Politika

Referans – Jale Özgentürk yazdı…

Kasım 11 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Kasaba politikası çöktü sağa kentli parti gerek Seçimlerde en büyük hezimeti yaşayan Demokrat Parti’de (DP) 17-18 Kasım’da kongre yapılacak. Genel başkanlık için kulislerde Tansu Çiller’den Sinan Aygün’e kadar çeşitli isimler dolaşsa da bu isimlerden adaylığını açıkça ilan eden yok. DP’de adaylığını ilan eden tek bir isim var: Nevval Sevindi. Sosyolog ve gazeteci Nevval Sevindi ile bir araya geldik ve herkesin kaçtığı bir partiden ne beklediğini konuştuk.

Seçim sonrasında sessizliğini koruyan ve ortalarda pek görünmeyen Mehmet Ağar’ın adaylığı konusunda ise önceki gün “taban istiyor” şeklinde bir açıklama yapıldı. Ancak tabandan böyle bir talebin olmadığı da yapılan açıklamalarla görünüyor. DP’de adaylığını ilan eden tek bir isim var: Nevval Sevindi. Sosyolog ve gazeteci Nevval Sevindi ile bir araya geldik ve herkesin kaçtığı bir partiden ne beklediğini konuştuk. Parti kilitlendi Sevindi’nin ne bir ofisi var ne de yanında dolaşan ekibi. Sohbetimizi bir kafede yaptık. Anlattıkları da bugüne kadar dinlediğim politikacılara benzemiyordu. “Temmuzdaki seçim hezimetinin hemen ardından başladım çalışmalara” diyor. O günden beri çeşitli bölgelerde ilçe örgütleriyle çalışmalarını sürdürdüğünü söylüyor. Seçim sonrasında partinin kilitlendiğini, hiçbir yetkili organın çalıştırılmadığını ekliyor ve “Türkiye yanıyor kimseden ses çıkmıyor. Anadolu’da taban aymazlığın farkında. Ben tabanla ilgiliyim” diyor. Sevindi, aslında tüm partilerin yaşadığı bir gerçeği dile getirerek “Demokrasi yok. Seçim unutulmuş. Tüzük antidemokratik. Gelen gitmek istemiyor” sözleriyle eleştirilerini sıralıyor. Sosyolog kimliğiyle yaptığı analize dayanarak da “Türkiye’de kentlilik gelişiyor. Merkez sağ da gücünü köyden değil kentten alıyor” diyor. Bu konuda tezini dayandırdığı bir araştırma var: Geçenlerde açıklanan Boğaziçi Üniversitesi’nin “orta sınıf” araştırması. Araştırmanın sonucunda ortaya çıkan tespitleri kendisinin bir yıl önce yaptığını söylüyor ve “Türküm, modernim, Müslümanım demiştim. Araştırma da bunu işaret ediyor. DP bu gelişmeleri okumuyor” diyor. Eski kafalarla işim yok Neden başta Süleyman Demirel olmak üzere herkesin umudunu kestiği bir partide politika yapmak için ısrar ettiğini ise şöyle açıklıyor: “Benim hayallerim var. Baştan sona yenilenmiş bir parti hayal ediyorum. Eski kafalarla, eski bakış açılarıyla işim yok. Ayak oyunlarıyla yürüyen sistemi değiştirmek istiyorum. Eski paradigmalar ‘soğuk savaş’ dönemi paradigmalarıdır. Ben yeni bir paradigma öneriyorum. Tabanda politika yapacağım. İlçe başkanları para bulamayacak politika üretecek.” Sevindi’nin “Kasaba politikalarını geride bırakmamız gerek” sözleri aslında tüm siyasi partiler için geçerli. Demirel’in “Siyaset tango değil halaydır” sözlerini de hatırlatan Sevindi, “Türkiye’de partilerde hâlâ tango yapılıyor. Bu nedenle başarı yok” diyor. Sevindi’nin belki şansı yok ama medeni cesareti ve yenilik talebini böyle sesli dile getirmesi takdir edilmeyecek gibi değil. : SAYIN GENEL BAŞKAN ADAYİM SİZLERİ ANCAK ARAŞTIRMA VE GELEŞTİRME MANTIĞI OLAN ŞAHISLAR ANLAR.YOLUNUZ AÇIK ALLAH MANİ KEDER VERMESE BU OLAYDA BAŞARILARLA DOLU BİR HİZMETTE OLACAGINIZI GÖRECEGİM.ŞİMDİ BENDE İZLİYORUM HEP ESKİ ALIŞKANLIKLAR DEVAM DİYORLAR SEÇİMİ ÖYLE KAZANMA MODELİ ÇOKTAN SON BULDU.ARAŞTIRMA,GELİŞTİRME,RAKAMLARLA VATANDAŞA TAH UCRA KÖŞESİNE ULAŞACAGİN VEDE İKNA KABİLİYETİ OLAN İLLER,İLÇELER,BELDELER VEDE KÖYLERİN AYRI AYRI ARGE ÇALIŞILARAK SEÇİME HAZIRLANIR.AMA NETEKİM HİÇ BİR BELGE OLMADİĞİ GİBİ HEP YALAN OLMUYOR RAKAMLAR BU KONUŞTUGUNUZU DOGRULAMASİ GEREKİR.YANİ HER YÖRENİN İHTİYAÇLARINI BELİRLEYECEK ARGE ÇALIŞMASINA İHTİYAÇ VAR BU BİZE 5 YIL YETER AMA YAPAN YOK LAF ÜRETMEK LE SİYASETTE YOL ALMAK ÇOK ZOR.SİZ VE EKİBİNİZDEN ÇOK ÖNEMLİ BİR AÇILIM BEKLİYORUM BİZLERİ İKTIDARA TAŞIYARAK DÜN GİBİ OLABİLİR DİYORUM .ARGE ÇALIŞMALARTINDA YÖRESEL KELİMELER VE DAVRANIŞLARINDA ÇOK ÖNEMLİ OLDUGUNU BİLMEKTEYİM BU GENEL BAŞKANLIK SİZE NASİP OLACAKTIR.SELAMLAR
Gönderim Zamanı: 12-11-2007 21:26:24
efendim canım kardeşim gine zorlu bir yola cıkmışsınız allah yolunuzu acık etsin bizler ailece şahsınıza dua ediyoruz cenbı allah cıktığınız bu zorlu yolda utandırmasın selam ve saygılarımla İsmail

tv

Kasım 7 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Bugün Fox televizyonunda “Çalar Saat” programındaydım.

SAYIN NEVVAL HANIM, TÜRK RÖNESANSINI T.C. GERÇEKLESTIRMELIDIR CÜMLESINI BIRAZ DAHA AÇABILIR MISINIZ ?..TAM OLARAK ALGILAYAMADIM. DIGER TARAFTAN BU SABAH FOX TV’DE SIZI ZEVKLE DINLEDIK. SIZI POLITIKANIN IÇINDE GÖRMEKTEN MEMNUN OLACAGIZ. SIZI DESTEKLIYORUZ. UMUDUMUZ POLITIKADA SIZIN GIBI ENTELLEKTÜEL DEGERLI BAYANLARIN ÇOGALMASIDIR. ÖZELLIKLE BIR GIRITLININ PARLEMENTOYA GIRMESI BIZIM IÇIN GURUR KAYNAGI OLUR.VE DP’YE DE BASKAN SEÇILMENIZ ÇOK ISABETLI OLUR KANISINDAYIM. ANCAK KURTLAR SOFRASINDA TÜM BUNLARI NASIL BASARACAKSINIZ BILEMIYORUM AMA SIZIN GIBI TUTTUGUNU KOPARAN VE AZIMLI BIRISI IÇIN HIÇ DE ZOR OLMAYACAGINI TAHMIN EDIYORUM. SABAH DA DINLEDIGIMIZ GIBI SÖZLERINIZ ÇOK KARARLI VE ISABETLI VE BU ÜLKEYE ÇOK YARARLI BIR POLITIKACI OLACAGINIZDAN ÇOK EMINIZ. SAYGILAR ALI ATLIER Bu kısa sürede kendinizi ifade etmeniz,kararlı,çok emin ve net duruşunuz güven verdi Saygılar Ahmet Fox Tv de izledim.Tebrik ve başarılar…. Entelektüel sermayeyle yola devam… Avukat Mehmet İyi Günler Sayın Başkanım, Öncelikle partimizin en zor günlerinde bu ağır sorumluluğa talip olduğunuz için sizi tebrik ediyoruz.Artık yapılması kesinleşen 17-18 Kasım Olağanüstü Kongresinde size yürekten başarılar diliyoruz.Bugünkü tabloda medyada adı genel başkanlık için geçen diğer adaylardan hiçbirinin bu yükü omuzlayabileceklerine inanmıyoruz.22 Temmuz sonrası partimizin hezimetten ders alarak bunu da kendi içinde bir fırsata dönüştürerek yeniden ivme kazanabileceğine inanıyoruz.Bunun da emanetçi olmayan,kendi kadrolarıyla göreve talip olan merkez sağın modern anlayışıyla demokrat misyonun muhafazakar değerlerini özümsemeyi başarmış bir genel başkan adayıyla mümkün olabileceğine inanıyoruz.Partimizin seçimlerde baraj altında kalacağını öngörmemize rağmen seçim çalışmalarında Ankara 1 ve 2.bölgede elimizden gelen çabayı fazlasıyla gösteren ekibimiz sizinle birlikte düzgün ve ilkeli siyaset yapmaya heveslidir.Kongreyle ilgili değerli fikirlerinizi,Gençlik Kolları ile ilgili öngörülerinizi ve iletişim bilgilerinizi bizimle paylaşırsanız çok mutlu olacağımızı belirtir tekrar olağanüstü kongremizin ülkemize ve partimize hayırı olmasını temenni ederiz.Saygılarımla eski gençlik kolları başk. Gönderen: Burak EDİN
E-Posta: burakedin@hotmail.com
Konu: Hayırlı Olsun!
Mesaj: Sn.SEVİNDİ, Öncelikle adaylığınızın ülkemiz, partimiz ve şahsınız için hayırlı olmasını temenni ederim. Zor gününde partiye sahip çıkan siz ve sizin gibi lider adaylarının her daim arkasından gitmek bizim görevimizdir. Kongre günü Ankara Atatürk Spor Salonu\’nda bu birlik ve beraberlik içerisinde, ülkemiz ve davamız için en iyisini seçecek ve bir büyük Kırat İktidarının daha startını vereceğiz inşallah. Allah yolunuzu ve yolumuzu her daim açık etsin, başarılar.Saygılar. Burak EDİN-DP Bursa İl Gençlik Kolları Bşk.Yrd.-Gazi Üni.İİBF 1.Sınıf Öğrencisi

Mahmut Övür yazdı:

Ekim 30 2007Yorum Yok Kategori: Politika

‘Çiller dönerse ben çekilirim’ DP’nin tek genel başkan adayı Nevval Sevindi. Sevindi’nin çıkışı eski parti kadroları arasında pek yankı yaratmasa da yeni nesil arasında bir hayli sempati topluyor. Yola çıkarken, Aydın Menderes, İsmet Sezgin, Nahit Menteşe gibi etkin isimlere danıştığını söyleyen Sevindi, partiye ilişkin düşüncelerini şöyle açıklıyor: “Temel kök sağlam ama bina yıkılıyor. Bu yıkılışı kabul edip partiyi yenilemek gerekiyor. Bunu da yeni orta sınıf yapabilir. O sınıf artık siyasi liberalizm istiyor. Benim seçimler sırasındaki sloganım bu sınıfın talebini dile getiriyordu. ‘Türk’üm, Müslüman’ım ve Modern’im’ Yeni merkez sağda artık kentli bir parti olması gerekiyor. Ben bunu gerçekleştirmek için adayım.” Olası siyasi rakiplerinin bir kısmıyla görüştüğünü söyleyen Nevval Sevindi iki önemli noktaya dikkat çekiyor: Bir: “Ben kendisine (Tansu Çiller), ‘Siz dönerseniz ben çekilirim’ dedim. Çiller, benden daha deneyimli. Ayrıca kadın dayanışması yaparız.” İki: “Parti zor durumdayken partiyi terk etmesini çok büyük infialle karşıladığım Sinan Aygün’le hiç görüşmedim. Onunla görüşmek onunla uzlaşmak demektir. Uzlaşmak istemiyorum.”

DP değişen sosyolojinin üstünde yeniden yapılanmalıdır. BUnu bilmeyen kadroların soğuk savaş kafasıyla DP’yi ayağa kaldırması imkansız.DP merkezi ve sağı tanımlayacak,akademik içerik kadar pratik bir proje olarak ele alınacak tarafımdan. Bu zor görevi istememin nedeni bir koltuğa değer katmak hevesinden kaynaklanmıyor bu milletin gerçek duygu ve düşünce dünyasını dünyaya göstermek için.

Milli Kimliğimiz

Ekim 27 2007Yorum Yok Kategori: Politika

CUMHURİYETİMİZİN 84.YILI KUTLU OLSUN. Cumhuriyet ve demokrasimiz kendi kendine kutlu olmuyor şehitlerimiz ve ülkeye hizmet edenlerle var oluyor. Ülkemiz için tek yürek olmalıyız. Bir baştan bir başa vatanımızı bayrakla donatan halkımız yeni bir Türkiye’nin yapı taşlarıdır.

Yıllarca şehitlerimizi görmezden gelenler,oyalayan hükümetler ve siyasilere artık dur diyen millet ayakta bugün. Beş yıldır terörü engelleyemeyen hükümete karşı doğan muhalefeti anlamak için siyaset bilimci olmak gerekmez. Bunun önemi, millet ordusuna ve şehidine sahip çıkıyor. Türk milleti kendini savunuyor.Artık onu kimse durduramaz.

17-18Kasım

Ekim 25 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Sevgili Demokratlar, Tüzük kongresi ve Genel BAşkan seçilecek güne az kaldı. İlk kez resmen adaylığını koyan benim(Ağustos 13) ,şu anda havada çok isim uçuşan sanal bir ortamda kongreye gidiyoruz.Ben adaylığımı partinin Teşkilat Başkanı Ahmet Uyanık’a sözlü olarak tebliğ etmiş bulunuyorum. Hepinizi bana destek vermeye çağırıyorum.yeni bir DP’yi kurmak için gelin.Yepyeni politikalar üreten ve ülkemizi yapılandıracak bir DP için elele vermeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti dünya sahnesine çıkacak güçte ama onu çıkaracak güçte liderlere sahip değil. Kişisel menfaatler yerine ülkeyi sevenlerin işbirliğine ihtiyacımız var. Sözde değil özde vatanseverler için çağrımız.

Bu konuda ne düşündüğünüzü veya nasıl bir Genel BAşkan beklediğinizi bana yazabilirsiniz. İyi eğitim almış, ahlaki ve şahsi olgunluğa erişmiş bir Türk insanı olsun. Antropoloji, Sosyoloji ve Psikoloji alanlarında uzman; kadın ve kadının toplumsal sorunlarını bilen birisi olmalı. Türkiye’yi ve Dünya’yı dolaşmış, birden çok dil bilen bir aydın. Kendi mesleğinde başarılı ve siyasi alanda da kendisini geliştirmiş bir entelektüel. Başkalarından medet beklemeden “Ben Yaparım” diyerek atılan, cesur, kararlı, kendinden emin ve inançlı çıkışıyla; meyus, ümidi kırılmış Milletimize yeni bir ufuk açan bir lider. İlk aklıma gelen isim; Nevval Sevindi. Hayırlı olsun. Ahmet Bektaş

Eğitim

Ekim 22 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Üniversite ve liselerde afla ilgili yoğun talep var.herkesin farklı nedeni var.Aşağıda bir annenin talebi.Hükümet bakalım dinler mi?

“Nevval hanım belki siz de bir annesiniz ve beni anlayacağınızı umuyorum. üniversiteyi şartlarımızı çok zırşlayarak okuttuğumuz kızım hem okumakta hem de çalışmakta iken okulu süresinde bitiremediği için okuldan ilişiği kesildi. oysa hem o hem de benim için tek umudumuz okulu bitirmesi ve ekmek sahibi olması idi. şimdi ne yapacak gene onun bunun yanında harçlığını çıkarmaya devam mı etsin ya da hemen bana bir erkek bakar diye evlensin mi. onun da benim gibi olmasını istemiyorum bir erkeğin eline bakmadan yaşasın çocuklarını daha iyi şartlarda büyütsün istiyorum. lutfen biz annelerin umudu olan çocukalarımızın eğitimlerini hele de son sınıfa gelmiş bir öğrencinin eğitimini tamamlayabilmesi için yardım edin ve onlara bir şans verilmesi için öncü olun ve sesimizi haberlerde gazetelerde duyurun bir anne olarak sizden rica ediyorum hoşçakalın sizi takip edicem bekliyorum.
Gönderim Zamanı: 22-10-2007 01:43:54
İYİ DE OLSA MUHALEFETE DESTEK VEREMEYİZ DİYEN AKP -Posta: i.ular@hotmail.com
Konu: eğitim hakkı
Mesaj: sayın nevval sevindi; bildiğiniz gibi öğrenci affı tasarısı meclise sunuldu.Muhalefet partileri bizlere destek veriyor fakat akp den aynı desteği göremiyoruz. Sayın Mehmet Sağlam kendisini arayan bazı arkadaşlarımıza \’\'muhalefetin teklifine destek veremeyiz\’\’ diye cevap vermiş. Bu kadar mağdur olmuş insanı hiçe sayarak iktidar-muhalefet kavgası yapmak siyaset etiğine uygun mudur? Ben okulumdan intibak süresini tamamlayamadığım için atıldım.Bütün sorun tek dersten başarısız olmamdı. Tek ders yüzünden elimden alınan geleceğimin geri verilmesini istiyorum.Bütün çabam en verimli çağlarımı boş geçirmemek.Bu konuda desteğinizi bekliyoruz.SAYGILARIMLA…
Gönderim Zamanı: 24-10-2007 01:52:50

Cumhurbaşkanı ev döşüyor

Ekim 22 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Siyasi yasaklar kalksın mı kalkmasın mı referandumunda 200.00 oy bizim İzmir’den gelmeseydi “kalkmasın” kazanacaktı. Ne demokratik bir karar çıkmış olacaktı değil mi?Tıpkı bu referandum sonucu gibi…. sadece duygusal nedenlerle ve de tarafgirlikten oy verildi ve de A:GÜL kavgasıyla buraya gelindi. O ne yapıyor işte aşağıda yazıyor millet okusun.

nevval@nevvalsevindi.com ChineseChinese-HKDutchEnglishFrenchGermanHebrewItalianJapaneseKoreanPolishPortugueseRussianSpanishSwedishTurkish Reply – Reply All – Forward – View Source – Previous – Next – Message: 6 / 6 From: semal aksoy To: , Subject: FW: (Kýrmýzý Günlük) Bu gün pazar Date: Mon, 22 Oct 2007 09:36:33 +0300 Sem From: aturkaydin@hotmail.comTo: ipek.yilmaz@hotmail.com; ali.algmay@gmail.com; alpkaya61@yahoo.com; turk.arzum@gmail.com; irfan.babacan@isnet.net.tr; cengizyk34@hotmail.com; eyyalcin@hotmail.com; ert.syr@hotmail.com; gorkem1905@msn.com; gokcinyalcin@yahoo.com; halil.nadas@aktifdanismanlik.com.tr; uslunazli@hotmail.com; ugurkarayurt@ttnet.net.tr; kemalnomak@yahoo.com; kirmizigunluk@googlegroups.com; nuralkis@yahoo.com; ozercanmatbaacilik@hotmail.com; pinar.kayikci@gmail.com; senem@semdekor.com; tacettinbayir@tacettinbayir.comSubject: (Kırmızı Günlük) Bu gün pazarDate: Sun, 21 Oct 2007 12:08:19 +0300 Yalçın DOĞAN – HURRIYET – 20.10.07 Çankaya gecekondu mu olmuş?DAM mı akıyor? Kapılar mı bozuk? Halılar mı yırtık? Koltuklar mı eprimiş?Badanası mı dökülüyor? Camlar mı kırık? Sandalyelerin ayakları mı oynuyor? Tavanın, tencerenin dibi mi çıkmış? Tabak, çanak takımı mı bozulmuş? Masa örtülerinin, yıkanmaktan rengi mi kaçmış? Çarşaflar mı yırtık? Yastıkların içi mi boşalmış?Çankaya Köşkü oturulamaz halde mi? Gecekondu gibi mi olmuş?Herhalde öyle ki, yeni bütçede Çankaya Köşkünün onarımı ve yeni mobilya satın alımı için, toplam 30.7 milyon YTL ayrılıyor. 19.8 milyon tadilat, 11.9 milyon YTL de yeni mobilya için. Eski lira üzerinden, toplam 30.7 trilyon lira. Vay canına, amma da dökülmüş köşk, desenize.Çankaya Köşkü’nde onarımı kim istiyor? Hayrünnisa Gül Hanımfendi. Abdullah Gül’ün değerleri eşleri.Hayrünnisa Hanım bunu ilk kez yapmıyor. Gül Dışişleri Bakanı olduğunda da, Dışişleri Konutunu tadilattan geçiriyor. Orada da, dünyanın parasını harcıyor. GÖRGÜSÜZLÜKBütçe ile ilgili iki haber yana yana.Biri, Çankaya Köşkü’nün onarımı ve yeni mobilya için 30.7 milyon YTL ayrılması, diğeri memura yılda yüzde 2+2 üzerinden günlük 140 kuruş zam yapılması. Sıradan her insanda, sosyal adalet duygusunu tetikleyen iki karar. Her insan ister istemez, bu hesaba takılıyor. Ve isyan ediyor. Bir yanda böylesine bir lüks, öte yandan kuruş hesabını yapan milyonlarca memur.Gül Ailesi, onarım ve mobilya parasını kendi cebinden mi harcıyor? Hayır, hepimizin verdiği vergilerden. Hangi hakla? Hangi ihtiyaçla?Bunun adına, Batıda görgüsüzlük deniyor.ABD, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Yunanistan, Portekiz ve daha başka ülkelerde Cumhurbaşkanlarının konutları belli sürelerde denetleniyor, elden geçiyor. Varsa, eksik, gedik gideriliyor ya da ani bir bozulmada hemen onarılıyor.Ama, hiç birinde yeni bir Cumhurbaşkanı geldiğinde, konut baştan sona elden geçmiyor, zaten bu oraya seçilen insanların aklına da gelmiyor. Çünkü, onlar biliyor ki, o köşklerin bakımı sürekli yapılıyor.Allah, Abdullah Bey ile Hayrünnisa Hanıma yeni köşklerinde Kayserili tornacının oğlu, halk çocuğu demokrat Abdulah Gül’e. Halk çocuğu Abdullah’a yakıştı mı? – Necati DOGRU / Vatan – 20.10.07 Kararı siz verin. Nerdeyese yüzyılın soygunu sayılabilecek çok yüksek faizler ödeyerek borç bul, bu borçla git Çankaya’da Cumhurbaşkanı Köşkü’ne yeni mobilyalar, perdeler, avizeler al, duvarları yıktır, salonları genişlet…Faizle borçlanır.Yeni perde alır. Faizle para bulur.Yeni mobilya alır.Yakışık alır mı?Bu, demokrat Abdullah’ın “anti demokratik harcaması” olmazsa, adı başka ne olur? Kayserili bir tornacının oğlu, halkın içinden çıkmış, Cumhurbaşkanı olmuş.Sanki köşk harap olmuş.Deprem geçirmiş.Büyük yangın görmüş.Oturulamaz olmuş.Yenilemek gerekiyor, baştan aşağıya tamirata ihtiyaç varmış gibi Cumhurbaşkanlığı Bütçesi’ni 2008 yılı için yüzde 63 oranında artırdılar. Bu artışlar isteğe göre oluyor. Bütçeyi hazırlayanlar önceden Cumhurbaşkanı Köşkü’nü idare edenlerden “yeni ihtiyaç listesi” alıyorlar, buna göre para aktarıyorlar. Ödeneği artırıyorlar ya da azaltıyorlar. Memuruna yani cumhuruna “yüzde 2 artı 2” verebilen Maliye Bakanlığı, Cumhurbaşkanı’na buyur harca diyerek “yüzde 63” artış verebiliyor.33 milyon YTL idi.55 milyon YTL oldu.Bütçede yıllık enflasyon hedefi yüzde 4, Cumhurbaşkanlığı bütçesine aktarılan para miktarındaki artış yüzde 63. *** Nereye harcanacak bu 55 milyon YTL? Ana hatlarıyla belirlenmiş. Buna göre 18.8 milyon YTL tadilata gidecekmiş. Herhalde odalar dar geliyor, duvarlar yıkılacak, genişleme sağlanacak. 12 milyon YTL de yeni mobilya ve diğer eşya alımına harcanacak. Kanepelerin yüzleri lime lime oldu, perdeler kopça tutmuyor. Koltukların ayakları kırık, oturulamaz oldu ki yenileniyor. Köşk, son Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den önce 10 Cumhurbaşkanı görmüş. Her gelen köşke bazı eklentiler yapmış, eksikler-gedikler giderilmiş. Onlarca danışmanı var.En iyileri alınmış.En zevklileri seçilmiş.Harcayacak yer kalmamış. Para artıyor.Geri veriliyor.Nitekim önceki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, kendisine bütçeden “Buyurun harcayın” diye verilen her 100 YTL’nin 26 YTL’sini “Hiçbir şeyimiz eksik değil, harcayacak yerimiz yok” diyerek geri vermişti. Halk çocuğu Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı olunca “Köşk’ü oturulamaz bulmuş” olmalı ki bütçesinde yüzde 63 artış yapıldı. *** 55 milyon YTL harcanacak. Bu para, halktan vergi olarak toplanıyor. Biliyorsunuz, halkın üzerinde çok yüksek vergi yükü var fakat yine de devletin harcamalarına vergi yoluyla toplanan para da yetmiyor.Devlet faiz ödüyor.Borçlanıyor.Şu anda Türkiye devleti, yurt içinden ve yurt dışından para sahiplerine dünyanın en yüksek reel faizini ödeyerek borç buluyor. Borcu, borçla kapatıyor.2008 Bütçesi’nde de yer aldı ki; her 100 YTL’lik harcamanın 26 YTL’si (toplam 56 milyar YTL) faiz ödemelerine gidecek. Dolasıyla yeni Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e 2008 yılında buyurun, güle güle harcayın diye merkezi bütçeden aktarılan 55 milyon YTL için yaklaşık 15 milyon YTL faiz ödenecek.Faizle para bul.Köşk’ü yenile!Kayserili tornacının oğlu, halk çocuğu demokrat Abdulah Gül’e bu yakışır mı?Ben karışmıyorum.Kararı siz verin. Yalçın Doğan, ülkemizin ekonomik durumunu birkaç satırda özetlemiş. Beş gün tüm medyanın desteği ile süren, bir seferberliğe dönüşen, ŞEHİT AİLELERİNE BAĞIŞ kampanyasında rekorla altüst oldu ve 87 milyon. YTL. ye. Yakın para toplandı. Bu bir. İkincisi son dokuz aydır devletimiz her saat 5. milyon, günde 117 milyon faiz ödüyor. Bu gün Pazar. Referandum var. Çok acelesi mi var. TRT alt yazı geçiyor. Yüksekova’da birliğimize saldırı. 12 ŞEHİT daha. Türk milletinin başı sağ olsun. Hayrünnisa hanfendi ve Kayserili tornacının oğlu, halk çocuğu demokrat Abdulah Gül, yeni dekoruyla köşkte GÜLE GÜLE OTURSUN. Lar

Gerçek Oyundayız

Ekim 21 2007Yorum Yok Kategori: Politika

OPERASYON ZAMANI TBMM’den yetki alan tezkere kararından sonra bugünkü PKK saldırısı çok ciddi ve de tarihi bir dönüm noktasıdır.Türkiye’nin kararlılığı test edilmektedir. Sözle oyalanma zamanı bitmiştir. Eylem ve operasyon zamanıdır. Hükümet eline aldığı tezkereyi son kışkırtmada da kullanmazsa, Türkiye dünyadaki tüm inandırıcılığını kaybedecektir. Bu yüzden ilk adım;askerlerin yıllardır istediği dağların ötesinde K.Irak sınırları içinde ovalık alanda güvenlik şeridinin oluşturulmasıdır. Bu adımın teröre karşı asgari bir önlem olduğu bütün dünya kamuoyuna açıkca anlatılmalıdır. Hükümet bunu başarabilmelidir.

Eğer bölgedeki Kürt yönetimi güvenlik şeridi oluşturan Türk askeri yetkililerine karşı her hangi bir askeri harekatta bulunursa onlara da gereken ders verilmelidir.Bunun ötesinde Türkiye’nin bölgedeki Kürtlere yönelik her hangi düşmanca bir tutumu olmadığı da tüm dünyaya ilan edilmelidir. Yalan yanlış haberler engellenmeli. Dezenformasyonun yoğun yaşandığı dikkate alınmalıdır.Hükümet ve siyasi kadro açısından önümüzdeki günler ve aylar gerçek bir sınav niteliğindedir. Aynı sınav askerler için de geçerli. Türkiye Ortadoğu’da ve tüm dünyada yeniden ateşle imtihan dönemine girmiştir. Ülkemiz bu zor ve belalı dönemden başı dik çıkacak insan potansiyeline , tarihi birikime , moral güce sahiptir ; elbette yönetilebilirse. Yoksa hükümette gitmelidir.gerçek demokrasilerde sadece Cumhurbaşkanını halk seçsin demekle olmaz, siyasi başarısızlığın sonucu iktidar gider.gerçek demokrasi budur. ŞEHİTLERİMİZE RAHMET DİLİYORUM. HABER:İran’dan sınır ötesi harekata destek yok. Başbakan ABD’de el sıkışıp dünyaya İran’la poz verirken bunu düşünemedi. İşte siyaset bilgisi bu kadar olanlar krizi nasıl yönetsin?Yok mu bunu merak eden acaba memlekette…….. NEDEN ????? Bir şehir efsanesi olan (maalesef aydın geçinenler bu basma kalıp fikirleri destekliyor) “oraları ihmal ettik bizim suçumuz bu savaş” lafının yalan rüzgarı esintisi 1997′de ordunun bölgeye götürdüğü gazeteciler tarafından anlatılmış: Ali Bayramoğlu (Yeni Yüzyıl, 19 Kasım): Köy korucu ve Oraman aşiretinin. Varlığını bu tabur sayesinde idame ettiriyor. Sadece güvenlik açısından değil. Eğitim ve sağlık açısından. Askerler köye ilkokul inşa ediyor, halen açık olan ilkokul binasında öğretmenlik yapıyorlar. Sağlık sorunlarını tabur doktorları çözüyor. Devlet ve ülke adına utanılası, ağlanası bir halde mutluluk duyuyoruz. Kerem Çalışkan (Yeni Yüzyıl, 19 Kasım): 800 kişilik bir köy ve zor koşullarda mücadele eden bir birlik… Az ötesi Irak, çatışma muhtemelen o tarafta. Onca gürültü arasında, tabur personeli ve subayların büyük kentlerdeki eşleri tarafından toplanan paralarla derme çatma barakada, genç bir asker çocuklara eğitim veriyor. Acil ihtiyaçlarda tek güvence, helikopter. Korucular 24 saat nöbet tutuyor. Gülay Göktürk (Yeni Yüzyıl, 20 Kasım): Operasyonlar dışında tepeciler küçük ekipler halinde üssü çevreleyen tepelerde günler süren nöbetleri tutarken, üste kalanlar ya eğitim yapıyor ya da sosyal hizmet uzmanı gibi halka yardım ediyor, okulda öğretmenlik, inşaatta işçilik yapıyor. Erler sayılı gündür geçer deyip teskere bekliyor. Ama subaylar öyle mi? Basında 10 yıl önce Dağlıca….. Radikal En kötü senaryo Birleşmiş Milletler’in müdahale etmesi Kürt sorunu konusunda BM’nin Türkiye’ye müdahalesi… Halil İnalcık’ı uykusuz bırakan, onu en çok endişelendiren senaryo bu. Peki nasıl mı? Kendisine “itidal” uyarılarını da yaptıran asıl dehşet tablosunu İnalcık şöyle izah ediyor: “PKK’nın asıl hedefi sınırda kalmayıp Türkiye içinde kanlı olaylar çıkarmak. Türkiye’de etnik temelli olayların çıkması halinde Barzani bunu hemen BM’ye götürür. Zaten temasta… Talabani’nin oğlu Kubad, ABD’de elçi gibi duruyor… BM ‘Türkiye karıştı, dünya barışı için buraya güvenlik konseyi müdahale etsin’ dediği anda dava Türkiye’nin elinden alınır ve tamamen ABD’yle AB’nin kontrolüne girer.” Ünlü tarihçiden ‘itidal’ çağrısı Taha Akyol’un 2 Kasım’daki yazısının başlığı “Tarihçiden uyarı”ydı. Uyarıyı yapan tarihçi, Emeritus* Prof. Dr. Halil İnalcık… İnalcık, yazarımız Akyol’u arayıp, “Sabahlara kadar uyuyamıyorum” diyerek mevcut duruma ilişkin endişelerini paylaşmış, sonra da kamuoyuna iletilmesi için kaleme aldığı metni göndermiş. Çeşitli çevreler tarafından da ilgiyle takip edildiğini öğrendiğimiz o metin Akyol’un köşesinde yayınlandı. Medyaya çıkmayı çok az kabul eden İnalcık, her nasıl olduysa bu kez kapının tokmağını kendisi çevirmiş ve her kesimden herkesi uyarıyordu. Hoca’nın tüm görüşlerine katılır ya da katılmazsınız, ama şu bile tek başına çok önemliydi: “Tarihçilerin şeyhi”** ülkesini uyarma ihtiyacı hissediyordu! ‘Üç saldırgan düşmanımız var’ Biz bu uyarının içeriğini konuşmayı ve İnalcık’ın araladığı kapıdan biraz daha içeri girebilmeyi istedik. Halil İnalcık Hoca da isteğimizi geri çevirmeyince, 7 Kasım Çarşamba günü Bilkent’teki çalışma ofisinde bir araya geldik. İnalcık’la görüşmemizde ilk merak ettiğimiz Hoca’ya “Batı’nın 19. yüzyıldaki parçalama politikalarına devam ettiği”ni düşündürenin ne olduğuydu. İngilizlerin Haydarpaşa garını bombaladığı günlerde doğmuş (1916) biri olan İnalcık, Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu uluslararası konjonktürü şöyle görüyor: “Türkiye’nin ittifak halinde üç saldırgan düşmanı vardır: Yunan, Ermeni ve ayrılıkçı Kürt cephesi. AB, daima Yunan-Kıbrıs ortaklarının dümen suyunda, Türkiye’yi içeriden zayıflatmak, son kertede parçalamak siyaseti güder görünmekte. Batı’nın bu olumsuz yaklaşımında kamuoyunda yer etmiş iki tarihi faktör rol oynamakta. Biri, bin sene Avrupa, Türkleri Avrupa için bir tehdit görmüş, Haçlı saldırılarını politikasının temeli yapmıştır. Avrupa kamuoyunda özellikle idealistler arasında hâkim ikinci faktör, Fransız Devrimi’nin ortaya attığı milletlerin self-determinasyon haklarına olan inançtır. AB’nin 6 Kasım tarihli son raporu, hayati sorunlarımızı anlayışla karşılamaktan uzak, kışkırtma doğrultusundadır. Çünkü AB’nin Türkiye politikasında Yunan-Kıbrıs ağır basmaktadır. Türkiye Doğu’da hayati sorunlarla uğraşırken Ege’de sözde dostumuz hemen harekete geçmiş, daima desteklediği Kürt dostlarına yakınlığını göstermiştir. Güneydoğu’da istikrar isteğinin ne anlama geldiğini, geçmişteki misallerden iyi anlıyoruz. Azınlıklar ve öz vatandaşlarımız Alevileri kışkırtıcı bir dille sözde himayesi altında göstermektedir. Türkiye’ye hayati tehditler ortada iken, ‘Ordu siyasete karışıyor’ teranesini yineliyor. Patrik hazretlerinin Lozan ile tespit edilen statüsünü birtakım oldubittilerle değiştirme çabalarına göz yummamalıyız. İstanbul, dünya Ortodokslarının başına merkez olamaz. Ama ABD ve AB bu doğrultuda ellerinden geleni yapmakta.” ‘ABD’nin oyalama taktiği’ İnalcık’ın ABD’yle ilgili görüşleri de AB’ye karşı duyduğu kuşkularla benzer… 5 Kasım’daki Bush-Erdoğan görüşmesini bir “oyalama taktiği” olarak değerlendiren İnalcık şöyle devam ediyor: “Şunu açıkça söylemeliyiz: Barzani, Talabani ve PKK, ABD himayesinde aynı hedef için birlikte çalışmaktadır. Barzani’nin Türkiye’ye açıkça tehditler savurmasındaki gayesi, güney ve doğu vilayetlerimiz halkını kışkırtmak, güç propagandası yapmak, yeni bir Öcalan gibi kahramanlık satmaktır. Amerikan himayesi onu bu cüretli propagandasında fiilen desteklemektedir. O yüzden de bizim PKK ile Kürt sorunumuz son bulmaz. Devletimiz bir sınır operasyonuyla sorunu çözeceğini sanmamalı.” * Emeritus: Emekli olmasına karşın görevini sürdüren. İnalcık Hoca bu unvanı 1986′da Chicago Üniversitesi’nde emekli olduktan sonra aldı. ** İKÖ Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu: İnalcık Hoca için “Tarihçilerin Şeyhi” sözünün sahibi. *** Prof. Mihai Maxim: “Halil İnalcık’ın derslerinde insan kendini bir hakikat tapınağındaymış gibi hisseder.” (Kaynak: İş Bankası Yayınları “Tarihçilerin Kutbu” Emine Çaykara)

Referandum hukuk rezaletidir

Ekim 20 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Bu referandum hukuk literatürüne ancak diktatörlüğün olduğu ülkelerde girebilir. Oylama yapılırken metin değiştir ve onu da oylamaya devam et ,yetmedi bir de oy vermeyene ceza yaz ,yetmedi bir de ilan ver gazetelere!!!O da yetmedi bugün 19.YTL cezaya çıkar ve pes dedirt…. Hukuk kitabı karıştırmış herkes için bu demokrasi ayıbıdır. Oy verme ve protesto et……

Saygın hukuk adamı Prof. Ahmet Mumcu dün Melih Aşık’ın köşesinde şöyle diyordu: “Hukuk, en yüksek yargıçlarca katledildi (….) Naçiz bir hukukçu olarak utanç içindeyim…” Olsun… Eferandum yapılıyor. CHP sandığa gitmeme kararında, MHP gidip “hayır” oyu verme çağrısı yaptı taraftarına. AKP ile DTP el ele “evet” istiyorlar. * Elbette aziz halkımızın çoğunluğu, eminim neye oy verdiğini bilmeden gidip “evet” diyecektir. Tıpkı nereye sürüklendiğinin, kendi çocuklarının dünyasını nasıl kararttığının, başına nelerin geldiğinin, uygar dünyadan nasıl koptuğunun hálá farkında olmadığı gibi. Hürriyet Referandum yapılamaz! Anayasa Hukuku Profesörü Cem Eroğul, ‘Halkoylamasına sunulan metnin değiştirilemeyeceğini, ancak Meclis’in bu yetkisini aştığını’ savundu. Eroğul, ‘Bir metni halkoylamasına sunma yetkisi de sadece cumhurbaşkanındadır , Gül de bu yetkisini kullanmamıştır’ dedi Belma Akçura Türkiye’de parlamenter sistemin sınırlarını zorlayacak anayasa değişikliğinin referanduma (halkoylamasına) sunulmasına bir gün kala büyük bir hukuki tartışma başladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Hukuku Profesörü Cem Eroğul, Anayasa’da “halkoylamasına sunulan bir metnin (daha sonra) değiştirileceğine dair hiçbir hüküm bulunmadığını, ancak TBMM’nin bunu yaparak açık ve belirgin bir şekilde yetkisini aştığını” açıkladı. Anayasa’da, bir metni halkoyuna sunma yetkisinin sadece cumhurbaşkanına verildiğine işaret ederken “Cumhurbaşkanı da değişik metinle ilgili bu yetkisini kullanmamıştır” diyen Eroğul, süreci durdurmayan Yüksek Seçim Kurulu’nun da (YSK) yetkisini aştığını söyledi. ‘Yeni metin ortaya çıktı’ Prof. Eroğul, dünkü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan makalesinde ağırlıklı olarak, “11. Cumhurbaşkanı’nın halkoylamasıyla seçileceğine” ilişkin düzenlemenin referanduma sunulduktan sonra anayasa paketinden çıkarılmış olması üzerinde durdu. Eroğul, halkoylamasına sunulmuş bir metinde değişiklik yapılmasına olanak verecek hiçbir yol içermediğini vurguladığı mevcut Anayasa’nın izin verdiği tek yolun “oylanacak metnin bütünüyle yürürlükten kaldırılması” olduğuna dikkat çekti. Eroğul, şöyle devam etti: “Oysa TBMM, halk oylamasından beş gün önce (16 Ekim) kabul ettiği yeni bir anayasa değişikliğiyle, halkoylamasına sunulacak metni değiştirmiştir. Bu işlemin sonucu, halkın önüne yeni bir metnin konmasıdır. Mevcut Anayasa’nın 6. maddesine göre hiçbir organ, kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz. Gül ve YSK’ya eleştiri Kuşkusuz bu hüküm TBMM’yi de bağlar. Anayasa’nın, ne anayasa değişikliklerini düzenleyen 175. maddesinde, ne de başka herhangi bir maddesinde, TBMM’ye bir metni halkoyuna sunma yetkisi verilmiştir. Bu yetki yalnızca cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanı da, değişik metinle ilgili bu yetkisini kullanmamıştır. Zaten kullansaydı, Anayasa Değişikliklerinin Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun’a göre bu yeni metinle ilgili halk oylaması ancak yaklaşık dört ay sonra yapılabilecekti.” “TBMM’nin bariz bir salahiyet tecavüzü gerçekleştirdiğini” savunan Eroğul şöyle devam etti: “Bu işlem Anayasa Mahkemesi’ne götürülürse, iptal bir yana, yokluk kararı verilmesi bile beklenebilir. TBMM, Anayasa’nın kendisine hiçbir biçimde tanımadığı bir yetkiyi kullanmıştır. Yetki aşımı varsa, kesinlikle iptal kararı verilir. Örneğimizde olduğu gibi, yetki aşımı bu denli açık ve belirgin olursa, yokluğa da hükmedilebilir. Ne yazık ki, bu açık hukuksuzluğa Cumhurbaşkanı Gül de, son yasayı Meclis’e geri göndermemekle ya da halkoylamasına sunmamakla açıkça ortak olmuştur. YSK da, yaptığı değerlendirmede işin özünü gözden kaçırmıştır. YSK halk oylamasını her şeye karşın gerçekleştirmeye karar vermekle kendi yetkisini aşmıştır. Yapabileceği tek şey, halkoylamasını erteleyerek yetkili organların bu kez Anayasa’ya uygun yeni bir düzenleme yapmalarına olanak vermektir. AİHM’ye taşınabilir Anayasa hukukçuları da, Eroğul’un görüşünü paylaştılar ve referandum süreci konusunda Milliyet’e şu değerlendirmeleri yaptılar: Prof. Dr. Erdoğan Teziç: Halkoylaması başladıktan sonra oylamaya sunulan metnin değiştirilmesi, seçmen iradesinin oluşumunu doğrudan etkileyen ve onu yönlendiren özelliğiyle Anayasa’nın 79. maddesinin amir hükmü olan halkoylamasının “düzen ve dürüstlük içinde” yapılmasını da engellemektedir. Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu (Galatasaray Üniversitesi): YSK’nın referandumu ertelemesini beklerdik. Esasen Meclis’in böyle bir yetkisi, referanduma sunulan metin üzerinde değişiklik yapma yetkisi yoktur. Anayasa’nın 79. maddesi uyarınca halk oylamasının düzen içinde yapılmasından sorumlu ve tek yetkili YSK’ca, halkoylamasının bütünüyle durdurulması gerekmektedir. Bu yoldan sonuç alınamadığına göre, iç hukuk yolları tükenmiş olduğundan, sorun bireysel başvuru yoluyla AİHM’ye taşınabilir. Prof. Dr. Ülkü Azrak (Maltepe Üniversitesi): TBMM’nin böyle bir yetkisi yok. Yanlış yaptılar. Bu yanlışa YSK da sebep oldu. Siz bir süreci başlattıktan sonra içeriğini değiştiriyorsunuz. Bu tam bir hukuk skandalıdır. Anayasa Mahkemesi, Meclis ve YSK’nın kararlarına bakmaz. Dolayısıyla konu AİHM’ye taşınabilir. Milliyet

Aliye Yaman yazdı:

Ekim 20 2007Yorum Yok Kategori: Politika

BAŞAK HAYAT DERGİSİ’nde yaptığım söyleşi: “Benim hayal ettiğim bir Türkiye var. Hayal ettiğim Türkiye, benim dedelerimin kurduğu, benim dedelerimin büyüdüğü Osmanlı kültürünün bir sentezi. Ben buna Türk Rönesans’ı diyorum. Türk Rönesans’ı için Türkiye kendi kendini gerçekleştirmek zorunda.”

Demokrat Parti Genel Başkanlığı için adaylığını açıklayan Nevval Sevindi: “İhanet Etmedim, Sadece Ağar’ın ‘İstifa Ediyorum’ Demesini Ciddiye Aldım” Çoğumuz onu gazeteci-yazar ve son dönemde de politikacı olarak tanısak da, aklına koyduğu her işi yapacak kadar yürekli, elini attığı her işin altından kalkacak kadar gayretli biri Nevval Sevindi. Sohbetin bir yerinde, “Hayatta istediğim ne varsa yaptım, hatta çocukluğumdaki masalsı hayallerimi bile…” diyor. Politikanın karmaşık ilişkilerle örülmüş yapısına rağmen, her fırsatta bağımsız aydın tavrını koruma kararlılığını dile getiren Sevindi, Türkiye’nin alışık olmadığımız bir siyasetçi modeli sergiledi. Biz de bu yeni siyasetçi modelini Nevval Sevindi’nin şahsında tanımak istedik. Sizin açınızdan siyaset nasıl bir iş? Siyaset çok stresli bir iş. Aslında demokratik koşullar altında, belirli bir düzeyde stres normaldir, ama onun dışında da her şey çok kurallı gitmiyor. Siyasete çok alışkın değilseniz, ağır bir stres altında kalabiliyorsunuz. Benim hoşuma giden taraf strateji kurma işi. Siyaset öngörü isteyen bir alan. Uzun vadede stratejiler kurmayı, düşünmeyi sevdiğim için siyasetteyim. Tabi, pratik siyasette ve günlük siyasette ne yazık ki durum daha farklı olabiliyor. Daha gündelik ve daha kişisel şeylere dayalı oyunlar oynama alışkanlıkları var. O oyundan çok fazla hoşlandığımı söyleyemem. Ama yine de siyaseti seviyorum, çünkü siyaset aynı zamanda bir vizyon oluşturmaktır. Evet, mutlaka siyaseti sevdiniz ki, milletvekili adaylığından sonra Demokrat Parti Başkanlığı için de aday oldunuz. Bizi kimler yönetiyor diye herkesin uzaktan bir fikri var. Gazeteci olarak çok uzağında değildim siyasetin ama, içinde olmak başka bir şey. Çünkü dışardan aklınızla kavradığınızı, içinde olduğunuz zaman duygularınızla da kavramış oluyorsunuz. Bence stres nedeni de bu. Yani duygularınızla kavradığınız şey, çok gerçek. Hiçbir mazereti yok ve onu çırılçıplak gördüğünüzde, pek hoşunuza gitmiyor. Ben Türkiye’nin çok daha akil adamlar tarafından yönetilmesini, gerçek politika yapılmasını, gerçek politik tartışmaların olabileceği bir ortam doğmasını çok isterim. Tabi bunu istemek yetmiyor. Bu yüzden ben de elimi taşın altına koydum bir anlamda. El yetmiyor tabi, insanın kolunu da istiyorlar. Siyasete devam kararı almamın nedeni siyaseti Türkiye’de çok ciddi düzeyde değiştirmek gerektiğine inanmam oldu. Yani var olan siyasi ortamın, Türkiye’yi ileriye götürecek gerçek bir siyaset üretmeyi sağlayabilecek bir ortam olduğuna inanmıyorum. İçeriden gördüğünüz manzara nasıldı, biraz daha açar mısınız? Oyunun çok fazla bireysel oynandığı, açık ve şeffaf olmadığı, doğrular yerine göz boyamanın daha egemen olduğunu gördüm. Güç kavramının yanlış anlaşıldığını gördüm. Bilgi, deneyim, eğitim gibi şeyler de güçtür ama böyle algılanmıyor. Güç olarak anlaşılan şeyler; para, kaba kuvvet, silah, çeteleşme… Bu da siyasi algının yanlış olduğunu gösteriyor. ANAP ile DYP’nin birleşme döneminde yaşanan sıkıntılar ve onların yansımalarını gördünüz. Onun da bir etkisi oldu mu kararınızda? Pek çok şeyin etkisi oldu kararımda, birleşme de bunlardan biri. Samimi ve iyi niyetli davranırsanız, olmayacak hiçbir şey yok. İlk zamanlardaki olabilirlik de tamamen bu iyi niyet çerçevesinde gerçekleşti. Kurmaylar olmadan iki başkan iyi niyet çerçevesinde birleşmeyi ilan edelim, kurmayla detayları tamamlasın ve bu işi bitirsin kararı aldı. Bu çerçevede ben de katkıda bulunmaya çalıştım. Birleşmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum çünkü. Fakat bu bireysel iyi niyet çerçevesi iki hafta içerisinde maalesef yıkıldı ve güvensizlik ortaya çıktı. Kendinize güven duymuyorsanız politika yapamazsınız. Kendilerine güven duymayan insanlar başkalarına hiç güven duymazlar. Politika esnek bir iştir ve herkese güven duymanız gerekir. Yoksa esnek olamazsınız. Politika yapabilmek için, insana inanmanız şart. İşte bu noktada insana inanmamayı gördüğüm. Benim için fazlasıyla nefse dönük bir şeydi bu. İnsanın egosuna dönük bir şeydi. Politika bizim özel dertlerimiz için yaptığımız bir iş değil; insanlara, topluma, dünyaya, misyona, ideallere hizmet için yaptığımız bir iş olmalı. En azından ben öyle bir politika istiyorum. Ben kendi adıma sizin başkanlık adaylığınızı hoş, naif ama çok da iddialı olmayan bir hareket olarak gördüm. Zannederim parti içerisinde de biraz “heves etmiş, aday olmuş” şeklinde karşılandı. Siz nasıl tanımlıyorsunuz adaylığınızı? Bunu naif olarak algılamaları biraz önce bahsettiğim güç kavramından kaynaklanıyor. Onların güç olarak görmediği ama “asıl güç” olan her şey bende var; itibar var, akıl var, çok büyük bir deneyim var, kitaplar var, belli bir düzeyde bilgelik var, nefsini kontrol altına almış, büyük bir hastalığı yenmek için mücadele etmişlik var, topluma hizmet var, bu hizmet anlayışıyla sivil toplumda belli bir kariyer sahibi olduğum bir geçmiş var… Bunlar batılı demokrasilerde çok büyük güçlerdir. Bunların bir tanesiyle bile başbakan olabilirsiniz. Buradaysa bunların hiçbiri güç olarak algılanmıyor. Her şeyden önce, partinin bakış açısından yola çıkarsak, kadın olmanız bile yöneticiler açısından bir nahiflik zaten. Bir kadın olarak buna cesaret etmiş “vah vah, yazık!” deniyor. Sonra bakıyorlar nesi var diye; silahı yok, parası yok, arkasında onu kollayacak zengin adamlar yok, yani dayandığı hiçbir şey yok. İnsanın hiçbir yere dayanmadan böyle bir iddiada bulunması tamamen nahiflik. Çünkü birey olarak var olamıyor insanlar. Ben iddiamda gayet ciddiyim. Anadolu’dan iddiamın ciddiyetine aynı ciddiyetle karşılık buluyorum. Beni görmeye beldelerden ve kasabalardan geliyorlar. Gerçekten de bir çaba harcıyorlar bunun için ve aslında ellerindeki her şey bitmiş durumda. Yani 2 dönemdir varlık gösterememiş bir partiyi açık tutmak için kendi ceplerinden harcayan insanlar bunlar. Sadece duygusal bağlılıkları var partiye, hizmetleri var. Onların da anlaşılmadığını, partinin üst kademesiyle, genel merkezle halkın ilişkisinin tamamen kopmuş olduğunu görüyorum zaten. O nedenle de halk ciddiye alıyor, genel merkez almıyor. Bu benim açımdan olumlu bir şey tabi. Başka türlü olsa rahatsız olurdum. Seçim öncesi dönemde medyada hep siz vardınız DP adına. Şu anda durum nasıl? Ben olmadığım yerde haber yok. Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri çok zayıf, medya ilişkileri hiç yok. Medyada da demokrat parti diye bir şey yok. Seçim dönemi ile ilgili bir medya araştırması yaparsanız, benim olduğum her yerde Demokrat Parti de benimle birlikte adını geçirtebildi. Seçim sürecinde de tam anlamıyla bir medya çalışması yapabilmiş tek kişiydim ben zaten partide. 13 Ağustos’ta genel başkan adaylığımı ilan ettiğimde bütün gazeteler bu haberi verdi. Ankara’da olduğum için İstanbul’un taleplerine yetişemedim hatta. Daha sonra Çiller’le görüştüm, o da medyada yer aldı. Ne zaman ben varsam, o zaman Demokrat Parti’nin adı geçiyor medyada. Bu ara çıkmıyorum, Demokrat Parti de yok. Partinin Halkla ilişkileri benim üzerimden yürüyor bir anlamda. Deniyor ki; Nevval Sevindi’yi bir politikacı olarak Mehmet Ağar lanse etti. Ağar’ın desteği ile bir noktaya geldi. Şimdi ise ona karşı aday oldu. Yani Ağar’a ihanet etti. Nasıl bakıyorsunuz bu duruma? Mehmet Ağar politikaya kendi kendine mi girdi acaba? Mehmet Ağar’ı politikaya kim lanse ettiyse, ona ihanet ederek, onun elinden koltuğu alarak genel başkan adayı olmuştu. Benim açımdan önce iyi ilişkiler yaşayıp sonra ihanet etmek söz konusu olmadı. Benim genel merkezle en ufak bir para ilişkim ve bir bütçe ilişkim olmadı. Genel Başkan bana hayır olsun diye politikaya davet etmedi beni. Benim marka değerimi kullanmak için yaptı bunu. Doğru Yol Partisi’ni ortadan kaldıracağını biliyordu ve Demokrat Parti gibi hiçbir marka değeri olmayan bir isimle seçime girmesi, benim gibi marka değeri yüksek olan isimlere büyük bir ihtiyaç doğurdu. O nedenle, bir ihanet varsa, benim marka değerimi kaybedeceğimi bile bile kullanmış olmasındadır. Neyse ki benim karizmam böyle bir kayıpla çizilebilecek bir karizma değil, ama onun karizmasının çok ciddi çizildiği ortada. Doğrusu, ben Ağar’ı sözünün eri zannettim. İstifasını açıkladığında, bu beyana inandım, 5 yaşında bir çocuk gibi 48 saat sonra geri döneceğini düşünmedim. Ortada bir genel başkan yokken, genel başkanlığa adaylığımı koymam gayet doğal. Açık ve şeffaf politikadan yanayım. Açık ve şeffaf politika olmazsa, gizli saklı, kapalı kapılar arkasında yapılan politikayla Türkiye’nin geleceğinin iyi görmüyorum. Böyle bir ortamda politika değil kişisel çıkarlar üretilebilir ancak… Kişisel çıkarlara karşı, milletin çıkarını, toplumun çıkarını savunmak üzere böyle bir çıkış yaptım. Hiç olmazsa “işte böyle bireysel bir çıkışta oldu, demek ki mümkünmüş” densin ve benden sonra da insanlar böylesi bir cesaret gösterebilsin istiyorum. Siyasette kadın olmak da ayrıca bir zorluk değil mi? Medyada da öyle. Yani erkek gibi davrandığınız, bir erkeğe sırtınızı yasladığınız ve herkesin üzerine basarak iktidara yürüdüğünüz zaman var olabilirsiniz. Ama bir kadın şefkatini taşıyarak, kadın gibi davranarak, bir kadın gibi giyinerek, bir kadın gibi süslenerek var olmaya çalıştığınız zaman belden aşağı vurmalara da hazırlıklı olmamız gerekiyor. Ben bunu medyada, siyasette ve daha pek çok alanda yaşadım. Ama tavrımdan vazgeçmedim. Çünkü ben Türkiye’de az bulunan bir bireysel çıkışa sahibim. İşte buna bağımsız-aydın tavrı, bağımsız-entelektüel duruşu deniyor. Daha çok batılı bir tarz. Batıda bir aydının tek başına ayakta durması övünülecek bir durumdur. Bunun sıkıntılarını çeker; parasız kalır, işsiz kalır ama bağımsız aydın tavrı sonuç olarak ilgiye değer bir durumdur. Bizde böyle bir duruş olmadığı için, sizi bir röportajla bir yere bağlamak isterler. Nerden bağlayabileceklerini hayal etmeye çalışırlar. Tek başına böyle bir insan olamayacağını, tek başına böyle bir şeye cesaret edilemeyeceğini, tek başına kadın haliyle kafa tutmanın mümkün olmadığını düşünürler. Ben hem çok kafa tutan, hem de kontrol edilemeyen biri olduğum için, çalıştığım her sektörde bunu yaşadım. Siyasette de “tam kontrol” üzerine kurulmuş bir sistem var. Beni kontrol edemediler ve bu onlara belden aşağı vurmak için verilmiş bir hak gibi geldi. Ama ben zaten bu tavrımla da millet tarafından seviliyorum. Anadolu’dan yüzlerce telefon ve mail yağdı, ilk iki gün hiçbir şey ile başa çıkamadım, zaten cevap verebilecek durumda değildim. Hepsinin söylediği, cesaretinize helal olsun ve Mehmet Ağar gibi birisine karşı durup genel başkanlığa adaylığınızı koydunuz. Seçim öncesinde Zaman Gazetesi’nde çalışıyordunuz ve aday olmak için ayrıldınız. Sizin aday olduğunuzu duyanlar AKP’den aday olduğunuzu düşündüler ama böyle değildi durum. O dönem sizin Gülen cemaatiyle yakınlığınızdan ve aslında bir Truva Atı olduğunuzdan söz edildi. Ne düşünüyorsunuz bu yorumlar hakkında? Dediğim gibi, Türkiye’de bağımsız aydın tipi olmadığı için, bu bağımsızlığı anlama kabiliyeti de oluşmuyor tabi. O yüzden bizde paranoyak algılar çok yüksek, komplo teorileri çok fazla. İnsanların yargıları bilgilerinin önüne geçiyor. Ben Cumhuriyet’te yazdım, Cumhuriyet ödüllerim oldu. Yeniyüzyıl’da yedi yıl yazdım. Onlar dikkate alınmadan Zaman Gazetesi’nde beş yılım konuşuldu. Aynı dönem Şahin Alpay’la birlikteydik Zaman’da. Etyem Mahçupyan bizden beş yıl önce başlamıştı, Hilmi Yavuz’da orada yazıyordu. Eğer sebep buysa, onlara da böyle bir yafta koymak gerekir. Ama onlar öyle bir yaftayı koyarlarsa onlarla kavga etmeleri gerekir. Onların belli bir arkadaşlığı, dayanmışlığı ya da aidiyetleri var; Galatasaraylı olmak gibi, Fransız ekolü olmak gibi…. Benim orda ne kadar bağımsız bir görüşle yazdığımı da okumadıkları için, bilmiyorlar demek ki. AKP ilk iktidara geldiğinde, sol da dahil hiç kimse bir tek kelime dahi eleştiri yazmazken, tam tersine övgüler yazarken, Zaman gibi bir gazetede bir tek ben eleştiri yazıyordum. Ama bunu izlemeyen insanların algılaması mümkün değil. Gazetecilerin gazete okumadığı bir ülkede bunları beklemek biraz zor oluyor tabi. O yüzden insanların ilk algısı benim AKP’den olacağım yönünde oldu. Ben CHP’nin kadın kollarıyla da çalıştım. Hiç CHP’li olmadan yani, oraya kayıtlı olmadan AKP ile de çalıştım, Refah Partisi ile de çalıştım. Hem onları izleme adına hem de kadın konusunda ortak tavır geliştirmek adına, kadınlarla gençlerle kim olursa olsun çalıştım. Bunu da izlemedikleri için bilmiyorlar. Bir yargıdan hareket ettiklerinden Demokrat Parti’den denince çok şaşırdılar. Peki, cemaatten bir tepki geldi mi? Hayır, Fethullah Gülen’i sevdiğimi her zaman söylerim, yaptıklarına saygı duyuyorum. Ben bütün dünyada Türkçe’nin ana dillerden birisi olmasını ve yayılmasını istiyorum, Türk kültürünün yayılmasını istiyorum. Bunu yapan herkese de büyük bir minnettarlık duyarım. Ben meseleye tamamen kültürel açıdan bakıyorum. Cemaat bana her zaman iyi davrandı. Yaptığım hizmetleri anladı, algıladı. Hatta bana saldırıldığı zamanlarda bile sahip çıktı. O yüzden ben onlara saygı ve minnet duyarım. Türkiye’de kadınların seçen ve seçilen olarak politikada etkinliğinin arttığını düşünüyor musunuz? Politikada kadınların rolü Refah Partisi’nde belirgin bir biçimde ortaya çıktı. İlk defa 96 yılında 10 gün süren bir dizi yaptım. Çok detaylı bir çalışmaydı ve bir ilkti. O zamana kadar ne akademisyenler ne de gazeteciler incelemişti bu konuyu. Uluslar arası atıf indeksine de giren bir makale oldu. O çalışmayla Refah Partisi kadınları, kadınlar da kendilerini fark etti. Çünkü Allah rızası için her göreve koşturan kadınlar birden bire ne kadar güçlü olduklarını, eğer onlar olmasa, seçimin kazanılmasının %60 mümkün olmayacağını anladılar. Sabahlara kadar koşturuyorlardı. Tabi kapalı oldukları için kimse onların böyle bir çalışma içinde olduklarını anlayamadı da. Günlerce evlerine gelmeyen kadınlar vardı. Çocuklarını, kocalarını bırakıp gidiyor ve işlerini sistematik olarak yapıyorlardı. Kadınların gücünü ilk Tayip Erdoğan anlamıştı. İstanbul’da ilk kez 1 milyon kadını üye yapan Tayip Erdoğan’dı. Kadınların politikada etkinleşmesi, sizin son derece duyarlı olduğunuz bir konu zaten. Benim son kitabım “Politikada Kadın Eli”nde de alt başlık şöyle; “1996-2006 Kadın seçmenler geliyor” . Bu dönem kadın seçmenin oluşma dönemiydi. Sahada, o kadın seçmenlerin nasıl oluştuğunu gözledim. Daha öncesinde kadınlar seçmen olarak var olamadılar. Ailenin erkekleri tarafından oyları gasp ediliyordu veya yönetiliyordu. Ama bu dönemde bir farklılaşma oldu. Bu farklılaşmanın içinde benim de içinde bulunduğum KADER (Kadın Adayları Destekleme Derneği) nin de etkisi oldu. Biz KADER’i kurduğumuzda böyle bir politik kadın seçmen kitlesinin oluşmasına katkıda bulunmak ve bunu sağlamak için yola çıkmıştık. O günden bugüne alınan 10 yıl içerisinde çok iyi bir gelişme kaydedildi. Bu 10 yıl, kadınların nasıl politik seçmen haline geldiğini gösteriyor. Bu gün mecliste 50 kadın milletvekili var. Kadınlara karşı duyarlılık var. Anadolu’da kadın genel başkana müthiş bir yatkınlık var. Kadın olduğum için bana daha fazla güveniyorlar. Kadın olmamın çok olumlu bir şey olduğunu söylüyorlar. Yani hem Türk kültüründe hem de politik kültürde, Demokrat Parti’nin zemininde kadına bir yatkınlık var. 2006 yılında Birleşmiş Milletlerin yaptırmış olduğu bir araştırmada doğrudan Doğru Yol Partisi’nin tabanı araştırılıyor. Bu tabanda kadın adaya ne kadar oy verileceği saptanmıştı. O %68 gibi çok yüksek bir oran çıkıyor. Kadın adaya böylesine bir yakınlık var. Tabi Tansu Çiller’in orada uzun yıllar genel başkanlık yapması, ilk başbakan olması da etkili belki. Biraz da ben Türk kültürünün anacı tarafının etkili olduğunu da düşünüyorum. Kadınlar siyasette bugünden itibaren çok daha iddialı var olacaklar. Bu iddiayı taşımak için de genel başkanlığa adaylığımı koydum. Tansu Çiller, Türk kadınları için bir şans mıydı, yoksa şanssızlık mı? Çok büyük bir şanstı. Çünkü, Avrupa demokrasileri bile kadın başbakan çıkaramazken Türkiye bir kadın başbakan çıkardı. Sayın Çiller’le konuştuğumuzda, bir kadın hareketinin kendiliğinden başlayacağını düşündüğü ve bu konuda bir girişim başlatmadığı için çok hatalı olduğunu ifade etti. Kendisinin en büyük eksikliğinin bu olduğunu söyledi. Ben bunu söylemesinden çok memnun oldum gerçekten. Çünkü bunu fark etmesi Türkiye’nin politika hayatı için önemli olduğunu düşünüyorum. Tansu Çiller’in bir başbakan olarak başarılı olamaması, kadınları politikada istemeyen zihniyetin eline bir koz vermedi mi? Bu bana da çok yansıdı. Doğrusunu söylemek gerekirse; 80 yıllık demokrasi tarihimizde, yüzlerce, binlerce başarısız erkek politikacı geldi geçti. Bu kadar başarısız erkek politikacılardan hiç birinin adı anılmazken, onları normal kabul ederken bir kadının başarısızlığının “bak bu bütün kadınların başarısızlığı” diye ikide bir önümüze sürülmesi tamamen erkek bakış açısı ve bir el bükme işi. Evet, sayın Tansu Çiller hatalar yaptı, bunu kendisi de kabul etti. Ama bu hatadan dolayı, bütün kadınlar başarısızdır, bütün kadınlar politikada işe yaramazdır gibi sonuçlar çıkarmak için bir erkek aklı lazım diye düşünüyorum. Aslında Türkiye’de görmeyi çok arzu ettiğimiz bir tavır sergiliyorsunuz. KADER bünyesinde Türkiye’de kadın adayların sayısının artması için çalıştınız, başarılı oldunuz, bu başarı AKP’ye yaradı. Siz şu anda bir başka partinin genel başkan adayısınız ama bu çalışmanızdan AKP’nin nemalanmış olmasından rahatsız değilsiniz… Tabi ki hayır, Türkiye’nin kazançları hepimize ait. Benim sürekli altını çizdiğim, bağımsız – bireysel duruş, bağımsız düşünce tarzının yaygınlaşması lazım. Maalesef bir şeye bağımlı olarak baktığınızda, taraflı baktığınızda doğruları göremiyorsunuz. Çünkü tarafsınız, taraf olduğunuz için de Türkiye’nin kazançları ya da kayıpları diye bakamıyorsunuz. Ben kadınlarla ilgili olan her türlü gelişmeyi, kadınların kazancı ve Türkiye’nin kazancı olarak görüyorum. Kimin yaptığıyla hiç ilgilenmiyorum. Yapılan hatalar varsa, onları da söylerim. Doğru ya da yanlış, yapılan şeyi kimin yaptığına bakmadan ortak çıkarlarımızı savunmamız gerek. O bağımsız tutum ve davranış olmadığı sürece iyi ve kötüyü birbirinden ayırt etme şansı olmuyor. İyi ile kötüyü ayırt edemediğimizde, politika yapma şansımız olmadığı gibi Türkiye için herhangi bir misyonu yerine getirme şansımız da yok. Çünkü önümüzü göremiyoruz. Ben Türkiye’nin “birlemesi” gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle ortak değerlerimizi oluşturmamız gerekiyor, ortak değerlerimize hiç kimsenin bir şey söylemesine izin vermemeliyiz. Ortak değerlerimizde anlaştıktan sonra Türkiye’nin geleceği adına herkes farklı bir yoldan gidebilir. Buna da zaten politika denir. Herkes farklı bir yol önerebilir. Ama ortak değerlere dokunarak, ortak değerleri yok ederek olmaz… Bu hidayete erersek politika da yapabiliriz. Merkez sağda bir boşluk olduğu malum. Bu boşluğu doldurabilmek noktasında AKP’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP merkez sağda bir parti mi, yoksa İslamcı bir parti mi? İslamcı demesek bile, merkez sağ değil. Merkez sağda bütün partiler çöktü, solda da… Bunun nedeni liderlerin partileri babalarının malı olarak görmeleri, kendi özel alanları haline getirmeleri. Partilerin milletle kan bağlarının kopmasına neden oldular. Şimdi böylesine bir yokluk halinde AKP boşluğa oturan parti. Bir boşluğu doldurmakla o boşluğun sahibi olamazsınız. O boşluğu kendi alanına çevirebilmek için, bunu hak edecek şeyler yapması gerekiyor. AKP merkez sağ olarak nitelenecek işler yapmış ve bu alanı hak edecek bir parti değil. Hatta parti olarak da kurumlaşmış bir parti değil. Kurumlaşmamış olmanın sancılarını da içeride çok ciddi bir şekilde yaşıyor. Tabi iktidar olmanın avantajı bu sorunların üstünü örtüyor şimdilik, ama iktidar olmanın zafiyetleri başlarsa bu örtülü zafiyetler de açığa çıkar. O nedenle, AKP merkez olmak istiyorsa, bu boşlukta ben adam oldum diye sevinmeyip merkez olmaya çalışmalı. İslamcı bir parti mi diye sormanıza neden olan davranış biçimlerini, tavrı, ideolojik basını uzaklaştırmayı ve onları susturmayı becerebilmesi gerekiyor. Bu potansiyeli görüyor musunuz AKP’de? Bu, öncelikle lidere ve liderin yönlendirmesine bağlı. Tabi bu milletin tek parti ile yetinebilmesi de mümkün görünmüyor. O noktada demokrasiden söz edemeyiz zaten. Diğer partilerin başarısızlığından dolayı başarılı olmak bir marifet değil. AKP güçlü ve başarılı partilerin arasından sıyrılıp çıksaydı, buna bir başarı demek mümkün olurdu. İşte öyle bir ortamın doğması için ben AKP’nin de gayret etmesi gerektiğine inanıyorum. Yani diğer partileri baltalamak yerine, hepsi değişebilsinler, daha güçlü partiler haline gelsinler diye, desteklemesi ve güçlüler arasında bir yarışı talep etmesi gerekiyor. Ben bunu talep etmediği zaman tehlikeli görüyorum. Çünkü bu otoriter bir tavırdır. Sizin liderlik yarışında en büyük avantajınız, son dönemde özellikle çok fazla başarısız başkan görmeniz oldu değil mi? Yani onlar ne yaptıysa, yapmamak galiba en iyisi. Peki sizin yapacaklarınız neler? Projeleriniz var mı? Çok proje var. Bütün hayatım baştan aşağı proje. Türkiye’nin kısa vadeli, orta vadeli ve uzun vadeli projelerinde, bölgesel projelerinde, bölgesel kalkınmasında, kadın odaklı projelerinde, mahalle bazında projelerinde birbiriyle uyumlu bir gelecek planı oluşsun, bir vizyon oluşsun istiyorum. Benim hayal ettiğim bir Türkiye var. Hayal ettiğim Türkiye, benim dedelerimin kurduğu, benim dedelerimin büyüdüğü Osmanlı kültürünün bir sentezi. Ben buna Türk Rönesans’ı diyorum. Türk Rönesans’ı için Türkiye kendi kendini gerçekleştirmek zorunda. Bunu yapabilecek beyin takımlarını kurmalı. Türkiye insan malzemesini hızla çöpe atan, insanlarını genç – yaşlı demeden ya dışarıya ya çöpe gönderen bir ülke. Bu insan potansiyelini, entelektüel kapitali Türkiye’nin optimum düzeyde kullanması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de bir güç olarak bile görülmeyen entelektüel sermayenin çok önemli olduğunu, Türkiye’nin bu güçle ekonomik alanda da çok büyük yollar kat edebileceğini biliyorum. Türkiye’nin önünü açacak, bir şeyleri tarafsız olarak yapabilen bir örnek model oluşturulursa daha güçlü bir siyasi, demokratik kültür dünyası oluşturabileceğimize inanıyorum. Bu tek başına yapılabilecek bir şey değildir. Bütün tarafların, bütün partilerin, öncelikle bu düşünce üzerinde uzlaşması gerek. Ben Türkiye’nin yararına gördüğüm bir konuda, her kesimle her partiyle çalışırım. Türkiye’nin geleceğiyle ilgili iyi bir şey olacaksa, bunun nereden geldiği beni ilgilendirmez. Ama Türkiye’nin yolunu tıkayacak bir şeyse, yapan kim olursa olsun engellemek için elimden geleni yaparım. Türk milletine çok inanıyorum. Öyle sessiz, kendi halinde durduğuna adlanılmaması gerektiğine, içinde çok büyük bir güç barındırdığına inanıyorum. Ülkenin sorunu, bu gücü yönetecek ve yönlendirecek liderler çıkmamasıdır. Bu günün dünyasında liderlik artık tek başına yapılan bir iş değil. Aynı anda bir koordinatör lider altında liderlerin birlikte çalışabilecekleri bir sistem de mümkün. Çok zor tabi ama başarılabilirse, Türkiye’nin kaynaklarını sonuna kadar kullanması mümkün olur. Yoğun gündeminiz içinde vakit ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Rica ederim. Ben de okuyucularınıza saygı ve selamlarımı sunuyorum. Spot-1 Onların güç olarak görmediği ama “asıl güç” olan her şey bende var; itibar var, akıl var, çok büyük bir deneyim var, kitaplar var, belli bir düzeyde bilgelik var, nefsini kontrol altına almış, büyük bir hastalığı yenmek için mücadele etmişlik var, topluma hizmet var, bu hizmet anlayışıyla sivil toplumda belli bir kariyer sahibi olduğum bir geçmiş var… Bunlar batılı demokrasilerde çok büyük güçlerdir. Bunların bir tanesiyle bile başbakan olabilirsiniz. Spot-2 Doğrusu, ben Ağar’ı sözünün eri zannettim. İstifasını açıkladığında, bu beyana inandım, 5 yaşında bir çocuk gibi 48 saat sonra geri döneceğini düşünmedim. Ortada bir genel başkan yokken, genel başkanlığa adaylığımı koymam gayet doğal. Açık ve şeffaf politikadan yanayım. Açık ve şeffaf politika olmazsa, gizli saklı, kapalı kapılar arkasında yapılan politikayla Türkiye’nin geleceğinin iyi görmüyorum. Böyle bir ortamda politika değil kişisel çıkarlar üretilebilir ancak… Spot-3 Avrupa demokrasileri bile kadın başbakan çıkaramazken Türkiye bir kadın başbakan çıkardı. Bu büyük bir şanstı Türk kadınları açısından. Evet Sayın Tansu Çiller hatalar yaptı ama, 80 yıllık demokrasi tarihimizde, yüzlerce, binlerce başarısız erkek politikacı geldi geçti. Bu kadar başarısız erkek politikacılardan hiç birinin adı anılmazken, onları normal kabul ederken bir kadının başarısızlığının “bak bu bütün kadınların başarısızlığı” diye ikide bir önümüze sürülmesi tamamen erkek bakış açısı ve bir el bükme işi. Spot-4 Merkez sağda bütün partiler çöktü, solda da… Bunun nedeni liderlerin partileri babalarının malı olarak görmeleri, kendi özel alanları haline getirmeleri. Böylesine bir yokluk halinde AKP boşluğa oturan parti. Diğer partilerin başarısızlığından dolayı başarılı olmak bir marifet değil. AKP güçlü ve başarılı partilerin arasından sıyrılıp çıksaydı, buna başarı demek mümkün olurdu. Öyle bir ortamın doğması için AKP’nin de gayret etmesi, güçlüler arasında bir yarışı talep etmesi gerekiyor. Haber 7, söyleþiyle ilgili haberi sitesinde ilk sayfaya almýþtý geçtiðimiz günlerde ve oradan referansla pek çok internet sitesinde de bu haber yayýnlandý. Haber 7′de 40.000′in üzerinde kiþi tarafýndan görüldü. http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=268350 linkinden ulaþabilirsiniz.

Sayfa 4 / 14« İlk...«23456»...Sonraki »