CUMHURİYETİN 75.YILINDA TORBALI ‘DA VERDİĞİM KONFERANS “Türk ulusunun yüreğinden, vicdanından doğan ve esin veren en köklü, en açık istek ve inanç belli olmuştu:Kurtuluş! Bu kurtuluş çığlığı, Türk yurdunun bütün ufuklarında yansımakta idi.Ulustan başka bir açıklama istemenin yeri yoktu.
Artık bu isteği, dile getirmek kolaydı. Nitekim, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ulusal istek belirtilmiş ve dile getirilmiştir. Bu kongrelerin ilkelerine bağlı oldukları için ulusça bilinen kişiler,bu topluluk, ulusal örgüte ve dolayısıyla ulusa dayanarak her nerede olursa olsun, ulusun kutsal isteklerini yüreklilikle yerine getirecek ve savunacaktı.”diyor Atatürk ve Misak-ı Milli’nin hazırlanması sırasında her görüştüğü kişi ya da kişilerin kendisiyle görüş birliğine vararak ayrıldıklarını ama sonra “Müdafaai Hukuk Cemiyetini” kurmadıklarından yakınır. Buna bugün cevap istiyorum der Nutuk ‘da. Sorunun cevabını kendi verir: Çünkü bu cemiyeti kurmayı vicdan borcu, ulus borcu bilmek durumunda olan bu beyler inançsız, korkak ve bilgisizdiler İnançsızdılar;çünkü ulusal isteklerin önemine ve kesinliğine, bu isteklerin kaynağı olan ulusal örgütlerin sağlamlığına inanmadılar Korkak idiler; çünkü ulusal örgütlere bağlılığı korkulur durumlara yo açar nitelikte gördüler Bilgisiz idiler; çünkü tek kurtuluş dayanağının ulus olduğunu ve olacağını kavrayamıyorlardı. Padişaha dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek, uysal ve saygılı davranarak, büyük ülkelerin ancak bunları gerçekleştirebileceği bönlüğü içindeler “der Atatürk. Baylar bilirsiniz ki, yaşam demek , savaşım ve çarpışma demektir. Yaşamda başarı, kesinlikle savaşımda başarıyla sağlanır. Bu da somut ve soyut yani maddi ve manevi güce yaslanır. Bu nedenle ulusal egemenlik temeline dayanan halk hükümetini; Cumhuriyet’i kurmaya karar verir. Ulus kendi vekillerini seçerken neden kıskanç olamlı sorusunun yanıtı şudur: Sayın Baylar, pek güzel bilirsiniz ki, padişahlarla yönetilmiş bir ülkelerde en korkulacak durum onların düşmanlarca satın alınmalarıdır. Meclislerle yönetilen ülkelerde de en yıkıcı durum, kimi milletvekillerinin, yabancılar adına ve çıkarına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır. Millet meclisine kadar girebilmenin yollarını bulabilen yurt hayinlerine rastlamanın uzak olmayacağına, tarihin bu konudaki örnekleriyle inanmak gereklidir. Bunun için ulus, vekillerini seçerken çok dikkatli ve kıskanç olmalıdır. diyerek milletvekilini seçimi konusuna açıklık getirir. “Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne değin çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelesin, bundan bir an geri durmasın! Baylar ,Cumhuriyetin ilanı ,bütün ulusça sevinç nedeni oldu. Her yerde parlak sevinç gösterileri ve mutluluk açığa vuruldu. Yalnız İstanbul’da iki üç gazete ve yalnız İstanbul’da toplanan bir takım kimseler ulusun bu içten sevincine katılmakta duraksadı, kaygıya düştü. Cumhuriyetin kurulmasına önayak olanları eleştirmeye başladı.” Kurulan bebek cumhuriyete yöneltilen ağır eleştirileri, kuşkuları bize birer birer aktarır Atatürk Nutuk ‘da.Bunu acelecilik olarak nitelendirenlerden tutun da padişaha bile verilmeyen hakların şimdi cumhurbaşkanına mı verileceğini soranlara kadar . Nutuk okunması gereken bir tarihi belge. Burada bize Cumhuriyet kuruluncaya kadar ve kurulduktan sonra neler yaşadığını birinci elden anlatır Atatürk. Bu tarihi belgeyi incelemeden Cumhuriyet hakkında değerlendirme yapmamız zordur. Burada önemli olanın değişim olduğunu bir tek Atatürk kavramıştır. Bu çok önceleri 1902’de söyler: 1902 Haziranı Osmanlının son yıllarındaki tartışmaların yüzyıl başında olduğu gibi hala canlı tutulabilmesi demokrasi adına bir ayıptır. Çünkü demokrasi bir yaşama biçimidir. Demokrasi hoşgörüyle birarada, çeşitlilik içinde yaşama sanatıdır. Ama dünyada yapılan hoşgörü araştırmasında Türkiye en az hoşgörüye sahip ülkeler arasında çıktı. Ülkenin kutuplaşması ve fikir zafiyeti buna neden olmakta. Kendinden farklı komşuya, yabancıya, insana dayanamayan bir toplum. Sadece kendi benzerleriyle rahat eden bir toplum. Demokrat olabilir mi sizce? 1874’de yayınlanan bir karikatürde alafranga ve alaturka giyinmiş iki hanımın birbirine laf atması işlenir: Alaturka giyinen Kız bu ne kıyafet utanmaz mısın der diğeri de bu asrı terakki de (ilerleme çağında) asıl sen utan kıyafetinden diyerek karşılık verir. Bu size bir şeyler hatırlatıyor mu acaba ? Giyim kuşamla dış görünüşle gelişme ve ilerleme arasında kurulan yakın ilişki günümüzde de sürmekte. İnsanlar sadece dış görünüşlerine göre yargılanmakta. Demokrasilerde ise insanlar özgür bireyler olarak değerlendirilir. BU nedenle yetişkindirler ve ne istediklerine saygı gösterilir. Ondan daha fazla birinin bildiği iddia edilmez. Çünkü bu birey hakkına tecavüz. Son dönem Osmanlı aydınları da birbirinden çok farklı kavramlar olan batılılaşma, çağdaşlaşma ve demokrasiyi birbirlerinin yerine kullandılar. Anayasa , parlamento gibi kurumları toplumdan gelen taleplerin sonucu olarak değil de bunları Batılılaşmanın sembolü olarak benimsediler. Bazı modernleşme alametleri yani. Kanuni Esasi taraftarlarınca halk “cühhal” yani cahiller güruhu idi. 2.Abdülhamid döneminde Jön Türklerin gözündeyse halk cahil , ittihatçıların sevdiği tabirle “sebükmagzan” akılsızlardan öteye taşınamadı. Son dönem Osmanlı aydınlarıyla halk arasındaki ilişki aydınlatan/aydınlanan bazında oldu. Siyasal katılım çağdaş yönetimin ihmal edilen bir ayrıntısı olarak kaldı. Esas sinirlenilen nokta ise; bu akılsızlar ve cahiller onları aydınlatmaya çalışanlara her fırsatta nankörlük etmiştir. Türkiye enerjisi bu kadar uzun süredir tüketen yüzeysel tartışmalar yeni bir yüzyıla girerken sona erdirilmeyi bekliyor. Bunun ilacı demokrasi ve fikir özgürlüğüdür. Yaşam kalitesini arttırmaktır. Ülkem benim için ne yapabilir diye sormayın ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun der Roosvelt. Demokrasinin temeli devletten beklemek değil devletin ve toplumun kalitesini arttıracak bireyler olmaktır. Bu dünyada hiç bir zaman hazıra konamayız. Başarısız olmaktan korkar insanlar. Başarısızlık zordur ama başarmayı hiç denememiş olmak tek kelimeyle felakettir. Çalışanların ve iyiyi üretenlerin yaratacağı dünya özgür olabilir ancak. Rahatımızı düşünürsek, şikayet etmekle yetinirsek, kendimizi beğenmeye devam edersek, tek ve biricik doğrunun kendi fikrimiz olduğunu savunursak, ülkenin refahını sadece ekonomik kalkınmayla sınırlı görürsek, hem dürüst hem cesur olmayı enayilik sayarsak, böyle olanları hep yalnız bırakırsak, bedavacılığı uyanıklık bellersek 21. yüzyılda diğer ülkeler yanımızdan koşarak geçerken biz seyirci olarak kalırız. Gerçek ve büyük bir ulus olmak ideallerine sonuna kadar bağlı kalmaktır. Mücadeleden, zorlu yıllardan düşe kalka ama bıkmadan devam etmektir. Zordan ve yeni olandan yılanları Atatürk nasıl aşağılıyor size okudum. Çünkü korkaklarla yeni bir ulus yaratılamaz. Bizim ulusumuzun bir ideali var: Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak. Atatürk Batılı devletler seviyesi dememiş, batılı olun da dememiş. Muasır devletler seviyesi demiş. Gelişmiş bir uygarlık olmak. Cesaretle ideallere hizmet etmek güçlü ve büyük bir Türkiye’nin temeli ülkemizde.Aşağılık ve pis işleri görmezden gelemeyiz. Kötüler teşhir edilmeli ve adalet yerini bulmalı. Demokrasi hukuk devleti demektir ve adalet toplumun vazgeçilemez kavramıdır. Ama bu demek değil ki sadece kara tablo olarak bakın Türkiye’ye. Eğer karşımızda sadece kapkara bir tablo görürsek o zaman alçakları diğerlerinden ayırt etmek de mümkün olmaz. Bu tablo ahlaki renk körlüğüne neden olur. İnsanlar sonunda ne saldırının haklılığına inanabilirler ne de saldırıya uğrayan adamın dürüstlüğüne; suça olduğu kadar suçlamaya da kuşkuyla bakarlar. O zaman insanlarda infial yaratmakta çoşku yaratmak da imkansız hale gelir. Halkın karamsarlık sonucu böyle bir ruh haline gelmesi tüm alçakların umuda, dürüst insanların da umutsuzluğa kapılmasına neden olur. Demokrasi daha fazla özgürlük ve daha iyi bir hayat için her zaman mücadele edebilme gücüdür. Bunlar iyidir, çünkü bir ulusun geçirdiği aşamaları temsil eder. Politik sıkıntılar, soygunlar, bunalımlar, duvarlar karşısında aklına yıkımdan başka bir şey gelmeyen halk tarihinden habersiz demektir. Türkiye tarihine yabancılaşmış ve hiç bir bilgisi yok. Tarihi bilgimiz olmadan bugünü değerlendirmemiz hep eksik ve yanlış olur. Bu ayarı bozuk bir camdan dünyaya bakmak gibi tepetaklak bir duygu. İçinde bulunduğumuz karmaşadan çıkmak ancak kendi gücümüzle mümkün. Bu karmaşadan daha iyi günlere zaferle çıkacağımıza inanmalıyız ki güçlü bir Türkiye’yi yaratalım. Her istediğimizi anında elde edemiyor olabiliriz amam cesaret ve mertlikle bizim ummadığımız başarıları yakalayabiliriz. Her gittiğim yerde bana seçimden ne çıkabilir ki, ne değişiklik olabilir sorusu geliyor, ya da peki bu karmaşadan , pislikten nasıl çıkabiliriz umut var mı diye soruyorlar. Evet bu karmaşadan ancak kendi gücünüzle çıkabilirsiniz siz olmadan gelecek olamaz . Bu nedenle Cumhuriyet’e inandık. Halk bireylerden oluşan bir topluluk , kuru kalabalık değil. Demos da halk demek. 21. yüzyılda yeni çağda yeni bir ruh ortaya koymalıyız. Bu Türk kültürünün bugüne kadar taşıdığı maddi ve manevi kültürün sentezine dayanmaktadır. Birinden birini tercih etmeye değil. Biz Batı ile Doğu arasında binamaz değiliz. Biz bunun Türk kültürünün felsefi sentezini yaratmış bir ulusuz demeliyiz. Bunun için malzememiz var, biraz da cesaret ve bilgi istiyoruz. Cumhuriyet halkın kendi kendini yönetmesiyse eğer bizim kendi kendini yöneten bir ülkede tek kuralımız var:Ortak çıkarlarımız. Önce Türkiye dersek her şey buna göre ölçülüp biçilmeye başlanırsa ortak zemin bulabiliriz. Yönetim bir çıkarlar çatışması değildir. Yönetim bir ülkenin ufkunu görmek ve o ufku bulutlardan temizlemektir. Atatürk bu nedenle ufku görmek ufku görmek değildir ufkun ötesini görmektir der bize. Ayağa kalmak ve ufku oturduğumuz yerden daha farklı algılamak. Demokrasilerde yönetim herkese danışılarak gerçekleştirilen bir şeydir. Ben yaptım oldu diye yönetim olmaz. Açıkca konuşup tartışmayı rededen herkesi bu danışma meclisinden sürüp çıkarmak gerekiyor. Danışma süreci bir masa etrafında herkesin bir sandalyeye sahip olması. Gelecek ve yeni yüzyıl ayak oyunlarından başka marifeti olmayan politik partilerin değildir. Gelecek , vizyonu ve misyonu olan liderlerin olacak, demagogların değil. Adalet, dürüstlük ve doğruluk adına hizmet edecek liderler yükselen değerlerimiz olacak yeni yüzyılda. Yürütme gücü halkın geleceğinin bekçisidir. Temsil organları tek bir sınıfın ya da halkın bir kesiminin değil halkın tümünün temsilcisidir. Yargıdan beklenen de insanların mülkünden çok refahıyla ilgilenmesidir. Bir insandan söz ederken nasıl onun iyi insan olması kadar sağlam karakterinden de söz ediyorsak ülke içinde sağlam karakter ve ilkeler önemlidir. Bizim ortak ilkelerimiz nelerdir? Ortak ahlaki değerlerimiz neler? Biz sağlam bir karakteri temsil ediyor muyuz? Eğer bunları temsil edemezsek hiç bir yasa, yasak, baskı bu ülkenin iyi olmasına neden olamaz. Biz ne istediğimizi bilmiyorsak gelecek bize gülümsemez. Yasalar cehalet ve körlüğe dayanarak bir bağlılık talep etmez halkından , sadakat ve sevgiye dayalı bir yurtseverlik talep eder. Ölü geçmişin korkularından kurtulmazsak bu üstümüze serpilecek ölü toprağı olur. Nefret ve kutuplaşma ülkemizin yeni bir yüzyıla yeni ruhla girmesinin önünde engeldir. Gelin bu duvarı yıkalım. İngiliz Disrali’nin dediği gibi: Kafasını duvara vuran insanlar gördüm ama kafasını vurmak için duvar öreni görmedim. Biz kafamızı vuracak duvarları elceğizimizle örmeyelim. Kötü koşullarda çocuk yetiştirilemez, enflasyonun ezdiği bir aile mutlu olamaz, doğru dürüst beslenemeyen ya da konutta oturamayan insanlardan verim alınamaz. Asgari insani koşulları yaratmalıyız. Ne yapılabilir? Ülkesini seven kadın ve erkeklerle, onların ruh yüceliği ve zihinsel güçleriyle Türkiye zaferi yakalayabilir. Paylaşılan bir idealimiz ve ortak hedeflerimiz bu zaferin elleridir. Bu bereketi Türkiye ‘ye getirebiliriz. Sevgi yasayla üretilemez ya da düzenlenemez. İnsanalar sevgilerini ifade etmekte şiddete baş vurmadıkları sürece özgür olmalılar. Sevgisizliğinin nedenini mahkemede anlatan Gandhi yasaları sorgular ve der ki: İyi ile işbirliği yapmak ne kadar görevse kötü ile işbirliğini redetmek de aynı ölçüde insanın görevidir. Özgürlüğün kaynağı insandır. Tek başına Gandhi, Atatürk ve tarihi bir çok lider ülke sevgisiyle , iyinin yanında olmakla yeniyi yarattılar. Düşünce suçu utanç verici….. ile bitir. 1997