Okuduklarım

Yeni Kitabım Çıktı

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Okuduklarım

“DAHA FAZLA ÖZGÜRLÜK”
Türkiye’de uzlaşmanın son on yılı(1995-2005)
İlk kez Nevval Sevindi’nin siyasi yazıları Alfa Yayınlarından çıkmış oldu.Yeniyüzyıl ve Zaman gazetesi ağırlıklı seçki bir sinema şeridi gibi son on yılın muhasebesi.

 

SİZ DE BAŞARIN

Temmuz 15 2005Yorum Yok Kategori: Okuduklarım

Muş’da Salih Yüce bir kanser hastası olarak pasif kalmadı.O ve arkadaşları dernek kurdu. Başardı.Bugün onların yeni bir başarısını okuyoruz.
Onkoloji Hastaları Yardımlaşma ve Sevgi Derneği’nin (ONKO_SEV) Avrupa Birliği Gençlik Programı (YUTH) programından yapmış olduğu ”Yeşeren Bir Bitki” (A Greenıng Plant) ismli proje 215 proje arasında birinci oldu.
 

NewYork Sohbeti için sanal önsöz

Ocak 13 2005Yorum Yok Kategori: Okuduklarım

Sabah Kitapları’nın “Türkiye’den Dizisi”nin ilk kitabı olan “Fethullah Gülen’le New York Sohbeti” kitabı 40.000′ den fazla satarak 1997′nin en çok satan kitabı oldu.

Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde yayınlanan röportaj da çok ilgi görerek tiraj rekorları kırmıştı.

Bu kadar çok ilgi gören kitapla ilgili kim bilir ne eleştiriler çıktı diye düşünen olursa hemen cevaplayayım; hiç. Yanlış okumadınız; ne sağda, ne solda, ne Hürriyette ne Zaman’da en ufak lehte ya da aleyhte bir eleştiri yayınlanmadı. Bu gerçekten ilginç bir durum.

Türkiye’de ilk kez bir gazeteciden çok sosyal bilimci bir yaklaşımla değerlendirilen Fethullah Gülen portresi toplum tarafından ne kadar ilgi ile karşılandıysa da ideolojik taraflar hiç iyi gözle bakmadılar. Bundan dolayı daha sonra bir çok saldırıya ve iftiraya uğradım. Bana bu denli kızılmasının nedeni ne olabilir di?

Varlık nedenleri ve konumları ayrılık, düşmanlık üzerine yapılandırılmış herkes ideolojisiz bir bakıştan rahatsız olmuştu. İslâmî bir liderin objektif portresinin önyargısız sunumu köprü kurulmasını engelleyenler için acımasız bir darbe oldu. İçlerindeki cerahati kin ve nefret olarak ellerine fırsat geçtikçe kullandılar. Tüm gazete örgütleri ve sorumluları da suskunlukları ile katkıda bulundular. Kadın olmamdan başka suç bulunamadığından medya mecrasındaki kadın erkek herkes “kadınlığıma” hakaret ederek rahatladı.

Bu konuda yürekli çıkan sadece Can Dündar, Gülay Göktürk ve Seda Kaya Güler oldu.

Bunları anlatmamın nedeni okuduklarınızın neden olduğu tektonik hareketleri az da olsa gösterebilmek için.

Aradan geçen üç yıl sonra daha iyi görüyoruz ki, Fethullah Gülen’in, Yesevi-Hacı Bektaş, Mevlana ve Yunus Emre çizgisinden günümüze taşıdığı tasavvufa dayalı hoşgörü felsefesi, bütün İslam alemi için de bir “devrim” niteliğinde. Ülkemizde herşeyin bir sepete konulmasını engelleyen bu çalışma belki de bu nedenle düşmanlık çekti. Farklı birikimlerini ve kültürlerini sentezleyecek bir Türkiye 21. yüzyılın ruhunu yaratacaktır.

Buna gönülden inanıyorum.

Fethullah Gülen’in liderliği ile, bugüne kadar bilinen kültürel emperyalizm engelini aşarak tüm dünyaya yayılan “Türk Okullları” kurulmuştur. Batılıların alternatifsiz uyguladıkları bu yöntem ilk kez karşısında “Türk Okulları”nı bulmuştur. 21.yüzyılda artık iddialı bir Türk kültürü ve medeniyeti olacaktır. Üstelik kendi kültürünü küçümseyen, halkını sevmeyen azınlıklar yaratmadan yapılan bu eğitim toplumlar arası hoşgörünün köprüsüdür.

21.yüzyılda barış mimarları yeni anlayışın bağrından çıkacaktır.

Hoşgörü ve barışa gönülden inanıyorum.

Hoyrat ve acılı 20. yüzyıldan sonra yeni yüzyılda yeni bir yapılanmaya, yeni anlayışlara ihtiyacımız olduğu aşikar. İnsanı severek başlamalıyız işe. Bu ideolojinin ölümüdür.

Ben insana gönülden inanıyorum.

Sanal alemdeki okuyucularıma her türlü eleştirileri için her zaman kapım açık.

Ancak düşünen yüreklilerin eleştirileri olabilir. Biliyorum. Gönül ve akıl beraberliğinin ürünü olan Türk kültür anlayışı ve inanç sistemi daha fazla üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.

 

Peruk Takan Kadınlar

Ocak 13 2005Yorum Yok Kategori: Okuduklarım

2001 yılında oynadığım bu film Avrupa ve ABD’de bir çok sanat organizasyonuna katıldı ve hakkında bir çok yazı çıktı.NewYork Times benim hakkımdaolumlu eleştiriler yayınladı.
Kutluğ Ataman çekimleri yaptı ve yönetti.

Peruk Takan Kadınlar

Yayıma Hazırlayan: Haldun Bayrı
Grafik Tasarım: Semih Sökmen

Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Kasım 2001

Hostes Leyla, Nevval Sevindi, türbanlı bir öğrenci ve Demet Demir. Bu dört kişinin ortak yanı Türkiye vatandaşı olmaları ve peruk takmaları. Ataman’ın yapıtında kadınlar, ayrı ayrı, nerede, ne zaman, neden, nasıl peruk taktıklarını anlatıyorlar. Ataman, görünüm değiştirmeyi, seçilmiş bir kimliğin yaratımını ya da verili durumdaki bir diğer kimliği maskelemeyi konu alan, bildik bir mecaz olarak işlemiş peruk takma olgusunu. Ama her dört örnek de, kimlik üretiminin genelleştirilmiş ve tarihsel anlamda sabitlenmiş biçimlerinin ötesine taşıyor; izleyiciyi, toplumsal cinsiyet ve devletin uyguladığı acımasız baskı üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor
Peruk Takan Kadınlar, film yönetmeni Kutluğ Ataman’ın video görüntüleriyle yaptığı aynı isimli enstalasyonun ham malzemesi olan röportajların kitap formunda sunulmasıyla oluşuyor.
Kitapta röportajların dışında ayrıca Erden Kosova’nın Kutluğ Ataman ile yaptığı söyleşi ve Vasıf Kortun’un “Hakikati Yanlış Yorumlama Hakkı” adlı yazısı da bulunuyor.

İÇİNDEKİLER

Sunuş
Hostes Leyla
Nevval Sevindi
Türbanlı Öğrenci
Demet Demir
Kutluğ Ataman ile Görüşme, Erden Kosova
Hakikati Yanlış Yorumlama Hakkı, Vasıf Kortun

OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 7-8

“Peruk Takan Kadınlar”ın dökümünü Ruşen Çakır benden ilk istediği vakit açıkçası önce bir düşündüm. Görsel sanatların geliştirdiği bir söylem üzerine oturtulmuş ve buna göre üretilmiş bir video projeksiyon enstalasyonunun sosyal konularda yayın yapan bir kitap dizisi kapsamında yayınlanması işi bozmaz mıydı? Ya da, güncel sanatın zaten pek kaale alınmadığı veya bilinmediği “günümüz Türkiye’sinde” (bu her ne anlama geliyorsa!), zaten çok çelimsiz ayaklar üzerinde durmaya çalışan bu türden bir işi, gene her zaman olduğu gibi “içerik” ve “mesaj” üzerine içi geçmiş bir tartışma ve okuma alanı kapsamına itmez miydi? Strateji konusunda kafamın karıştığı her zaman yaptığım gibi, ilk iş, Vasıf Kortun’u aradım. “Sakın ha!” dedi. Dedi ama, şimdi gördüğünüz gibi iş hem kitap oldu, hem de Vasıf bu kitap için yazı yazdı.
Çünkü üzerinde birkaç gün daha konuştuktan sonra, “ülkemiz koşullarında” –bu nefret ettiğim terimi maalesef hâlâ kullanmak zorundayım– her şeyden önce pragmatik olmamız gerektiğini kendimize hatırlattık…. Devamını okumak için bkz.

“Türbanlı Öğrenci”, s. 61-76

Üniversiteyi kazanmamla başladı. Üniversiteye, zaten ilk başlarda tereddütlü gidiyorduk okula, korkuyla gidiyorsunuz zaten. “Acaba alınacak mıyız? Sınıfta dışarı çıkarılacak mıyız?” O tür endişelerle gidiyorsunuz zaten her gün. Daha sonra bize ikazlar gelmeye başladı. Ve bize süre verildi.

Ne tür ikazlar yapıldı?

Başörtülü olarak üniversiteye girmememiz, yani derslere o şekilde girmemizin yasak olduğu hakkında bilgi veriliyor ve bu şekilde girmemizin doğru olmadığı söyleniyor. Biz de bunları her ne kadar istemesek de, mecburen bize süre verdiler. Bir süre sonra, artık derslere bu şekilde sizi alamayacağız dediler. Biz de artık, kendimizi nasıl … Devamını okumak için bkz.

ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Medyakronik.com, Aralık 2001

Kutluğ Ataman’ın “Peruk Takan Kadınlar” adlı “video projeksiyon enstalasyonu”, Metis Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Ataman, kitaba yazdığı “Sunuş”ta, yayınevinin editörlerinden Ruşen Çakır’dan gelen video röportajı kitaplaştırma önerisini, epeyce düşündükten ve başından beri “iş”in içinde olan Vasıf Kortun’a danıştıktan sonra kabul ettiğini söylüyor. “Görsel sanatların geliştirdiği bir söylem üzerine oturtulmuş ve buna göre üretilmiş bir video projeksiyon enstalasyonunun sosyal konularda yayın yapan bir kitap dizisi kapsamında yayınlanması işi bozmaz mıydı?” Bize soracak olursanız, Ataman’ın bu çalışmasının geniş anlamda “sosyal konularda” yayın yapan Metis tarafından kitaplaştırılması çok iyi olmuş. “Peruk Takan Kadınlar”; yani, “Hostes Leyla, Nevval Sevindi, türbanlı bir öğrenci ve Demet Demir”. Sosyal ya da değil, hayatın dört alanından –ya da dört hayattan– dört uzun röportaj… Kitaba ulaşmanıza da fırsat vermek amacıyla, her röportajdan sadece bir bölüm yayımlıyoruz! Atlanmaması gereken bu hikayelerden geniş alıntı yapmamıza izin veren Metis Yayınları’na teşekkürü de unutmuyoruz……

Hüseyin Sorgun, “Peruğun altındaki Türkiye”, Zaman, 14 Aralık 2001

Yönetmen Kutluğ Ataman, dört farklı kesimden ‘kadın’ın ‘peruk’ ortak paydasında kesişen hayat hikayelerinden hareketle bir ‘Türkiye’ resmi çiziyor.
Yönetmen Kutluğ Ataman, Venedik Bienali için hazırladığı “Peruk Takan Kadınlar” isimli video projeksiyon enstelasyonunu, gazeteci–yazar Ruşen Çakır’ın da ısrarlarıyla kitap haline getirdi. Yapılan video röportajın ham çözümünün yer aldığı Peruk Takan Kadınlar, Hostes Leyla, Nevval Sevindi, türbanlı bir öğrenci ve Demet Demir’i bir araya getiriyor. Belki de bir arada düşünemeyeceğimiz bu dört kadının en büyük benzerlikleri, peruk takıyor ve Türkiye’de yaşıyor … Devamını okumak için bkz.

Özlem Altunok, “Kafamıza ‘taktığımız’ kimlikler”, Cumhuriyet, 14 Mart 2002

Süreleri 45 ile 60 dakika arasında değişen dört video çalışmasının bir arada sunulmasından oluşan video projeksiyon yerleştirmesi, Türkiye’de yaşayan dört kadının ağzından, ‘peruk’ takarak yaşadıkları yeni varoluşlarına, kimlik değiştirme zorunluluklarına ya da kimliksizleşme süreçlerine tanıklık etmemizi sağlıyor. Melek Ulagay, Nevval Sevindi , türbanlı bir öğrenci ve Demet Demir … Biri 1971 darbesi sonrasında polisten gizlenen bir solcu, biri kemoterapi tedavisiyle saçları dökülen ve kadın kimliğini korumak isteyen bir gazeteci, bir diğeri üniversiteye girebilmek için saçlarını türban yerine taktığı perukla kamufle eden bir öğrenci, diğeri ise cinsel kimliği için mücadele eden sosyalist bir … Devamını okumak için bkz.

 

BİR ÖYKÜ

Ekim 17 2003Yorum Yok Kategori: Okuduklarım

Yağmurun altında akan gözyaşları ayrılığın acısını hafifletmiyordu. Kırmızı biberlerden yediğinde dudaklarının kavrulduğunu hissettiği,dışa dönmüş gibi sızladığı acının ettiklerini yüreğinin içinde hissediyordu şimdi. Neden bu kadar acı çekiyordu?Ayrılan kendisi değil miydi?Evet, kendi istemişti ayrılığı. Ruhunun artık onun yanında olmadığına inandığı için onca yıllık alışkanlıkları, düzeni elinin tersiyle itmişti. Bunu isteyen taraf olarak herkes onun mutluluğuna tanıklık etmeyi bekler gibiydi. Onun kaya gibi görüntüsü acısız gittiğinin belgesiydi sanki. Oysa içi yağmurdan daha hızlı ağlıyordu. Alıştığı eşyalardan, tencerelerden, manzaradan ayrılmak zor geliyordu. Neden ayrılıyordu o zaman? Düşündü. Çünkü istemediği davranışlara,sözlere ve olaylara maruz kaldığında susmuştu. Bunu kabullenme ve sonra unutma sanan erkek gözü değişimi anlamamıştı. İçinde bir şeyler koptukça katılaşmış. Hiç ağlamadan buz gibi bakan bakışlarıyla sessiz bir heykele dönmüştü. Bu erkek için “huzur” sayılmıştı. Kavga olmayınca erkekler mutlu olunduğunu sanırlar. Kavga sağlıklıdır ,eğer sonucunda uzlaşma varsa, sonucunda kapalı kalmış bazı duygular dışa vuruluyor ve anlaşılıyorsa. Sessiz bir kadının ne kadar tehlikeli olduğunu erkekler anlamaz. “ Şimdi hiçbir şey yok ortada, neden kızdın” diye, “ayrılacak ne var ki” şaşkınlığını yaşarlar.
Siz olsanız bu öyküde nedenin ne olduğunu düşünürsünüz? Hangi neden (ler) ayrılık noktasına getirmiştir onu. Siz yazın , ben de yayınlayacağım mektupları. Bakalım kadın ve erkek ayrılığa nasıl bakıyor.
 

GAZETECİ NEDEN AHLAKLI OLMAK ZORUNDADIR?

Temmuz 1 2003Yorum Yok Kategori: Okuduklarım

Mevlana Mesnevi’sinin başında kamıştan yapılma ney gibi kalemden söz eder. Mevlevilik geleneğinde kalem insanın simgesidir. Anlatıcının kalemi, tıpkı Mevlana gibi Şems’ten feyz alır. “Ben” diye tanımlanan kişi anlatıcı dediğimiz, kalemin/ insanın hikayesidir.
Kamış kalemin mürekkebe batırılan ucuna kalemin dili denir.
Mürekkebin akışını kolaylaştırmak için uç ortasından uzunlamasına yarılır ve bu yüzden kaleme “çift dilli” denir. Uç aynı zamanda bir ayak olarak da düşünülür ve kalemin yürüdüğü söylenir. Belli bir açıyla yontulduğu için kaleme “aksak” denir ve “eğri büğrü basarak” yürüdüğü ifade edilir.
Buradaki kalem/insan tanımı bence gazetecinin de tanımıdır. Kalem kişiliğin konuşan dış sesidir. İç ses ise gazetecinin vicdanıdır. Onu yalan söylemekten alıkoyan kalem/ses’tir. Çift dillidir çünkü olayın tüm yüzlerini söylemektir görevi. Belli bir açıyla yontulan kalem aksaktır, eğri büğrüdür.
Ne denli rahatsız edici olursa olsun, kendimizi ve kültürel kurumlarımızı değerlendirirken; her söyleneni eleştirel gözle tartarken umutlarımızı, kibrimizi ve süzgeçten geçmemiş inançlarımızı bir kenara koymamız gerekir .
Jack London’ın “Demir Ökçe” kitabında sevilen bir bilgin olan kahramanın babası önce basında övülen biriyken sonra kapitalizme ağır darbe vuran bir kitap yazınca her şey tersine döner. Artık ondan tek kelime etmezler basında ve kitap piyasadan kaybolur. Matbaa asla basacak yer bulamayacağını söyler. Bu Demir Ökçe’nin şöyle bir tadına bakmaktır. Geri çekilmesini önerirler. Ama adam bilgindir ve başka da bir şey olmadığı için tüm basımevlerini dolaşır. İnanmak istemez. Kitabının gerçekten aforoz edildiğine kanaat getirdikten sonra bunu gazetelerde ilan etmeyi dener. Başaramaz. Bir çok gazetecinin bulunduğu bir sosyalist toplantıda bu fırsatı buldum sanarak kitabının öyküsünü anlatır. Ertesi gün gazetelerde kitabın adını bile anmadan yazarına hakaretler yağdırırlar. Kelime ve cümlelerin mantık silsilesini kopararak anarşik bir beyanat yaratırlar. Associated Press telgrafıyla tüm ülkeye yayılır bu. Babası nihilist ve anarşist damgasını yer. (Bu karalama sıfatları her dönemde değişir; kimi zaman komünist damgası ya da vatan haini damgası sıfatı yetmiştir, kimi zaman bu yerini karşı devrimciye ya da cadı sıfatına bırakmıştır. Türkiye’de de bu gün irtica/dinci bu sıfatların yerine geçmiştir.) Demir Ökçe’den;
“Çok satan bir gazetede çıkan bir karikatür babamı elinde kızıl bayrak, zift meşaleler ve dinamit bombaları taşıyan uzun saçlı ve vahşi bakışlı bir grubun başında gösterir. Gazeteler uzun hakaret yazılarıyla üstüne yüklendiler ve hatta ruhi bir depresyon ya da yıkılış üzerine imalarda bulundular.”
Bunun üzerine ona vazgeçmesini önerirler. “Size söylüyorum, bilinmez hadiseler arifesinde bulunuyoruz diye ısrar ediyordu. Etrafımızda büyük işler hazırlanıyor. Bunu seziyoruz. Ne olduğunu bilmiyoruz, fakat muhakkak bir şeyler var. Bana sormayın. Lakin cemiyetin bu kasırgasından bir şey kristalize oluyor. Hem de tam şu sırada. Kitabınızın uğradığı baskın ondan bir sızıntıdır. Ne kadar kitap böyle ezilmiştir? Hiç bir fikrimiz yok. Karanlıkta el yordamıyla gidiyoruz.”
Sonra Kara Yüzükler çıkar sahneye. Bizim çetelerimiz yani.
Amerika’nın Mc Carthy döneminin Demir Ökçesi bir çok düşünen ve düşündüğünü söylemekte direnen insanı ezer. 1600’lerde bitmiş cadı avı bile yinelenir. Ortaçağdan sonra ilk kez 1940’larda bir kadının cadı olduğu iddia edilir ve kadın asılır. Yanlış okumadınız; ASILIR. Gazeteler yalan, iftira ve karalama uzmanı kesilmiştir. Güçlerini kötüye kullanarak bir çok insanın mahvına neden olurlar. Bunları anlatan bir film olan “Mr. Smith Washington’a Gidiyor”. Kendi halinde dürüst bir adamın bile gazeteler tarafından linç girişimiyle yaşadıklarını anlatır. Mr. Smith’in babası da erdemli bir adam olarak gazetecilik uğruna öldürülmüştür. Dört sayfalık gazete çıkaran bu başına buyruk adam sırtından vurularak öldürülmüştür. Gazeteler Mr. Smith’ e karşı saldırıya geçerler ve burada yayınlanan yalan haberler Senatoda belge olarak kabul edilir. Gazeteler o zamanlar bugün bizde olduğu gibi tek başına belgedir. Gazeteciler Cemiyet’ in den yardım umar. Ama herkes arkadaşlarını korur. Onlar gerçeğin bekçisi gazeteciler değil arkadaşlarının ve sistemin bekçileridir.
Mr. Smith onlara şöyle seslenir: “Neden biraz da gerçekleri yazmıyorsunuz? Kurnazlığınızın yarısı kadar dürüstlüğünüz de olsaydı keşke”. Don Kişot Smith denir ona. Alay ederler. Salak diye seçilen Mr. Smith oyunu bozduğu için medyanın linçine terk edilir. Medya patronu onu tehdit eder: “Senatörlere ne yapacaklarını ben söylerim.” O sanayi kuruluşlarına sahip bir tekeldir. Film yalanla mücadelenin nefes nefese öyküsüdür. Yalanlar üstün gelir ve Senatodan oybirliği ile kovulur. Sistem bekçileri hep “oybirliği” kullanmaya önem verir. İnsanın içinde derin bir sızı, ağzında paslı bir tat bırakır film. 1940’ların Amerika’sında yaşananlar tanıdık gelir. “Gölgeleri büyük kendileri küçük” insanların gücü basında ahlak bırakmamıştır. Zaten bir yerde küçük adamların gölgesi büyükse, orada gün batıyor, karanlık yaklaşıyor demektir.
Son cümle vurucudur: “İnsan haklarını kaba kuvvetten ayıracak yöneticileriniz yoksa gerçek bir ulus olamazsınız”. Bunu gazeteler için de onaylayabiliriz.
Kaba kuvvet, kendinden başka kuş tanımayan güç, fikir anlatımına kapalı sistemler yaratır. Onlar merakı boğar. Cesareti küstahlık sayar. Adalete aldırmaz. Dostluğu sadece kendine benzeyene verilecek bir değer olarak görür. Kadını aşağılar, böylece erkek egemen akıl anlayışını yüceltir.
Totaliter hareketlerin benzersiz yanı, yandaşlarını fiilen kaynaştırma konusunda onları liderin uygun gördüğü amaçlar uğruna seferber edilmelerini sağlayan mutlak yükümlülük ve ahlaki kayıtsızlık durumuna getirme becerileri. Fanatik coşkularının boyunduruğu altındaki insanlar, hareketin dışındaki herkesin ve her şeyin, yok edilmeye değilse bile, ancak aşağılanmaya layık görüleceği bir dünyanın esiri olurlar. Bir militan bunu yapabilir ama gazeteci ahlakı bunu yasaklar.
Fikir üretimi ve anlama yetileri mutlak anlamlar içeremez. Demir Ökçe sahipleri için mutlak olan yeterlidir. Oysa fikrin anlatımında , söylenen her hangi bir şeyde şöyle ya da böyle bir anlam kendini gösterir. Gel gelelim anlatımın gerçek anlamı şu ya da bu anlam değildir. Bunun ilk nedeni dilin, doğası gereği, çoğul- anlatımlı oluşudur.
Bunu ifade ederek, kamış kaleme “çift dilli” diyen ve onu aksak olarak tanımlayan Mesnevi bu çoğul-anlatımın peşine düşmüştür. İdeolojik düşüncede çoğul anlatım yoktur. O bir asker mantığıyla ilerler. Uygun adım yürür ve hep aynı yere basar.
Havel ünlü Tvar dergisinde yaşadıklarını anlatırken içinde bir “parti grubu” barındıran Tvar dergisinden ayrılanların tamamının yazar olmasının bir tesadüf olmadığını söyler:
“ Hepsinin yazar, yani bağımsızlıklarını koruyan, kendine özgü insanlar olması bir raslantı değildi.”
Kendine özgü olan ve düşünce üretimini bu özgünlükte yapanların genel geçer değerler/ zamanlarda anlaşılması zordur.
Gazeteci olmak yazar olmaktan zor koşulları içerir. Keyfi yorum yapmak ahlaka aykırıdır çünkü haberi çarpıtır.
Gazetecinin keyfi yalan söylemesi ahlaka aykırıdır çünkü iki kişi arasında geçen bir olayın dışına çıkar. Özel konumdan çıkar kitleleri yönlendirir. Bu iki nedenle çok önemlidir. Birincisi, ifade özgürlüğünün çoğulcu tartışma için ve tartışmada rakip olan tarafın “düşman” diye görülmesini engellemek için temel unsur olması. Yani modern demokrasinin bel kemiği. Çünkü farklı fikirlerin bir arada yaşama sanatıdır demokrasi. İkincisi, özgür basında sunulması gereken kamu tartışmalarının hayati önemi. AGİT Özgür Medya temsilcisi tanınmış Alman aydını Freimut Duve bu fikirlere şunu ekliyor: “Başka boyutları da var. Örneğin “vatan haini sendromu” dediğimiz şey. Başta Balkanlar olmak üzere bir çok bölgede, sırf farklı görüşleri yansıtıyor ve gerçekleri araştırıyor diye gazeteciler öldürülüyor. Gerekçesi de kolay: “bunlar vatan haini” deyip işin içinden çıkıyorlar.”
Bu tür ses kesmelerin fiziki ortadan kaldırma kadar ağır türü manevi olarak ortadan kaldırma operasyonudur. Bunu yapanlar gazeteci ise bu ahlaki olarak gazetecinin deformasyonudur. Çünkü bu tür “ses kesmeler” öteki gazetecilerin bütün isteğini ve enerjisini boğmaktır. Korku ve sindirme basının silahı olursa basın sansürle ve ahlaksızlıkla nasıl mücadele edebilir? Varlığının temel ilkelerini dinamitleyen bir gazeteci ahlaklı mıdır?
Bilimsel sözünü kullanmak kolay değildir. Çünkü gereğince uygulandığında bilim, bir çok mükafatı karşılığında omuzumuza ağır bir yük yükler: Ne denli rahatsız edici olursa olsun, kendimizi ve kültürel kurumlarımızı bilimsel olarak değerlendirmemiz gerekir. Önemli siyasi, ekonomik, dini ve etik konularda karar alırken bir çok yasaya, kritere uymak zorundayız. Hukuk bunun için var. Doğal dünyayı sorgularken neden daha düşük standartlara razı olalım?
Yaşam ve fikir kalitesi kol kola dostlardır. Gazeteci kaliteye yardım ederse demokrasi ülkemizde rahatça herkesi kucaklayacak kadar kollarını açacaktır. O zaman sabah oldu ve çevremiz aydınlanmaya başladı diyebiliriz. Milletine , dinine, ırkına ve düşüncesine aldırmadan herkese yaşayabileceği yeri açmak aydınlık sabahlara “Merhaba” demektir. Bir gazeteci olarak yazar tarafımın özgür rüzgarları, bana bu düşü taşıyor.
NOT:Bu yazı basın meslek gazetesi olan “Bizim gazete” de yayınlanmıştır.
NEVVAL SEVİNDİ
 

SÖZ TÜKENİNCE

Eylül 29 2002Yorum Yok Kategori: Okuduklarım

Söz senettir der Türkler
Ardından ekler,
Söz gümüş sukut altındır
Ben gümüş çıngırakları takıp boynuma
Altın suskunlukları
Ardımda bırakıyorum
Suskun yıldızları fırlatıp
Karanlığın girdabına
Haykırarak ,sözü veriyorum
Rüzgarın deli koynuna
Söz gümüş bileziklerde
şıkır şıkır
Gümüş bir balık geçiyor
Dudaklarımın arasından
Söz, gözlerimden
Gümüş ışıltılarla dökülüyor
Kulaklarıma doluyor.
Söz,
Binip kanatlı gemilere
Gümüşten halatlar, ibrişim yelkenleri
Çekiyor,
Söz alıp başını gidiyor
Sukut,
Kırık bir parmak gibi
Karanlıkta sallanıyor.
nevval sevindi şiiri  

Sayfa 8 / 8« İlk...«45678