Politika

ORTADOĞU ÖZEL

Temmuz 31 2006Yorum Yok Kategori: Politika

1851’de Büyük Uluslar arası Sergi için Hyde Park’da inşa edilen Billur Saray doğayla endüstrinin dinamik bileşimi amaçlanan,cam bir mekandır. Sonra Sydenham tepesinde yeniden daha büyük bir şekilde inşa edilir.1936’da esrarengiz bir yangınla da yok olur. Bu sarayın Dostoveyski’nin üstünde batı ve modernizm simgesi olarak büyük bir etki yapar.Bu saray için belirleyici ilkeyi şöyle yazar:”İnsan yaratmayı,yollar inşa etmeyi sever, tartışma götürmez bu.Ama…içgüdüsüyle hedefine erişmekten ve yapıyı tamamlamaktan korkuyor…olmasın sakın?Nasıl bilebiliriz ki,belki de o yapıyı sadece uzaktan seviyordur;yakınına gitmeden,belki de sadece inşa etmeyi seviyor ve içinde yaşamak istemiyor.”*

Prof.Mümtazer Türköne’nin Abant Platformu’nun 8. yılda, 11. toplantıda “Küresel Politikalar ve Ortadoğu’nun Geleceği” konusunu yazdığı makaleyi okuyunca Billur Saray aklıma geldi ve ünlü yazarın yorumu. Türköne her ne kadar; “Meleklerin cinsiyetini tartışacak halimiz yok. Ortalık yangın yeri” dese de ben meleklerin cinsiyeti tartışılmış diye anladım yazının içeriğini.Neden? Çünkü yazı kendi içinde bir çok çelişki içeriyor.Bölge içinde sorunu çözecek hiçbir aktör ve insiyatif görünmüyor diye açıkca yazdığı halde “tek çözüm bölgeden yükselecek insiyatiftir “diyor hemen alt satırlarda.” Bölge ülkeleri, destekleyecekleri ve otoritesine rıza gösterecekleri bir gücü, akıllarını başlarına alıp geliştirmek zorundalar. “ Yani ortada bir zorunluluk hali var ve yazar da Ortadoğu’nun bugünkü siyasi liderler, tutumlar ve kurumlarla ilerleyemeyeceğine kani. Ortadoğu’da sorunun kaynağının petrol olduğunu dünya alem biliyor dedikten sonra da Şevket pamuk’un tebliğine değiniyor: “ titiz hesaplamalara ve analizlere dayalı tebliği ile, petrolün sanıldığının aksine bu ülke ekonomilerinin en büyük zaafını oluşturduğunu gösterdi. Petrol gelirlerinin rasyonel bir ekonomiyi geliştirmeye engel olduğu anlaşılıyor.” Dedikten hemen sonra yine “neftin laneti”ne geliyor yazar:” petrolün sanıldığı gibi, dışarıdan gelenlerin iştahını kabartmakla, bir yığın müdahalenin sebebi olmakla kalmadığını, demokrasi-güvenlik paradoksunu da içinden çıkılmaz hale getirdiğini gösteriyor” Pamuk’un titiz hesaplamaları güme gidiyor kısacası! Dünya petrol ticaret yollarının tamamı Müslüman ülkelerden geçiyor diye beyan ettikten sonra şu satırları okuyoruz:” Petrol gelirleri, diktacı veya geleneksel monarşik yönetimlerin en temel istibdat aracı. Petrol gelirleri devlet ekonomisini şişiriyor. İktidarı elinde bulunduran azınlıklara, iktidarlarını her şekilde sürdürebilecekleri çok güçlü araçlar sunuyor. Patronaj ağı ile, iktidara destek temin etmek; geniş kitleleri yıldıracak, baskı altında tutacak silahlı birimleri istihdam etmek, aynı şekilde yurtdışından işbirlikçiler temin etmek, bu araçlardan bazıları.” Türköne’ye gönülden katıldığım şu paragraf çok önemli:” Petrol parası, geleneksel toplumsal organizasyonların sürdürülmesine hizmet ediyor. Kabile yapıları, merkezdeki monarşiye verdiği destekten beslenerek kuvvet ve dirilik kazanıyor. Dinî cemaatler, oluşan konsensüsün mimarı sıfatıyla imtiyazlar elde ediyor. Böylelikle, bireyin bir toplumsal yapı elemanı olarak güç ve bağımsızlık kazanacağı şartlar bir türlü oluşamıyor. Çünkü, birey güvenliğinin sağlanacağı her alan, geleneksel organizasyonlar tarafından parsellenmiş oluyor. Kabilesi olmayanın yaşama şansı bile olmuyor. Böylelikle demokrasinin gelişebileceği, birey haklarının ve özgürlüklerinin temellendirileceği bir ortam hiç oluşmuyor.” Moğol istilası Müslümanların yaşadığı coğrafyayı kasıp kavururken o zamanlara özgü, bizim yaptığımız bir yorum da vardı. Mevlânâ, Yunus Emre, Ahi Evren tam da bu dönemden bugünlere ulaşan isimlerdir. Bu isimlerin bize verdiği mesaj, yangın yerinden kalpleri onararak, dayanışmayı kuvvetlendirerek ve toplumu yeniden organize ederek çıkmak gerektiğidir. Siyasetin veya şiddetin değil, toplumun yeniden organizasyonu. İslâm toplumlarının 15 asırdır çok parlak örneklerini verdikleri dayanışma ve yardımlaşmayı yeniden diriltmek ve çözümü toplumda aramak. İslâm dünyası için de, Ortadoğu için de gerekli olan sadece bunlar.” Bunu takip eden peş peşe iki cümleyi kavramak gerçekten imkansız: “Ortadoğu’da ne dışarıdan gelen işgalcilerin ne de içerideki aktörlerin çözüm bulma istekleri ve şansları var.” “ Çözümü bulacak ve getirecek tek aktör, İslâm toplumunun kendisi” ben de bu noktada Billur Saray’ın yanışına tanıklık etmiş gibi oldum.Ortadoğu neresi? Orada yaşayanlar Müslüman değil mi?Orta doğu ‘da varolan devletler Müslümanlardan oluşmuyor mu?Bunların arasında sorun çözecek aktör ve inisiyatifler yoksa bu hayali “İslam toplumu” kim? Nasıl çözecek meseleyi acaba? Son cümleler de yine aktör meselesi gündeme geliyor ve bu kez çözüm üretecek aktörlerin temsilcisinin Abant olduğunu anlıyoruz! Oldukça romantik bir yorum. Son cümle dolgu malzemesi denen cümlelerden ne istersen anla , ister Billur sarayı camdan yorumla,ister metalden ne gam; “Karşılıklı anlayış ve uzlaşmaya dayalı düşünce birikimi ve sivil toplumun işbaşına geçmesi. Şimdi Hizbullah’ın kalesi olan Dahiye’de ölen Türk yok. Çünkü Şiiler 1999’a kadar orada yaşayan Türkleri buradan sürmüş.Bütn yabancıları Dahiye’den çıkarmışlar. Sebati Karakurt’un röportajında Şeyhmuz Kazan “Şiilerin Türkleri sevmemesi sonucu bizden hiç can kaybı olmadı.Sonuçta onlar da bizim kardeşimiz.Bombayı kendimize atılmış kabul ediyoruz” diyor.Bu iki insanın değil, ideolojik olanla olmayanın farkı. Oysa herkes biliyor ki, Hizbullah’ı diğer terörist militanlardan ayıran unsur İslam’ı iyi bilen ulema klanınca kurulması. Hizbullah 1982’de İran’ın gönderdiği 2000 devrim muhafızıyla kuruldu. Bu şimdi “İslam toplumu”nun parçası mı?Yoksa değil mi? Kim İslam toplumu diye işarete dilenler? Lübnanlı doktorlar “Keşke Araplar da sizin gibi yardım etse” diyor ve bir fotoğrafta dialize bağlı çocuklar. Kim ”İslam toplumu” acaba? İdeolojik körlük için Mevlana kalbi kör biri sağır insana benzer diyerek Mesnevi’de bir sağırın hastayı ziyaretini anlatır. Hasta’ya nasılsın diye sorar.Hasta “geberiyorum” der.Sağır; maşallah maşallah demek iyiye gidiyorsun diye cevap verir. www.asam.org.tr den politik analizleri ve Türkiye’nin çıkarlartını okuyun derim.Oytun Orhan bunlardan biri.

Suriye

Nisan 28 2006Yorum Yok Kategori: Politika

21.YÜZYIL KADINLARIN OLACAK Suriye first lady’si Asma al-Assad ile kahvaltı saat:8.30 olarak bildirildi. Ancak kadın gazetecilercilerden bir ikisinin geç kalması hem first lady’nin hem saatinde gelen gazetecilerin bir saat beklemesine neden oldu.

Çok şık, genç ve güzel Esma al-Assad soylu duruşuyla bana Nizar Kabbani’nin söylediklerini anımsattı kahvaltı sofrasında. Şam Üniversitesi’nde okuyan Kabbani der ki: “Acaba Suriyeli kadın mı güzelliğini Suriye’ye veriyor, yoksa Suriye mi onlara bir iç güzelliği, asaleti ve kadınsılığı veriyor?” Çünkü Londra’da doğan ve büyüyen Esma al-Assad’a ne kadar Suriye kültürüyle iç içe olduğu soruluyor her zaman. Londra’da yaşarken her yaz Suriye’ye gittiğini ve Suriye’yi, kültürünü hiçbir zaman acayip bulmadığını, İngiliz-Batı kültürüyle kendini birleştirerek bir kompozisyon yaptığını söyledi first lady. Gelişmekte olan ülkelerin yaşadığı devrimi kendi ülkesinde de başlattıklarını vurguladı. İstanbul’da izlediği moda defilesinden çok etkilendiğini, gelenekselle modernin moda dünyasında sentezinin çarpıcı olmasının hayata taşınabileceğine inandığını belirtti. Gelenekselle modernin birleşeceğine kuvvetle inanıyor. ‘Bizim için Türkiye çok güzel bir örnek.’ diyen Bayan Assad, bölgede Türkiye’nin senteziyle bir rol model olduğunu vurguladı.Kadının özgür ve bağımsız olarak hayatını yaşama hakkı için önlerindeki en büyük engelin gelenek ve görenekler olduğunu dinliyorum güzel İngilizcesinden. Ama geleneklerin bir çırpıda aşılamayacağını, “mecelle” hukukunun var olduğunu ve boşanma hakkı olmadığını anlıyorum sohbette. Meclis’te yüzde 10,4 ile Türkiye’nin önünde olan Suriye’de yerelde de siyasete katılım Türkiye’den çok daha fazla. Ancak kadın bireysel bir varlık olmaktan çok ailesiyle var olan bir statüde. Arap kültüründe aile ve şeref kavramları kadını bağlayıcıdır. Esma al-Assad ‘Devamlı daha fazlasını istiyoruz ve gelişme arzumuz çok.’ dese de siyasi ve sosyal katılımdaki kadınların hep üst sınıftan olduğu aşikar. Orta sınıf ya da aşağıdan hiçbir kadın yukarı çıkamıyor. Devlet kontrolünün yüksek olduğu Suriye’de üç yıl öncesine kadar sivil toplum kuruluşu olmadığı biliniyor. Devletin kurduğu ilk sivil toplum örgütüne liderlik yapan Bayan Assad, çoğu devlet kontrolünde kurulan “bağımsız” STK’lara liderlik yapıyor. Özel arabasını Şam’da kendi kullanan ilk first lady olan Bayan Assad çok cesur ve güçlü. İlk STK onun kırsal kadınlara destek veren FİRDOS’u. Zaten güçlü olmak ve kendine güvenmek onun hayata bakışının en güçlü iki ayağı. ‘Ben kendime güvenen ve güçlü bir kadınım.’ derken vurgusu bunu anlatıyor insana. ‘Kendine güvenen kadın bağımsızdır.’ derken ben ‘Özgür müsünüz?’ diye sordum; ‘Sorumluluklarım dışında normal bir hayatım var, bu alanda kendi özgürlüğümü yaşıyorum.’ dedi. Türkiye ile ilişkilerin öneminden söz edip liderlerin yaptıklarını halkın yakından izlediğini ve takip ettiğini anlattı. Yakınlığın önemi Suriye için çok anlamlı belli ki. Feminizm, türban, namus cinayetleri hakkındaki sorularda ‘feminizm’ sözü hafif güldürdü. Bu tepki feminizmin Doğu’daki kavramsal yapısından sanırım. Feminizmin arka planında bireysellik ve birey olduğunu, oysa Suriye’de kültürün aile temelli olmasının farklı bir anlayışla kültürel yapıyı kavradığını açıklamaya çalıştı. 2000-2003 arasında gazetelere çıkan 100 namus cinayeti vakasını da unutmadan dinledim onu. Nüfusun yüzde 30’u Nusayri olan Suriye’nin çok renkli ve farklı etnik yapısını düşündüm first lady konuşurken. Kadının anne, kız kardeş, eş, teyze falan olması önemli bireysel hak ve istekleri değil. 767 tane iş kadını olan Suriye’de 396 tanesi kendi işini kuran girişimciler. Yeni kurulan SYEA, genç girişimcilerin kurduğu ilk dernek. Ekonomide ilk adım yani. Kadına karşı şiddet tabusunu kırmış biri. BM’ler kadın için kalkınma fonu çerçevesinde bir çalışma başlatmış bulunuyor geçen yıldan beri. ‘İstekli ve hırslı Suriyeli kadınlar’ derken bence gerçekçi bir noktaya parmak basıyor. ‘Kadınlar toplumda ikincil konumda ve gelenek görenekler dini paravan olarak kullanarak kadını eziyor. Din çok özel ve bireysel bir konudur.’ diyor ısrarla. ‘Dinî pratikler yerine aslolan Kur’an-ı Kerim ve biz ona bakmalıyız.’ diyen Bayan Assad, din adamlarıyla uzlaşmaya inanıyor. Bu nedenle din adamlarının kadın lehine çalışmalarını sağlayacak bir eğitim projesine başladıklarını söyledi. Bu çok önemli bence. Dışlayarak değil, ikna ederek, eğiterek işin içine almak… ‘20. yüzyıl erkeklerindi, 21. yüzyıl biz kadınların olacak.’ dedi el sıkışırken, Ortadoğu’ya kadın eli değmesi gerektiğine inanıyorum. Merhaba saygıdeğer büyüğüm,suriye dizisini okudum ve Asma al-Assad hanımefendinin insanlık adına çaba gösterirken bir tarafıda incittiğini düşünüyorum.Neden mi?Çünkü;kadınlığı insanlık aleminde zirvede tutma inancının ister istemez toplumsal hayatta cinsiyetler arası bir savaşım doğurduğunu düşünüyorum.Hanımefendi\’nin şimdi asla hakkını yiyemem erkeklerin baskısı altındayızda falanda,filanda şeklinde sözler ima etmiyor ancak her nedense kadınların da bir birey olması gerektiğini savunmuş olurken birazda toplumun tek söz ve güç sahibinin erkekler olduğu imajını doğuruyor bana göre.Yani dünya globalleşiyor erkek kadın gün geçtikçe bilgiye doyamıyor o kadar güzel faydalı ilimle muhattap olma fırsatı yakalamış oluyoruz ki her an neredeyse.Bu durumda bayanların çok ciddi anlamda mücadele vermesinin fazla gerekli olmadığını düşünüyorum.Zaten erkek kadın fıtrat olarak sakinliğe doğruları bulmaya programlanmış o halde biz toplum olarak ilerleme kaydedeceğiz inşallah şeklinde bir özet sunsaydı Asma al-Assad hanımefendi…Toplumda destekçi olmanın sevgiyle sentezleneceğini ve bilginin erdemine ulaştıkça insanların kadın yada erkek üstünlüğü gibi kavramları zaman geçtikçe aşacağına inanıyorum.Bu da 21.yüzyılın tüm insanlık alemi için çok güzel olması şeklinde son bulmuş olacaktı.Yani toplumun bilgiye,bireyselliğe kadın erkek ağırlık vermesinin zaten toplumda bir çok sorunu rahatlıkla çözebileceğine inanıyorum.Hemde kadın erkek fenomenini beraberinde getirmeden.Ne dersiniz:)
Gönderim Zamanı: 01-05-2006 21:02:33

reklamlar ve kadın

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Politika

REKLAMLARDA KADIN TANIMI Başlangıçta bir sürecin adı olan kültür 18.yüzyıl sonlarında özellikle Almanya ve İngiltere’de,belirli bir halkın “genel hayat tarzını” oluşturan bir ruh(spirit) yapılanışına ya da genelleşmişbir “ruh” durumuna verilen ad haline geldi

.İnsan zihninin kültürü anlamıyla gelişen kültür tanımını ilk kez 1784’de Herder “kültürler” diye ayırt ederek anlamlı bir çoğul halinde kullandı.Bu geniş kapsamlı çoğul kullanım karşılaştırmalı antropolojide ve 19.yüzyıldaki gelişmesinde özel bir önem taşıyordu.Böylece yelpaze genişledi ve düşünsel-dinsel ya da ulusal-kurucu ruh’a yapılan eski vurgudan başlayıp,toplumsal süreçlerin-genellikle belirli siyasi ve iktisadi düzenler-belirlediği “yaşanan kültür” e yapılan daha modern vurguya kadar uzanır. Bu arada zihnin aktif geliştirilmesi anlamında kullanılan “kültür”de de güçlü bir değişim sözkonusuydu. Şöyle ki:Gelişmiş bir zihin durumu “kültür adamı” veyi “kültürlü adamda” olduğu gibi.Bu duruma varma süreçleri “kültürel ilgiler” ve “kültürel faaliyetler”de olduğu gibi.Bu süreçlerin araçları “sanatlar” ve “insani entellektüel etkinlikler” anlamındaki kültürde olduğu gibi.Günümüzde bunların hepsi kullanılmakta.Bu anlamdaki kültür antropoloji ve sosyolojinin belirli bir halkın ya da sosyal grubun “genel hayat tarzı”na işaret etmekte kullandığı geniş anlamda kültürle birarada kimi zaman güçlükle yaşamını sürdürmektedir.Ağırlık,bütün toplumsal faaliyet alanlarında görülen ve özel olarak kültürel faaliyetlerde kendini apaçık belli eden bütün bir hayat tarzının “kurucu ruhu”na kaymıştır.Ama vurgu “genel toplumsal düzene” bindirilmiştir.Sanat tarzları ve entellektüel faaliyetleriyle sınırları belirgin biçimde çizilebilen kültür,toplumsal düzenin doğrudan ya da dolaylı ürünü olarak görülmektedir.Bu konumlar genellikle idealist ve materyalist olarak adlandırılır.”kurucu ruh”un açıklanması,bir halkın merkezi ilgi,arayış ve değerlerini sergileyen çeşitli entellektüel faaliyet ve sanat türlerini,öteki kurum ve sanatlarla ilişkisi içinde ele alan milli tarihte yerini bulur.Toplumsal düzen zorunlu olarak bir sistem içinden ve aracılığıyla aktarılmakta ,yeniden üretilmekte,yaşanmakta ve öğrenilmektedir.Burada kültür anlamlandırma sistemi olarak değerlendirilir.Anlamlandırma pratikleri ise dilden sanatlara ve felsefeye,oradan da gazetecilik,moda ve reklamcılığa kadar uzatılarak geniş bir şekilde tanımlanmaktadır.Bu çağdaş kaynaşma kapsamında ben de popüler kültür içinde kadını tanımlayacağım yer olarak reklamları seçtim. Neden dünya daha çok üret,daha çok sat ilkesi etrafında kilitlenmiş durumda?Çünkü sermayenin artık kaba güce ihtiyacı kalmadı,yüksek teknoloji üretiyor.Karı yükseltmenin tek yolu daha çok satmaktan geçiyor.Satın alacak toplumun ise paraya ve gelişmişliğe ihtiyacı var. O zaman piyasa ekonomisinin demokrasiye,daha fazal özgür seçim hakkına , insan haklarına kadar uzanan değerlere ihtiyacı var demektir.Çağımızın tüketim egemen toplumunun kültürü böylece belirlenmekte.Sözel geleneğin toplumu olan Türkiye görsel kültüre teslim olmuş durumda.Bu gelişi güzel teslimiyet yaşam tarzını ve insanı belirlemede birinciliği aileyle birlikte ele geçirdi.80’li yıllarda para ve onun kullanımıyla ilk kez ciddi olarak karşılaşan toplum atlanmış tüm süreçlerin intikamını alırcasına ithal mallar dahil tüketim krizine girdi.Başarı isteyenler paraya endekslendi,şöhret diye deliren kadın ve erkekler pompalandı.Bu açıdan reklamlar ilginç bir sahadır. Reklamlarda sunulan bir kadın tanımı ve kimliği bulunmakta. Burada iki tür kadın tanımı verilmekte:Birincisi yalnız,kentli ve seksi kadın Bunlar parfüm reklamlarında,kozmetik ürünlerinde,oto show ve moda konusunda kullanılıyor.Magnum dondurma reklamında olduğu gibi seksi çağrışımlar ise eviçi yiyecek maddesi sayılmayan tüketimde kullanılabiliyor. Ama dantel iplikleri ya da yağ reklamlarındaki kadın geleneksel rolün kadını.Evli,aile içinde kadın.Ya da koca bekleyen kızlar..Eşarp reklamları ya da orkid reklamları genç kızlara dönük imajlar. Ev kadını en çok deterjan reklamlarında ve bizden biri olan bir kimlikte kullanılıyor.Hiç bir çarpıcılığı olmayan,sıradan ev kadını. çünkü çamaşır konusunda karar verici olan o.Evli kadın ailesine yağ ürünlerni sunmakta ve mutlu aile yemekte eviçinde gösterilmekte. Yemek sonrası bulaşıkları ise yine aile de kızı veya anneyi ilgilendiren bir tüketim maddesi.Yani ev kadını seksi değil ama ciddi bir tüketici. Aile yine iyi tüketici sınıfında ev eşyalarında,beyaz eşyada. Oto erkeğe satılan bir tüketim malı ama kadın kullanılıyor hep.Herhalde böyle seksi kadını tavlamak için ancak bu arabayla mümkün deniyor.Orada kadın edilgin bir suje. Kentli kadını yalnız,özgür,atak ve seksi tanımlayan reklamlar bunun karşısına ev kadınını konumlandırmakta.

kamu alanı

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Politika

Kadının özel alana erkeğin kamu alanına ait olması kente ait bir olgu. Evin yerini sokak almaya başlar. OSMANLI’DA KADIN: Osmanlı kentlerinde kadının nasıl bulunacağı , nasıl olması gerektiği fermanlarla belirtilir. Devlet kadınların cinselliğini kontrol ettiğini her an belirtir.

Kamu alanı konferansı Kent/ devlet / birey ilişkilerinde kadın sosyalizasyonu ve seksüalitesi mahalle ve devlet tarafından kontrol edilir. 19. yüzyılda Tanzimat ile birlikte kadın giysileri değişmeye başlar. Kadın özgürlüğü ile konuşmak sembolik anlamlar içerir. Kadınlar bir çok dergi çıkararak, konuşarak haklarını genişletmeye çalışırlar. Osmanlı devletinde müslümanlığın sembolü olarak kadının giysisi tarif edilirken , Cumhuriyet döneminde de laikliğin temsilcisi kadının giysisi oldu. Sen benim laikliğimin temsilcisisin dedi. Bu giyim kuşam işi çok ilginç. 17. y.y.’da da Fransa’da esnaf burjuvazinin giydiği giymeye kalkınca bunu engelleyen kanunlar çıkartılır. Pazar ekonomisi yerleşince bunlar yerle bir oluyor. Pazar ekonomisi işlemeyince devlet ağırlığı sürüyor. Devlet kendi kamu alanında bulunma şeklini dayatıyor. Eğlence de kamu alanında yer alır. Bu konuda da çok fazla ferman ve fetva yayınlanmış. Kahve, tütün, kahvehane, içki gibi… KAMU’da görünürlük, görünmezlik ve görmemezlik kavramları kentte önemli. Farklılıkların vurgulanması Osmanlı kamu alanında şeffaflık sağlıyor. Kadın sorununun sadece kadınla ilgili olmayıp toplumun genel gidişinin teşhis edildiği bir siyasi mücadele alanı olduğu açık. Örneğin Halide Edib’in romanlarındaki milliyetçi kadın kahraman tipi cinselliğinin artık kapatılma yoluyla olmasa bile bastırılma yoluyla denetim altında tutulduğuna ve kadının kamu alanında ancak cinsiyetsiz bir yoldaş olarak kabul edilebileceğine işaret ediyordu. Milliyetçi söylem kadının davranışlarıyla toplumun şerefi arasında denklem açısından kültürle çizilmiştir. Kadınların ait oldukları topluluklarda “ötekiler” arasındaki sınırın “kültüre uygun” davranışlar aracılığıyla çizilmesi kadınların modern yurttaşlık haklarını geçersiz sayıyor. Kadınların işgal ettiği konum genellikle belirsiz ve çelişkili. Bir yandan milliyetçi devlet projeleri modernleşmeci unsuru kadınları eşit yurttaşlar olarak toplumun kamu alanında yer almaya davet ediyor, diğer yandan bozulmamış bir milli kültür taşıyıcılığı da kadınlara yüklenmektedir. Bunun en iyi örneği Hindistan’dır. Laik devlet olan Hindistan’da 1987’de Dereola kentinde yer alan bir sati (dul yakma) olayı Hindu kadınlığının ve milli değerlerin bayrağı olarak yükseltilmiştir ve olay yeri bir panayıra dönerek ülkenin her yerinden seyirci akmıştır!Aşırı Hindu milliyetçiliğini ve Müslüman aleyhtarlığını körükleyen partiler ise bu tarz gösterileri siyasi sermaye olarak kullanmaktan geri kalmamışlardır. Milli kimlik pazarlığının kadın bedenleri üstünden yapılması eşit yurttaşlık iddiasını gülünç duruma düşürmektedir. Türkiye’de de geleneksel yasalar Medeni kanun yasasına baskın çıkmaktadır: Doğu ve G. Doğu Anadolu’da yapılan bir araştırmada kız ve erkek çocuklarının alacağı mirası belirliyen yasalar konusunda. Medeni kanun da kız ve erkek çocuklar eşit miras hakkına sahip olmakla beraber kadınların sadece dörtte biri , kendileri ve kız kardeşlerinin miras haklarının Medeni Kanun’a göre belirlendiğini belirtirken %40’ı medeni kanun’a göre bunun belirleneceğini belirtiyor. Anne babası vefat etmiş olanların yüzde 30.7’si haklarına düşen mirastan feragat etmek zorunda kalmışlar. Kadınların %61.3’ü gibi bir çoğunluk kendilerine kalacak mirasın “töreler” tarafından belirlendiğini söylemiştir. ÖZELDEN KAMUYA: İstanbul’da ya da şık tatil beldelerinde bile günü birlikçi piknik yapanları çok izlemişsinizdir. Ailelerin özel alan giysisi olan pijama ya da rahat giysileriyle, minderler ,yer sofralarında yemek yemeleri ya da uzanıp uyumaları. Özel alanı kamuya taşıyan yeni kentliler. Hong Kong ‘da farklı bir amaçla yapılan bir araştırmada da eviçi hizmetlisi olarak çalışan yüzbin Filipinlinin Pazar günleri kentin en modern binalarının olduğu iş merkezini özel alana çevirerek biraraya gelişlerinin öyküsü. Özel alan yokluğunda kamunun özele çevrilmesine örnek Hayatın her alanında erkek otoritesi açıktır. Özel alanda var olan erkek otoritesi kamu alanında erkek egemen anlayışın otoriter devletiyle sürer. Üstelik Türkiye Ortadoğu ülkeleri içinde kadın hakları sorunlarını ilk ele alan devlettir. Mübeccel Kıray’ın Karadeniz Ereğli’sinde yaptığı sosyal araştırmada ,yıl 1964, bekar kızların çalışmasına hoşgörülü bakan erkeklerin evli kadının çalışmasına %68 gibi bir oranla karşı çıktığını görürüz. Özel alanın tahakkümü kamu alanına genişlemiştir. Birinci kuşak Cumhuriyet kadınlarının ise %30’u üniversite eğitimlerini tamamlamış olmalarına karşın yalnızca %23’ü çalışmıştır. Ereğli kasabasındaki kadınlarla aralarında eğitim ve sınıf farkı olmasına karşın kamu alanına çıkmakta zorlanmışlar. Bu kadınlar kendi rollerini baskın şekilde ev kadını olarak tanımlamışlar. Türk kadınlarının kamusal rollere adım attıkları durumlarda, toplumsal cinsiyet rolleri ile mesleki rolleri arasındaki ilişki düşündürücü. Cinsiyetçi, ayrımcılık kamu alanında ciddi bir engel oluşturur. Romanlarda alafrangalığın yerildiği dönemlerde 1875 ilk alafranga kız Ahmed Mithat efendinin romanı eflatun Beyle Rakım Efendi de görülür. Onlar evişi yapmayan ev kadınlığını unutmuş aylak ya da ahlaksız tipler olarak çizilir. Cumhuriyet Türkiyesi’nde kadınların kamusal alanda hangi koşullarla kabul edileceklerinin mecazi ifadelerini Halide Edip Adıvar’ın romanlarında buluruz. Cinsiyetsiz ve kadınlıklarından sıyrılmış olarak. İlk romanı Yeni Turan da kadın kahraman bu milliyetçi kadının prototipidir. Erken dönem reformcu/ romancı, eşitlik ve özgürlük ideallerini anlatmak için de kadınları seçmişlerdir. Ama mesafeleri koruyarak. KAMUSAL ALANLARIN ARASINDA EN ÖNEMLİLERİNDEN BİRİ OLARAK ÇALIŞMA YAŞAMI Kadınların çalışma yaşamına çok zor katılabildiklerini görüyoruz 75 yıllık Cumhuriyet tarihinde. Yurttaş olmak ise daha zor elde edilmiştir. Çünkü yurttaşlık oy verme ile sınırlanmış ve yapılan araştırmalar göstermiştir ki bunu da evli kadınlar eşlerinin doğrultusunda kullanarak partilerin seçim kitlesi olamamışlardır. Daha çok yeni böyle bir kitlenin varlığı kabul edilmiş bulunuyor. YURTTAŞLIK KAVRAMI Arap Dünyasındaki modern devletlerin çoğu, aile ve kişisel hukuk alanlarında yasal reform yapma girişimlerinde bulundular. Irak’da 1978’de yürürlüğe konan Kişisel Yurttaşlık Yasası buna örnektir. Kadınlara haklar tanınmasının ana amacı onların işgücü potansiyelini harekete geçirmek ve geniş aile, aşiret ya da etnik grup bağlarını koparmaya dönük bu yasa araştırmacı Al-Halil tarafından şöyle değerlendirildi: “kurtarılmaları” gerekiyor. Bu bağlamda bu gibi yasalar , “özel alan” ve bunun yıkıcı merkezkaç gücü üzerine, totaliter bir toplumsal denetim projesinin parçası gibi görünüyor. Özgüllüğüne rağmen Irak’daki durum , tek örnek değil. Kadınların siyasi örgütlerdeki bağımsız girişimleri aktif olarak engellenir ve bölücü sayılır. Türkiye’de Kadınların oy hakkını kazanmalarından bir yıl sonra, 1935’te, Türk Kadın Birliğinin feshedilmesi gibi. Mısır’da da kadınlara oy hakkı tanınmasının hemen ardından 1956’da tüm feminist örgütler yasadışı ilan edilmiştir. Rıza Şah’ın İran’da uyguladığı kadını modernleştirme çabası. Birbirinden farklı üç rejim; Atatürk, Nasır ve İran şahı . Ulusal birlik ve bütünlük, modern bir merkezi bürokrasinin geliştirilmesi ortak hedefleridir. Kadınların seferber edilmeleri yeni bir yurttaşlık anlayışı için kullanılmıştır. Elbette, kadınların eğitimi ile her düzeyde nitelikli işgücüne katılmalarında gözle görülür bir gelişme oldu; kamusal alandaki görünürlülükleri artmakla kalmadı, aynı zamanda yeni bir meşruiyet de kazandı. SONUÇ: Yapmamız gereken , kadınları tutsak kılmadan ya da rehine almadan fark ve çeşitliliğe izin veren bir kimlik dili aramaktır. Bireylerin içinde yaşadıkları toplumun ortak sorunlarına ilişkin görüşleri, farklı düzeylerde de olsa, farklı terimlerle de dile gelse , vardır. Yine aynı biçimde, bireylerin “kişisel / özel alana giren konularda da belli davranış biçimleri , belli değerleri ve tepkileri de mevcuttur. Tüm bunların bir biçimde ifade bulması , “kamusal” alana yansıması önemlidir. Olumludur ve katılımcı bir yaşam tarzının pırıltılarını taşır. NEVVAL SEVİNDİ

Türk Kadın Öncüler

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Politika

Ö N C Ü L E R TÜRK TARİHİNE İMZA ATAN KADINLAR TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA İLKLER Kadın Eserleri Kütüphanesi 2004 ajandası

Avukat: Süreyya Ağaoğlu.. Bakan Prof. Dr. Türkan Akyol.. Başbakan Prof. Dr.Tansu Çiller Belediye Başkanı: Müfide İlhan..Belediye Başkanı: Sadiye Ardahan..Büyükelçi: Filiz Dinçmen…Çöpçü: Elif Yazgandır.. Danıştay Başkanı: Füruzan İkincioğulları.. Danıştay üyesi: Şükran Esmerer.. Dışişleri görevlisi: Adile Ayla.. Dişhekimi: Ferdane Bozdoğan Erberk.. Doktor: Safiye Ali.. Dünya güzeli Keriman Halis.. Eczacı: Rukiye Kanat Arran.. Emniyet müdürü: Feriha Sanerk.. Fotoğrafçı: Semiha Es.. Gazeteci: Selma Rıza.. Genel müdür: Mükerrem Aker.. Hakim: Suat Berk.. Hazine Genel Müdürü: Aysel Gönül Öymen.. Hemşire: Esma Deniz.. Hesap Uzmanı: Müşeref Çallılar – Güzide Amark.. Heykeltraş: Sabiha Bengütaş.. Jet pilotu: Leman Altınçekiç.. Karakol Amiri: Nevlan Kulak-..Kaymakam: Özlem Bozkurt.. Kimyacı: Prof. Dr. Remziye Hisar.. Makinist: Seher Aytaç.. Milli Eğitim Müdürü: Güler Karakülah.. Milli maç hakemi: Lale Orta-.Muhtar: Mühendis Müzeci: Seniha Sami.. Orman mühendisi: Binnaz Zehra Sert.. Petrol mühendisi: Halide Ural Türktan.. Pilot: Sabiha Gökçen.. Polis memuru: Betül Diker-. Profesör: Prof. Dr. Fazıla Şevket Giz.. Radyo spikeri:Emel Gazimihal.. Rektör: Prof. Dr. Safet Rıza Alpar.. Savcı: Işıl Tüzünkan Koçhisarlıoğlu.. Savcı: N. Meliha Sanu.. Sayıştay üyesi: Fahrünisa Etmen.. Sendika başkanı: Dervişe Koç.. Subay: Ülkü Sema Toksöz.. TBMM başkanvekili: Neriman Neftçi.. Tv Spikeri: Nuran Devres.. Vali: Lale Aytaman.. Veteriner: Sabire Aydemir.. Yargıtay üyesi: Melahat Ruacan.. Yüksek idare mahkemesi Bşk: Firdevs Menteşe.. Yüksek mimar: Münevver Gözeler.. Yüksek mühendis: Sabiha Ecebilge.. Zabıta memuru: Afife İpek.. Ziraat mühendisi: Nezahat Süer SORBONNE ÜNİVERSİTESİNDEN MEZUN İLK TÜRK KADINI TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN İLK KADIN KİMYACISI PROF. DR. REMZİYE HİSAR Prof. Dr. Remziye Hisar, birçok ilke imzasını atmış bir Türk kadını. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın kimyacısı olmasının yanısıra, Fransa’nın Sorbonne Üniversitesi’nden mezun olan ilk Türk kadını.. 1992 yılında yitirdiğimiz Remziye Hisar, tipik bir Cumhuriyet kadınıydı. Dünyaca ünlü fizikçi Feza Gürsey ve Milletlerarası Pisikoloji Cemiyeti’nin tek Türk azası psikiyatrist Deha Hanım’ın annesi Remziye Hisar, 1902 yılında Üsküp’te dünyaya gelmişti.. Davutpaşa’daki üç yıllık Mekteb-i İptidayiyi bir yılda başarıyla tamamlayıp mezun olmuş ve dokuz yaşında ilk şahadetnamesini almıştı. Daha sonra, İttihat ve Terakki Mektebi ve Emirgan, İnas Rüştiyesi’ne devam eder. Çok sevdiği Türkçe öğretmeninin İstanbul Darülmuallimatı’na transfer olmasıyla, öğrenimini bu okulda sürdürür. 15 Temmuz 1919 tarihinde bu okulun Darülfünun’a hazırlamak üzere oluşturduğu iki sınıflık bölümünden birincilikle mezun olur. Sınıfın iyi öğrencileri arasında yeralan Remziye Hisar, küçük sınıflardaki öğrencilere geometri ve matematik dersleri vermeye başlar. Mezun olmasının ardından Darülfünun’un kimya bölümüne kaydını yaptıran Remziye Hisar, kimya bölümünü yeğlerken Türkiye’yi temsil eden bir ismin bulunmamasının kendisini üzmüş olmasından ötürü seçtiğini yakınlarına anlatır. Kız öğrencilerin erkek öğrencilerden ayrı saatlerde ders aldığı bu dönemde, öğretmeni ve okul arkadaşlarıyla birlikte Bakü’ye gider. Ve birden bire bir savaşın tam ortasında bulur kendisini. Kafkasya’daki savaşlar ve Bakü’de kendilerine gereksinim olmadığını öğrenmek bile onu yıldırmaz ve bir erkek öğretmen okulunda öğrencilere ders verir. Ancak, terslikler ve şanssızlıklar birbirini izler Sovyet Rusya’nın Azerbaycan’ın bağımsızlığına son vermesi ile orada tanışıp evlendiği eşi Doktor Reşit Süreyya Gürsey ile birlikte İstanbul’a döner. İlk çocuğunu dünyaya getirmesinin ardından, Adana’da Darülmuallima’ya müdür olarak tayin olan Remziye Hisar, çocuğunu annesine bırakarak Adana’ya gider. Güç koşullarda çalışmasını sürdürmek zorunda kalan Hisar, eşinin tedavi için Paris’e gitmesinin ardından, bilgisini geliştirmek için Paris’e gider. Adını bilim dinyasında duyurmak amacı ile Sorbonne’da kimya bölümünde öğrenim görmeye başlar. Biyokimya sertifıkası alan Hisar, Paris’te Maarif Vekaleti’nin verdiği bursla öğrenim görür. Doktorasına başlayacağı dönemde bursu kesilen Hisar, Erenköy Lisesi’ne kimya öğretmeni olarak atanır. Öğrenimini yarım bırakmak zorunda kalarak yurda dönen Remziye Hisar, zorlu bir çaba sonucunda doktorasını yapmak üzere 1930 yılında yeniden Paris’e gider. Eşinden boşanan ve Paris’e kızı ve kardeşiyle giden Remziye Hisar, günlerini çalışmaya verir. Doktora tezini tamamlamasının ardından, Türkiye’ye döner. 1933 – 1936 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde kimya ve fıziko kimya doçenti olarak görev yapar. Daha sonra, Ankara Hıfsısıhha Müessesesi’ne farmakodinami şubesi hayati kimya mütehassısı olarak atanır. 1947 yılında İTÜ Makine ve Kimya doçentliği görevine başlayan Hisar, 1959 yılında profesör olduktan sonra 1973 yılında da, emekliye ayrılır. KUMARI YASAKLAYAN İLK KADIN MUHTAR ATATÜRK’ÜN ÖDÜLLENDİRDİĞİ KADIN GÜL ESİN AYDIN 1933 yılında Türkiye’nin ilk kadın muhtarı seçilen Gül Esin Aydın, Çine İlçesi, Karpuzlu Bucağı’nın muhtarlığını yaptığı dönemde Atatürk tarafından ödüllendirilmiştir. Muhtar olmasının ardından kahvehanelerde kumar oynamayı yasaklayan Gül Esin, kız kaçırma olaylarını önlemiş ve nikah işlerini düzene sokarak da büyük başarı elde etmişti. KORE SAVAŞINI GÖRÜNTÜLEYEN KADIN İLK TÜRK KADIN FOTOĞRAFÇISI SEMİHA ES 1956 yılında Tifdruk tekniği ile basılan Hayat Dergisi fotoğraf dünyamıza yeni değerler kazandıran bir dergi oldu. Derginin birinci sayısında Hikmet Ferudun Es’in Malatya’dan yolladığı bir yazı dizisi yayınlanmaya başlamıştı. Bu röportajı fotoğraflarıyla zenginleştiren ise; Semiha Es idi.. Bu ikili daha sonra, Kongo, Hollywood yıldızları, kadın gözü ile Tahran isimli çalışmalara Hayat Dergisi bünyesinde imza attılar. 25 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nda Kore Savaşı’na katılmak üzere 4 bin 500 kişilik silahlı birliğin Birleşmiş Milletler emrine verilmesi kararlaştırıldı. Hürriyet Gazetesi, savaşın görüntülenmesi için, Semiha Es’i görevlendirdi. 11 Kasım 1950 tarihinde gazetede verilen Kore eki ile Türkler savaşı Semiha Es’in objektifınden izleme olanağına kavuştu. İLK KADIN DOKTOR KURTULUŞ, BALKAN VE 2. DÜNYA SAVAŞLARININ DOKTORU SAFİYE ALİ Osmanlı İmparatorluğu döneminde çeşitli hizmetleriyle tanınmış bir ailenin kızı olan Safiye Ali, 1891 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş, özel eğitiminin yanısıra Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldu. Balkan savaşı günlerinde cepheden getirilen pekçok yaralıyı görüp doktor olmaya karar verir. Ancak; onun bu isteğini gerçekleştirmek zor olacaktı. Çünkü; o yıllarda bir kadının tıp öğrenimi görmesi olanaksızdı. Oldukça yetenekli ve başarılı bir kişi olarak dikkatleri çeken Safiye Ali, dönemin Maarif Vekili Şükrü Bey’in desteği ile Almanya’ya tıp eğitimine gönderilir. Bu ülkede kadın ve çocuk hastalıkları üzerine ihtisas yapan Safiye Ali, Kurtuluş Savaşı’nın sona erdiği günlerde yurda döner ve hemen işe başlar. Kısa sürede Cağaloğlu’nda açtığı klinikte tedaviye başlayan Safıye Ali, o dönemin ünlü doktorlarından Besim Ömer Paşa, Akil Muhtar ve Operatör Emin Bey’den büyük destek görerek süt ve bakımevlerinde çalışır. Ayrıca Türkiye’yi yurtdışındaki tıp kongrelerinde temsil eden Safiye Ali, bir zaman sonra sağlık nedeniyle eşiyle birlikte Almanya’ya gider ve mesleğini burada sürdürür. İkinci Dünya Savaşı günlerinde Almanya’da yara alanların ve hastaların bakımını üstlenen Ali, savaşın ardından Türkiye’ye döner. Yakalandığı kanserden kurtulamayan Safıye Ali, 1952 yılında yaşamını yitirir. İLK AVUKAT SÜREYYA AĞAOĞLU Yassıada’da hukuk profesörü babasını savundu..Hür Fikirleri Yayma Derneği’nin kurucusu..Çocuk Dostları Derneği’nin kurucusu..Milletlerarası Hukukçular Komisyon’u üyesi..Milletlerarası Barolar Birliği Yönetim Kurulu İdari Heyeti Üyesi.. Yazar.. Kadın hakları savunucusu.. Süreyya Ağaoğlu, tarihimize ilk kadın avukat olarak geçmiştir. 1989 yılında 85 yaşında yitirdiğimiz Ağaoğlu, yaşadığı dönemin en cesur entellektüel kadınlarından birisiydi. 58 yıl süreyle avukatlık yapan Süreyya Ağaoğlu, hukuk Profesörü Ahmet Ağaoğlu’nun kızıydı. Lise yıllarında sınıfta cumhuriyet rejiminden söz ettiğinde, arkadaşlarının: gavur olarak çağırdığı Süreyya Ağaoğlu, avukat olmayı kafasına koyar. Hukuk fakültesine kaydını yaptırmak istediğinde ise; engellerle karşılaşır. O yıllarda kız öğrenci olmadığından, üniversitenin rektörü olan Haldun Taner’in babası Selahattin Bey’e başvurur. Dönemin kadınlarının henüz çarşafla dolaştığı bir zamanda başını bile kapatmadan görüşmeye giden Ağaoğlu, Selahattin Bey’e fakülteye girmek istediğini söylediğinde, odanın içinde kahkahalar yankılanır. Ancak; Süreyya Ağaoğlu, bu direnişin ardından kendisi gibi avukat olmak isteyen 3 arkadaşını daha götürünce, Size hemen fakülteyi açalım cevabını alır. O yıllarda öğleden önce erkeklere, öğleden sonra ise; kadınlar ders izleyebiliyor ve oldukça da yorucu olduğundan, fakültenin çabası yalnızca bir dönem sürmüş. Başını kapatmamakta direnen Ağaoğlu’na erkekler, Başını açma dediklerinde verdiği yanıt: Ben açıyorum, sen bakma oluyormuş. Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Süreyya Ağaoğlu, avukatlığının yanısıra sıkı bir kadın hakları savunucusu olur. 1948 yılında Berlin, Milletlerarası Hukukçular Komisyonu Üyesi olan Ağaoğlu, Hür Fikirleri Yayma Derneği, Çocuk Dostları Derneği’nin de kurucusu.. 1949 yılında Milletlerarası Barolar Birliği Yönetim Kurulu İdari Heyeti’ne seçilen Ağaoğlu, 1960 ihtilalinin ardından Yassıada Davaları’nda babasının avukatlığını üstlenerek hukuk savaşı verir. Süreyya Ağaoğlu, Adli Mülahazat adlı İngilizce bir etüt, Londra’da Gördüklerim ve Bir Hayat Böyle Geçti isimli kitapların yazarı. İLK KADIN HEYKELTRAŞ SABİHA BENGÜTAŞ Heykellere şekil veren ilk kadın parmakları Sabiha Bengütaş’a ait. O Türkiye’nin ilk kadın heykeltraşı olarak tanınıyor. Atatürk, İsmet İnönü, Abdülhak Hamid, Ahmet Haşim, Bedia Muvahhit gibi tarihte iz bırakan pekçok kişi onun parmaklarında yoğurduğu çamurla abideleşti. 1910 yılında dünyaya gelen Sabiha Bengütaş, babasının Şam’da görevlendirilmesiyle eğitimini Şam’da Fransız Katolik Okulu’nda yapmış. İstanbul’a dönmelerinin ardından Köprülü Fuat Paşa Okulu’na devam edip mezun oldu. Küçük yaşlarda güzel sanatlara ilgi duyduğundan henüz liseyi bitirmeden 16 yaşındayken Sanayi-i Nefise Mektebi in resim bölümüne kaydolmuş. Kendi kendisine antik bir büstü kopya eden Sabiha Bengütaş’ın bu yaptığını gören heykel öğretmeni, kendisinin yaptığına başta inanmadıysa da, daha sonra ikna olunca onu destekleyip okulun heykel bölümüne ilk kız öğrenci olarak alınmasına yardımcı oldu. Yeteneği kısa sürede farkedilen Bengütaş, okulunu birincilikle bitirdi. Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde ihtisas yaptı. İtalya’da büyük deneyimler kazanan Sabiha Bengütaş, Taksim Meydanı’ndaki Atatürk abidesini yapan ünlü İtalyan heykeltraş Canoci’nin asistanlığını yaptı. Abdülhak Hamid’in torunu Emin Bey ile evlenen Sabiha Bengütaş, kocasının diplomat olması nedeniyle birçok yabancı ülkede bulundu, mesleğini bu ülkelerde sürdürdü. Geleneksel Galatasaray sergisine 1925 yılında katılan ilk kadın sanatçılardan biri olan Bengütaş, 1938 yılında Atatürk ve İnönü için açılan heykel yarışmasında birincilik aldı. Atatürk heykeli Çankaya Köşkü’nün bahçesinde, İnönü heykeli ise; Mudanya’da bulunmaktadır. Uzun yıllar çalışmasını sürdüren Bengütaş, 1992 yılında yaşamını yitirdi. (Sabiha Hnm,1910 Yilinda dogmustur.Duzeltmenizi dilerim. Vet.Hek.M.Hakan Boyar ) Izmir
Gönderen Boyar’a teşekkürler İLK KADIN MUHASEBECİ İLK KADIN BANKA MÜDÜRÜ İLK KADIN EKONOMİ DOKTORU ATATÜRK’ÜN YURTDIŞI EĞİTİMİNE GÖNDERDİĞİ KADIN İCLAL ERSİN Türkiye’de kadın olarak pekçok ilke imzasını atan İclal Ersin, ilk kadın muhasebeci, ilk kadın banka müdürü ve ekonomi doktorudur. 1928 yılında Türkiye İş Bankası’nda muhasebeci olarak göreve başlayan İclal Ersin, İş Bankası’nın kurucusu Celal Bayar tarafından Atatürk’e ilk kadın muhasebeci olarak tanıtılınca, Atatürk’ün ilgisini çekmiş, en büyük arzusunun yurtdışında eğitim almak olduğunu söylemesi üzerine, Türk kadınının gelişmesine ve iş yaşamında yer almasına çok önem veren Atatürk tarafından 1939 yılında Cenevre’ye eğitime gönderilir. Türkiye’de meslek gelirlerinin vergilendirilmesi başlıklı tezini Fransızca olarak hazırlayıp doktorasını tamamlar ve 1941 yılında Türkiye’ye dönüp Türkiye’nin ilk iktisat doktoru ünvanını elde eder. İş Bankası’nın Ankara Merkez Şubesi’nin Teftiş Servis Şefliği, İstanbul-Beyoğlu ve Galata şubelerinde kontrolörlük görevlerinin ardından, 1953 yılında açılan İş Bankası Nişantaşı Şubesi müdürlüğü görevine atanır ve on yıl süreyle bu görevde kalır. Böylece Türkiye’nin ilk kadın banka müdürü ünvanını da elde etmiş olur. İLK KADIN SAVAŞ PİLOTU ŞENAY GÜNAY Türkiye’de uçağa binen ilk kadın Belkıs Şevket Hanım’dır. (1912) Türkiye’nin ilk uçağını kullanan kadın ise; Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçe’dir. Türkiye’nin ilk kadın askeri pilotu yine Sabiha Gökçe’dir. Atatürk’ün Türk kadınının her alanda başarılı olabileceğine inandığını, buna örnek olarak da kendisini yetiştirmek istediğini söylemesi üzerine 1935 yılında havacılığa başlayan Sabiha Gökçen, Sovyetler Birliği’nde Yüksek Planör Okulu’nu bitirdikten sonra, planör öğretmenliği yaptı. Türk havacılık tarihi ilerleyen yıllarda başka kadın pilotları da yetiştirdi. Bunlardan birisi var ki, bir ilke imza attı. Şenay Günay, ilk kadın savaş pilotumuz olarak tarihe geçti.Demokrat Merkez Parti’nin kurucu üyelerinden de olan Şenay Günay, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin ikinci sınıfında okurken, Hava Harp Okulu’na kız öğrenci alınmasına dair çıkan yasadan yararlanarak 1956 yılında bir kız arkadaşı ile birlikte Hava Harp Okulu’na girer. İki yıl eğitim alan Günay,Asteğmen olarak mezun olduktan sonra; İzmir-Gaziemir’deki Uçuş Okulu’na gider. Bu okuldan sonra; Eskişehir Jet Filo Komutanlığı’nda eğitimine devam eden Günay, jet brövesi alarak jet pilotu oldu ve 22 yıl süreyle Türk Hava Kuvvetleri’nde hizmet gördü. İLK KADIN SENDİKACI ZEHRA KOSOVA DURMAZ 13 GÜN İŞKENCEDE KALAN, 45 GÜN FALAKAYA YATARILDIĞINDAN 6 AY TEDAVİ GÖREN, TÜTÜNCÜLER KRALİÇESİ Zehra Kosova Durmaz, Türkiye’nin ilk kadın sendikacısıdır. 1928 yılında illegal bir tütün işçisi olarak ilk sendikal faaliyete başlayan Durmaz, çalışmalarını 1946 yılında Ferit Kalmak başkanlığında tütüncüler kendi sendikalarını kurana değin yoğun ve illegal biçimde sürdürdü. Sendikacılık yaptığı dönemde 13 gün işkencede kalan Durmaz, 45 gün falakaya yatırılmış ve bu nedenle 6 ay tedavi görmüştür. 1950 yılında sendikanın kapanmasıyla birlikte tutuklanan ve 1951 yılında 16 ay Harbiye Askeri Cezaevi’nde tutuklu kalan Durmaz, hapisten çıkınca sendikal yaşama yeniden dönmüştür. İLK KADIN MUHABİR İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİNİN TEK KADIN ÜYESİ SELMA RIZA Selma Rıza, ilk kadın gazetecidir. Avusturya’lı bir anne ve Türk bir babanın kızı olan Selma Rıza, Osmanlı döneminin kültür ağırlıklı bir ailenin kızıydı. 1877 yılında ilk Osmanlı Parlamentosu’nda görev almış olan babası Ali Rıza Bey, diplomat olarak görev yaptığı Avusturya’da tanıştığı ve daha sonra müslüman olan Naile Hanım ile evlenir. Yedi çocuğu olan çiftin, en küçük kızları olan Selma Rıza, özel öğretmenlerin denetiminde dersler alır ve 19. yüzyıl sonlarına doğru ailesinden gizli olarak İstanbul’dan kaçar ve Paris’te bulunan Jöntürk liderlerinden ağabeyi Ahmet Rıza’nın yanına gider. Sorbonne Üniversitesi’ne giden Selma Rıza Paris’te yaşadığı 10 yıl boyunca Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye olur. Bu cemiyetin tek kadın üyesi olan Selma Rıza, Fransızca olarak Paris’te yayınlanan Meşveret Gazetesi de ve Türkçe olarak yayınlanan Şura-yı İmmet gazetesinde çalışır. 1908 yılında Meşrutiyet’in ilanının ardından İstanbul’a dönen Selma Rıza, dönüşünden sonra gazetecilik yapmadı ancak, Kızılay’ın kurulması için çalışmalara katıldı. Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti olarak bilinen bu kuruluşun yönetimindeki fikirler ile hemfikir olmayınca 5 yıl boyunca genel sekreterliğini yaptığı bu kuruluştan ayrıldı. 1931 yılında 59 yaşında ölen Selma Rıza’ın kaleme aldığı iki romanı var. TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN İLK KADIN BAKANI Prof.Dr. TÜRKAN AKYOL Cumhuriyet döneminin ilk kadın bakanı, 1971 yılında kurulan partilerüstü Nihat Erim Hükümeti’nde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olarak görev alan Prof. Dr. Türkan Akyol, Başbakan Nihat Erim tarafından parlamento dışından atanmıştı. Bakanlığının sekizinci ayında hükümet içinde çıkan anlaşmazlıklardan ötürü 11 Bakan ile birlikte görevinden istifa eden Akyol, istifasının ardından Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’ne seçildi ve 1983 yılında SODEP’in kurucusu olarak siyasete atıldı. Halen serbest doktorluk yaparak yaşam sürdürmektedir. İLK KADIN BÜYÜKELÇİ FİLİZ DİNÇMEN Filiz Dinçmen, 1939 Zonguldak doğumlu. Ankara Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra; Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olan Dinçmen 1961 yılında Dışişleri Bakanlığı, BM Dairesi 3. katibi oldu. 1982 yılında Hollanda Lahey Büyükelçisi olan Dinçmen, 1984 yılında Strasbourg’da Avrupa Konseyi Türkiye Daimi Temsilcisi oldu. 1988 yılında ise; bakanlığın ilk kadın müsteşar yardımcısı ve 1991 yılında bakanlık sözcüsü oldu. Filiz Dinçmen’e göre kadın katkısı olmazsa ülke kalkınamaz. Kadınların Türkiye’de tüm haklara ulaşması ve toplumun gelişmesine, kalkınmasına yardımcı olmaları, bu yolda sorumluluk yüklenmeleri bir zorunluluktur. İLK KADIN MÜZECİ SENİHA SAMİ Türkiye’nin ilk kadın müzecisi Seniha Sami’dir. Türkiye’de Batılılardan sonra;başlayan müzecilikte Cumhuriyet tarihinin ilk uzmanlık görevini alan kadın müzeci Seniha Sami’nin ailesinden gelen bir birikimi vardı. 1886 yılında dünyaya gelen Seniha Sami, küçük yaşlarda Türkçe’nin yanı sıra İngilizce, Fransızca ve Farsça’yı öğrendi. Atatürk’ün Cumhuriyet’in ilk yıllarında eğitime yön vermek üzere Amerika’dan getirttiği profesörlerin eserlerini tercüme eden Seniha Sami, Topkapı Sarayı Müzesi’nin yönetimine atanarak ilk kadın müzecimiz olmuştur. İLK KADIN MİLLETVEKİLİ BENAL ARIMAN Seçilme hakkını kullanan ilk kadın olan Benal Arıman, 1935 yılında Atatürk’ün meclisinde bileğinin hakkıyla kazanan ilk kadın milletvekilidir. İzmirli gazeteci Tevfik Nevzat Bey’in kızıdır. Sorbonne Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi alan Arıman, daha sonra İzmir’de Halk Partisi’nde görev almış, kadınların partilere girmediği o yıllarda, latin alfabesinin öğrenilmesi ve yaygınlaşabilmesi için çaba harcıyordu. Daha sonra, milletvekili seçilen Arıman, belediye ve parti üyeliğinden sonra, bir kadın olarak konumundan ötürü hiçbir rahatsızlık yaşamamış olduğunu dile getirmektedir. 16 yıl süreyle kadın milletvekili olarak görev yapan Benal Arıman, hamileliği döneminde yıllık izinlerini kullanıp gizlice doğum yapmış ve hamileliği esnasında TBMM’de bulunmamayı uygun görmüştür. İLK KADIN HEMŞİRE ESMA DENİZ Esma Deniz, 1924 yılında Amerikan Hastanesi Hemşirelik okulunu bitirmesinin ardından, Amerika’da New York Columbia Üniversitesi, Teachres Colege’e giden Deniz, 1929 yılında mezun olduktan sonra, bir yıl Amerika’da kalarak çalışmasının ardından yurda dönerek hemşireliğini sürdürdü. Esma Deniz, 73 yılını hemşireliğe adadı. 95 yaşında hayata gözlerini yuman Deniz, 1943 yılında açılan Türk Hemşire Derneği’nin kurucularından olup bu derneğin 18 yıl süreyle başkanlık görevini üstlendi. Türk hemşirelerini Uluslararası Hemşireler Birliği’nde temsil eden Esma Deniz, Türkiye’nin Toplum Sağlığı Hemşiresi ünvanına sahipti. Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi’nin organizasyonunda görev aldı. Florence Nightingale Hemşirelik Okulu’nun kurulmasına da katkılarda bulunmuştu. Türk kadınının ilkleri Yayınlandığı ilk günden bu yana büyük ilgi gören kadın dergisi Biba, ekim sayısında yine birbirinden çarpıcı konularla dolu. Biba, son sayısında Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihe adını yazdırmış kadınlarını inceledi. İlk kadın muhtardan belediye başkanına, ilk tiyatro sanatçısından ilk güzellik kraliçesine kadar, Türk kadınının tüm ‘‘ilk’’lerini inceleyen Biba’da Mustafa Sandal’la yapılmış sıradışı bir röportaj da var. Cumhuriyet tarihindeki ilk kadınlar şunlar: İlk alfabenin yazarı: Melahat Uğurkan İlk avukat: Süreyya Ağaoğlu İlk bakan: Prof. Dr. Türkan Akyol İlk başbakan: Prof. Dr. Tansu Çiller İlk belediye başkanı: Müfide İlhan İlk büyükelçi: Filiz Dinçmen İlk Danıştay Başkanı: Füruzan İkincioğulları İlk Danıştay üyesi: Şükran Esmerer İlk diş hekimi: Ferdane Bozdoğan Erberk ilk doktor: Safiye Ali İlk dünya güzeli: Keriman Halis İlk eczacı: Rukiye Kanat Arran İlk emniyet müdürü: Feriha Sanerk İlk hakim: Suat Berk İlk hazine genel müdürü: Aysel Gönül Öymen İlk hemşire: Esma Deniz İlk hesap uzmanı: Müşerref Çallılar ve Güzide Amark İlk heykeltıraş: Sabiha Bengütaş İlk hukukçu: Beraat Zeki Üngör İlk jet pilotu: Leman Altınçekiç İlk karakol amiri: Nevlan Kulak İlk kaymakam: Özlem Bozkurt İlk kimyacı: Remziye Hisar ilk makinist: Seher Aytaç İlk milli eğitim müdürü: Güler Karakülah İlk milli maç hakemi: Lale Orta İlk muhtar: Gül Esin İlk müzeci: Seniha Sami İlk opera sanatçısı: Semiha Berksoy İlk orman mühendisi: Binnaz Zehra Sert İlk otomobil yarışçısı: Samiye Morkaya İlk petrol mühendisi: Halide Ural Türktan İlk pilot: Sabiha Gökçen ilk polis memuru: Betül Diker İlk profesör: Dr. Fazıla Şevket Giz İlk radyo spikeri: Emel Gazimihal İlk savcı: Tüzünkan Koçhisaroğlu İlk sayıştay üyesi: Fehrunisa Etmen İlk senatör ve elçi: Adile Ayda İlk sendika başkanı: Dervişe Koç ilk subay: Ülkü Sema Toksöz İlk TBMM başvekili: Neriman Neftçi İlk Türkiye güzeli: Feriha Tevfik İlk TV spikeri: Nuran Devres İlk vali: Lale Aytaman İlk veteriner: Sabire Aydemir İlk yargıtay üyesi: Melahat Ruacan İlk yüksek mahkemesi başkanı: Firdevs Menteşe ilk yüksek mimar: Münevver Gözeler İlk yüksek mühendis: Sabiha Ecebilge Cumhuriyet tarihinin ilk güzellik kraliçesi 1929 yılında yapıldı ve Feriha Tevfik kraliçe seçildi. İlk kadın vali Lale Aytaman. İlk kadın bakan Türkan Akyol. Cumhuriyet tarihinde ilk kez sahneye çıkan kadın sanatçı Bedia Muvahhit Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen, aynı zamanda cumhuriyetin ilk kadın pilotu unvanını taşıyor. Kaynak : internet (torlakon.com) Hangi Fatma: KUVVACI mi – ROMANCI mi? Adi: Fatma Seher ERDEN Lâkabi: Kara Fatma Dogumu: 1888 Erzurum Hemsehrisi olan Nene Hatun(1857- 22 Mayis 1955) ile cogu kez karistirilir. Vefatlari da ayni yila denk gelir(Fatma Seher- 2 Temmuz 1955 Istanbul). Nene Hatun 98 yasinda, Fatma Seher ise 67 yasinda vefat eder… Binbasi olan esi Dervis Bey’le beraber Balkan Harbine katilir Fatma Seher Hanim. Esinin sehid dusmesinin ardindan, Kuvayi Milliye’de gorev almak icin Ataturk’un pesine duser. Gorusme sirasinda Mustafa kemal ona adini, silah kullanmayi, ata binmeyi bilip-bilmedigini, savastan korkup-korkmadigini sorar. Fatma Seher’in verdigi cevaplar Mustafa Kemal’i memnun eder ve “Kara Fatma, butun kadinlar keske senin gibi olsaydi” der. Bu olaydan sonra Fatma Seher Hanim’in adi “Kara Fatma” olarak kalir. Daha sonra Mustafa Kemal eline aldigi bir kâgida bazi notlar yazarak Kara Fatma’ya verir ve “Haydi goreyim seni, verdigim talimati unutma, bir an evvel Istanbul’a git, hazirlan ve ise basla” der. Fatma Seher Hanim, Mustafa Kemal’in bu istegi uzerine Sivas’tan hemen Istanbul’a gecer. Kizi Fatma, oglu Seyfettin ve iki kardesiyle birlikte Milli Mucadele’nin icindedir O gayri. Kiziyla ilgili soyle soyler: “- Bu kiz da deli midir, nedir bilmem. Simdiye kadar yanimdan hic ayrilmadi. Onu ekseriya Izmit’te birakiyordum, fakat durmuyor, neferlerin pesine takilarak tâ siperlere kadar geliyordu. Kac defa harb ederken bana ve askerlerime mataralarla su tasimistir. Bu carpismada zavalli kiz sag elini kaybetti. Simdi Izmit’tedir”. Kahramanimizin gazi kizi ise istirahat etme derdinde olmadigini soyle belirtir: “Bana kucuk bir tabanca ayarla. Sag elim yok ama, sol elle pek guzel atiyorum anne!”… Istiklâl Harbimiz boyunca hemen butun cephelerde erkeklere tas cikartircasina mucadele eden Kara Fatma, bircok bolgenin dusmandan kurtarilmasinda onemli gayretler ve basarilar gostermis; Buyuk Taarruzda Yunanlilara esir dusmus ve turlu iskenceler gormus olmasina ragmen kacip kurtulmasini bilmis; dusman yurttan temizlendikten sonra da “Ustegmen” rutbesiyle emekli edilip maasa baglanmis; O ise “Para icin degil, vatan icin savastim” diyerek maasini Kizilay’a bagislamis; fakat ne yazik ki hayati, diger bircok gercek kahramanimizda oldugu gibi buyuk sIkintilar, cileler ve sefaletler icinde gecmistir. (*) Kara Fatma, 1930′lu yillarda buyuk bir perisanlik icerisindeydi. Bu yillarda kendisiyle gorusme yapan gazeteci Mekki Sait Bey’e aci ve uzuntu icersinde sunlari anlatmistir: “Isten bahsediliyor… Is bulamiyorum ki… Kapicilik, kolculuk bulsam copculuge de raziyim. Kizimla torunlarima bakayim. — Kac Yasindasin? — 55 yasindayim. Askere 24 yasinda(1912 Balkan Harbi) girdim. Seferberlikte Kars, Kagizman, Bayazit taraflarinda calistim. 275 kisilik bir cetenin reisi idim. Istiklal Harbi’nde Garp Cephesi’nin hemen her tarafinda bulundum. Bereket Alakaya taarruzunda, sonra Duzce’de eskiya ile musademede, Sivrihisar’da, bir de Degirmendere’de yaralandim. Bunlardan baska ufak tefek siyriklar, cizikler onlari saymiyorum. Kizimin parmaklarini da sarapnel kesti. Zavalli yari deli vaziyettedir. Yetimleri bana kaldi. Calistigim surece amirlerimin takdirlerini kazandim. Butun sefaletimi unutturan, beni yasatan bu Istiklal madalyasidir. Acim ama serefliyim!… (Kadincagiz aglamaya basladi.) — Bazen cocuklarin elinden tutuyor “Su yetimler ac kalmis olecekler…” diye torunlarim oldugunu sezdirmeden, onlar icin yardim toplamaya cikiyorum. Ne yapayim siz soyleyin! (*)(Yedigun,9 Agustos 1933, s.10) “Fedakârlik denen sey olmasaydi, ne vatandan ne de insanliktan eser kalirdi.”(Torlakon ogretisi) Yanarim da ben bu derde yanarim: Hic bir karsilik beklemeden, Vatan icin her seylerini feda edenlerin, Garip, caresiz ve mihnete mahkûm edilislerine yanarim… Nihayet bu asil Turk kadininin cile, sefalet ve hastaliklarla gecen hayat mucadelesi 67 yasinda(2 Temmuz 1955 Cumartesi) Darulaceze(Acizler diyari)nda son bulur. Daha sonra uzerinden yol gecirilen Kasimpasa’daki Kulaksiz Mezarligi’na defnedilir. Ondan geriye bir mezartasi kalmis midir acaba?… Bir Turku’muz soyle der: “Garibin mezari nerde bilinmez; bir calidir mezartasi garibin.”… Butun bunlari nicin yazdim? Tarih yazanlar mi daha cok ragbet goruyor; yoksa roman yazanlar mi? Bilmem kac roman yazmis falanca pasa kizi Romanci Fatma. Sicak ve rahat odalarda; yedigi onunde, yemedigi ardinda… Bilmem kac cephede vatan icin destan yazmis Dadas kizi Kuvvaci Fatma. Soguk ve zorlu kirlarda; at gubresi icindeki arpalari ayiklayip yemis. Kul yemis, komur yemis, kursun yemis… Sehid arkadaslarinin cesetlerinin yuzdugu kanli derelerin suyunu icmis… Ve bir gun gelmis; paranin ustune kadin resmi koymayi dusunmus siyasetciler. Ozgurlugun hangi fedakârliklar pahasina kazanildigini unutturmak istercesine, Romanci Fatma’nin resmini koymayi uygun gormusler. “Ille de roman olsun” diyenler mi agir basti; Yoksa, onca kadin kahramanimizdan hicbiri mi akillarina gelmedi? Evet, eveeet! Ha-tir-la-ya-ma-mis-lar-diiir!…

Osmanlıdan

Ağustos 19 2005Yorum Yok Kategori: Politika

TERAKKİ GAZETESİNDEN ÖZGÜR TÜRKİYE’YE 1868’de çıkan Terakki gazetesinde kadınlar için yazılan bir makaleden: “Bu terakki asrında, bütün ileri milletlerin erkeği kadını fen ve sanatların en yüksek derecelerine çıkmaktadırlar.

Biz niçin Osmanlı kadınlarının içinde bulundukları hal ve mevkiden bir ayak evvel ileri gitmelerine çalışmıyoruz? Frenkistan’da kadınlar, seçim hakkından hissedar olmak ve devlet memuriyetlerinde kullanılmak davalarına kadar kalkıştılar. Bu cesaret kendilerine ancak okuyup yazmak sayesinde gelmiştir.” 1868’ de özlenen ve hedef gösterilen kadınların ilerlemesi meselesine bugün bir çok politikacı bu kadar özen göstermemekte. Sadece tabii oldukları kadınları “kadın politikacı” belleyip diğer kadınları sadece ayak işi yapan partililer olarak görmekteler. Bu konuda ısrarcılar. Hatta küstahlar. Kadınların seçme ve seçilme haklı olduğu kadar erkeklerin de hakkı 5 Aralık. Bu gün vatandaş olmanın bayramı kutlanmalı. Bu ülke sadece erkeklere ait olmadığı için, vatandaş hem erkek hem kadınlardan oluştuğu için 5 Aralık kadın erkek demokrasiyi kutlamanın bayramı olmalı. Vatandaş olamadan demokrasi , kadın olmadan politik yaşam olmaz. Politikanın tek yüzlü tek yönlü olmasının altında yatan “erkek”si bakıştır. Çünkü erkekten başka kuş tanımayan politikacılar totaliter kafaya sahip. Eğer kadın ve gençlerde politikada temsil edilebilirse demokrasi Türkiye’ye yerleşir. Bundan kimsenin kuşkusu ve korkusu olmasın. Ben yine 1868’de yayınlanan gazeteden alıntılara dönmek istiyorum. Kadınların gazeteye yolladığı mektuplardan bir demet: “Çok karılılığın şer’an caiz olduğuna diyecek yok. Ancak, sakın bir karı ile kanaat etmeyin diye emir var mıdır? İşte orasını sual ederiz.” Üç hanım imzalı bir yazıda, vapurlarda kadınlara ayrılan yerlerin kötülüğünden şikayet edilmekte, kadınlar tarafından ödenen vapur ücretlerinin erkeklerinkiyle aynı olduğuna göre, bu hor görülmenin sebebi sorulmaktadır. “Medeniyet hakkında” başlıklı yazıda :”İstanbul’da bir erkek eşi ile bir gün Kağıthane gibi bir gezinti yerine gitmeyi murat etse karısı için ayrı kendi için ayrı araba tutması gerekir. Oraya varıldığında ayrı ayrı oturulmalı,yemek yenecekse ayrı yenmeli. Bu surette gün olur ki insan eşi ile bir çift lakırdı etmeksizin akşamı bulur. Bu nasıl gezintidir?Buna eğlenmek, dinlenmek mi denir?” İnsanlar o zaman bile sosyal yaşamın birlikte olması gerektiğini açıkça yazıyorlar. Kadınların olmadığı yerde sosyalleşme olmaz. Rabia isimli bir yazıda :” Şurasını iyi bilmek gerekir ki, ne erkekler kadınlara hizmetkar , ne kadınlar erkeklere cariye olmak için yaratılmışlardır.El, ayak,göz ve akıl gibi vasıtalarda bizim erkeklerden ne farkımız var? Biz de insan değil miyiz? Bilgiden yoksun kalmamıza meşru örtünmemiz sebep gösteriliyorsa taşrada bulunan kadınlarımıza ne demeli? Onlar her çeşit hizmette erkekleriyle beraber çalışmaktadır.” Kadının aile dışında gelişmesine engel olan Batı’daki ve Osmanlı’daki zihniyetin benzerliğini gösteren yazılar da vardır. Onlar kadının okumasına karşıdır. İki kızı okuma yazma öğrenen yaşlı bir kadın:”Eskiden, yani bizim tazeliğimizde erkeklerin ayıp saydıkları okumak, yazmak bizim gibi kadınların insan sırasına geçemeyip hayvan gibi kalmamız için olduğunu şimdi anladım” demektedir. Bu canhıraş çığlıklar kadınların topluma çıkma, sosyalleşme isteği Cumhuriyet’le biraz nefes aldıysa da bugün bile o günlerden geri düşünen erkek cinsimiz ve erkek politikacımız vardır maalesef. Çünkü kadını sadece evde düşünen bu zihniyet kadının geçirdiği ve yaşamakta olduğu devrimi görmemekte. Türkiye’de kadın hem modern çalışan kadını hem aile içindeki geleneksel rolünü benimseyerek yeni bir senteze doğru gitmektedir. Bu kadın artık politikada temsil edilmek istiyor. Seçimlerde kadınlar kadınlara oy verin. Erkekler siz de daha fazla kadın için çaba gösterin. Eğer demokratik ve özgür bir Türkiye istiyorsanız. NEVVAL SEVİNDİ

KA_DER

Ağustos 19 2005Yorum Yok Kategori: Politika

KA.DER YEŞİL BURSA’DA Bursa Teyyare Kültür Merkezinde KA.DER’in tanıtımı yapıldı. Genel Başkanımız Doç.Dr. Şirin Tekeli ve yönetim Kurulu üyesi Nevval Sevindi sekiz yüz kişilik bu geniş katılımlı toplantıda kadınlara seslendi. Ka-der kurucularından olan Nevval Sevindi 1998-9 da çok sayıda çalışma yaptı.

Bursa Girişim Grubu Başkanı Aytaç Toker’in yoğun çalışmasıyla gerçekleşen toplantıya Bursa valisi Orhan Taşanlar ve Büyükşehir Belediye Başkanı Erdem Saker eşleriyle birlikte katıldılar. Büyük bir ilgi ve sevginin gözlendiği etkinlik bir kokteyl ile bitirildi. Nevval Sevindi ise çeşitli yerel televizyon programlarına konuk olarak KA.DER ile ilgili açıklamaları bir gün boyunca sürdürdü Bursa’da. Şirin Tekeli Bursa’nın kadınlara sahip çıkan bir kent olduğunu belirterek, “Bursa, 1934’de Şekibe İnsel’i, 1946’da Zehra Budunç’u ve 1957’de Hilal Ulman’ı Meclis’e göndermişti. Bursa, geçmişte kadınlara güvenmiş bir kent” dedi konuşmasında. En son yaşadığımız deneyim olarak sayımda “sayılmayan kadınlar” gerçeğinin altını çizdi. Nevval Sevindi ise kadın ve siyasetin felsefi boyutlarını değerlendirirken 21. yüzyıla girerken değişimin içinde kadının önemini vurgularken; “Bu zaferde olağanüstü, süper kadınlara ihtiyacımız yok. Haklarını elde edebilmesi için kadınların olağanüstü, harika olamları gerekmez.Kadın kendi bireyseldeğişimini gerçekleştirmek için hem kadın kimliğine sahip çıkmalı,hem de toplumsal alanda kalkınmaya entegre olmalı.” dedi. Vali Orhan Taşanlar değişen dünyada kadın erkek ayrı tercih edilmediğine dikkat çekti ve “KA.DER’i destekliyorum.” dedi. Eski kadın Belediye Başkanı Beyhan Akgün 30 yıllık siyasi yaşamında olmadığı kadar heyecanlandığını söylüyordu alkışlar arasında. Bursalı kadınlar vefalarını gösterdi Akgün’e. Bursa toplantısı 24 saat Bursa’da KA.DER rüzgarı esmesine neden oldu ve kadınları çok heyecanlandırdı. Şube olmayı heyecanla bekleyen Bursa’ya selam olsun. Darısı diğer illerin başına. NEVVAL SEVİNDİ

AYDIN KADIN

Ağustos 19 2005Yorum Yok Kategori: Politika

AYDIN KADIN DİĞER KADINLARI SEVEN KADINDIR “Kendi aklını kullanmaya cesaret et “ der Kant.Türkçe’de aydın ve münevver karşılığı kullanılan entellektüel dahil bu sözcükler akılla ve anlama yetisiyle ilişkilendirilen kavramlardır.

1980 sonrası çokca dalga geçilen “entel” kavramı yirminci yüzyıl ortalarına kadar İngiltere’de de olumsuz tınlamalarla kullanılmıştır,hatta günümüzde bile bu olumsuzluk sürmektedir.Entellektüelin neden sevimsiz ve istenmeyen olduğunun yanıtını Ortega verir:” İnsan,olacaksa,kendisi için,kendisine rağmen,kendisine karşın aydın olur,kaçınılmaz biçimde.Gerçek aydının özgül etkinliği gerçeği zahmetle araştırmak, bulur bulmaz da, ne pahasına olursa olsun,kendisini bin parça edeceklerini bilse, açıklamaktır; aslında “ çölde feryat eden” biridir o, çünkü gerçek ancak yalnızlıkta bulunur.Aydın, halka karşı,kamuoyuna karşı, yerleşik sanılara karşı fikir yürütür.Bu nedenle yazgısı anlayışsızlıkla karşılanmak ve halk tarafından sevilmemektir.Misyonu karşı çıkmaktır.” İşte tam burada kadının aydın olup olmamasının anlamı ayağa kalkar .”Karşı çıkmak” kadınca bulunmamaktadır.Karşı çıkan kadına öncelikle kadınlar sonra erkekler itiraz etmekte,onu aşağılamaktadır.Türkiye’de kadına öğretilen “dolaylı” anlatma teknikleri,idare etme işgüzarlığı “karşı çıkma” eylemini yok etmektedir. Bu gerçeklik yaşamın içinde hep yüzümüze çarpar.O zaman başka bir sorgulama bizi bekler.Hepimiz bir toplumun üyesiyiz.Kendi dilimizin, kültürümüzün,gelenek ve tarihimizin,milliyetimizin ne kadar kölesiyiz ne kadar düşmanıyız?Bunları mazaretler listesi haline getirerek bunların arkasına sığınarak mı yaşamı belirleyelim yoksa daha özgün ve cesur belirleme için “karşı mı çıkalım”?Özel alandaki yaşamımızı mı kamu alanındaki yaşamımızı mı yeğlemek arasında gidip gelelim , yoksa aydın bir kadın olmanın zorluğunu yalnız kalarak mı çekelim sineye?Kimliksiz bir profesyonel,sadece kendi işine bakan bir sınıfın yetenekli ve kibirli üyesi mi olalım yoksa özgül kamusal role sahip bir birey mi? Burada ima edilen,toplumla aydın arasında dinamik bir etkileşim olmasıdır,o toplumun deneyimlerinin organik parçası olan bireyin süreçle arasında canlı bağlantı olmalıdır.Bunu aydın kadın diye belirlersek kadının toplumla ilişkisinin canlı olması gerekmektedir. Oysa meslek sahibi ve akademisyen kadın bile topluma değil yüzünü evine dönen kadın ülkemizde.Evdeki yaşamını kendisi de , erkeği de daha fazla önemsemekte.Kamu alanındaki etkinliğini “işe yaramaz işler” olarak değerlerdirmektedir.Kadınlarla ortak yapacağı etkinlikleri ise “evde kalmış ya da tatminsiz” kadınların işleri olarak gören yaygın bir inanış vardır.Böyle düşünmediğini söyleyen iki yüzlü erkeklik ise evdeki kadını tersini yapması için zorlamaktadır. Yukarıdaki durum erkek egemenliğinin ve “aydın” yarışının kadın aleyhine toplumda itibar görmesinin izlenimleridir. Aydın kadının toplumla canlı ve interaktif bir ilişki kurmasının yolu öncelikle diğer kadınlardan geçmektedir.Aile temelli bir toplum olan Türkiye’de kadının bulunduğu yer aile çevresi.Bunu gözardı ederek ona ulaşmak çok zor ya da sınırlı olmaktadır.Kadınlar önce kadınlarla diyaloglarını kurmalı ve güçlendirmelidir. Varolan siyasi gelenekteki “misafir misafiri ev sahibi hiç birini istemez” sloganının tercümesi kadın kadını siyasi partiler hiç birini istemez olarak yapılabilir. Milletvekili olmuş kadınlarımıza bakılınca kadın politikası üretmekten aciz sadece politika yapan kadınlar görüyoruz.Kadınlıkları biyolojileriyle sınırlı kalmakta.Kadın politikaları ve kadın dayanışmasına hiç yaslanmayan politikacılık nedeniyle kadın politikacılarımız aydın kimliğine sahip değillerdir.Nerede olursak olalım eğer neden burada daha fazla kadın yok sorusunu soramıyorsak aydın olmamız mümkün değil diye düşünüyorum.Aydın kadın olmanın birinci koşulu diğer kadınları sevmekten geçer.Elbette entellektüel analiz erkeklere kötü kadınlara masum demeyi yasaklar bence. Burada hazır reçeteler değil felsefi içerik söz konusudur.Varlığımız içinde netliğe kavuşturulmamış ve söze dönüştürülmemiş düşünce üretimi “aydın” olamaz.O halde bir diğer açmaza geliyoruz:”düşünce üretimi”. Aydın kadın düşünce üretimiyle yükümlüdür.Yoksa felsefi stratejiden yoksun kalır ve günlük siyasi kalıplara teslim olur.Bunları tersini yaparsa zaten rahatsızlık veren ve “karşı çıkan” olur. kadınlarla dayanışmanın anlamı cemaatleşme ve kamplaşma içermemektedir.Çeşitli politik grupların kendinden olmayanı dışlayarak cemaatleşmesi gibi bir tehlike burada göz önünde tutulmalıdır.Ötekinin önemsiz ya da düşman sayılması geleneğinden kurtulmamız gerekli.Umutsuz,mutsuz ve küskün olmak da aydının ve kadının ortak özellikleri gibi geliyor bana.Mutsuz kadınlar yaşamdan geri çekilerek kırgınlıklarına sığınıyorlar.kadın sığınmaktan vazgeçerek yaşama endeksli bir talebi olmalı.Aydın kadın yaşamın içinde ve etkileşimi sağlayarak tüm bireysel mutsuzluklarından bir güç elde etmeyi öğrenmelidir.Bir erkeğin periferinden ya da çocuklar tutkalından daha fazla kendine dönük karar almayı öğrenmeli, çünkü karar almak öncelikle kendi yaşamımız için elzem.Sonra karar mekanizmalarında bunun kolaylığını yaşayabiliriz.Kamu alanında ne kadar çok olursak o kadar güvenli karar almaya katılır ve öğreniriz. Farklılıklara saygı duyan kadın aydındır.Cemaatin ve genelin fikirlerine sahip olmasa da insanlara ve kadınlara sahip çıkabilen birey demokrattır.Hepimize lazım olan da öncelikle demokrat kimliktir.Diğer kimliklerimiz bundan sonraya oturabilir, bence önce demokrat tavır aslolan. Popülist tutum ve anlayış siyasete ve aydınlara egemen olunca cesur çıkışların yolu tıkanmıştır.Aydın kadın kimliğinin de cesur çıkışlara ihtiyacı vardır.Burada yüzeysel olandan yakayı kurtarmanın yolu zihinsel üretimden geçmektedir.Böylece politikalar üretmek ve yaşama geçirmek mümkün olabilir aydın kimliğini.Aydın dizge karşıtı bir birikimdir ve çok farklı kimlikleri içerebilir. Aydın kadın bilgi oluşturma işlevinde akıl ve yaşam ilişkisinden yararlanmalıdır.Çünkü erkekten daha fazla yaşamın içinde nefes alır.Ama bunu kristalize ederek yeniden kamu yararına sunması önemlidir. Aydın kadın için temel slogan:Birinin gücünü sürdürmesi için diğerini ezmesi gerekmeyen yeni bir anlayış; olmalıdır.Bize öğretilenleri bir daha gözden geçirmeliyiz.Anais Nin bizi uyarır bu konuda:” Gerçek diktatörler,suçluluk duygularımız,tabular ve eğitim mirasımızdır.Düşmanlarımız bunlardır ve biz bunları ortadan kaldırabiliriz.Bizim gerçek düşmanlarımız bize öğretilenlerdir_erkekler tarafından değil,çoğunlukla anne ve büyükannelerimiz tarafından öğretilenler.” Yaşamla aramıza örülen duvarlarda kadın harcı hiç de az değildir. Erkek ideolojinin devamlılığında bu yardakçılık önemli bir rol oynamaktadır.Biz buna yardım etmeyelim ve “karşı çıkalım”. Efsaneler, masallar ve mucizelerle yaşayan insanın gerçek teknik devrimi 20.yüzyılla başlar.Bu inanılmaz yüzyılda düşlerle gerçekler birbirine karıştı. Hız kavramı değişti külliyen. Binlerce yıllık insan alışkanlıkları, gelenekleri ve korkuları sarsıldı. Teknolojinin hızı insanı geçti. Teknik ve mühendislik planlama boyutları dışında kalan insan hedeflerden dışlandı.20.yüzyılın olağanüstü değişimi insanı yakalayamadı ve sistemler çöktü. İlginç olan ise; ekonomik ve teknolojik değişime itirazı olmayan insanın sosyal ve toplumsal değişime karşı olması ve panik içindeki tavrıdır. Değişimden hep korkulur. Dünya ve içinde yaşadığımız ortam bize değişmez gibi görünür. Bir yaşam süresi içinde değişimi gözlemek ve kabullenmek zordur. Acaba 21. y.y.’da insanlık için ortak bir zafer mümkün mü? Yeni yüzyıl insanın keşfiyle başladı ve değişim mühendisliğinin ana malzemesi insan. Bu keşifte insanlığın yarı nüfusuna sahip kadınların rolu büyük olacaktır.Kadın aklıyla ve duygularıyla topluma katılarak yeni insanın yapılanmasında rol alacaktır. Süper güçlü Ramboların yaratıldığı 20.yüzyılda süper güçlü kadınlar alternatif olarak sunuldu topluma. Oysa bizim süper güçlü , olağanüstü kadınlara ihtiyacımız yok. İnsani özellikleri ve duygularıyla bütünleşen kadınlara gerek var. Bir kadının haklarını elde edebilmesi için kusursuz, üstün ve harika olması gerekmez. Üstün ırktan olmayanların yakılmasını emreden totaliter bir zihniyet gibi kadınları evlerine hapseden anlayış çökmüştür. Kadınlar ya bir erkek gibi davranarak erkekleşmek ya da dişiliğini kullanarak enayi erkekleri alt etmek zorunda değil. Kadınlar için üçüncü yol var: kadın kendi bireysel değişimini gerçekleştirmek için hem kadın kimliğine sahip çıkması hem de toplumsal alanda kalkınmaya entegre olması gerekmektedir. Ağızlardan düşmeyen Batı’daki kadın hakları kadınların kanlarıyla yazdıkları haklarıdır. Oturup bekleyerek değil. İnsanlık tarihi insanın kendini aşması için gösterdiği olağanüstü özverinin tarihidir. Kadınlara gerçek gücünü iade etmeyecekler onu biz alacağız. Bunu geleneklerle başaramayız. Bize verilenlerle yetinmek istemiyorsak; Kant’ın dediği gibi “aklını kullanmaya cesaret et”. Bu nedenle değişen Türkiye’de en büyük kalkınma paketi olan kadınlar “ aydın” olmak zorundadır. Aydın kadınsa diğer kadınları seven kadındır. Bugün Türkiye’de kadının talebi modernizm ile çakışmaktadır.

Basın’da Etik ve 21.

Haziran 1 2005Yorum Yok Kategori: Politika

“Basında Etik”, sık sık masaya yatırılan, tartışılan bir konu. 21.yüzyılın gazetecilik anlayışı ve yükselen değerin insan yani bilgi olması da basında etiğin önem kazanacağının işareti. Biz de Nevval SEVİNDİ ve Oral ÇALIŞLAR’la basında ahlak, çağımızda medya, okur-gazete ilişkilerini konuştuk.

NEVVAL SEVİNDİ-ORAL ÇALIŞLAR Gazeteci Journalist ——————————————————————————– Oral ÇALIşLAR, Cumhuriyet gazetesinde yazıyor. Nevval SEVİNDİ antropolog gazeteci. Aşkın Ölümcül Etkileri’nin de yazarı. Sohbetimize Nevval SEVİNDİ’ye yönelttiğimiz “21.yüzyılın gazetecilik anlayışı ve bölgede Türkiye medyasının konumu nedirş” sorusuyla başladık. Türkiye medyasında radyo, gazete, televizyon var. Tabii dünyada da var. Bölgeye, içinde bulunduğumuz bloğa baktığımızda hiçbir İslam ülkesinde Türkiye’deki medya teknolojisi yok. Medya bizde Türkiye’ye özgü bir politizasyonda. Bu her yana yayılmış olan siyasi politizasyonun da yansıması. Bölgedeki İslam ülkelerinde internet, çanak antenler yasak. Hepsinin üzerinde her an sansür uygulamaları var. Türkiye’de bir de toplumsal katmanların kendi medyasını yaratması sözkonusu. Dünyaya baktığımız zaman, ülkelerin insan haklarına saygılı olmasını sağlayan bir medya var. Eskiden ülkemizde tek kanal, devlet kanalı vardı. şimdi çok farklı. Dünyada “kimin medyası hakim olacak, etkili olacakş” sorusu hakim. Bizde “kimin medyası etkili olacakş” telaşı var. Medya Türkiye’de bir yargı görevi de görüyor. Adalet mekanizmasındaki boşluktan medya topluma haberleri sunarken aynı zamanda yönlendirme de yapıyor, yargılıyor. 19.yüzyıl medyasında devlet yapısı, yavaş işleyen kurumlar, kalıplaşmış düşünme biçimleri, önyargılar hakim. 21.yüzyıl medyasında hız kavramı, bilgi ön planda. Türkiye’de her kanal kendi kamuoyunu yönlendirirken bazı bilgileri vermiyor. Medyayı araç olarak kullanıp, onun arkasında başka işleri yapmak düşüncesi var. 21.yüzyıl “insan” odaklı, “bilgi” odaklı. İnsan kültür demektir. İnsan odaklı denince, kültür odaklı deriz. Medya hep iktidarın yanındaydı. Oysa 21.yüzyılda herkes kendi alanını yaratırken, muhalefetin de medyası olacak. Dünyada bireyden başlayarak topluma giden skalada bir kültür var. Herkes kendi isteklerini, ürettiklerini kendi medyası aracılığıyla yayacak. İnsanın olduğu yerde ahlaki değerler vardır. Bunlarla da bir pazar olacak. “Etik” Bu kavramına gelince; önce şunu sormak lazım: “Gazeteci neden ahlaklı olmak zorundadırş” Mevlana’nın mesnevisinde, mevlevilikte en önemli olan “kalem”dir; kamış kalem. Kalem insanı simgeler. 21. yüzyılın yükselen değeri, odağı “insan” olduğu için insan da tabii erdemiyle vardır. Bu yüzden gazeteci ahlaklı olmak zorundadır. Türk kültürünün kökleri bin yıllık. Bu da bize zengin malzemedir. Bugün aranan şey zaten varolandır. Sadece hatırlanması ve yerine konması gerekiyor. Geçmişten günümüze medya etiğindeki gelişmeler, okur-medya ilişkisi nasıl bir çizgideş Bu soruyla ilgili düşüncelerini ise Oral ÇALIşLAR şöyle aktardı: “Yaşlılar nasıl ‘bizim zamanımızda…’diye başlarlar söze ve ‘ahh şimdi o günler olsa…”diye özlem duyarlar geçmişe; gazeteciler de ‘eskiden şöyleydi’ diye zaman zaman geçmişin farklı tatlarını ararlar. Bugünün geçmişten iyi olması lazım tabii. Maalesef eski günleri arar olduk bazı konularda. Cağaloğlu, meşhur Babıali Yokuşu vardı. Bugün çok şey değişti. Basın, iktidar gücü haline geldi. Eskiden gazeteciler iktidara yakın olmamaya, taraf olmamaya dikkat ederdi. Özal dönemiyle artık onunla kahvaltı eden, evinde sohbet eden gazeteciler oluştu. Bugün de bu anlayış, tarz devam ediyor. Yeni bir etik var. Aslında uluslararası gazetecilik özellikleriyle bağdaşmayan, ‘ben falancayla kahvaltıda’, ‘ben falancayla akşam yemeğinde’ diyen bir anlayışla yazan gazeteciler var şimdi. Gazete patronu yalnızca gazete sahibi değil. Enerji ihalesine giriyor, yatırım yapıyor. Bütün bunları yaptığından gazetesinin yöneticisi de bu işleri takip etmek ve korumakla yükümlü oluyor. Başbakanla kahvaltısı, yemeği önem kazanıyor. Haber almak için değil, enerji ihalelerini almak için ediliyor kahvaltı. Bu düzeye gelen ciddi bir çürüme oldu. Kardak krizinde bir gazeteci kalktı, Türk bayrağını Kardak’a dikti. Gazetesi de ‘işte haber’ diye bunu matah bir olay gibi verdi. Küfür eden, düzeysiz gazeteciler türedi birden. İşini iyi yapan, demokrasiyi savunan, yılmayan, dürüst gazeteciler yalnız kaldı, tasfiye edildi. Eskiden gazeteciler orta halli insanlardı. Ellerinde çantaları, Babıali yokuşundan çıkarlar, haberlerini yaparlardı. şimdi medya yıldızları var. Olağanüstü bir iktidar kazandılar. Gazeteciler de şimdi politikacılar gibi oldu. Nasıl politikacılar oy almak için halka ‘şunu yapacağız, bunu yapacağız’ derler, işte ben gazetecilerle politikacılar arasında bire bir benzerlik olduğunu düşünüyorum. Reha MUHTAR diye bir adam var. Toplumda bir güç haline geldi, toplumun önemli bir figürü oldu. Medya yıldızları, iktidar odaklı ilişkilerin nasıl yürütülmesi gerektiğini iyi biliyorlar. ÖZAL döneminde hep ÖZAL’cılar. ÖZAL gitti, ÇİLLER geldi; ÇİLLER’ci oldular. Ertuğrul ÖZKÖK’e bakın; kim iktidardaysa onla. Onun için hala Genel Yayın Yönetmeni. Aynı zamanda holdingin hissedarı. Bütün bunlar neden olduş şimdi bir kere dünya çok hızlı bir gelişim yaşıyor. Geçenlerde Amerika’nın ilk on zenginini açıkladılar. Bunların altısı iletişim, televizyon, bilgisayarla ilgili işleri yapıyor. Eskiden içki, silah tüccarlarıydı Amerika’nın en zenginleri. Bugün bilgi, iletişim teknolojisi büyük önem kazandı. Amerika, bilgi satan bir ülke haline geldi. Askeri darbeler, bölgesel savaşlarla ekonomisini büyüten Amerika’nın şimdi buna ihtiyacı yok. Tam tersine bilgi satacağı toplumlara ihtiyacı var; yani demokrasiye. Önümüzdeki dönemde ahlak konusu, demokrasi çok önem kazanacak. Artık herşey şeffaflaşıyor. Nevval SEVİNDİ’ye Oral ÇALIşLAR’ın söyledikleriyle ilgili düşüncelerini sorduk: “Oral ÇALIşLAR’ın söylediklerine katılıyorum. Medyanın iktidarla ilişkisinden söz etti. Siyasi temsil tıkanık olduğu için, herkes kendi düşüncesini anlatmak, kendi grubunu temsil etmek istiyor ama bir siyasi fırsat yok. Her konuda çifte standart var. Medya sınırlı bir alan. Oradaki kurallara, patrona uymadığınızda sizi dışlıyorlar. ‘ben sizi takmıyorum, kendi bildiğimi yapıyorum’ derseniz onlar da sizi takmıyor ve diğerleri de sessiz kalıyor. NEVVAL SEVİNDİ – ORAL ÇALIŞLAR: “PRESS ETHICS AND MEDIA IN THE 21st CENTURY” Nevval SEVİNDİ Radio, papers and television are the components of the media in Turkey. Turkey also outruns all the İslamic countries in terms of media technology. The social layers all over Turkey create their own media. The question we ask in our country is, “Whose media will be presiding over those of othersş” There is also a judicial aspect to the Turkish media. While presenting news, the media also directs people to certain ways of perceiving things. The speed of information is important in the 21st century’s media. All channels use the media as a means to do their other things. The 21st century is orientated towards people and information. Orientation towards people means orientation towards culture. The media has always been supportive of the governing forces. However, individuals will be creating their own spaces and the opposition will have its own media. As regards ethics, the question is, why does the journalist need to be ethicalş People, rising stars and focus on the new century exists with virtues and this is why the journalist needs to be ethical. Oral ÇALIŞLAR There emerged a new understanding of ethics after the media became a means of power. Owners of the papers are also engaged in tenders and investments. Those who utter pro-democratic values are now being discharged form their offices. I draw similiraties between politicians and current journalists. They both try to attain power. This is all because the world is experiencing a rapid change. Information and communication technologies have become more important than ever. In this new age ethical and democratic values will gain more importance. Ozan CEYHUN “19 yIl sonra gördü/üm Türkİye benİ ümİtlendİrdİ” 19 yıllık bir aradan sonra Türkiye’yi ziyaret eden Avrupa Parlamentosu milletvekili Ozan CEYHUN, Ankara’da iki gün kalıp geri döndü. Çankaya Rotaract Kulübü tarafından 29 Nisan 2000 günü ODTÜ Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen “Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye” konulu panele Cem ÖZDEMİR ve Cem DUNA ile birlikte katılan Ozan CEYHUN, iki günlük yoğun bir program sonrası 19 yıl sonra ilk defa geldiği Türkiye’deki ilk izlenimlerinin kendisini sevindirdiğini belirtti. 28 Nisan 2000 tarihinde Çankaya Rotaract Kulübü’nün davetlisi olarak Ankara’ya giden Ozan Ceyhun, aynı günün akşamı Cem ÖZDEMİR ile birlikte Avrupa Birliği Ankara Büyükelçisi Karen Fogg’un verdiği bir akşam yemeğine katıldı. Yemekte Almanya ve Avusturya’nın Ankara Büyükelçileri, AB ve İngiltere Büyükelçilikleri temsilcileri, aralarında Tayyibe GÜLEK ve Haşim HAşİMİ’nin de bulunduğu T.B.M.M. üyeleri, Türk Dış İşleri Bakanlığı ve DPT görevlileri, medya temsilcileri ve NGO üyeleri ile konuşma olanağı bulan CEYHUN, 29 Nisan 2000 günü ODTÜ’de katıldığı toplantıda da çok sayıda öğretim üyesi ve üniversiteli ile görüş alışverişi yapma şansına sahip oldu. “19 yıl sonra iki günlük kısa bir süre içinde, Ankara’da konuştuğum çok farklı kesimlerden, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, varolan sorunların bilincinde ve onların çözümü için motive olmuş bir konumda, Avrupa Birliği yolunda emin adımlarla yürüdüklerini gördüğüm için çok mutluyum” diyen Ozan CEYHUN, bu izleniminin kendisini de daha fazla motive etmiş olduğunu belirtti.

Sayfa 14 / 14« İlk...«1011121314