Politika

Kültürevi

Şubat 28 2007Yorum Yok Kategori: Politika

1993′de kurduğum ve 7 yıl yöneticilik yaptığım Pimapen Kültürevi kültürevi adıyla kurulan ilk merkezdi.Levent’te açılan ilk mekanında 3 milyonluk Levent bölgesinde bir ilk idi.Ayni zamanda STKlar network’ü kurma girişimim başarılı olmuş ve bölgedeki tüm STK’ları ilk kez biraraya getirip iletişimi sağlamıştım.maalesef tüm bilgi ve belgeler elimde kalmadı.kalanlardan bir kısmını yayınlıyorum.

KÜLTÜR PENCERESİ DERGİSİ BAŞYAZISI* “Kent,göze sunduklarıyla,ya kıvanç verir ya da tasa;soyluluk duygusu,gurur ya da isyan,tiksinti , aldırmazlık,mutluluk ya da bıkkınlık. Hiçbir dönemde bir toplum,bizimki kadar şaşkın,çaresiz kalmadı.Yaşamın maddesel süreciyle düşünsel davranış biçiminin doğal öğeleri arasındaki ilişkiyi böylesine koparıp yitirmedi.Amaçlarla araçlar arasında bir ilişki kopmasıydı bu,izlenecek bir çizginin yokluğuydu.Yapı alanında tutarsızlık dorukta bugün ve bir tür Bizans entrikacılığı,bir uygarlığın sahip olduğu en büyük gerçekleştirme olanaklarının akıllı amaçlara yönelmesini engelliyor.En büyük maddesel gücüne ulaştığı anda insanoğlu,görme yeteneğini yitiriverdi. Yeni bir yapı dünyası doğdu,her yanı istila eden,iğrenç,tuhaf,kaba,kötü ve çirkin;manzaraları,kentleri,yürekleri kirleten.”Bunları Le Corbusier’in Fransa için söylediğini yazmasam belki bir çoğunuz İstanbul’u anlattığımı sanabilirsiniz.Çevremize baktığımız zaman bu ortak duygunun boğazımıza sarıldığı aşikar.”Yapılacak bir şey yok”diyen insanların bize sunduğu acımasız yazgının yerine derin kökleri olan kötülük ve çirkinlikle mücadele derin kökleri olan iyilik ve estetikle göğüslenebilecek bir kültür atmosferidir.Bu kültürel ortam kentin nefes aldığı ve yeniden ürettiği bir nefestir.”Her yüz bir mucizedir.Onu taşıyan insana saygı duymayı öğretmek gerekir..” Şiddete ve çirkinliğe daha fazla şiddet ve çirkinlik üreterek karşılık vermek bir yöntem değildir.Üç bin yıllık bir metropol olan İstanbul’un ya da on bin yıllık kente sahip Anadolu’nun bugün üretmesi gereken kent kültürü ve insan davranış biçimleridir.Aşkı,sinemayı,estetik değerleri ve sanatın her alanını bulmalıyız kentte.Gece yürünebilen sokakları olmalı bir kentin.Bir kentten çok efsane olan bir kentin insanı olmak için “kent kültürü”nün üretici mekanları daha fazla olmalı. PİMAPEN Kültürevi , kentine,kültürüne sahip çıkan/çıkmak isteyen, ülke ve kentin sorunlarıyla ilgili vatandaşlara kapılarını açalı dört yıl oldu.Bu yeni yılda yine sizlerle birlikte konuşacağız,tartışacağız ve vatandaş olma bilincinin yaygınlaşmasına olduğu kadar günün çirkinliklerinden sonra lezzet alınacak iyilikleri,bilgiyi birlikte yaşayacağız.Tüm dünyada kötülüklerden ,çirkinliklerden geçilmiştir,geçilecektir.Önemli olan bunlara karşı direnen duyarlı bireylerin yaşamın uyumuna yaptıkları katkıdır.Hiç bir katkı küçük değildir.Kötü olan varlığını ortaya koyamayan,temsil edilmeyen ve kendini ifade edemeyen katkı sahibidir.”Buluşun,yaratıcılığın gücüdür bu ve insana içindeki en saf şeyleri verme olanağını sağlar.Başkalarına sevinç götürebilmek için:evlerin gündelik sevincini…” Bir çok sıkıntı buluşmanın sevinç saatleriyle dengelenir yaşamda.. NEVVAL SEVİNDİ *Kültür penceresi dergisi Kültürevi’nin bir yayını olarak basılıyordu. ÇOCUKLARIMIZ VE DÜŞLER Mısırlılar pek az tarih ya da geçmiş ve gelecek duygusuna sahiptiler.İçinde yaşadıkları dünyayı esas olarak durağan ve değişmez görüyorlardı.Geçmiş ve gelecek ilgi duymaktan uzak kavramlar olduğu gibi ,bütünüyle şimdiki zaman içinde ifade ediliyordu. 1750 gibi bir başlangıcı modern zamanların girişi olarak alırsak,beklentiler ve gelecek fikrini giyotinden kaçmak için intihar eden filozof Condorcet şöyle ifade eder:”İnsanın mükemmelliği aslında sonsuzdur ve bu mükemmelliğin bundan sonra onu durdurabilecek her türlü güçten bağımsız olarak ilerleyişinin,doğanın bizi üzerine yerleştirdiği yerkürenin ömründen başka hiç bir sınırı yoktur.” 21.yüzyılın insan ve kültür merkezli yeni yapılanması çevre dahil her konuda yeni duyarlılıklar oluşturmakta. PİMAPEN Kültürevi de bölgesel bazda yerleştirmeye çalıştığı iletişim ağıyla kentli insanın yaşamını zenginleştirmeyi hedefliyor çalışmalarında.Bu senenin konusunu “çocuklar” olarak belirleyen Kültürevimiz çocuk istismarına yönelik bir dizi konferansı yaptı.Yardıma muhtaç çocuklarla birlikte kutladığımız yaşgünü partileriyle sevgiyi paylaştık 60 çocukla.Onların ihtiyacı olan sıcaklığı,dostluğu onlara taşımaya çalıştık. Levent bölgesindeki okullardaki çocuklarımızla gerçekleştirdiğimiz resim yarışması ve sergileriyle onların düşlerini,yeteneklerini heyecanla paylaştık.Onlarla birlikte sevindik.Anaokulu öğrencilerinin sergisini görülmeye değer bir “çocuk psikoloji labratuarı” durumundaydı.Onların sevgiyi,acıyı anlattıkları resimler çok etkileyiciydi.Yarışmayı değerlendiren sevgili ressamlarımızla bir gözlemimiz çok etkileyiciydi; ana ve ilkokul düzeyinde çok zengin olan düş dünyaları,yaratıcılıkları orta düzeyde azalıyor ve lise sıralarında ise resim bulmakta zorlanmamız anlamlıydı.Çocuklarımızın düşlerini nasıl öldürdüğümüzü anlatan bir semboldü bu.Eğitim adına çocukların büyüdükçe düşlerden ve renklerden uzak düşmelerine bir mazaret bulmamız çok zor sanırım.Onların özgür ve yaratıcı zihinlerini nasıl körelttiğimizi kendimize sormamız şart.Yoksa modern çağın “gelecek” diye belirlediği kavramın içini doldurmamızın imkanı yok. Çocuklar geleceğimiz demek yeterli olmuyor.Yaşadığımız kentteki yoksul ve bakıma muhtaç çocuklara sahip çıkmazsak,en azından haftada bir saat bir çocuğun elini tutacak zamanımız yoksa çocuklarımız da olmayacaktır.Eğer yaşadığımız çevredeki çocukların sadece okula gitmesini yeterli görürsek çocuklarımızın geleceği “meslek”le sınırlı olacaktır.Çocukların şiddete uğramasına ve istismarına karşı mücadele etmezsek çocuklarımız ve geleceğimiz tehlikede demektir. PİMAPEN Kültürevi kentte yaşamanın bir anlamı olmalı diyor ve kültürel her etkinlikte sizleri ve çocuklarınızı bekliyor.Çevre,sanat ve kültür çalışmalarımıza her katılımınız düşlere,kente ve geleceğe katkıdır. NEVVAL SEVİNDİ YENİ YILIN DEĞİŞİMİ PİMAPEN Kültürevi sizlerle yeni bir yıla “Merhaba” diyor. Dünya ve Türkiye aynı zamanda yeni bir yüzyıla giriyor. Yeni yüzyılın kurgulanan dünyasının dinamiği değişim. Zihinsel alanda bir devrimi gerektiren değişim zihinsel haritamızı genişletmemizi istiyor bizden. Global bir dünya küçük bir köye dönüşürken ortak değerlerimiz artıyor. Onunla gelişen bir diğer eğilim yerelleşme. Biz yıllarca bunun için gerekli kültürel alt yapıya karınca kararınca bir katkımız olsun diye uğraştık Kültürevi olarak. Çünkü kendi tarih perspektifinden ve değerlerinden bir ulus olamaz. Özgün fikir üretiminin arka planını bu zihinsel dünya oluşturabilir. Kültürel yeniden üretim yapamayan ulusun dünyaya entegre olması mümkün görünmemektedir. Değişim toplumsal, siyasal ve kültürel alanda ilişkiler biçiminin değişmesini de içermektedir. Hepsinin ortasında duran ana unsur ise kadına bakışın değişmesi. Kadın değişimin adı yeni yüzyılda. Dünyadaki gelişmeler bunun kanıtı zaten. Türkiye sosyalizasyonu gerçekleştirmeden çağdaş bir ulus olma şansını yakalayamayacağı için öncelikle kadını toplumsal kalkınmaya entegre etmelidir. PİMAPEN Kültürevi , beş yıldır yaptığı çalışmalarda değişimi gerçekleştirmeye yarayacak düşünsel platformu yaratmaya çalıştı. Şimdi sizin daha fazla bizimle olmanız, birlikte yeni yüzyılın yeni kentini, insanını ve Türkiye’yi yaratacak gücü birleştirerek bir sinerji yaratmamız gerekiyor. Artık biliyoruz ki, toplumun sahiuplenmediği hiç bir şey hayata geçemez. Ortak hedefimiz sevgi ve hoşgörü içinde birarada yaşanacak bir toplum oluşturmak.Kaliteyi yaşama geçirmek. Çünkü artık yeni bir yüzyıla girmiş bulunuyoruz. NEVVAL SEVİNDİ

kadın ve politika

Şubat 5 2007Yorum Yok Kategori: Politika

kadın sevmeyen politikacılar 1996 da veya 97 de hiç değişmedi.

KADINI SEVMEYEN POLİTİKACILAR Çocuklarını göremeyen, varını yoğunu hukuk yoluyla savaşarak çocuklarını görebilmeye adayan İzlanda’lı annenin dramını biliyoruz. Böyle bilmediğimiz daha çok zorbalık var elbette.Bu adama sahip çıkan RP ve yandaşları olmuştu. Onlarca kara gözlüklü ve bir örnek giyinmiş kız arasında kızlar kaçırılmıştı. O yüreği nefretle taşlaşmış adam kadar yüreği taş gencecik kızlar bir annenin dramında rol almışlardı. Şimdi Arena programından öğreniyoruz başka bir zorbalığı. Oğlunu doğurunca yitiren ve yirmi yıl bu acıyla yaşayan bir annenin dramının yanısıra ezilen, tecavüz edilen ve aç bırakılan bir kadının hazin öyküsü. RP’liler medyadan niçin nefret ediyor sorusunun karşılığı galiba netleşiyor. Çünkü saklamaları gereken çok şeyleri var, özgür bir basın canlarını sıkıyor. RP’liler topyekün böyledir demek değil bu yazılanlar, RP’nin anlayışı bu olduğu için böyleleri sığınacak yer olarak RP’sini bulmaktalar. Yoksa Ayvaz Gökdemir de kadınlara en ilkel küfürleri etmekte bir sakınca görmemiş ve zamanın Başbakanı olan Tansu Çiller’den de bir azar işitmemişti. Çünkü DYP de aynı zihniyeti görüntüsü traşlanmış haliyle içinde barındırmaktadır ve bunu zul addetmemektedir. Erkek egemen anlayışın en koyu totaliter zihni yapısını taşıyan erkek siyasetçiler, partiler kadar siyasetçi kadınlarımız da var.Çiller buna en iyi örnektir. İktidarda ya da uzağında hiç bir gün kadınlar için bir politika üretmemiş, kadınlar lehine hiç bir yasa için çalışmamıştır. Kadın suretinde atadığı İçİşleri Bakanı kapıları gece yarısı omuzlayarak kıran kabadayılık örneği olmuştur. Buna ses çıkarmayanlar daha sonra demokrasi diye meydanlarda sabahlamaya başladılar. Demek ki, demokrasi her eve lazım! İki sene önce RP’li kadınları inceledim ve onların evin içinde deliler gibi koşturarak çalışan ev kadınlarına benzettim. Evdeki tempo öyle bir kısır döngüdür ki, insan oturup ne olacak yarın sorusunu sormadan yuvarlanıp gider.Yıllar geçer adam zengin olur ve kadın kendini sokakta beş parasız buluverir.Çünkü kadının işi bitmiştir. RP’li kadınlar ne kadar özverili ve büyük bir iş yaptıkalarına çok aldırmadan, düşünmeye fırsat bulamadan koşturdular. Ta ki, RP’ni iktidara taşıyıncaya kadar. Sonrasında bir çok kadının bana dediği bizi karar mekanizmasında erkekler istemiyor oldu. Avukat bir hanımın panelde , yapacağı konuşmayı engelleyen erkek partilinin dediği şu: Siz sadece başörtüsü konusunda konuşabilirsiniz. Elinize vereceğimiz yazıyı okuyun yeter. Kendimi hiç bu kadar aşağılanmış hissetmemiştim diyordu hanım . Ama kafasına bir balyoz yemiş gibiydi bu zihniyetle karşılaştığı için.Çünkü kadınlar artık güçlerini fark etmeye başlamışlardı ve kendi söz haklarını kullanmaya niyetliydiler. Ülkemizde yoksul ya da zengin, eğitilmiş ya da eğitilmemiş kadınlar benzer ruhsal ve sosyal ortamlarda yaşıyorlar. Şiddet sadece dayak değildir.Şiddet psikolojik yönden uygulandığı kadar para vermeyerek ekonomik terör de uygulanmakta. Ev alınmayarak kadın evsiz bırakılmakta bu psikozla emir altında tutulmaya çalışılmakta, araba kullanmasına izin verilmemekte ya da giyiminin en küçük ayrıntılarına kadar karışılarak aşağılanmakta duygusal şiddete maruz kalmakta. Cinsel şiddetin de yer aldığı bu uzun listede erkek konuşarak çözüm bilmeyen korkak bir kabadayıdır ki gücü sadece güçsüz olana yeter. Politikacıların bu egemen ideolojiyi benimsemeleri toplumun yarısı olan kadınları görmemezlikten gelmelerinden kaynaklanıyor. Ama kadınlar var ve onlar politikada yeniden yapılanmanın ana temeli, çünkü değişimin adı kadın. Çinlilerin dediği gibi; bulutlar çekilecek ve gökyüzü görünecek. NEVVAL SEVİNDİ 1997

Referans yazdı

Ocak 29 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Nevval Sevindi’yi on yılı aşkın bir süredir tanıyorum. Araştırmaları, gazete yazıları, televizyon programları, senaryoları, sivil toplum çalışmaları ile o tanıdığım en çalışkan, üretken ve girişken kadınlardan biri. Organizasyon yeteneği çok gelişmiş, konuşmayı çok seviyor, duygularını düşüncelerini de çok güzel ifade ediyor. Bundan 6-7 yıl kadar önce çağın illeti kansere yakalandı, ona da yiğitçe baş kaldırdı ve alt etti. Ve şimdi de politikaya atılıyor. Siyaset arenasında da başarılı olacağını tahmin ediyorum. Olmalı da.. Kadınlara bütün partilerimizin ihtiyacı var. Onun için Nevval Sevindi gibi yürekli kadınların hangi partiden politikaya atıldığı hiç önemli değil. Hepimizin hangi partiden olursa olsun politikaya giren kadınları desteklemesi gerekiyor…

Nevval Sevindi’yi on yılı aşkın bir süredir tanıyorum. Araştırmaları, gazete yazıları, televizyon programları, senaryoları, sivil toplum çalışmaları ile o tanıdığım en çalışkan, üretken ve girişken kadınlardan biri. Organizasyon yeteneği çok gelişmiş, konuşmayı çok seviyor, duygularını düşüncelerini de çok güzel ifade ediyor. Bundan 6-7 yıl kadar önce çağın illeti kansere yakalandı, ona da yiğitçe baş kaldırdı ve alt etti. Ve şimdi de politikaya atılıyor. Siyaset arenasında da başarılı olacağını tahmin ediyorum. Olmalı da.. Kadınlara bütün partilerimizin ihtiyacı var. Onun için Nevval Sevindi gibi yürekli kadınların hangi partiden politikaya atıldığı hiç önemli değil. Hepimizin hangi partiden olursa olsun politikaya giren kadınları desteklemesi gerekiyor… Aktif politikaya atılmaya ne zaman, nasıl karar verdin? Ben zaten son on yıldır, Anadolu’da her yıl altı ay profesyonel konuşmacılık yapıyorum, konferanslar veriyorum. Çalışmalar yapıyorum, kadın dernekleri, kanser dernekleri kuruyorum. Bunların hiç birinde ben yasal olarak üye ya da başkan değilim. Onursal ya da fahri öyle bir şeyler oluyorum. Ama ben yereldeki insanları motive ediyorum, bir şeyler yapmaları için hedefler gösteriyorum. Elimdeki tüm bilgileri onlarla paylaşıyorum. Karşılıklı birbirimizden çok şey öğreniyoruz. Bu kadar uzun süre halkla iç içe olup, politika üretip insanlara heyecan verdikten sonra bu politikaların devlet katında dinlenmesi, devlet politikası haline gelmesini istiyorum. Fakat maalesef Türkiye’de demokrasinin en açmaz noktalarından biri bence sivil toplumla devlet ve hükümet arasında, siyasi organlar arasında organik bir bağ olamaması. Bu bağ olmadığı için zaten senin seçmen olarak kıymet-i harbiyen yok. Sen ister erkek ister kadın olarak bir seçmen ya da (Sivil Toplum Kuruluşu) STK üyesi olarak baskı unsuru olamıyorsun. Bunu anladıktan sonra siyasete girip girmemeyi düşündüm uzun süre ve bu ne kadar yararlı olur diye. Neden DYP? Mehmet Ağar daha kongre döneminde partide siyaset yapmamı istedi. Fakat ben o zaman karar verememiştim. Parti içi çalışmanın bana ne kadar uyacağından emin değildim. Çünkü bağımsız çalışmaya, özgürlükçü düşünmeye alışkınım. Parti içi dengelerin böyle olmadığı söylendiği için bu gözümü korkutan bir durumdu. O nedenle de istememiştim. Ben daha projeci bakıyorum olaylara o nedenle çalışmam zor olur dedim. Fakat sağ olsun Mehmet Ağar, “tamam ne yapalım sorduk istemedi” demedi. Ertesi yıl yeniden geldi. 2006’nın Ekim ayında sayın Celal Adan ve onunla görüşmeler yaptık. Tekrar birlikte çalışmayı çok istediklerini söylediler. Ben de kadın seçmen tabanının motive edilmesi ve bir kadının değil de daha fazla sayıda kadının girmesi için proje yaparsam çalışmayı çok istediğimi söyledim. Sayın Ağar “Evet kesinlikle çok maço bir partiyiz, kadınlara kapılarımızı açmamız gerekiyor, Türkiye’nin modernleşmesi kadınlardan geçiyor, ben de sizinle aynı fikirdeyim. Daha fazla kadının Hem Meclis’e hem de diğer karar mekanizmalarına girmesi için ne isterseniz yapın, en radikal şeyleri bile yapsanız kabul ediyorum” dedi. Bu benim için çok ufuk açıcı ve umut verici oldu. Çünkü bir siyasi parti liderinin kadınlarla ilgili bu kadar rahat konuşması ve “radikal bile olsa her şeyi yapalım yeter ki, Türkiye’nin önünü açacak kadın oylarını siyasete kanalize edelim” demesi gerçekten önemliydi. Gazetecilik yaşamım boyunca bunu diğer politikacılardan laf olsun diye bile duymadım. Bu yüzden de heyecanla DYP’ye girdim. Tabii ki bu nedenle de girilir ama partinin siyasi görüşü, politikaları senin görüşlerine uygun muydu? Partinin bütün politikaları olarak değil ama DYP’nin merkez sağda tek parti olduğunu düşünüyorum. Ben de Türkiye’nin merkez sağında yer alıyorum. Gerçi dünyada sağ ve sol kalmadı, ben hiçbir zaman ideolojilere bağlı olmadım. Türkiye’nin genel toplumsal konteksti merkez sağ. Ama bu bizim kültürel yaşantımız ve bakışımızın batılı bir çerçeve içinde tarihi diye düşünüyorum merkez sağı. Ve AKP iktidar olduğu süre içerisinde ne teorik, ne de pratik olarak merkez sağa uymadığını gösterdi. O yüzden de DYP eski geçmişi olan, merkez sağda bu kadar uzun süre ayakta kalmış bir parti olarak merkez sağa lider olacağını düşündüğüm için teorik olarak böyle bir yakınlık benim için cazip oldu. Büyük kentlerde de Anadolu’da da sivil toplum örgütlerinde bir çok kadın çalışıyor ama sıra politikaya girmeye gelince kadınları bir şeyler mi durduruyor, kendileri mi duruyor? Her ikisi de var. Öncelikli olarak erkekler tarafından durduruluyorlar. Erkekler onların belli bir çizgiye kadar gelmesine izin veriyor. Kadın kolları diye normal partinin daha aşağısında yer alan daha ikincil işlere bakan bir kurum var. Kadın kolları ve gençlik kolları… İkisi de toplumun en marjinal grupları. Toplumun demokratik yollardan haklarını alamayan iki grubu. Zaten kadınların müttefiki gençlerdir, hayatım boyunca gençleri korudum kolladım ve onlar için çalıştım. Sorunun ikinci boyutuna gelince, evet kadınlar kendilerini de durduruyorlar, erkek oyunlarına alışkın olmadıkları için. Erkeklerin onları kızdırması çok kolay oluyor. Aşağılıyorlar, hakaret ediyorlar. Kadınları bir tür fiziki olmayan şiddete maruz bırakıyorlar. Ve kadınlar da hemen küsüp darılıp bu ortamdan kaçıyor. Bir de erkekleşmiş kadınlar var. Her etek giyen kadın değildir. Kadının kadın olma bilinci olması lazım. Eteklik giymiş ama kadın olmayan erkekleşmiş kadın, erkeklerle beraber erkek oyununu oynarsa kazanacağını düşünüyor diğer kadınların önünü kesiyor. Onlar erkek gibi davranırlarsa bir pozisyon elde ediyorlar. Ve kadın gibi davranan, kadın olmaktan gocunmayan kadınları da küstürüyorlar. Evet köprüyü geçince beyaz olan siyah öyküsünde olduğu gibi belli bir yere gelmiş kadınlarda hep “ben hiç ayrımcılığa uğramadım” söylemi vardır… Çok zengin kocası ya da babası olanlar belki böyle bir dokunulmazlık edinmişlerdir kendilerine. Ama ben her zaman ayrımcılığa, tacize uğradım. Kadın olmanın önümü kapattığını düşünüyorum. Ben gerçekten çalışkanım, çalışkanlık ve birikimini nasıl test ediyorsun dersen, Batı’ya gittiğimde onların bana davranışı ve söylediklerinden bunları fark edebiliyorum. Buraya geldiğim zaman ise hemen kendimi daha aşağıda hissettiriyorlar bana. Çünkü maalesef Türkiye’de ne yaptığın neleri ürettiğinle ilgilenmiyorlar, şekilci ve ideolojik bir takım yargılarla değerlendiriyorlar. Yalnız bu bende ters etki yaptı. Kadın olsun erkek olsun aydınların, kadınların kırılıp kenara çekilmesine hayattan, siyasetten vazgeçmesine, hatta alkolik olmasına çok rastladım. Ama bu bende inat doğurdu. Bana yapılan her şey geçmişte kalıyor, unutuyorum. Önemli olan bugün ve yarındır. Yola devam etmem lazım çünkü bu benim sadece bireysel serüvenim değil, bu ülke için hayal ettiğim şey var ve bunu yapmam gerekir. Yapacaklarımın benden sonraki kuşaklara da yarar sağlayabileceği ihtimali bana müthiş motivasyon veriyor. Yaralanıyorum, eve geldiğimde, kendi dünyama kapandığımda ağlıyorum, hüzünlü oluyorum ama sokağa çıktığım andan itibaren yola devam ediyorum. Ben hep rüyalarımın peşinden gittim. Büyük bir çoğunluğunu da gerçekleştirdim. Kadınlara gençlere ve yoksullara daha adil bir dünya kurmak mümkün diye düşünüyorum. Bunun hiçbir ideolojisi olmadığına sadece insan olmak ve insanı sevmekle başarılacağına inanıyorum. Anadolu’yu karış karış dolaştın, çok seviliyorsun, somut olarak farklı bir şeyler yapacağına inanıyor musun? Bu gerçekten zor bir soru. Çünkü inanman başka pratik başka oluyor. Yapacağıma inanıyorum ama pratikte nasıl işleyecek, kadın seçmen tabanının örgütlenmesi ile ilgili verdiğim proje DYP’nin Merkez Yürütme Kurulu’ndan (MYK) geçti. Resmen bu çalışmayı yapmak için atandım. İstanbul’un varoşlarında ve Ege’de kadınlarla ilgili toplantılar, eğitim çalışmaları yapmak üzere bir plan hazırladık. Kadınların bir süre katılıp sonra bize göre değilmiş deme ihtimalleri de var mı? Kadın Adayları Denetleme ve Destekleme Derneği’nde (KA-DER) biz bunu çok gördük. Bir İngiliz kadın parlamenterin bize verdiği eğitim sırasında söylediğini hiç unutmuyorum. “Politika asla vazgeçilmeyecek, bir dakika daha fazla ayakta kalanın başardığı bir alandır” demişti. Bir kez yenilmek, bir kez iktidarı alamamak başarısızlık değildir. Türkiye’de bunun en güzel örneği Süleyman Demirel’dir. Her yenilgiden zaferle çıkmıştır. Amerika’da Abraham Lincoln sekiz kere yenilip başkan olmuştur. Politika dayanıklı olmayı ve imanın güçlü olmasını gerektiriyor. Eğer ben bir koltuğu hayal ediyorum dersen belki çabuk vazgeçebilirsin. Tabii ki siyaset sonuçta koltuk istemektir, siyasete girdiğinde başbakan, bakan olmayı istemek hakkındır. Ben de istiyorum. Sonuçta bunlar benim amacım değil aracım. Çünkü benim hayalim yapılamayanları politik alanda yapılabilir hale getirmek. Sözü geçmeyenleri demokrasi masasına oturtabilmek. Demokrasi masasında hepimizin bir sandalyesi olmasını sağlayabilmek. Çünkü ben hep daha rahat konuşma, daha rahat yazma, daha iyi ifade etme sıkıntısı çektim hayatta. Çocukluğumdan itibaren sus konuşma çocuksun, kadınsın, devlet memurusun denilerek hep bir bahane bulundu. Bundan çok sıkıldım. Bundan sonraki kuşakların daha rahat konuşacakları, insanların önyargısız dinleyip birlikte keyifle tartışabileceği, her şeyi söylemenin serbest olduğu düşünce özgürlüğünün yasalara geçtiği bir ülke istiyorum. Bu ülke bu fırsatı bana verirse- ki bunu siyasetten başka yerde alamayacağım için siyasetteyim- ülkenin önünü açmayı ve yasalara bir türlü siyasi parti başkanlarının yirmi yıldır uzlaşıp koyamadıkları düşünce özgürlüğünü tam anlamıyla Anayasa’nın ruhu haline getirmeyi çok istiyorum. Politikada kadınlar arasında dayanışma var mı? Ben şöyle diyorum, aydın kadın diğer kadınları seven kadındır. Ben ne yaparlarsa yapsınlar diğer kadınları seviyorum. Ama politikada kadınlar arası dayanışma yok. Kadınlar politikada diğer kadınları kendilerine rakip olarak görüyor. O nedenle bir partide bir yere bir kadın seçiliyorsa bir kadın aday, bir kadın milletvekili oluyor. Ama arkasından diğer kadınları sürüklemiyor. Başbakan olmuş Çiller hiçbir kadın yasasına imza atmadı. Kadınların lehine, cinsel ayrımcılığı önleyici bir çok tedbir alınması lazım. Bizim kabul ettiğimiz CEDAW Sözleşmesi’nin gerekleri hala yerine getirilmiş değil. Türkiye’nin hem kurumlar içinde hem diğer yatay ve dikey alanlarda mutlaka cinsiyet ayrımcılığını önleyici eğitimler yapması, projeler üretmesi ve eksik yasaları çıkarması gerekiyor. Ülkenin sosyal dokusunun altındaki bozulmanın kadınları -şiddet, ücret eşitsizliği, fuhuş gibi- kullanılır hale getirdiğini, en altta göründükleri için kullanılır obje ve nesne haline dönüştüklerini görüyoruz. Kılığına kıyafetine, saçına da çok karışıldı ama sen dirençle karşı koydun değil mi? Evet, bunların hepsine laf edildi. Entelektüel sayılmazsın şu saçlarını boyadan başlayarak gözlük takmama dek karıştılar. Fakat ben inatla ben bildiğim yolda devam ettim. Kadın gibi giyinmekten, kadın gibi görünmekten, süslü olmaktan mutlu oluyorum. Bu keyfimi bundan sonra da bozmamaya kararlıyım. Siyaseti de böyle yapacağım. Anadolu’da her yere böyle gittim. En kapalı yerde bile sen ne biçim kılıktasın demediler. Dışlamadılar, hep bağırlarına bastılar. Benim samimiyetim, gerçekten orada onlar için bir şeyler yapıyor olmam onları etkiliyor. Kadın seçmen tabanı da değişiyor mu? On yıl önce kadın seçmen tabanı diye bir şey yoktu. Ailedeki erkekleri ya da bulunduğu kurum ve çevre tarafından yönlendiriliyordu. Fakat son beş yılda çok ciddi gelişmeler kaydedildi. Kadınlar uyandılar. Artık partilerin kadın seçmen tabanını ciddiye alması gerekiyor. Bunu en fazla ciddiye alan, kadın seçmenin oyuna ihtiyacı olduğunu bilen de AKP. Birleşmiş Milletler tarafından 2006 Ağustosunda yapılan 75 Dünya ülkesinde yapılan “kadınların gücü” sıralamasında Türkiye maalesef yetmiş ikinci. Politikada daha fazla kadın görmek istiyorlar, yüzde yetmiş yedi oranda kadın kotasını destekliyorlar. Kadın kotasını isteyenler de sağ partiler. Tüm dünyanın tersine bizde sol partiler kadını asla ve asla politikada görmek istemiyor. Aday çok oluyor da kimi zaman sadece vitrin olarak kullanılıyor sanki ? Bakalım bu seçimlerde sanatçı gibi popüler tipler mi olacak yoksa daha akademisyen gibi bilgi üreticileri mi, sivil toplum temsilcileri mi göreceğiz. Daha çok popüler, siyasi partinin içinde denge unsuru olmayan, çıkıntılık yapmayacak, halkın sevgisini kazanmış bir kişiler tercih ediliyor. Ama düşüncenizle, tavrınızla savunduğunuz ilkelerle siyaset yapmak oy almak bu çok zor. Kolay olsaydı zaten bana kalmazdı diye düşünüyorum… Gazete yazıları ile tanındı 1975 yılında İzmir Türk Kolejini bitirdi. Yüksek öğrenimini Ankara üniversitesi Antropoloji Bölümünde tamamladı. 1977-80 yılları arasında Tahran’da yaşadı. İran dönüşü Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nda araştırmacı, danışman olarak çalıştı. 1989-95 yılları arasında serbest yazarlık yaptı. Seyahat, eleştiri yazıları ve film senaryoları yazdı. 1992-98 yılları arasında Pimapen Kültür Evi’ni kurdu, bir çok projeye imza attı. Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde köşe yazarlığı, Samanyolu Televizyonunda da çeşitli programlar hazırladı ve sundu. 1992 yılında yayınlanan ilk kitabı “Aşkın Ölümcül Etkileri’nin ardından “İki Ülke İki Devrim, Türkiye-İran”, “Kent Ve Kültür”, “Fetullah Gülen’le New York Sohbetleri”, “Kanserle Yaşıyorum”, Global Hoşgörü”, “Demokrasi Gündemi”, “Hayatın Aynası”, “Göç Kuşakları”, adlı kitapları yayınlandı. DA (Dialog Avrasya) Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Halen Zaman Gazetesi’nde yazıyor. Son on yılda Yeni Yüzyıl ve Zaman Gazetelerinde yazdığı siyasi yazılarını “Daha Fazla Özgürlük”başlığı altında yayına hazırlıyor. OKUYUCU MEKTUBU Mesaj: Seçilmesini isterim.Bilgi,deneyim ve birikimleri ile ülkemize yararlı olacaktır. Sol kadınların mecliste daha fazla olmalarına karşı değildir! Gönderen : Ümit Aksoy semalaksoy@englishwest.com Mesaj: Nevval Hanım’ın nerede olursa olsun kadınlar, çocuklar, gençler ve insanlık adına iyi şeyler yapacağını biliyorum. Onu destekliyorum. Dualarım ve tüm kalbimle yanındayım. Gönderen : b_ayvaz@hotmail.com slm nevval hanım sizi cok begendigimi söyleyim siyasete giriyormuşunuz hayırlı olsun nasıl anlatsam bilemiyorum sizin gizli hayranlarınızdan biriyim sade bir hayat yaşayan biliyorum sizi rahatsız edmek istemezdim kusarabakmayınız içimden geldigi gibi davranmak istedim sizi ve yazılarınızı begeniyorum özellikle sizin gülümsemeniz cok hoşuma gidiyor birde size kırmızı cok yakışıyor dedimya sizin hayranızım biliyorum hakkım yok bunları size söyleme sizin dünyanız farklı bizim ki nevval hanım kusarabkmayınız sizi rahatsız edmek istemezdim hani olurya her gençin bir sanatcı hayranı benimkide sizsiniz ama buna hakkım yok siz cok başarılı ve popiler birkişisinzi hoşcakalın nevval hanımm en kötü günüz her zaman ki gibi neşeli gülüşün olsun biraz sacmalatıkma kusar bakmayınız içimden geldigimi söyledim sizi kırmak istemedim beni anlayışla karşılarsanız sevinirim hoşcakalınız yakamoz Referans ‘ taki röportajını okudum. Gerçektende güzel yazılmış. Özü ve yazılımı, ifade edilişi ile sana yararlı,dost bir tanıtım diyebilirim. İçten,sempatik,bilgili,deneyimli kişiliğin ön plana çıkmış. SEN sin yani! Bazı röportajlarda kişi den çok arkasındaki parti,yada konular,olaylar ele alınır..Burada gerçektende ”sen” varsın. Hadi inşallah.. Yolun açık olsun! İsmail Cem tüm yakışıklışığı ,kariyeri,zenginliği,ailesi,kültürü ile devamlı KISKANILAN ve engellenen kişilerden olmuştu! Türkiye ye dahafazla yararlı olabilirdi. Seçilemiyecek yerlere konuldu,kayseriden yine seçilmişti! NEden böyle yaparlar,niçin? KALİTESİZ bir yığın insan! Hangi partiden olursan ol,doğru kişisin sen bu yolda… Sol ‘un kadınları engellediği pek doğru gibi gelmedi bana…AKP engelliyebilir,başörtüsü ve muhafazakar anlayışıyla olsa olsa.. Cem in ölümü ile,üniversite yıllarım,o heycanlar gerilerden geldiler,aklıma gönlüme düştüler teker teker… Hüzünlüyüm hala..İdol’ümükaybettim,bir devir kapandı benim için,sanki zaman azalıyor gibi geldi.. Doğruyu yapıyorsun,ŞİMDİ DEĞİL İSE NE ZAMAN? Selamların En Güzeli Zaman Gaztemizin Sultanı Neval Hanıma olsun… Şu alt üst olmuş zamanda,ZAMANımızın aydın yorumcusu sizi severek okuyoruz…Sizleri okuduğumuzdaki aldığımız hazzı, muttluluğu kelimelere dökmek mümkün değil.Bu mutluluğu, hazzı;daha fazlasıyla bizlere yaşatmanız için güzel şehrimiz KAYSERİ de bizleri aydınlatmanız,onurlandırmanız dileğiyle,

Konferans

Ocak 15 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Antalya’da yaptığım konuşma ALman gazeteci ve siyasilerine: Ben konuşmamda değineceğim konu başlıklarını önce sıralamak isterim. 1.Alman elitlerinde zihinsel bir devrim gerekli 2.Euro-İslam kavramı yanlış, onun yerine modern İslam demek daha doğru. 3.Almanya teröre kaynak olan radikal İslamcılara yataklık etmekten vazgeçmeli 4.Yeni Avrupa düşünü kurmak, projelendirmek gerekir. Global hoşgörüye ihtiyacımız var. 5.Almanya Türkiye’de insana yatırım yapsın.Böylece kendi geleceğine yatırım yapmış olur. Gençlerin ve kadın nüfusun kalitesini arttırmasına yardım etsin. 1.Avrupa Türkiye ilişkilerinde Türk-Alman ilişkileri belirleyici niteliğe sahip.en çok Müslüman nüfusa sahip Alman medyası önyargılarına çok düşkün. Fundemantalizm, terör içeren olaylar bu bölgede(Ortadoğu ve hinterlandı) Çünkü burası geridir.” Diyen Alman Bakan yalnız değil. Kısaca “West and Rest” diye tanımlanan “Batı ve Ötekiler” arasındaki kültürel temelli çatışmanın geleceği belirleyecek ana eksen olduğunu söylüyordu Hungtington da. Alman elitinde ve siyasetinde bu daha derin bir “öteki” kavramı üstüne oturuyor. Acilen Alman eliti ve siyasetinde zihinsel bir devrim gerekli. Temel ırkçı bakış Stern’de yayınlanan karikatürde ruh buluyor ve kendini üstün gören bir elitle karşı karşıya olduğumuzu anlatıyor. Farklı kültürlerle eşit düzeyde ilişki kurabilme kapasitesini artık artırmak zorunda Almanlar. Avrupa’ya ait olmak insan hakları konusunda hiç hata yapmayan bir kültüre ait olmayı gerektiriyorsa Avrupa’da temiz bir millet bulamayız. Almanlar ise tarihlerini benden iyi biliyor. Referandum meselesi de bu zihniyetin bir parçası. Avrupa Birliği halkların isteğiyle olmadı. Avrupalı liderlerin iradesiyle doğdu,politik vizyonun bir parçasıdır AB. Bugün Avrupa’da AB için referandum yapılsa ne çıkacak?AB mi kalır ortada?Alman halkı marka dönmek isteyecektir. 2.Euro-İslam kavramı yanlıştır. Amerika’daki Müslüman göçmenlere ne diyeceğiz o zaman? Yankee-İslam mı?Yoksa Euro-Hıristiyanlık doğru olur mu?Dinler evrenseldir ve kıta kökenli tarifleri olamaz. Euro-İslam kavramı coğraya odaklı bir içselleştirme.Bu yanlış.Eğer Euro burada uygarlaşma-modernleşme anlamında kullanılıyorsa zaten bu bütün dünyada geçerli bir misyon olmalı. O nedenle Modern İslam demek daha anlamlı geliyor bana. Dünyanın farklı yerlerinde modern İslam anlayışı ve dönüştürücü akımlar sizin tarafınızdan desteklenirse bu Euro-İslam’dan daha etkili bir misyon olur.Yoksa sadece Euro’yı desteklemek yeterli mi sizin için? Terör bunun tersini bize kanıtlıyor. Modern İslam’ın temsilcisi Türklerdir. İlk islam’ı kabul ettiklerinde de çağın modern yorumlarını çabuk kabullenen, kadın erkek bir arada yaşama kültürü olan Türkler İslam’ı Avrupa’ya taşıdılar bin yıl önce. Bunun kanıtları bütün Balkan ülkelerinde ve kentlerinde bulunuyor. Bir Saltuk Sultan dergahına ya da gül Baba tekkesine giderseniz Türkçe bilmeyen insanların Türkçe okudukları dualar sizin de duygularınızı ayağa kaldırır inanın.Çünkü o saflık ve farklı kültürlerle benzersiz iç içe geçiş o kültürel zamanlardan bir hediye gibi.Yüzlerce yıl yoğrulup kaybolmamak için çok insani bir merkezde olmak gerekir. Çünkü insan eskimez. Mevlana bir diğer örnek bu konuda. O bir Belh Türkü ve 800 yıldır yaşıyor insan sevgisiyle. Türkler bu misyonun taşıyıcısı. Atatürkle bu misyona politik bir kıvam da verdiler ve sizin istediğiniz reformlardan daha fazlasını yaptılar. Hiç biriniz alfabenizi, giyiminizi,saatinizi, ölçülerinizi, kitaplarınızı,eğitimi değiştirmediniz. Kadına toplumda 1923 de yer açmadınız.Yasalar çıkarmadınız. Biz yaptık. Hem de bunu 80 yılda içselleştirdik. Bugün modern yaşam kriterleri en uzak noktada bile kabul ediliyor. Çarşaf giyen kadın bile kızlarını okula kendi getiriyor,okusunlar diye. Siz bunu anlamıyorsunuz. Siz de bizdeki şekilciler gibi sadece yüzeye bakıyorsunuz. Biraz derinlik lütfen.Modern İslam’ın temsilcisi Türkiye desteklenmeli.Dünyanın başka yerlerine örnek olabilmeli. 3.Avrupa ve Almanya fanatik İslam’a ve Siyasal İslam’a hoşgörüyle bakmaktan vazgeçmeli. 11 Eylül bu konuda en iyi uyarıcı oldu. Bir çok suçlu sizde bulundu. Demokrasi adı altında onlara yataklık etmek dünyaya zarar vermektir. Vahhabiliği güçlendirmektir. Stern Türklere hakareti bu kadar rahatça yapabiliyorsa Neo-Nazilerin eski Doğu Almanya eyalet meclislerine girmelerine hayret etmemeli.50 yıl sonra bile sağlam köklerin varlığını gösteren ırkçı kalkınış Neo-Naziler ve sağcıların yükselişi Almanya’nın AB içindeki ruhu kavramadığını anlatıyor. Yeni Avrupa’yı düşleyin lütfen. Türk işçilerinin modern insani değerlere uyumlu , insancıl Müslümanlık anlayışları dikkate alınmalı.Türk işçiler öne çıkarsa radikaller geriler. Bunun en iyi örneklerinden birini Solingen’de yaşadım. Evi kundaklanan ailenin beş çocuğu ölmüştü ve anneleri bir tek nefret sözcüğü etmedi bana. Sadece bana değil,medyaya da etmediği için Cumhurbaşkanı kendisine madalya vermişti. Halkları birbirine düşürecek gücü olan bu okuma yazması olmayan Anadolulu işçiler en ufak bir saldırganlık göstermediler. Onlar aptal değil, kültürleri ve inançları sevgi odaklı. Araplar korkudan,biz sevgiden Allah’a inanırız.Anadolu hoşgörüsüyle ünlü bir kültür. Müslüman göçmenler içinde Türk işçiler nefret taşımayan bir kültürden.Teröre karışmayan ve sevmeyen bu Müslüman işçilere Alman devleti ve halkı farklı davranmalı. Yoksa teröristlere prim verirsiniz. 4 Yeni bir Avrupa düşlemek gerekiyor.Çok farklı diller,dinler ve kültürlerin yer aldığı Avrupa’yı.İlk defa meşru olarak Müslümanların da ye aldığı Avrupa doğuyor. İspanya’da kılıçtan geçirilen Müslümanlar ve yanan Kordoba’dan sonra, geri çekilen Müslüman Osmanlı imparatorluğundan sonra ilk defa Müslümanlar Avrupa’da yan yana yaşamaya geliyor. Hala buna hazır değil misiniz 1000 yıl geçti. Osmanlı İstanbul’unda en başarılı isimlerden biri ,Rönesans İtalya’sının hoşgörüsüzlüğünden kaçıp imparatorluğa sığınan Musevi Giacomo di Gaeta isimli doktordu. Sokaklarında Türkçe,Farsça,Arapça yanı sıra Rumca,Ermenice,İtalyanca,Arnavutça,Bulgarca ve Sırpçanın konuşulduğu İstanbul’da milliyetçiliğe meydan okuyan tavır yüzlerce yıl sürdü. Halkların kaynaşmasını Osmanlı kültürü sağladı. Çok uluslu ve çok kültürlü bu imparatorlukta yaşanan karşılıklı sevgi ve saygı bugün Avrupa’da daha yakalanamadı. Rum,Musevi ,Ermeni ve Türk bayramlarını komşular sırayla kutlardı.Dinlerin bir şölen yeriydi İstanbul. Dahası mum yakmaya ve dua etmeye birbirlerinin kiliselerine,yatırlarına da giderlerdi. Tıpkı bugün de gidildiği gibi. Dante “Cehennem”ine Hz. Muhammed’i atarken Mevlana “Ne olursan ol,gel!” diye sesleniyordu insanlığa. “Bu kapı umutsuzluk kapı değil” diyordu. Bugün genişleyen Avrupa’ya baktığımızda daha Avrupalıların çok yol alması gerektiğini görüyoruz. “Önde gelen kültür” olarak Batı kültürünü seçkinci bir anlayışla görmeye devam eden Avrupalılar yeni bir Avrupa düşlemek zorunda.çok farklı diller,dinler,kültürler arasında Türkiye ile ilk kez meşru olarak İslamiyet girecek kıtaya. Halkların ve kültürlerin kaynaştığı bir kültürden gelen Türkler Avrupa’nın kale beylikleri,prensliklerine yeni bir anlayış getirebilir.Çokkültürlülük Huntington’ın dediği gibi Batı karşıtı bir ideoloji mi? Batı’nın Ortaçağ’daki ve sonrasında izleri silinmeyen “yüce ve tek Hıristiyan Batı kültürü” ideolojisine bir son vermek gerekmeyecek mi? Sınırsız ve çokkültürlü Avrupa yeniden biçimlenecek bir hamura benziyor. Bundan kalp şeklinde kurabiyeler de yapabilirsiniz, kale burçları da! Yalnız Batı kültürüne komşu gelen farklı kültürler çok kültürlü bir dünya kurabilecek mi? Yoksa Stern gibi saygın sanılan bir dergide yayınlanan karikatür gibi dışlayıcı,ırkçı bakış devam edecek mi? Avrupa kendini sorgulamak zorunda. Bunu Bosna savaşında yapmadı, bari genişlerken yapsın. Eğer Avrupalılar kimliklerini ve genişleme sürecindeki çok kültürlü yeni durumu sorgulayarak yüzleşmezlerse bunu faşistlere ve Neo-Nazilere bırakmış olacaklar. Müslüman komşularla yaşamaya başlayacak Avrupalılar ve Almanlar kim olduklarını,duygularını şimdiden tartışmaya açmalılar. Türkler de Avrupa kimliğinin sadece ekonomik olmadığını kavramak zorundalar. Ortak payda insani değerler ve hümanizmanın paylaşılmasıdır. Türkiye’nin bir model olup olmadığı tartışması ise naif bir kulvarda seyrediyor. Türkiye model olmuştur olacağı kadar. Ortadoğu’da ve Arap ülkelerinin halklarında özlemlere denk bir yaşam tarzı kurmuştur. 80 yıllık değil,800 yıllık bir modeldir. Bunu küçümsemek Batı’ya kazandırır mı?Onun için “öteki” olan Müslüman kimlik modeli Türkiye. Osmanlı İstanbul’unu düşleyin Avrupa yeni ruhu kazansın. 5.Almanya Türkiye’de genç ve kadın nüfusa eğitim yatırımı yapmalı.Katkıda bulunmalı.Bu kendi geleceğine yatırım yapmaktır. Avrupa’nın yılda 1milyon işgücüne ihtiyacı var.Türkiye size en yakın kültür,Türkler en uyumlu kültür.En genç ve kalabalık nüfusa sahip olmamız dezavantaj değil,sizin için avantaj sayılır.Bu potansiyeli birlikte modernize edelim, geleceği kuralım. İnsanların mutlu olduğu bir cazibe merkezini Almanya ile birlikte yaratabiliriz. Böylece Irak,İran gibi Vahhabiliğin üssü olan ülkelerin modelini yıpranır. Almanlar ayrıca Kürtlerin daha iyi bir hayata kavuşmasını her zaman ister bildiğim kadarıyla. Hem Türkiye’yi AB’ye sokmamam,tecrit etme politikasını da Almanya böylece terk ederek daha global bir oyuncu olabileceğini kanıtlar. Avrupa’nın korkulu rüyası serbest dolaşım hakkı belki de bir barış ve entegrasyon projesinin ilk adımı olur. Avrupa’da ve dünyada radikallerin önünü kesecek model Türk modelidir ve Türk İslam anlayışıdır. Gelin biz dünya güvenliği için ortak bir proje üretelim. Finans sizden, kültür ve model bizden. Dünyanın güvenliği için en ideal model ve yatırım Türkiye’dir.

Irak savaşındansonra

Ocak 15 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Irak’ta savaş başladıktan sonra yabancılara verdiğim bir konferans metnidir.

SAVAŞ SONRASI TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ÖNEMİ Ben müslüman bir Türk kadınıyım. Geri çekilen Osmanlı topraklarından göçmen annem ve babam yeni Türkiye’ye. Girit’te doğmuş anne babam,Midilli’de doğmuş büyümüş baba babam, Rumelinde doğmuş annem,Rodos adasında doğmuş babam. ben İzmir’de doğdum. Ege kıyılarındaki bu güzel kentte büyüdüm. batı eğitimi veren okullarda okudum,hem de sıkı bir dini terbiye aldım. Bu benim hayatımı hiç kısıtlamadı. Babam hep kız çocukları okumalıdır derdi. Üç kız kardeş böyle büyüdük.Dört kardeşimden ilk kez Ankara’yı yani Anadolu gören ben oldum. Başka bir dünya vardı Doğu’da. Bu merak beni aldı İran’a kadar götürdü. Dört yıl İran’da yaşadım. Humeyni devriminin canlı tanığı oldum. Ortadoğu’yu, İran’ı,Orta Asya’yı gezdim. Avrupa’da yaşadım ve gezdim. Kuzey Afrika’yı ve Afrika’nın önemli ülkelerini gezdim,inceledim. Bir antropolog olarak dünyaya bakan biriyim. Türkiye’nin kültürel kökleri bütün bu gezdiğim yerlerle ilişkilidir. Budapeşte’de islam mutasavvıfı,sufi Gül Baba tekkesinden, Çim kentinde Ahmed Yesevi türbesine, İsfahan ve Kum kent’inden Kahire’ye, Rodos ve Yunanistan’dan Kırım’a Kafkasya’ya ve Çin’e uzanan her yerde Türk kültürünün ve sufilerinin izine raslarsınız. Bugün Balkanlarda 300 tane tekke var, kadın erkek birlikte ibadet ederler. çoğu tek kelime Türkçe bilmez ama ilahileri çok güzel bir Türkçe ile okurlar. Türkiye’de de Akdeniz kenti olan Mersin’de bir kiliseden içeri girdim Türkçe papaz ilahi okuyordu. Bilinen 1000 yıllık Türk tarihinin bir çok medeniyet kurduğunu biliyoruz. İşte Selçuklular, Osmanlılar ve modern Türkiye. Böyle geniş bir coğrafyaya yayılmış Türklerin hiç bir kültürden kendilerini üstün görmediklerini, her kültürle hemen alış verişe girdiklerini gösteriyor bize yazılı kaynaklar. Dünyada Hıristiyan, yahudi, şaman,budist,zerdüşt,müslüman Türkler var. Bu denli farklı dil,din ve yaşama tarzını benimsemiş ortak kültür. Çünkü Moldova’da Hıristiyan Gagauz Türkleri koyun kurma etmede aynı Türk geleneklerini sürdürmede ve kutsal geyik resimlerini ve boynuzlarını evlerinin dış cephelerine nakşetmede. Tıpkı bugün bile bizim Karadeniz bölgesinde olduğu gibi. Orada yediğim doğal bulgurun adı Güneydoğumuzda Urfa kentinde aynı isimle anılmakta. Buhara yakınlarında çok eski bir budist tapınağı sonra yahudi havrası olmuş,sonra camiye dönüşmüş. Komünizm gelip de dinler yasaklanınca bu mabeti gizlice hem müslümanlar hem yahudiler ibadet için aynı zamanda kullanmışlar. Kendileri anlattılar. Türkler bu denli hoşgörü sahibi bir kültürün çocuklarıdır. Bunları neden anlattım. Çünkü Türk müslümanlık anlayışını kavramak için bu kadar kısa bir bilgiye ihtiyaç var. 10.000 yıllık dünyanın en eski kenti Çatalhöyük’ün bulunduğu Anadolu topraklarında binbir renk,din,dil ve kültür var. hepsini bağrınabastı Osmanlı imparatorluğu ve bu global hoşgörüsü nedeniyle 700 yıl ayakta kaldı. Ben teoloji uzmanı değilim,ama bir sosyal bilimci olarak ve müslüman olarak bilmem gerekni biliyorum. Yoksa Türk kültürünün dününü ve bugününü anlamam imkansız olurdu. İslam kelime anlamı Barış olan bir din. İslam peygamberi Hz. Muhammed bir sevgi elçisi olarak kendinden önce gelen tüm peygamberleri ve dinleri bağrına bastı. Kuran-ı Kerim ‘de Allah onların varlığını kabul etmemizi bildirdi. Hz. Meryem anamızı sizin kadar kutsal ve sevgili olduğunu yazan Kuran-ı kerim hepimizin kardeş olduğunu söyler. bütün dinler gibi öldürmeyi yasaklar. dedikodu ve yalan söylemeyi en büyük günah olduğunu söyler. Kız çocukalrını doğunca öldüren Arap kültüründe Hz. Muhammed bir feminist gibi yorumlanacak kadar kadınları yüceltti. Kız çocuklarının öldürülmesini yasakladı,kız çocuğu sahibi olanların cennete gideceğini müjdeledi. Kendisinin ilk eşi Hz. Hatice çalışan bir kadındı ve tüccardı. Onunla birlikte çalıştı. Onu hoş tuttu. Eline süpürge alıp evin içini bile süpürdü. O her zaman kibar,nazik,temiz ve yakışıklıydı. Dişlerini misfak denen diş fırçasıyla temizlerdi. Kadınların hiç bir ev işine mecbur tutulamayacağını söyler. Eğer kadın istemezse erkek karısına hizmetçi tutmak zorundadır. Yanie rkeklere kadınlar sizin hizmetçiniz değil dedi. Hatta çocuğuna süt bile vermek zorunda değil,sütanne tutulabilir. Ona ilk iman edenler kadınlar oldu. Ataerkilliğin en ağır olduğu Arap kültüründe Hz. Muhammed bir çiçek gibi açtı. Ataerkillikle savaştı.Dört kadın almak meselesinde ise yalnız kalan kocasız kadınları korumak amacıyla evlendi onlarla. O dönemde cariyeler,köle kadınlar ve asil ailelere mensup kadınlar vardı. Çok eşlilik normaldi. Yine de o bir hevesle kadın almadı. KAdınlar onu istedi. Bugünün koşullarında durup bakarak tarihi yargılamak çarpıklıktır. Kuran-ı Kerim’de de bu mesele çok açık yazılmıştır: “gücünüzle malik olduğunuz cariyeler dışında evli kadınlarla evlenmeniz haram kılındı.” Türkler İslamiyet ile tanıştıklarında yukarıda saydığım özelliklerden dolayı,bu dini Avrupa’ya taşıyacak misyonerler olacakları belliydi. Türk kültürü bir aşk ve muhabbet kültürüdür. Kadın erkek birlikte yaşayan, kadınları eş seçerken erkeklerle savaş sanatlarında yarışan ve aileye çok önem veren Türkler İslam’ı kucakladı. Aşkla bağlandı. Kadın erkek ibadet edip, zikir yaptı ve müzikle dansı Müslüman ruh dünyasına soktu. Bu nedenle Orta Asya’dan Hz. Yesevi Arap alimlerinin hücumuna uğradı. siz fuhuş yapıyorsunuz dendi Türklere. O da bambu bir kamış içinde bir parça ateşle pamuk yan yana koydu ve onlara gönderdi. Açıp baktılar ne ateş sönmüş, ne pamuk yanmış. Mesaj şuydu: bizim gönlümüzdeki iman ateşi sönmez hem de yanımızdaki pamuğu yakmaz. Bu nedenle kadın azizeler bizim topraklarımızda boldur. Mevlana tüm dünyanın bildiği sufi,filozof. Mevlana bu kültürden doğdu. Bunları anlatmamın nedeni Sayın Ruprecht Polenz’in sözleri: “Fundemantalizm, terör içeren olaylar bu bölgede(Ortadoğu ve hinterlandı) Çünkü burası geridir.” Bu yargıyı paylaşan Batılı sayısı hiç de az değil. Ortadoğu Osmanlı yönetimindeyken de Vahhabilik ve Selefilik başladı ve bununla Osmanlılar mücadele ettiler. Kavalalı Mustafa Paşa kılıçtan geçirdi hepsini. Oysa petrol için emperyal güçler bu akımları Osmanlılık ve Türklük karşıtı olarak beslediler, büyüttüler. İşte, bugün dünyanın başına bela olan terör “gerilik”ten değil. Teolojik ve politik beslenmeden kaynaklanıyor. Günümüzde Ortadoğu’ya ait sosyal perspektif olmadan güvenlik tartışması yapılamaz. Güvenlik meselesinin tam ortasında “İslam,gericiler ve geri halklar” oturmuyor.Kültür ve insan oturuyor. Halksız bir güvenlik modeli yok. Kültürler ilk kez globalleşmeyle birlikte etkileşim serbestliği içinde. Bugüne kadar Ortadoğu’da Türkiye ve İstanbul cazibe merkeziydi. ABD model demokratik ülke üretebileceğini sanarak Powell ağzından şöyle dedi: “Ortadoğu’da iki demokratik ülke var:Türkiye ve Irak”. Model ülke üretmek bilgisayar simulasyonlarına benzemez. Bugünün Irak savaşı sonrası gerçekleri bunu çok net gösteriyor. Ülke bazında bir değerlendirme yaparak Irak savaşına karşı tavır alışları değerlendirmek gerekir. Türkiye: Global oyuncu olma fırsatını kaçırdı.Seyirci olmakla yetindi. Her konuda savunma refleksi göstermekle kaldı. İç politikada tepkisellik yapısını dış politikaya taşıyarak diplomatik çözümleri görmez oldu. Almanya: Global oyuncu olmak istemedi. Bosna savaşını bile ABD’lılar geldi,çözdü. Helmut Kohl’un eski güvenlik danışmanı Von Horst söyle dedi: “Biz sadece tepki gösteriyoruz. Ama bir şey yapmıyoruz. Eylemsizlik sadece.” Buna “oma politikası” demek mümkün. Sadece uzaktan homurdanma! İran:Şialığın merkezi olma gücünü kaybetmek istemiyor. Kum’u Necef’in önünde tutmaya çalışıyor. Yayılmacı politikasını izlemeye devam edecek,teröristleri koruyacak. Suudi Arabistan: ABD askerlerini üslerden çekiyor. Vahhabiliğin memleketi terör fikirlerine finans ve teolojik merkezi olmayı sürdürecek. Suudi prensi bunun tehlikesini gördüğü için reform paketi hazırlamaya çalışıyor. Reform belediye ve bölge seçimleriyle başlayacak,sonra parlamento seçimleri yapılacak diye belirtildi. Ancak kadınlara geçit yok!Oy hakkı verilmiyor. Filistin: Terör alt yapısı temizlenmeye çalışılıyor. 2005 ‘e kadar barış planı uygulamasına geçilecek. Kendilerine ülke isteyen Filistin’i bunun karşılığında İsrail tanıyacak deniyor. İngiltere: Genişletilmiş tek kutuplu dünya öneriyor. ABD ile yapacağı öncülükte yeni bir dünya düzeni ve buna Rusya’yı da davet ediyor. Rusya: Avrasya Ekonomik İşbirliği’ni askeri işbirliğine dayandırmak istiyor. NATO gibi askeri bir ittifak kurma çabasında. Irak’ta savaş sonrası neler olacak? * Irak’ta savaş sonrası neler olacak sorusu aslında dünyada neler olacak? sorusu ile yakından ilgili. Çünkü ABD’nin Irak operasyonu global planda büyük kırılmalar yarattı. BM çatladı, NATO çatladı, Batı ittifakı çatladı. Avrupa çatladı. Ve bu kırılmanın ne yönde gelişeceği henüz belirsiz. Kırılma artacak mı? Yoksa çatlaklar onarılıp yeniden global bir işbirliği sağlanacak mı? Atlantik ittifakı ABD ile Avrupa arasında yeniden kurulacak mı? Yoksa şu anda Avrupa’nın çekirdeğinde gelişen Fransa-Almanya ittifakı Giderek ABD’ye karşı yeni bir odak, yeni bir güç haline mi dönüşecek? Rusya’nın da Fransa-Almanya’nın yanında yer alması halinde Avrasya’da ABD’nin karşısında yeni bir İttifak Cephesi mi doğacak? Yaşlı ve yorgun Dünyamız o milyonlarca yıllık çok uzun tarihinde ilk kez Avrupa-Avrasya gibi Kıtalararası güç bölünmesi ve cepheleşmeye mi sahne olacak? Avrupa’nın Geleceği Anti-Amerikan ve Pro-Amerikan politikalardaki saflaşmaya göre mi Şekillenecek? ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in kullandığı Eski Avrupa-Yeni Avrupa tanımları aslında bu tarz bir bölünmeyi ABD Yönetiminin teşvik ettiğinin de işaretlerini veriyor. * Irak’taki gelişmeler hem bu soruların yanıtları tarafından belirlenecek. Hem de Irak’taki gelişmelerin kendisi dünyadaki yeni bölünme ve saflaşmanın yerini ve rolünü tayin edecek. • Burada asıl tayin edici olan ABD’nin ne yapmak istediği ve istediklerini ne kadar yapabileceği. • Almanya, Fransa,, Rusya ve Türkiye gibi ülkeler açısından ise soru şu: ABD’nin Irak’ta yapmak istediklerine destek olmak istiyorlar mı? ABD planlarının Irak’ta başarılı olmasını istiyorlar mı? * Yoksa bu plan ve hesapları yanlış mı buluyorlar? ABD’nin Ortadoğu’da hegemonya peşinde olduğu görüşüyle ABD planları ve hesaplarına karşı mı çıkıyorlar? • Tabii bölgedeki diğer ülkelerin plan ve hesapları da gelişmeleri etkileyecek. • Ayrıca Irak’taki çeşitli güçlerin ne yapmak istediği de önemli. Bütün bu planlar ve hesapların çatışması ve çakışmasından doğan süreç Irak’ın yeniden biçimlenmesinde rol oynayacak. Nasıl bir tablo çıkacağını ise hep birlikte göreceğiz. Ben Irak’ta bundan sonraki gelişmelere değişik bir açıdan jeo-kültürel açıdan bakmak istiyorum. Çünkü jeo-stratejik ve jeo-politik yaklaşımların altında ve özünde aslında jeo-kültürel tanımların yattığını düşünüyorum. Ekonomi politikalarının da temelde kültürel yaklaşımlara şekillendiği görüşündeyim. Çünkü bir ülkede üretim yapısı ve üretim kültürü o ülkenin temel kültürel özellikleri ile de yakından ilişkilidir. ABD’nin Ortadoğu’ya ve Irak’a müdahalesine bakıldığı zaman bazı temel öğeleri kısaca hatırlamakta yarar var: -ABD bu müdahaleyi kendi güvenlik gerekçesi ile yaptı Çünkü 11 Eylül ABD’nin kendini çok güvenlikte hissettiği kendi kıtasında, kendi topraklarında vurulabileceğini gösterdi. Bu ABD’de Pearl Harbour baskını kadar derin bir travma yarattı. Bush yönetimi, Cumhuriyetçilerin Şahin kanadı ve Neo-Conlar kendi global güvenlik ve dünyaya nizam verme planlarını 11 Eylül temelinde daha kolay ve rahat geliştirdiler. – Bu düşüncenin temelinde şu anda dünyada ABD’ye yönelik esas terör tehdidinin (Kuzey Kore nükleer tehdidi bir yana bırakılırsa) radikal İslam’dan geldiği tespiti yapılıyor. – Bu yüzden ABD radikal İslam’a yataklık yaptığını düşündüğü Ortadoğu’daki Arap İslam ülkelerini yeni bir düzene sokmak istiyor. Bu ülkeler Irak’tan sonra Suriye, İran ve Suudi Arabistan. Bu süreç içinde Filistin sorununu da çözüp Filistin-İsrail barışını sağlamak istiyor. Böylece uluslararası İslamcı terörün en önemli gerekçelerinden biri olan Filistin problemi ortadan kalkmış olacak diye düşünüyor ama bu kolay değil elbette. – Bu İslam ülkeleri genellikle diktatörlük, krallık veya olgarşi ile yönetiliyor. – ABD öncelikle bu ülkelerde Batı tipi bir sistem kurmak istiyor. – Batılı sistemin temel özellikleri ise serbest piyasa ve serbest seçimler. – ABD şimdi ırak’ta iddialı bir şekilde “bombalarla gelen demokrasi” modelini uygulamaya çalışıyor. – Irak toplumunu, Saddamı ve dikta rejimini yıktıktan sonra sıfırdan demokratik ve Batılı modele uygun şekilde yeniden inşa etmek istiyor. Bu dünyada ilk kez denenen bir yöntem. İlk kez denenen bir model. Eğer bu model tutarsa, diğer Ortadoğu ülkeleri için örnek teşkil edecek. Ve modelin diğer ülkelere ihracı ve yayılması gündeme gelecek. Model tutmazsa ya da başarısız olursa, ABD yönetimi ve özellikle Bush yönetiminin hanesine başarısızlık olarak yazılacak ve belki de Bush ve ekibinin yönetimden devrilmesi ile sonuçlanacak. Yeni gelen veya gelebilecek farklı bir ABD Hükümetinin Ortadoğu’da böyle bir değişim planını ne kadar ve nasıl uygulayacağı ise şimdilik belirsiz. – Ancak belirli olan şey şu: Bush’un Irak’ta bu deneyinin başarısı için yaklaşık 18 ayı var. Çünkü ABD seçimleri 2004 kasımında yapılacak. Ve o süreye kadar Irak’ta yaşanacak gelişmeler Bush yönetiminin performans kriteri olacak. -Bush’un giriştiği bu deneyin ve Irak modelinin en önemli özelliği müthiş iddialı kültürel bir değişim projesi içermesi. Doğu ve İslam toplumlarının geleneksel sosyal ve ekonomik özelliklerine sahip Irak’ta kısa sürede Batılı bir toplum sisteminin kurulmasını öngörüyor. Kurulmak istenen bütün temel kurum ve mekanizmalar Batı patentli. Partiler, parlamento, özel şirketler, özel girişimler, merkez bankası, borsa ve serbest medya ve kamoyu ile birlikte Batılı bir sistemin ABD’nin askeri denetimi ve finans desteği ile Irak’ta kısa sürede kurulması öngörülüyor. – Tabii böyle bir deneyin başarısız olacağını baştan öne sürenler de var. Bunlar ABD’yi aslında petrol ve hegemonya peşinde koşmakla suçluyorlar. Onlara göre Doğulu bir toplumda iki senede Batılı bir toplumsal-ekonomik sistem kurmak tam bir hayal. Ve ABD başarısız olmaya mahkum. – Irak’tan gelen ilk haberler, Şii gösterileri, kurulan İslamcı partiler, Kürtlerin etnik temelli federal yapılar özlemi ve diğer tüm gelişmeler ABD’nin başarısından kuşku duyanları haklı çıkaracak gelişmeler. – Ancak bunların yüzeysel olduğunu ve ABD’nin planlarını daha sistemli ve güçlü şekilde uygulamaya başlayınca istediğini yapacağını öne sürenler de var. Daha çok ABD yönetimine yakın kalemlere göre ABD bu konuda daha çok “demir yumruk” ile davranmalı ve iktidar boşluğundan Şiilerin, İslamcıların ve yamacıların, şarlatanların ve diğer çetelerin yararlanmasına izin vermemeli. – ABD içinde ırak’ta izlenecek yol konusunda Ağır İşgal ve Hafif İşgal’i savunan farklı gruplar var. Ağır işgalciler denetim ve yeniden inşanın daha çok ve bilfiil yönetim sandalyesine oturan ABD’li ekip ve elemanlarla yapılmasını istiyorlar. Bağdat’ın 4 bin Amerikan askeri polisi (MP’ler) ve 900 polis panzeri ile denetlenmesi Ağır işgalcilerin mayıs sonlarına doğru uygulamaya çalıştıkları bir plan. Aynı şekilde kilit bakanlıkların yönetiminde de en az iki sene ABD’li isimlerin bulunmasını istiyorlar. – Şiiler ve Ahmet Çelebi gibi ABD desteği ile dışarıdan gelen yönetime aday muhaliflerin büyük çoğunluğu ise ABD’lilerin mümkün olan en kısa sürede, hatta hemen çekip gitmesini istiyorlar. Bunlar polis, güvenlik, ordu denetim ve temel devlet kurumlarının eleman ve yönetiminin tümüyle baştan Iraklılara bırakılmasını istiyorlar. – Bu iki yaklaşımın hangisinin Irak’ın yakın geleceğine (önümüzdeki 6 ay-1 sene) damgasını vuracağı ise henüz belirsiz. -ABD aynı zamanda petrolde özelleştirme, özel şirketlerin ve KOBİ’lerin hızla geliştirilmesini istiyor. Borsa ve hisse senedi yoluyla Iraklı bireylerin ekonomik kalkınma ve refaha giden yolunun önünü açmak istiyor. – Aslında burada Doğu ve Batı insan tipi arasındaki temel soysa-kültürel farkta bir savaş cereyan ediyor ve edecek. -Doğu tipi Dikta rejimlerinde para ve güç tepeden aşağıya iktidarda olan kişi, aile, parti, aşiret ve etnik bağlara göre dağılır. Baas tipi dikta partileri yıllarca devlet mekanizmasını böyle yönetmiş ve kendine bağlı adamları toplum üstünde bir tür devlet çetesi gibi besleyerek, toplumu kontrol altında tutmuştur. -Doğu toplumlarında kültürel olarak da lider, devlet ve aşiret önemlidir. Birey önemsizdir. Birey hiç birşeydir, birey kolayca harcanabilir. Öldürülebilir. Hesabı bile sorulmaz. -Batı toplumlarında birey odak noktadadır ve önemlidir. Toplumsal kalkınma ve devlet bireyin refahı ve mutluluğu içindir. Birey önemlidir. Bireyin sosyal ve ekonomik güçlenmesi Batı tipi demokrasi modelinin temel taşıdır. – Ancak Batılı gözlerin çoğu kez ihmal ettiği bir gerçek daha vardır. Doğu toplumlarında birey kendi sosyal güvenliğini ve dayanışmasını aşiret-tarikat veya cemaat içinde bulur. Buruya giren üye olan, bir cemaate katılan kişiler iyi kötü daha çok korunur ve zor günlerinde yanında destek bulur. -Şimdi Irak’ta Şiilerin milyonlar halinde sokağa dökülmesine ve bu kadar örgütlü davranmasına şaşanlar, Şii toplum örgütlenmesinin mahalle imamlarına kadar inen dini-siyasal örgütlenme modelini bilmiyor demektir. Şiilikte imamlık yalnızca Batıdaki p/apaz gibi dini bir fonksiyon değildir. O mahallenin hem imamı, hem muhtarı, hem yargıcı, hem de küçük çaplı bankasıdır. Bu fonksiyonların toplumsal doku içinde nasıl bsir ağ kurduğunu bilmeden toplumun duygu, yapı ve reaksiyonlarını anlamak mümkün değildir. -Özellikle Şiilik, Sünnilikten farklı olarak dini kutsal otorite ile siyasal otoriteyi, hele İran modelinde bir devlet ve toplum kontrol sistemi haline getirmiştir. Hatta Lenin ve Stalin’in klasik mahalleye kadar örgütlü tek parti modelinin Şii sisteminde aynen tekrarlandığını söylemek yanlış olmaz. Yalnızca orada mahalle ve semt parti sekreterinin yerini, imamlar almıştır. -İşte böylesine özel, örgütlü, toplumu koruyan ve denetleyen bir yapıda Batı modelinin kısa sürede yerleşmesinin zorlukları ortadadır. Çünkü bu jeo-kültürel anlamda Doğu’dan Batı’ya kısa süreli çok şiddetli bir kaymayı içermektedir. -Şiilerin ne istediği de önemlidir. Şii merkezleri bir İslam devletinin kurulmasını ve ABD’lilerin hemen çekip gitmesini istiyorlar. -ABD’nin Irak operasyonunun en önemli sonuçlarından birisi bölgede Şiilerin ve diğer İslamcı akımların özgürlüğe kavuşup güçlenmesi oldu. ABD istemese de bu sonuç doğdu. -Şiilerin kendi arasında da farklı grupların ve ailelerin çekişmesi var. İngiltere’den gelen genç Ayetullah Hoi’nin öldürülmesinden, Irandaki Iraklı Ayetullah Hakim’ çevresini sorumlu tutanlar var. -Bir diğer ayrılık da anlayışta. Irak Şiilerin geleneksel olarak İranlı Şiilerin ve Humeyni’nin aksine İslam’ın devlet yönetiminde politik sorumluluk almamasını istiyor. İran Şiileri ise İran Devriminden sonra bunun tam tersini yaptı. Şimdi nasıl bir İslam modeli olacağı da İran ve ırak Şiiliği arasında bir tartışma ve ayrılık konusu. Irak Şiileri İranlıları yönetimi ele geçirip yozlaşmakla suçluyor. -Kuzey Irak Kürtleri de ABD’nin garantisinde federal va mümkün olduğu kadar otonomiye sahip Kürt devleti istiyor. Kürtler arasında Barzani ve Talabani aşiretleri egemen ve kurulan ve kurulacak parlamentoya rağmen aşiret ilişkileri toplumsal işleyişi belirliyor. -Bölgedeki diğer ülkelerin konumuna da bakmak gerek: İran: ABD İran’da molla rejimini devirmek istiyor. Bunun için Avrupa’yı nükleer silah konusunda kendisiyle birlikte İran yönetimini sıkıştırmaya çağırıyor. İran’da molla rejimi ABD ile daha iyi yumuşak ilişkiden yana, İran halkı ve gençliği ise ABD kültürüne hasret. (Bak: Nevval Sevindi. Zaman. 06.05.2003) Suriye: Genç Esad’ın yönetimi tedirgin. ABD onu Filistin’de şiddet yanlısı Hamas ve Hizbullah gibi örgütlere desteğini kesmeye ve İsrail ile barışa zorluyor. Ülkede demokratik seçimlerin altyapısının hazırlanmasını istiyor. Suudi Arabistan: ABD bu ülkedeki askeri üssünü kapattı. Suudi Arabistan demokratik reformlara hazırlanıyor. Ülkede 2-3 yıl içinde yerel ve belediye seçimlerinin yapılması ve 5 sene içinde yeni bir parlamento seçimi olması planlanıyor. Kadınlara oy hakkı henüz yok. Vahhabi akımı da güçlenebilir. Mısır: Mübarek yönetimi Müslüman Kardeşler ile ilişkileri alttan alta geliştiriyor ve onların daha güçlü ama sessiz şekilde sahneye çıkmasını sağlıyor. Müslüman Kardeşler ırak’ta örgütlenmeye başladı. Arap-İslam milliyetçiliğinin şiddete karşı ama güçlü siyasal akımlarından birisi. Mısır’da daha da güçlenebilirler. Filistin-İsrail: ABD baskısı ile seçilen yeni başbakandan son9ra ABD 2005’e kadar barış planı yol haritası açıkladı. Buna göre Filistin terör örgütlerinin altyapısını yok edecek, İsrail Filistin devletinin kurulmasını kabul edecek ve işgal ettiği topraklardan çekilecek. İki devletli barış olacak… Bu ülkelerdeki bütün gelişmeler aynı zamanda Irak’taki plan ve projeleri de etkileyecek. Avrupa ve Amerika arasındaki jeo-kültürel farklar: -ABD ve İngiltere global güvenlik için jandarmalık görevine soyunmuş durumda. -Fransa ve Almanya buna karşı. Global sorumluluk istemiyor. Bunun en çarpıcı örneği Bosna’da görüldü. Avrupa Sırpların Müslüman kıyımına seyirci kaldı. Sırpları Atlantik ötesinden gelen ABD kurtardı. Avrupa pasif ve seyirci konumda. Eyleme geçen ABD’yi engellemeye çalışıyor. Kendisi de bir şey yapmıyor. -ABD kapıdan çıkan, Avrupa pencereden seyreden konumunda. -Ortadoğu ve Irak’ta da böyle. BM seyirci rolde kaldı, sorumluluk almadı ve çatladı. -Avrupa BM’yi ABD’yi engelleme platformu olarak kullanmak istedi, başaramadı -BM tümüyle işlevsiz hale geldi. Varlığı sorgulanır durumda. -Avrupa yeni bir platform önermiyor, ABD ile işbirliğine yanaşmıyor. -Türkiye ABD’ye destek vermedi, ancak Avrupa’dan beklediği desteği de bulamadı. -Türkiye Ortadoğu’da ABD operasyonu sonrasında 50 yıllık Batı ittifakını zedelemiş, ancak Batı ittifakındaki ABD-Avrupa bölünmesi sonrasında ikisinden uzaklaşmış oldu. Ortada kaldı. -Türkiye destek vermediği için ABD’yi küstürdü, Avrupa ise Türkiye’yi dışlıyor. -En sıcak ilişki içinde olması gereken Türk-Alman ilişkileri, Alman politikacıların Türkiye’yi AB’ye istemeyen tavrı yüzünden, tarihindeki en soğuk ve zor dönemden geçiyor. -Fisher’in “Türkiye’yi uyutalım, unutalım” sözünü Türkiye kolay unutmayacak. – Kohl de “Türkler Avrupa kültürüne ait değil, üye olamazlar demişti. Şimdi yarı-Türk torununu AB vatandaşı olarak görmeyecek mi? -Almanya-Türkiye ilişkileri Güneydoğu’ya yönelik ortak kalkınma projesi ile ABD’nin Irak modeline alternatif olacak bir model haline getirilebilir. Global planda barışçı, işbirliğine ve uzlaşmaya dayalı Avrupalı değerler temelinde inşa edilecek bir proje olabilir. -Türkiye Avrupa’nın varoş ülkesi. Oto sanayi bölgesi. Türkiye’nin ötesinde ise kanunsuz semtler başlıyor. Avrupa Türkiye’yi daha sıkı kucaklayarak ve bünyesine alarak global güvenliği ve Ortadoğu’da güvenlik ve barış-refah kuşağını daha hızlı geliştirebilir. Modernleşme, Uygarlıklar çatışması ve Irak operasyonu Huntington’un 21. Yüzyıl’da kültürler ve uygarlıklar arasında yeni çatışmalar öngören teorisine ABD’nin Irak operasyonu sonrasında kısaca göz atmakta yarar var. Huntington bu makalesinde dünyadaki modernleşme savaşının son aşaması olarak Batı, İslam ve Konfüçyusçu (Çin) uygarlıkları arasında çatışmayı öngörüyordu. Kısaca “West and Rest” diye tanımlanan “Batı ve Ötekiler” arasındaki kültürel temelli çatışmanın geleceği belirleyecek ana eksen olduğunu söylüyordu. Huntington’un öngörüsünün bir kısmı doğrulandı. Gerçekten ABD silahlı gücü ile Irak’a müdahale etti ve Irak’ta operasyon ve sonrasında bir anlamda “uygarlıklar çatışması” yaşanıyor. Ancak Huntington’un öngörüleri başka bir anlamda doğrulanmadı. Çünkü Batı kendi içinde bölündü. Şu anda asıl büyük bölünme ve çatlak ABD ile Fransa Almanya ekseninde görülüyor. Fransa-Almanya eksenine Rusya’nın eklenmesi Batı içindeki yeni kamplaşma olarak değerlendirilebilir. Eğer bu eksene Çin de katılırsa, o zaman saflaşmayı yepyeni terimlerle tanımlamak gerekebilir. Çünkü çatışma ideoloji ve uygarlıkların ötesinde global planda gerçek bir güç ve çıkar çatışma dönüşür. Aslında işaretler bunu gösteriyor. Eğer II. Dünya Savaşı’nı son aşama sayarsak, yaklaşık 50 yıl sonra III. Paylaşım Savaşyı’na gidildiği görüşünü dile getirmek daha doğru olabilir. Bu savaş Ortadoğu’da başladı, ancak Avrasya üzerine taşınabilir. ABD uzun vadede Çin’i potansiyel tehlike olarak görüyor. Huntington’un ünlü makalesinde bu açıkça belirtiliyor. Ortadoğu’da ABD operasyonunu, ABD’nin uzun vadede Çin’le hesaplaşmak için giriştiği bir alan temizliği olarak görenler de var. MODERNLEŞME AÇISINDAN ABD’nin Irak operasyonu aslında 21. Yüzyıl’da global anlamda ilk kez gerçekleşen bir modernleşme harekatı olarak tanımlanabilir. Batı dünyası iç savaşlar ve iç kavgalarla modernleşti. Türkiye’de 200 yıllık modernleşme tarihinde büyük çatışmalara sahne oldu. Padişahlıktan, cumhuriyete ve serbest demokrasiye, parlamenter sisteme giden yol bir çok çatışmaya sahne oldu. Türkiye’de ilginç olan bir nokta vardır. Türkiye’de ordu Nizam-ı Cedit hareketinden beri modernleşme hareketinin motor gücü rolünü oynadı. Çünkü Osmanlı yönetimi Batı karşısında geri kalmasını ve yenilgilerini, öncelikle ordunun modernleştirilmesi ile dengelemeye çalıştı. Buradan hareketle Jöntürklerin çekirdeğini oluşturan genç Türk subay ve aydın kuşağı Türkiye’de modernleşmenin başını çekti. Ordudaki modernleşme hareketinin yarattığı Mustafa Kemal Atatürk çağını doğru ve çok önde kavrayan bir lider olarak, orduyu siyasi yapının altında, parlamentonun altında ona bağlı olarak konumlandırdı. Bu anlamda Modern Türkiye Batılı sistemin temel yapısı ve işleyişi üzerine kuruldu. 3 askeri müdahaleye rağmen, parlamenter sistem aksaklıkları giderilerek işlemeye devam etti. Türkiye’nin global planda tek Müslüman laik ülke olması bu kavgaların sonucudur. Atatürk’ten çok önce başlayan ve yaklaşık 200 yılı bulan bir sürecin sonunda Türkiye’de modernleşmeci güçler toplumu cumhuriyetçi, laik bir yapıya oturtmuştur. Şimdi ABD’nin Irak’ta ve diğer Ortadoğu ülkelerinde “Türk modeli”ne benzer bir sistem kurma isteğini tartışırken, Türk modeli arkasında yatan tarihi süreci ve gerçekleri bu açıdan hatırlamakta yarar var. ABD Şah döneminde İran’da diktatörlüğü savunurken, bugün bölgede diktalara karşı özgürlüğü ve hür parlamentoyu savunmaktadır. Aslında özünde belki de temelde savunulan şey ilke ve prensipler değil her dönemdeki çıkarlardır. Önemli olan o andaki çıkarların hangi grup ve kişiler tarafından desteklendiği ya da tehdit edildiğidir. Bu açıdan Afganistan ve Taliban örneği de hatırlardadır. Sovyetler’e karşı Rambo tarafından da desteklenen Afgan İslam mücahitleri ve daha sonra yine ABD destekli ortaya çıkan Taliban hareketi, Sovyetler yıkıldıktan sonra ABD açısından değerini kaybetmiştir. Ve 11 Eylül sonrası El Kaide kendine Afganistan ve Taliban yönetimi altında sığınak bulunca, ABD Taliban yönetimini bir hamlede dağıtıp kovalamıştır. Daha önce Afganistan’da demokrasi ile ilgilenmeyen ABD birden bu ülkede demokratik yapı kurmanın önemini vurgulamaya başlamıştır. Ayrıca Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren ülke içinde Osmanlı yönetimi ve radikal İslamcı tarikat ve gruplar arasında sürekli çatışma yaşanmıştır. Bugünkü Vahabilere benzeyen Kadızadeler ile liberal Sümbül Efendi’nin kavgaları buna örnektir. Osmanlı yönetimi düzeni bozan katı şeriatçı grupları gerektiğinde sürgüne yollamaktan çekinmemiştir. IRAK’TA MODERNLEŞME Irak’taki ABD operasyonu global anlamda bir modernleşme savaşıdır. ABD hem İslamcı teröre desteği kesmek, hem de Irak petrol kaynaklarını denetime almak ve petrol parasının Saddam gibi bir yerel zorbaya gitmesini önlemek için bu hareketi yapmıştır. Aynı zamanda ABD’nin global satrançta bu hamle ile diğer ülkelere üstünlük sağlayacağı da açıktır. Ancak ABD bu hareketini aynı zamanda ülkeyi modernleştirme ve uygarlaştırma hedefine bağlayarak bu anlamda kendisini de bağlamıştır. Dünyaya karşı taahhüt altına sokmuştur. Bu yüzden Irak’taki modernleşmenin başarısı ya da başarısızlığı ABD hanesine kaydedilecek artı veya eksi puanlar haline gelmiştir. Kendi iç çatışmaları ile ancak bu kadar modernleşebilen Irak (Tek parti diktası, aşiret iktidarı ve biçimsel bir laiklik, yozlaşmış bir devlet ekonomisi) şimdi ABD zoruyla Batı tipi sosyal ve ekonomik yapıya geçirilmek istenmektedir. Ortadoğu’da İran’da, Irak’ta Mısır’da ve Türkiye’de yaşanan ilerici-gerici kavgası ve modernleşme-tutucu saflaşması şimdi ABD operasyonu ile yeni bir karakter kazanmıştır. Burada modernleşme yanlılarının aynı zamanda ABD yanlısı olmak zorunda kalmaları psikolojik açıdan sorunlar yaratmaktadır. Çünkü işgalci bir gücün yanında modernleşmeci rolde görünenler, ülke halkının nezdinde emperyalist uşağı, ABD işbirlikçisi, satılmış olarak da görülebilir. Bu yüzden Irak’ta iktidara geçmek isteyen Ahmed Çelebi ve diğer bütün güçler ülkenin modernleşme projesinin ABD gölgesi ve askeri ortada görünmeden daha kolay ve çabuk olacağını savunuyorlar. Ancak ABD açısından durum farklı. Onlar da fiili ABD gücü olmadan modernleşmenin ve modern kurumların kurulup işlemeyeceği kanısındalar. Bu yüzden daha etkili, sürekli ve kalıcı ABD varlığı istiyorlar. Kuzey Irak’ta Körfez Savaşı sonrası ABD’ye götürülen “CIA Kürtleri “de şimdi Kuzey Irak’ta ABD operasyonunun önemli çekirdeğini oluşturuyor. Şu anda bölgede tek planı olan ABD. TEZ ÖNERİM: Bir demokratik ülke yaratmak isteyen ABD hemen sınırdaki GAP projesine dikkat etmeli derim. 10 yıllık yıkıcı bir terör sonrası üretim dışı kalmış bölgede bir çok alan açmak mümkün. Terör nedeniyle yıkılmış üretim yapısını canlandırmak için işbirliği yapmalıyız. Örneğin;hayvancılık. Eğer GAP cazibe merkezi haline getirilmez ise İran hayvancılığı ele geçirdiği gibi bir çok konuda cazibe merkezi olmak için çabalayacak. Almanya-Türkiye ilişkileri Güneydoğu’ya yönelik ortak kalkınma projesi ile ABD’nin Irak modeline alternatif yaratabilir. Global planda barışçı, işbirliği ve uzlaşmaya dayalı Avrupalı değerler temelinde inşa edilecek bir proje terörün kuruması için de başarı sayılır. İnsanların mutlu olduğu bir cazibe merkezini Almanya ile birlikte yaratabiliriz. Böylece Vahhabiliğin üssü olan ülkelerin modelini yıpratmış oluruz. Almanlar ayrıca Kürtlerin daha iyi bir hayata kavuşmasını her zaman ister bildiğim kadarıyla. Hem Türkiye’yi AB’ye sokmamam,tecrit etme politikasını da Almanya böylece terk ederek daha global bir oyuncu olabileceğini kanıtlar. Avrupa’nın korulu rüyası serbest dolaşım hakkı belki de bir barış ve entegrasyon projesinin ilk adımı olur. Avrupa’da ve dünyada radikallerin önünü kesecek model Türk modelidir ve Türk İslam anlayışıdır. ABD Ortadoğu güvenliğinin izole olabileceğini sanıyor. Gelin biz dünya güvenliği için ortak bir proje üretelim. www.nevvalsevindi.com

Eğitim sistemi

Ocak 5 2007Yorum Yok Kategori: Politika

İlköğretimdeki başarısızlığın altından bölünmüş aileler çıktı Öğrencilerin başarısızlık ve hırçınlığını araştıran bir okul yönetimi, 200 velinin eşinden ayrı yaşadığını belirledi. Çocuklar arasında 8. sınıfa geldiği halde okuyamayanlar var.

Parçalanmış aileler çocukların geleceğini de karartıyor. İzmir’de bir ilköğretim okulundaki 200′e yakın öğrencinin anne ve babasının ayrı yaşadığı tespit edildi. Öğrenci tanıtım formları sayesinde ortaya çıkan bilgilerde çarpıcı örneklere ulaşıldı. 6, 7 ve 8. sınıflardaki öğrencilerden bir kısmının hâlâ okuma yazmayı tam olarak öğrenemediği belirlendi. Bin 450 öğrencinin bulunduğu Seniha Mayda İlköğretim Okulu’nda, 200′e yakın öğrencinin aile sevgisinden yoksun büyüdüğü ortaya çıktı. Ailesi ayrı olan öğrencilerin, diğerlerine göre çevresine karşı daha saldırgan olduğu ifade ediliyor. Kısa bir süre önce atanan okul yönetimi, gelişmeleri fark ederek duruma el koydu. Şiddet eğilimi gösteren öğrenciler, Karabağlar Çağdaş Kahraman Sağlık Ocağı’ndaki çocuk gelişim uzmanlarına gönderildi. Yapılan gözlemlerde çocukların, aile içi şiddet, ilgisizlik, sevgisizlik, babanın kumar alışkanlığı ve alkol alması, üvey anne ya da baba baskısına muhatap olduğu tespit edildi. Öğrenciler arasındaki uçurumu ortadan kaldırmak isteyen okul müdürlüğü, ilk etapta öğrencilerin rencide olmaması için hafta sonlarında Türkçe ve matematik adı altında kurs başlattı. Kurslara katılan bazı çocuklara yeniden okuma yazma ve toplama çıkarma öğretilmeye başlandı. Bunun yanısıra okulun rehber öğretmeni, öğrenci ve velilerle bire bir görüşerek sıkıntıları çözmek için harekete geçti. Velilerinden, okuması zayıf öğrencileri yetiştirme kurslarına göndermesi istendi. Toplam 40 saat ücretsiz Türkçe ve matematik kursu verilmeye başlandı. Bir çalışma takvimi belirleyeceklerini söyleyen İzmir İl Milli Eğitim Müdürü Kâmil Aydoğan, sevgisiz yetişen bu öğrencilerin durumundan çok büyük üzüntü duyduğunu kaydetti. Okulda bir uzman görevlendireceğini ifade eden Aydoğan, aile ve çocuklar için neler yapılabileceğinin psikologlar tarafından araştırılacağını aktardı. 8 Ağustos 2004 tarihinde okula atanan Seniha Mayda İlköğretim Okulu Müdürü Ergün Dur, çocuklarda daha çok hırçınlık ve görgüsüzlük gözlemlediğini anlattı. Aile ortamı ve sevgisinden yoksun büyüyen çocukların saldırganlıklarını, okulda arkadaşlarından çıkarmaya çalıştığını belirten Okul Müdürü Dur, öğrencilere ailelerinin veremediği sevgiyi vermeye çalıştıklarını kaydetti. Beş yıldır okulda görev yaptığını söyleyen Müdür Yardımcısı Hüseyin Demir ise parçalanmış aile çocuklarının sayısının gizlendiğini, asıl sayının en az 300 olduğunu belirtti. Ege Üniversitesi (EÜ) Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ercan Tatlıdil, aile ortamındaki güvensizlik duygusunun çocuğa ve çevreye olumsuzluk olarak yansıdığını ve çeşitli sıkıntılara yol açtığını kaydetti. Bu çocukların akranlarıyla iyi ilişkiler kuramadığını belirten Tatlıdil, “Boşanan ya da ayrı yaşayan ebeveynlerin çocukları, aile ortamında güven duygusunu bulamadığı için sosyal kimliğini ve kişiliğini tam olarak geliştiremez.” dedi. Prof. Dr. Tatlıdil, konunun rehber öğretmenlerin gözetiminde çözümlenmesi gerektiğini söyledi. Eşlerin geçinemediği takdirde ayrılmasının normal olduğunu ifade eden EÜ Beden Eğitimi Yüksekokulu Öğretim Üyesi Pskilolog Yard. Doç. Dr. Feridun Dorak ise çocukların ihmal edilmemesi gerektiğini kaydetti. Dorak, “Sözü edilen okuldaki çocukların durumu tek tek incelenmeli ve bir rapor hazırlanmalıdır. Çocukların hâlâ okuma yazma konusunda mesafe katedememesi bence ailelerinden kaynaklanıyor. Anne ve babalar sadece kendini düşünmüş. İyi birer ebeveyn olmadıkları ortada.” şeklinde konuştu. Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nün (NVİ) 2003 istatistiklerine göre boşanmaların büyük bir kısmını 20 ile 30 yaş gruplarında yaşanıyor. Boşanmaların ana sebebi ise geçimsizlik olarak gösteriliyor. Öğrenci tanıtım formlarında birçok ailenin, ayrılmış olduğunu gizlediğini; ancak çocuklarla bire bir görüşüldüğünde gerçeklerin ortaya çıktığını ifade eden Demir, bu çocuklarda kişilik bozuklukları olduğunu anlattı. Genellikle iki tür kişilik gözlendiğini aktaran Müdür Yardımcısı Demir, bunların başında suskunluğun geldiğini, diğer kısmın ise tamamen hırçın ve agresif olduğuna dikkat çekti. Birkaç defa evlenip boşanmış ailelerin de bulunduğunu, bu tür ailelerin çocuklarının çok kolay yalan söyleyebildiğini belirten Demir, ana-baba okula açmak istediklerini kaydetti. Aile parçalanmalarının sebebini alkol, kumar ve şiddet olarak belirlediklerini aktaran Demir, “Bu tür çocukların yanında bir de geçimsiz ailelerin çocuklarıyla uğraşıyoruz. Bunlardan birini örnek vermek gerekirse, sınıfta devamlı uyuklayan bir öğrencimiz vardı. Uyuklama sebebini araştırdığımızda babasının alkolik olduğunu ve 9 yaşındaki çocuğa her gece bir bardak bira içirdiğini öğrendik.” dedi. Sokak çocuklarının yarısının ailesi parçalanmış İstanbul Valiliği’nin TBMM Araştırma Komisyonu’na hazırladığı sokak çocuklarının korunması amaçlayan projede, sokakta yaşayan çocukların yüzde 51,1′inin ailesinin parçalanmış olduğu tespit edildi. Aile parçalanmalarının birinci nedeni yüzde 52,5 ile boşanma. Yüzde 47,5′i ise ölüm. Çocukların sokağa çıkma nedenlerini ise şunlar oluşturuyor: “Aile içi uyumsuzluk yüzde 20,7 aile içi şiddet yüzde 20,6 zorla çalıştırma yüzde 17,1.” İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün kayıtlarına göre İstanbul’da son iki yılda sokakta yaşayan ve madde kullanan çocuk sayısı 452 olarak tespit edilmiş. İstanbul Valiliği’nin sokak çocuklarına yönelik önerileri arasında 18 yaşın altında bulunan çocukların velisinin izni olmadan iller arasında seyahat etmelerinin kısıtlanması ve çocuklara tiner satılmaması geliyor. Ayşegül Doğan, İstanbul 13.02.2005 / Zaman — In turna@yahoogroups.com, “Dr. Ibrahim ORTAS” wrote: > EĞİTİM SİSİTEMİNİN LAÇKALIĞI VE BİTMEYEN ÖĞRENCİ AFLARI > Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi, iortas@c… > > Sorun öğrencinin başarısızlığından değil, sistemin aksaklığından > kaynaklanıyor. > Dünyada genç nüfusu ile öğünen ender ülkelerden biriyiz. Maalesef plansız > gelişen yüksek nüfus artışına karşılık derslik ve alt yapı yetersizliği ve > plansızlığı nedeniyle bugün çok sayıda genç yaşamlarını rahat sürdürebilme > kapısı olarak üniversiteyi görmektedirler. Gerçek anlamda ilkokuldan > itibaren çocuğun yeteneğine göre yönlendirme yapılamamış, herkes aynı > cenderede lise sona kadar aynı ortamda üniversite sınavına > hazırlanmaktadır. > Üniversitelerin kapasitesi, kadrosu ve yarattığı bilim ve teknoloji > olanakları ortada. Üniversiteye girme yaşına gelmiş her yıl 2 milyon genç > 200 bin kişilik üniversite kontenjanı için dershane yarışına > sürüklenmektedirler. Parası olup iyi dershaneye gidebilen belirli bir puan > alarak kayıt yaptırıyor, kayıt yaptıramayanlar yine parasına göre özel > üniversiteye veya yurtdışında FCçüncü derecede üniversiteye gitme yolu > aramaktadırlar. > > Sorun Öğrencinin yeteneğine göre tercih yapamamasından kaynaklanıyor. > Batıda bilindiği gibi bizdeki ÖSS sınavından farklı sınavlarda belirli bir > puanı alan öğrenciler eğilimleri ve yetenekleri doğrultusunda > üniversiteler > ile görüşüp kayıt yaptırılır. Güzel sanatlar, resim, müzik ve beden > eğitimi > gibi yetenek sınavı ile üniversiteye kayıt yaptırılmaktadır. Amerika’da > her > öğrenci tıp okuyamaz. Önce bir biyoloji eğitimi alması gerekir, oradan > başarılı olan kişi tıp fakültesine kayıt yaptırır. Mühendislik eğitimi > yaratıcılığı olan insanların başvurduğu bir alandır. Ancak herkes bilir ki > okula kayıt yaptırmak okulu bitirmek anlamına gelmiyor. Bir sınıfa 100 > kişi > kayıt yaptırır ancak birinci ve ikinci sınıfta önemli ölçüde elemeden > sonra > üçte biri kadarı okulu bitirir. Derste düşük not alan öğrenci ne kapı kapı > dolaşarak not dilenir ne de devlet onlara aralıklarla af getirir. Ünivers > iteyi bitiren öğrenci her şeyden önce üniversitelilik bilincine sahiptir, > dünyada olup bitenleri analiz ve sentez edebilecek yetenektedirler. ABD ve > İngiltere dışındaki diğer Avrupa ülkelerinin gençlerinin yabancı dil > bilgisi > seviyesi yüksektir. Söz konusu üniversitelerde kalite de son derece > yüksektir. > > Temel Bilimlerin Esaslarını Bilmeden Üniversiteli Olunur mu? > Bugün ÖSS sınavında sorulan sorular kişinin yeteneğini ayrıt etmeye değil > daha çok ezber bilgiye dayalıdır. Alınan puan türü çok seçici olmadığı > için > öğrenci tercihlerine yardımcı olacak nitelikte değildir. Örneğin matematik > sorularını ağırlıklı olarak çözerek fen puanı yüksek bir öğrenci ister > tıp, > isterse de mühendisliğe gidebilmektedir. Temel fizik kurallarını bilmeden > mühendis olunur mu? Ayrıca perspektif ve teknik resim yeteneği olmayan > kişinin mühendislik ya da mimarlık eğitiminde başarılı olması beklenir mi? > Veya temel biyoloji kurallarını, insan kaynakları, psikoloji ve felsefe > bilmeyen veya bu konularda yeteneği olmayan bir insan nasıl tıpta başarılı > olacak diye düşünülmüyor. > Diğer taraftan bugün bütün yetkililerin de kabul etiği üzere eğitim > sistemimiz ciddi derecede sorunludur. Üniversiteyi bitiren mezunların > ciddi > derecede Türkçe dil bilgisini kullanamadığı, dilekçe yazamadığı sıkça > işlenmektedir. > > Mezun Ettiği Kişiden Dolayı Üniversite Hocasının Etik Sorumluluğu Vardır > Üniversiteliler olarak da öğrenci afları biz öğretim üyelerini bu yönü ile > derinden üzmektedir. Maalesef siyasiler birilerinin baskısı ile > aralıklarla > öğrenci afları çıkarmaktadırlar. Belki iyi niyetle ve insani nedenlerle > yüz > binleri aşan yükseköğretim öğrencilerini yeniden eğitime kavuşturmak doğru > bir davranış olarak düşünülebilir, ancak diğer taraftan çalışan, didinen > öğrencilerin şevkinin kırıldığını, gece geç vakitlere kadar sınav kâğıdı > okuyan öğretim üyesinin “herkesin hak ettiği notu versem ne olur vermesem > ne > olur” dedirten noktaya getirilmemelidir. Diğer taraftan eksik bilgi ile > mezun edilecek bir diplomalının sahip olduğu yetki ve olanaklarla > kullandığı > yetkilerin insana ve doğaya verdiği zarardan da bizler sorumluyuz. Burada > doğal olarak bir etik sorunu ortaya çıkmaktadır. “Yarım doktor candan > eder”, > ifadesi çok doğr > u bir ifadedir. İnsan sağlığını ve güvenliğini ilgilendirmeyen işlerde > çalışmadıkça sorun değil, ancak sorumluluk aldığı yerde sorun yaşanacaksa, > o > zaman bu işten hepimiz sorumluyuz. Elektrik elektronik bilgisi eksik olan > bir adamın bağlayacağı bir elektrik aksamının yaratacağı felaketi siz > düşünün. Yanlış bir uygulama ve önerinin nelere mal olduğu hep bildiğimiz > olaylar. İnsandan kaynaklanan yaşanan bunca acı karşısında ah vah etmenin > anlamı yok. Bir insan bir konuyu ya biliyordur ya da bilmiyor. Bu bağlamda > eğitim bir bütündür ve meslek yaşamı boyunca da sürerek devam etmelidir. > Hepsinden önce kişinin bilgiye nasıl ve nerede ve hangi yollarla ulaşması > gerektiğini bilmesi gerekir. Tabii biz öğretim üyelerinin de bunda > sorumluluğumuz var. Açık konuşalım biz öğretim üyeleri de sistem kadar > sorumluyuz. Çoğumuz ölçme değerlendirmeyi bilmi > yoruz. Pedagojik formasyon almayan çok sayıda öğretim üyesi > bulunmaktadır. > Gerçek anlamda öğrenciye danışmanlık yapamıyoruz. Üniversiteler olarak en > azından üniversitelerin ciddi bir kayıt sistemi olmalı. Mutlaka ders > öncesi > ve sonrası bir öğrenci anketi doldurmalıdır. Gelişmeler, öğrenci ve > öğretim > üyesi performansı dikkate alınmalardır. Bu, kimseyi izlemek için değil > daha > çok eğitim ve öğretimde kaliteyi artırmak için yapılmalıdır. > > Suçlu Kim? Öğrenci mi Sistem mi? > Bundan önce yanılmıyorsam 2000 yılında bir af çıkmıştı; şimdi de yeni bir > af > gündemde. Şimdilik üniversitelerden çeşitli nedenlerle ilişiği kesilen > toplam öğrenci sayısının 224 bin olduğu belirtiliyor. Basına yansıyan > rakamlara bakıldığında “91 bin 814′ünün kendi isteği, 54 bin 616′sının > kayıt > yenilemediği, 42 bin 551′inin başarısız olduğu, 25 bin 365′inin > devamsızlıktan, 271′inin de disiplin suçundan ötürü üniversitelerle > ilişiğinin kesildiği” anlaşılmaktadır. > Olayı salt öğrencinin başarısızlığı olarak görmemek gerekir. Eğitim > sistemindeki rehberlik eksikliği yanında ailelerin çocuklarının bütün > dinamiklerini ve güzellikleri dikkate almadan yarışa sürüklemeleri sonucu > istenmeyen alanların tercih edilmesi basarsızlığa ittiği görülüyor. Çok > başarılı öğrencinin yeteneği ve arzusuna uygun olmayan popüler meslek > seçimi > yanında başarılı olup da istediği alana giremeyen öğrencinin yeniden > sınava > hazırlanması da başarı grafiğini düşürmektedir. Diğer taraftan eğitim > sistemimiz batılılarınkinden nitelik olarak çok farklı, bizde biraz gayret > eden bir öğrencinin okulu bitirmemesi için hiçbir neden yok. Bu denli > ölçütleri olmayan bir sistemde başarısızlığı kabul etmiyorum. Hal > böyleyken > ülkemizde sık sık af yasalarının çıkarılması anlaşılır gibi değil. > Bunların > iç > inde çok haklı gerekçelerle kaydı silinmiş olanlar mutlaka vardır, > sorumsuzluk yapıp derse gelmemiş olanlar, bilerek veya bilmeyerek > ideolojik > gurupların etkisinde kalmış olanlar da olabilir. Bunun yanında aymazlık > içinde sorumsuzluk yapanlar da olabilir. > Ancak bu kadar öğrencinin başarısızlığı da gerçekten derinlemesine > ülkemizin > gelecekte yetişmiş insan kaynakları bakımından sorgulanmalıdır. Çok merak > edilen bir soru, siyasilerimiz böyle bir öneriyi oluştururken > üniversitelere > hiç sorarlar mı? Sorun nedir, neden bu öğrenciler başarısız? Buna yönelik > bir araştırma yapılmakta mıdır? Sorun ekonomik sebep mi, ideolojik mi > yoksa > üniversitelerin uygulamalarından mı kaynaklanıyor? Bilmiyorum. Hangi > üniversitemizde daha çok öğrencinin kaydı silinmiş, fakülteler düzeyinde > bir > farklılık var mı, öğretim üyeleri arasında bir farklılık var mı? Daha > önceki > aflardan yararlanıp üniversiteye dönenler arasındaki başarı oranı nedir? > Bunlar bilinmiyor. Sadece 11 Şubat 2005 tarihinde basına yansıyan > bilgilere > göre bugüne kadar yapılan afla dönen öğrencilerin başarı oranı % 10. O > zaman > bu af niy > e? > > Aflar Caydırıcı Değil > Sık sık cezaevleri affı, öğrenci affı, mali borç afları vs gibi konular > kamuoyunda tartışma konusu olmaktadır. Kesin bir istatistikî rakam elimde > yok ancak eminim ki dünyada en çok af çıkaran ülke sıralamasında galiba > birinci geliriz. “Af etmek büyüklere mahsustur” diye sık kullandığımız bir > geleneksel ifademiz var. Bazen büyükler ile küçükler arasındaki > anlaşmazlıkta işe yaramıyor değil, ancak her zaman af işe yarıyor mu > bilmem. > Yetişkin birey davranışı gösteren kişi karşısında yanlış yapmış birinin > insan olarak hata yaptığını, koşulların kişiyi yanlış yapmaya ittiğini > düşünerek büyüklük gösterir. Devletler de bazen yasalarına göre hata > yapmış > yurttaşlarını affederler. Daha çok az gelişmiş üçüncü dünya devletlerinde > sık rastlanılan kralın, sultanın veya başkanın belirli yıl dönümlerinde > topta > n afları basına yansır. Ancak gelişmiş ülkelerde pek af kavramını > duymayız. > Çünkü yasalara göre yapılan yanlışı cezalandırmazsanız caydırıcılık > yaratamazsınız ve zamanla laçkalaşan sistemde kimseyi tutamazsınız. > Publilius Syrus derki “sık sık affetmekle aptalı ahlaksız edersin”. > Yapılacak şey, herkesi hak ettiği kadar değerlendirmek gerekir. Hak > etmeden > birilerini bir yerlere getirdiğimizde başımıza gelecekler belli. Belirli > bir > başarıyı yakalamak için ise mutlaka işin ciddiye alınması gerekir. Yanlış > bir şey yapıldığında katlanılacak sonuçların caydırıcı nitelikte olması > gerekir. > > Her şeyin Bir Bedeli Olduğunu Arada Bir Hatırlatmak Gerekir > > Ülkemizde şu ana kadar insani nedenlerden dolayı sayısız aflar yapıldı > ancak > yine kesin istatistikî rakamları bilmiyorum fakat bu aflar ülkemiz dirlik > ve > düzenine ne kazandırdı bunu bilmek isterim. Tabii her zaman mağdur olanlar > olmuştur. Mümkünse karar verenlerin dikkatli olması gerekir. Ancak > adaletin > sağlanması, haklının haksızdan ayırt edilmesi, insanın güven içinde > yaşaması, çalışarak farklı olduğunu bilmesi içinde hata yapana ve suç > işleyene karşı da bir duruş göstermesi gerekir. Aksi takdirde kimseye > güven > veremezseniz ve kimse de sizi dinlemez. Bugün toplumun adalete olan > güveninin zedelenmesi sonucu artan mafya benzeri girişimler kendiliğinden > ortaya çıkmamıştır. > Bazen insana bir şans tanımak gerekir, ancak her şeyin bir bedeli olduğunu > da insanların bilmesi gerekir. Bunun da aralıklarla hissettirilip kişinin > yaşamsal yol haritasını kendisinin oluşturması faydalı olacaktır. Af > önerisi > yapılırken vekillerimizin bu konuyu da dikkate almaları gerekir. “Kendisi” > olmamış, öz güveni olmayan, sürekli başkasının sırtında kambur olmuş > birinin > sürekli korunması kişiye iyilik değil kötülük yapmak olduğu bilinmelidir. > > Af Yasası Değil, Çağdaş Yeni Bir Yüksek öğretim Yasası Hazırlamak gerekir > Ülkemizin AB’ye mevcut eğitim sistemi ve insan kaynakları ile girmesi zor > görünüyor. Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak için af vs gibi konularla > uğraşıp seviyeyi düşürmektense daha köklü bir Yükseköğretim Yasasının > çıkarılması daha gerçekçi olacaktır. Yüce meclisin öğrenci aflarıyla değil > de sistemi iyileştirici mekanizmalar üzerinde çalışması ülkemizin hayrına > olacaktır. Bu arada hoşuma giden, Kant’ın “Böcek olmayı kabul edenler, > ayaklar altında kalmaktan ve ezilmekten yakınmamalıdırlar” sözü bana bu > bağlamda anlamlı geliyor. Geleceğimizi ciddi ölçüleri belirlemiş > sistematik > bir yaşam biçimi ve iyi yetişmiş nitelikli insanlarla mı, yoksa kimin ne > yaptığı belli olmayan feodal bir yapı ile günü kurtarmaya mı çalışacağız? > Her toplum hak ettiği şekilde yönetilir özdeyişinden esinlenerek daha iyi > koşullarda yur > ttaşlık bilinci içinden ulusal değerlerden evrensel değerlere geçişi > sağlayacak yönetimlere layik bir toplumuz. Bunun ilk yolu çağdaş bir > eğitim > modelinden geçmektedir. Ülke olarak her türlü önyargıdan uzak, ülkemize > yakışır bir yüksek öğretim modeli oluşturmamız artık kaçınılmaz > görünmektedir. Bu bir zorunluluktur, bu konuda daha fazla vakit > kaybedilmemelidir. > > Not: Sayın hocalarım, bir çoğunuzun E-Posta adresi bir şekilde makinemdeki > adres defterime yerleşmiştir. Amacım kimsenin zamanını almak ve rahatsız > etmek değildir. Hepimizin ortak sorununu bir şekilde dile getirmektir. > E-posta bu bakımdan düşüncelerimizi kolay paylaşabildiğimiz bir ortam. > Ancak peşinen eğer istenmeden e-posta aldıysanız özür dilerim. Eğer geri > bildirimde bulunursanız listeden adresinizi hemen çıkarırım. > > Saygılarımla. Okullardaki Aksayan Öðretime (olmasý gereken eðitime) Acil Bir Çözüm Bulmalýyýz. Öncelikle ülkedeki gelir daðýlýmý düzelmedikçe hiçbir sorun düzelmez. Okullar artýk bir halk eðitim merkerzi gibi diploma veren sertifika daðýtan çok sýradan bir kurum haline geldi. Öðretmenler aðýrlýðýný ve önemini kaybetti. Dresaneler para basan ve para için çalýþan bir adaletsizliði körükleyen yarýþý adaletsiz kýlan en büyük engel.Yarýþ kýzýþtýkça onlar kazanacak ve onlar kazandýkça öðrencilerimizi test makinesi olarak yetiþtirip kaybetmeye ve geleceðimizi karartmaya devam edeceðiz. Sadece okullardaki eðitimle onlarý sýnavlarahazýrlamalýyýz. ve ayný zamanda çaldýðýmýz zamanlarý onlara tekrar kazandýracak bir alternatif sunmadýkça bu sarmal sorundan kurtulamayýz.Dersaneler birer okula dönüþtürülüp paralý eðitim ucuzlamalý.Artýk parasýz eðitimin olmadýðý yalaný nereye kadar gider. Öðrencileri tek tip elbise yalaný ile eþitmiþ gibi göstermenin bir faydasýný þimdiye kadar kimse görmedi. Teknoloji ilerledikçe idareciler ve insanlar buna yetþmekte güçlük çekiyor.Kanunlarýmýz ve kurallrýmýz canlý hayatý gibi esnek ve deðiþen þartlara uygun dinamik olmalý ki insan ihtiyaçlarýna cevap verebilsin.Aksi halde oyundan baþka hiçbir þeye benzemez ve bu oyunun kazanan tarafý hep sermayeyi elinde bulunduran güçler olur. Kanun koyucular ise sadece izler ve keþke diye ahlayýp dururlar.Her kanun çýkarcý insan tipinden asla daha kurnaz olamaz. Toplumun bu tiplerin altýnda kalýp ezilmemesi için artýk kollarý sývayarak adaleti iþletip gerekli ve zor olan þeyi yapmalýdýr. Ýnsanlarý kýsýr bir dairede hayatlarýný çalarak onlarý avutmaya daha nekadar devam edeceðiz. Veysel Köse

Enformasyon

Aralık 25 2006Yorum Yok Kategori: Politika

DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE SİYASAL SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNDE BASIN VE ENFORMASYONUN ROLÜ Amerika Birleşik Devletleri ‘nde Columbia Üniversitesi Gazetecilik fakültesinin önünde heykeli bulunana eski başkanlaradan Thomas Jefferson’ın şu sözü yazılıdır: “basınsız bir hükümetle, hükümetsiz bir basın arasında bir tercih yapmak zorunda kalsaydım,herhalde bu ikinci şekli tercih ederdim.”

Jefforson,medyanın gelecekte kazanacağı gücü 1800’lerden görmüştü. Özellikle 20.yüzyıl siyasetle medyanın içiçe geçtiği bir yüzyıl olarak tarihe yazıldı. Medya 20.yüzyılın en önemli siyasal güçlerinden biri oldu sonunda işlev olarak. Dördüncü güç diye anılmakta artık. Yüzyılın sonundaki iki olayda enformasyon teknolojisinin kullanılmasının etkinliğini göstermek istiyorum. Bunun adı “Dayton Anlaşması”dır. Yüzyılın en acımasız kitle katliamı olan Bosna-Hersek savaşında Avrupa’nın göbeğinde süren ve sadece seyredilen bu şavaşta ateşkesi sağlamak uluslararası güçe düşmüştü. Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün Bosna’da taraflar arasında ateşkesi sağlamak için enformasyon teknolojisi kullanması barış sürecini hızlandırdı. Savaş ve çatışmalara konu olan tüm coğrafya ev ev, sokak sokak, tepe hatta yeşil bitki örtüsüne varana dek bilgisayara yüklendi. Yaratılan veri bankası tamamen uçak ve helikopterlerden alınan gerçek görüntülerden oluşturuldu. Bu görüntüler veri tabanı yazılımı sayesinde birbirine eklenerek bir bakıma fotoğraflardan oluşan bir harita hazırlandı. Bu foto- haritadaki değişimler gün be gün,hatta on dakika arayla bile güncelleştirilerek bilinen en büyük arazi veri bankası oluşturuldu. Savaşın taraflarıenformasyon teknolojisiyle oluşturulmuş sanal gerçeklik laboratuarına alındı. Hangi tarafın ne zaman, nerede ve nasıl hareket ettiği, kimin ne zaman hangi köy ve tepeyi kaç askerle ele geçirdiği anında görülebiliyordu. Taraflar ateşkes çizgisi ve güç dengesi konusunda bilgi v talep sundukça görüntülü enformasyonları anında devreye giriyordu. Beyanı tespit ediyordu. Bir bakıma barış görüşmeleri ışık hızında bir helikopterin içinde yürütülüyor gibiydi. İtirazlar saniyeler içinde enformasyonla karşılandı. İstenildiği anda istenilen sokağa , bölgeye anında gidildi. Sonuçta aylar sürecek müzakereleri saatlere sığıdırmak mümkün oldu. Burada kullanılan teknolojinin adı sanal gerçeklik (Virtual Reality) Tarihin en yoğun enformasyon birikimi oldu. Bir diğer ilginç enformasyon darbesi Rusya’da yaşandı. Gorbaçov sonrası yönetime gelen Yeltsin, Kızılordu içindeki komünist liderlerden çoğu tarafından benimsenmemişti. Kızılordu liderleri Yeltsin’e karşı bir darbe yapmayı planladılar. Piyasa ekonomisi ile tanışan ve transformasyon sürecinin tüm ızdırapları içinde kıvranan Rus halkı böyle bir darbeye fazla direnecek gibi görünmüyordu. CNN’in sahibi Ted Turner’ın ABD ziyareti sırasında Yeltsin’e hediye ettiği bir uydu telefonu kızılordu generallerinin tüm planlarını alt üst etti. O zamanın fiyatıyla 20.000 dolarlık bu alet çok yakında cep telefonlarının yerini alacak zaten. Başkanlık Sarayını kuşatan ve tank ateşine tutan darbeciler dış dünyanın tepkisi gelene dek işi bitirmek niyetindeydi. Ülkedeki tüm birliklerle iletişimi kesilen Yeltsin enformasyon imkanı ortadan kaldırılan bir lider olarak sona doğru ilerliyordu. Ancak Yeltsin’in elinde hiç bir tankın engelleyemeyeceği bir enformasyon cihazı vardı. Başta ABD’yi,Pentagon’u ve tabii CNN’i devreye soktu. Batılı ülkelerin enformasyon sistemleri aracılığıyla darbeyi desteklemeyen Rus ordusunu yönetti. sonunda kazandı. Medya ve siyaset ilişkisinde dünyanın en ilginç ülkelerinden biri de Türkiye’dir. Türkiye iletişim ve enformasyon sistemlerinde dev bir atılım yaptı 80’lerin sonunda. En yeni iletişim teknolojisine sahip oldu. En önemli diğer gelişme 85 yılı sonrasında serbest kalan radyo televizyonlar sayesinde medya patlaması yaşandı. “Radyomu isterim” kampanyasını zamanın anamuhalefet lideri Çiller sahip çıktı. İktidara gelince radyolar serbest olacak diyerek beyaz kurdelalar takıldı herkese. Araştırmalara göre ,Türkiye’de günlük olarak, ulusal ve yerel çapta 300’ün üstünde gazete yayınlanmaktadır.Yine ulusal ve yerel çapta 1000’ne yakın radyo ve 100’e yakın televizyon yayındadır. Türkiye’de medya ,Berlusconi,Murdoch ve Maxwell gibi uluslarrası medya imparatorlarının yatırım yapmak isteyeceği kadar cazip bir pazar kısacası. Tekellerin egemenliği genelde yerel olanı bastırmaktadır. Ama herkesin canı istediği gibi yayın yaptığı bir ortam var. Bu nedenle RTÜK (Radyo televizyon denetleme kurulu) oluşturuldu. Çeşitli cezalarve uygulamalar söz konusu oldu. Şu anda RTÜK tarafından saptanan İslami radyo ve televizyon sayısı olup hakkında irtica savaş kapsamında işlem yapılacak deniyor. Burada iki konu önemli: Birincisi bölgede hiç bir İslam ülkesinde Türkiye’de olduğu gibi bir medya özgürlüğü yaşanmıyor. İkincisi Türkiye’ye özgü olan medyanın politizasyonu. Kanal7 gibi Refah Partisinin ve yerel yönetimin işbirliğiyle finansmanı yürütülen bir televizyon kanalı. Kendi iktidarı ve ideolojisi doğrultusunda yönettiği bu televizyon Türkiye’de kamuoyunun siyasi bölünmesine de örnektir. Çünkü Refahyol hükümeti döneminde medya topyekün hükümetin karşısında yer alırken Kanal7 kendi kamuoyunu farklı yönlendirmeye ve bunu hissettirmemeye çalıştı.Kendi taraftarları bu savaştan etkilenmedi. Türkiye’de siyasi partiler bir televizyonu olması gerektiğini düşünüyor. Örneğin KanalE Liberal Parti tarafından finanse ediliyor. BTV ise Doğru Yol Partisi liderinin kanalı olarak biliniyor. Her siyasi güç kendinin bir medya aracıyla temsil edilmesi gerektiğine inanıyor. Tüm bunlara rağmen medya toplumsal hareketliliğin başını çekerek Refahyol hükümeti sırasında ışık açma/kapama eylemini yaparak kamuoyunu Susurluk yolsuzluğu konusunda uyardı. Bir eylemi sonuna kadar götürdü. Susurluk dosyasının kapanmasını önledi. Fadime Şahin skandalıyla birlikte Refahyol’u düşüren önemli bir rol oynadı. Fadime Şahin İslami görüntü altındaki tarikatların içyüzünü medya aracılığıyla kamuoyuna açıkladı. Bununla ilişkisi olan herkes açığa çıktı. Sosyal demokratların bulunduğu dönemde İstanbul belediyesinde meydana gelen İSKİ skandalında medya ciddi bir rol oynadı. Daha dava sürerken skandal TV dizisi haline geldi. İzlendi. Bir siyasi parti bundan dolayı yıprandı ve ağır darbe yedi. Medya açıklık ve şeffaflık sloganlarıyla her şeyi anlatan, tartışan bir görüntü sergiledi. En son olarak darbe söylentileri de o kadar açık seçik tartışıldı ki müdahale medyatik hale geldi. Askerlerin muhtıra verdiği akşam Başbakan Tv’de çıkıp soruları cevapladı. Kamuoyu karşısında tartıştı.Diyalog kanalları medya aracılığıyla açık tutuldu.Medya olmasaydı bu şeffaf görüşme yerine kapalı kapılar ardında genel kurmayda görüşülecekti. O kapalılık ise demokratik sonuçlar vermeyebilirdi. Türkiye’de medya yargı görevi de görüyor. Halka açık mahkeme gibi çalışıyor zaman zaman. Kamuoyu vicdanını rahatlatan bir denge çabuk işlemeyen mahkemelerin yerini tutuyor. Deşifre olan kötüler, haksızlar ,soyguncular kamuoyu nezdinde damgalanıyor. Toplumsal rahatlama sağlıyor.Bu özellik yargının reform geçirememesi nedeniyle bir zorunluluktan doğmakta. Aslında bu bir cerrah bıçağı gibi keskin ve tehlikeli . Yaşatmak için kesebilirsiniz ama öldürebilirsiniz de kan kaybından ya da yanlış bir organı parçalayabilirsiniz. Yargısız infaz gibi sonuçlar kaçınılmazdır. Türkiye’de bir partinin kapatılmasında televizyon haberciliğinden yararlanıldı. Siyaset tarihinde ilk kez bir partinin kapatılmasında belgeleme televizyon ve basın haberciliğiyle sağlandı. Politikacılar arasında yaygın olan “dedin/demedim “ tartışması da arşivlerden kasetler çıkartılarak çözümlendi. Toplumsal belleğin tazelenmesine yarayan arşivler partinin kapatılmasında önemli bir rol oynadı. Medya ise toplumsal bellek görevi olduğunu ortaya koydu. Medyanın politik olarak büyük önemi vardır. Toplumun,olayları ve politikacıları izlemek için en fazla kullandığı araçlar gazete,radyo ve televizyonlar. Bunların yeri geldiğinde seçmenlerin siyasal kararlarını verebilmelerinde de önemli rol oynadıkları düşünülebilir. Yine de medya tek ve biricik araç değil. Tek adamla yönetilen Ortadoğu ülkelerinde ve İran’da bu konuda bir çok yasak vardır.İran’da çanak anten,video ve benzeri bir çok enformasyon aracı yasaklanmıştır. Diğerlerinde de muhalefet yasaktır. Medya biricik araç olarak değerlendirilir. Medya ile temel ekonomik,siyasal ve sosyal aktörler arasındaki ilişki, bir yandan anayasalar, yasalar ve yönetmelikler gibi resmi anlamada belirtilirken , öte yandan da gayri resmi yapıdaki ,ama tarihsel süreç içersinde resmi olanlar kadar kurumlaşmış,biçimlenmiş değer yargılarıyla da şekillendirilmektedir. Medya ile politik kurumların arasındaki ilişkilerin temelinde,medya kuruluşlarının ne kadar bağımsız olduğu ve bu bağımsızlığın ,ne tür yöntemlerle ve ne ölçüde kısıtlandığı soruları yatmaktadır. Medya mensubu ,haber ve yorum yapabilmek için tüm siyasal oluşumları izlemek zorundadır.Ancak, burada haber ve yorumlarına “tarafsızlık” adı altında bağlı oldukları medya kuruluşlarının çizdiği çerçevede ,dolaylı yöntemlere başvurarak ,haberleri yönlendirme,bilgi kontrolu ve ibrebir ilişkileri kullancaktır. Türkiye’de medyaya prestij kaybettiren Çiller- Yılmaz taraftarlığı grup gazete ve televizyonları hiç görülmemiş şekilde taraf oldular.Bu durum özellikle 24 Aralık 95 Genel Seçimleri öncesi kendini tüm açıklığıyla gösterdi. Doğan Grubunun Mesut Yılmaz’dan, Sabah grubunun Çiller’den yana tavır koymaları iki büyük gazetenin birinci sayfa haber başlıklarında çok açık olarak görülür. Kamuoyu nezdinde ciddi bir prestij kaybı getiren taraftarlık aslında her iki tarafın da, siyasetçi/medya , düşmanı kontrol altında tutma isteğinin de bir göstergesi kabul edilebilir. Burada sorun toplumu siyasetin aktörleri değil seyircisi gibi gören anlayış bence. Oysa medya demokratik her türlü talebi iletmede toplumu teşvik etmelidir. Bireye kadar inebilen haksızlığı ve muhalefeti topluma ses olarak ulaştırabilmelidir.Bilgi ve haberin dolaşımını hiç bir tekelleşmenin önleyememesi gerekir.21.yüzyıl enformasyonun ve iletişimin daha yaygın ve hızlı olacağı bir çağ olacak. Yüzyılın sorun 19.yüzyılın kurumlarıyla uyum sağlayamayan medya arasındadır. Yargı,adalet,yasama gibi mekanizmalar çok yavaş işlemekte ve karar mekanizmalarındaki bu yavaşlık medyanın hızıyla uyuşmamakta. anında bilgi ve görüntü aktaran medya olayın yönünü saptamakta. “20.yüzyılda tüm diğer yüzyıllardan farklı olarak hız kavramı değişti. Bir ışık hızıyla gerçekleşmeye başladı her şey önceki zaman birimlerine kıyasla. 21.yüzyılda ise hız her şeyi belirleyen olacak. Medyanın sahip olduğu hıza ayak uydurmak zorunda olan kurumlar, insanlar ve toplumsal aktörler yeniden yapılanmak zorunda. Bu zihinsel bir değişimi de zorunlu kılmaktadır. Zihinsel değişim bölünmüş siyasal mekanizmalar ve heterojen kültürlerin görünürlüğü üstüne yeniden düşünmeyi gerektirir. İnsan odaklı bu yeni çağ medyanın zihinsel dünyasını yeniden kurgulamamız gerektiğini gösteriyor. Medya dördüncü kuvvet yasama/yargı/yürütme yanında, ama tek kuvvet olması totaliter bir yapıdır. Medyanın enformasyon dağıtımı, belgeciliği,hızı ve tarafsızlığı ise demokrasinin güvencesidir. özbekistan’da verilmiş bir konferans / Conrad Adaneuar Vakfı toplantısı yıl 1998

Ecevit

Kasım 6 2006Yorum Yok Kategori: Politika

Ecevit’i kaybettik.Allah rahmet eylesin. Aslında trajik bir siyasi figür. Bütün siyasi hayatı iniş çıkışlarla ve devrilmelerle dolu….. 12 Mart, 12 Eylül gibi bir çok askeri darbeyi yaşadı. 1974 de Kıbrıs fatihi oldu ama çözümsüz bir Kıbrıs bıraktı Türkiye’ye…AB’ye zamanında girme kararı ve basireti gösteremedi,

bugün hala boğuşuyoruz AB ile…. Umut olduğu zamanlar bir şey yapamadı yoklukların adamı oldu,çaresizlik üretti. Sıfırdan parti kurdu %30 la iktidara geldi sonra %1den aza düştü. Karısının hırsı onun yakasını ve dolayısıyla milletin yakasını hiç bırakmadı.Dürüst lider diye tanındı sevildi Türk ekonomisinin en büyük çöküşünü yaşattı. Türkiyenin,çağın ve dünyanın değişimini hiç kavrayamadı.Köy kent gibi kağıt üzerinde hayali projeleri hiçbir zaman başarılı olmadı. Bu nedenle sosyal demokrasi,sol adına hiçbir miras bırakmadı ardında. Hiçbir teorisi hayatta başarılı olamadı.Gerçekçi olmayan şeylerle uğraştı hep. İyi şair ve edebiyatçıydı keşke öyle kalsaydı….Politikanın adamı olmadığını düşündüm hep onun için. Köşesinde şiir yazarak ölseydi belki ona daha çok yakışırdı.İyi niyetli ve hayalperestti ama cehenneme giden yolun taşları da iyi niyetten döşenmiştir. Onunla cennete hiç varılmadı. Ecevitten bana kalacak en güzel anı Fikret Kızılok’un bestelediği bir şiiridir:Takalar geçiyor allı yeşilli Boğaz’ın güzelliğini anlatır. O tam bir İstanbul beyefendisi ve kentli politikacının temsilcisiydi. Kimseye “hadi oradan,ananı al git” gibi argo kullandığı görülmemiştir.Türkçeyi iyi kullanan ender politikacılardan biriydi.Yerel kültürüne sahip çıkan bir Robert Kolejliydi. Fethullah Gülen’e sahip çıkması daima kafasına kakıldı.Oysa hiç geri adım atmadı. İnatçı kişiliği inandığı şeye sahip çıkardı.Sonuna kadar. Allah rahmet eylesin. Türk politikası dürüst,hayalperest,şair,kentli ,kadınları seven ve karısıyla tek kişi haline gelmiş bir dönemin temsilcisini kaybetti.81 yıllık defter kapandı Beni uğurlayın kardeşlerim GÜNÜN YAZILARI AK Parti nereye? BÜLENT KORUCU The End TAMER KORKMAZ Cenaze provokatörleri MUSTAFA ÜNAL Ecevit-Gülen görüşmeleri HÜSEYİN GÜLERCE Cumhuriyet olmak… ETYEN MAHÇUPYAN ‘Netekim’ler aldı beni… NİHAL B. KARACA Osmanlı’nın son fotoğrafları KADİR DİKBAŞ Ecevit, Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili yapısında değişmez karakter oyuncularından biriydi. Herkesin hayatına bir şekilde damgasını vurdu. Birçoğunun adı Ecevit, Serdar veya Bülent oldu. Bazıları 1974 affıyla solcu damgasıyla yedikleri onlarca yılın ağırlığından kurtuldular, önemli yerlerde akademisyen, yazar, çizer oldular. Ecevit, siyasi sahnemizin trajik bir kimliği. Türklerin hayalperest tarafını simgeler adeta. Hayalleri hiç gerçek olmayan, hayallerin peşinde koştuğu için gerçeklerle dost olamayan tarafı vardı. Köykent gibi kağıtta kalan, pratikte işlemeyecek çok konuda proje düşündü. Miras yoluyla mendil kadar kalmış topraklar için hâlâ 1999′da bile toprak reformu diyecek kadar bildiğinden şaşmazdı. Onun kafası hayatın kendisiydi ve orada olanlar önemliydi. ‘Kıbrıs fatihi’ unvanı kazandı, milletin kalbinde sarsılmaz bir güven lede etti. Ancak bize de bir Kıbrıs düğümü bıraktı. Tıpkı zamanında karar veremediği Avrupa Birliği gibi. Siyaset, doğru zamanda, doğru kararları cesaretle almaktır. İnatçıydı. Demirel’le inatlaşmaları ülkeyi böldü. Toplum ikiye ayrıldı, toparlanamaz şekilde düşmanlıklar üretildi. Genç insanlar birbirini vurdu, sol-sağ terörü Demirel-Ecevit inadını kıramadı. Birbirlerine düşman tavırda inat eden iki siyasetçiyi askerler devirdi. Kaç kez siyasi hayatı askerî darbeyle kesildi herkes biliyor. Zincirbozan günlerinde Demirel’le yakaladığı dostluğu siyaset arenasında gösteremedi. İnatçı olduğu kadar cesurdu ve sonuna kadar inandığı şeyin peşinden giderdi. İnönü’yü de böyle düşürdü. Cumhuriyet’i kuran bir ismi devirme cesareti gösterecek kadar pervasızdı. Yeni bir dönemi başlattı, ancak yeni bir dönem yaratamadı. Umut olduğu zamanlar bir şey yapamadı, yoklukların adamı oldu, çaresizlik üretti. Sıfırdan parti kurdu % 30′la iktidara geldi, sonra % 1′den aza düştü. Karısının siyaset hırsı daima yanı başında oldu. Dürüst lider diye tanındı sevildi. Türk ekonomisinin en büyük çöküşünü yaşattı. Bu nedenle sosyal demokrasi, sol adına hiçbir miras bırakmadı ardında. Bugün Türkiye’de sosyal demokrasi adına ne var? Hiçbir teorisi hayatta başarılı olamadı. Gerçekçi olmayan şeylerle uğraştı. Türkiye’nin, çağın ve dünyanın değişimini hiç kavrayamadı. 1953′teki şiirinde bunun ipucu var sanki: “bir aşk örüyoruz boşlukta/çizgiden soyut/zerreden öz”. Bütün bu karmaşaya, iniş çıkışlara rağmen düşman olamayacağınız bir simgeydi. Liderlik yeteneği üstün bir meziyetti; ancak bu bayrak uzun soluklu hiçbir yerde dalgalanamadı. İktidarı almaktaki başarısı, sürdürmekte görülemedi. Örneğin 28 Şubat sürecinde azınlık hükümeti kurma görevi verildi. Bölücübaşı Öcalan’ın yakalanması gerçekleşti, buradan iktidara hızla tırmandı. Ülke, Sezer’in kitap fırlatma hevesiyle tarihinin en büyük mali krizlerinden birine yuvarlandı. İyi şair ve edebiyatçıydı, keşke öyle kalsaydı… Onun hiç politikanın adamı olmadığını düşündüm hep. Köşesinde şiir yazarak ölseydi belki ona daha çok yakışırdı diye hayal ettim… Ecevit, iyi bir gazeteciydi. Ecevit’ten bana kalacak en güzel anı Fikret Kızılok’un bestelediği bir şiiridir: “Takalar geçiyor allı yeşilli”. Boğaz’ın güzelliğini anlatır. O tam bir İstanbul beyefendisi ve kentli politikacının temsilcisiydi. Kimseye Meclis’te veya dışarıda asla argo kullandığı görülmemiştir. Türkçeyi iyi kullanan ender politikacılardan biriydi. Kendi kültürüne sahip çıkan bir Robert Kolejliydi. Fethullah Gülen’e sahip çıkması daima kafasına kakıldı. Oysa hiç geri adım atmadı. İnatçı kişiliği, inandığı şeye sahip çıkardı. Hem de sonuna kadar. Fethullah Gülen’in yaptıklarının analizini yapabilecek yetenekte bir entelektüeldi. Her zaman nezaket sahibi ve kibardı. Türk politikası dürüst, hayalperest, şair, kentli, kadınları seven ve karısıyla tek kişi haline gelmiş bir dönemin temsilcisini kaybetti. 81 yıllık defter kapandı. Türkiye kentli, entelektüel siyasetçiyi onun kimliğinde özleyecektir. Allah gani gani rahmet eylesin. nevval hanım merhaba’beni uğurlayın kardeşlerim’başlıklı yazınızı okudum.tesbitlerinizin çoğuna katılıyorum.ancak’her zaman nezaket sahibi ve kibardı’ifadesini kullanmadan önce birazcık hafızanıza başvurmanızı isterdim.oysa ecevit bir bayanın linç edilmesini isteyecek kadar terbiyesiz ve bir bayana ‘şu kadına haddini bildirin’diyecek kadar saygısız bir insandı.seka işçilerini ayaklarına kadar gidip onları isabetli bir iş yapmakta olan hükümete karşı kışkırtacak kadarda dürüst olmıyan bir insandı.dürüst olmıyan bir insandı çünkü hep içine sindiremediği işlere imza attı.çıkardığı af gibi.bu toplum hala o afla çıkan insanların cezasını çekiyor.fethullah gülene yakınlığı ise yıllarca nurcuların sırtında gezen ve onları kullanan demirelden öğrendiği siyasi bir oyundan ibaretti.yakınlarıma hep şunu söyledim.bu adam merve kavakçıyı bilmem ama,o küçücük çocukların helalliğını almadan canını veremez.allah bilir ama altı aydır onların kefaretini ödüyor. o küçücük çocukların okulda,yolda öğretmenlerinden ve arkadaşlarından uğradıkları tacizleri ne çabuk unuttunuz nevval hanım.ve kavakçı çocuklarını bu sadistlerin elinden ülkeden kaçırmakla kurtarabildi.bunların mimarıda ecevitti.çocuğunuz varmı bilmiyorum.biran için kendinizi o çocukların yerine koyun lütfen.bu yazdıklarımın sizce bir anlamı varsa lütfen yazınızı tashih edin.edinki kimse yaptıklarının yanına kar kalmıyacağını,bu dünyada değilse ukbada hesabını vereceğine inansın.yani kel ölünce sırma saçlı,kör ölünce ahu gözlü olmasın.bizde nedense hep böyle olur.öümünden itibaren basını izliyorumda vay be diyorum bu adam ne imiş.dün küfredenler bugün methiye düzüyorlar.ya hafızaları dumura uğramış yada yalakalık yapıyorlar.tabii yine oy hesabı.sizi tenzih ediyorum.siz yinede yakalıyabildiğiniz doğruları yazdınız.selam ve sevgilerimle. Ali Yalvaç

CDU Hannover

Ekim 9 2006Yorum Yok Kategori: Politika

Almanlarla Türkiye’nin AB Üyeliği Sürecini Konuştuk Alman Hırıstiyan Demokrat Partisinin Hannover-Hildesheim bölgesi üyeleri Perşembe günü, vakfınızı ziyaret ettiler. Vakıf Başkanımız Harun Tokak, Salih Yaylacı, Nevval Sevindi ve Ali Bulaç’ın ev sahipliği yaptığı toplantıda konuklarımızla fikir alışverişinde bulunuldu.

Genel olarak, Türkiye’nin AB üyeliği süreci müzakere edildi. İlk değerlendirme Ali Bulaç’tan geldi. Bulaç, AB üyeliğimize en büyük desteği Almanya’dan beklediğimizi ancak Angelina Merker hükümetinin bugün Türkiye’deki iktidar gibi muhafazakar eğilimli olmasına rağmen beklenen desteği göstermemesinin hayal kırıklığı yarattığını ifade etti. Bundan 3 yıl önceki % 65 ‘lere varan olumlu tutumun bugün % 48-50 civarında olmasının bunun ispatı olduğunu söyledi. Gazeteci-Antropolog Nevval Sevindi de Bulaç’ın bu görüşünü destekleyerek, “Bizim için AB üyeliği çok önceden gerçekleşmeliydi. Çünkü biz bu birliğe kurulduğu 1950’lerden bu yan dahil olmaya çalışıyoruz. Zaten biz kendimizi Avrupa’dan ayrı görmüyoruz. Ancak yıllardır bu engellendi” dedi. Almanya’daki Türk topluluğu ile ilgili araştırmalar yapan Sevindi, orada Türkleri dışlayıcı bir tavrın geliştiğini, bu sebeple de 1 milyon Türk gencinin bir ‘kimlik zedelenmesi’ yaşadığını saptadığını söyledi. Buna karşılık Alman bir konuk söz alarak, “Merak etmeyin, ben Türklerin çoğunlukta olduğu bir semtte yaşıyorum. Oradaki Türk gençleri gayet özgüven sahibi. Pek bir sorunları yok. Ama okulda bazı derslere girmek istemiyorlar. Beden Eğitimi, Müzik gibi. Bulunduğumuz semtte bir de entegrasyon amaçlı bir gençlik merkezi var. Oradan sorumlu olan kişiler, ortak yönleri ortaya çıkaracak güzel çalışmalar yapıyorlar. Ancak son zamanlarda kan davası ve töre cinayeti konusu gündemde. Bu tarz yaklaşımlar bize çok yabancı.” Dedi. Görüşmenin bundan sonrası Türkiye’nin AB üyeliğinin bugüne kadar kabul edilmeyişinin nedenlerinin, Almanya’daki Türk azınlığı ile yaşanan bazı sorunlar üzerinden irdelenmesi şeklinde devam etti. Nevval Sevindi, son zamanlarda gündemde olan ‘Töre cinayeti’ sorununun çözümü için ciddi çalışmalar yaptığını ve önemli aşamalar kaydettiklerini belirterek, “Bu konu kesinlikle bize de çok yabancı. 1990’da yaşanan bir olay üzerine, özellikle Güneydoğu Anadolu’da başlattığımız bir dizi bilimsel araştırmalar sonucunda, bu geleneğin Kürtlere ve Araplara ait bir kültür olduğunu gördük. Konuyla ilgili olarak, Viyana’da katıldığım Pekin+5 adlı toplantı ile de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu ‘töre cinayeti’ problemini resmen tanımasını ve üzerine gidilmesini sağladık, yani konuyu resmileştirdik” dedi. Ali Bulaç da töre cinayetinin daha çok Kürtlerin PKK’ya katılmak isteyen veya pişman olup dağdan inen kız çocuklarını imha etmek istemesinden ortaya çıkan bir durum olduğunu, olayın örgütsel ve siyasi yönüyle irdelenmesi gerektiğini vurguladı. Alman konuklar, Türk ailelerde erkek çocuklarına aşırı özgürlük verip, kızları baskı altında yetiştirme eğiliminin, Alman gençlerini de olumsuz etkilediğinden rahatsız olduklarını ve ailelerin bu tavrının entegrasyonu zorlaştırdığını ifade ettiler. Alman Grubun Başkanı Hans Kreschmer, Ali Bulaç’ın yorumladığı gibi Almanya’daki entegrasyon anlayışının homojenleşme anlamına gelmediğini, bunun tolerans demek olduğunu ifade ederek, “Ben bugüne kadar Almanya’da hiçbir politikacının ‘kimse kendi kültürünü yaşamasın’ dediğini duymadım”dedi. Ayrıca Kreschmer “Bizim partilerimizde özellikle de Yeşiller’de ve parlamentoda Müslümanlar var. Peki sizin parlamentonuzda Alman bulunabilir mi, mesela Hıristiyan milletvekili var mı?” diye sordu. “Ayrıca bize gelecek temsilci dini temsilci, bir cemaat üyesi olabilir mi diye de endişe ediyoruz.” Dedi. Bunun üzerine Ali Bulaç, daha önce mecliste Musevi milletvekili olduğunu ve Türkiye’de cemaatlerin sivil kuruluşlar olduklarını, politikayla uzak mesafe durduklarını bu nedenle endişelerinin yersiz olduğu görüşlerini bildirdi. Alman bir konuk entegrasyon için Türkiye ve Almanya’nın işbirliği yaparak daha ciddi çalışmalar yapmasını önerdi ve buna küçük ögelerden başlanmalı dedi. “Mesela bizim orada futbol takımının teknik direktörü ve takımın yarısı Türk. Çok güzel diyaloglar var. Ama kızların baskı görmesi hâlâ önemli bir sorun.” Nevval Sevindi konuya farklı bir açıdan bakarak, kentli ve köylü yaşam tarzlarının farklılığının sadece Almanya’da ve Türkiye’de değil dünyanın her yerinde sorun olabildiği yorumunu yaptı. Sevindi “Biz 1950’den beri bu birliğe girmeye çalışıyoruz. Ayrıca daha üye olmadan ticari olarak sınırlarımızı açtık, yani iyi niyetliyiz” dedi. Konuklarımız, sorunların açıklıkla ve hoşgörülü bir ortamda tartışmaktan ve karşılıklı görüş alışverişinde bulunmaktan memnun kaldıklarını ifade ettiler. Başkanımız Sayın Harun Tokak’ın grup başkanı Sayın Kreschmer’ye el yapımı çinili fincan armağan etmesinden sonra konuklarımızı uğurladık. TAM AÇIKLAMASI ESSEN Almanya´da Irkçılık Suçları % 27 Oranında Arttı Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi´nin 2006 raporu Almanya, İngiltere, İrlanda, Slovakya Danimarka ve Polonya´da ırkçı saikle işlenen suçlarda büyük bir artış olduğunu gösteriyor. Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi´nin (EUMC) 2006 raporu, Almanya´da işlenen ırkçı suçlarda büyük bir artış olduğunu gösteriyor. Raporda değerlendirmeye tabi tutulan 2005 yılı verilerine göre Almanya´da ırkçı saikle işlenmiş suçların toplan sayısı 15.914 oldu. 2004 yılında 12.533 olan sayıdaki oransal artış % 27´yi buluyor. 2003 yılında Almanya´da işlenen ırkçı saikli suçların topalmı ise 11.576´ydı. Rakamlar ırkçı suçlarda son üç yılda ciddi bir artış trendi ortaya çıktığı gösteriyor. Schäuble ve Böhmer´e Görev Çağrısı Bu trendin önüne geçmek üzere acil siyasal ve toplumsal tedbirler alınması çağrısında bulunan Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, „11 Eylül sonrasında yaşanan algılama değişimi ve çoğunluğu göçmen kökenli Müslümanlara dair tartışmaların aşırı çevreleri cesaretlendirdiği görülüyor, ilgili suçların ırksal olduğu kadar dinsel motifler de taşıdığı göz önünde bulundurulmalıdır“ dedi. Yükselen trendin önüne geçmek için İçişleri Bakanı Schäuble´yi etkili tedbirler almaya çağıran Şen, Almanya´nın Uyum Sorumlusu Maria Böhmer´in de üzerine önemli görevler düştüğünü vurguladı. Almanya´nın birleşme yıllarında da yaşanan benzer bir trendin politik konsantrasyonun farklı alanlara kayması nedeniyle zamanında görülemediğini ve Solingen ve Mölln gibi facialara kapı araladığını hatırlatan Şen, aynı şeylerin tekrar yaşanmasının önüne geçmek için tehlikenin doğru algılanması gerektiğini söyledi Danimarka´da Irkçı Motifli Suçlar % 225 Arttı Almanya dışında ırkçı motifli suçların belirgin artış gösterdiği AB ülkeleri İngiltere, Danimarka, İrlanda, Slovakya ve Polonya. Kayıt tutma sistemlerindeki farklılıklar nedeniyle farklı rakamlarla yansıyan suçlar bir zıl içinde 54.286´dan 57.902´ye, İrlanda´da 84´den 94´e, Polonya´da 107´den 156´ya, Slovakya´da 79´dan 121´e yükseldi. En çarpıcı artış ise suç sayısının 36´dan 81´e tırmandığı Danimarka´da görülüyor. Bu ülkede suçların artış oranı % 225. İtalya, İspanya, Malta, Yunanistan ve Güney Kıbrış ise ırkçı suçlara ilişkin rakanları EUMC´ye sunmuyorlar. Form Değiştiren Irkçılığa Dikkat Rakamların, ırkçılığın form değiştirmiş biçimde Avrupa´yı etkisi altına alması yönündeki endişelerini yineleyen TAM Direktörü Şen, 11 Eylül´ün ırkçılığı besleyen olumsuz etkilerinin giderilmesi için Avrupa çapında çok yönlü bir toplumsal kampanya başlatılması gerektiğini söyledi. Ortak yaşamın güçlendirilmesi için herkesin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi gerektiğini dile getiren Şen, herkesi ırkçılığa ve ırkçı şiddete karşı uzanık olmaza çağırdı.

Doktor

Eylül 27 2006Yorum Yok Kategori: Politika

Doktor ücretlerinden şikayetler var.Hasta Haklarına hiç uymayan davranışlar sergileyen doktorlar maalesef var.Bunu bir mesleki ayıp kapama halinde düşünen doktorlar var.Bu demokrat olamam halidir.Aşiret zihniyetidir. Kötüler ve yanlış yapanlar deşifre olmazsa iyinin ne kıymeti var.Siz de şikayetlerini yazın sitede yayınlayalım.Lütfen tarafsız olun.

HİPOKRAT YEMİNİ Hekim Apollon,Aesculapios, Hygeia ve Panacea adına, bütün Tanrılar ve Tanrıçaların şahitliğinde yemin ederim ki, aşağıdaki andımı kabiliyetim ve gücüm yettiğince yerine getireceğim.Bu sanatı bana ًِreteni ebeveynim yerine koyacağım,hayatımı onunla paylaşacağım ve ihtiyacı olursa mallarımı onunla bölüşeceğim, çocuklarına kardeşlerim gibi bakacağım, istedikleri taktirde bu sanatı onlara ücretsiz ya da yazılı bir söz almaksızın ًِreteceğim, bilgilerimi oğullarıma, ustalarımın oğullarına, ve bu mesleğin kurallarını kabul edenlerden başka kimseye ًِretmeyeceğim. Tedavi reçetelerimi kabiliyetim ve gücüm yettiğince hiçbir zaman birisine zarar vermek için değil,hastalarımın iyiliği için kullanacağım. Hiç kimseyi memnun etmek için ِlümcül bir ilaç reçete etmeyeceğim gibi, ِlümüne neden olabilecek bir tavsiyede dahi bulunmayacağım. Bir kadına düşük yaptıracak aletler vermeyeceğim. Hayatımın ve sanatımın saflığını koruyacağım. Bıçağımı mesanesinde taş olduğu aşikar olanlar için bile kullanmayacağım, bu işi ehillerine bırakacağım. Gittiğim her eve sadece hastanın iyiliği için gireceğim, kendimi hastalık yapıcı etkenlerden ve özellikle de ister hür ister köle olsun kadın ve erkeklerle aşkın hazlarından uzak tutacağım, sanatımın icrası esnasında ya da günlük hayatımda bana gelen ve yayılmaması gereken bilgileri sır olarak tutacağım ve hiçbir zaman açmayacağım. Bu andımı tuttuğum sürece, hayatım ve sanatımın icraası bana mutluluk versin, tüm insanlar tarafından her zaman saygı göreyim, eğer yeminimden dönersem bunun zıddı bana az gelsin. HEKİMLİK ANDI Hekimlik mesleği üyeleri arasına katıldığım şu anda, hayatımı insanlık yoluna adayacağımı açıkça bildiriyor ve söz veriyorum. Hocalarıma saygı ve gönül borcumu her zaman koruyacağıma, sanatımı vicdanımın buyrukları doğrultusunda dikkat ve özenle yerine getireceğime, hasta ve toplumun sağlığını baş görev sayacağıma, benden hizmet bekleyen kimselerin sırlarına saygılı olacağıma ve onları saklayacağıma, hekimlik mesleğinin onurunu ve temiz töresini sürdüreceğime, meslektaşlarımı kardeş bileceğime, Din, Milliyet, Irk, siyasi eğilim ya da toplumsal sınıf ayrımlarının görevimle hastam arasına girmesine izin vermeyeceğime, İnsan hayatına kesinlikle saygı göstereceğime, baskı altında kalsam bile tıp bilgilerimi insanlık değer ve yasalarına karşı kullanmayacağıma, açıkça, özgürce ve namusum üzerine and içerim. Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK,ün bir sözü; ‘’ BENİ TÜRK HEKİMLERİNE EMANET EDİNİZ.’’ Bu söz uzun zamandır Türk medyasında tartışılıyor ama , diyelimki ULU ÖNDER ATATÜRK bu sözü söylemiş; Hangi Türk Hekimlerine, ATAM. İşte SAĞLIK BAKANLIĞI hasta hakları; Aşağıda verilen bu haklardan kaçının uygulandığı düşünülecek ve tartışılacak bir konudur. 1) Hizmetten genel olarak faydalanma: Adalet ve Hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde sağlık hizmetlerinden faydalanma. Irk, dil, din ve mezhep, cinsiyet, felsefi inanç,ekonomik ve sosyal durumları dikkate alınmadan hizmet alma hakkı vardır. 2) Bilgilendirme ve bilgi isteme: Her türlü sağlık hizmetinin ve imkanının neler olduğunu öğrenmeye ve sağlık durumu ile ilgili her türlü bilgiyi sözlü veya yazılı isteme hakkı vardır. 3) Sağlık kuruluşunu ve personelini, seçme ve değiştirme: Sağlık kuruluşunu seçmeye, değiştirmeye ve seçtiği sağlık tesisinde verilen sağlık hizmetlerinden faydalanmaya, sağlık hizmeti verecek vermekte olan tabiplerin ve diğer sağlık çalışanlarının kimliklerini, görev ve unvanlarını öğrenmeye seçme ve değiştirmeye hakkı vardır. 4) Mahremiyet: Gizliliğe uygun bir ortamda her türlü sağlık hizmeti almaya hakları vardır. 5) Reddetme, durdurma ve rıza: Tedaviyi reddetmeye, durdurulmasını istemeye, tıbbi müdahalelerde rızasının alınmasına ve rıza çerçevesinde hizmetten faydalanmaya hakkı vardır. 6) Güvenlik : Sağlık hizmetini güvenli bir ortamda almaya, 7) Dini vecibeleri yerine getirebilme : Sağlık tesisinin imkanları ölçüsünde ve idarece alınan tedbirler çerçevesinde, dini vecibelerini yerine getirmeye hakkı vardır. 8) İnsani değerlere saygı gösterilmesi, saygınlık görme ve rahatlık: Saygı, itina ve ihtimam gösterilerek, güler yüzlü, nazik, şefkatli bir ortamda, her türlü hijyenik şartlar sağlanmış gürültülü ve rahatsız edici bütün etkenler giderilmiş bir sağlık hizmeti almaya hakkı vardır. 9) Ziyaret ve refakatçi bulundurma: Sağlık tesislerince belirlenen usül ve esaslar çerçevesinde ziyaretçi kabul etmeye ve mevzuatın ve sağlık tesisinin imkanları ölçüsünde ve hekimin uygun görmesi halinde refakatçi bulundurmaya hakkı vardır. 10) Müracaat, şikayet ve dava hakkı: Haklarının ihlali halinde, mevzuat çerçevesinde her türlü başvuru, şikayet ve dava hakkını kullanmaya hakkı vardır. Hekimlik ve hekimler ile ilgili olarak olumsuz herhangi bir düşünce ileri sürüldüğü zaman kullanılan klasik bir tabir vardır: “Hipokrat yemini etmiş”. Düşünüyorumda ,bu güzelim Türkiye’mde acaba bu yemini yapıp, bu andı içen kaç hekim bu yemine ve anda bağlı kalıyor. Bence çok az. Ama beş parmağın beşide bir değil. İster istemez her meslek grubunda olduğu gibi ,hekimliktede iyisi kötüsü , başarılısı başarısızı olacaktır. Yukarıda yazılan Hipokrat yemini ve hekimlik andında ,,bazı ayrımların görevimle hastam arasına girmesine izin vermeyeceğime,, diye bir bölüm var.Malesef sayın hekimlerin görevi ile hastası arasına para ayrımı giriyor. Ve gerçekten samimi olduğum doktor arkadaşlarım veya doktor ağabeylerim ,biz doktorlar parayı severiz diyorlar. Parayı herkes severde , gariban hastanın elindeki ve avucundakini alana kadarda değil. Çok sevdiğim ve takdir ettiğim bir ağabeyimin sözü var.Doktor arkadaşına diyorki ,,siz doktorlar parayı çok seversiniz,hatta sokakta boynunda para asılı olduğunu bildiğiniz hastalıklı , uyuz bir köpek görseniz bu benim hastam diye peşinden koşarsınız,, yani,bu sözü söyleyenin iki kızıda sonradan doktor oldu ama.Hayırlısı bakalım. Yıl 1981 ve ben 11 yaşındayım.Yengem ilk çocuğun doğumu için SSK. Hastanasine gidiyor.Annem ağabeyimden biraz para istiyor.Nedeni ebe hanımlara verecekmiş, onlarda yengemle daha iyi ilgileneceklermiş,bahşiş verilmezse ilgilenmiyorlarmış. Yıl 1994 benim hanım doğuma gidiyor,ama ben para vermiyorum. Hastanedeki ebe hanım , kayınvalidemin komşusu.Torpilliyim yani. Yıl 1995 ve annem rahatsız. Kayseride götürdüğümüz bütün doktorlar mide ülseri teşhisi koydular.Ama rahmetli ağrıdan duramıyor ve bize oğlum ben kanserim benim çareme bakın diyor. Ankara’ya dayımın yanına gönderiyoruz. Sonuç mide CA . Ameliyatla midenin 4/3 ü alınıyor.Ama dört ay sonra annemi kaybettik.Kayseri’de bir çok doktorun koyamadığı teşhisi annem kendisi biliyor.Doktor olacak kadınmış rahmetli. Yıl 1996 yeğenim bisikletten düşüyor ve sol kol dirsekten kırık,kemik dışarı çıkmak için deriyi zorluyor.SSK.hastanesi, nöbetçi ortopedi doktorunu çağırıyor.Arkadaşın kararı hemen ameliyat,ama SSK da yapamam diyor.Özel bir hastanede ameliyatı yapayım diyor.İyi ama çok para istiyor.Rica minnet Erciyes üniversitesine sevk aldık,orada yatak yok diyorlar. Altı saat sonra hatırlı kişiler işimizi yaptı ve gece birde çocuğu ameliyat ettiler.Çok şükür bunuda atlattık. Yıl 1999 eşim gözünden rahatsızlandı. Göz doktorunun muayenehanesine gittik ve vetrait (üveit ) teşhisi kondu.Kayseri’de tedavisi yok diyerek Ankara Ulucanlar Göz Hastanesine sevk yapıldı.Sabah beşte sıra aldık ve saat dokuzda Doç. Dr. Odasına girdik.Kısa bir muayenenin ardından bizim elimize bir liste verdi,bunları yaptırıp bana getirin, tedaviye başlayalım dedi.Ortapedi, KBB,Dahiliye,Kadın Doğum,Cildiye,Diş,Kalp Damar ve FTR.Her doktorun istediği tahliller ve rontgenler yaptırıldı.15 gün boyunca Etlik SSK. Dışkapı SSK.Ulucanlar SSK ve SSK.Topraklı diş hastanesi arasında koşturduk.Bütün doktorların yazdığı raporlar elimizde ve sıra geldi Doçent Hanıma sonuçları göstermeye,bakacak ve ilaç yazacak. Ama hanımefendi 18 ağustosta saat onbeşte hastaneyi terk etmiş olunca işimiz ertesi güne kaldı. Oradaki memurlardan biri bana doktorun ulustaki muayenehanesine gidip biraz para vermemi söyledi.Verirsen işin daha çabuk biter ve sizinle daha iyi ilgilenir dedi . Biz tabiî ki mecbur yapacak diye gitmedik. Tarih 19 ağustos , deprem nedeniyle sabaha kadar dışarıdayız ,herkesin psikolojisi bozuk.Saat dokuz gibi Ulucanlar Göz Hastanesine vardık .İki saat beklemenin ardından Doçent Hanımın odasına girebildik.Elimdeki kağıda baktı ve siz Cuma günü geleceksiniz dedi.Günlerden Salı ,Cuma’ya dört gün var.Hocam misafir kaldığımız ev sahibi izine ayrıldı , bizim yüzümüzden tatile gidemiyorlar ,mümkünse ilacımızı yazın dedim.Senin anlayışın kıtmı kardeşim Cuma geleceksin dedi. Ben ısrarcı olup hocam küçük çocuğumuz var emanete bıraktık ,15 gündür buradayız deyince , defol dışarı çık dedi.Bende, sen beni buradan kovamazsın,sen burada kiracısın , bugün varsın yarın yoksun , bu hastaneler benim ve benim gibi insanların maaşından kesilen paralarla yapıldı,sen maaşını bizden kesilen paralarla alıyorsun , bu hastaneler bizlerin malıdır dedim.Çık dışarı anlayışsız insan deyince , bende küfür ettim. O sinirin üzerine hastaneden kendi isteğimle çıkış aldım.Misafir kaldığım eve gelince çalışma bakanlığını aradım.Olayı olduğu gibi anlattım.20 dakika sonra çalışma bakanlığından beni aradılar ve Ulucanlar Göz Hastanesine 5. nci kata başhekim hanımın odasına gelmemi söylediler.Vardık ama koridorda hastalar bekliyor. Sekreter hanıma başhekim hanımla görüşeceğimizi söylediğimde sert bir tavırla ne için görüşeceğimi sordu.Bende çalışma bakanlığından buraya gelmem söylendi dediğimde sert tavırlı ,bizleri ısırmaya kalkan sekreter bizi ayakta karşıladı.Başhekim Hanımın odasına girdik. Merhabalaştıktan sonra hocam çalışma bakanlığından sizin yanınıza gelmem söylendi dedim. Hemen ayağa kalktı ve ay evladım neden benim yanıma gelmedin dedi.Bende, yanınıza gelsem beni haksız çıkarırdınız dedim.Odada takım elbiseli , güzel giyimli iki bey oturuyor ve bizi dinliyorlar,bende olayı olduğu gibi anlattım ve sizin sekreteriniz bile kapıda bizi ısırmaya kalktı dediğimde sende küfür etmişsin ama dedi ve bende Doçent hanım küfür ettirmeseydi dedim.Sonradan öğrendimki içeride bizi dinleyen beyler Çalışma Bakanlığının müfettişleriymiş. On dakika önce bizi ısırmaya kalkan sekreter zemin kattan bizim çıkışımızı iptal ettirdi ve evraklarımızı geri getirdi.İki doçent bey ,bizim dosyamızı inceledi ve ilaçlarımızı yazdılar.15 gün sonraya kontrol için gün verdiler.Çıkışta başhekim hanıma, benim elimden hakkımı aramak geliyor ama aşağıda hakkını arayamayacak durumda olan bir çok hasta var , Allah onların yardımcısı olsun dedim ve ayrıldım.Bize,tedaviyi bırakmamamız gerektiği ,aksi takdirde sonunda BEHÇET HASTALIĞINA çevirebileceği söylendi.Ve bu mikrobun eşimin vucuduna yirmilik dişlerden girdiği belirlendi. Onbeşgün sonra vardığımızda ise dosyayı elimize almamızla doktorun yanına girmemiz bir oldu,o kadar olsun artık dosyamızın üzerinde kocaman bir kırmızı çarpı vardı. Herhalde Ulucanlar Göz Hastanesi bizi tehlikeli ilan etmişti. 2002 yılında eşim ikizlere hamile kalınca tedaviyi bıraktık ve sonuç ortada,eşim 2003 ten beri Behçet hastası ve tedavi görüyor. SSK. Hastanelerinden korktuğumdan eşimin doğumunu özel bir hastanede yaptırdık .Allah herkese yardım etsin. 2002 yılında işyerinde rahatsızlanan bir arkadaşımıza beyin ve beyincik arasında ur teşhisi kondu ve hemen Erciyes Üniversitesinde ameliyata alındı. Ameliyatı yapacak prof. 600 milyonu almayınca ameliyatı yapmadı ve arkadaşımız ameliyattan bir hafta sonra 38 yaşında öldü. Aslında yaşadığımız ülkede her şey paraya dökülmüş. Uzman Dr, Prof Dr, fark etmez muayenehanesine gidip para vermezsen işin hastanede çok zor. Arkadaşımızın çocuğu doğuştan kalça çıkığı, Prof.Dr’ lardan biri ameliyatı yapıyor, Devlet kanalından sevk var , sağ olsun bıçak parası almıyor pansumanı muayenehanede yapıyor,pansuman parası 400 milyon.Yine bir arkadaşın ablası mide rahatsızlığı için özel bir hastanede endoskopi yaptırıyor,endoskopiyi yapan Dr.arkadaş yemek borusunu deliyor,hasta yemek yedikçe vücut şişiyor ,sonuç 40 yaşında ölüm. Düzenli olarak TRİGLESİT , KOLESTROL , ölçümü yaptırırım,özel hastanelerden biri triglesitimi 961 çıkardı.Yanlış olduğunu söyledim. Aynı anda 3 hastanede daha ölçtürdüm , sonuç 230 , 234 ve 242 aradaki farka bak. Mazerete bak onların hastanesine verdiğim kanla , diğer hastanelere verdiğim kan arasında geçen bir saatlik zamanda içtiğim iki sigara ve bir bardak çay 961 lerden 230 lara düşürürmüş.tabi benim cevap hazır, o zaman günlük on paket sigara içelim. Onsekiz yaşında bir kızımız Yozgat’tan Kayseri’ye kalça çıkıklığı ameliyatına geliyor, Yeşil kartları var , Erciyes Üniversitesine yatırılıyor ama bir milyarı vermezsen ameliyat yok .Kızın babası badana boya işi yapıyor .Hali vakti yerinde olsa zaten yeşil kartı olmaz.Ameliyatı yapacak prof benim hemşerim ve birazda samimiyet var.Kızın babasının isteği konuşsanda biraz indirim yapsa elimizde biraz harçlık kalsa . Prof. hemşerimizin muayenehanesine gidiyoruz ve bir milyarı, yedi yüz milyona düşürünceye kadar akla karayı seçiyoruz.Yinede sağ olsun prof. hemşerimin hak etmediği para ama gariban hasta sahibinin eline üç yüz milyon kaldı. Tabi hemşerim yedi yüz milyonu aldı ,bereket versin demeyi unutmadı.Hangi bereketini görecekse. Bizim ikizler 2002 de doğdu, ama 88 günlük küvez macerasından sonra kontroller devam ediyor. Bir gün ikisinde de aşırı öksürük ve kusma . SSK hastanesine birini yatırdık. Diğerinde hafif olduğu için hastaneye yatmadı. 4 günlük tedavi ama bir gelişme yok. Erciyes üniversitesine sevk. Oraya vardık ama yer yok, 2 gün acile git gel .Rica minnet servise aldırdık, ama ilgilenen yok.Bir prof ve öğrencileri çocukların odalarını geziyor, bizim çocuğun odasına girerken , Hocam özür dilerim , ben çocuğuma özel muayene istiyorum dedim . Bana, ne özel muayenesi kardeşim diye çıkışınca ,bende Hocaya çıkıştım .Bir haftadır çocuğumu hastane hastane gezdirdiğimi bir sonuç alamadığımı bildirdim ve paranın önemi olmadığını söyledim.Prof koluma girerek öğrencilerden uzaklaştı ve çocuğun adını sordu.Hemen ilgilenmeye başlayınca , aynı sorunun ikizin dede olduğunu ve onun evde olduğunu söyleyince , onuda getirin dedi. Müsait bir anda hocaya iki muayene parasını verdim ve yatak yok denilen hastanede ikizlere ayrı ayrı yatak ortaya çıktı.O yatışla tam 15 gün Erciyes üniversitesi hastanesinde tedavi gördüler ve çok şükür düzeldiler. Eşimle sohbet anında , ikizlerin her türlü kontrollerden geçtikleri , sadece nörolojik açıdan kontrol edilmedikleri üzerinde durduk. Prof,un özel muayenehanesine giderek , iki muayene parasını verdik ve beyin EEG lerini çektirdik. Sonuç ikizin biri epilepsi hastası dendi.Kayseri de bütün çocuk doktorlarına sonucu gösterdim ve epilepsi olup olmayacağını sorduğumda, bütün doktorlar , bu çocukta böyle bir rahatsızlık belirtisi olmadığı , her on insandan sekizinin EEG sinin bozuk çıkabileceği söylendi. Bize çocuğunuz epilepsi diyen Prof. un Ankara,da Hocasını bulduk ve aklımızda şüphe kalmasın diyerek oraya götürdük. Kısa boylu , yaş herhalde seksen var. Tecrübe süper .Uzun bir muayene ve incelemenin ardından , oğlum senin çocuklarında hiçbir şey yok , her şey normal , doktorlara çok götürmek sadece senin cebini yorar, bu hususta hiç doktora götürme.Takdir etmemek ve övgü ile söz etmemek mümkün değil. Bir tarafta beni soymaya kalkan profesör, biryanda beni ve cebimi düşünen profesör sonuç ortada. Arkadaşımın sakat çocuğu var. Kayseri,de bir çocuk profesörü ve bir fizik tedavi doktorunun açtığı özel bir okul. Çocuk o okula gönderiliyor . Yapılmamış. ama yapıldı gösterilerek devletten milyarlarca lira götürülüyor. Eh güzel Allah’ım sen neler yapmaya kadir değilsin. Geçen gün arkadaşım baş dönmesi rahatsızlığı ile işyeri doktoruna çıktı. Tabi oradan devlet hastanesi nöroloji polikliniğine sevk . Arkadaşın sırası geldiğinde doktorun muayenesi için içeri girer ve tam o sırada başka bir nöroloji doktoru diğer doktorun yanına girer ve biraz önce bevliye polikliniğinden bir hastanın geldiğini ve bevliye doktorları hakkında ağza alınmayacak sözler konuştuğunu söyler. İki doktor aralarında konuşmaya başlarlar, vereydin adi adama altı aylık yanlış tedavi göreydi gününü. Arkadaşa neden müdahele etmediğini sorduğumuzda , nasıl müdahele edeyim , ya bana yanlış tedavi verirlerse ne yaparım, haksızda değil yani. Üniversiteye hazırlanan öğrencilerin , en büyük sorunu imtihandan bir ay önce rapor isteği. Verdinmi muayene parasını rapor elinde , hemde devlet hastanesinden. Sağlık sektörünün çivisi çıkmış , her tarafı kokmuş, gidiyorsun diş doktoruna , sana birinci sınıf porselen diş yapacak o şekilde fiatını anlaşıyorsun ,yapılan dişin sınıfı bile yok. Yada dolgu yaptıracaksın birinci sınıf dolgu parasından üçüncü sınıf dolguyu yaparlar. Para için sağlam dişi bile çekerler. Kayınpederimin göğsünde bir ağrı var. Kalp doktorunun muayenesi sonucu kalbin ana damarının kalınlığının 5 cm. olduğu ve ileride riski yüksek bir ameliyat olabileceği söyleniyor. Altı aylık bir tedavi veriliyor. Altı ayın sonunda yapılan kontrollerde damar kalınlığının 5.5 cm. olduğu tesbit ediliyor.Sonuç acil ameliyat.Ameliyatı yapacak olan hastane, kullanılacak olan ana damarın ve kapakcığın iyisi takılacağını ve bunun için 1.625 dolar fark ödenmesi gerektiğini söylüyor. Kayseride bulunan dört hastanenin kararı ameliyat . Biri para istiyor, biri para yok diyor, biri üç ay daha beklensin açıklamasını yapıyor. Kararımızı verdik ve Ankarada ameliyat için gün aldık . Hiçbir hastane masrafı ödemeden ,Ankara Atatürk hastanesinde , başarılı bir ameliyat sonunda kayınpederim sağlığına kavuştu.İnsanın kafasında ister istemez bir soru işareti oluşuyor. Ankarada ameliyatı yapan hastane neden fark olarak istenen 1.625 doları almıyor. Acaba vatandaş bu yolla özel hastaneler tarafından kazıklanıyormu.Neymiş efendim, devletin verdiği 200 dolarlık stend ileride tıkanıyormuş .Bunun için 2000 ile 5000 dolar arasın da fark verilerek ilaçlı stend taktırılırsa iyi olurmuş. O zaman benim anladığım kadarıyla devlet vatandaşın sağlığını hiç düşünmüyor. 15 haziran 2006 tarihinde , beraber çalıştığım arkadaşımın karın ağrısı şikayeti vardı. Devlet ile anlaşması olan özel hastanelerden birisine gittik. Yapılan tahlil ve ultrason neticesinde dahiliye doktoru , safra kesesinde aşırı iltihap olduğunu ve üç aylık tedavi görmesi gerektiğini , tedavi sonunda geçmez ise ameliyat olması gerektiğini söyledi ve tedavi hemen başladı . Aradan geçen bir aylık tedavide hiçbir iyileşme olmadığı gibi , durum iyiden iyiye kötüleşti. Aynı doktor , iyileşme ve ilaçların hiçbir etkisinin olmadığını söyleyerek tekrar vardığımızda bize psikiyatri doktoruna gitmemizi söyledi. Başka bir özel hastaneye paramızla yaptırdığımız muayene ve tetkiklerin ardından, durumun çok ciddi olduğu ve hemen ameliyat olması gerektiği söylendi. Kayseri devlet hastanesine müracaatımız sonunda bize bu ameliyatın sadece Erciyes üniversitesinde yapılabileceğini söylediler.Tabi bütün doktorlar , Üniversitede bir prof. un adını vererek , biraz paracıdır ama iyi doktordur dediler. Kayseri devlet hastanesinden , Erciyes üniversitesi hastanesi genel cerrahi bölümüne sevk aldık. Hastaneye giriş yaptırdıktan sonra ilk işimiz prof.un dişarıda bulunan muayenehanesini ziyaret edip yüz otuz ytl. muayene parasını vermek oldu. Doktorumuzun kararı hemen ameliyat ve bunun için 2.500 ytl . para vermemiz gerektiği söylendi.iki gün verilen zamanda bu para bulunarak doktora muayenehanesinde verildi ve arkadaş o gün hastaneye yatırıldı. Hastaneye yattıktan dört gün sonra ameliyata alındı.sabah 9.00 da ameliyata giren hastamız , 9.27 de ameliyattan çıkarıldı. Yirmi yedi dakikalık ameliyat için 2.500 ytl alan doktorumuz gerekli açıklamayı yaptı ve arkadaşımızın safra kesesi kanseri olduğunu ve karaciğer dahil bir çok yeri sardığını açıkladı.Sonuç olarak sadece açtık geri kapattık , yapılacak hiçbir şey yok dedi. Ömrünün baharında , otuz yedi yaşında bu illet hastalığa yakalanan arkadaşımızı “ suya düşen yılana sarılır “ hesabı hemen İstanbula Türkiyenin ün yapmış profesörlerin den birine gönderdik. Orada yapılan tetkiklerin ardından ün yapmış doktorumuzun kararı ameliyat. Ameliyat parası otuz bin ytl. Bu hastalıktan kurtulma yüzdesi yok . Zaten İstanbulda yapılan tetkiklerde safra kesesi, karaciğer, akciğer ve lenflerinde kanser içerisinde olduğu söylendi. Bu istenen para ,sadece bıçak parası adı altında alınan .………parası. Samimi olduğumuz bütün doktorlar bu gibi bir ameliyatın hastaya işkence olacağı , yapılacak tek işin kemoterapi verilmesi olacağını söyledi. Arkadaşımız şu anda kemoterapi alıyor ve durumu gitgide kötüye gidiyor. Eğer, bu kadar para alan ve hastasına yanlış tedavi verip , sahtekarlıkla para kazananlar , bu aldıkları parayı helal olarak yiyeceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar. Allah nasıl olsa bir gün çıkaracaktır. Eh ne diyelim “Allah buralara düşürmesin , yokluğunuda göstermesin”. Allah bütün milletimizin yardımcısı olsun . Aslında yukarda yazdığımız bu gibi olaylar bir çok insanın başına geliyor, ama hiçbir önlem alınmıyor. Medya kuruluşlarımız sağ olsunlar , kimin eli kimin cebinde , kim kiminle çıkıyor, kim kimin sevgilisini elinden almiş , hangi ünlü kiminle nerede tatil yapmış veya kaçamak yapmış ,haberlerinden fırsat buldukça sağlık haberlerinede binde birde olsa yer veriyor. Doktor hatasından dolayı ,elini kolunu kaybedenler,yanlış yapılan ameliyatlarla sakat kalanlar ve de ölenler. Hipokrat yeminine bağlı kalmıyorlar diye doktorlarımızı suçluyoruz ama , bizim seçtiğimiz vekillerimizin yaptıkları yeminlere ne kadar bağlı kaldıkları da tartışılacak bir konu. Bu güzelim Türkiye,mde , benim düşünceme göre sadece sağlık sektörü değil aslında bir çok devlet birimi çöküntü içerisindedir. Artık bu durumlara dur deyip , kendi ülkemizde sınıfsız insan sitatüsünden kurtulmamız gerektiği aşikardır. Ben ve benim gibi bir çok vatandaşın beklentiside aynı yöndedir. Bu güzelim ülkemizde basit gibi görünsede bu gibi olaylara maruz kalmayı ben şahsen hazmedemiyor ve içime sindiremiyorum. Türkiye’deki bazı doktorları yukarıda yazdığımız olaylardan ayrı tutmamızda gerekir. Ama beş parmağın beşide bir değil. İster istemez her meslek grubunda olduğu gibi ,hekimliktede iyisi kötüsü , başarılısı başarısızı olacaktır. Mutlaka çok iyi olanlar da var. Allah korkusu taşıyan, mesleğindeki sorumluluğun bilincinde olan ve ayrıca hatasını kabul edip, telafi etmek için çaba harcayan, hastasını yarı yolda bırakmayan doktorları tenzih eder ve yukarıdaki eleştirilerden alınmamalarını isterim. Bu gibi doktorları burada alkışlıyor ve her zaman başarılarının devamını diliyorum. Sahte doktor, sahte dişçi, sahte gıda ürünü haberlerini basında gördüğümüzde hayretlerle ve nefretle bakarız. Bu sahtecilerin sahteliği yaptıkları işle ilgili diplomaya sahip olmamaları yada başkasına ait markayı kullanmaları değil midir? Ama, diploması olduğu halde insanların hayatlarına mal olan hataları yapan ve mesleğinin ahlaki sorumluluğunu taşımayan doktorlar sahte değil midir? Davranışları doktor “gibi” olmaktan öteye gitmeyenler sahtekar olmuyor mu? Sahte olan hiçbir şeyin değeri yoktur. Belki, geçici bir kandırma, tatmin ve rahatlama sağlayabilir. Benim kanaatime göre , bir çok insanında benim bu fikrime katılacağına inanıyor ve diyorumki, hangi meslek grubunda olursa olsun işini sahtekarlıkla yapanların içerisinde , Allah korkusu kalmamış ve şerefsiz olarak yaşayan kişilerdir. Bu yazıdan sadece yarası olanlar alınsın diyor ve herkese sağlıklı , mutlu , huzur dolu günler geçirmelerini temenni ediyorum. Mehmet-tugrul@hotmail.com MERHABA NEVVAL HANIM. BEN TEKNİSYENİ OLARAK GÖREV YAPMAKTAYIM. İŞ YERLERİNDE ÇALIŞAN 1850 KİŞİ ÜYEMİZ VAR. 1999 YILINDA EŞİM GÖZÜNDEN RAHATSIZLANINCA KAYSERİ SSK. HASTANESİNDEN ANKARA ULUCANLAR GÖZ HASTANESİNE SEVK YAPILDI.EŞİME VETRAİT TEŞHİSİ KONDU.BİZDEN HER BRANŞA MUAYENE OLACAĞIMIZ VE TETKİKLERİN YAPILMASI GEREKTİĞİ SÖYLENDİ.ETLİK SSK,DIŞKAPI SSK,ULUCANLAR SSK VE TOPRAKLI SSK ARASINDA 15 GÜN SÜREN SERÜVENİN ARDINDAN BÜTÜN İŞLEMLERİ TAMAMLAYIP DOÇ. DR. EMEL HANIMDAN SIRA ALIP 19 AĞUSTOS DEPREMİNİN SABAHINDA ODASINA VARDIK. YÜZÜMÜZE BİLE BAKMADAN SİZ CUMA GÜNÜ GELECEKSİNİZ DEDİ.BENDE ÖZÜR DİLEYEREK HOCAM ANKARADA MİSAFİR KALDIĞIMIZI, KÜÇÜK ÇOCUĞUMUZU KAYSERİDE BIRAKTIĞIMIZI SÖYLEDİM BANA HAKARET EDİP ODASINSAN KOVDU.BENDE ÇALIŞMA BAKANLIĞINA ŞİKAYET ETTİM VE OGÜN SONUÇ ALDIM. ŞU ANDA YANIMDA ÇALIŞAN PERSONELİM KANSER HASTASI VE ERCİYES ÜNV.SEVKLİ OLARAK AMELİYAT İÇİN GİTTİ.AMELİYATI YAPACAK PROF. 2.500.00 YTL İSTEDİ BU PARAYI ALMAYINCA AMELİYATI YAPMADI.AMELİYAT 27 DAKİKA SÜRDÜ.YAPILACAK HİÇ BİRŞEY YOK DEDİ.KANSER HER TARAFINI SARMIŞ. SADECE KARACİĞERDEN BİR PARÇA ALINDI.27 DAKİKALIK BİR AMELİYAT İÇİN BU DEĞERMİ? BİZ İŞYERİNDE BU PARAYI TOPLADIK AMA GELİRİ OLMAYANLAR NE YAPSIN.? ÖLSÜNMÜ? DEVLET BUNU KARŞILADIĞI HALDE BU SOYGUNCULUK NEDEN? 2002 YILINDAN BERİ SAĞLIK DERNEĞİ İÇİNDE BU SAĞLIK SEKTÖRÜNÜN REZİLLİĞİNİ GÖRDÜM.DOKTORLARIN YEMİNİ NE BAĞLI KALMAYIP , SOYGUNCULUĞUNU GÖRDÜM.BENİM DİLİM İŞ YAPIYOR AMA YOL BİLMEYEN GARİPLER NE YAPSIN ? PERSONELİ İSTANBULA GÖNDERDİK ACABA ÇARE BULUNURMU ? HANİ SUYA DÜŞEN YILANA SARILIR DERLER YA. VE İSTANBULDAKİ BİR PROF. AMELİYAT OLUR AMA 30.000.00 YTL ALIRIM DEDİ. HASTANE MASRAFLARI EKLENDİĞİNDE SİZ DÜŞÜNÜN . AMELİYAT OLURDU KAYSERİ DE 2.500.00 YTL ALAN PROF NEDEN YAPMADI ?AMELİYAT OLMAZSA İSTANBULDAKİ PROF NEDEN AMELİYAT YAPMAYA KALKTI ? ALLAH YARDIMCIMIZ OLSUN .BU GÜZELİM TÜRKİYEMDE SAĞLIK BENCE BİTMİŞ.ÇÖKMÜŞ. NEVVAL HANIM , BU ÜLKENİN TUZU KOKMUŞ, NEREYE ATARSAK HER TARAF KOKUYOR. BU İŞİN PEŞİNİ BIRAKMAYA NİYETİM YOK SONUÇ NE OLURSA.BANA İMKAN VERİLSİN KAYSERİDE DÖNEN SAĞLIK PİSLİKLERİNİ TÜM TÜRKİYEYE ANLATIYIM .SADECE KAYSERİ DEĞİL TÜM TÜRKİYEDE BUNLAR VAR. DAHA ANLATMADIĞIM BİR ÇOK KONU. SAYGILARIMLA. MEHMET

Sayfa 13 / 14« İlk...«1011121314»