Politika

Son Degerlendirme

Ekim 18 2007Yorum Yok Kategori: Politika

TEKNIK ARIZA NEDENIYLE SON DÖNEM OLAYLARA YORUM YAZAMADIM.FRANKFURT kitap fuari izlenimlerimi dah sonraya birakarak tezkere konusunda kisa bir analiz yazacagim.

Öncelikle ilk tezkerenin arkasinda ABD,AB e bölge ülkeleri ve de Arap dünyasi dururken tezkereye “hayir”diyenlerin bugün “evet” demesi kafa karisikligina ideal bir örnek.Dis iliskiler konusunda “örnek vaka” olarak incelenebilecek bu politik acmaz popülist tutumlarin dis politikaya zararlari baslikli seminer konusu olur. Bugün Türkiye Bati ittifakinin disina cikmis ve bütün destegini kaybetmistir.50 yillik Bati ittifakindan kopan Türkiye Bati“nin, Arap dünyasi ve Lübnan´nin ve de Iran´´in disladigi Suriye ile gösteri yapma bahtsizligina gelmistir. ABD´´de Ahmedinecat ile el sikisan T.C.Basbakani ANkarada´´da Suriye ile el sikisarak dunya politikasi yapmaktadir. Türkiye´´nin dost ilan ettigi Iran ise Rusya ve Cin ittifaki icindedir ve Rusya dünyada Ermeni ve PKK meselesinde pek bize yakin degildir. Gaz ve boru hatlari konusunda da aleyhimizde tutum ve davranis icindedir. Türkiye´´nin ittifaki yok. TEK BAŞINA TÜRKİYE Ne değişti de Ermeni tasarısı ABD Dış İşleri Komisyonundan geçti? Bu güne kadar direnen odaklar kimdi?Bu soruların cevabını hükümet vermeli veya dün gece canlı yayında ABD’den Başbakan’a “sorun yok” diyen Egemen Bağış cevabı aramalı. Geçen 5 yıl içinde hükümet Türkiye’nin dış ilişkilerindeki ittifakları dağıttı. Dışilişkilere “duygusal bağlar” argümanını soktu. “Biz Lübnan’ı karıştıran Suriye’yi, yıllarca PKK beslemiş lider Esad’ı dost görüyoruz” diye ilan eden liderimiz sonra dönüp İran’la yan yana poz veriyor. Tezkereyi geçirmek çok kolay dedikten sonra boş ellerini iki yana açarak düşmanlık üretenlerin sırtını sıvazlamayı marifet sayanların siyaseti iflas etti. Avrupa’da da ABD aleyhtarlığı yapıldı. Halklar tarafından gösteriler yapıldı, yazıldı çizildi ancak devlet dış ilişkileri politikaları bir değişikliğe uğramadı. Bu soğukkanlı tutum büyük ülkelere özgüdür. 50 yıllık Batı ittifakı içindeki Türkiye ABD ve İsrail ilişkilerini yıpratarak Yahudi lobilerini de karşısına aldı. Ermeni tasarısı bundan sonra başa çıkılımaz bir yola girdi. Türkiye beş yıllık yanlış dış politika sonucu darmadağın olan ilişkilerinin sonuç belgelerini toplamaya başladı. Türkiye hiç bir ittifaka sahip değildir bu gün. Kuveyt, Suudi Arabistan,İran ve Suriye de bir pakt değildir. Borsasının %73’ünü yabancılara kaptıran Türkiye tamamen sahipsizdir. Yönetilemeyen bir ülkeden söz ediyorum beyler hanımlar……. Yalnız kalan bir ülke global dünyada ne yapar? Metal fırtınalar mı okur? 22 Temmuz’da istikrara oy verenler teröre teslim oldu. Ermeni tasarısını kucağında buldu ve enflasyonu olmayan ülkede para veren değil alan Merkez Bankası’nın anlamı sorulmuyor. Türkiye inandırıcılığını kaybetti. “Ermeni tasarısı geçerse İncirlik’i kapatırız” diyenlerin dünyadan,politikadan haberi olmadığını biliyoruz. Boşa tehditler, azarlamalar ülke yönetmeye yetmiyor. Türkiye bu yalnızlığı nasıl aşacak?Fikri olan var mı? Yoksa ilkel taraftar sövgüleri mi yollayarak rahatlayacak cahiller. Siyaset ; Türkiye’nin dünyadaki yerini belirleme ve bu açıyı hiç kaybetmeden politikalar üretme becerisidir. Yenilikçiler Hareketi olarak biz bu eski alışkanlıklar, zihinsel tembellikle varacağımız yerin kafamızı vuracağımız yer olduğunu sanıyorum.Siyasi karar almadan 5 yıl geçiren hükümet şimdi “sınır ötesi” diyor.Her şey sınır ötesine geçti gitti zaten….. TÜRKIYE .TEK PARTI TEK POLITIKA AKP Cumhurbaskanini iki kez sectiren ve insanlar oylarken metin degistiren ve de bunu TARAFSIZ Cumhurbaskani tarafindan on saniyede imzalanan bir hukuk özürlü ülke durumunda.Kafasi karisiklar bir ülkeyi yönetirken diye baslik atilabilir tüm olan bitene bakinca. Ne yazik ki sokaktaki adam bugun iktidardakinda olandan fazlasini bilecek durumda.Cogunlugu demokrasi sanmakla cogunlugu yönetmek ve politika üretmek farkli kavramlardir duyurulur. ABD’yle Türkiye’nin yolları ayrılıyor Ermeni tasarısı ve Irak, Türk-Amerikan ilişkilerindeki bozulmanın sadece bir nedeni. İlişkiler yıllardır kötüye gidiyor; zira, iki ülkenin dış politika çıkarları pek çok hayati konuda çelişiyor. Türkiye’nin artık ABD baskısına aldırmayıp ulusal çıkarlarının peşine düşeceğini idrak etmeliyiz 20/10/2007 (977 kişi okudu) Graham E. Fuller (Arşivi) Türk-Amerikan ilişkileri krizde. Ancak, Temsilciler Meclisi’nin 1. Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni ölümlerini soykırım olarak ilan eden tasarıyı kabul etmesi bunun yalnızca bir nedeni -ve sadece tali öneme sahip. İlişkiler yıllardır kötüye gidiyor ve temel neden basit ve sert: Washington’ın politikaları kabaca ve temel olarak birçok alanda Türk dış politika çıkarlarıyla uyuşmuyor. Ne kadar diplomatik konuşma yapılırsa yapılsın bu gerçek gizlenemez ve değiştirilemez. Çıkarların çelişmesinin nedenlerini sıralayalım: Kürtler: ABD’nin son 16 yıldır izlediği Irak politikası Türkiye için bir felaket oldu. Körfez Savaşı’ndan bu yana, Iraklı Kürtler her zamankinden fazla özerklik elde etti ve şimdi fiili bağımsızlığın eşiğindeler. Irak’ta böyle bir Kürt varlığı Türkiye’deki Kürt ayrılıkçılığını teşvik ediyor. Ayrıca ABD İran’a karşı Kürt teröristleri destekliyor. Terörizm: Türkiye 30 yıldan uzun süredir ülke içindeki – Marksist, sosyalist, sağcı milliyetçi, Kürt, İslamcı- siyasi şiddet ve terörizmle mücadele ediyor. ABD’nin Ortadoğu politikaları bölgede şiddeti ve köktenciliği harekete geçirdi ve Kaide’yi Türkiye’nin kapı eşiğine getirdi. İran: İran Türkiye’nin en güçlü komşusu ve Türkiye’nin enerji ihtiyacının karşılanması açısından hayati önemde bir petrol ve doğalgaz kaynağı. ABD, bu ülkedeki rejime yaptırımlar uygulanması amacıyla Türkiye’nin İran’la kapsamlı ve derin ilişkilerini bitirmesi için yoğun baskı yaptı. Türkiye ve İran arasındaki etkileşim az olsa da, yüzyıllardır herhangi bir silahlı çatışma da yaşanmadı. Ankara, ABD politikalarının Türkiye’nin istemediği bir şekilde Tahran’ı tecrit ettiğini ve radikalleştirdiğini düşünüyor. Suriye: Ankara’nın Şam’la ilişkilerinde 10 yılda 180 derecelik bir dönüşüm gerçekleşti ve ilişkiler gelişiyor. Suriyeliler -diğer Arapların çoğu gibi- Türkiye’nin aynı anda bir NATO üyesi olmasından, AB’ye üye olmaya çalışmasından, Irak işgalinde ABD’ye Türk topraklarının kullanımı konusunda ‘hayır’ demesinden, kendi İslami mirasına saygıyı yeniden inşa etmesinden, Arap dünyasıyla yeni ilişkiler geliştirmesinden ve Filistin sorununda hakiki bir denge pozisyonu benimsemesinden etkileniyor. Ankara Washington’un Şam’ı marjinalleştirme ve bastırma yönündeki baskılarına direniyor. Ermenistan: Hem Ankara hem de Erivan gerçekte ‘kapalı’ ticaret ve hava bağlantıları gibi yollarla birbirleriyle resmi olmayan temas kurmada üretken davranıyor ve uzlaşmaya varılmasından yana. Potansiyel uzlaşmaya karşı tutuşmaya hazır bir atmosferin yaratılmasının en önemli nedenlerinden biri hararetli milliyetçi söylemiyle Ermeni diasporası. Rusya: Ankara’nın Moskova’yla ilişkilerinde 500 yıllık husumetten sonra bir devrim gerçekleşti. Moskova bugün Türk mallarının Almanya’dan sonra ikinci en büyük ithalatçısı ve Türkiye Rusya’ya inşaat alanında yaklaşık 12 milyar dolarlık yatırım yaptı. Rusya Türkiye’nin birincil enerji kaynağı ve Ankara giderek artan bir biçimde Avrasya’ya ekonomik geleceğinin bir parçası olarak bakıyor. Türk generaller ABD’ye kızgın, hatta Batı’dan yüz bulunamazsa bir Rus ‘alternatifinden’ bahsediyorlar. Orta Asya enerji boru hatlarının Batı’ya yönlendirilmesine dair -Rusya veya İran ve Türkiye yoluyla mı olacağı konusunda- bazı rekabetler mevzu bahis, fakat Ankara Moskova’yla ilişkilerine önem veriyor ve ABD’nin Kafkaslar ve Doğu Avrupa’da NATO’nun genişlemesi ve füze sistemleri konusunda Rusya’yı taciz etmesine karşı çıkıyor. Filistin: Türkler Filistin’i çok önemsiyor. 40 yıldır İsrail işgali altında ezilen Filistin’i destekliyorlar. Ankara Hamas’ı Filistin siyasetinin meşru ve önemli bir unsuru olarak görüyor ve arabuluculuk yolları arıyor. Washington ‘hayır’ diyor. Ankara’nın İsrail’le iyi ilişkileri var, ancak İsrail, aşırı olarak değerlendirilen eylemlerinden dolayı Türkiye’deki sert kamuoyu tepkisinden çekinmiyor. Sonuçta, ‘yeni bir Türkiye’ faal bir biçimde bölgedeki tüm ülke ve aktörlerle iyi ilişki arayışında. Washington’ın kargaşa yaratan savaşçılığına karşı sabırlı bir diplomasiyle radikalleri merkeze yaklaştırmak için bölgede önemli bir aktör ve arabulucuya dönüşmenin yolunu arıyor. Türkiye ABD’ye aldırmayacaktır Türkiye’nin Orta Asya’da derin çıkarları var. Çin-Rusya sponsorluğundaki Şangay İşbirliği Örgütü Avrasya’da başat bir jeopolitik grup olmaya girişirse, Türkiye de, Afganistan, İran ve Hindistan gibi bu birlikle ilişki kurmak isteyecektir. Washington buna muhalefet ediyor. Türk siyasi arenasında bu politikaların temel ihtiyaçlara hizmet edeceği yönünde yaygın bir inanç var. ABD Dışişleri sakinleştirici bir şekilde demokrasi, istikrar ve terörle mücadele konularında ‘paylaşılan ortak yaşamsal çıkarlar’ gibi beylik ifadeler kullanabilir. Fakat bunların tümü, birçok temel alandaki somut politikaların çatışmasıyla karşılaştırıldığında boş laftan ibaret. Türkiye’yle ilgili olarak şu gerçeği anlamalıyız: Halkın desteklediği demokrasisiyle güçlenen Türkiye, ABD’nin baskısına aldırmayarak, kendi ulusal çıkarlarının peşine düşecektir. Çok az Türk bunun aksini istiyor. (CIA Ulusal İstihbarat Konseyi eski başkan yardımcısı, Türkiye uzmanı, 19 Ekim 2007) Yazdır | Yolla | Arşive Ekle

Özüsözü bir hükümet

Ekim 5 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Başbakan “özümüzde sözümüzde bir” derken U dönüşü yapmaya çalışıyordu, referandum direksiyonunu çevirirken herkesi azarlayarak en önemli görevini de ihmal etmediğini kanıtladı.11 Eylül’den beri oy kullanan Türk vatandaşlarının neye oy kullandığını bilmediği bir yana şimdi U dönüşü sonucu oylar derin dondurucuda mı saklanacak yoksa paketlenip sahibine mi iade edilecek gibi ciddi devlet sorunu var.

Hükümetin işi başından aşkın durumdayken bir de 301.madde çıkmaz mı?Haydaa…. Babacan biri çıkıyor “bu ne ya” diye soruyor haklı olarak hiç duymamış!!Özgürlükten ne anladığı belli olmayan hükümetin saplantıları dışında özgür alanları pek sevmediği gerçeğini de bu sorunlara eklesek ne meşgul bir gündem deriz di mi! “En güzel iş gizli yapılandır en güzel ibadet göze sokulandır” diye yeni bir atasözü üreten hükümet U dönüşü,geri adım atma ve laf atma gibi sporları çok seviyor. Terörü pek gündem görmezlerken bu kadar görünür hale getirenlere biraz gıcık oldular elbette. Şimdi yeni sporlara ihtiyaç duyulacak. İthalat almış başını gitmişken millete bir unutkanlık hapı ithal etsek daha iyi bir çözüm olmaz mı? Kota isteyen kadınlara demagoji yapmak ve azarlamak da spordan sayılır mı diye soran gazeteciye kim cevap verdi?Az sonra….. “Siyasetçi değilim” diyen Gül ithal haplardan yararlandığını gizliyor mu acaba? Daha demokratik ve özgür olmaktan neden rahatsız oluyorsunuz arkadaşlar? İşte soru diye buna derim.YÖK yerinde dursun,eğitim düğümü çözülmesin,301 nedir yahu diye soran Bakanlar olsun,öğretmenler atanmasın,meslek lisesi mezunlar aç yatsın kalksın, çiftçiler perişan sürünsün, tohumlarımız çalınsın ve bağımlı hale gelelim,kentler hilkat garibesi ve trafik karmaşasına düşsün, birazcık mimarlar düğüm üstüne düğüm atsın, enerji hatlarında Rusya damgası olsun sen rahatsız ol bi de!!!! Neden ?Neden? diye sormak hakkı elbette. Bunca ülke geziyor adam siz hala memnun değilsiniz. Alın elinize bir çubuk kendinize bir kovan arayın arkadaşlar….Böyle olmuyor. Akıl, bilgi , hak, adalet ve kadın hakları demeden güzel güzel kovan arayın durun yani. Radikal Haber: Gül bundan iki ay öncesine dek Türkiye’nin dışişleri bakanıydı. Dışişleri bakanı olarak da Gül’e örneğin TCY 301′inci maddesi üzerine sorular sormuşluğumuz vardı. Dışişleri Bakanı Gül, hiçbir zaman Cumhurbaşkanı Gül’ün söylediği kadar açık ifadelerle “301′in değiştirilmesini desteklediğini ve arzu ettiğini” söylememişti. Bunu söylerken, hükümetin öteden beri 301 konusundaki en mufahazakâr üyesi eski Adalet Bakanı, şimdi insan haklarından da sorumlu, Reform İzleme Grubu ve Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’nun da başkanlığını yapan Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek de yanındaydı. Eski Başbakan Yardımcısı, şimdinin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin de yanındaydı. Hükümet, ne 301 konusunda, ne de kendisinden Türkiye ve Avrupa’da beklenen bazı diğer adımların atılması konusunda aceleci değil. Muhtemelen Gül kadar arzulu da değil. Belki 21 Ekim referandumu öncesinde bunu iç politika açısından doğru bulmuyor. Hatta belki bütün adımları anayasa değişikliği sonrasına bırakmak istiyor. Eğer durum buysa, ne kadar isabetli bir siyaset olacağı tartışmaya açıktır. Öte yandan Gül’ün hükümetten şu an yapmaya gönüllü olmadığı taleplerde bulunması, Meclis açılış konuşmasında da vurgulamış olduğu ‘cesaretlendirme’ çerçevesinde görülebileceği gibi, hükümetle arasına sınır koymak istediğinin başka bir işaretidir. Gül’ün bu ‘cesaretlendirme’ işini yalnızca AB konularında değil, Kıbrıs, Kürt meselesi, Ermeni meselesi ve diğer netameli konularda da üstlenebileceği söylenebilir. Ahmet Necdet Sezer, cumhurbaşkanlığı döneminde Meclis’teki muhalefet ile aynı çizgide, muhafazakâr bir çizgide durmuştu. Acaba Gül, icraatın başı olarak reformlara zorlayıcı muhalefet boşluğunu da doldurmak mı istiyor? Hükümetin 2013′e kadar yol haritasının önünde hazır olduğunu, kendisinin hazırlamış olduğunu vurgulaması bunu gösteriyor, ama gerçekten bu rolü üstlenip üstlenmeyeceğini görmek için biraz daha gözlemek gerekiyor. Çünkü Başbakan Erdoğan her durumda bundan memnun olmayabilir. Bu saptama bizi referandum tartışmasına, hatta anayasa tartışmasına da getiriyor. Çünkü AK Parti’nin önünde, 12′inci cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesi değişikliğinin yanı sıra, referandumun bütünüyle iptal edilmesi teklifi de var artık. Bu durum, Gül’ün yedi yıl Çankaya’da kalmasını garantiye alır. Anayasa değişikliği geciktiği ölçüde de, cumhurbaşkanı yetkileri, şimdiki gibi güçlü kalmaya devam edecek, sembolik düzeye inmeyecektir. Gül, öteden beri cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini savunuyor olsa da, tablo budur. Murat Yetkin arşivi – Diger Yazarlar VATAN GAZETESİ: Abuk subuk, saçma sapan.. AKP grup toplantısı.. Başbakan konuşuyor; Referandumda evet oyu verin. 12. Cumhurbaşkanı ve ondan sonrakileri seçme yetkisi aziz milletimizde olacaktır.. Alkışlar.. Ne ülkeyiz be! Yedi yıl sonra yapılacak Cumhurbaşkanı seçimi nasıl olsun diye şimdiden referandum yapıyoruz.. Böyle olması lazım abi; Anayasa gibi temel yasalar pata küte değiştirilmez.. Demokrasi öyle yalapşap işleri kaldırmaz.. Ben yaptım oldu ya hiç gelmez.. *** Duydun mu? Neyi? Referanduma 5 gün kala referanduma sunulan anayasa değişiklikleri acilen değiştiriliyormuş? Niye? Başbakan, 12. Cumhurbaşkanını seçme yetkisi aziz milletimizde olacak dedi ya.. Eee.. Anayasa metninde 11. Cumhurbaşkanı yazıyor.. Resmi gazetenin 26554 sayılı nüshasını aç bak.. Allah korusun, az kalsın iki tane mi 11. Cumhurbaşkanı olacaktı? Evet.. Yoksa bolluk dedikleri bu mu? Refah, kalkınma.. Büyük ülke herhalde böyle olur.. Cumhurbaşkanı’nı bile yedekler! *** Kandırma beni iki tane Cumhurbaşkanı olur mu? Olmaz tabii.. Sonuç şöyle olacaktı.. Ya miletin seçtiği milletvekillerinin TBMM’de seçtiği Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı olarak kalacaktı ya da milletin referandum yoluyla görevden aldığı Cumhurbaşkanı’nın yerine yeni bir Cumhurbaşkanı seçilecekti.. Karmakaraşık.. Abuk subuk.. Saçma sapan bir durum değil mi? Evet. Peki neden böyle oldu.. Şundan; AKP’nin hukukçuları çok iddialılar ama malesef hukuktan pek anlamıyorlar.. Kanıt mı? Bu referandum metni onların eseri değil mi?.. Ne var bunda? Birşey yoksa referanduma beş gün kala niye palas pandıras değiştiriyor? Kamuoyunda çok tartışıldı da önlem için.. Yok ya.. İnandık.. İçlerinde kuşku vardı; YSK’da geçici maddeyi dikkate alır da Cumhurbaşkanı’nı halk seçecektir derse. O zaman ne olurdu? Şu.. AKP kurmayları bu bir hukuk katliamıdır.. Hukuka sıkılan kurşundur.. Gül’ü içlerine sindiremediler diye nutuklar atardı.. Sonra.. Abdullah Gül’ün, Başbakan’ın çağrısıyla evet diyen AKP’lilerin oylarıyla Köşk’ten indirildiği herkesten saklanırdı.. Konuyu açan münafık ilan edilirdi.. *** Sonucun böyle olduğunu duyan millet ne yapardı? Şaşar kalırdı.. Ağzı bir karış açık kalırdı.. Çoğu kişi elim kırılsaydı da evet demeseydim derdi.. Günah çıkarma adına; ne yapalım, Başbakan’ın çağrısına uyduk diyen bir iki cılız ses de yükselirdi..O kadar.. Peki, halktan bir iki kişi çıkıp da; Abi suç bizde okumadan oy kullandık.. Vallahi billahi bundan sonra okumadan oy yok diye bağırır mıydı? Bağırsa herhalde güler geçerlerdi: Ufak at da civcivler yesin.. Yeni anayasa 138 maddeymiş oku oku bitmez.. *** (Ben olsam 1921’den başlayarak 1924, 1960, 1980 anayasalarını fasikül fasikül verirdim.. Ara değişiklikleriyle.. Çünkü 1921’i bilmeyen 1924’ü anlamaz.. 1960’ı kavramayan 1980’i iyi tahlil edemez.. 2007’yi de anlamak için hepsini okumak gerek.. Şimdiden başlamalıyız.. Yurdun dört bir tarafından.. Okuma yazma kursları gibi.. Anayasa kurslarıyla. Niye mi? Böyle abuk subuk durumlar bir daha olmasın diye..) Mehmet Tezkan Park yasaktır Dün saat 13.00′te Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’ndeki Borsa Lokantası’nda bir İngiliz tarihçisi ve arkadaşıyla randevum vardı. Saat 13.00′e birkaç dakika kala Lütfi Kırdar’ın önündeydim. Ama boş yere park edecek bir yer aradım. Cadde park edilmeye kapatılmıştı. Normalde park edilmenin serbest olduğu ve cumartesileri park yerlerinin neredeyse boş olduğu caddenin sağı ve solu 1.5 kilometre boyunca kırmızı beyaz polis kordonuyla yasak bölge ilan edilmişti. Yolun kenarına çekilmiş bir araba çekme aracı, yasağı ihlal etmeyi düşünenlere bunun iyi bir fikir olmadığını telkin ediyordu. Çevrede polisler vardı. Birinin yanında durdum ve camı indirdim. “Ne oluyor? “Başbakan’ın iftar yemeği var” dedi şoför. “İftara daha altı saat var” dedim. “Onu bana söyleme” dedi polis memuru. Beşiktaş’a indim, stadın yanından dönüp arabamı Hyatt Oteli’nin garajına park ettim. Yürüyerek lokantaya gittim. Yarım saat geç kalmıştım. Yemekten sonra arabamı almak için Hyatt’a dönerken kırmızı-beyaz şeritlerin arkasında park edilmiş dört sivil araç gördüm. Kaldırımda duran belediye park memuruna sordum: “Onlara neden yasak değil?” “Onlar AKP’li.” “Ben de AKP’liyim” dedim. “O zaman siz de park edebilirsiniz. Ancak AKP kimlik kartınızı arabada görülecek bir yere bırakmanız lazım. Aksi takdirde polisler çeker.” Arabaları teker teker inceledim. Gerçekten her birinde fotoğraflı birer AKP kimlik kartı vardı. “Hikâye ne?” diye sordu İngiliz arkadaşım. Hikâyenin ne olduğunu anlattım. “Sizin Gordon Brown arkadaşlarıyla yemeğe gittiğinde Londra’da böyle mi oluyor?” “Hayır. Mümkün değil” dedi. Gülümsedi, “Sen de AKP’li ol, bir kart al.” Başbakan’ın, tabii ki, iyi korunması lazım. Ama arkadaşlarıyla yemek yiyecek diye sabahın köründen itibaren caddenin AKP’lilere tahsis edilmesine ne anlam vermeliyiz? Bu tahsis hangi yasa veya kurala göre yapıldı? AKP Şişli İlçe Başkanlığı’nın muhasebesinde çalışan arkadaş ve diğerleri bu bedava park imtiyazını hak etmek için ne yaptılar? AKP’liler VIP mi? Bu işte rahatsız edici bir şey var. Çünkü bu gibi işler totaliter ülkelerde oluyor. mmunir@milliyet.com.tr

Mahmut Övür yazdı

Ekim 5 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Nevval Sevindi neden ‘isyan’ etti? Büyük bir heyecanla kurulan DP, seçimlerde çökünce ilk sahip çıkanlardan biri Nevval Sevindi’ydi. O geleneğe sonradan giren Sevindi, onca negatif zemine rağmen kolları sıvadı ve DP’ye genel başkan adayı olacağını açıkladı.

Ama ne var ki beklediği ilgiyi görmedi. Daha da önemlisi onun varlığına rağmen partinin ak saçlıları da gençleri de başka bir arayış içindeydi. Sanki ortak bir kararla ona “yabancı” muamelesi yapılıyordu. İşte Sevindi bu gerçeği fark edince “isyan” etti ve DP içinde ve dışında etkili olan tüm çevreleri eleştiri yağmuruna tuttu. Özellikle de “Helal süt emmiş DYP’li” arayışıyla “hanedan” anlayışının pekiştirildiğine dikkat çekiyor ve şöyle diyordu: “Partinin başına getirilecek isimlerde aranan ilk özellik, ‘hanedan’ mensubu olmak. Bu demokrat bir partiye yakışmıyor. İlla insanın 7 sülalesinin DP’den gelmesi gibi bir hanedanlık isteği olabilir mi? Zaten bunun doğru olmadığının en iyi kanıtı da AK Parti’nin iktidarda olması.” Merkez sağın bu gerçekten bir ders çıkarmadığına vurgu yapan Sevindi ikinci isyan gerekçesini de şöyle özetliyor: “Bir de paralı aday arıyorlar. Yani zengin olmayanın, ciddi parasal ilişkiler içinde olmayanın nerdeyse siyasette hiçbir şansı yok. Yani öyle bir zenginlik olmalı ki siyasete girmesi mümkün olsun. Bir de bu iki özelliğe ‘profesör’ gibi bir statü de eklenirse ‘daha şahane bir heykel’ oluştururuz diye düşünüyorlar.” Liderlik kıstasının, “bu ülkeyi daha yakından tanımak, kültürünü daha iyi bilmek” olması gerektiğinin altını çizen Sevindi, DP içinde gerçek bir lider arayışı olmadığını da dile getiriyor ve şöyle diyor: “Eğer gerçekten bir arayış varsa ‘adayım’ diyen insanları ciddiye alıp onların ne yaptığına, gelmişine, geçmişine bakmak, neler önerildiğini, neler söylendiğini dinlemek lazım. Ama bunu yapmıyorlar.” Sevindi, DP ve DYP’nin önde gelen isimlerinin nelerle meşgul olduğunu şu sözlerle dile getiriyordu: “Bu arayış ve toplantılarda hepsinin ne kadar boş konuşma yaptığını görüp dehşete düşüyorum. Yeniden yapılanma, yeni politikalar üretme, yeni isimleri kazanma talebi yok. Daha önemlisi bir merak da yok. Sadece ‘o bunu niye yaptı, şu neden karşı çıktı’ gibi geriye dönük konuşmalar yapılıyor. Bunlarla bir merkez sağ parti ayağa kalkmaz. Böyle giderse de kalkacağı yok.” Sabah gazetesinde yayınlanan yazıda demek istediğim eski zihinsle kalıplarla,eski siyasi alışkanlıklarla ve kriterlerle lider aramak boşun akürek çekmektir. Eski siyasi alışkanlıkların şahikası AKP ve lideri olduğuna göre on aalternatif iddiası sadece YENİ olanı içerir. Lider kuurlacak yeni bir yönetim modelinin de bir parçası olacaktır. tahakküm delisi lider değil 2. ve 3. adamlarıyla zengin kadrolar oluşturan ve birlikte karar vermeyi öğreten bir sistem. Liderim diyen hangi modellerden söz ediyor hangi yöntemleri istiyor ve hayalinde nasıl bir parti,naıl bir Türkiye var anlatsın diyorum ezcümle. Merhaba Sevgili Büyüğüm, Demokrat Parti ile ilgili yazıyı okudum ama parti adına değilde sizin adınıza çok üzüldüm.Eğer tam dediğiniz ortam mevcutsa sizin kurulda ve üretilen bir şeyler yerine sürekli sömürüler varsa emeklerinizin kıymetinin tam olarak anlaşılamaması sizin gibi birine yapılan büyük bir haksızlıktan başka bir şey değildir tüm bunlar. O tip kadroları tam olarak bilemiyorum ama sizlerin finansal desteği sağlamanızla mı sözünüz yerini buluyor bu partilerde(Tabi ki ekonomik protokol mutlaka olmalı)? Ya da birileri çok parası olduğu ve ciddi menfaatleri sağladıkları için mi partilerde imza ya da söz yetkisine sahip oluyor partinin çeşiti kurullarında? Bilemiyorum Türkiye’nin hukukun altında ya da üzerinde gerçekleşen bu gibi partisel çalışmalarının nelere dayandığını ya da hangi güçler tarafından yönetildiğini. Ama sizin adınıza bildiğim bir şey varsa bu da zamanında sosyal kadrolarda yamış olduğunuz çalışamların kamu oyunda yeterince ses getitrememesi ve bir çok yerde çözümsüz kalması sizin siyasal yaşama adım atmanızı bir gereklilik haline getirdi.Ve öyle inanıyorum ki güvendiğim Nevval Sevindi tüm samimiyetiyle,temellendirilmiş tecrübe edilmiş geçmişiyle ve de arştırmacı ruhunu da katarak bu işin içine daha iyisini yapmak ve vatanın bir yerlere gelebilmesini sağlamak için bu yola başkoydu. Zamanın bürokratları valileri kaymakamları seçimde barajı geçemediği için hemen sinesine çekildi ama yetmiş milyonun önünde bunlar çok ucuz bir davranış oldu.Çünkü o an insan nefsiyle başbaşa kalmamalıydı eğer bir parti liderliği bir vatan idaresi söz konusu ise.Bu da insanın zihninde çeşitli şüpheleri uyandırıyor bana göre demek ki eğer bu insanlar lider olsaydı o zaman belkide mevkinin rehaveti üzerine çöküp kişisel menfaatler boy boy ke ndini gösteriyor olabilirdi. Saygıdeğer büyüğüm ben sizin tüm çırpınmalarınızı gerçekçi buluyorum her zaman siz o kadar hali tam birisiniz ki zaten içinizde hiç bir şeyi tutamıyorsunuz bu da insanların sizin hakındaki düşüncelerinin net olduğu anlamına geliyor.Sevecen ve güvenilir pozisyonda oluyorsunuz .Tecrübeleriniz ve geçmişinizde buna eklenince toplumun inancı bütünleniyor sizde. Rica ediyorum parti ya da particilik bir oturma odası sohbet etme lobisi değil neden bu zihniyetin eşiğinde yaşamaya alışmış bu bürokrasi zihniyeti bilemiyorum.Prasını basan gitsin bakkal market açsın,ortak bulsun şirket kursun ama beni bizi yönetemiyecek insanlar menfaatini kollamak için gelmesin benim başıma böylesi resmen asalaktır halkın canını kanını sömürmekten başkası değildir.Teşekkür ediyorum belki siz bir yerde beraber çalıştığınız kişilerin tam manasıyla canını yakamıyor olabilirsiniz ekip olduğunuz için,amilane olmamak için ama bizim sesimizi duymalı o birileri ne olur. Bu zamana kadar siyasetten yüzü gülmeyen yönetimden nasibini alamayan klişeleşmiş yönetimlere alışmış halk anlayışlarını yönetimleri başımızda istemiyoruz. Size teşekkür ediyorum partisinin yönetim birimindeki düşünme engellileri bir parti liderliğine aday biri olarak yargılamanızdan ötürü..Çünkü kol kırılır yen içinde kalır anlayışının vatanı yöneten bir birimin içinde olmaması gerekir.Siz bunu bile sunduysanız bize güven tam inanç tam olur size. Evdekilerin sevgi ve selamlarıyla saygılarımı sunuyorum. Burak Mavili. DP ‘kimliğini’ arıyor! Demokrat Parti’de olağanüstü kongre yakalaştıkça genel başkan arayışları da hızlandı. Hatta birçok DP’liyi “doğru aday” bulup bulmama telaşı sardı… Çünkü hala bu siyasi çizgiden umudunu kesmemiş binlerce siyasi kadro, birkaç milyon da olsa oy veren seçmen var. DP’de “derin bir kaygı” yla, eski günleri yeniden yaşatacak “umut” iç içe geçmiş durumda. Bir kez daha “yanlış adam” seçmemek için ince eleyip sık dokuyorlar… Peki, son durum ne? Doğrusu mevcut fotoğraf çok parlak değil. Halen genel başkanlık görevini sürdüren Mehmet Ağar’ın ne yapacağı bilinmiyor. Aday olmayacağını açıklasa bile yeniden adaylığını koymayacağının bir garantisi yok. Ama aynı zamanda yeniden seçilme şansı da yok. Seçim sonrası genel başkan adaylığını açıklayan ilk isim Nevval Sevindi’ ydi. Sevindi, ciddi bir çaba harcamasına rağmen beklenen sinerjiyi yaratamadı. Bir anlamda “gelenekten” gelmemenin derin yalnızlığını yaşıyor. Benzer bir kaderi ATO Başkanı Sinan Aygün de yaşıyor. O da büyük ihtimalle gelenekle “ulusalcılık” arasında kalmanın yarattığı hayal kırıklığı içinde. Daha önemlisi DP içinde Aygün’ü destekleyen bir “lobi” oluşturuldu ama sonuç yine değişmedi. Hala DP tabanında beklenen coşku yok. Gelelim bu köşede ilk kez adı duyurulan genel başkanı adayı Burak Küntay’a… Doğrusu Küntay’ın şansı diğerlerinden biraz daha fazla… Hem gelenekten geliyor, hem genç, hem arkasında DP içinden gelen çok sayıda eski milletvekili ve yöneticinin büyük desteği var. Peki, olmayan ne? Kimse açık konuşmuyor ama satır aralarında bu süreçte DP geleneğini Küntay’ın ayağa kaldırabileceğine kimse inanmıyor. Siyaseten “çok genç” olması ve saha deneyiminin olmaması dezavantajları olarak niteleniyor. Bu açıdan son isim Prof. Dr. Deniz Ülkü Arıboğan … Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Arıboğan adını kamuoyu ilk kez Erkan Mumcu’nun cumhurbaşkanı adayı olarak duydu. Sonra 22 Temmuz seçimleri öncesi DP listelerinden aday adayı oldu. Ancak listelerdeki yerini beğenmeyince geri çekildi. Şimdi adı yeniden DP kulislerinde dolaşıyor. Birkaç gün önce DYP’nin eski teşkilat başkanı Mümtaz Yavuz aradı. DP’nin eski ve yeni 71 il başkanın genel başkan adayı için Deniz Ülkü Arıboğan’ı düşündüklerini söyledi. Ancak bu düşüncelerinden Arıboğan’ın haberi yoktu. Acaba o ne düşünüyordu? Soruyu Arıboğan’a sorduk. İşte cevabı: “Ben şu andaki konumumdan çok memnunum. Siyasete girmeyi hiç düşünmüyorum. Seçim yenilgisi üzerine de sonradan konuşmayı uygun bulmuyorum. Ayrıca ne olup bittiğini de doğrusu bilmiyorum. Olanları basından izliyorum.” Gördüğünüz gibi DP içinde sayısız arayış var ama bir sonuç yok. Bunun asıl nedeni de olağanüstü kongreyi “seçim yenilgisinin bir rövanşı” olarak görenlerin çoğunlukta olması. Oysa yeni kongre bir ” yenilenme ve yeniden yapılanma” için bir şans sunmalı. Bu noktada DP çizgisinin önemli siyasi aktörleri Demirel, Tansu Çiller, Aydın Menderes, Mehmet Ali Bayar’ın ne yapacakları önemli. Eğer bu kongrede bu işin bir “el değiştirmesi” gerekliliği kabul görürse yeni bir çıkış yakalanabilir. Genç kuşağın etkili siyasetçilerinden biri bu yenilenmenin nasıl olması gerektiğini şöyle anlatıyor: “DP hareketi zor bir dönemden geçiyor. Bu geçişi başarmak için bu misyonun geçmişini de bugününü de bilen biri genel başkan olmalı. Çok eski değil, çok yeni de değil. Eskiyle yeni arasında tecrübe ile dinamizmi kaynaştıracak bir isme ihtiyaç var. Türkiye de zor bir konjonktürden geçiyor. Bu zor zamanda bu misyonun bütün siyasi aktörlerini, Demirel’i, Çiller’i, Menderes’i değerlendirebilecek, onların birikimini bu harekete katacak bir siyasi aktöre ihtiyaç var. O kendini böyle konumlandırır mı bilmiyoruz ama bu sanki Mehmet Ali Bayar’mış gibi gözüküyor.” Ablacim, Partimizi zirt pirt zor zamanlarda terk edenlere mi birakacagiz?Bunlar ne dedigini bilmiyor bence.Milletle el sikisamayan adamlar DP“ye basakan olmayi rüyasinda görür selamlar A.Yaner

Akşam Gazetesi

Eylül 27 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Volkan: Türkiye’yi milliyetçilik kurtardı diyor Nobel’e üçüncü kez aday gösterilen dünyaca ünlü Türk profesörü Vamık Volkan ,bu konuya açıklık getirerek, Atatürk’ün kadınlara bakışına yönelik önemli anekdotlar aktarıyor. Osmanlı’nın çöküşü Cumhuriyet’in kuruluşunda bizi milliyetçiliğin kurtardığını söylüyorsunuz, açıklar mısınız? Kişiler gibi toplumlar da yas tutmalıdır. Osmanlı çöküyordu. Büyük travmalar vardı. Biz bunun yasını tutmadık. Atatürk bizi milliyetçilik ile kurtardı. Atatürk şahsi olarak onarıcı olma dürtüsüyle gelişmiştir. Çocukluğundan başlayan uzun bir hikayedir. Talihimiz burada. Yas tutan annesini kederden kurtarması, keder altındaki ülkesini kurtarma ile özdeşleşti. Yas altındaki her grup gibi biz de lider arıyorduk, Atatürk’ü bulduk. Bizi kurtardı ve o zaman kimliğimiz değişti, bir Türk kimliği geliştirildi. O heyecanla yas tutamadık. Yasını tutmayınca bu, ileride karşınıza çıkıyor. Milliyetçilik nasıl bizim kurtarıcımız oluyor? Bizim kişiliğimize hürmet kazandırıyor. Hani deniliyor ya “milliyetçi olmayalım” filan. O güne baktığımız zaman Atatürk’ün yaptıklarını daha iyi anlıyoruz. Diyor ki “Biz müslümanız, dinimiz var. Laikiz. Türklüğümüzle Müslümanlığımız arasında daha başka bir yakınlık bulalım. Bu din bize ait olsun.” Yaptığı şey o. Dine aykırı değil. “Bunu modernize edelim” diyor. Avrupalıların daha önce yaptığı buydu. Hem milliyetçiliği hem dini, tarihin değişik dönemlerinde liderler çok kötü kullandılar. Bakınız şu anda dünyada neler oluyor. Her şey din meselesi oldu. Dünyada dine dönüş büyüyor. Amerika’da da böyle. Ama dinin siyasete alet edilmesi felakettir. Türk kadınını ayrı bir başlıkta incelemek gerekiyor değil mi? Türk kadınını onarmak Atatürk’ün liderliğinin önemli bir bölümüdür. “Kadınlara hak verilirse Türkiye değişecek” diye düşüyor. Daha o tarihte kadınları modernitenin taşıyıcısı olarak görmüş. “Efendiler” diyor, “Ayıp size hanımları bu şekilde eziyorsunuz, bunu yapmayın.”

Milliyetçilik ve kimlik konusunda konuşmamız gerekiyor.O zaman neresi olacağımızı değil kim olduğumuzu merak ederiz. Vatan gazetesi de “Malezya olur muyuz” tartışıyor diğerleri gibi.hepsini okumak çok ilginç doğrusu. Aşağıda prof.Nur Vergin ve Ali Bulaç’ın dedikleri sorunumuzun temeli açısından başlangıç noktası. Hocam siz ne diyorsunuz, laikliğin elden gitmesi tehlikesi var mı? Vergin: Olabilir. İhtimal dahilindedir. Olacaktır demiyorum. Neden olabilir? Çünkü bugün Türkiye’de laikliği öngören, laikliğe dayandığını ilan eden ve savunan partiler aciz durumdalar. Belirgin şekilde laikliğin savunucusu bugün Türkiye’de yok. Tamamen darmadağın bir insan kitlesi var. İşte o insanların bir kısmı malum cumhuriyet mitinglerine katıldılar. Ben cumhuriyet mitinglerini çok dikkatle seyrettim. Çünkü ayağım ameliyatlıydı, bütün gün televizyon seyrediyordum. Orada bir şey dikkatimi çekti, o kürsüden konuşan insanlarla meydanları dolduranlar arasında hiçbir alaka yoktu. Meydanları dolduran insanlar güzel insanlardı. Neşeli insanlardı, sevimli insanlardı. Hava da çok güzeldi, rengarenkti, yani müthiş bir panayır, müthiş bir neşe manzarası.. O tarafta da, kürsüde de dargın, küskün, fevkalade mahalli yani köylü diyebileceğim boyutlarda mahalli insanlar kendi kendilerine konuşuyorlardı kimse dinlemiyordu. Şimdi o insanların partisi yok. Belki isim olarak var ama faal olarak, aktif olarak, dinamik olarak o insanların partisi yok. Bulaç: Şu anda bana sorarsanız AKP başarılı bir parti değil. Hak etmemesine rağmen yüzde 47 oy aldı. Bir ara AKP’nin oy oranı yüzde 26-28 arasında seyrediyordu. Fakat 27 Nisan süreciyle buna 10 puan eklendi. Son haftada da yeni puanlar gelince yüzde 47 oldu. Ekonomide başarısız bir parti. İşsizlik duruyor, orta sınıfların hali parlak değil. Güneydoğu meselesi olduğu gibi duruyor. AKP’nin elinde iki yol haritası var: IMF ve AB. Bu ülkede yolsuzluklar var. AKP de bu işe bir miktar karışmış durumda. Ortadoğu’nun sorunları var. CHP ya da laikçi kesim bunlar üzerinden muhalefet yapacağına din konularına kapılıp kalıyor.” YANİ;AKP ülkede ne yapıyor onu zengin bir bilgiyle tartışamıyoruz. zaten tartışacak politika üreten kuurm olarak partiler ortada yok! ATV ve Habertürk programlarıma gelen mektup ve telefonlara teşekküre diyorum. tahakküm ve baskının siyasi artışı herkesin korkusu anlaşılan. sayın hanımefendiye, çalışmalarınızı yakından takip etmekteyim. başarılarınız katlanarak devam ediyor..bu çok iyi bir gelişme.. önce habertürk\’te,sonra atv\’de;üst üste iki büyük programa katılıp tüm ülkeye seslendiniz.. sizi tebrik eder,üstün başarılar diler;saygılarımı arz ederim.. Hatay

Kalan

Eylül 16 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Aşağıdaki yazı DP’nin kendi içine kapalı ve dört duvar arasında çözüm aramasının öyküsü.Yani değişen bir şey yok garp cephesinde. Yeni siyaset üretmek için yol açmayı düşünen yok, şeffaf politika mı? O da ne ki?

Kalan “sağ”lar kampı “Merkez sağı canlandırmak için ne yaparız?” Seçimde yenilgiye uğrayan DP’li 100 kadar eski milletvekili ve parti yöneticisi, hafta başında kampa girip, 2 gün bu soruya yanıt aradı. Beyin fırtınasını bu soruyla sınırlı tutmadı; 17 Kasım’da yapılacak DP Büyük Kongresi’ni de masaya yatırdı. Yeni liderin portresi üzerinde çalıştı. Önce toplantının yapılış şeklini aktaralım. Anlatıldığına göre kamp, bir grup eski milletvekilinin arasındaki sohbet sonucu gerçekleşti. Herkes, bir tanıdığına haber verdi; sonuçta 100′e yakın isim Kumburgaz Marin Princess Otel’de buluştu. Pazartesi başlayıp salı sona eren kampın katılımcılarına gelirsek. Liderlik yapmış veya adı lider adayları arasında geçenler çağrılmadı. Yönetimden ise sadece Genel Başkan Yardımcısı Nevzat Ercan, Teşkilat Başkanvekili Ahmet Uyanık bulundu. Seçim döneminde istifa etmesine rağmen, bağını koparmamış bazı eski DP yöneticileri de katıldı. Ne olacak halimiz? Aktarıldığına göre, ilk gün şu sorulara yanıt arandı: * Seçim yenilgisinin nedenleri ne; yeniden toparlanır mıyız? * Merkez sağda bütünleşme mümkün mü? Biraz nostaljik havada geçen ilk gün toplantısında, herkes eteğindeki taşı döktü. Şu görüş çıktı: “DP birleşmesi, hoşgörü ve uzlaşı adresi olarak yüksek oy alacakken, kişisel beklentiler bizi batırdı; millet de cezalandırdı…” Anavatan’la bütünleşmeye destek gelirken, dikkat çeken bir diğer görüş şöyleydi: “Canlanmamız, AK Parti içindeki gelişmelere bağlı. Zamana karşı tahammül göstermeliyiz…” (tahammül koltuklarda oturarak mı oluyor acaba?) 17 Kasım’daki Olağanüstü Kongre’ye dönük düşünceler de muhtelifti. Örneğin, Nevzat Ercan aceleye getirilmeden ilkbaharda olağan kongre yapılmasını önerdi, “Teşkilatın içinden gelmiş birinin lider olması gerekir” dedi. Bu sözler Ercan’ın liderliğe soyunduğu şeklinde yorumlandı; kongre tarihinin ötelenmesi fikri yer bulmadı. Ankara ve İzmir’de de geniş katılımdı iki toplantı daha yapılması kararıyla kamp bitti. (Umarım bu kamplarda sadece dertleşme ile yetinmezler de aday olan isimler varsa çağırır ne yapacağını sorar ve fikir tartışması yapmayı da keşfederler) Ağar’ın kararı Kampta, üzerinde uzlaşı sağlanabilecek lider adaylarının isimlerinin dahi dile getirilememesi normal. Çünkü, DP’de aday adı çok, soyunan yok. Örneğin, aday olacağı ileri sürülen Genel Başkan Mehmet Ağar … Hemen belirtelim Ağar kesinlikle aday değil. “Ecevit, Baykal, Bahçeli de liderlikten ayrıldı, tekrar geldi; sen de gel” telkinlerine de tepkili: (ne tepkisi acaba?Yoksa DP sitesindeki yazılardan haberi yok mu diye düşünüyor insan) “Kararımı açıkladım, aday olmam. Ar damarım yırtılmadı…” (hatırlarsanız bunu teybe dahil okumuş ve seçim yenilgisisonrası söylemişti ancak geri döndü.Ayrıca Nevzat Ercan telefonda kendisine geri dönmeyeceğim dediğini Ağar’ın ben dahil herkese söyledi.Sonra da bir kağıtla çıkageldi) Adı geçen diğer isimlerin liderliğe soyunamama sıkıntısının nedeni de yaklaşan yerel seçim.(yani benden başka resmi aday çıkamıyor hesaplar eski model çalıştığından sanırım) Geçen seçimde çıkardığı 380′e yakın belediye başkanından bir bölümü ayrıldı; bazıları da AK Parti ile flörtte. Genel seçimde ulaşılan %5′in altında kalma ihtimali de cabası. Her ne olursa olsun, bir organizasyon yapılmadan 100 kişinin “kalan sağlar bizimdir” diyerek DP’nin geleceğini tartışması, partideki dinamizmi göstermeye yeter. (Evet ne olursa olsun bu dinamizm takdire şayan ) Muharrem Sarıkaya yazdı Sabah

Analiz

Eylül 14 2007Yorum Yok Kategori: Politika

1994′den itibaren bugün “mahalle baskısı” diye tartışılan konuya, RP’nin çalışma yöntemlerine ve protest hale gelen orta sınıfa dikkat çekmişim yazılarımda.Diziler yapmışım anlatmak için.Ne yazık ki aydınların dikkatini çekmeyi,tartıştırmayı başaramadım. Aydınlar teori üreten,yeni kavramları topluma sunanlardır değil mi? Neredeler sizce…..Politika üretmekten uzak partilerin yerini eminim siz bilirsiniz.

1994 seçimlerinden sonra kültürel örgütlenmeyle ilgili bir yazı yazdım ve YeniYüzyıl’da yayınlanan yazımı Aydınlık dahil bir çok yer aldı o günlerde. Ancak tartışılması gereken entelektüel boyut her zamanki gibi boynu bükük kaldı tabii. “1991-1994 seçim sonuçları birbirini tamamlayan ve bildiren mesajlardır.Milletvekillerinin partilere göre dağılımı,son seçimlerde partilerin güçlü olduğu bölgeler.Sadece metropoller farklı.Burada ilginç olan büyük kentlerdeki oy verme eğilimlerindeki parçalanma. Kadınlar ev gençler enden Refah’a kaymakta?Ciddi olarak örgütlenen,seçmenle birebir ve psikolojik ilişki kuran RPliler gecekondulu nüfusu çektiler. Varolan kültür alanının karşısına alternatif koydular.İnsanlara inanç duygusunun korunmuşluğunu sundular.Bu varolan kültürel erozyona tepkidir.Diğer siyasiler hukuk devletinin yasal çerçevesinde acil reorganizasyonu yapmamanın,hukuk ve adalet kavramının yozlaşmasına göz yummanın sonucunu aldılar. Kentli insanı etkileyecek ve bir yere toplayacak imaj eksikliği siyasi partilerin kültür projesizliği sonucudur. Heterojen kent sosyal yapısını homojenleştirecek sosyal projeler üretilmedi. Türk toplumunun kimlik sorunu seçimlere yansıyarak önümüze kondu.Hukuk devletinin elek gibi çatlaklarından sızan denetimsiz kır kökenliler büyük paralar ele geçirdi.Para el değiştirdi. Bu para inançlar doğrultusundaki “kültürel etkinlikler” için kaynak yarattı. Yaşama alanı açtı kendine. İşte ilginç bir örnek İzmir’e bağlı Kemalpaşa’nın RPli olma öyküsüdür. Sol çevreler bir halkevi çalıştıramazken RP iki vakıf bir özel kütüphane açtı 20.000 nüfuslu ilçede.Açılan Kuran kurslarının sayısını SHP yöneticileri bile bilmiyor. Özel kütüphanede dini içerikli video film gösterileri var. İlçeye RP ayırdığı seçim bütçesi 2 milyar.SHPli belediye kenar mahallelere hizmet götürmüyor.Egede taban bulamayan RP Erzurum ve G.Doğulu nüfusun yoğun yaşadığı kenar mahallelerde çalışıyor.” 1994’de yayınlanan bu yazımdan sonra da ilk kez Türkiye’de 96 yılında RP kadınları ve örgütlenme modelini inceledim ve dizi yaptım. Bu diziden sonra benden daha çok bilgi almak için Fransa Cumhurbaşkanı danışmanı, Fransa DPTsi başkanı, İngiliz ve Amerikalı yetkililer geldi. Bir tek Türk yetkili veya partili gelmedi! Bu konu tartışılmadı. Yıllar sonra TESEV bir çalışma yaptırdı Prof.Yeşim Arat’a İslam ve kadın bağlamında. Namuslu bir aydın olan Arat bu konuda ilk benim araştırmam olduğunu makalesine yazdı. Hepsi bu. İşte mahalle baskısının diğer yüzü. 1996’da yayınladığım bu çalışmayı şöyle değerlendirmişim: “Toplumdaki ekonomik zorluklar ve yaygınlaşan adaletsizlik , merkez partilerini eritiyor. Orta direk “protest” hale gelirken bundan en çok etkilenen de kadınlar. Sonuç olarak RP kadınlar örneği biraz da şunu gösteriyor:Topluma bir hedef koymayı ve toplumsal değişimi beceremeyen politikacılar ve aydınlar durdukları yerleri terk edip biraz kıpırdamalılar. Durdukları yerden gördükleri manzara işin küçük bir ayrıntısı.” Daha sonra RP kapatıldı. Yerine Fazilet kuruldu. RP hanımlar komisyonunun çalışkan üyeleri görevden alındı ve milletvekilleriyle akrabalık bağları olan kadınlar getirildi.Vitrin tabandan temizlendi. “Fazilet Partisi’nin politikası değişmeyecek ve işçi karıncalar asla taltif edilmeyecek. Tüm partilerin kadın politikalarından çok farklı olmayan bir yapılanma. İş varsa çalış, seçim varsa listeden kaybol!” diye de 1998 de eklemişim. White’ın dediği gibi parti kapatma ile çözülmeyen ilişkiler ağı FP’den de AK Parti’ye taşındı. Bu kez en etkili mazaret olan “başörtülü” olduğunuz için listelere sizi koyamıyoruz lafı havada kaldı, çünkü çok sayıda başı açık kadın Ak Partili oldu. Ama milletvekili aday adayı olamadı. Milletvekili de olamadı. Kapılar kontrollu bir aralıkla izin verdi geçişe. Refah Partisi yerel politikalarıyla, kurduğu insan ilişkileriyle etkili olmasında en büyük motor güç kadınlardı. Bu kadınlara yer vermeyen Fazilet hiç varlık gösteremedi. Ak parti ise protest oyları toparladı. Kadın politikasında diğer partilerle ortak bir davranış sergiledi. Bunda ısrar ederse geleceğini Fazilet Partisi’ nin aynasında görebilir. Çünkü bu kadınlar köyden, kasabadan göç etmiş kadını mobilize ettiler. Onların şehir hayatına katılmalarını sağladılar, örgütlü güç olmayı öğrettiler. White Ümraniye’deki bulgularından CHP’ye söz edince onların “biz modern bir partiyiz, o tür çalışma için vaktimiz yok” dediğini söylüyor. İşte ondan sonra çok vakitleri olmuştu, çünkü Meclis dışında kalmışlardı! Ben CHP adına İzmit taraflarında bir konuşmaya katılmıştım o dönemde ve kadınların en büyük sorunları şiddet, yoksulluk ve ezilmişlikti. Buraya CHP için gelmedik siz belki bize yardım edersiniz diye geldik demişlerdi. White kitabında ilginç bir şeye değiniyor: “Ziyaret ettiğim gecekondu mahallelerinde kolsuz ya da kısa bluzlar ya da dar elbiseler uygun sayılan açıklık sınırını geçiyordu. Ancak değişmez kesinlikte kurallarda yoktu. Hem “kapalı” , hem “açık “ giysi tarzları sürekli değişiyor, uygunluk sınırları neredeyse yıllık olarak belirleniyordu.” * İşte, Türkiye’de medyayı meşgul eden, kıyametler kopartan kapanma eyleminin gerçeği burada anlatılıyor. Tesettüre de moda ve şık olduğu için bayılan kadınlar gördüm diyor Şahin Alpay’a White. Oysa medya ne anlamlar yüklüyor! Türk kültürünü ve bu kültürün taşıyıcısı olarak temel rol oynayan kadını dikkate almayan hiç kimse Türkiye’de politika üretemez. Türk kültüründe aşırı yasaklayıcı unsur yok. Pragmatik bir yapı ve değişime açık uçlar var. Geleneksel ve geleneksel dindar aileler üstünde çalışan White bizim aydınlardan daha fazla nasıl anlamış toplumu? Önyargısız bir bilim kadını olarak çalışarak. Samimiyetini koruyarak. Siyasette samimiyeti göstermesi gereken AK Parti, entelektüel alanda ise aydınlar samimiyeti bir değer olarak benimsemeli. Gerçek demokrasi , eşitliği kabul etmek değil, eşit kılmaktır. O zaman yıllardır söylediğim Türk Rönesans’ı hayal olmaktan çıkar. *25 Ağustos 96 YeniYüzyıl gazetesi *Para ile Akraba Jenny B. White NEVVAL SEVİNDİ

Kadın odaklı kalkınma

Eylül 2 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Seçim kampanyam süresince tekrarladığım “kadın odaklı kalkınma” projelerime destek veren bugünkü Milliyet’in manşet haberi “48 Mucize Kadın” Anadolu’da ayni modeli başarıyla uygulayan köylü kadınlar da gördüm. Onları ilk kez belgesele çeken oldum. Yıl 1998 ve bugün 2007 ‘deyiz. hala kadınsız siyaset yapan kadınsız protokol uygulayan bir Türkiye var. Kadınlarına güvenmeyen ve önlerini açmayan erkeklerin Türkiye’si asla 3000 dolar geliri geçemeyecek.

48 MUCİZE KADIN Eski resim öğretmeni Semra Demirelli, Düzce depreminden kurtulan kadınlarla birlik oldu. Türkiye’nin bilinen ilk kadın kooperatifini kurdu. Kadın örgütlerini ayağa kaldırdı. Sonuç: 48 kadının artık kendine ait bir evi var Şükran Pakkan Fotoğraf: YURTTAŞ TÜMER Türkiye’yi sarsan 1999 Düzce depreminde dolap altından, taşların arasından yaşama tutunan kadınların karşısına, sivil toplum örgütlerinde çalışan ve kadınları nasıl iş sahibi yapabileceğine kafa yoran Semra Demirelli çıktı. Demirelli, depremzede kadınlarla birlikte çalıştı, Türkiye’nin bilinen ilk kadın kooperatifini kurdu; kadın örgütlerini, bankaları, bakanlıkları ayağa kaldırdı ve kadınları ayda 50 YTL ödemelerle başlayan taksitlerle ev sahibi yapmayı başardı. Cenazede gelişen proje Hikâye, eski resim öğretmeni Demirelli’nin 12 Kasım 1999′daki Düzce depreminden kısa süre önce eşini kaybetmesiyle başladı. Cenazede, “Ben bu acıyla nasıl baş ederim?” diye düşünürken, kayınbiraderi yanına gelip eşiyle birlikte oturdukları evin tapusunun kime ait olduğunu sordu. Evin tapusu eşine aitti. Bu soruya içerleyen Demirelli, o gün “Bugüne kadar çalışmış olmama rağmen ben niye kendi evime sahip olamadım” diye düşünmeye başladı. Sonra sadece kendisi için değil, etrafındaki kadınlar için iş ve ev sahibi olma yollarını aramaya başladı. Kurduğu dernekla, kadınların el işi, yemek gibi alanlarda iş yaparak ekonomik özgürlüğünü kazanmasını sağlayan Demirelli, depremin ardından evsiz kalan kadınların yaşadığı çadır ve konteynerlerin arasında dolaştı. O gün kararını verdi: Bir kadın kooperatifi kuracak, kadınların kendi çalıştıklarıyla ev sahibi olmasını sağlayacaktı. Projeye ilk destek Kadın Emeğini Destekleme Vakfı’ndan (KEDV) geldi. 17 Ağustos 2000′de İş Bankası’yla yapılan anlaşmayla “konut tasarruf grubu” kuruldu ve ayda 50 YTL ödemelerle 200 depremzede kadın üyeliğe kabul edildi. Kooperatifin adı ise fındıkta “denetleme” anlamına gelen “Başak” ve “Burçak” oldu. Üyelik için, ailesinde ev sahibi olunmaması, depremzede ve kadın olması şartı arandı. Arsa bulabilmek için ise KEDV yönetimi ve Demirelli, Bayındırlık Bakanlığı’nın yollarını aşındırmaya başladı. Tek istedikleri Düzce’de aylık ödemeler karşılığında tahsis edilebilecek bir araziydi. Bakanlar değişti, sayısız kez bakanlıkta saatlerce beklendi. Sonunda devlet, kalıcı konut bölgesinden verilebilecek arsa için “zemin etüdü” ve inşaat proje çalışmalarını şart koştu. Bu işlemleri yaptıracak parası olmayan kadınlar ne yapacaklarını düşünürken yardıma İstanbul Teknik Üniversitesi koştu. Üniversiteden hocalar, kadınların ev sahibi olması için hiçbir ücret talep etmeden bölgeye gelip projeleri çizdi. Bu arada yıl 2004 oldu. Birçok kadın, başka yapı kooperatiflerine üye oldu, birçoğu umutsuz olduğu için ayrıldı. Kadın kooperatifinden başka umudu kalmayan 48 kadın ise ortaklıkta kaldı. Devlet, İTÜ’nün planını onaylayınca üç blok ve 48 dairelik alan kadınlara tahsis edildi. Ve bankalarla konut kredisi görüşmeleri başladı. Ancak hayatlarında banka hesabı olmamış, kredi kartı taşımamış kadınlar için asıl çile şimdi başlıyordu. Bu kez imdada yetişen Citibank oldu. Düzce’de şubesi dahi olmayan banka, kadınlara “banka müşterisi olma eğitimi” verdi. Kahraman müteahhit Bu prosedürler yürürken, taksitlerin limitleri yükseldi ve toplanan para bir müteahhitlik firmasına inşaata başlaması için verildi. Firma geçen yılın başında inşaata başladı, ancak düzenli para gelmeyince inşaatı bırakıp gitti. Kadınlar son bir yıldır, “bankaların kredi vermek için inşaatın yüzde 80′inin tamamlanmış olması” şartının üstesinden gelmek için yol ararken, Tahir Temiz isimli bir müteahhitle tanıştılar. Temiz, kadınlara “Ben kendi kaynaklarımdan inşaatın yüzde 80′ini tamamlayayım. Krediyi bu şartlarla çekince bana borcunuzu öderseniz” dedi. 10 yıllık taksite bağladılar En sonunda geçen ay Garanti Bankası kadınlara gereken krediyi verdi. Şimdi kadınlar, 10 yıllık taksitler halinde borçlarını ödeyecek. Evlerin daire başı maliyeti ise yaklaşık 47 bin YTL. Bugüne kadar 10 bin YTL biriktiren kadınlar, bankaya 37 bin YTL borçlanmış oldu. Bu arada, tapu alabilmek için arsa üzerindeki ipoteği kaldırabilmek, devlete olan borçlarını da (kişi başı 18 bin YTL) peşin ödediler. Hatta bu yüzden, röportaj saatinde tarladaki işlerini bile bırakıp gelemediler, “Çalışmamız lazım” diye haber gönderdiler. Kadınlar, tapularına da kavuştu, yakında dişlerinden tırnaklarından artırıp sahip oldukları yeni evlerine ailelerini alıp taşınacaklar. Tarlada olanlar gelemedi Kooperatife üye kadınlanların çoğu fındık tarlalarında çalıştığı için röportaja gelemedi. Ancak, işlerinden izin alan üyeler Melike Yıldırım, Ayla Kileci, Ayfer Çelik, Gülhan Madencioğlu ile kadın kooperatifi yöneticileri Semra Demirelli, Fatma Ayla ve Sevil Ceylan, objektifimize yeni evlerinin önünde ve tapularıyla birlikte poz verdi.

Sivil Anayasada kadın

Eylül 2 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Yeni bir Anayasa hazırlanıyor ve yine kadınlar unutulacak. vatan gazetesindeki haber okullardaki dehşetin küçük bir örneği. Bir çok öğretmen olma ehliyetine sahip olmayan insan suç işlese bile sadece tayinle kendini kurtarıyor. Tecavüze uğrayan kızlar ve çocuklar kalıyor geriye. Bu hükümet samimi ise ömür boyu hapisle mesleğini kötüye kullanarak,pozisyonunu suistimal ederek kadına,kıza ve çocuğa tacizde bulunana veya tecavüz edene ömür boyu hapis vermeli. Bunu kampanyaya çevirelim ve iyilerle kötüleri ayıralım.

. ‘Sivil’ anayasa taslağı neden sivillerden gizli? Siyasiler: Halkı yönlendirmeye çalışıyorlar. Barolar: Dayatmayla sivil anayasa hazırlanamaz. Öğretim üyeleri: Anayasanın hazırlanış süreci de şeffaf olmalı Taslak nerede? AKP’nin anayasa taslağını açıklamayıp bazı maddelerini sızdırması tepkilere neden oldu. CHP ve MHP yöntemi eleştirdi: “Varsayımlar üzerine tartışmalar yapılıyor. Taslağı önümüze getirsinler.” İstanbul ve Diyarbakır baroları da aynı fikirdeydi: “Dayatmayla bu işler olmaz. Bu gizlilik niye?” ‘Demokratik değil’ Hukukçu öğretim üyeleri de gizlilikten şikâyetçiydi. Prof. Kaboğlu, “Hiç de demokratik ve saydam olmayan bir usul izleniyor” dedi. Prof. Gemalmaz, “Bir anayasanın içeriği kadar yapılma usulü de önemlidir” diye konuşurken Prof. Antalya hükümetin kendilerinden görüş istemediğini söyledi. Radikal 4Eylül

Yeni Dönem

Ağustos 31 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Türkiye çok engebeli bir dönemi geride bıraktı. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül seçildi. Türkiye’ye hayırlı uğurlu olmasını diliyorum. Türkiye maalesef 1990’lı yılları boşa harcadı. Bunun sonuçlarını da 2000’li yıllarda ekonomik ve siyasi krizlerle, kültürel kırılmalarla yaşadı. 2000’li yıllarda çok değerli bir dönem duruyor önümüzde. .

Gerek 7 yıllık Cumhurbaşkanlığı gerekse beş yıllık hükümet dönemi Türkiye açısından kaybedilemeyecek yıllardır. Bunun sorumluluğunu üstlenenler bugün ismen vardır. Şahsen elleri taşın altındadır. 60.hükümet açıklandı. “Ben merkezim ve sağı solu toparladım” diye övünen bir liderin hükümetine pek uymadı sonuç. Maalesef, Türkiye’de sayın first lady Hayrünisa Gül’ün başörtüsü altına sığınarak muhalefet yapanlar Türkiye’nin vizyonunu magazinleştirmektedir. Bu siyasi hafiflik bizi vizyon oluşturmaktan alıkoyuyor. Büyük bir Türkiye hayalinden yoksunluk taşıyor.Yapılan her şey iktidara “yol su “olarak geri dönüyor. İktidarın bundan şikayetçi olmadığını biliyorum çünkü devasa sorunlarımız başörtüsünün altında serin serin uyuyor. Bu öngörüsüzlük siyaset üretemeyenlerin anlayışsızlığına gömülüyor. Türkiye değişim,yenilenme ve başarı istiyor. Türkiye dışa açılmak ve sadece üç sektörde değil bir çok sektörde sanayileşmek istiyor. Türkiye en Batı ucu kadar modern en Doğu ucu kadar muhafazakar olmak istiyor. Türkiye milli duruşu olan modern demokratik bir günlük yaşamın normalleştiği günleri özlüyor. Türkiye milli duruşu olan aydınlarını özlüyor. Türkiye bilime, eğitime ve gelişmişliğe olan susuzluğunu gidermek azminde. Genç Türkler vatanını seviyor. Kadınlar bu vatan için bir şeyler yapmak dileğinde. Kim bunları görüyor? Kim yol açıyor? İşte ben bu nedenlerle DP Genel Başkan adayı oldum. Siyasete yenilikçi bir damga vurmak için yol alıyorum. Ben sadece itaat edenleri değil aklı selimini sevenleri de istiyorum. “take-off” deyimiyle açıklanan Türkçesini bilmeyen yazıcılarla, danışmanlarla nereye kadar diye düşünmeden edemiyor insan? Take -off için önce reformlar bitmeli.Ya da en azındna reformalar başlamalı. Yargı reformu mu bitti sağlık reformu mu?Eğitim mi? Olmayan taban üzerinde take-off!!! Gülmeli ağlanacak halimize mi ağlamalı gülünecek halimize mi?Siz karar verin

Evlatlarımız

Ağustos 28 2007Yorum Yok Kategori: Politika

İzmir `in Urla ilçesi Balıklıova köyünde kurulan gençlik merkezinde kalan bir Alman çocuğun, eğitimde sorun yaşadığının belirlenmesi üzerine Almanya `dan bir pedagog geldi. Unna Tacheles Gençlik Yardım Kuruluşu Müdürü Sosyal Pedagog Michael Brendt,

Türkiye `de, 8 aydır merkezde eğitim gören Kevin S.`nin, derslerindeki sorunların giderilmesi için geldiğini söyledi. Pedagog, 11 yıldır bire bir eğitim yardımıyla Almanya `daki suça eğilimli çocukların rehabilitasyonu ile ilgilendiğini söyledi. Kendi şirketleri bünyesinde halen 24 çocuğun bulunduğunu ifade eden Brendt, bunlardan 10`unun eğitiminin İspanya , İtalya , İrlanda , Portekiz , Yunanistan ve Türkiye `de devam ettiğini, geri kalan 14`ünün ise ülkesinde eğitildiğini bildirdi. Balıklıova `daki merkezde, suça karışmış çocuklar, demircilik, fırıncılık, marangozluk öğretilerek ve spor yaptırılarak, rehabilite edilmeye çalışılıyor. 2007-08-28 07:05:24 Sabah ‘da bu haberi okuyunca içim sızladı. Almanya’da, Hollanda’da,Fransa’da veya Rodos’ta, Balkanlarda bıraktığımız binlerce çocuğu düşündüm. Yıllarca önce unuttuğumuz çocukları,gençleri ….. Onlar “tek bir” çocuk için pedagog gönderirken biz binlerce çocuk için HİÇ Kimseyi gönderemedik. Bunun vicdan azabını duymayan aydınlar, yöneticiler, konsoloslar, elçiler ve siyasilerle yaşıyoruz. Vicdanı olmayanın milliyeti ve kimliği olur mu? Siz cevap verin olur mu? Rodos’ta babaannem doğdu, evlendi. Babam orada doğdu ve Kurtuluş savaşı sonrası terk ettiler Rodos’u. Yine de Türklerin yaşadığı son ada Rodos. 3000 Türk yaşıyor bugün adada. Hepsi unutulmuş tarihin son sayfaları hüznünde.yalnızlığında. Türklerin çoğu en alt hizmet işlerinde çalıştırılıyor. Çöpçü veya benzeri hizmetlerde var. Gençler artık Türkçe konuşamıyor. Bilmiyor. Konuşmak istemiyor. Türklükleriyle övünecekleri bir yer veya mekan yok. 40 yıl öncesine kadar bayramlaşan ve kocaman bir meydanda buluşan Türkler bugün kültürlerinin bayramları yerine Yunan bayramlarını kutlar olmuş. Aileler gelenekleri bırakmış. Rodos’ta bir Türk konsolosluğu var. Ancak tüm Avrupa’dakiler gibi kültürel etkinlikleri zayıf. Kendi akrabalarımın çocuklarının kırık dökük Türkçesi beni kalbimden vurdu. “kusura bakmayın,hep Yunanla yaşamaktan “ deseler de Osmanlı topraklarında yaşayan dedelerimin bir çok dili konuştuklarını işitmiş kulaklarım üzüldü. Onların yalnızlığına ve bizim hafızsız yakın tarihimize , kimliğimizi elimizden alan yıllarımıza yandım durdum. “Evld-ı Fatihan”dık şimdi kimin çocuklarıyız acaba? Rodos güzel Rodos gemi yanaşırken incecik minareleri hala koynunda saklayan Rodos….. Sadece bir tek camisinde namaz kılınan Rodos. Giritliler yok oldu torunlar şimdi kırık dökük bilgilerle ataların izine düştü. Midilliler kayboldu, Makedonya veya Balkanların her hangi bir noktasından gelenler kültürlerini kaybetti. Boşnaklar kahve içmeyen Türklere hayretle bakıyor “Türk kahve içmez mi?” diye soruyor. 50 yıl olmadan Osmanlı kültürünün kahvesinden çaya geçen Türkler çaydan başka şey içmez oldu. 50 yılda kültürünün en önemli köşe taşlarını denize attı gitti….. Biz ne zaman soydaşlarımıza, akrabalarımıza ve Türk kardeşlerimize sahip çıkacağız? Balık bile kavağa çıktı biz çıkamadık bu işin içinden. Nerede bilimsel araştırmalar? Nerede aile tarihleri?Nerede politik pazarlıklar ve kültürel destek? Nerede?

Sayfa 5 / 15« İlk...«34567»...Sonraki »