Politika

Kırmızı ihtilal

Nisan 29 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Çağlayan mitingi bir kırmızı kadın ihtilaline dönüştü. Bu siyasal İslam’ı kendilerine yol edinen Milli Görüş gömleğinin yakılma törenidir. Türk milleti siyasal İslam’a geçit vermeyecek. Dün ben laikim ve senin dinini ben belirlerim diyene nasıl karşı çıktıysam, bugün de ben siyasal İslam temsilcisiyim ve senin dinini ben daha iyi bilirim diyene karşıyım. Kimse demokratlığın ve dinin terazisine sahip değildir. 1000yıldır Müslüman olan bizlere kimse “dindar Cumhurbaşkanı geliyor” diyemez.

Türk milleti “”hep bölen”i oynayanlara dersini vermiştir verecektir. Bugün İstanbul DYP İl başkanı FAik İçmeli’nin yaptığı STK’lar toplantısı sivilleşmenin gerçekleştiğini gösteriyor. Genel Başkan Mehmet Ağar’ın konuşma yaptığı bu toplantıda dernek başkanlarından birer cümle çok şey anlatacaktır: Ordulular Derneği başk. Temel Çoşkun: İst. varoşları Anadolu’dan kötü!Kız çocukları okuma oranı düşük. İlk öğretim sonrası tekstil atölyelerine sürülmektedir. Sinop Drn.Federasyonu: İlk yöre dernekleri federasyonuyuz.İlk kez bir siyasi parti bizi davet etti. Giresunlular Der.Birliği:Birleştirici toplumsal politikalara ihtiyacımız var. Van Gölü ve Çevresi, Güneydoğu Dernekleri Platformu: 10.500 dernek biraraya geldik. STK güçlü olmazsa demokrasi güçlenemez. BU ülke hepimizin ! Trabzon Der.Birliği:150 dernek birarada. Trabzon’da tütün,çay, fındık parar etmiyor. Malatya STKlar Birliği: Türkiye’nin %25′i İstanbul’da. Türkiye STK konfederayonu yolda. Rizeliler Dern: 2 kutuplu toplum haline getirildik. Egeliler Birliği Başk. Ege kültürünü yaşatacağız. Avr.yakası Erzurumlular dern: Biz Müslüman değil miyiz?Kim bizim Müsümanlığımızı ölçüyor? Müslümanız vatanseveriz. Niğde Dern: İlk kez bir siyasi partiden davet aldık. Kırım Türkleri Vakfı: Dış Türkler Bakanlığı istiyoruz. Gümüşhane ve Sanayicileri Kenan Aydın: 153 derneğimiz var İst.’da. Taleplere göre siyaset istiyoruz. Rumeliler Dern: Trakya’da çiftçilerle ilgilenen yok. Hepimiz birimiz. Batı Trakyalılar Dayanışma Dern: 60 yıllık Batı Trakya davasının peşindeyiz. Kastamonulular den: At bizden şahlandırmak sizden! Mehmet Ağar: Az çoğunluğun namusudur.

Son dakika

Nisan 28 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Tehdit Yerine Çözüm Üreten Siyaset Genel Kurmay muhtırasına cevap veren hükümet muhtırası kılıçların konuşacağını, tehditlerle işin süreceğini anlatıyor. 28 Şubat öncesi ve süresince de hep anlatmaya çalıştığım ve yalnız kaldığım konu ; kamplaşmadan ülkenin zarar göreceği idi. Nefret kültürüyle ülkenin ne ekonomik, ne siyasi başarı yakalanmasının mümkün olmadığıdır. O yıllarda ve her zaman yazdığım her şey ortada. Türkiye birbirine kafa tutanların yönettiği/yönetemediği bir ülke olmamalıdır. Biri kitap attı faturayı millet ödedi. Kıırlgan ekonomi kırılıveriyor! Ülkeyi kilitleyenler taraftarlarına duygu pompalayarak ateşleme görevi yapmak yerine köprü kurmayı öğrenmeliler.

Kimse vatanın, dinin,siyasetin kendi tek elinde olduğunu iddia etmesin.1000 yıldır Müslüman olduğumuzu kimse unutmasın. vatanı sevmek için de kıyafet mecburiyeti yoktur. Siyaset de çoğunluk diktası değildir. Seçimde herkes kozunu paylaşsın ve demokrasi işlesin.

İbretlik

Nisan 28 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Ben kendi adıma TARHAN ERDEM’den ÖZÜR DİLİYORUM. ANKETTEKİ BAŞARISINI KUTLUYORUM. BAŞKA YAZARLAR NE YAPAR BİLEMEM. Tarafsız gazeteci portresi olarak NTV’de konuşan Tarhan Erdem demokrasinin vazgeçilmez parti organlarını yok saydı. AKP sözcüsü gibi konuşan Tarhan Erdem gazeteci ve bilimsel erdemine ciddi gölge düşürdü. Ne dedi:BAkın TArım BAkanı neler söyledi.Bunu söyleyecek muhalefette kimse yok.Hiç bir muhalefet partisinin programında bunlar yok!” Sayın Erdem, okuma yazması olan herkesin programları okuduğunu bilmiyor sanırım. Büyük paralarla araştırma yapmak için de başka şirketlere ihtiyaç yok zaten ben varım demekle aynidir dediği! Bu ne demokratlık bravo!!! 28Nisan’da YAZMIŞIZ ERDEM NASIL ERDEMLİ ANKETÇİ? ŞİMDİ VATAN yazdı Necati Doğru 20.Temmuz İktidar partisi propaganda timleri, “Yola Devam” diyen propaganda bez afişlerini caddenin sağındaki direkten solundaki direk arasına gergince asıyorlar, gazete manşetlerine konulan hormonlu anketler ise; “yolmaya devam” sonucu çıkarıyorlar. İki gün kaldı. 48 saat kala; “İktidar partisi AKP’nin yüzde 47,9’u bulduğunu, yüzde 50 sınırına dayandığını” ilan ediyorlar. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels “Propagandada beyinlere her gün 1 cm çivi çakacaksın, 40 günde 40 cm girecek, girdiğini kimse hissetmeyecek, böylece yalan gerçek olacak” demişti. Hormonlu anketler! Goebbels’in çivisi! Seçmenin sandığa gitmesine iki gün kala; “Seçimlerde oy verecek olan 42 milyon seçmenin yüzde 70’i, yani her 100 seçmenden 70’i, AKP’nin iktidar olacağını beklemektedir” yalanını paslı bir çivi gibi beyinlere çakıyor. Böylece belki de yüzde 30’ların altına inmiş AKP’yi son anda kararsızları etkilemek ya da karar verdiği partinin “iktidar olacağı ihtimalini zayıf bulanları” oy sandığına gitmekten caydıracak etki yaratmaya çalışıyorlar. Aynı anketler! 2004’te de hormonluydu. Ve belediye seçimleri için seçmenin sandığa gitmesine yine 2-3 gün kala şöyle ilan etmişlerdi: İstanbul’da: AKP yüzde 58,5 alır. AKP yüzde 45,3 almış. Sapma, 13 puan. Ankara’da: AKP, yüzde 68,4 alır. AKP, yüzde 55,0 almış. Sapma yine 13 puan. Yüzde 13’lük bir sapma yapacak kadar hormonlu bir anketi seçime 48 saat kala yayınlayarak seçmenin “beynini Goebbels’in çivili tahtasına dönüştürmek isteyenlerin” bir sorumluluğu olması gerekir. Hapis demiyorum. Kınanmaları… En azından anket yapma haklarının belli bir süre dondurulması gerekir. Ancak; “En doğruyu abim bildi… En yakın tahmini abim yaptı… Tam sonucu abim tutturdu…” diyerek kınanması gereken “abilerini…” aklayıp, yücelttiler, yüceltiyorlar. Burası Türkiye abim! Yersen! Hormonluluğu tescil edilmiş anketler şimdi de sandığa gitmeye iki gün kala yine “İktidar partisi yüzde 50’yi zorluyor, seçmenin yüzde 70’i de zaten AKP’nin yeniden seçileceğine inanıyor” diyerek AKP’yi indiği yüzde 30’un altından yukarıya çekecek manivela olmaya soyundular. Anketi kim yaptırıyor? Yüksek para gerektirir. Parayı kim veriyor? İktidar partisinin parasını verip yaptırdığı anketler de var, Türkiye’ye yüksek faizle sıcak hoppa para akıtıp, dünyanın hiçbir ülkesinden alınamayacak oranda “fahiş getiriyle” Türkiye’yi yolan finans kuruluşlarının parasal desteğiyle yapılan anketler de… Yabancı finans kuruluşlarının desteğiyle yapılan anketler, “AKP yüzde 47.9….” diye sonuç verince, fahiş faizle hayat bulan borsalar, piyasalar da coşuyor, “seçim sonrasını satın alarak” mutlu oluyorlar. Böylece; hormonlu anketleri para verip destekleyen yabancı finans kuruluşlarının stratejileri ile iktidar partisinin seçim strateji sloganı “birbiriyle ses uyumuna” geliveriyor. AKP: “Yola Devam” Anketler: “Yolmaya Devam” Bu halkın da bir izanı varsa, aklı varsa, vicdanı varsa bu hormonlu oyunu bozar. CHP, MHP, DYP, SAADET birleşir, sandıkta tek partiye yüklenir. Zor, oyunu mutlaka bozar.

GÜNDÜZ AKTAN Hepimiz 367′ye yoğunlaştık. İlk turda toplantı nisabı olarak bu sayıda milletvekili salonda bulunacak mı? Bulunmaz da, CHP konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götürürse, karar ne olacak? Açılan milletvekili borsası, cumhurbaşkanı seçimini tarihte ilk kez gayrimeşru hale mi getirecek? Tam bu kavşakta Sn. Arınç geçen perşembe günü bir basın toplantısı yaptı. Söyledikleri Sn. Gül’ün aday gösterilmesine varan sürece ışık tuttu. Ve böylece tablonun vahim yüzü ortaya çıktı. Bu açıdan Sn. Arınç’ın anlattığı fıkra tüm diğer söylediklerinden daha anlamlı. Usta pehlivan tutuştukları güreşte çırağına öğrettiği 39 oyunu karşı oyunlarla etkisiz kıldıktan sonra, öğretmediği 40. oyunla çırağının sırtını ‘küt’ diye yere getirmişti. Bu bağlamda Sn. Arınç kendi engin politik tecrübesine de atıfta bulundu. Hatta bir ara görüşünün kabul edilmesinin kabahatinin kendisine ait olmadığını da belirtti. Buradan anlaşıldığına göre, Sn. Erdoğan, kendisinin Çankaya’ya çıkmasının sakıncalarını görüp, ‘büyük fedakârlıkta’ bulunduktan sonra, yerine Sn. Arınç’ı ve Sn. Gül’ü aday göstermeyi istememişti. Sn. Erdoğan’ın adayları Milli Görüş akımından gelmeyenlerden oluşuyordu. İşte bu noktada Sn. Arınç’ın 40. oyunu devreye girdi. Üçü arasında, “Ya sen ya ben ya o” dedi. Kendisinin aday olması, Sn. Erdoğan’ın adaylığından daha sakıncalı olduğundan, Sn. Gül’ün adaylığı kesinleşti. Sn. Gül’ün her halinden ortaya çıkan isteksizliğinin kaynağı buydu. Gelelim bu oyunun sonuçlarına. Görülen o ki cumhurbaşkanı seçiminde AKP için önemli olan, en uygun adayın bulunması değil, Milli Görüş çekirdeğinin partideki ve iktidardaki hâkimiyetinin sürdürülmesi. Diğer partililerse ikinci sınıf statüye sahip. Milli Görüş’e yapılan bu vurgu, ‘değiştik’ tezinin o kadar da geçerli olmadığını gösterdi. RADİKAL

Cumhurbaşkanlığı

Nisan 27 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Genelkurmay Başkanlığının yayınladığı muhtıra dün bilmeden yazdıklarımın ne kadar doğru olduğunu kanıtladı.Siyasetçi önünü görendir kafa karıştıran değil.AKP kafa karıştırmayı taktik olarak seçti ve kaybetti. ŞİMDİ:Yapılması gereken mahkeme kararını beklemeden seçim kararını açıklamaktır.BU karar alınır ve millete gidilerek sorun demokratik yoldan çözülür.Bunların neden yaşandığı da Bülent Arınç’a sorulur artık! Sayın BAşbakan Cumhurbaşkanı adayı sürecini iyi yönetemediği için bu sonucu aldı. Son dakikaya kadar aday adı vermedi, ortalığı gerdi. Sokaklara dökülen halka hakaret etti. Bülent Arınç hepsine bir güzel Milli Görüş gömleği giydirdi.Toplumsal uzlaşma yerine çatışma getirdiler.

AKP merkez sağda olmadığını kanıtladı.Bu yüzden merkez sağın acilen yapılanmasına ihtiyaç var. Halkta korku tetikleyerek siyaset olmaz.Yaşam tarzı korkusuyla halk meydanları yine dolduracak. Politikada normalleşmeye ihtiyacımız var. Sşyasal İslam taktikleriyle bu mümkün değil. Uzlaşma istiyorum demek için son 2 günü bekleyen Erdoğan samimi olamadığını gösterdi. Uzlaşma bilmeyen demokrasi beklemesin. Demokrasi binilen bir tramvay değil, her eve lazım….. Tek parti istiktrardır diyenler bir daha düşünsünler. Aday gösterme sürecini hukuka aykırı kullanan AKP sonunda karakola düştü. Bu konudan magduriyet çıkarıp oya çevirmek dahil hodri meydan…. en iyisi halka gitmektir:SAndık konsun ortaya ve çıkana herkes razı olsun. Halkın yenilediği Meclis Cumhuru seçsin. Mehmet Ağar da bunu önerdi.

Almanya’da asker

Nisan 26 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Almanya’da Federal Meclis Saunma Danışmanı Reinhold Robbe öncülüğünde hazırlanan 2006 yılı savunma raporunda, Alman ordusunda geçen yıl aşırı sağ ve yabancı düşmanı motifli 147 suç işlendiği yer aldı.Bu rakam 2002′de 186, 2003′de 111, 2004′de 139 ve 2005′de 134 olduğuna dikkat çekildi.

İşlenen suçların çoğu propoganda suçu. Suçların çoğunu işleyen mecburi askerlik yapanlar. En çok Hitler selamı vermek ve sağcı müzik dinlemek en çok işlenen suçlar arasında. Askerler Alman kökenli olmaynalra, özellikle de siyah tenlilere hakaret ettikleri belirlendi. Aynı şekilde “pis Müslüman”, pis cihat” diye Müslüman askerlere dönük hakaretler de yer almakta. Bunlara karşı sadece 21 gn disiplin cezası verilmekte askerlere. Almanlar ordusuyla gurur duymaya devam ediyor, bu konu medyada ye rile almadı.

Seçim

Nisan 26 2007Yorum Yok Kategori: Politika

DEMOKRASİ İÇİN DERHAL SEÇİM Demokrasi uzlaşma demektir. Partiler arası uzlaşma farklı görüşleri değerlendirmektir. Ciddiye almaktır.”Demokrasi işleyecek” sözünü anlamsız kılan parti içi uzlaşmanın yeterli görülmesidir. Halkın bu isimde ne kadar uzlaştığını ise sandıkta göreceğiz. Anlaşmak sadece kendini sevenlerin fikrini sormaksa bu demokrasinin yara almasıdır. İslam tekelinde, Başbakanlık tekelinde,Cumhur tekelinde böyle bir demokrasi tarifi de tekelinde AKP’nin gerçekten! Demokratik tek yol var:Hemen seçim yapmak. Tek başına iktidarım diye güvenen için hodri meydan!Sayın DYP Başkanı Ağar ANAP lideriyle çok gerçekçi bir çözüm önermiştir. Anlayana elbette.

ADAY BELLİ OLDU Parti içi mutakabat arayışı sonuçlandı Başbakan kendi çıkma isteğini her yerde ve herkesle test etti. Sonuçta Abdullah Gül ismi güvenilir olarak yarışı kazandı. Halkımız bu düşüncesini sandıkta Cumhurbaşkanı için de referandum olarak görmelidir. Partinin geleceğinden kaygı duyan Başbakan pragmatist bir tavır sergilemiştir. Lider değişmedi kadro değişmeyecek mesajını vermiştir. Yani seçim taktik olarak öne fırladı. Seçimden güçlü çıkarsa bu kez Başkanlık sistemi için Başbakanın çalşacağı aşikar. Halka Başkan seçtirme demokratik tek yol sloganıyla değiştirdiği yasaları devreye sokmayacağı ne malum! Abdullah Gül koltuğu terk etmeye alışkın nasılsa. Bu kez süre dolmadan Çankaya’yı “Başkan”a terk edeceğini tahmin etmek hiç zor değil. “Taktik bilmiyorsunuz “ diyen Başbakan haklıdır. Ey, halkım! Sen ki taktikleri değil yüreğini yakanları bilirsin. Gübreye, mazota, benzine, tohuma yapılan zamları, geçen yıl 6 ödenen fındığa 3 ödendiğini bu yıl bilen sensin. Sandığa gitmeden düşün.

Malatya

Nisan 20 2007Yorum Yok Kategori: Politika

Malatya´daki cinayet sonrasi Almanyadaki yerel ve ulusal gazeteler Türkiye´nin zinhar ABýe alinmamasi gerektigini yaziyor.Hiristiyan azinliklar düsmani diye tanitilan Türkiye icin Islami bir yapiya kaydigi propogandasi inanilmaz yükseldi.Türkiye´de siddet diye sosyolojik dehalarin konusmasini dinlerken Uluslararasi insan haklari komisyonlarindan cikan kararini da dinliyorum: Almanya´da hapishanelerde siddet,iskence ve tecavüz almis basini gitmis durumda. Uyariliyor Almanya

ancak Alman gazeteciler sosyoloji bilmediginden hic biri bizim memleket elden gidiyor ,siddet korkunc düzeyde, Hitlerín gelmesine az kaldi diye yayin yapmiyor! Türkiye Vatikan elcisi aciklama yapti:BAzi Hiristiyan mezhepler cok agresif misyonerlik yapiyor. Siirt´te gencler sikayet ediyor;misyonerler icine para konmus Incil dagitiyorlar bize. Bunlar cinayetleri hakli cikarmak icin degil, gercegin bir cok yüzünün dikkate alinmasi gerektiginin altini cizmek icin elbette. Avrupa´da Fransa Cunhurbaskani adaylari da bir cok politikaci da Türkiyeýe saldirmakta.Eger Cumhurbaskani T.Erdogan olursa türbanli esi ile fotografini basip:Türkiye bir Arap-Iran yakinlasmasi icinde demeye hazirlaniyorlar. Her seyi bir arada düsünmek ve buna göre büyük resmi görmek zorundayiz. Öldülrüenlere rahmet diliyorum. Cinayetleri engellemek icin ne yapmali sorusu tek bir cevap icermiyor. Kapsamli düsünmek zorundayiz.

1996

Mart 21 2007Yorum Yok Kategori: Politika

ÖLÜM YAŞAMDAN DEĞERLİ ÜLKEMİZDE Biri kültürü,öğrendiğimizi unuttuktan sonra bizde kalan şeydir diye tarif etmiş.İnsan topluma bakınca onlara kalan şeyin “ölüm” olduğuna karar verebilir.Ölümle ilgili her durum ve duygu toplumun en çok ilgili olduğu kavramlar dizisi sayılabilir.

İnsan toplumunun acılarını,sevinçlerini ya da umutlarını içinde hisseder.Biz toplumumuzun ölüm duygusunu her an içimizde hissediyoruz.Toplumda ölüme bir güzelleme var artık. Üç otobüsün arka arkaya çarpışmasıyla yaşanan kazaya gazete “cinayet” adını verdi haklı olarak,çünkü böyle kör kör gözüm parmağına kaza olamaz.Trafik ekibinin “haberleşme eksikliği” içinde bulunduğu yani organizasyon dışı bir kurum olduğu bile hayret verici değil.Gürün Trafik bölge yetkilisinin söylediği mazaret yanında; “ Tabi o şartlarda her şeyi düşünmek mümkün olamayabilir.” Zaten Trafik Bölge teşkilatları beyaz eşya satış bürosu olarak kurulmuştur da bu arada da kaza olursa gidip insanların yüzüne bakıverir acaba nasıl can çekişiyorlar diye! Bu şartlarda dediği adamın “kaza mahalli” yani trafik ekibinin çalışma alanı ve var olma nedeni.Kaza mahallinde önlem almaktan ve ne yapacağını bilmekten aciz bir devlet organizasyonu insanı ölümle akraba yapmaz da ne yapar? Yolcular ise hız yapan şoförü uyarıyor sayısız kez ama durduramıyor. Tıpkı seçim sandıklarında siyasileri sürekli uyardıkları ama onların aldırmadan yoluna devam etmesini engelleyememeleri gibi. Ona görevi hatırlatan bir irade koyup otobüsü sağa çektiremiyor ya da bir kuruma,trafik bölge teşkilatı gibi, baş vuramıyor ve göz göre göre ölüme gidiyor. Şoföre gelince iş kurumsal vehametten bireysel felakete kayıyor. Adamın sorumluluk duygusu ve görev bilinci diye bir şeyden haberi yok.Sollama edebiyatının en güzel örneklerini vererek yaşadığı şoförlük hayatına devam ediyor.O otobüsüyle bütünleşmiş onun yerine hız yapan bir araç sadece.Bu araç dünyaya ve topluma tüm hırsını ve isyanını otobüsüyle bütünleşerek gösteriyor.Koca koca kamyonların neden birbirini solladığını ve iki metre öne geçmek uğruna trafikte tehlike yarattığını kişisel yetersizlikler açıklayamaz artık.Bu aşağılık kompleksi sola yapışıp ve orayı hiç bırakmadan iri gövdesini herkese korku salmak amacıyla kullanan bir ruh hastalığı.Ufak tefek,göbekli şoförlerin dünyasını bir anda koca koca kamyonlar,otobüsler ve tırlarla özdeş olma hali sarıyor.Bu bütünleşme öldürme güdüsünün aracı oluyor.Ölme ve öldürmeye methiyeler düzen bir toplumda ölüme de bile bile gidiliyor.Mafia babasının yanında arkadaşlık eden devletin polisi bayrağa sarılı tabutta gömülüyor ki ölüm bir methiyeye dönüşsün diye. Herkes şehit bu memlekette.Çünkü ölüm kutsal, yaşam değil. Yaşamak küçümsenen ve başarılamayan bir durum olunca ölüm ulvi bir noktaya yükseliyor.Canlıyken herkesin aşağıladığı,hakkını alamayan,devleti ve kurumu olmayan toplum ölümle bütünleşerek “şehit” duygusuyla başka bir dünyaya göçmeye hazırlanıyor.Toplum ölümü öğrendi ve onu biliyor.Türk kültürü esaslı bir dönüşüm geçirmekte ölüm kültüyle birlikte.Ölmek yaşamanın yerini ikame ediyorsa ahlak yozlaşmasını ve “boşver abi” edebiyatını kabullenmek zorundayız demektir. Herkes kendisinin de bir parçası olduğu toplumun alın yazısı hakkında bir duygu taşır.Bu duyuş ve anlayış,bireylerin tek tek ızdıraplarından ve umutlarından oluşur.Bu toplumun kendi gölgesidir.Gölgeye bakılırsa aslının itibarı kalmadığından toplum gerçeklerle ilişkisini ölüm kültü üstüne oturtmaktadır.Bu totaliter dünyanın psikolojisine denk düşen bir tasarımdır.Totaliter zihniyeti ölüm ve şehitlik besler.Bu kültürün bütünleşme prensipidir. Toplumun ve bireyin kaderinin sinema filmi gibi izlendiği ama bir araştırma ve bilimselliğin parçası olmadığı Türkiye düzeni savaşı akla tercih edecektir.Üstelik bu ortak bir talebin anatomisidir.İçi kaynayan toplumun deşifre edilmemesi ve kültürel formların tıkalı olması ruhsuz bir taraftarlık yaratır.Ne şiirde,ne romanda kendini bulamayan toplum onu anlatacak mecralardan uzak. Türkiye’de ölüm yaşamdan güçlü ve itibarlı ise herkes düşünmeli. NEVVAL SEVİNDİ Antropolog/Yazar 1996′dan bugüne ne değişti???? O zaman attığım bu başlık rögar kapağı olmayan çukurda ölen Dilara doğmadan yıllar önce geleceği vurgular gibi.dinlemeyen,bilgiye inanmayan siyasetçilerle hayatımız hep tekrar……

12Mart

Mart 15 2007Yorum Yok Kategori: Politika

12 Mart 1998′de STV’de yaptığım haber yorum

Bugün 12 Mart müdahalesinin 27. yıldönümü.Ve Türkiye tam 27 yıl sonra ilginç bir biçimde Baykal’ın dediği “mart sendromu” nu yeniden tartışıyor. Cumhurbaşkanı Demirel her gün demokrasi ve hukuk kurallarına bağlılık üzerine demeçler veriyor ve askerler Cumhurbaşkanını 17 Martta bir kez daha irtica brifingine davet ediyor. Bundan 27 yıl önce 1971’de 12 Mart Muhtırası o zaman ki başbakan Süleyman Demirel’e verilmişti.Meclis içinde kurulan “teknokratlar hükümeti” ile sorunlara çözüm aranmıştı.O dönemde çeşitli sağ ve sol hareketlere karşı büyük bir tutuklama kampanyası yapıldı.Başarılı oldu.Ancak bu hükümetlerin giriştiği reform denemeleri başarısız kaldı. 12 Mart 1971’den iki yıl sonra Türkiye 1973 yılında genel seçimlere gitti. Sandıktan birinci parti olarak çıkan CHP’nin lideri Ecevit, Erbakan’ın MSP’si ile ortaklık kurdu.Sonra bu da dağıldı.Türkiye 7 yıl sonraki 12 Eylül müdahalesine kadar çeşitli koalisyonlar tarafından yönetildi.Ama ülkenin beklediği köklü reformlar ne 12 Eylül öncesi ne de sonrası bir türlü yapılamadı. Bugün Ankara’da yeniden ara çözüm formülleri,teknokratlar hükümeti gibi konular tartışılıyor.Bu yüzden tarihten ders almanın zamanıdır. Bu yöntemler son 40 yılda en az üç kez denendi, ancak yararlı olmadı. Ülkenin temel ekonomik ve toplumsal atılımları gerçekleşmedi.Önlenmek istenen siyasi hareketler ise çeşitli kapatmalara rağmen zaman zaman hükümete de ortak olarak varlıklarını sürdürdüler. Denenmiş yöntemleri bir kez daha deneyerek çıkmaz sokaaklarda vakit kaybetmeye Türkiye’nin tahammülü yok.21.yüzyılın eşiğindeyiz, herkes daha ciddi ve sorumlu davranmak zornuda. Peki üç kez denenen ara rejim ve teknokratlar hükümeti çözüm değilse , çözüm nerede? Bunun yanıtını bir çok kişi sandık diye veriyor. Tabii ki halk iradesi milletin egemenliği sonuçta tayin edicidir. Ancak böylesine parçalanmış ve düşman kamplara ayrılmış bir siyasi ortamda, sandıktan da güçlü bir siyasi irade çıkmıyor. Türkiye’de bugün esas sorun, siyasilerin asgari müştereklerde ve ülke menfaatlerinde birleşmemesidir.Geçmişti her üç askeri müdahale siyasilerin anlaşmazlık ve kavgalarının doruğa çıktığı noktalarda yapıldı. O dönemlerde yaşanan umutsuzluk ve kargaşa, toplumun askeri müdahaleleri alkışlamasına neden oldu. Hatta bazı siyaset araştırmacıları askeri müdahaleleri ana elektrik akımı kesildiği zaman devreye giren jeneratöre bile benzettiler.Ama sonuçta ülkenin ana enerji kaynağı halkın iradesidir. Bugün de yaşanan krizin ana sorumlusu halkın enerjisini ve özlemlerini birleştirip güçlü bir akıma dönüştüremeyen siyasilerdir. Halk kavga değil,gerçek çözüm arıyor. 12 Mart deneyimi 27 yıl sonra herkese öğretici ve yapıcı bir ders olabilir. Sorunlarımızı ara rejimle değil normal rejimle aşmalıyız. Demokratik sistemin daha etkin işlemesi için devlet tepeden tırnağa yenilenmeli.Siyasi rejimi sık sık tıkanan Türkiye halk iradesinin güçlü bir hükümete dönüştüren yeni formüller bulmalı. Başkanlık sistemi gibi yeni yönetim modelleri üzerinde daha ciddi olarak durulmalı. Mutlu ve güçlü bir Türkiye için..

Konferans

Şubat 28 2007Yorum Yok Kategori: Politika

CUMHURİYETİN 75.YILINDA TORBALI ‘DA VERDİĞİM KONFERANS “Türk ulusunun yüreğinden, vicdanından doğan ve esin veren en köklü, en açık istek ve inanç belli olmuştu:Kurtuluş! Bu kurtuluş çığlığı, Türk yurdunun bütün ufuklarında yansımakta idi.Ulustan başka bir açıklama istemenin yeri yoktu.

Artık bu isteği, dile getirmek kolaydı. Nitekim, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ulusal istek belirtilmiş ve dile getirilmiştir. Bu kongrelerin ilkelerine bağlı oldukları için ulusça bilinen kişiler,bu topluluk, ulusal örgüte ve dolayısıyla ulusa dayanarak her nerede olursa olsun, ulusun kutsal isteklerini yüreklilikle yerine getirecek ve savunacaktı.”diyor Atatürk ve Misak-ı Milli’nin hazırlanması sırasında her görüştüğü kişi ya da kişilerin kendisiyle görüş birliğine vararak ayrıldıklarını ama sonra “Müdafaai Hukuk Cemiyetini” kurmadıklarından yakınır. Buna bugün cevap istiyorum der Nutuk ‘da. Sorunun cevabını kendi verir: Çünkü bu cemiyeti kurmayı vicdan borcu, ulus borcu bilmek durumunda olan bu beyler inançsız, korkak ve bilgisizdiler İnançsızdılar;çünkü ulusal isteklerin önemine ve kesinliğine, bu isteklerin kaynağı olan ulusal örgütlerin sağlamlığına inanmadılar Korkak idiler; çünkü ulusal örgütlere bağlılığı korkulur durumlara yo açar nitelikte gördüler Bilgisiz idiler; çünkü tek kurtuluş dayanağının ulus olduğunu ve olacağını kavrayamıyorlardı. Padişaha dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek, uysal ve saygılı davranarak, büyük ülkelerin ancak bunları gerçekleştirebileceği bönlüğü içindeler “der Atatürk. Baylar bilirsiniz ki, yaşam demek , savaşım ve çarpışma demektir. Yaşamda başarı, kesinlikle savaşımda başarıyla sağlanır. Bu da somut ve soyut yani maddi ve manevi güce yaslanır. Bu nedenle ulusal egemenlik temeline dayanan halk hükümetini; Cumhuriyet’i kurmaya karar verir. Ulus kendi vekillerini seçerken neden kıskanç olamlı sorusunun yanıtı şudur: Sayın Baylar, pek güzel bilirsiniz ki, padişahlarla yönetilmiş bir ülkelerde en korkulacak durum onların düşmanlarca satın alınmalarıdır. Meclislerle yönetilen ülkelerde de en yıkıcı durum, kimi milletvekillerinin, yabancılar adına ve çıkarına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır. Millet meclisine kadar girebilmenin yollarını bulabilen yurt hayinlerine rastlamanın uzak olmayacağına, tarihin bu konudaki örnekleriyle inanmak gereklidir. Bunun için ulus, vekillerini seçerken çok dikkatli ve kıskanç olmalıdır. diyerek milletvekilini seçimi konusuna açıklık getirir. “Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne değin çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelesin, bundan bir an geri durmasın! Baylar ,Cumhuriyetin ilanı ,bütün ulusça sevinç nedeni oldu. Her yerde parlak sevinç gösterileri ve mutluluk açığa vuruldu. Yalnız İstanbul’da iki üç gazete ve yalnız İstanbul’da toplanan bir takım kimseler ulusun bu içten sevincine katılmakta duraksadı, kaygıya düştü. Cumhuriyetin kurulmasına önayak olanları eleştirmeye başladı.” Kurulan bebek cumhuriyete yöneltilen ağır eleştirileri, kuşkuları bize birer birer aktarır Atatürk Nutuk ‘da.Bunu acelecilik olarak nitelendirenlerden tutun da padişaha bile verilmeyen hakların şimdi cumhurbaşkanına mı verileceğini soranlara kadar . Nutuk okunması gereken bir tarihi belge. Burada bize Cumhuriyet kuruluncaya kadar ve kurulduktan sonra neler yaşadığını birinci elden anlatır Atatürk. Bu tarihi belgeyi incelemeden Cumhuriyet hakkında değerlendirme yapmamız zordur. Burada önemli olanın değişim olduğunu bir tek Atatürk kavramıştır. Bu çok önceleri 1902’de söyler: 1902 Haziranı Osmanlının son yıllarındaki tartışmaların yüzyıl başında olduğu gibi hala canlı tutulabilmesi demokrasi adına bir ayıptır. Çünkü demokrasi bir yaşama biçimidir. Demokrasi hoşgörüyle birarada, çeşitlilik içinde yaşama sanatıdır. Ama dünyada yapılan hoşgörü araştırmasında Türkiye en az hoşgörüye sahip ülkeler arasında çıktı. Ülkenin kutuplaşması ve fikir zafiyeti buna neden olmakta. Kendinden farklı komşuya, yabancıya, insana dayanamayan bir toplum. Sadece kendi benzerleriyle rahat eden bir toplum. Demokrat olabilir mi sizce? 1874’de yayınlanan bir karikatürde alafranga ve alaturka giyinmiş iki hanımın birbirine laf atması işlenir: Alaturka giyinen Kız bu ne kıyafet utanmaz mısın der diğeri de bu asrı terakki de (ilerleme çağında) asıl sen utan kıyafetinden diyerek karşılık verir. Bu size bir şeyler hatırlatıyor mu acaba ? Giyim kuşamla dış görünüşle gelişme ve ilerleme arasında kurulan yakın ilişki günümüzde de sürmekte. İnsanlar sadece dış görünüşlerine göre yargılanmakta. Demokrasilerde ise insanlar özgür bireyler olarak değerlendirilir. BU nedenle yetişkindirler ve ne istediklerine saygı gösterilir. Ondan daha fazla birinin bildiği iddia edilmez. Çünkü bu birey hakkına tecavüz. Son dönem Osmanlı aydınları da birbirinden çok farklı kavramlar olan batılılaşma, çağdaşlaşma ve demokrasiyi birbirlerinin yerine kullandılar. Anayasa , parlamento gibi kurumları toplumdan gelen taleplerin sonucu olarak değil de bunları Batılılaşmanın sembolü olarak benimsediler. Bazı modernleşme alametleri yani. Kanuni Esasi taraftarlarınca halk “cühhal” yani cahiller güruhu idi. 2.Abdülhamid döneminde Jön Türklerin gözündeyse halk cahil , ittihatçıların sevdiği tabirle “sebükmagzan” akılsızlardan öteye taşınamadı. Son dönem Osmanlı aydınlarıyla halk arasındaki ilişki aydınlatan/aydınlanan bazında oldu. Siyasal katılım çağdaş yönetimin ihmal edilen bir ayrıntısı olarak kaldı. Esas sinirlenilen nokta ise; bu akılsızlar ve cahiller onları aydınlatmaya çalışanlara her fırsatta nankörlük etmiştir. Türkiye enerjisi bu kadar uzun süredir tüketen yüzeysel tartışmalar yeni bir yüzyıla girerken sona erdirilmeyi bekliyor. Bunun ilacı demokrasi ve fikir özgürlüğüdür. Yaşam kalitesini arttırmaktır. Ülkem benim için ne yapabilir diye sormayın ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun der Roosvelt. Demokrasinin temeli devletten beklemek değil devletin ve toplumun kalitesini arttıracak bireyler olmaktır. Bu dünyada hiç bir zaman hazıra konamayız. Başarısız olmaktan korkar insanlar. Başarısızlık zordur ama başarmayı hiç denememiş olmak tek kelimeyle felakettir. Çalışanların ve iyiyi üretenlerin yaratacağı dünya özgür olabilir ancak. Rahatımızı düşünürsek, şikayet etmekle yetinirsek, kendimizi beğenmeye devam edersek, tek ve biricik doğrunun kendi fikrimiz olduğunu savunursak, ülkenin refahını sadece ekonomik kalkınmayla sınırlı görürsek, hem dürüst hem cesur olmayı enayilik sayarsak, böyle olanları hep yalnız bırakırsak, bedavacılığı uyanıklık bellersek 21. yüzyılda diğer ülkeler yanımızdan koşarak geçerken biz seyirci olarak kalırız. Gerçek ve büyük bir ulus olmak ideallerine sonuna kadar bağlı kalmaktır. Mücadeleden, zorlu yıllardan düşe kalka ama bıkmadan devam etmektir. Zordan ve yeni olandan yılanları Atatürk nasıl aşağılıyor size okudum. Çünkü korkaklarla yeni bir ulus yaratılamaz. Bizim ulusumuzun bir ideali var: Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak. Atatürk Batılı devletler seviyesi dememiş, batılı olun da dememiş. Muasır devletler seviyesi demiş. Gelişmiş bir uygarlık olmak. Cesaretle ideallere hizmet etmek güçlü ve büyük bir Türkiye’nin temeli ülkemizde.Aşağılık ve pis işleri görmezden gelemeyiz. Kötüler teşhir edilmeli ve adalet yerini bulmalı. Demokrasi hukuk devleti demektir ve adalet toplumun vazgeçilemez kavramıdır. Ama bu demek değil ki sadece kara tablo olarak bakın Türkiye’ye. Eğer karşımızda sadece kapkara bir tablo görürsek o zaman alçakları diğerlerinden ayırt etmek de mümkün olmaz. Bu tablo ahlaki renk körlüğüne neden olur. İnsanlar sonunda ne saldırının haklılığına inanabilirler ne de saldırıya uğrayan adamın dürüstlüğüne; suça olduğu kadar suçlamaya da kuşkuyla bakarlar. O zaman insanlarda infial yaratmakta çoşku yaratmak da imkansız hale gelir. Halkın karamsarlık sonucu böyle bir ruh haline gelmesi tüm alçakların umuda, dürüst insanların da umutsuzluğa kapılmasına neden olur. Demokrasi daha fazla özgürlük ve daha iyi bir hayat için her zaman mücadele edebilme gücüdür. Bunlar iyidir, çünkü bir ulusun geçirdiği aşamaları temsil eder. Politik sıkıntılar, soygunlar, bunalımlar, duvarlar karşısında aklına yıkımdan başka bir şey gelmeyen halk tarihinden habersiz demektir. Türkiye tarihine yabancılaşmış ve hiç bir bilgisi yok. Tarihi bilgimiz olmadan bugünü değerlendirmemiz hep eksik ve yanlış olur. Bu ayarı bozuk bir camdan dünyaya bakmak gibi tepetaklak bir duygu. İçinde bulunduğumuz karmaşadan çıkmak ancak kendi gücümüzle mümkün. Bu karmaşadan daha iyi günlere zaferle çıkacağımıza inanmalıyız ki güçlü bir Türkiye’yi yaratalım. Her istediğimizi anında elde edemiyor olabiliriz amam cesaret ve mertlikle bizim ummadığımız başarıları yakalayabiliriz. Her gittiğim yerde bana seçimden ne çıkabilir ki, ne değişiklik olabilir sorusu geliyor, ya da peki bu karmaşadan , pislikten nasıl çıkabiliriz umut var mı diye soruyorlar. Evet bu karmaşadan ancak kendi gücünüzle çıkabilirsiniz siz olmadan gelecek olamaz . Bu nedenle Cumhuriyet’e inandık. Halk bireylerden oluşan bir topluluk , kuru kalabalık değil. Demos da halk demek. 21. yüzyılda yeni çağda yeni bir ruh ortaya koymalıyız. Bu Türk kültürünün bugüne kadar taşıdığı maddi ve manevi kültürün sentezine dayanmaktadır. Birinden birini tercih etmeye değil. Biz Batı ile Doğu arasında binamaz değiliz. Biz bunun Türk kültürünün felsefi sentezini yaratmış bir ulusuz demeliyiz. Bunun için malzememiz var, biraz da cesaret ve bilgi istiyoruz. Cumhuriyet halkın kendi kendini yönetmesiyse eğer bizim kendi kendini yöneten bir ülkede tek kuralımız var:Ortak çıkarlarımız. Önce Türkiye dersek her şey buna göre ölçülüp biçilmeye başlanırsa ortak zemin bulabiliriz. Yönetim bir çıkarlar çatışması değildir. Yönetim bir ülkenin ufkunu görmek ve o ufku bulutlardan temizlemektir. Atatürk bu nedenle ufku görmek ufku görmek değildir ufkun ötesini görmektir der bize. Ayağa kalmak ve ufku oturduğumuz yerden daha farklı algılamak. Demokrasilerde yönetim herkese danışılarak gerçekleştirilen bir şeydir. Ben yaptım oldu diye yönetim olmaz. Açıkca konuşup tartışmayı rededen herkesi bu danışma meclisinden sürüp çıkarmak gerekiyor. Danışma süreci bir masa etrafında herkesin bir sandalyeye sahip olması. Gelecek ve yeni yüzyıl ayak oyunlarından başka marifeti olmayan politik partilerin değildir. Gelecek , vizyonu ve misyonu olan liderlerin olacak, demagogların değil. Adalet, dürüstlük ve doğruluk adına hizmet edecek liderler yükselen değerlerimiz olacak yeni yüzyılda. Yürütme gücü halkın geleceğinin bekçisidir. Temsil organları tek bir sınıfın ya da halkın bir kesiminin değil halkın tümünün temsilcisidir. Yargıdan beklenen de insanların mülkünden çok refahıyla ilgilenmesidir. Bir insandan söz ederken nasıl onun iyi insan olması kadar sağlam karakterinden de söz ediyorsak ülke içinde sağlam karakter ve ilkeler önemlidir. Bizim ortak ilkelerimiz nelerdir? Ortak ahlaki değerlerimiz neler? Biz sağlam bir karakteri temsil ediyor muyuz? Eğer bunları temsil edemezsek hiç bir yasa, yasak, baskı bu ülkenin iyi olmasına neden olamaz. Biz ne istediğimizi bilmiyorsak gelecek bize gülümsemez. Yasalar cehalet ve körlüğe dayanarak bir bağlılık talep etmez halkından , sadakat ve sevgiye dayalı bir yurtseverlik talep eder. Ölü geçmişin korkularından kurtulmazsak bu üstümüze serpilecek ölü toprağı olur. Nefret ve kutuplaşma ülkemizin yeni bir yüzyıla yeni ruhla girmesinin önünde engeldir. Gelin bu duvarı yıkalım. İngiliz Disrali’nin dediği gibi: Kafasını duvara vuran insanlar gördüm ama kafasını vurmak için duvar öreni görmedim. Biz kafamızı vuracak duvarları elceğizimizle örmeyelim. Kötü koşullarda çocuk yetiştirilemez, enflasyonun ezdiği bir aile mutlu olamaz, doğru dürüst beslenemeyen ya da konutta oturamayan insanlardan verim alınamaz. Asgari insani koşulları yaratmalıyız. Ne yapılabilir? Ülkesini seven kadın ve erkeklerle, onların ruh yüceliği ve zihinsel güçleriyle Türkiye zaferi yakalayabilir. Paylaşılan bir idealimiz ve ortak hedeflerimiz bu zaferin elleridir. Bu bereketi Türkiye ‘ye getirebiliriz. Sevgi yasayla üretilemez ya da düzenlenemez. İnsanalar sevgilerini ifade etmekte şiddete baş vurmadıkları sürece özgür olmalılar. Sevgisizliğinin nedenini mahkemede anlatan Gandhi yasaları sorgular ve der ki: İyi ile işbirliği yapmak ne kadar görevse kötü ile işbirliğini redetmek de aynı ölçüde insanın görevidir. Özgürlüğün kaynağı insandır. Tek başına Gandhi, Atatürk ve tarihi bir çok lider ülke sevgisiyle , iyinin yanında olmakla yeniyi yarattılar. Düşünce suçu utanç verici….. ile bitir. 1997

Sayfa 12 / 14« İlk...«1011121314»