DA Dergisi
DA, SAYI: 9
Dünya yol ayrımında, Türkiye de ayrımların ortasında
Biz globalleşmeyi kavramaya çalışırken globalleşme topuyla tankıyla komşu geldi! Eski düşmanlıkların anlamsızlığında boğulmamak için yeni sözcüklere, kavramlara ihtiyacımız var. Anahtar sözcük, işbirliği. Önyargılı reddetmelerin dünyasından anlamlı kabullerin ve birlikte varolmanın dünyasına taşınalım birlikte.
DA barışa, dostluğa ve işbirliğine “Evet” diyor. Evet diyeceğimiz şeyleri çoğaltabiliriz. Bu yüzden dopdolu bir dergi ile karşınızdayız.
Türkiye sadece bir köprü değil, kendi varlığıyla da önemli bir sentezin temsilcisidir. DA, doğru yoldan şaşmayan insanların güveniyle yeni ufuklara yelken açmayı öneriyor dostlara.
Yeni düzenin esasları ve kuralları neler olacak acaba? Türkiye’nin rolü üstüne Mensur Akgün bir yazı yazdı.
Birlikte gerçekleştirdiğimiz Moskova ve Antalya toplantıları bu nedenle daha anlamlı hale geliyor, diyalogun önemi anlaşılıyor.
DA platformu üyemiz Azerbaycan’ın saygın yazarı ve Başbakan yardımcısı Sayın Elçin’in güzel Azerbaycan’da dergimizi tanıtmak için gösterdiği samimi gayretlere çok teşekkür ediyorum.
5-6-7 Haziran’da Kazakistan Almatı’da gerçekleştireceğimiz Diyalog Avrasya Uluslararası Forumu’nun konusu “21. Yüzyılda Birlikte Yaşama Kültürü”. Günümüzün önemli paradigma değişimi olan kavramları tartışacağımız bu forumda sunulacak tebliğleri bir sonraki sayıda sizlerle paylaşacağız. Ayrıca bu güncel foruma ev sahipliği yapan kardeş Kazakistan’a en içten minnettarlığımızı sunuyoruz.
Büyülü kentlerin şenliği
Avrasya coğrafyasının iki büyülü kenti; üç bin yıla yakın tarihi geçmişiyle İstanbul ve 300. kuruluş yıldönümünü kutlayan Sankt Peterburg. İmparatorluk, sanat, kültür ve savaşların başkenti bunlar. Her yönüyle bu iki kentin ruhunu ve kimliğini yakalamaya çalıştık. Sizin için özel bir ek hazırladık. İki kenti doya doya yaşayabilirsiniz bu ekte.
John Keats “duygularla kavranabilen güzellik sonsuza uzanan mutluluktur” demiştir. Büyülü iki kenti duygularımızla sıkı sıkı kavrayabiliriz çünkü onlar sanat ve kültürün ana temaları olmuşlar asırlar boyunca. Genç Peterburg ile bilge İstanbul su kenarına yerleşerek serpilmişlerdir. Peterburg bir bataklıktan, İstanbul ise yedi tepenin doruklarından doğmuştur. Bu yüzyıl aslında kentlerin yüzyılı olacak gibi görünüyor. Hatırlatmam gerekir ki kent, kentli ve medeniyet ortak kökten gelen kavramlardır. Medenî kentler yeni sivil yaşamın merkezleri olarak yükselecek.
DA sizinle büyüyor
Azerbaycan konusunda iki önemli yazı ve Rus arkeoloji müzesiyle ilgili ilginç yazılar sizi bekliyor. Her renk ve tat içeren kültürler, sayfalarımızdan size uzanan zihinsel birer köprü.
Nevval Sevindi
Yayın Editörü
İSTANBUL’DAN KENDİME DOĞRU BİR YOLCULUK
Siyahlar beyazlar İstanbul
“Hakiki sanat, muhteşem bir şehir vücuda getirmek ve halkının kalbini saadetle doldurmaktır.” II. Mehmed, Fatih Camii’nin vakfiyesine yazdığı mukaddemede böyle der.
Roma İmparatorluğu olan Kostantinopolis’ten bir başka Cihan İmparatorluğu’nun eline geçen İstanbul, Osmanlılarla 600 yıla yakın yaşadı. İstanbul hep bir dünya ve imparatorluk başkentinin zenginliğini taşıdı. İmparatorluk mikrokozmosunun Türk, Rum, Ermeni, Musevi ve İtalyan sakinleri için İstanbul bir toplanma yeriydi. Bir Venedik büyükelçisi uzaktan seslenir: “Roma yeryüzünün hülasasıdır. İstanbul ise yeryüzünün kendisi”. Bugün İstanbul’u hayatın aynasında izleyenler surların dibindeki eski dünyayı keşfeder. Daracık sokaklarında kadınlar çamaşır yıkar, dedikodu yapar ve İstanbul’u yaşar doyasıya. Bir tül perde ardına gizlenir İstanbul ve herkes ona vardığını sanırsa da, o kendini gizler. İstanbul’da oturmak yetmez, onun ruhuna nüfuz etmek gerekir. Yani sevmek şarttır. Sevince kendini size anlatan bir kenttir İstanbul.
İstanbul, hem bir sentezdir. Mimar Sinan bu nedenle bir cami, bir köprü değil, bir kent düşlemiş ve yapmıştır. Kentin dünüyle ilgilenmeyenler bugünü de yaşayamazlar. İstanbul bir siluete sahiptir ve zamanın aynasında onu hep görebilirsiniz. Gözünüzün önündedir her an. Özellikle kente dalgalarının kokusunu saçan deniz, her an İstanbul’la kucak kucağa yaşar. Bütünün bir parçasıdır adeta. İstanbul’un doğayla olan bu muhteşem bileşkesi herkesi etkiler. Eşsiz bir topografya ve insan elinin marifetleri. İstanbul toplumsal bir karakter sunar bize. Simgeleriyle bir dünya kurar ayrıca. Her simge bir çağa damgasını vurur. Bize kurduğu dış çevre özgün bir bileşimdir kısacası.
Maziyle aramızda kurduğu simgesel göbek bağları, nefes alan bugünümüz olmakta. Bazen plastik bir bebek, bazen bir aynada yansıyan İstanbul! Hepsi bir arayışın tüm çığlıklarını besteleyen bir musikişinasın takdiri gibi.
Avrasya ortasında kocaman bir megapoldür İstanbul. Oradan her yere çıkılır ve İstanbul’a dönüş kaçınılmazdır. Her yolcu bu toprakların mistik gizemine bulanmadan dünyadan nasibini almış sayılmaz.
İstanbul dünya su yollarının anahtarını koynunda gizler. Lodosla poyraz arasında salınır durur İstanbul nazlı nazlı.
İstanbul kedili bir kenttir. Sokağında kedisi, köpeği boldur. İnsanların sıcaklığı onları doyurur.
DA, SAYI: 10
“Yaban, yurdun olur gün gelir”
Göç yollarının kavşağındaki Türkiye her gelene kucak açmıştır. Rusya’dan gelen Beyaz Ruslar, Bulgaristan’dan gelen Türkler, Pamir yaylalarından gelen Kırgızlar, Kazaklar, Çerkezler, Tatarlar, İspanya’dan kovulan Museviler hep Türkiye’nin zengin gönül sofrasında kendilerine yer bulmuşlardır.
Savaşlar ve sürgünler göçlere neden olduğu kadar daha iyi bir hayat kurma isteği de insanı yurdundan etmektedir. Gittikçe küçülen dünyamızda her an bir yerden bir yere nüfuz hareketleri olmaktadır. Bazıları kitlesel, bazıları gruplar halindeki göç, daha umutlu yarınları hedefleyen gurbet yollarıdır.
Osmanlı’dan bugüne göçün Türk tarihindeki önemini anlatan Kemal Karpat’ın yazısı herkes için başvuru niteliğinde. Göçler nasıl kırsalla kentlileri kaynaştırdıysa, bugün dünyadaki göç hareketleri de bir çok kültürü ve milleti birbirine yaklaştırmaktadır.
Dosya konumuz olan göç çok renkli, çok insani öykülerle zengin. Umarım beğenirsiniz.
Bir fuarcılık merkezi haline gelmeye aday olan Moskova’yı anlatan yazıyı gazeteci Aleksandr Belanovskiy yazdı.
Bu konunun hemen ardından aklıma gelen, Kazakistan’da Almatı’da yaptığımız “21. Yüzyılda Birlikte Yaşama Kültürü” sempozyumu oluyor. Çok başarılı geçen toplantının genel havasını size taşımaya çalıştım. “Birlikte yaşamak zor zenaat” diyen Mim Kemal Öke yazısında küresel toplumun taleplerini ve gerilimini yazdı.
Garipşo&Company güzel, komedi oyunlarıyla Tacik halkının kalbinde taht kuran birisi. Onunla çok ilginç bir röportaj sizi bekliyor. Günlük hayatı yansıtan oyunların ve tiyatronun gücünü görüyorsunuz.
Bugün turizm de “geçici kitlesel göç” olarak adlandırılmakta. Şu yaz aylarında her ülkeden milyonlarca insan başka ülkelere tatile gitmekteler. Kültürel ya da dinlenme amaçlı bu geziler içinde Antalya’nın da çok önemli bir yeri var. Rus turistlerin Antalya sevgisi Türkleri çok mutlu ediyor elbette. Bu sevgilerinin nedenlerini anlatan yazıyı Nikolay Balandinskiy yazdı. Türkiye’ye sadece yüzmek, güneşlenmek veya iyi bir vakit geçirmek için değil, sağlıklarını iyileştirmek için de geliyorlar. Tarihî ve kültürel yerleri keşfettiler, artık Kapadokya bilinen bir yer oldu. “Yedi Kiliseler”e hac düzenleyen turlarla da dinî turizmin önemi artmış bulunuyor. Türkiye, Rusya’dan Kazakistan’a bütün Avrasyalı turistlere hizmet verecek geniş bir alana sahip. Bu sene mutlaka Türkiye’yi görün. Birbirimizi daha çok tanıyalım ve sevelim.
Farklılıklar barışın temelidir
Nevval Sevindi
Da dergisi Yayın Editörü, (Türkiye).
5-7 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilen İnternational Forum bir çok kurum ve kuruluşu bir araya getirdi. Kazakistan Milli İlimler Akademisi, ABD Almatı Büyükelçiliği, Kazakistan Kültür ve Enformasyon Bakanlığı, Almatı Eyalet Valiliği, UNESCO, Rusya Almatı Büyükelçiliği, KATEV Uluslararası Eğitim ve Kültür Vakfı ve dergimizin katıldığı Kültürler Arası Diyalog Forumu AGİT zirvesi ile aynı günlere rastlamasıyla bir çok devlet ve kültür adamını da bir araya getirmiş oldu. “21. Yüzyılda Birlikte Yaşama Sanatı” başlıklı toplantıya Türkiye’den katılım yüksekti. İlahiyatçı profesör Bekir Karlığa, Türkiye Musevileri hahambaşı genel sekreteri Yusuf Altıntaş, eski Yargıtay başkanı Sami Selçuk ve eşi, Harun Tokak, Erkam Tufan Aytav, Hüseyin Gülerce, Leonid Sükiyainen ilk göze çarpanlardı.
Almatı’nın yeşilliği içinde süren forum iki seksiyon halinde yapıldı. Kazakistan Kültür ve Toplumsal Barış Bakanı Bay Kul-Muhammed, bugün insanlığın yol ayrımında olduğunu belirterek söze başladı: “Gündemdeki ‘medeniyetler arası çatışmalar’dan bizi kim kurtaracak ve kurtuluş yolu nedir? sorusuna cevap aramalıyız. 21. asırda en büyük medeniyetlerden biri olarak Türk medeniyeti etkili olacaktır. Bu kültürün temeli olan Türk dili yaşadıkça bu medeniyet yaşayacaktır”.
“Ulusal uygarlığın temeli dildir” diyen Bakan’dan sonra Baş Müftü, 12 yıl içinde aldıkları mesafeden, Kazak kültürünün derin köklerinin İslâmiyet’le olan bağından söz ederken “maneviyatımızın kaynağı İslâmdır” dedi.
Kırgız aydını Aytmatov kürsüye çıkınca müthiş bir alkış koptu. “Çok heyecan duyuyorum” diyerek söze giren Aytmatov yeni bir jeopolitik zamanda olduğumuzu ve millî kültürün sorunlarını konuşmak gerektiğini vurguladı. “İnsan, öz varlığını anlamak için bakışlarını içe çevirmelidir” diyen yazar, Avrasya entegrasyonu için burada olduğumuzu çok kültürlü ve ırklı Rusya ile uzlaşarak bir arada yaşamamız gerektiğinin altını çizdi.
Orta Asya’da çok gözde olan edebiyatın ve edebiyatçının yıldızının Pazar ekonomisiyle söndüğünü, onunla birlikte diğer aydınlar da açıkladılar.
Kültürel devamlılık elbette geleceğin teminatıdır. Bu konuda yazarlar önemli atıflarda bulundular.
Kazakistan’daki halklar topluluğunun başı olan Tereshenko Sergey’in Kazakça yaptığı konuşmasında, Kazakistan’da yaşayan bütün etnik grupların ve milletlerin kendi kültürlerini koruyarak Kazak vatanı içinde bir arada yaşadıklarını ve bu konuda Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in “farklılıklar birliğimizin temelidir” sözünün önemine dikkat çekti.
Halk kahramanı olan Muhtar Şahanov alkışlarla dakikalarca sevgi gösterisine mazhar oldu. Şahanov’un, paranın tek değer olmasının çok tehlikeli olduğunu ve demokrasinin gelişmesi için bilime ihtiyaç olduğunu anlatan konuşması yine alkışlarla bitti.
Ben de konuşmama aile değerlerinin ve kadının birlikte yaşama kültüründeki önemine değindim. Kadın nüfusu fazla olan ve kültürün taşıyıcısı olan kadınlara çok değer veren Kazak halkı barışı sağlamış. Çünkü kadın, aynı zamanda aile değerlerinin üreticisi ve onun eski yeni değerlerinin kaynaşmasının sağlayıcısı. Kuşakları yetiştiren kadın, aile içi değerler ve kültürüyle toplumsal barışın kalesi.
Bağlanova R. o müthiş sesiyle bir şarkı söylemedi ama çok güzel bir konuşma yaptı. Bütün Kazak bozkırının eskiden şarkı söylediğini ondan dinlemek etkileyiciydi. Ertesi gece nefis bir konser çerçevesinde sesini de dinledik.
Konserde genç sanatçılar ve her kültürün temsilcisi gruplar bize harika bir gece geçirttiler. Dombra’yı gitar gibi çalan iki Kazak kızın söylediği İspanyolca parçalarla Avrupa’da bu yıl ödül aldığını da öğrendim. Bu, eski ile yeniyi, Batı ile Doğu’yu buluşturmanın iyi bir örneğiydi.
Aslı Kıpçak olan Kazaklar 15. yüzyılda tarih sahnesine çıkmışlar. “Kazak” sözcüğünün anlamı “hür”, “kimseye boyun eğmeyen” demek. Kazak halkının kültürüne olan düşkünlüğünü bu sözcük bile anlatıyor sanırım.
Almatı’da 150 adet orta öğretim kurumu var. Bağımsızlıktan önce % 90 olan Rusça eğitim, şimdi % 70’e düşmüş. Kazak-Türk lisesi de çok başarılı bir eğitim vermekte. Terbiye, edep-erkân içinde ve kaliteli eğitimiyle bu liseler herkesin göz bebeği. Çok az öğrenciyi seçme sınavıyla alan hem kız, hem de erkek okullarına ilgi oldukça yoğun. “Kazak aklıyla Türk yönetimi birleşti ve bu güzel sonuç çıktı” diyen Süleyman Demirel Üniversitesi Rektörü Askar Cumadullayev önemli bir matematikçi.
Almatı’da spor tesisleri çok yaygın ve güzel. Golf, tenis sahaları ve yüzme havuzları herkesin hizmetinde.
En çok hoşuma giden yerlerden biri, Demokrasi Meydanı oldu. Bu güzel meydana gelinlerin gelmesi ve dans etmeleri Almatı’ya renk katıyor. Gelinle damat dans etmekle kalmıyor, iki güvercin uçuruyorlar ve ardından Nazarbayev’in el izine ellerini koyarak onun idealleri izinden gideceklerine and içiyorlar. En sonunda da damat gelini kucağına alarak dansa devam ediyor. Bu geleneğe göre gelinlerin zayıf olması şart!
Meydandaki bu düğün, şölen seven eski Türk geleneklerine gönderme yapıyor sanki. Eskiden her evlenen bir ağaç dikmek zorundaymış. Yoksa evlilik cüzdanı verilmezmiş. Bir ağaç kesmek zorunda kalınırsa da yerine üç ağaç dikmek mecburiymiş. Her dikilen ağacın künyesi var ayrıca. İsimsiz ve kayıtsız ağaç yok. Kimse de size ağaç kestirmiyor zaten. İçi boşalmış bir ağacı bile kesmeye kalktığınızda insanlar isyan ediyor. Ağaç, en eski Türk kültürü… Daha 30 yıl öncesine kadar eski Safranbolu geleneğinde her doğan çocuğa bir ağaç dikilirdi. Herkes kendi ağacını bilirdi ve üstüne adı kazılırdı.
Bu ağaç sevgisi sonucu yemyeşil bir kent size kollarını açıyor zaten. Eski Almatı’ya gittim. Bahçe içinde evler ve sokaklar beni çocukluk günlerimin eski İzmir’ine götürdü. Kapıları önünde oturan yaşlılar çene çalıyor, gençler çekirdek çıtlıyor ve çay içiyorlar.
Da dergisi ve platformu birbirinden farklı ya da benzer unsurların yan yana gelmesini teşvik etmekte. Bizim için diyalog, bir kültür köprüsü kurmanın temel yolu. Orta Asya aydınlarının ve Kazak yöneticilerin de bir arada yaşamaya gösterdikleri özen, dünya barışı için önemli bir deneyimdir.
DA, 11. SAYI
Bu kapı, umutsuzluk kapısı değil!
29 Ekim tarihi, Türk Kurtuluş Savaşı’nın sonucunda gerçekleşen Türkiye Cumhuriyet’inin 80.yıldönümü. Mustafa Kemal Atatürk dağılan bir imparatorluktan Cumhuriyeti’in doğmasına liderlik etti. Hiçbir ideolojiye kapılmadan hedefi “muasır medeniyetler seviyesi” diye belirledi. 21. yüzyıla girerken bütün dünya milletlerinin hedefi de bu oldu. Globalleşmenin getirdiği yakınlaşma ve iletişim “muasır medeniyetler seviyesi”ne özlemi de getirdi. Türkiye bu yola 80 yıl önce çıktı. Bugün bölgesinde demokrasiyi kurumları ve yasalarıyla gerçekleştiren tek İslam ülkesi. Cumhuriyet’in kazanımları bir çok konuda örnek oluşturmaktadır.
Kadının toplumdaki statüsü, hukuk devleti olma yolundaki adımlar önemlidir. Cumhuriyet’in 80. yılı kutlu olsun diyoruz. Bu kutlu yolda Türkiye’ye ve insanlığa hizmet etmenin gururunu yaşıyoruz.
Bu konuya dışarıdan bir bakış olan, Odessa Milli Üniversitesi Rektör yardımcısı, siyaset bilimci, felsefe bilimleri doktoru V.V. Popkov’un “Atatürk’ün mirası ve Sovyet sonrası toplumun modernizasyonu” başlıklı harika bir yazısı var.
Geçen yüzyıl ağır savaşlar ve insanlık yıkımlarıyla geçti. İnsanlık 21. yüzyıla büyük umutlarla girmesine rağmen sosyal, kültürel ve politik değişimlerin takvim yapraklarının değişmesi kadar kolay olmadığını gördü. 11 Eylül’le sarsıldı bütün dünya. Farklı nedenlerle birbiriyle savaşan insanlarla dolu dünyamız. Bundan da kötü günler geçiren 13. yüzyılda Anadolu’yu huzur eri Mevlana Celaleddin-i Rumi nurlandırdı. İnsanların gönüllerini aşka ve Allah’a kanatlandırarak, herkese ve her dine gönlünü açarak bir umut, teselli ve huzur kaynağı olmuştur. 700 yıldır gönüllerde kurduğu tahttan inmemesinin nedeni “ne olursan ol gel/ umutsuzluk kapısı değil bu kapı; nasılsan öyle gel” dizeleridir. İnsanların ruhlarını dinlendirdiği, saf ve temiz bir arınmaya soyunduğu yerler, onların mekânıdır. Bugün Avrasya coğrafyasının “Huzur Adaları” sayılan mekânları ve kişileri var. Rusya’da iyi bilinen Aziz Serafim insanlara dürüstlük, sevgi, hoşgörü örneği bir yaşam sürmüş. Acılar ve yokluklar içinde geçen yaşamında Aziz Serafim sadece toplumu düşünerek insanların acılarını dindirmeye çalışmış. Şifacı ve huzur dağıtıcısı olan Aziz Serafim Rusya’nın en saygı gören manastırlardan birine adını verdi.
Dosya halinde islediğimiz bu konu ve Mevlana sevgisini Tacikistan’dan aktaran Muhibe Mahmadcanova içimizi ısıtacak.
Ünlü ressam Ayvazovski’nin harikulade dalgalarında uzak denizlerin özlemini bulacaksınız. Onun Türkiye’de ayrıcalıklı bir yeri vardır.
Önemli tarihçimiz İlber Ortaylı ile yaptığım söyleşi Irak ve Ortadoğu konusuna yeni bakış açısı kazandıracak renklilikte.
Globalleşen dünyamızda milli kimlikler önem kazanmakta. Bir yandan benzerliklerimiz artmakta, diğer yandan özgünlüğümüzü koruma gayreti dile getirilmekte.
Daha mutlu ve huzurlu bir dünyada buluşmak üzere…..
Nevval Sevindi
Yayın Editörü
ÜNLÜ TARİHÇİ İLBER ORTAYLI’YLA HİCAZ DEMİRYOLU PROJESİNİ KONUŞTUK
İki günde İstanbul-Medine
Nevval Sevindi
DA dergisi Yayın Editörü (Türkiye).
21. yüzyılın satranç tahtasında yeni bir hamle olan Irak operasyonu, Türkiye’nin eski hinterlandı hakkında yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Eski kültür coğrafyamızda birlikte yaşamayı, barışı ve sevgiyi nasıl yeniden kurmakta yardımcı olabilmemizin değerli ipuçları tarihin sayfaları arasında duruyor. Galatasaray Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof Dr. İlber Ortaylı ile yaptığımız bir görüşmede bu sayfaları aralamaya çalıştık.
Nevval Sevindi: Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, yani 1900’lü yılların başlarında nasıl bir Bağdat vardı?
İlber Ortaylı: 1900’lü yılların başlarındaki Bağdat, eski bir medeniyetin yani hakikatin de üstünde abartılan bir İslâm medeniyetinin merkeziydi. Tabii bugün bir şey kalmamış. Hiçbir şehrin bu kadar uzun ömrü olmaz. Kim, hangi şehir bunu muhafaza edebilmiş? Roma mı? Bir başka şekilde büyüyen eski İstanbul mu? Bu tartışılır. Bağdat bir çöküntü bölgesidir. 16. asırdan beri Türklerin elindedir, Kanuni Sultan Süleyman ve IV. Murad tarafından olmak üzere iki kere fethedilmiştir. Ama 19. yüzyılın son çeyreğinde bu şehir ciddi bir imar geçirmiştir.
19. yüzyıl sonunda İngiltere ve Almanya arasında bir rekabet vardı. Almanya’nın sahip olduğu demiryolu projesi II. Abdülhamid’in çok işine geliyordu. Çünkü Osmanlı, merkeziyetçi devlet sistemini telgraf ağıyla kurmuştur. Yani telgrafı çok erken ve etkin olarak kullanan bir devlettir. Bu, demiryoluyla tamamlanmak istenmiştir ancak demiryolu çok pahalı bir yatırımdı. 19. yüzyılda İmparatorluğun bütünlüğünü korumak, merkeziyetçiliği muhafaza etmek için gerekliydi.
Yabancı sermayenin girişi
Bu sermaye Mezopotamya çevresinde, Suriye ve Lübnan’da yoktu çünkü orada Fransız sermayesi vardı. Fransızlar 665 km.’lik bir demiryolu kurmuşlar ve Beyrut Limanı’nı da inşa etmişler. Almanya’nın bu sahalara girmesi Fransızları çok rahatsız ediyor. Mesela Afyon’da bir zamanlar iki istasyon vardı. İngilizler, Alman demiryolunun mevcut istasyonla bütünleşmesini istemiyorlardı. Bu arada asıl önemli bir proje İmparatorluğun Asya-i Osmaniye dediğimiz kısmını bağlayan Hicaz demiryoludur. Hicaz demiryolu yerli sermayedir. Müslüman dünyadan toplanan parayla meydana gelmiştir ve mühendisleri Türktür. Bu, teknik açıdan da Türkiye’yi çok etkilemiştir. Bizde Hicaz demiryolunun macerası yazılmamıştır. Bu yol Şam’dan başlayıp Mekke’ye ulaşmayı hedefliyordu ancak Medine’ye kadar ulaşabilmiştir. O yolu I. Dünya Savaşı sonunda İngiliz Lawrence Araplarla havaya uçurdu. Sonra da inşa etmediler. Bağdat demiryolunun bir takım başlangıç noktaları vardır. Mithat Paşa demiryolunun Bağdat’a kadar gitmesini çok istiyordu. Ancak I. Harpten sonra İngilizler Bağdat’la yukarıda Musul, aşağıda Basra’yı bağladılar. Demiryolu I. Dünya Savaşı’nın bitiminde Toroslar’ı aştı ve yenilen ordunun subayları ve aileleri bu treni ilk defa kullanarak kaçtılar. Eskişehir üzerinden Afyon-Konya-Ereğli, aşağıda Adana, Adana’dan Halep’e kadar, Halep’ten de bir çeşit bağlantılarla Şam, oradan da Medine’ye kadar II. Abdülhamid devri sonuna kadar Anadolu’yu bağlamışlardır. Bunun olumlu tarafları, yolun kısmen bizim, kısmen yabancı sermayenin olmasıdır. Bu nedenle Şam-Medine hattı pratik ve düz olarak döşenmişse, hızlı ulaşımı göze almışsa, öbür taraflarda da dolanarak gitmiş.
Lezzetli Anadolu buğdayı zenginliği
Burada birden bire zirai üretim patlama göstermiştir. O kadar ki, 1895-1896 Yunan Savaşı’nda ordumuz Anadolu buğdayıyla ilk defa beslenmiştir. O yıllarda Charikov’un bir raporu vardır. Bu benim kitabımda da yayınlandı. Feryat ediyor adam “şimdiden Odessa Limanı büyük bir rakiple karşı karşıya” diyor. Odessa, buğday ihraç limanı, “ileride bu demiryolu bağlandığı takdirde bütün Avrupa bunların lezzetli buğdayını yiyecek, biz ne yapacağız?” diyor. Anadolu buğdayı o zaman çok lezzetliydi, bugünkü gibi aşılama yapılmıyordu. Dolayısıyla bu hat üstünde Eskişehir ve Ankara zenginleşti, Konya ve Ereğli’de de bir tahıl zenginliği çıktı. İlk zamanlarda bu patlama hissedilmiyor ama 30 sene içinde bu mıntıkalar üretimde zenginleşiyor. İkincisi, idari hizmet kolaylaşıyor. Yani Sultan Abdülhamid devrinde vali Ankara’ya iki ayda giderken artık iki günde gidiyor. Tren Eskişehir’de duruyor, zenginler bir otelde, fakirler hamamlarda kalıyorlar. Gece tren gitmezdi. İstanbul’dan Ankara’ya tren 2 günde gidiyor, bu çok önemli bir şey ve bunun İstiklâl Savaşı’na getirdiği kolaylığı düşünün. Başkentimiz Ankara, askerlerimiz, savunmamız orada ve tabii bir de yarattığı kültürel hareketliliği ve zirai hareketliliği düşünün.
Bağdat demiryolu dirilirse Türkiye kazanır
Aşağı yukarı 1950’lerdeki oto-Türkiye, yani makineleşen Türkiye’ye kadar Anadolu’nun ağı buydu; Kayseri-Sivas-Erzurum’a doğru. İmparatorluk bize demek ki Konya üzerinden Adana-Nusaybin-Suriye’ye ve aşağı Medine’ye kadar sağlam bir ulaşım koridoru terk etmiş oldu. Şimdi bugün ne yapmalı? Bugün biz bu yolu komşu ülkelerle anlaşarak diriltmeliyiz. Çünkü petrol biraz ucuz görünüyor ama karayolları ve kamyonla bu koca ülkeler geçinemezler. Büyük problemler yaratır.
Ne bunlar ve ne de rasyonel bir ulaşım politikası geliştirebilecek İsrail bir demiryolu geliştirememiş.
En önemlisi, ticarete bir etkisinin olması. Demiryolu olursa ne kadar ucuza nakliye yapılacak ve bütün İstanbul’un iki gün içinde Medine’de olduğunu düşünün. Sabah Haydarpaşa’dan veya onun gibi başka bir hattan kalkan tren, o geceyi yolda geçirdikten sonra ertesi gün Medine’dedir. Mesela bu hat bağlanırsa Amman çok önem kazanabilir. Yani Ürdün-Suriye hattı kurulursa ileride Filistin ve Türkiye’nin Güneydoğusu için önemli olur. Şimdi Güneydoğu zenginleşiyor, üretime geçiyor. Bu durumda o bölgenin Mezopotamya ve Suriye ile bağlantısını nasıl kamyona bırakabilirsiniz? Yetersiz kalacaktır. Bağdat hattı bizim için çok önemli. Bu hattın ileride Kars üzerinden Ermenistan-Azerbaycan ve Tiflis’e bağlandığını düşünün ve bir de Bağdat’tan bağlandığını. Rusya yapacaktı fakat yapamadı. O zaman bu bölge çok değişecek, birbirimizin içine gireceğiz ve bu iş yine bir o kadar ucuza mâl olacak.
Hinterland dostluğunun uyanışı
19. yüzyılda başlayıp kıpırdayan ortak üniversal dünyamız yeniden şiddetle dirilecek. İnsanımızın kültürel dünyası, dünyaya bakışı çok değişecek. Birbirimizi ansiklopedilerde bile tanımıyoruz ama şimdi görüşeceğiz ve yaşayacağız. Onun için Bağdat demiryolu projesi, Türkiye- Suriye-Ürdün-Irak ve İran’ı ve Azerbaycan-Ermenistan-Gürcistan’ı birbirine bağlayan bir çevre yolu, bir demiryolu ağının adıdır. Bunun arkasından eğitim, sanayi yatırımları ve turizm gelecek. Turist gelip Diyarbakır’a inecek, oradan da Adana’ya geçecek, oradan da uçakla memleketine gidecek. Ayrıca Gürcistan’dan, Gence’den, Bakû’den geçip Erivan’a uğrayarak İran’a, oradan da Bağdat’a geçilebilecektir. Bu demiryolları yapıldığı takdirde 20 gün içinde bütün Güney Kafkasya ve Ortadoğu ülkelerine -eski bir turist rehberi olarak söylüyorum- Trabzon’dan başlayıp Gürcistan’ın manastırlarından, Eçmiyazin’e, Gence’ye, Samahya’ya, oradan İran’a, Tebriz’e hatta Isfahan’a uğranabilir, Bağdat’a geçilebilir; Türkiye’nin Antep, Adana gibi bir yerinden kalkar Halep üzerinden memleketinize uçup gidebilirsiniz. Gerçekte mümkündür ama bu yolları yapmak gerekir. Böylece konaklamaya bağlı olarak para da olur, kültür de…
Peki eski bir turist rehberi olarak nasıl bir Bağdat görüyorsunuz?
Bağdat her zaman için ilginç bir şehirdir. Irak, petrol zenginliğini kullanan bir ülke ve Bağdat hoş bir şehir. Yani gidip yaşayanlara gezenlere sorarsanız, Ortadoğu’nun ve Mezopotamya’nın zengin, rahat bir şehri olduğu değerlendirmelerini duyarsınız. Şam, Halep, Kudüs, Beyrut hoş yerler. Musul’da ileride hoş bir yer olabilir. Mardin ve Urfa eski medeniyetlerin merkezi olması nedeniyle fevkalade otantik ve çok hoş yerler. Biz GAP Ovası’nı sulamışız, böyle bir sulama boş kalmamalı.
La Monde Ottoman’dır vatan
Büyük bir üretim olacak, bunu dağıtacaklar. Osmanlı’da Bağdat demiryollarını düşleyen ciddi bir şey var mıydı?
Bağdat demiryolları için Layart’ın teklif niteliğinde bir raporu var. Sonradan bu işe Almanya el atmış. Yani Sultan Abdülhamid o bölgeyi kalkındıran biri. Abdülhamid’in iktidarının başıyla sonunda Halep ve Şam’ın, Bağdat’ın, Musul’un, Beyrut’un manzarası imar edildiği için değişmiş.
Peki Osmanlı, Bağdat demiryolunda kendi bütünlüğünü düşünüyor, aynı zamanda orada Doğu için de bir şey düşünüyor. Nedir bu?
Ortadoğu, o zamanlar Osmanlı’nın kurduğu bir dünyaydı. Orası bizim bir eyaletimiz tabii. Bir bütün olarak düşünmek gerek ve bu bütünlüğün adı Osmanlı vatanı. Bu bir İmparatorluk politikasıdır.
Peki, o zaman İstanbul’un Bağdat’a ilişkin düşüncesi diye bir şey soracak olursak var mıydı böyle bir düşünce?
O zamanın Bağdat’ına baktığımızda sokaklardaki köpeklerin yemek için değil, su için kavga ettiklerini görebiliyoruz. Yani bir İstanbullu için hoş bir yer olmadığı açık. Ama bir de şu gerçek var ki, Mithat Paşa gibi bir adamın orayı abad ettiği, bir takım okullar açtığından belli. Bağdat petrolden önce fakirdi, Saddam dönemi diktatörlük gibi kapsamlı bir güce erişmemişti.
Futbolcuların zengin kaynağı Azerbaycan ve Gürcistan
Nevval Sevindi
DA dergisi Yayın Editörü (Türkiye).
Türkiye’ye inanılmaz Dünya Kupası Üçüncülüğü’nü kazandıran Türk Milli Futbol Takımı antrenörü Şenol Güneş’le Avrasya coğrafyasıyla tanışması üstüne sohbet ettim. Samimi duygu ve düşüncelerini aktardığı bu sohbette başarının kaynağı olarak “işine odaklanmak”ı işaret ediyor. Onun hayatı futbol ve başarı.
Nevval Sevindi: Siz Trabzon’da yetiştiniz ve o yüzden de aslında yakınsınız o bölgelere. Gürcistan’ı ve Azerbaycan’ı tanıyorsunuz. Futbolcu açısından Gürcistan’ı ve Azerbaycan’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şenol Güneş: Benim Gürcistan’la tanışıklığım 1976 yılından itibaren başladı. Tabii ki Gürcistan’la daha eski bir tarihimiz var. Trabzonspor olarak İstanbul- Moskova–Ukrayna üzerinden Tiflis’e gidip hazırlık maçı yapmıştık orada. O zaman biliyorsunuz Sovyet Birliği vardı. Ama ben onların futbol birikiminin olduğunu zaten biliyordum, orada bir kez daha gördüm. O dönemde meşhur bir futbolcu vardı; Şengelya. Gürcistan o zamanki Sovyet Rusya’nın beyin takımını oluşturan oyunculardan kuruluydu. Futbol yapısı olarak çok zengin bir ülkeydi. Bana göre o günkü Sovyetlerin başarısında öne çıkan ülke Gürcistan’dır. Çünkü o zamanlar Sovyetlerin takımında yer almak kolay değildi. Ama Gürcistan’ın ağırlığı vardı ve mutlaka oynuyordu. Gürcistan takımının bu günkü antrenörü de bunlardan birisiydi. O dönemlerdeki bu futbol ilgisini daha sonraki yıllarda yakın temasta bir kez daha gördük. İlişkiler sıcaktı. Ben o dönemde Tiflis’i yakından gördüm, otelde kaldık. O zaman -hiç unutmam çünkü benim için bir anıdır bu- yemek takımlarını dışarıdan almak Türkiye’de çok önemliydi. Çok pahalıya bir yemek takımı almıştık, taşıması da zor oldu. Moskova-İstanbul-Trabzon arasında bir yemek takımı taşımıştık.
Kaç parçaydı hatırlıyor musunuz?
Vallahi 100 parçanın üzerindeydi. İçinde bütün her şeyi vardı, çok güzeldi. Hâlâ durur. Doğu Almanya malıydı zannediyorum. Alışveriş yaptığımız bazı mağazalar lükstü o zamanlar, hatırlarsanız döviz ile alışveriş yapılırdı. Bazıları da halk için küçük mağazalardı. Yani hoş bir yerdi. Doğa zenginliği vardı. Bir fakirlik var ama doğal zenginlik müthiş. Daha sonra Batum’a gittiğimiz zaman Trabzonspor’a Şota ve Arçil’in geldiği zamandı. Onlar iki kardeşlerdi, daha doğrusu ikizlerdi. Trabzonspor’a geldiklerinde çok gençlerdi ve yeni başlamışlardı futbola. Dinamo Tiflis takımından aldık onları ve iyi futbol oynadılar bizde. Onlara bağlı olarak da çok gelen oldu. Gümrük kapısı açılınca giriş çıkışlar çok oldu. O dönemlerde Trabzon’a Azerbaycan ve Gürcistan’dan çok gelenler vardı. Gürcistan’dan daha çok geliyorlardı. Bir de Nemsadze vardı bizde, üç oyuncumuz vardı.
Yani üç oyuncu mu Trabzonspor’da oynadı?
Dört tane, daha sora da Jamarauli (Camaluri) geldi.
Gürcü müydü hepsi?
Evet Gürcü’ydü. Şu an hepsi milli takımda oynuyor. Zaten en son Gürcistan Milli maçını yaptık biz Trabzon’da, o zaman hepsi oynadı. Nemsadze, Jamarauli, Şota, Archil dördü de oynadı.
Peki Tiflis’teki izleniminiz neydi?Doğanın çok güzel olduğunu belirttiniz. İnsanlarıyla ilişkiler nasıldı?
İnsanlar da iyiydi. Batum’da yollar çok bozuk, bakımsızlık var ve ekonomik sıkıntının etkilerini görüyorsunuz. Bu sıkıntılar özellikle Gürcistan’da var. Ama doğal zenginliği çok güzel; mesela geçmişten kalan evler, cennet gibi bağlar, çiçekler bir harika. Hava güzel olduğu zaman sanki cennette gibi hissediyorsun. Benim çok hoşuma gitti orası.
İnsanlarıyla nasıldınız?
Genellikle yemekleri çok sohbetli ve uzun sürerdi. Yemeğe oturulduğu zaman saatler sürer ve masa devamlı kalabalıklaşırdı. Bizde daha kısa sürüyor. Onlar uzun yemek yiyorlar masa başında. Bunu Trabzonsporlu Archil ve Şota’da gördüm. Evleri çok kalabalık olurdu; 15-20 kişi otururlardı, yerlerdi, içerlerdi, sohbetleri olurdu. Yani sıcak insanlar. Ben özellikle bir kesimin kalitesini gördüm. Şota ve Archil’in ailesi de öyleydi. Herhalde babaları ve anneleri doktordu ya da ikisi de okumuştu. Çok kültürlü insanlar vardı. Ama ekonomik sıkıntıların varlığını son gittiğimde yine gördüm, gerçi tabana bakarsan bizde de ekonomik sıkıntı var ama onlar bizi farklı görüyorlar.
Gürcistan’dan bakan birisi için Türkiye bir Avrupa’dır
Nasıl görüyorlar?
Ben öyle düşünüyorum ki biz Batıyı nasıl görüyorsak onlar da Türkiye’yi Batı gibi Avrupa’ya açılan bir ülke olarak görüyorlar. Bu ekonomik, sosyal, kültürel… gerçi kültürel olarak onların daha çok zenginlikleri var.
Hangi hevesle geliyorlardı futbolcular oynamak için?
O zaman ekonomik sebeple geliyorlardı. Bir de çıkış sebebi vardı. Mesela Şota ve Archil’in gelişiyle oyuncu seçilebiliyordu. Ama son yıllarda o yol kesildi maalesef. Hatta Trabzon’a gelen sadece oyuncu değil, normal insan sayısı da kesildi. Gürcistan’ın 162 tane oyuncusu yurt dışında oynuyor şu anda. Bu az rakam değil. Gerçi Rusya ile siyasi sorunları var ama buna rağmen kimileri Rusya liginde oynuyorlar. Ağırlıklı olarak Alman liginde oynuyorlar. Şimdi Şota ve Archil İskoçya’ya gitti. İsrail’de de var. Gürcistan Futbola yatkın bir ülke.
Çok enteresan…
Ben hep söylüyorum; teknik kapasiteleri çok özellikli. Bizim Trabzon ve Karadeniz’den daha fazla diyebilirim. Çünkü çocuklar 7-8 yaşlarından itibaren futbola hazırlanıyorlar. Trabzonspor ve Türkiye onların çıkış yolu oldu. Türkiye’nin komşularına baktığımızda en iyi ilişkileri olan iki ülke Gürcistan ve Azerbaycan. Öyle ya da böyle sorunları fazla, onlar da bizden yardım alıyorlar: Ekonomik, askerî, siyasi.
Peki Gürcü futbolcuyla Türk futbolcu arasında fark görüyor musunuz?
Yaratıcı olan oyuncuları var, kendi başlarına oynama özellikleri var ama takım oyunu içerisinde sıkıntı yaratanları da var.
Yani bireysel oyuna mı daha yatkınlar?
Evet. Onlar başlangıçta bizden daha iyi başlıyorlar.
Gürcü futbolcular yaratıcı oynuyor
Onların oyuncu olarak yaratıcılıkları var. Dedim ya Gürcistan’ın farklı oyuncuları var. Gürcistan’ın kuzeyine indiğinizde orada daha iyi takım oyunu oynayan, takım disiplini içinde, güçlü oynayan oyuncular var. Becerikli oyuncular.
Azeri oyuncular bize daha çok mu benziyor?
Bir kısmı takım oyuncusu ve güç oynayan oyuncular, bir kısmı da kendi başına oynayan takım oyununa zor adapte olan oyuncular. Oyun disiplini olmayan oyuncular var. Azerbaycan çok hızlı gelişiyor. Son yıllarda büyük atılım yaptılar. Alt yapıya eskiden önem vermiyorlardı, şimdi daha çok önem veriyorlar. Nüfusun azlığı, belki de petrolün yeniden öne çıkması onların hem ekonomik yapısını değiştirecek, hem de futboldaki yatırımlarını arttıracak. Hevesleri de çok fazla var, futbolla çok ilgileniyorlar.
Türkiye için bir futbolcu kaynağı olabilir mi Avrasya?
Gürcistan böyleydi ama maalesef kesildi şu an. Ben Trabzonspor’dayken öncelikle oraya bakıyorduk ve çok güzel diyaloğumuz vardı. Onlar bize müsabakaya geldiler, biz de onlara gittik. Ve oyuncu aldık oradan. Azerbaycan şu anda tam doldurmuyor ama uzun vadede iyi olabilir. Fakat Gürcistan için hâlâ ben iddia ediyorum ki futbol alt yapısı olarak Türkiye’ye futbolcu gönderebilecek bir ülke.
İnsanların birbirlerine bakışında önyargılar var değil mi?
Vardı tabii, o kısmen oldu. Mesela benim gördüğüm kadarıyla İsrail’e giden çok Rus var. İsrail’e maça gittiğimde gördüm. Aynı şekilde Ukrayna’yla da bizim ilişkilerimiz vardı geçmişte. Ukrayna Çernobela takımından iki oyuncu geldi bize Youri ve kaleci Victor. Benim dönemimde oynadılar. Bir de Guster geldi ama az kaldı, o Rus’tu. Rus felsefesi ve fizik yapısı olduğu için farklıydı. Mesela Gol Federasyonu başkanı Ahmet Ağaoğlu var, ayrıca Atlantik Nakliyat’ın sahibi ve gemi taşımacılığı yapıyor. Onun vasıtasıyla geldiler. Hem takım olarak hazırlık maçı yapmaya geldiler, hem de beğendiğimiz oyuncuları almıştık.
Bende Trabzonlu olmanın bir ezikliği vardı
Biz dışarıya gittiğimizde bakışlarda, ilişkilerde bir farklılık görüyoruz. İnsanımızın kendi üzerinde olan ezikliği bu şekilde attığını görüyoruz. Yurtdışında çalışanlarda Türk olmanın bir ezikliği vardı, o aşıldı. Bende Trabzonlu olmanın bir ezikliği vardı, Karadenizliler de öyle düşünüyorlardı. Artık hiç öyle bir şey yok. Türkiye’de her insan aynıdır. Ama insan kendi unvanı içinde kendini ezik hissedince o bir güvensizlik oluşturuyordu. Ama zamanla atıyorsunuz onu. İş hayatındaki başarılar, spordaki başarılar, ilişkilerdeki gelişmeler… Daha doğrusu Türkiye’nin dışarıya açılması kendi özgüvenimi arttırdı bana göre. Tabii başarıya gelince, yeterli mi? Hayır, değil! Bu sefer bizim bir hatamız daha var. Biz dün “hiç” diyorduk kendimize, şimdi “her şey biziz” diyoruz. O da doğru değil.
Yani Türkler hep uçlarda mı yaşamayı seviyor?
Biraz uçlarda evet. En büyük biziz diyoruz. En büyük değiliz. Büyükler arasında biz de varız diyebiliriz. Daha iddialı olmayla mütevazı olmayı karıştırıyoruz.
Aslında sizin de yerli antrenör olarak ilk defa Türkiye’yi Dünya Üçüncülüğü’ne taşımanız bazıları tarafından zor kabul edildi galiba?
İnsanla uğraşma, insanla iş yap
O bizim insanımızın bir değeridir. Yani biz insanlarla uğraşırız, halbuki insanlarla iş yapılır. Aslında olaylarla uğraşmamız lâzım. İnsanlardan çalışmayı öğreneceğiz benim uğraşacağım konu, bir fikir olmalı. Biz öyle konuşurken farkında olmadan birbirimize giriyoruz, konuyu, olayı her şeyi unutuyoruz.
Sizin Dünya Üçüncülüğü’nü kazanmanız elbette tesadüf değildi. Yani bu duyguyu edinmek için bütün etrafımızda olan Türkiye’yi bir görürsek, kısır döngüsü olan, insanların birbirlerine girdikleri ya da ayağından çekiştirip kazandıkları bir yer. Siz bunun üstüne çıktınız. Nasıl bunun üstüne çıkmayı başardınız yani “ben Türkiye için bir şey yapacağım” fikrine nasıl geldiniz?
Şimdi şöyle aslında çok fazla şey aramaya gerek yok. Bir iş yapıyorsanız sadece işi yapacaksınız. Ortada bir başarı varsa “Ben her şeyi yaptım” diyemezsiniz. O zaman buyurun yapın derler size.
Ben de hayatımda ilk defa futbol seyrettim.
Aynı şey. Tanımıyorsunuz, etmiyorsunuz. Özellikle kadınları sahipleniyor. Sokakta görüyoruz, futbolu seviyorlar. Yani insanları bir araya getirmesi, aralarında diyalog kurduran bir vesile olarak bakmalı. Yani ikimiz bir araya geldiğimiz zaman ülkenin geleceği ile ilgili, ekonomik, sosyal ve siyasal alanda birlikte çalışabilirsek kalkınma olur. Ben bunu söylüyorum.
Eskiden fakir aile çocukları futbol oynardı
Eskiden futbolcu futbolla daha çok ilgileniyordu. Şimdi daha çok sosyalleşti değil mi?
Tabii şimdi toplumun bakışı da değişti. Eskiden futbolcu serseri ve ahlaksız olarak tanınırdı. İşi olmayan top oynuyor derlerdi. O zaman kız vermezlerdi futbolcuya çünkü futbolcunun durumu iyi değildi ve ne olacağı belli değildi. Şimdi diyorlar ki kızlarımızı verelim de hayatları kurtulsun. Bir de popülaritesi arttı tabii ki. Toplumun ilgisini sevgisini görüyor, oturması, kalkmasını bilen futbolcularımız çoğaldı. Eskiden futbol oynayanlar fakir aile çocuklarıydı, dolayısıyla ekonomik durumları iyi olmadığı için genel kültürleri düşük oluyordu. Şimdi o açığı kapatmaya çalışanlar var, çok fazla da kapattılar. Kendilerini geliştiriyorlar, kitap okuyorlar, topluma iyi mesaj veriyorlar.
Peki bu Gürcü ve Azeri futbolcularda da söylediğiniz şey geçerli mi? Yani fakir aile çocukları mı oralarda daha yatkın futbola?
Yok mesela Şota ve Archil’in ailesi zengin ve asil bir aile. Ama genellikle futbol para kazanma aracı olarak görüldüğü için dünyanın her yerinde aşağı yukarı böyledir. Çünkü futbol çok zor bir iştir. Çocuk 8-10 yaşlarında başlıyor ve 8-10 yıllık bir eğitimden geçtikten sonra futbolcu oluyor. Ağır ve zor bir spor, zaman ayırmanız gerekiyor.
Dünyada ve Avrupa’da hobiler değişti artık. Böyle takım sporlarına ilgi duymuyorlar, bireysel sporlar daha çok seviliyor. Bizde ekonomik sebeplerden dolayı daha ağırlıklı.
DA, 13. SAYI
Kültürel farkları sevgiyle anlayalım
Yüzlerce din, dil, ırk ve yaşama biçiminin olduğu renkli bir coğrafya olan Avrasya’da inançları işledik bu sayımızda. Dinler ve inançlar bereketli topraklarda fışkıran çiçekler gibi açmış binlerce yıl Avrasya’da. En eski kültür ve medeniyetlerin anavatanı olan Avrasya bir kültür köprüsü. Herkes her kültürden etkilenerek, yan yana yaşamış. Bir çok inancın ve dinin köküne doğru izleri sürebildiğimiz bu coğrafyada Ortodokslukla uzun yıllar bir arada yaşayan İslamiyet, şamanizmle Budizmin binlerce yıldır varlığını aktarmaya çalıştık. Sovyetler döneminde yasaklanan din ve inançlar, kapatılan mabetler toplumların yüreğinde derin izler bırakmış. Ancak insanlar inanmaktan, gizli gizli dua etmekten de vazgeçmemişler. Bugün herkesin inanç özgürlüğü var. Gençlerin inanca ve dine yöneldiğini kendi ağızlarından okuyacaksınız. Bağnazlığı sevmeyen genç nesiller inanan ile inanmayan arasında fark gözetmeden birlikte yaşadıklarını belirtiyorlar. Binlerce yıllık kökü olan din inancı büyükannelerden, büyük babalardan miras olarak gençlerin dünyasına geçmiş. İlyas Üzüm’ün Türkiye’deki dini hayatı aktaran yazısı eminim ilginizi çekecektir.
Leonid Sükiyainen, Moskova’da Rusya Bilimler Akademisi, Devlet ve Hukuk Enstitüsü‘nden, Rusya’nın İslam’a bakışının çerçevesini çok gerçekçi çiziyor. Bu önemli makalede 1990’lardan sonra İslam-Rusya ilişkisi değerlendiriliyor. “İslâm henüz tam anlamıyla bütün imkânlarını kültürel-manevi alanda gösteremedi. Ülkemizin entelektüel ve ahlaki yönden yenilenme sürecinin organik bir parçası haline gelemedi ve Rusya halkının kültürel ve düşünce potansiyelinin şekillenmesinde olumlu bir rol oynayamadı” diyen Sükiyainen iki açılı bir tartışma zemini sunuyor.
Cengiz Aytmatov’un 75. yaş gününün kutlandığı “Avrasya’nın Ufukları, Kitap ve Kültür Şöleni” görkemli oldu.
DA dergisi bütün halklar arasında edebiyat, bilim, sinema ve sevgi köprüsü kurmaya devam edecek. Daha güzel ve barış dolu bir dünyayı DA dergisi gibi buna inananlar yaratacaktır.
Bu konuda dış politikayı oluşturan Dış İşleri Bakanımız Abdullah Gül, Türkiye’nin temsil ettiği değerlerin altını çizmekte. Avrasya’nın dünyayı birbirine bağlayan bir barış koridoru olabileceğini yazan Dış İşleri Bakanı’nı destekleyen bir röportaj da Ukrayna Araştırmaları Merkezi Müdürü Profesör Dr. Vladimir Sergiçuk ve Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Büyükelçi Murat Bilhan’ın, yaptıkları açıklamalar.
Sanat ve edebiyatın insanın ruhunu anlatan ulaşım yolları olduğunu biliyoruz. İnsan denen varlığın derinliklerini edebiyat, tiyatro, sinema ya da sahnede yansıtarak anlamaya çalışıyoruz. Ruhumuzu besleyen inançlar, dinimizin huzur veren mekanları da hep ruhumuzu, kendimizi arayışın sırrına ermek için. “Sevgi her şeyi öğretir” der Halil Cibran kitaplarında: “Yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.” Sevgi kültürümüzün bir parçası oldukça nefretten kurtulacağız.
Sevgiyle kalın.
Nevval Sevindi
Yayın Editörü
Fantastik bir kent: Kazan
Nevval Sevindi
Buz tutmuş Volga’nın kıyısında buzdan bir saraya benziyor Kazan. Volga’nın üstünde yürüyerek “Kazanskiy Kremlin”i seyrederken masal dünyasına dalabilirsiniz. Çünkü benzersiz mimari örneklerini topladığı kale, içinde cami ve kiliseyi bir arada tutan bir kültüre sahip.
Birçok kültürün ve yolun kesiştiği Kazan’a “yeni ceditçilik” hareketi için gelen Fransızlar birçok toplantı yapıyor ve “Euro-İslam”ı Kazan’da tartışarak Tatarların Müslüman mirasını anlamaya çalışıyorlar. Arap coğrafyasından değişim ve yenilenme beklemeyen Avrupa, Avrasya coğrafyasına özel bir ilgi gösteriyor.
100’den fazla etnik grubun bir arada yaşadığı bu ülkede diyalog için yapılan beş yıllık bir projeden ilk kez haberimiz oluyor. Seneye tamamlanacak projenin adı: Tarihî Volga (İdil Tatarcası) Boyu. Kazan’dan Oslo’ya kadar olan bu güzergah her yıl bir etap gemiyle gezilerek eski ticaret ve kültür yolu canlandırılıyor. İşadamları, bilginler ve çeşitli kademelerde yetkililerden oluşan grup her kentin kültürünün tanıtıldığı gezi boyunca aralarında diyalog geliştiriyorlar.
Karlı kayın ormanlarından geçerek Kazan’ın inanılmaz güzellikte duru havasını teneffüs ettim. Burada ağaç kesmek insan öldürmekle eş değer olarak biliniyor. İzin almadan evinizin bahçesindeki ağacı bile kesemezsiniz. Kesmeden önce yenilerini dikmeniz de yasal zorunluluk. Kazan’ın beyaz bir tül gibi açılan sabahında yeni diyaloglara gebe Kazan’ı bulutların altında bıraktım
DA, 14. SAYI
Birlikte yönetim birlikte yaşam
Sokrates: “Devletimizi kurarken gözettiğimiz amaç herhangi bir sınıfın sınırsız mutluluğu değil, bir bütün olarak kentin olası en büyük mutluluğudur”der.
Sivil Toplum Kuruluşları’nı dosya konusu yapmak istememizin nedeni demokratik, çoğulcu dünyanın sivil toplumla döndüğünü bilmemizden kaynaklandı. Sivil Toplum Kuruluşları (STK) asla devlet karşıtı örgütlenmeler değildir. Devletin değişen rolüyle birlikte “katılım” konusunda yeni yapılanmalardır. STK’lar sivil ağlar ve örgütler yoluyla karmaşık 21. yüzyıl toplumuna cevap bulmaya çalışıyorlar. Bu modelde aktif yurttaş taleplerini, yardımlarını ve becerilerini toplumun hizmetine kolaylıkla sunabiliyor. Aktif yurttaşlık ve katılımcılığın cazibesi STK’ları güçlendiriyor. Yeni toplumsal aktör olan STK’lar toplumun bireylerine siyasi partilere girmeden de kamusal özne olabilme, yaşamına yeni anlamlar katabilme yollarını açmıştır. Bu genel çerçeveyi Büşra Ersanlı’nın kapsamlı yazısında bulacaksınız.
Dosyamızda Maryam Akayeva ile yapılan söyleşi bir Cumhurbaşkanı eşinin sadece protokolde bulunmak yerine nasıl aktif amaçlara hizmet edebileceğini gösteriyor. Kendi pozisyonunu toplum yararına kullanan Akayeva Kırgız kadınına iyi bir rol model.
Yine bir STK olarak Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı farklı dinlerle, kültürlerle diyalogu hedeflemiş, onun yanı sıra gençleri öne çıkaran Toplum Gönüllüleri Vakfı da Anadolu’nun her yerinde gençlere ulaşmayı hedefliyor.
1000 yıllık bir sivil örgütlenme olarak önemli bir kültürel kök yaratan Ahilik sistemi ve içinden doğan kadın örgütlenmesi Baciyan-ı Rum bugün için anlamlı deneyimlerdir.
İstanbul bir ay içinde birbirinden önemli uluslararası toplantılara ev sahipliği yaptı. Bunlardan biri de NATO toplantısıydı. İlk kez Eurovizyon yarışmasını gerçekleştiren geçen yılın yarışma birincisi Türkiye organizasyondan tam puan aldı. Birinciliği ise Avrasya coğrafyasından bir ülke; Ukrayna kazandı. Dostumuz Ukrayna’yı ve halkını tebrik ediyoruz canı gönülden. Ruslana ile yaptığımız röportaj da umarım hoşunuza gidecek.
Bütün dünyada milyonlarca insanı beyazperdeye bağlayan Truva filmi Türkiye’de de çok izlendi. Çünkü Truva Batı ve Doğu’nun karşılaştığı Çanakkale Boğazı kıyısında bir nokta. Milyonlarca turist çeken Truva sekiz kat arkeolojik kent kalıntısından oluşmakta. Çanakkale’ye gidip tahta ata girmemek, eski Truvalıları hissetmeden, güzel Helena’yı düşünmeden Türkiye’yi terk etmemek gerekir. Türkiye Kültür Bakanı Erkan Mumcu ile bu geniş açılımlı kültürel dünyayı konuştuk. Kültürün bugünü, yarını ve geleceği üstüne çok değerli bilgiler sunan Mumcu Avrasya’nın zenginliğine hayran bir politikacı.
Temmuz ayında bir kalp krizine yakalanıp Ankara GATA’da ameliyat olan dünyaca ünlü yazar ve dergimizin danışma kurulu üyesi Cengiz Aytmatova’a en yakın zamanda ayağa kalkıp sağlığına kavuşmasını dileriz.
DA yine kültürel, sosyal ve ekonomik konularda bilgi taşımaya, köprü olmaya devam ediyor.
Diyalog ve barış ancak sevgiyle sağlanır. Biz Avrasya coğrafyasının derinliklerine sevgiyle akıyoruz.
Nevval Sevindi
Yazı İşleri Müdürü
1000 YILLIK ZENAATKÂR ÖRGÜTLENMESİ
AHİLİK
Nevval Sevindi
DA dergisi Yazı işleri Müdürü.
Anadolu’nun kültür mimarları çeşitli sosyal ve kültürel örgütlenmeler kurmuş ve derin izler bırakmışlardır. Ahilik de bunlardan biridir.
Anadolu Türk tarihinin en az bilinen devri olan Anadolu Selçukluları zamanında yaşayan Ahi teşkilatının kurucusu, debbağların (dericilerin) piri olup Ahi Evren diye bilinen Şeyh Nasirü’d-din Mahmud’dur. Kırşehir’de kendi adını taşıyan mahallede Ahi Evren camiine bitişik olan türbesinde yatmaktadır.
Ahi teşkilatının kuruluşu, Anadolu Selçukluları devrinin en önemli sosyo-ekonomik ve hatta sosyo-politik olaylarından biridir. Ahi Evren, devletin himaye ve desteği ile zanaatkarların sanatını icra etmeleri için bir sanayi sitesi inşa etmiştir. Bu nedenle debbağların piri ve 32 çeşit zanaatkarların lideri olarak bu sanayi sitesinde hizmet verdi.
Anadolu’ya geldikten kısa bir süre sonra Kayseri’ye yerleşen Ahi Evren’in burada bir debbağ atölyesi kurduğu, zamanla atölyenin büyümesiyle Debbağlar mahallesi meydana gelecek kadar geliştiği anlatılır Hacı Bektaş “Velayet-name”sinde. Bu sanayi sitesinde kurduğu örgütün mensuplarının fikrî, dinî talim ve terbiyesiyle uğraşırdı. Sonra Ahilik tüm Anadolu’ya yayıldı. Karısı Fatma Hatun, Bektaşiler arasında “Kadın Ana”, “Kadıncık Ana” diye tanınırdı. Eşi Fatma Hatun vasıtasıyla “Baciyan-ı Rum” (Anadolu Bacıları) teşkilatını kurdu. Onlar dünyanın ilk girişimci kadınları.
Fütüvvet hareketi, Anadolu’da İslâm dünyasında hiç bir yerde görülmeyen bir biçimde gelişme göstererek Ahi teşkilatı dediğimiz Türklere has bir örgütlenme, kurum haline gelmiştir. Fütüvveti İslâm dünyasındaki kahramanlık, yiğitlik ve cömertlik ülküsü diye tarif edebiliriz. Şövalyelik nasıl Ortaçağ Batı Dünyasına mahsus bir kahramanlık ve yiğitlik ülküsü ise, fütüvvet de Ortaçağ İslâm’ına ait bir ülkü
Ahilik, cömertlik mesleği olması itibariyle bir yönüyle de elinin emeği ile geçinme ve başkasına yedirme ülküsü. Övgüleri şöyledir: “Babalarından onlara çok mal ve servet kalmıştır. Onlar salih gençler olup Ahiliğe ve Ahiciliğe, sofra döşemeye gönül vermişlerdir. İmaret kurmuş, orada yemek, içmek ve barınmak için gerekli olanları temin etmişlerdir. Kapıları açık, gelen gidene güzel hizmetler sunmaktadırlar.”
Bu itibarla, Ahilik başkalarının sırtından geçinme duygusu ve uygulamasıyla mücadele etmek, kendi el emeği ile geçinme ülküsünü yaymak amacını gütmüştür.
Anadolu Ahi teşkilatının kuruluş amaçlarından biri de ilmi, çeşitli zanaat alanlarında uygulama ve toplumu bundan yararlandırma ülküsüdür. Ahi Evren eserlerinde bunu vurgular: “Allah insanı, medeni tabiatlı yaratmıştır. Allah insanları yemek, içmek, giymek, evlenmek ve mesken edinmek gibi çok şeye muhtaç olarak yaratmıştır. Bu yüzden demircilik, marangozluk gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğundan, bunları yapmak için çok alet ve edevata ihtiyaç olduğundan bunu tedarik edecek insan sayısı da çok olacaktır. Böylece insanın (toplumun) ihtiyaç duyacağı bütün san’at kollarının yaşatılması gerekir.”
Toplumsal mutluluk
Toplumun mutluluk ve refahı için bütün zanaat ve sa’nat kollarının yaşatılması amacını güden Ahilik her zaman bilimle sa’nat ilişkisini kollamıştır.
Ahi Evren’in fikir hayatında en önemli ve en büyük yeri, Melamilik teşkil eder. Yani Anadolu Müslümanlığı, bir diğer deyişle gönül Müslümanı dediğimiz İslâm anlayışı.
Ahilik ülküsünde kendini topluma adama ve topluma hizmet aşkı, karşılık beklemeksizin yolcuya, düşküne, muhtaca el uzatma, yedirme, içirme… Melamet felsefesindendir.
Ahi teşkilatı aynı zamanda bir eğitim ve öğretim ocağıdır. Sadece sanatkar yetişmez, aynı zamanda mal üretmek ve topluma hizmet sunmanın usul ve erkanı talim edilir. Kurallara uymak şarttır. Bir Ahi, birliklerinin bağlı bulunduğu ulusal ahlak değerlerine bağlıdır. Ahi birlikleri yerel otoritelerdir, merkezi otorite yapısına zıt eğilimler taşırlar. Başlangıçta merkezi otoritenin etki alanına girmeyen bölgelerde ortaya çıkan bu durum, daha sonra bütün Anadolu’da geçerlik kazanmış. 1800’lerden itibaren esnaf da bozulur, ahilik de. Esnafın iki gözü de çıkacak kârdadır. Bu birlikler 1839’da ise resmen kaldırılmışlardır. Cumhuriyet ile birlikte son kalıntılar da silinip gider ortalıktan. Çok ilginç bir Türk sentezi olan Ahilik ve Ahi Birlikleri bugün yeni bir sentezin nüvesi olabilecek zenginlikte.
Günümüz dünyasının önemli Amerikalı guruları neler diyor dersiniz. Örneğin, Prof. Phillip Kotler şirketlerin yaptığı işi bir misyon olarak benimsemesi gerektiğini söylüyor. Sadece para kazanmak eylemi yerine ahlaki sorumluluklara dayalı yeni bir vizyon öneriyor. Çünkü artık pazarlama “insan” odaklı. İnsan ise kültür demek. Kültür değer yargılarını ve davranış kalıplarını içeriyor. Harley Davidson motorlarında olduğu gibi sosyal bir klüp niteliğinde pazarlama teknikleri gelişiyor. Oraya özgü giyim, davranış ve değerler sosyal bir çerçeve oluşturuyor.
Uluslararası ticaret yapıyoruz ve değişik uluslarla karşılaşıyoruz. Karşılıklı bir bağımlılık söz konusu. Ama birbirimizin kültürünü ve iş yaşamına yaklaşımını ne kadar biliyoruz? Önyargılarımızın tuzağına düştüğümüz için, farklı inançları olan insanlardan ders almayı başarabiliyor muyuz? Hoşgörüyle yaklaşarak anlamaya çalışıyor muyuz karşımızdakini? Genel olarak sosyal gelişme ve sanatla bağdaştırılan değer, davranış ve kültürel biçimlerin aslında ekonomik başarının anahtarı olduğunu hiç düşündünüz mü? Günümüz ekonomistleri bunları tartışıyor.
Kadınlar parayı keşfetti
Dünyanın ünlü kapitalistleri kendilerine özgü kültürel davranışlara ve ekonomik mükemmellik geleneğine sahiptir. Örneğin Alman malı dayanıklıdır, Amerikalı yaratıcıdır gibi.
Kültürünü bilmeyen işadamı dünyayı ve özgün üretimi yakalayamaz. Türkiye politikada, eğitimde, sanayide ve bir çok alanda başarısızlıktan şikayetçi ise bunun nedeni günün ihtiyaçlarına cevap vermeyen geleneksel “emir-komuta” zinciri içinde insanı tanımadan iş üretme gayretidir. Sermaye, devlet ve siyaset “insanı” merkeze alan bir anlayışı hayata geçirmek zorunda. İnsan ve onun kültürünü dikkate almayan bir anlayış 20. yüzyılın makine parçalarının arasında ezildi artık. Çünkü o demode. Kültürünü bilmediğiniz bir topluluğu yönetemezsiniz. Onlara hedef koyamazsınız. En önemlisi onlarla iletişim kurma şansınız olmaz. İnsanı dikkate almayan yönetim “zihni tembelliğin” destekçisidir. Zihni sakatlığı ortaya çıkmasın diye sistemi cansiparane savunanlar dahil yeni yüzyıl bilgi, misyon ve kültürel değerlerle eski anlayışı savurup atacak.
Servet ya da değer yargılarını yaratmak, temelinde ahlaka dayalı bir iştir. 18. ve 19. yüzyıllarda Batı kapitalistlerinin doğuşunda püriten ahlakın doğrudan rolü olmuştur. Kültür bir anlamda yetiştirmek, yaratmak eylemlerini kapsadığı için ahlaksal değerlerin kaynağı, üretim yapan toplumlarda bulunmaktadır. Üretimle uğraşan kültür grupları zaman içinde sanayileşmenin bilinçli olarak bir araya topladığı kuruluşlar içinde yer aldılar. Kültürel tercihler ve değerler, ulusal kimliğin temel taşları. Ekonomik açıdan da güçlü ve zayıf noktaların kaynağıdır. Ancak kültürünüzle bir “marka” olabilirsiniz. Bunu yeniden düşünme ve sentez süreçleri destekler. Üstelik elimizde Ahilik teşkilatı ve Ahi Evren öğretisinin gizleri var.
Ahi Evren’i bilmeden girişimci olmak sınırlılık demektir. Bu örgütçü liderin yazdıkları, “lider”lik kavramının mottosu olabilir: “Terzinin akılla sınırlı hayali gerçi çok kumaş biçti ama hiç aşkın boyuna göre bir cübbe dikmedi.” Bütün mesele özgün sentezi yakalamak.
Türkiye’nin yeni Baciyan-ı rum, yani Anadolu Bacıları olarak iş yaşamına ahlaki değerleri getiriyor girişimci kadınları. Amaçları sadece para kazanmak değil. Ülkelerine ve ailelerine katkı sağlamak, daha mutlu bir Türkiye için çalışmak. Çoğu taşranın katı kurallarına rağmen girişimci olarak başarı kazanan kadınlar. Ve kadınlar parayı keşfettiler üstelik ahlakı kaybetmeden.
KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERKAN MUMCU
Orta asya yaşayan bir etnografya müzesi
Nevval Sevindi
DA dergisi Yazı işleri Müdürü.
Küreselleşmenin en belirgin tehlikelerinden birisi, toplum ve kültürlerin standardize edilmesi. Bu kadar tehlikeli bir sürecin önünü almak ne derece mümkün acaba? Bu konu, hemen herkes için, özellikle küçük toplumlar ve daha da ileride bütün insanlık için en önemli problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Son yıllarda sosyologlar, tarihçiler, psikologlar ve gazeteciler bu problem üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konuya açıklık getirmek amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu’nun küreselleşme ve kültürel değerlerini koruma arasındaki ilişkiyle alakalı görüşlerini sunuyoruz.
Nevval Sevindi: Kültürü bir tarif eder misiniz? Sizce kültür nedir?
Erkan Mumcu: Kültürün çok sayıda tanımı var. Cemil Meriç’te okumuştum 160’dan fazla tanımından söz ediyordu. Etimolojik kökünde tarım var, toprak var, daha doğrusu çamur var. Bir türün, bir canlının yaşayabileceği, üreyebileceği evren, özel evren anlamına gelen bir etnolojik özü var. Dolayısıyla kültür için söylenecek şey, eğer insan yaşamında kültürden söz ediyorsak, yani insana ilişkin bir kavram olarak kültür, düşünen bir varlık, düşünen ve inanan bir varlık olarak, iyi kötü, doğru yanlış, güzel çirkin gibi kavramları ya da değerleri olan bir varlık olarak insanın yaşamına ilişkin her şey kültür.
Peki global kültür deyince sizin aklınıza ne geliyor?
Ben önce pozitif bir yaklaşımla insan soyunun evrenselliğine atıfta bulunan bir kavram olarak algılamak eğilimindeyim global kültür kavramını. Ama çeşitli kültürlerin küresel ölçekte etki yaratması ya da etkinlik kazanması bağlamında bu kavramın içinde ikinci bir boyutu da var. Bu boyutla beraber kültürel emperyalizm, kültürel yozlaşma, kültürel hegemonya gibi kavramlar da beraberinde geliyor. Çeşitliliğin ortadan kalkması, tek boyutlu bir kültürel dokunun insan yaşamına egemen olması gibi sorunlu çağrışımlar da beraberinde geliyor.
Aslında bu çift başlı değil mi? Yani dünya büyük bir sahne. Burada kendi performanslarını, oyunlarını oynayan ve bunu en görkemli şekilde yapanlar var, bir de bunu kıyısında köşesinde yapmaya çalışanlar ya da maddi imkânları olmadığından o tür büyük işleri sahneye koyamayanlar var galiba. Yoksa sahne sorun değil, hepimiz sahnedeyiz.
İnsanın yaşamına ilişkin tutumları, alışkanlıkları, içinde yer aldığı, o yaşamın içinde yer aldığı insan, insan sosyal yapı olarak insan örgütlenmeleri içinde yaşadıkları ekonomik evrenin koşullarından bağımsız biri. Bunun tersi de doğru. İnsanın ekonomik davranışının da arkasında biraz önce sözünü ettiğimiz güzel-çirkin, iyi-kötü, doğru-yanlış, günah-sevap, haram-helal gibi güçsel değerlerinin de bir belirleyiciliği var. Bence mutlaka hangisi öncedir gibi bir soruyu sormamızı gerekli kılmayacak kadar canlı yaşayan dinamik bir süreç, bir döngü, yani sürekli karşılıklı bir etkileşim evreni içindeyiz. Bunu neden söyledim çünkü küresel kültür olgusunun arka planında yatan önemli şeylerden birisi, bazı üretme ve tüketme biçimlerinin küresel ölçekte geçerlilik kazanmaları yatıyor. Bu, özellikle sanayileşmeyle başlamış bir süreç. Sanayileşmenin getirdiği kentleşme olgusu ile daha yerleşik bir hale gelmiş daha genelleşmiş bir süreç ve giderek piyasaların küresel ölçekte iletişime ve etkileşime açılmasıyla, rekabetle bütün dünyayı daha çok etkisi altına alan bir süreç.
Kültürel çeşitliliğin azalması en büyük risk
Yani para ciddi bir kültürdür.
Çok önemli bir kültürdür. Yaygınlaşıyor ve etkinleşiyor, demek istediğimiz o ki ekonomik etkinlik alanını genişleten kültürler, kültürel hegemonyalarını ya da tesir alanlarını doğrudan doğruya da genişletiyorlar. Ama buna kategorik olarak iyi ya da kötü diye yakıştırma yapmazdan önce daha soğuk kanlı bir duruş sergilemek gerekiyor. Çünkü bütün bu süreçler bir komplo teorisinin ürünü olarak işlemiyor. İnsan doğasına ilişkin kaynağını insan doğasından alan süreçler olarak ya da enerjisini insan doğasından alan süreçler halinde işliyorlar. Tabii ki ekonomik hegemonya doğrudan doğruya bir piyasanın hegemonyası ya da bir ulusal ekonomi alanının hegemonyası gibi algılamamak lazım çünkü davranış kodlarını belirliyorsunuz. Demek istediğim, makineli üretim sözgelimi makine ile üretim bir yaşama biçimi getiriyor. Bunun artık ulusal sermayenin girişimi mi yoksa yabancı sermayenin girişimi mi olduğu çokta ayırt edici bir şey değil. Onun için bu üretme biçimi, kendine göre bir tüketme biçimi ve kendine göre bir yaşam biçimi getiriyor, böylece yeni bir kültür oluşuyor. Burada sentezlerin ortaya çıkması çok önemli, çeşitliliğin ortadan kalkmaması son derece önemli. Çünkü şunu da biliyoruz ki yeryüzündeki yaşam çeşitlilik sağladıkça, kendi doğal ve olağan dengesini sürdürebiliyor, sürdürülebilir bir yaşam haline geliyor. Kültür içinde bunun böyle olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla kültürel çeşitliliğin ortadan kalkmasının yakın vadede olmasa bile insan yaşamının, insan soyunun geleceği açısından bugünden tartışılması gereken bir takım riskleri de beraberinde getiriyor. Tehditler de içeriyor.
Nedir o riskler?
Eğer siz kültürel alanda çeşitliliği ortadan kaldırıyorsanız bu bir türün, bir canlı türünün ortadan kaldırılmasının çevre üzerinde ve çevre dengesi üzerinde yarattığı etki neyse böyle bir etki olacaktır.
Daha otoriter rejimler yorulmaz mı bu çeşitliliğin kapsamı içinde?
Daha otoriter yaşama biçimlerini ve siyasal örgütlenmeleri doğuracağı gibi farklı duyuş ve sezişlerin kazandıracağı değerlerden de bizi mahrum edebilir. Çünkü her ne kadar farklı bir sosyo-politik ve sosyo-ekonomik evrenin ürünü olsalar da, ne kadar bugün çağdaş dediğimiz yaşama biçimi ve algılayışlarıyla birebir örtüşen bir sunum ortaya koymasalar da otantik kültürler, hatta bize egzotik gelen kültürler bile insana ilişkin ve insan ürünü şeyler olarak çok özel değerler taşıyorlar ve bugüne de çok özel katkıda bulunuyorlar. Bunların yeniden üretilmesinin, bu kültürel formların, bu kültürel ürünlerin çağdaş araçlarla yeniden üretilmesinin ve insana sunulmasının bir çözüm gibi algılanabilmesi, çözüm yerine konulabilmesi de belki mümkün ama ben bunun çok doğru olduğunu düşünmüyorum çünkü çok endüstriyelleşmiş bir kültürel üretimin aynı şey olmadığını düşünüyorum. Bir de asıl olan bireyin özgürleşmesi ise bu kadar tek boyutlu bir kültür evreni içinde insanın özgürlüğünü yitireceğini düşünüyorum. Ve kendi özüne ilişkin bir takım yeteneklerini de kaybedeceğinden endişe ediyorum. Onun için yabancılaşma kavramı tam da burada son derece önemlidir. İnsanın kendine yabancılaşması, insan doğasına yabancılaşması dediğimiz tehdidi bu tek boyutlu kültür hegemonyasının yaratabileceğinden endişe duyuyorum. Ama dediğim gibi bu ulusal kültür adına bir kaygı olmaktan çok evrensel insan olgusu adına duyduğum bir kaygıdır.
Aslında dünyada kültürü, kültürleri tehdit eden bir süreçten söz ediyoruz.
Evet kültürel çeşitliliğe dönük tehditlerden söz ediyorum, bu tehditlerin tek boyutlu ve kültürel bir hegemonya getirebileceğinden endişeliyim. Bunun asıl riski de yabancılaşma etkisi, insan üzerinde bir yabancılaşma etkisi yaratabileceğinden söz ediyorum. Belki bunun ilk etüd eden biri olarak Charlie Chaplyn’nin “Modern Zamanlar”ını burada hatırlamak lazım. “Şarlo” filmin başında hepimizin alışık olduğu Şarlo tipidir. Biraz şapşal ama mutlaka çok sevimli, insancıl davranan ve bir sevgilisi vardır. Sevgilisine son derece şirin kurlar yapan bir adamdır. Sonra sevgilisinin de talebiyle ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak üzere fabrika işçisi olmaya karar verir. Fabrikada bir üretim bandı vardır ve Şarlo’nun işi önünden geçen bantta iki vida atlayıp üçüncü vidayı sıkmaktır. Kendisinden o atladığı vidaların da sağındaki ve solundaki insanlar sıkacaktır. Bu rutin o kadar tekrar edilen bir şeydir ki bir ara sevgilisi kendisini ziyarete geldiğinde kendisine gösterdiği tepki yani davranış şudur: Mantosundan iki düğme atlayıp, iki düğme sayıp üçüncüyü çevirir. Doğal olan Şarlo davranışını ya da insani davranış görmeyiz artık. Bu, insanın kendisine yabancılaşmasına ilişkin bir mizahi analiz. Bu önemli bir sorundur, tek boyutlu kültür evreni insanı kendi doğasından yabancılaştırabilir.
Peki Türk kültürü dediğimiz de Türk kültürünün bu dünya içersinde, dünya kültürü içersindeki yeri nedir sizce?
Tabi çok boyutlu ele almak lazım. Her şeyden önce çok çeşitli devletler, uygarlıklar kurmuş ve yaratmış bir toplum olarak Türk toplumu, olağanüstü bir tarihî kültürel mirasa sahip. Bunun kadar önemli olan başka kültürlerle pek çok ulusa sahip olmadığı kadar yoğun, sürekli uzun ömürlü iletişimler kurmuş ve bunun içinde bir etkileşimleri sürecinde yeni sentezler de yaratmış bir kültür. Dolayısıyla kültürel sentez yaratma bağlamında dünyaya örnek olabilecek bir kültürüz biz. Dünyaya çok şey öğretecek bir kültürüz. Kültürel çeşitliliğe karşı tutumumuz Avrupa ile ya da genel olarak Batı ile kıyaslandığında çok daha başarılıdır, daha insanidir ve zenginlik yaratma potansiyelini içerisinde barındırır. Bu anlamda yani bugünün uygarlığına katkıda bulunmak anlamında Türk kültürü müthiş bir hazinedir. Hâlâ bizim bile çok farkına varmadığımız olağanüstü büyük bir hazinedir. Özellikle sosyal örgütlenmeleri ve kültürel süreçleri bir biçimde, daha önce söylediğim üretim tüketim ilişkilerinin de parantezi içinde çatışma odaklı bir dinamiğe, çatışma dinamiğine bağlamış olan kültürler karşısında daha varlığın birliği paradigmasına bağlı bir duyuş, seziş ve davranış dünyası olarak, Türk kültürü bence çok özel bir kültür ve geleceğin dünyasına da biraz önce sözünü ettiğimiz tek boyutlu kültür hegemonyasının risklerine, tetiklerine karşı da bir alternatif potansiyel değeri yaşamaktadır.
Orta Asya’ya dönersek, çok farklı kültürler var. Orada çeşitliliğin çok yoğun olduğunu görüyoruz. Ve bunların çok büyük bir bölümü de ve kültürel olarak bizimle akraba gerek din gerek kültür açıcından. Orta Asya aynı zamanda içinde çatışma da barındıran, çatışan kültürler de var. İkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bana Orta Asya tümüyle yaşayan bir etnografya müz