiyor” diyen Ayşe Hanım sosyal bilimler okuyor. Kapanınca büyük bir huzur duyduğunu ve mutlu hissettiğini söylese de “biraz dışlanıyoruz” diye ekliyor. “Örtünmek bir ölçü değildir. Kalbî bağ daha önemlidir. Bu benim için Allah’la bir iletişim”diye kapalı açık farkının dini bir ölçü olmadığını vurguluyor. Türban ‘gerici’ sıfatından sıyrılmak istiyor Türkiye’de türbanlı olmak yaşamın kalitesini talep ediyor, sosyalleşiyor. Onlar hep birlikte aynı şeyleri giyen, bir bilinmedik yerin ya da siyasetin temsilcisi değil. Sadece kadın ve yurttaş olarak kendilerinin temsilcisi. Ne kocaları, ne babaları, ne de birlikte çalıştıkları erkekler tarafından yönetilmek istiyor bugünün türbanlı kadınları. Onlar birey olma yolunda hızla ilerliyor. Hatta hızını almayıp Avrupa’ya, Amerika’ya, Rusya’ya, Ukrayna’ya akın akın gidiyorlar. Kuveyt’e burs kazanan ve gidip gitmemek için çok düşünen bir kıza destek vermiştim. İşte bana gönderdiği mektup: “Yarım gün üniversitede Arapça öğrenecek, yarım gün için Türk şirketlerine iş başvurusu yapacağım, şimdiden buldum birkaç inşaat şirketi… Uzun ve yorucu bir yolculuk yaptım tek başıma.. Kuveyt Üniversitesi’nin yurduna yerleştirildim, derslere başladım burada. Şimdilik 5 Türküz ama bir arkadaş daha gelecek haftaya. Her şey çok rahat. Hediye olarak hacca bile gönderebilirlermiş bizi; yani petrol zenginliğinin tadını çıkarıyorlar hâlâ.” Sonuç: Farkındalığı artan kadınlarımızın önünü açalım. Onlar sosyal, kültürel ve ekonomik alanda var olmak istiyorlar. Türban sadece ahlâki değerlere bağlılık mesajı içeriyor içerse içerse. Türbanın çıkış noktası taassup ve kadına tahakküm olsa da, bugün türban çevre baskısını kırmış durumda. Kentlilik değerlerini içselleştirmekte. Makyajını yapan, spor salonuna giden, okuyan, çalışan, başarı isteyen, araba kullanan türbanlı kadınlar yerel kültürle evrensel modern değerleri birleştiriyorlar. Sınavı kazanırsam türbanımı açarım geleceğimden vazgeçmem Zeynep Şentürk’e Kocaeli Üniversitesi’nin kapısında rastladık. Dersten çıktığını düşündük ama yanılmışız; meğer üniversite sınavlarına hazırlanıyormuş. Meslek lisesi mezonu Zeynep, bir yandan da üniversitenin kreşinde çalışıyor. 8 ay öncesine kadar ise başı acıkmış. Şimdi kapalı. Ama gerekirse açmaya hazır… Neden kapandı? “19 yıl başım açık gezdim. Dindar bir ailede yetiştim ama ailem hiçbir zaman başımı kapatmam için baskı yapmadı. Başım açık olduğunda da namaz kılıp, oruç tutuyordum. Bir tek türbanlı değildim. Çalıştığım iş yerindeki kızlar kapalıydı, herhalde onlardan etkilendim.” Eğitimde ‘günah’ olmaz Her ne kadar baskı yapmasalar da başını kapatınca ailesi mutlu olmuş. Onu açık görmeye alışık olanlar ise bir hayli şaşırmış ama saygıda kusur etmemişler. Başı kapalıyken nasıl hissettiğini ise “İçim huzur doluyor, çok iyi hissediyorum” sözleriyle anlatıyor Zeynep. Peki hayatında neler değişti türbanlılar tarafına geçince? Başı açıkları ‘öteki’ olarak görüyor mu şimdi? “Değişen birşey olmadı. Görünümüm değişti, fikirlerim aynı. Düşüncelerim niye değişsin ki? Herkesin birbirine saygı duyması gerektiğini düşünüyorum. Herkes nasıl istiyorsa öyle giyinmekte özgürdür.” Hayatını türban üzerine kurmamış Zeynep, başımı asla açmam demiyor. Zaten kreşe girerken türbanını çıkarıyor, çıkışta tekrar örtüyor. Üniversiteyi kazanırsa türbandan vazgeçmeye hazır: “Geleceğim her şeyden önemli. Elbette ki üniversitelerde başörtüsü yasağının kalkmasını ben de istiyorum. Bir kız nasıl mini etek giyiyorsa başka biri de başörtüsüyle okuluna gidebilmeli. Ama sırf türban yasak diye de geleceğimden vazgeçmem, eğitimim için her şeyi yaparım. Okulda başımı açarım, eve giderken yine örterim. Bunun günah olacağını düşünmüyorum. Çünkü Allah bize iyi bir insan olmamızı emrediyor. Ben iyi bir eğitim alarak bunu yerine getirmiş olacağım.”