Kültür-Antropoloji

KÜLTÜRÜN RENKLİ ZİYAFET SOFRASI: YEMEK

Ocak 31 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

İnsanoğlunun ilk ve kaçınılmaz gereksinmesi olan beslenme bir çok göstergeyi içinde barındırır. Kültürel formlar ve motiflerle yemek içiçe geçmiştir. Ne yediğiniz, nasıl yediğiniz, nerede yediğiniz, kimin pişirdiği, nasıl pişirdiği hepsi bir kültürü tanımanız için kilometre taşlarıdır.
Tataristan’da at eti yemek gelenekseldir. Sabah kahvaltısı her kültürde farklıdır. Çinliler için en makbul kahvaltı horoz ayaklarının yufkaya sarılmış halidir, biz de Anadolu’da çorba Batı’da Avrupa kahvaltısı denen peynir,ekmek ve zeytindir. İranlılar zeytin bilmez, Afrikalılar günde bir öğün yer. Sütleri bozulmasın diye içine inek çişi koyar. Avustralyalı Aborojinler büyülü kurtçukları yer, Kameron ‘da kedi güveç çok tutulan bir yemektir. Korede hem kedi hem köpek eti lokantada bulabilirsiniz. Çin’ de yılan restoranında vitrinde canlı canlı yılanımı beğenip ısmarlamıştım örneğin. Fransa’da kurbağa bacağı yada salyangoz özel bir yemektir. Giritli olan dedem de salyangoz yerdi ben çocukken.
Yemek kültürü bir çok anlam içerir. Yeme kültürü güç demektir. Papua Yeni Gine’ de aşiretler birbiriyle savaşırken silah olarak yiyecekleri kullanırlar. Düşmanlarımızı ve dostlarımızı belirleyen güçtür yemek. Günümüzde ziyafetler bunu sağlar. Yemek aynı zamanda bir zevk sorunudur.
Yiyecek aşk ile yakından ilgilidir. Afrodizyak bir çok yiyecek ve bitki vardır kullanılan. Manisa’nın Mesir Macunu’ndan istiridyeye kadar çeşitleri içerir. Dinle yakından ilgilidir. Müslümanlar ve Yahudiler domuz yemez. Bazı yiyecekler yasaklanmış yada kutsanmıştır.
Sağlıkla beslenmek her zaman elele yürür. Kadınların hamilelikte aşermeleri, evlenirken nar kırılması ya da şeker,pirinç serpilmesi yiyeceğin kadınla ilgili bölümüdür. Yeme içme en çok sınıfsal olarak anlamlıdır. her sınıfın yiyeceği yüzyıllar içinde de bugün de farklıdır.
DÜN KITLIK, BUGÜN OBEZİTE
Bugün yiyecek sektörü büyük bir kazanç alanıdır. Aynı zamanda eğlence faktörü var. Amerika’da obezitenin artması bununla yakından ilgili bir durum.
Elbette kıtlıkla beslenme hep yan yana olmuştur. Avrupa’da bunalım3. yüzyılda başladı ve 4.,5. yüzyıllarda ağırlaştı. kıtlık ve salgın hastalıklar 6. yüzyılda doruk noktasına ulaştı.
Fransa’da bir belgede 11 . yüzyılda 26 kıtlık meydana geldiği belirtilmekte. Bunu 16 kıtlıkla 18. yüzyıl izlemekte.
Otlar,kökler yiyen kitlelere karşın et hep güçlünün,soylunun yiyeceği olmuştur. Yönetici sınıf için et önemlidir. Buğday ve ekmek gerçek bir Akdeniz yiyeceğidir. 11.yüzyıldan itibaren ekmek yoksul sınıfların beslenme rejiminde önemli yer tuttu. Eti ve bazı durumlarda tüm hayvansal besinleri yasaklayan Kilise kuralları nedeniyle yemek rejiminde çeşitlilik desteklenir. Uzun ve kısa oruç günleri toplandığında bu sürenin yılda 150 güne ulaştığı hesaplanmıştır. Dini törenlerle yiyecek ilişkisi çok sıkılaştı.
13. yüzyılda “çok miktarda kestane,acıdarı ve fasulye ekmek yerine kullanılır” olmuştu. beyaz ekmek az sayıda insanın yediği pahalı bir yiyecekti. Rusya yeni açıldığı dönemlerde ilk açılan Türk fırınlarının kapısında uzun kuruklar oluyordu. Beyaz ekmeği bazı Ruslar “pasta” niyetine alıyorlardı.
Avrupa’da 13. yüzyılın ilk yarısında gerginlikler,çelişkiler ve karşıtlıklar sürerken refah da başlar. Haçlı Seferleri bir çok şeyi Avrupa’ya taşır. Bu yüzyılda sofra adabı gelişmeye başlar. yenen yemekler anlatılmaz kitaplarda yemek takımlarının güzelliği övülür.
Kuvvetten çok zerafete, içerikten ziyade (beslenme rejimi yerine) şekle dayalı ve davranış ritüeli haline gelmiş sofra adabı sosyal farklılaşmaya işaret etmekte.İlk yemek kitapları bu yüzyılda çıkar.
Papa’nın ayni yüzyılda dünyevi zenginliklerle böbürlenip kibir duyulmasına koyduğu yasak “oburluk” günahını ve insanların çılgın tutkularının yeni zevklerini de kapsıyordu. baharat çılgınlığı bunlardan biridir.13. yüzyılda yazılmış bir İtalyan yemek kitabında ;
“26 gr. karanfil,üç parça hindistancevizi tohumu,biber,zencefil,tarçın ve safran bulunan bir yahni ya da sosu yemeğe davete derim” tarifi ilginçtir. Çünkü o kadar karanfil anestezi etkisi yapar!
13.yüzyılda yazılan kitaplar burjuva,soylu,köylü,kentli gibi ayrımlar yaparlar okuyucularını belirlerler.Pasta da ilk bu yüzyılda mutfağa girer.Kent yaşamı yeme içme kültür ve adabını belirlemektedir Avrupa’da. O yüzyılda Anadolu nasıldı acaba?

KUTU————————-

AYIN YEMEK TARİFİ
ÇAĞLA BADEMLİ KUZU ETİ
Eski Rumeli yemeklerinden biri olan çağla bademli et tam bir bahar yemeğidir. Beyaz badem ağaçlarının şöleninden sonra bir lezzet şölenidir. Kuzu etiyle yapılan bu yemek için çağla badem, kuzu eti,yumurta sarısı,yoğurt,dereotu ve nane gerekmekte.
Kuzu etiyle haşlanan çağla bademler pişince ateşten alıp, birlikte çırptığımız yumurta sarısı ve yoğurdu üstüne dökün. Üstüne bol dereotu ve nane koyarak servis yapın.
Afiyet olsun!

 

ORTAÇAĞDAN KALMA BİR DÜŞ :HİVA

Ocak 30 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Harezm bölgesinde Amu Derya ile Siri Derya arasında, Kızılkum ile Karakum çölünün ortasında efsanevi bir vaha Khiva. Zerdüştlerin Avestasında adı geçen Khiva Neolitik döneme kadar uzanan geçmişiyle sapsarı bir şehir.Ortaçağa ayak basmak isteyen Khiva’ya görkemli şehir kapılarından girebilir.Çünkü bu sene 2500.kuruluşunu kutlamaya hazırlanıyor Khiva.Mavilerin şehri çölün bittiği yerde bir serap gibi elini uzatıyor insana.Yabani bir çok devenin başıboş dolaştığı kumul tepelerinin boş ufkundan sonra sarı çamur bir şehir selamlıyor beni. Sarının altın tozuna bulanmış rehavetinin üstünde mavi çiniler yükseliyor.Uzaktan mavi ve turkuazın binbir rengi eski bir masal çümbüşü sunuyor insana.Eski adı Khivarizm olan şehrin adı Hive diye okunuyor.Çoğu Türk,hepsi müslüman olan halkından,eski coğrafya ve tarih bilginleri pek çok bahseder.Bahsettikleri kadar da vardır.Hiveliler uzak ülkelerde tanınmış tacirlerdir, mallarıyla yedi düvelin ülkesini dolaşırlar.Yalnız böyle bezirgan bir kavim için garip görünen tarafları çok iyi silah kullanmalarıdır.Ruslar bu tacir kavme Kaliz derlerdi. Alış verişin karışık girdi çıktısını bunlardan iyi bilen kimse olmadığı gibi,para işlerinde neredeyse tehlikeli olabilecek bir ünleri vardı.Bu müslüman Kalizler alış veriş için Macaristan’a kadar uzanmışlardı.
İbni Batuta Hiva’den övgüyle söz eder.Burası Türklerin en güzel şehriydi.Bu şehirde oturanların sayısı adeta belirsizdir,sokaklarda her zaman büyük bir kalabalık itişir kakışır,gelip geçenlerin adımları sanki yeri titretir,uzaktan bu insan seli adeta köpüren, dalgalanan bir denize benzer.Bu zamanlarda Hiva Özbek Sultanının hükmünde bulunuyordu.Çok cömert ve konuksever olan halkı övmekle bitiremez İbni Batuta.Yeryüzünde onlardan daha sıcak kanlı,daha müslüman insanlar hiç bir yerde bulunmaz.Cennetten çıktığına inanılan dört ırmaktan biri olan Amuderya tıpkı Volga gibi kışın donar ve buz tabakası beş ay kadar çözülmez.Yazın ise üzerinde gemi seferleri işlektir ve Termez’e kadar gidilebilir.Bunlar buğday ve çavdar taşırlar buralara.İbni Batuta şehrin valisi olan Türk Kutlu Demür’ün konağına varınca onu ahşap kabul salonuna alırlar.”Kabul salonunun ağaç kısımları yaldızlı süslerle kaplıydı,duvarlara ağır pahalı kumaşlar çekilmişti ve tavan boydan boya altın işlemeli ipekle kaplı idi. “Bugün hala Orta Asya’da duvara kumaş kaplama,kumaş ya da halı asma geleneği sürmektedir.Duvarlar resimlenir ve renkli boyanır.Kapı pencereler ise mavi renktedir.Gök Tanrı Tengri’nin kutsal rengi mavi tüm giriş çıkışları kutsamaktadır böylece.Sapsarı toprak evler mavi kapı pencereler ve mavi çinili mekanlarla Hiva bir düş ülkesi sunmakta.
İbni Batuta’ya altın gümüş tepsilerde piliç,turna,güvercin kızartmaları,tereyağı ile yapılmış Kuluça denen bir tür pasta,çörekler vemeyva sofraları getirirler.Narlar,üzümler,kavun ve karpuz nefistir.
Bize de üzüm,badem,ceviz ve nar ikram ettiler ve kolumu dayadığım yastıklara yaslanarak yer sofrasında harika yemekler yedim.Kefir içmeden yemeğe başlayamaz oldum.Yemek süresince yeşil ya da kara çay servisi var.Küçük çanaklardan içilen çay şekersiz ve bol .Kuru üzüm kadar yaş üzüm de ikram da itibarlı bir meyva. amma ille de kışlık kavunlar mis gibi bir rahiya saçarak masayı şenlendiriyor.Geniş sofalı evlerin içinde Doğu’nun rehavetini yaşıyorum.Her yan halı ve yastık yerlerde serilip sohbet etmenin keyfini çıkarıyorum.Kaldığım evin kızları hizmet ediyor,yüzleri açık ve çok rahatlar.Burada kaç göç yok,zaten Türk kültüründe kadın egemen bir anlayış var.Kadınlar güçlü ve erkekleriyle birlikte yaşıyorlar her yerde. Bunu pazarda gözlemek mümkün.Satıcı çok sayıda kadın var.Kalabalık pazar içinde kadın erkek eşit sayıda görünüyor.Ramazan ayı olması nedeniyle yapılan Nişalla denen bir tatlı satılıyor.Beyaz,yoğurt gibi bir görünümü var.Rişe-i deraht ile şeker kaynatılıyor bembeyaz oluncaya kadar.Beze tadında bir şey oluyor.Dağlar gibi her yanda üzerlik bitkisi yığılı ,insanlar evlerini tütsülüyor bunlarla.Nazara gelmemek için.
Pazarda haşhaş ve bizde Maraş otu denen keyif verici bir toz her yerde satılıyor.Dil altına koydukları bu yeşil renkli madde yüzünden kekeme gibi konuşuyorlar.tüm ağız içi yemyeşil oluyor.Burada esrara “neşe” deniyor.Sigaraya sarıp size de “neş çeken mi?” diye soruyorlar.
Dişler ise sapsarı altın. Çünkü altın diş zenginlik göstergesi.tüm dişleri altın kaplatıyorlar. Tüm servetleri ağızlarının içinde saklı.
Beşikler,süpürgeler,renkli çeyiz sandıkları arasından Türk pop müziği eşliğinde geçiyorum.Herkes Türk pop müziği seviyor,dinliyor.
Eski geleneksel el sanatları yok edilmiş,insanların yerel giysileri bozulmuş her yan grinin,kahverenginin tonlarına boyalı gibi.O soğuk ve ağır komünizm damgası insanların yüzüne,yaşamlarına vurulmuş.
Antik ve bilinmeyen bir dünyaya yolculuk olan Hiva şehri tarihin sayfalarından önünüze çıkartılmış bir sayfa gibi.Bu şehir çamurun ve tozun öyküsünü bağrında taşıyor .Tüm ipek ticaretinin yapıldığı İpek yolu üstündeki Hive kenti kutsallığının haşmetiyle mağrur mavi kubbelerini güneşe tutuyor.Tüm şehre şekil veren çamur sarı bir tül perde gibi iniyor şehrin üstüne.Ortaçağın otantik yapı formunu sürdüren Hiva kenti iki bölüm:İçan Kala,Dışan Kala.Antik şehir kale içindeki bölüm,kale dışındaki şehir ise kerpiçten.Kerpiçin içinden fışkıran mavilikler sizi gökyüzüne savuruveriyor.Mavinin, sarının ve turkuazın sonsuz gün batımında başınız dönüyor.Kerpiçten kale duvarları şehri koruyan asık suratlı muhafızlar gibi.Bu bilinmeyen dünyanın çağlar ötesinden gelen mistik havası tüm çinilere kakılmış sanki.Çamurun görkemli dünyasında daracık sokaklar boyunca dolaşıyorum.Gece karanlık sokaklara, arnavut taşı döşeli genişçe meydanlara bastırınca gökyüzünde kocaman bir dolunay Binbir Gece Masallarını anlatmaya devam ediyor. İslam aleminde fayansın adı kaşi ya da kaşanidir.Kaşipaz ise bu işin ustasına denir.Bir kaşipazın çok yetenekli bir ögrencisiyle olan öyküsü muhteşem fayansların sırrını bize fısıldıyor.Kaşipaz’ın öğrencisi çok yeteneklidir,hırslıdır.Herşeyi bildiğini düşünerek ustasından daha iyi kaşi yapabileceğini kanıtlamak ister.Ustasından gizli çok çalışır.Tüm yaratıcılığını kullandığı fayanslar ateşten çıkınca çarpuk çurpuktur.Hırsının cezalandırıldığını düşünen ögrenci ustasının yanına gider ve hoşsohbet usta ona şunları söyler: “ Sen şimdiye dek sadece zanaatçılık yapıyordun ama bir de son adım var ki orası zanaatı sanata dönüştürme noktasıdır.
Hiva fayansları, seramikleri gerçek bir sanat eseri.Oyma,bazı yerleri kabartma bazı yerleri oyma olan işler,rengarenk parlak çiniler ve mozaikler olağanüstü Maveraünnehir seramikleri Hiva’nin ruhunu yaratanlar.UNESCO dünya kültür mirası listesinde olan Hiva şehri Ahmet Biruni’nin ve İbni Sina’nın doğduğu yer.Bu bölge 9. ve 10. yüzyıllarda Doğu Rönesansının yaşandığı bölge.Ama İbni Batuta’nın gittiği dönemde bile “ artık buralarda ne irfan,ne alim kalmış” diye yazılır.Bugün sosyal alanda eskinin mavi düşlerinden başka bir şey yok.
Hiva’yi kurduğu rivayet edilen Nuh’un oğlu kadar uzak bilim üretenler Hiva’ya.Hayyam’ın ünlü dizelerin Tacik olan rehberimiz söylüyor ve biraz teselli buluyorum.Şevket 400 mısrayı Hayyam’dan ezbere biliyor.
Tacikler Farsça biliyor ve Semerkant gibi yerlerde Farsça yaygın.Şevketle Farsça konuşuyorum ve o şaşırarak yüzüme bakıyor.
Yarım kalmış koca bir minare görüyorum.Kalta Minor müthiş bir mavi şenliği.Bunu yapan mimarı Han yapı bitince öldürecek diye rivayet çıkınca mimar yarım bırakıp kaçmış.26 metre yüksekliğindeki minare Orta Asya’nın en yükseği.Cuma Mescidi ise olağanüstü güzellikte ahşap oymalardan oluşan 212 sutünuyla çok etkileyici bir mekan.Tam ortasındaki ağaçın olduğu noktadan ışık boşalıyor mekana.Daracık minareye tırmanıyorum,şerefesiz minarede küçük kafesli pencereler var.İslam Hoca Medresesi ve minaresi ise yerel yaratıcılığın şaheseri, labirent gibi bir yapı.Lacivert ve açık mavi tonların süslemelerdeki görkemi 42 odalı medresenin eski günlere ağıtını yakar gibi.
İçan Kala’nın 2100metre uzunluğundaki surları 7-8 metre yüksekliğinde ve 5-6 metre genişliğinde.Çok güçlü savunma yapıları olan bu duvarların kapıları:Kuzeyde Bağça darvaza Urgenç şehri yolu üstünde,Doğu kapısı Palvandarvaza Amuderya ‘ya doğru mevzilenmiş.Güney kapısı Taş darvaza ve Batı kapısı Atadarvaza ki 1920’de ciddi olarak hasar gören kapı yeniden yapılmış sonraları.Mimari değer olarak Palvan-darvaza gösterilir.Silahşörler kapısı denen bu kapı massif. Kapının üstündeki mermerde “Şehri Kheyvak 1221-1806- Khivak şehri” yazar.Ünlü Allaqulikhan medresesi 99 hücreli ve kervansaray barındırmakta bünyesinde.
Kente girişin yapıldığı çifte ana kapı ise Koş darvaza seramik detayları ve pişmiş tuğlalarıyla ünlü.Geometrik abstract desenler ya da bitki motifleri mekan cephelerini süslüyor.
Taş-avli(avlu) isimli saray ise daha geç dönem mimari özelliklerle birlikte Hiva’da kullanılmış tüm mimari çeşitliliğin özelliklerini taşımakta.Küçük kulelerle süslü duvarlar ve sokak fener direkleri karakteristik.Bu kompleksin giriş bölümünde yüksek tuğla duvarlar bulunmakta.Güney bölümde ise Arz-havli (kabul avlusu) bulunmakta, eğlence için isthrat-havli öncelikle tamamlanmış bölümler.
Kunya Arka denen antik kale Aranghan zamanında yapılmış (1686)Kunya ark’ı koruyan surlara pakhsa duvarı deniyor.Kaleye giriş kapısı anıtsal bir mimari ve portallar içermekte.Bir çok avludan oluşan iç bölümlerde ahşap kolonlar kullanılmış.Fasatta mavi ve beyaz fayanslar süslemede kullanılmış.Yazlık ve kışlık camilerin olduğu bölüm dışında kullanılan günlük alanlar var.
Pehlivan Mahmut Musoleum ise Harezm’in değişik mezarlarına bir örnek olmakta.Bazı yerlerde çadır biçiminde olan mezarlar burada tümsek biçiminde.
Asya’nın en büyük köle pazarlarından birini barındıran Hiva 1740’da İran Şahı Nadir Şah tarafından harap edilmiş.2500.yıl şenliklerine hazırlanan Hiva da her yer şantiye halinde çalışıyor,yenileniyor.
Bulunmaz bir zaman makinası macerası yaşamak istiyorsanız kendinizi İpek yolunun bu ünlü şehrine atın ve ortaçağa kadar gidip geri gelin. Hiva eski zengin pazarların ve görkemli günlerin düşünü turizmle yeniden kazanmaya çalışıyor.Eldeğmemiş bir güzellik Hiva,maviliklerin sarı çamurdan fışkırmasının öyküsü.
NEVVAL SEVİNDİ

 

YOLCULUK DÜŞLERİ

Ocak 30 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Tarihimizin ilginç simalarından Katip Çelebi ise coğrafyanın önemini Tuhfetü’ül-kibar’ında anlatmaya çalışır: “Coğrafya bir devletin başında bulunanların bilmesi lazım gelen işlerden biridir.Onlar için bütün yeryüzünü tanımak mümkün olmasa bile, hiç olmazsa, Osmanlı İmparatorluğu ülkesiyle,ona sınırdaş olan ülkelerin bilinmesi şarttır. Bir yere sefer etmek,yahut asker göndermek gerekince ,ancak bu bilgiye dayanılarak hazırlak yapılabilir,düşman illerine girmek ve hudutboylarını korumak çareleri,ancak böyle bulunur ve kolaylaşır.

Bu yolda,coğrafyadan habersiz olanlara danışmak yetişmez, oraların yerlisi bile olsa;öyle çok yerli vardır ki kendi memleketini tamam bilmekten acizdir.Bu ilmin luzümuna şu delil yeter ki,küffar,bu ilimlere göre önem vermek suretiyle yeni dünyayı bulup Sind ve Hind limanlarına yayılmışlardır.”

Katip Çelebi “bu aleme,bakar-öküz-gibi bakan kimselerden “ olmamak için coğrafya bilgisini önerirken çok önemli bir olgunun altını çiziyor ve
bilimsel olarak “gezme görme” bilgisini kullanmanın esas devleti ilgilendirdiğini anlatıyor. “Küffar” gerek cografyayı gerek antropolojiyi sömürge devletin hizmetinde kullanmanın önemini bilir.Çünkü sömürmek için bile o ülkeyi tanımanız,insanını anlamanız,kültürel yapısını kavramanız gerekiyor.Batılı gezginlerin sadece tutkudan değil devlet için gezdiği ve bilgi topladığı belirtilir zaten. Bugün bile ülkemizin kendi etnik yapısını, antropolojik verilerini değerlendirmekten aciz olduğu göz önüne alınırsa Katip Çelebi’nin elini öpmek gerekir.Komşularımızı da sadece “sınırdaş” olarak tanımayı yeterli gören dış politika anlayışımız uzun vadeli politikaları imkansız kılmaktadır.İran halkının inanışlarını,Suriyelilerin günlük yaşamlarını, Rusya’nın toplumsal organizasyonunu ve etnik çeşitliliğini bilmeden kulaktan dolma idare etmek önyargıları güçlendirici bir tutum. Batılı kaynaklardan yararlanmak önemli ama yetersizdir.Bunu Türkiyeli bir gözlemcinin yapması,incelemesi ya da araştırması gerekir. “Yapılabilecek alemler arasında,yolculuk bildiğim en büyük alemdir” diyen Flaubert benim favorimdir.  

ÖZGÜN KÜLTÜREL SENTEZ

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

ÖZGÜN KÜLTÜREL SENTEZ
AGİT başlığı altında sayısız konuşma, panel ve yazı yayınlandı. Askeri ve sivil her kesim ilgilendi. Değişik bir şey söylemenin sıkıntısı çekilebilir. Kısaca çerçeve belirlenilse; Türkiye’ye biçilen, bölgenin laik ve demokratik rol modeli olması. Bunun maddi ipuçları bulunmakta. Tüm komşularımızdan, Kuzey Afrika ülkelerine Türk televizyonları izlenmekte. Türkçe yaygınlaşıyor televizyonla. Kosovalı mültecilerle yaptığım söyleşilerde gençlerin Türkçeyi televizyondan öğrendiklerini anladım. Aynı şekilde Kuzey Afrika ülkelerinde ve İran’da özellikle gençler Türkçe öğreniyor. Türkçe eğlence programları büyük izleyici kitlesi çekiyor. Dizilerin tiryakisi olanlar var. İran’da İngilizce dil kurslarından sonra en büyük talep Türkçe kurslarına. Gençler internet yasağını Türkiye’ den telefon hattı kiralayarak kırıyor. Dünya ve Avrupa ile ilişkinin adresi bölgede Türkiye. Türki Cumhuriyet’ lerde öğrencilerle konuştuğumda neden Türkiye’ de okumak istediklerini sordum. Cevapları: Çünkü Türkiye Avrupa’ dır. Oradan Avrupa ve Amerika’ ya atlamak kolay. Türkiye önemli bir referans noktasıdır.
Irak koyu diktatörlüğü içinde yine Türk televizyonu izleyerek siyasi bilgilenmesini sağlıyor. Tüm bölgede Türkiye’ye biçilen rol hediye edilen bir rol değildir. Osmanlı ‘dan beri 700 yıllık bir hinterland içinde yerinin öneminin tekrar altının çizilmesidir. Bu hinterland Osmanlı kültür coğrafyası. Türkiye Cumhuriyeti sınırları siyasi sınırlardır. Oysa kültürel sınırları devamlılığını gerek Balkanlarda gerek Ortadoğu’ da sürdürmektedir. Osmanlı’nın yüzyıldan fazla Batı macerasına eklemlenen T.C.’ nin Batılılaşma tarihi Türkiye’yi Batı’nın uzantısı yapmıştır. Devamlı batı’ya doğru hareket eden Türklerin tarihi Osmanlı ile Batı ‘da kültürel köklerini salmıştır. Bunun izlerini tüm Balkanlarda sürmek mümkün. Bu nedenle kıyıma uğrayan Bosnalılar ve Kosovalılar kültürel bir savaşın şehitleridir. Orada yaşanan kültür savaşıydı.
Türkiye kültürel olarak sarıp sarmaladığı milyonlarca kilometrelik alanda Çin’den Viyana’ya kadar uzanıyor. Bu milliyetçi bir ahkam ile söylenmemekte. Kültürel bir coğrafyanın tanımı için kullanılmaktadır. Uygur pazarında İstanbul fotoğrafı asılı çadır bezinden İbrahim Tatlıses türküsünün oynak havasıyla hareket edersek büyülü halımız bizi tüm coğrafyada dolaştırırken kulağımız Türk popu ya da türküleriyle çınlayacaktır. Peki, sadece müzik mi? Hayır. Yüzlerce döner büfesi açılan Çin’ den başlayalım yine israil’ e kadar gelelim. Türk damak zevkinin yaygın coğrafyasında gezinelim. Batının “fast food” una karşılık Türk “fast food” ürünleri her yerde başa güreşmektedir. Lahmacun, pide , döner , tatlılarımız Rusya dahil her yerde alternatif tatlardır.
Giyim ve moda zevkinin yaygınlığını da hiç hafife almamak gerek. Bölgede yine önderlik Türkiye’ de. Tekstil konusunda , her türlü olumsuz ekonomik göstergelere rağmen, Türkiye çok başarılı bir ilerleme kaydetmiştir.
Bölgede moda yaratıcısı, marka üreticisi olma konusunda iddialı bir ülkedir.
Çeşitli sanat dallarında ve uygulama alanlarında yine özgün bir yere sahip Türkiye. En önemlisi de Bernard Lewis ‘in de söylediği gibi: “ Ortadoğu’da ilerleme olacaksa kadınlarla olacaktır.” Türkiye kadına verdiği yasal haklarla önderliği elinde tutuyor. Pratik toplumsal yaşamda kentli, okumuş kadın kesimi bir çok meslek dalında çok başarılı. Polis ve askerden tutun operatör ve hakime kadar Türk kadını geleneksel olan ya da olmayan iş kollarında temsil edilmektedir. Kadın erkek ilişkilerinde son 20 yılda değişim yaşanmaktadır. Televizyonun yurt içindeki etkileri kırsal alanla kenti yaklaştırmaktadır birbirine. Toplumsal ve kültürel değişimler hızlı olmaz. Olduğu kadarı dikkate değerdir. Kadının toplumdaki yeri önemli gelişmelere gebedir. Bölgenin İslami tek kadın Başbakanını çıkaran Türkiye kadını kalkınmanın merkezi olarak görürse hızla yol alacaktır. Nitekim, Güneydoğu Anadolu’da kadın merkezli kalkınma modelleri uygulanmaktadır. GAP projesi kapsamındaki ÇATOM ( Çok Amaçlı Toplumsal Kalkınma Merkezleri) kurulduklarından kısa bir süre sonra kadın merkezlerine dönüşmüşlerdir. Kadının sokakta, toplumda görünür olması sağlanmıştır. Okuma yazma bilmeyen kadından bilgilenen kadına geçiş kolay değil. Kadın girişimciler Anadolu’nun bir çok yerinde aktif iş yaşamına katılmakta. Bir Arap köyünden konuştuğumuz Hülya bile “paspas olmak istemediği”ni belirtip babasının onayıyla sesini yükseltmekte ve başlık parasına meydan okumaktaydı. Bana söylediği “ tarlada çalışmak istemediği artık fabrikada çalışmak istediği” idi. Bunun sosyal anlamları çok zengin bence.
Türkiye Batı’nın Doğu’ya rasladığı yer olması nedeniyle “Türk” sözcüğü müslüman yerine kullanılmıştır yüzlerce yıl. Türkiye aynı zamanda Doğu’nun Batı’ya rasladığı yerdir. Bu jeostratejik konumu coğrafi değil , aynı zamanda kültüreldir.
Almanya’da ya da Hollanda’da üçüncü kuşak Avrupa değerleriyle Türk kültürünün sentezini yaptıkları işlere yansıtmaktadır. Ekonomik güç olmanın yanı sıra , sanat, siyaset ve edebiyetta artık yol almaktalar.
Tarihsel değişme sürecini tarihsel perspektif kullanarak temellendirebiliriz. Bu kültür tarihini de içerir. Özgün olma ve özgün üretim dinamik bir temelde mümkün. Türkiye bu dinamiklere sahip. Dinamikleri anlayacak siyasi kadrolara sahip olmaması şanssızlığı. Bize biçilen rol den kasıt bunun yabancı pasaport tarafından anlatılması olabilir. Genelde bizim pasaportumuz söylediklerimizin dinlenmesine yeterli olmamakta.
Eğer Türkiye Batılı değerlerle kendi değerlerini sentezleyerek özgün bir kültürel yeniden üretimi gerçekleştirirse bu rönesans olur. Bu Türk Rönesans ‘ ı Türkiye’nin de kendine biçmesi gereken roldür. Tarihsel birikimimiz bunu yapacak kudrette. Yeter ki, zafiyetlerimiz kadar gücümüzü de görelim.
Bugün dünyanın bulmaya çalıştığı “akıl ve gönül beraberliği” felsefi olarak kültürel temelimiz. Duygu ve sezgiyi akıl kadar önemseyen yeni anlayış yeni binyılın da sloganı olacak. Sevgi, sezgi ve akıl üretimi bilgi çağının felsefesiyle uyumludur.
Türkiye kültürünü ve felsefesini yeni oluşmakta olan dünya için üretirken demokrat bireye değer vermek zorunda. Özgün olan toplumla çok uyumlu olan değildir. Özgün olan çatışma yaratır ama sonunda bir sentez yumağıdır. Doğumu sancılı bir sevinç içerir.
NEVVAL SEVİNDİ
Gazeteci /yazar
 

GEZGİN GEZE GEZE

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Budha ağacına bağlanan sarı peştemaller,önüne yerleştirilen heykelcikler,sular sunak kültünü anlatıyor.türklerde çok yaygın olan ağaç,su kültü burada da var.Ağaçlara dilek tutma ise birebir neredeyse,bu ağaca “tanrının ruhunu taşıyan ağaç” diyorlar.İkibin beş yüz yıllık olduğunu söylüyorlar.Tıpkı bizim gibi kutsal olana değmek ve ondan bir parça İnsan doğduğu evle mezarlık arasındaki uzaklıkla yetinseydi ve hiç merak etmeseydi “öteki”leri,uzak diyarların kültür alış verişi ve zengin deneyimlerinin salkım saçak dolgunluğu asla elimize ulaşamazdı.
M.Ö.64 yıllarında Amasya’da doğmuş Strabon yaşadığı çağda Avrupa,Asya,Afrika’nın önemli bir bölümünü ve Doğu Anadolu’dan Sardinya adasına ,Karadeniz kıyılarından Etopya’ya kadar, gezip görerek yazdıklarıyla günümüze çok değerli bilgiler bırakmıştır.Strabon bir bölgeyi anlatırken coğrafyasını anlattığı kadar tarihini,insanını da anlatır.Strabon övünerek çok gezdiğinden söz eder kitabında.Ama gerçek tam böyle değildir.
Arap seyyah İbn Batuta da, 22 yaşında hac maksadıyle ayrıldığı memleketinden çeyrek yüzyıl süren gezilerinin maceralarıyla dönmüştür.Din ve hukuk işlerinden anlar bir kimse olması nedeniyle hürmet ve itibar görmesi,yüksek şahsiyetlerle tanışması gibi cazibeler onun macerasever ve araştırıcı ruhunu kamçılamıştır.Seyahatnamesi 14.yüzyıl islam aleminin etnolojik ve folklorik malzemesiyle doludur.İslam dünyasının etnik yapısını ve toplumsal organizasyonunu da veren bilgiler İbn Batuta’nın gezilerinin bize ulaşan değerli meyvalarıdır.Evliya Çelebi’nin gezi anıları ve derlediği bilgiler de bu açıdan önemlidir.Evliya Çelebi’nin gezilerinde devlet otoritesinin de etkin olduğu görülmekle beraber “Seyahatname” başka ülkeleri,kültürleri ve kentleri bize anlatan bir destandır.
Tarihimizin ilginç simalarından Katip Çelebi ise coğrafyanın önemini Tuhfetü’ül-kibar’ında anlatmaya çalışır: “Coğrafya bir devletin başında bulunanların bilmesi lazım gelen işlerden biridir.Onlar için bütün yeryüzünü tanımak mümkün olmasa bile, hiç olmazsa, Osmanlı İmparatorluğu ülkesiyle,ona sınırdaş olan ülkelerin bilinmesi şarttır. Bir yere sefer etmek,yahut asker göndermek gerekince ,ancak bu bilgiye dayanılarak hazırlak yapılabilir,düşman illerine girmek ve hudutboylarını korumak çareleri,ancak böyle bulunur ve kolaylaşır.
Bu yolda,coğrafyadan habersiz olanlara danışmak yetişmez, oraların yerlisi bile olsa;öyle çok yerli vardır ki kendi memleketini tamam bilmekten acizdir.Bu ilmin luzümuna şu delil yeter ki,küffar,bu ilimlere göre önem vermek suretiyle yeni dünyayı bulup Sind ve Hind limanlarına yayılmışlardır.”
Katip Çelebi “bu aleme,bakar-öküz-gibi bakan kimselerden “ olmamak için coğrafya bilgisini önerirken çok önemli bir olgunun altını çiziyor ve

bilimsel olarak “gezme görme” bilgisini kullanmanın esas devleti ilgilendirdiğini anlatıyor. “Küffar” gerek cografyayı gerek antropolojiyi sömürge devletin hizmetinde kullanmanın önemini bilir.Çünkü sömürmek için bile o ülkeyi tanımanız,insanını anlamanız,kültürel yapısını kavramanız gerekiyor.Batılı gezginlerin sadece tutkudan değil devlet için gezdiği ve bilgi topladığı belirtilir zaten. Bugün bile ülkemizin kendi etnik yapısını, antropolojik verilerini değerlendirmekten aciz olduğu göz önüne alınırsa Katip Çelebi’nin elini öpmek gerekir.Komşularımızı da sadece “sınırdaş” olarak tanımayı yeterli gören dış politika anlayışımız uzun vadeli politikaları imkansız kılmaktadır.İran halkının inanışlarını,Suriyelilerin günlük yaşamlarını, Rusya’nın toplumsal organizasyonunu ve etnik çeşitliliğini bilmeden kulaktan dolma idare etmek önyargıları güçlendirici bir tutum. Batılı kaynaklardan yararlanmak önemli ama yetersizdir.Bunu Türkiyeli bir gözlemcinin yapması,incelemesi ya da araştırması gerekir. Bunu kendi içinde bilmeyen Osmanlının bir öyküsünü üzülerek anlatır Girit yönetiminde bulunmuş olan Tahmisci-zade Mehmed Macid: 1912 Balkan harbinden sonra Girit Osmanlı’dan kopar.Girit türklerinin Türkçe bilmemeleri memlekette sorun olur. Mübadeleyle gelen yaşlı bir Giritli kaymakamlığa gider ve derdini anlatamaz.Ona tercümanlık yapan Memed Macid Efendiye oradaki memurun söylediği bu günkü devlet kafasının genetik yapısına delalettir:” Biz Türkçe bilmiyenlere gavur deriz!”Oysa Girit müslümanları hiç bir zaman gavur olmamışlardır.O dünyayı ve yaşamı bilmeyen cahil devletin kendi insanına reva gördüğü bu davranıştan üzüntü ve sinir içinde ayrılır Memed Macid efendi.
Seyyahlar zaman zaman abartılmış öyküler,romansı kahramanlar uydursalar da gerçeğin ağırlığı her şeyin üstüne çıkar,gerçekler tüm kurgulanmış olanlardan daha heyecanlı bir canlılık taşır. İstanbul’un Türkler tarafından feth edilmesinin canlı tanığı Yeorgios Francis düşmana bile olsa Türklere takdirini gizleyemez.Gezginin “görgü tanıklığı” namuslu bir yazıcıdır tüm abartıları aşarak bize ulaşan.
Gezi yazıları bu nedenle bize örf,adetleri,kanunları,etik değerleri, siyasi ve ticari ilişkileri o dönemin rengi içersinde zamanımıza ulaştırır.
Ayrıca gezginin kadın ya da erkek olması da gözlem açısından farklılıklar taşır.Pek çok kez,kadının dünyayı görüş tarzının , çok tek yanlı duyumsamaya dayanan erkeklerin algılamasında düzeltici bir işlevi olduğunu vurgulayan Leydi Montague’nün Doğu’dan Mektuplar’ına yazdığı önsözde :” Ben (leydi Astel)şunu isteyecek kadar

kötü olduğumu itiraf ederek;kadınların yaptıkları gezilerden nasıl erkeklerden çok daha fazla yarar sağlamasını bildiklerini;dünya,erkeklerin gözleriyle bıktırıcı bir dolulukla yüklüyken;ve onlar aynı tonda yazılmış aynı şeylerle uğraşırken,bir hanımın nasıl kendisine yepyeni bir yol açarak, eskimiş malzemeyi çok çeşitli,yeni ve ince düşüncelerle güzelleştirdiğini, dünyanın görmesini istiyorum.(alıntı,Frederiksen 1989,s.110)
Kadın bakışının detayla ve günlük yaşamın incelikleriyle ilgisi bir çok çağdaş seyahat yazarı yaratmıştır dünyada. Kadınlar gittikleri yerde tuttukları aynayı kendini keşfetmekte de kullanmaktadır,erkekler ise daha uzak ve donuk ifadeler kullanırlar genellikle. Batı’da yayınlanan
Seyahatnamelerin Türkiye için önemi ise Osmanlıyı ve Türkleri anlatan çok büyük bir külliyat olmasında bence.Türk kimliğini anlatan,sosyal dünyayı ve siyasi yapıyı bize aktaran çok sayıda seyahatname kendimizi tanımada önemli yapı taşlarıdır.Bunların çok azı Türkçeye çevrilmiştir.
Doğu’ya yapılan yüzlerce bilgi edinme yolculukları,her zaman bir amaca yönelik olmasa da yeni bir dünyanın insanlarını,örf ve adetlerini,bölgeyi has bitki,böceklerini anlatarak gerçeklere yol açar.
Pierre Belon du Mans’ın * seyahat anılarında yaptığı gibi katı yargılar ve kendi kültürünün üstünlüğünden “ötekine” bir bakış varsa, bir diğer yazar olan Belon ise çok hoşgörü ve övgüyle yaklaşır topluluğa.
Türklere dair önyargıların beslendiği seyahatnameler olduğu kadar dürüst bilgi aktaranlar da vardır.Bir şablonu beslemeye yarayanlarla bunu delenler arasındaki fark zaten yaşamın bize sunduğu tatdır. Öğrendikleriyle önyargılarını kıramayan dar görüşlülük iyi bir ders gibidir insana. Bir çok gezide insanların gittikleri ülkenin yemeğinin bile tadına bakmadan geri döndüklerini,otantik olan her şeyden neredeyse ürktüklerini gördüm.Buna gezi denmez elbette,uçakla gidiş dönüş eylemi gibi bir isim takılabilir.
“Seyahat adına layık her seyahat,bir anlamda kendini arayıştır.”*
Ama bizim sözünü ettiğimiz seyahatler kişileri aşan kolektif işlev yerine getiren seyahatler.Bu çağın merakına ve açlığına yanıt veren seyahatlerin yaygın bir kitleye hitap ettiği açıktır. Batılıların Doğu seyahatleri “kendinden emin olmak için farklılığa gitmek;kültürel bir mesafeyi sağlamlaştırmak ve bu arada,bu mesafenin onu icat eden uygarlığa yararlı olduğunu,Avrupa’nın ilerlediğini,önde olduğunu,kısacası modern olduğunu kanıtlamak için fiziksel mesafeyi yok etmek söz konusudur.”*s.125-126

Sosyolojik ya da antropolojik bakışı budamacı tavırla kullanırsak elbette kendi kültürümüz ve ulusumuz adına yüreğimiz ferahlar, ama gerçekçi olmaz.Dürüstlükten yoksun olması yanısıra bilgiye ihanet taşır.
“Yapılabilecek alemler arasında,yolculuk bildiğim en büyük alemdir” diyen Flaubert benim favorimdir.Çünkü seyahat için önce düşleriniz olması gerekir.O düşün peşinden bir koşudur seyahat.O düşler olmadan kuru toprak,eski taş parçaları, fan fin fon konuşan acaip insanlar ve acaip tatta yemekler demektir seyahat.Oysa seyahat başka bir kültürün içine girmektir.Onu tanımak ve anlamaktır.Sevmektir demiyorum ama tanımak ve anlamak gezinin bize kazandırdığı en önemli özellikler olursa gezinmek bir anlam kazanır.Kendi sığınağımızdan çıkıp sağı solu kolaçan etmek bizim için deneyimdir,başkaları için değil.
Çin’de köpek eti yemeyi ,bisikletinin arkasındaki küçük sepete bir yılanı atmış evine giden adamı , Meksika’da boğa güreşini güleç yüzlerle seyreden aileleri , Kenya’da Masailerin kulağına takdığı Kodak film kutusunu, bozulmasın diye içine inek sidiği katılan sütü içmelerini,Güney Afrika’da aşağılanan zencileri, Mombasa’nın Hintli tüccarlarını anlamadan dinlemeden gezmek o ülkeye gittiğini kanıtlayan fotoğrafların sergilenmesinden başka bir anlam taşımaz.
Stefan Zweig,” yirminci yüzyılın bakışları esrarsız bir dünya üzerinde dolaşır.”der ve devam eder:”Bütün ülkeler araştırılmış,en uzak denizlerin altı üstüne getirilmiştir.Daha bir nesil önce büyük bir özgürlük içinde şafakları ve gurupları seyreden adsız toprak parçaları Avrupa’nın ihtiyacını karşılamak üzere köle durumuna sokulmuştur.
Nil’in kaynağına kadar vapurlar işlemektedir,artık;Bir Avrupalının gözüne ilişmesinden ancak yarım yüzyıl geçmiş Viktorya şelaleleri büyük bir uysallıkla elektrik üretmektedir.Yeryüzünün o tarihte tanıdığı son vahşi tabiat parçası olan Amazon nehri ormanlarına balta girmiş,bütün dünyaya kapalı el değmemiş tek ülkenin,Tibet’in etrafındaki çember aşılmıştır.Eski haritaların ve coğrafya kürelerinin Terra incognita (bilinmeyen toprak) kelimesi, bilgili ellerce silinip ortadan kaldırıldı;yirminci yüzyıl insanı, bahtını ve olanaklarını tanımaktadır.Araştırma isteği artık daha ileri gitmekte ve derin denizlerin dibine inmek ya da göklerin sonsuzluğuna çıkmak için yeni yollar aramaktadır.Zira,insan ayağının basmadığı tek yol ancak havalarda bulunabilir;artık,çelik kanatlı kırlangıçları andıran uçaklar, yeni yüksekliklere ve yeni uzaklıklara ulaşmak için birbiriyle yarış ediyor.

Fakat yeryüzü,son bir sırrını,zamanımıza kadar gizleyebildi.Yüz yıl didiklenip,işkence edilen vücudunun iki ufacık noktasını insan adlı yaratığın merakından kurtarmasını bildi.Dünyanın belkemiği Kuzey ve Güney kutupları,bu iki noktacık,yeryüzüne karşı korundu ve ondan uzak kaldı.” diyerek kutbun keşfinin öyküsünü anlatır.Norveçli Amudsen’in ve İngiliz Kaptan Scott’un bu mücadeledeki ruhunu bize aktarır.16.ocak.1912’de anı defterine “neşemiz arttı” diye yazan Scott ekibi ruhsuz ve bembeyaz çölün ortasında kutup noktasına varınca Amudsenin bayrağını görür ve defterine şöyle yazar:” Bütün çabalar,bütün yoksunluklar,bütün işkenceler ne içindi?Şu anda sona ermiş rüyalar içindi sadece.”Ağlayarak geçirdikleri geceden sonra etraflarına bakınca “burada görülecek hiç bir şey yok” yazar deftere. Scott’un bütün Güney kutbu izlenimi budur.Çünkü sevinçle dalgalanan Norveç bayrağından başka bir şey görmemektedir gözleri. Scott’un ekibi o beyazlığa teslim olur ve donarak ölürler.Geriye son kalan Scott donmuş parmaklarıyla mektubunu yazmayı sürdürür ve karısına der ki:” Bu yolculuk için sana anlatacak öyle çok şeyim vardı ki!Ama bunlar,sizin yanınızda büyük bir rahatlık içinde oturmaktan yine de çok daha iyi idi!”* s.228-234-235
“Götürün beni yollar!” der bir şair.Yola düşünce büyük bir inanç ve düşün peşinde koşan insan mekanı ve zamanı bize ulaştırır çok ötelerden.
Benim çocuk düşlerimi altı yedi yaşından itibaren seyahat doldurmuştur.Albert Schwaitzer ‘in Afrikalı insanları, Afrika’nın büyülü dünyası ve yoksulluğu beni çok etkilemişti.Uçan Balon’la seyahat edip, ıssız adalara düşen çocuklarla oynayıp Robinson’la sohbet edip Kon Tiki salıyla okyanuslarda balıklarla yarışıp Çin masallarında dev deniz kaplumbağalarının sırtına binip deniz altı saraylarında deniz kızlarıyla koşuşup, Arap masallarında tütsülere bürünüp Hind masallarıyla ateşlerde yanıp dururdum.Bir İranlının yazdığı “kalk borusu” diye bir kitapta İranlı bitli çocukları okuyup şaşırmıştım. Başka hayatlar,insanlar ve hayvanlar hep olağnüstü iç gıçıklayıcıydı. Hemen koşarak oralara gitmek istiyordum. Ne olacağımı sorduklarında Afrikalılara yardım etmek için oraya gideceğimi söylüyordum.
Düşlerime hep kavuştum.Balonla Afrika üstünde uçmak için sabah beşte kalkıp sağanak yağmurun altında bir jeeple giderken kendimi çocukluğumun düşlerinde buldum.Yanımdaki İngiliz kadınla antropolojiden konuşurken yaşadığım hazzı anlatamam. Seyschelles

adalarında dev kara kaplumbağalarının sırtına binip dolaşırken masalları artık masal olarak algılamaktan vazgeçmiştim.Okyanusun mavi yeşil sularında dünyanın en güzel renklerinde balıklar ve atoller arasında bakınırken büyücünün biri olduğumu düşünüyordum. Çünkü sadece hayal etmiştim ve şimdi onlarla birlikte yaşıyordum.
Bembeyaz kumsallarda palmiyelerin altında kıyıya vurmuş mercanları toplarken Afrika kıyılarını özleyiveriyorum ve Mombasa’dan sahile çıkıyorum.İşte!Rengarenk bir kent.Araplar,zenciler,Hindliler,her kabileden Afrikalı kadar Beyaz adam dolanıyor ortalıkta.Etraf baharat kokuyor.Hind kumaşlarının gözalıcılığında kaybediyorum kendimi.Oradan Masailerle muhabbet edip,onlara dokunup Afrikalı hayvan dostlarımızı görmeye gidiyorum.İşte en sevdiğim maymunlar bin bir çeşit ve elimden alıyor muzu.Odama dalıp gözlerime bakıyor.Filler yanımdan geçiyor ve aslanlar uykulu başlarını arabaya doğru kaldırıyor.Dişi aslanlar tehditkar naralarını yüzüme yüzüme üflüyor.Hind tavukları mutlu ve pervasız.Güney Afrika’ya iniyorum beyaz adamın zenginlikleriyle Afrika’nın yoksulluğu içiçe. Tahta heykelleri yontanlarla el sıkışıp sakalaşıyorum.Herkesin zencilerden korktuğu bir yerde zenci bir taksi şöforüne teslim edip kendimi yerli bir pazara gidiyorum.O naif ve sıcak insanların dünyasında çocukluğumu buluyorum. Onları çok özlemişim diyorum.
Atla ormanda gezerken bir yılanın ıslığına takılıp bizonların yanından geçiyorum. Ormanın neminde nefesim kesilirken doğanın içinde yok oluyorum.Yitirdiğim dünyaya bakıyorum yasla.
Cape Town’un pırlanta ışıltılarından gözümü alamazken geri dönüp Afrika’ya bakıyorum ve Zambia’ya geçiyorum.Ağzı açık timsahların dinlendiği Zambia nehrinde sal üstünde şampanya içerken binbir çeşit kuşla bir cennette olduğumu düşünüyorum elbette. Victoria şelalerinden kendimi atıp onun su bulutu içinde yükseliyorum ve helikopterle üstünde turlayarak bu doğa mucizesine selam sarkıtıyorum. Kolanial dünyanın mekanlarında nefes alırken biraz utanıyorum. Nil nehrinde yüzerek Afrika’yı katedip piramitlere sırtımı dayamanın sakinliğini yaşıyorum. Oradan hop yaseminler ülkesi Tunus bana nane çayı sunuyor.Sonra Fas’ın atlara binmiş beyaz giysili Fellahları bir koşu tutturup meşaleler altında kılıç çekiyorlar. Tef ve davulların eşlik ettiği çöl kıyısına gidiş lacivert gökyüzünde yıldızları avuçlarıma döküyor. Çöl büyük ve sıcak.Küçük Prens bana el sallıyor uzaktan.Ona varamadan o binip gidiyor uçan halıya ve Endülüs’ten selam ediyor. Atlas dağlarından bakıp uzaklara Güney Amerika’yı kestiriyorum gözüme.
Meksika’da Frida Kahlo acının sıcaklığını sunarken “mavi Ev”de Diego duvarları çiziyor.Rengarenk Meksika’nın kalbi Maya’da ve

Aztek’te atıyor.Azteklerin koyu esmer tenleri ve bodur bedenleri yakıcı bir tutkuyu iletiyor insana.Meksika ölüm,yaşam ve bunlara duyulan tutkunun müziği sanki. Bir Meksika orkestrası tutup bu özel orkestrayla dans edebilirsiniz. müziğin ritminde aşkın salıncağına binebilirsiniz.Eski gümüş madenlerinde ve kanlı fetihlerde ağlayıp tutkunun erişilmezliğini elinizle tutabilirsiniz Meksika’da. Tanrıçalar ve ermişlerle dolu günlük yaşamı aşıp Karayip’in kıyılarına ulaşınca bembeyaz kumları taşıdım elimde sevgiyle ta ülkeme.
Brezilya’da San Paola’nın şık ve ukala insanlarını görmemezlikten gelip Rio’nun kumsallarına attım kendimi.Ekmek ağacının verimli meyvalarını tadıp yoksul gettoların yanında sönmeyen dilek mumlarında binlerce asılı yüreğe eşlik ettim.Üç milyon bembeyaz giyinmiş insanla Copocabana da şampanya ile ıslanıp vudu törenlerine katıldım.Vudu cadısının kutsadığı başımı onun başına vurdum üç kez,üç kez kollarımı kaldırıp indirdim ve üstündeki yüzlerce boncuğu,kurutulmuş şeyleri üstüme başıma sürterek içimdeki şeytanı kovup bana yeni yılda şans diledi . Artık bir coconut alıp yudumluyorum. Yarı kiymetli taşların sokaklarda satıldığı bu zengin ülkenin Afrikalı kokusunu ve yerli kültürünü yeniden keşfettim.
Arjantin’de gouchozlarla dans edip (kovboy) çiftlikte at koşturup dev ateşlerde pişen kuzuları çevirdim. Tümüyle yok edilen bir halkın yerine gelen beyazları ve melezlerin güzel ırkına bakıp Borges’in ağaçları altında oturdum.
Patangonyaya inip en paleolitik dönem düşümü yaşadım.Dünyanın glacier dönemden kalma bozulmamış bu uçsuz buçaksız noktası deniz fillerinin homurtularıyla dolu.Buranın ucu ateş adaları, karşısı gibi de Falkland.Şu İngiltere’nin elden çıkarmamak için insanları öldürdüğü yer!
Paraguay , Uruguay ve Brezilya üçgeninde Amazon ormanlarına dalınca bir düşün parçası oluyor insan artık.Burada olmak dünyanın kuruluşunda bulunmak gibi bir duygu.İgausu şelaleri ve yeşilin içinden fışkıran sulardan bir dünya.
Paraguay’da yok edilen ırkların kaderini bir adada tek başına yaşayan bir yerli olarak gördüm ve sömürge tarihine lanet ettim.Bu yoksul adamı sadece yiyecek için çalıştırıp onun dünyasını yok eden beyaz adama öfke kusarken yok olan ırkları ve kültürleri hüzünle izledim müzelerde.
Yeni Zelanda’da yerden fışkıran su buharlarının,kaynayan çamurların egzotik dünyasında Maurilerle dolaşıp,Avustralya da aborojinlere haber uçurdum.Kaolaların tembel tembel pineklemeleri ve durmadan zıplayan kangurular zıtların beraberliği teorisinin kurgusu gibiydi.
Tasmanya’da somon yiyip insanın az olduğu bu adada doğanın güzelliğine sığındım.
Moskova’da kayın ağaçlarının altında çıngırak sesleriyle koşan kızağımın San Petersburg’da Hermitaş müzesine doğru yönlenmesinde benim dahlim vardır elbette.
Velhasıl kelam; düşlerimin peşinde dolanmışlığım çoktur.
Seyahat insanın başka insanlarla ne kadar ortak ve farklı yönlerinin bulunduğunu anlamasına yarayan kültürel bir yolculuktur. Doğal dünyanın keşfi kadar kültürel çevre de yolculuğun içeriğidir.
Kültüre yolculuk insanın kendi içindeki yolculuğun da önemli bir parçasıdır.
*Katip Çelebi’den Seçmeler Milli Eğitim Bak. Ya.
*Stefan Zweig Yıldızın Parladığı anlar Türkiye İş Ban.Ya.

NEVVAL SEVİNDİ
Akatlar/ 1996

ÜLKELER ÜLKELER

ARJANTİN

(1991)
Av.Alvarez sokağını boydan boya yürürken insan kendini Paris’te h sanabilir.18. ve 19.yüzyıl mimarisi,geniş caddeleri,şık ve görkemli sanat galerileri, butikleriyle bir cazibe merkezi.Tüm apartman katlarından çiçek ve bitki fışkırıyor,bu binanın beton duyarsızlığını örten bir sevimlilik.Kent planlaması Batı kentleri şablonunda,eski binalarla yeniler arasında bir uyum düşünülmüş.Kentin girişinde yoğun gecekondu bölgesi Rio’da olduğu kadar döküntü ve sefil değil.Brezilya’dan Arjantin’e geçiince insan kendini Avrupa’ya gelmiş gibi hissediyor.Güzel Sanatlar Müzesi,çok geniş kültür merkezi kültürel formasyonun önemini vurguluyor.Rahat giyimli kadınlar,yakışıklı erkekler,öğrenciler rahat bir gezinmede.Sergiler,yarışma ilanları ve dolu bir kültür merkezi. Arjantin’deki tüm yerlileri kesen beyazların yaptığı etnik temizlik nedeniyle burada beyaz ve melez ırk var.Çok küçük bir azınlık dağlarda yaşıyor.
Geniş pampaların,çiftliklerin ve gouchozların ülkesi Arjantin.Tam anlamıyla bir et ülkesi üstelik.Sığır ve koyun yaygın olarak yeniyor.Kömürde ve çevirme olarak pişirilen et çok ve lezzetli.
Restoranda et menüsü sığır ve koyunun yenecek bölümlerinin yer aldığı krokiyle birlikte geliyor.Ege’de geleneksel bir yemek olan bumbar burada ciğerle yapılan otantik bir yemek.Bir hamburger istediğinizde Osmanlı tuğlası kalınlığında bir şey önünüze geliyor. Bu Arjantin hamburgeri! Mc Donald’s bundan onbeş tane hamburger çıkartır.Yemekte şarap geleneksel ve bira günlük içecek olarak tüketiliyor. Yanında torta her zaman hazır!
Çok snop yaşayan bir sınıf var Arjantin’de Montevideo Uruguay kent dıyşında bir sayfiye ve nehir kıyısı . Ünlü Amerikalılar ve Arjantinlilerin yazlık mekanı.Burada golf,polo,tenis ve her türlü spor imkanı var.Prens Charles bile Mart ayında başlayan polo oyunlarına katılıyormuş zaman zaman.
Cumhurbaşkanının oturduğu ofis sömürge valisinin Arjantin’de yaptırdığı ilk resmi bina,İtalyan-İspanyol karışımı bir mimari. Adı da “pink House”.Pembe olmasının nedeni ilginç;o sırada Arjantin’de süren iç savaşta tarafların birisinin bayrağı kırmızı,diğerinin ki beyaz olduğu için anlaşma sağlanınca binayı pembeye boyamışlar. 1979’da bu binanın önünde yüzlerce genç öldürülmüş.Her yıl ayni günlerde anneler bu meydanda mumlar yakıyor ve anma töreni yapıyorlar.
Buenos Aires kent kültürünü size sunan bir atmosfer,belki bu nedenle Arjantin’i pek Güney Amerikalı saymıyorlar Brezilyalılar ve hiç sevmiyorlar Arjantinlileri.Geniş bulvarlar,korunmuş eski binalar ve onlarla uyumlu yeni yapılaşma,meydanlar,parklar, sportif alanlar ve yeşil,yeşil,yeşil…Rodin’in üç tane olan “düşünen adam” heykelinin biri burada,diğer ikisi Geneve ve Paris’tedir.Palermo Parkı kentin en büyük parklarından biri ve heykelle donanmış.Burada kahraman heykelleri mutlaka at üstünde temsil ediliyor.Eğer atın dört ayağı da yere basıyorsa kahraman at üstünde öldü demek,yok bir ayağı havadaysa kahraman yatakta öldü demekmiş.Yani eceliyle. Bu eski bir İspanyol geleneğiymiş.

PATAGONYA
Kendinizi dünyanın jeolojik başlangıç dönemlerinde hissetmek için patagonya ideal bir nokta.Bu bölge fosil yatağı.Prehistorik dönemin fosille kaplı toprakları, yarlar,sarp kayalıklar,tonlarca ağırlakta primitif canlılar,uçuşan ve koşan kuşlar,masmavi bir gökyüzünün altında uzanan okyanus,bozkır ve sonsuzluk duygusu…
Patagonya kızılderilileri katliama uğramışlar,dağlara kaçmışlar.O nedenle insansız bu topraklarda en pis işlerde Bolivya yerlileri kullanılıyor.
Puerto Madryn körfezine balinalar yavrulamaya geliyor her yıl ve sonra dönüyorlar.Bu 35-40 tonluk hayvanların yanısıra ayı balıkları 3-4 ton ağırlığında ve ön ayakları üstünde zıplayarak bu ağırlığı taşıyorlar.Deniz aslanları ise yerde sürünerek yürüyor ve garip bağırtılarını sonsuz gökyüzüne doğru salıyorlar.Uçuşan akbabaların iki kanat arası uzunluğu 1.5 metre.Deniz aslanları yılda bir kez deri değiştiriyor.Uzaktan bakınca yaş tahmini zevkli bir oyun,çünkü koşyu kahve olanlar en eski deriye sahip açık ve parlak renktekiler ise yeni deriye.20 yıllık ömürlerinde bir kez doğuran deniz aslanlarının hamilelik dönemi 11 ay sürüyor.Doğan yavru anneyle yeni doğuma kadar birlikte oluyor ve yüzmeyi anne ona öğretiyor.Yeni yavru doğunca anneyi terk ediyor kardeş.Deniz aslanları çok hareketli ve gürültücü,15-16 dişiye bir erkek düşen topluluklar halinde yaşıyorlar.
Deniz aslanlarının doğum yaptığı koyda martılar annenin sonunu yiyerek çevre temizliği yapıyorlar.
Patagonya devekuşu Avustralyadakinden küçük, ama adı Avustralian. Yavrular doğunca bakımından erkek sorumlu.Onların düşmanı puma ve leopar cinsi bir yırtıcı.
Lamalar da devenin akrabaları olarak geziniyorlar.
Penguenler buranın en sevimli sakinleri.Yüzlerce pengueni birarada görmek inanılmaz bir manzara.Bu sevimli yaratıklar binlerce delik açtıkları bölgede yaşıyorlar.Her delikten üç beş tüysüz yavrunun başı çıkıyor.Bu koya sadece çiftleşmek ve yavrulamak için gelen penguenler yavrularını doyurmak için üç gün yada bir hafta denizde kalıyorlar.Badi badi yürüyen yavruların sevimliliği ise dayanılmaz.
Denizden midesi balıkla dolu dönen anne bunları yavrularına kusarak onları besliyor.
Dünya bankası bu bölgenin korunması için Arjantin’e mali yardımda bulunuyor,özel eğitim programları düzenliyor.
Esas ilginci burada yapılan hayvancılık,7 milyondan fazla hayvan besleniyor ve önemli bir bölümü merinos koyunu.Yünleri çok değerli olan bu koyunlar bölgedi bulunan ve görünen tek bitki olan çalılıklardaki çiçekleri yiyorlar.Burada su tuzlu eğer içerlerse ölüyorlar bu nedenle onlara tatlı su istasyonları kurulmuş.Çok büyük arazilerin sahiplerinin geniş sürüleri var.Sürüler başka araziye geçmesin diye sınırlara ince mazgallar yapılmış.
Yoğun hayvancılığa rağmen 1970’den beri Patagonya sanayileşmeye kaydırılmış alüminyum sanayi var.lektrik üretimi yapılıyor . Birinci Dünya savaşına kadar burada büyük bir tuz üretimi varmış,savaşla kesilmiş.Tuz ihracatı için limanlarda demiryoları döşenmiş.
En ilginci ise bir Gal köyünün olması.Yüzyıl önce gelmiş olan Galliler hala o dönemin lehçesiyle konuşan etnolojik bir grup. Patagonya ‘da gal evleri ve İngiliz çayı ,çörekleri İngiliz sömürge imparatorluğunun dünyaya uzanan kollarını bize anlatıyor.

MEKSİKA
1991
Meksikalı kaderciliğin ardında koyu bir dindarlık yatar.Her yıl 12 Aralıkta Meksikalılar çıplak dizleri üstünde emekleyerek,Meksiko’nun kuzeyindeki Guadelupe bakiresinin tapınağına tırmanırlar.Meksika’nın koruyucu azizesi olan Guadelupe bakiresi hep bir yerlerde görünür.1531’de bu kızılderili köyünde görünmüş.Kendisine tapınak istediği rivayet edilir.bunu gören köylü diğer insanları sözle inandırmakta güçlük çekerken mucize olur ve gocuğu üstünde azizenin bir resmi belirir.Bu işarete inananlar tapınağı yaptırır.Meksika azizeler,azizler ve mucizeler ülkesi tam anlamıyla.Burada kendimi anadolu ‘da gibi hissediyorum. Bir çelişkiler ülkesi olan Meksika akla karanın yan yana yaşadığı bir ülke.Pasif, kaderci,dindar ama bir o kadar da atak,çoşkulu ve renkli.Müzikle yaşayan ve nefes alan Meksika’da fiesta ibadet,ticaret,sanat ve eğlence demek.Yüzde 75’I mestizo olan toplum İspanyol-kızılderili karışımı.
Tutkulu danslarında dramatik öğeler önemli.Her dansın bir teması var.Dansların çoğu azizlere bağlılık bildirir.Bazıları ise eski öykü, destanları anlatır.Zıt kültürler,savaşlar, ihtilaller,isyanlarla yoğrulmuş sıcak ve çoşkulu insanlar ülkesi Meksika feodal yaşamın izlerini her yerde taşıyor.O yüzden çok bizden bir hava hakim.
Burada Manana önemli bir sözcük,çünkü her şey yarında.Herkes sessizce sonsuz uzaklıktaki yarın’ı bekler gbi.Eski Meksika atasözü onun için önemli belki de:Büyük fırtınaların dümeni yoktur.

Çok büyük fırtınalar,kırımlar ve işgaller geçirmiş Meksika dünyanın sayılı antropoloji müzelerinden birine sahip.Onlar da kimlikle ve orijinleriyle çok yakından ilgililer.3000 yıllık Olmec, Toltec,2000 yıllık Maya ve Aztek kültürüne sahip Meksika bunlarla çok gurur duyuyor.
Ekvator Milli Müzesi’nde de Maya ve İnka kökenini gösteren bir haritada Doğu uygarlığının Güney Amerika’ya taşınması anlatılıyor.
M.Ö.10.000 yıllarında Büyük buzul koridorunun orta asya dan ilk göçlerde geçen mongoloidler (moğol) buradaki asyatik ırkın kanıtı oluyor.Sibirya Kamkaçya’dan geçen büyük göçte sadece A ve O kan grubu hayatta kalabilmişler.Güney Asya’dan gelen İndian (kızılderili yerli)tipi Orta ve Güney Amerika’ya inmiş.Elbette bu ulaşım 120 yıl süren büyük bir insanlık macerası.Bu insanlar yanlarında sadece evcil köpeklerini getirebilmişler,at dayanıksız çıkmış.İspanyol sömürgeciler atlarıyla karaya çıkınca onları büyük ,evcil köpekler sanmışlar.Bu atlar bir medeniyetin yıkıcısı ve bir ırkın yok edilmesi demek olmuş.
Fantastik ve abstract bir dünya Meksika.Duvar resimlerinde ve mitlerde anlatılan başka dünyalardan gelecek olan beyaz tanrılar doğru çıkmış.Ama tanrıların vahşet ve yoksulluk getireceği destanlarda yok.

KENYA
1992
Sömürgecilerin talan ettiği bir kıtada bir ülke daha.İlk giren Alman misyonerleri.1870 tarih yaklaşık.
Bu kısa zaman diliminde kültürleri yok edip,sınırlar icat edip günümüzün Afrika açmazını yaratan Batı Masaileri yerlerinden sürdü, Mau Maular biçildi.Yaklaşık 40 etnik grubun yaşadığı Kenya’da kültürler,animizm yozlaştırılarak yok edildi.1915’lerde İngiltere sömürge Bakanlığı’na bağlanan Kenya Batı kriterlerine uygunluk uğruna harcanan Afrika ülkelerinden sadece biri.Üstelik ticari olarak en iyi durumda olan.İhracat ve ithalat bölgesi Afrika’nın.Yine de ülkede işsizlik %25 civarında.Tarım ve turizmana gelir kaynakları.Ananas üretiminde ve ihracatında Afrika’da birinci. El Monde’lerin 27.800 hektarlık tarlalarında ananas ekimi yapılıyor.Ananas bitkisi yılda bir kez ürün veriyor.O nedenle değişik zamanlarda ekim yapılarak tüm yıl boyunca ürün alınıyor.Ananas bitkisinin ömrü 15 ay.Ölüyor.Yerine yenisi dikiliyor.Muz ise hüda-i nabit!15 kg.muz beş dolar.
Şoförüm Reşit İsmaliyye tarikatından bir müslüman.Viktorya Gölü yakınındaki Kelkoreke kabilesinden.Ana dili Kuku.Ama resmi dil Swahili konuşuyor ve çok net bir İngilizce.Out Of Africa filminde 14 ay ulaşım sorumlusu olarak çalıştığını söylüyor gururla.Merlyn Streep’e aşık.32 yaşındaki bu şirin zenci tek çocuğu olduğunu ama Afrikalıların çok çocuk yaptığını söylüyor.Toplumda geleneksel kadın rolü geçerli.Hıristiyan müslüman hiç bir erkek karısının çalışmasını istemezmiş.Son yıllarda büyük kentlerde çalışan kadın artmış.Tüm kabilelere mensup erkeklerin ortak taşıdığı bir sembol var;fallusa benzer bir sopa bu.Her takside şoförün koltuğunun altında gördüm bu sembolü.Enflasyondan Reşid çok şikayetçi.Alım gücü çok düşük,yoksulluk elle tutuluyor neredeyse.Kenya’da eğitim 8-4-4 sisteminde İngiliz sistematiğine bağlı.Okul çok masraflı diyor Reşid.
“Tüm Afrika’da hep kavga,özellikle Orta Afrika’da.Çünkü herkes lider olmak istiyor.Bak İdi Amin Uganda’yı batırdı ve kaç kez seçildi.Afrika böyledir”diyor Reşid.
Nairobi’de trafik bir felaket!Kimse kural falan dinlemiyor.Tüm otobüs,minibüs ve kamyonlar tıklım,tıklım insan dolu.Her yandan insanlar sarkıyor.TATA denilen Hind malı küçük otobüsler renk renk boyalı ve insanlar kapılardan sarkıyor.Saat beşten sonra herkes eve dönmek telaşında.Polisler koca bir kamyonunu kasasında evlerine tıkış tıkış gidiyorlar.Ellerinde uzun sopalarla sokaktaki hallerinden oldukça farklılar kamyonda.
Kenya’nın en zengin sınıfı Hind işadamlarından oluşuyor.İlk gelenler ve ticaret yapanlar Araplar ve Hindliler zaten.Swahili dili Arapça ve Farsça bir çok sözcüğe sahip.Doğu sahilinde konuşulan Swahili’nin %80’ni Arapçadır diyor Reşid.
18.yüzyılda Hindliler buraya İngilizler tarafından işçi olarak getirilmişler Kenya’ya.Mombasa- Uganda arasında kurmayı planladıkları demiryolunda gururlu zenci kabileleri çalıştırmayı başaramamışlar ve işçi ithal etmişler.Daha sonra bunlan ticareti ele geçirerek büyük toprak sahipleri ve fabrikatör olmuşlar.Zenginlik toprak ağalığı ve çiftliklerle belirleniyor genelde.
Kitaplardaki vahşi afrika artık yok,sömürgeciler için yaratılmış izole dünyalardan,tatil beldelerinden oluşan bir Afrika var,bir de yoksul Afrika var.Doğal tüm dünyası elinden alınmış.Onlara ilkel diyerek

onları yok edenlerin ne kadar yalancı olduğunu National museum Afrika’da ve sanat eserlerinde görmek mümkün.soyut sanat ve yirminci yüzyıl modern sanatı kesinlikle Afrika ve Asya’dan çalıntı.Bu çok açık.
Müzedeki müthiş kuş koleksiyonu nelerin yok olduğunun açık belgeselleri.Kuş ve balık seksiyonu olağanüstü.Dinazor dolgusu çok etkileyiciydi.İnsanlık tarihinin başladığı yer olarak kabul edilen Afrika’da bu konudaki buluntular ve Antropolog Leakey’in yaptığı çalışmalar heyecanlandırıcı.2.5 milyon yıl öncesine ait ayak izleri beni o dönemin yabanıllığına çekerken duvar resimlerinin estetik duygusu insanın sanatla olan içiçeliğine bir aknıt gibi.Stilize edilmiş hayvan ve semboller bugünün tadını çoktan aşmışlar.Evrensel olan da bu estetik kaygının içtenliği ve derinliği zaten.
Joy Adamson isimli İngiliz bir ressam kadın tek başına Kenya’daki çiçeklerin suluboya resmini yaparak 1935’lerden itibaren yüzlerce bitkiden oluşan bir döküman çalışması yapmış.Ayrıca 600 etnik karakter belirten portre çalışmış.Hepsi çok ilginç.3 kez evlenen Joy fırtınalı bir yaşamı faili meçhul bir cinayete uğruyarak Afrika’da noktalamış.Afrika’ya aşık olmuş çok Batılı var.

SYSCHELLES ADALAR GRUBU
1992
Nefis bir kum,deniz ve tropik yeşillik insanı alıp götürüyor.Victoria başkent,küçücük bir kasaba.Rahat ve gevşek insanlar.Halkın çoğu Katolik,bir kısmı Hindu ve Müslüman.cami,Hindu tapınağı ve bol kilise yardım merkezleriyle yan yana dizili.He yer sokak satıcısı dolu.Bu kadar çok mercan ve değerli taş görünce insan alma isteğini yitiriyor.Mavi,yeşil,kırmızı,siyah bir renk cümbüşü içinde mercanlar,kaplan gözleri,sedefler…
Bir İngiliz’e 1979’da on bin sterline satılmış küçük bir adaya gittim.Yaşlı adamın babası 99 yaşında bu adada ölmüş ve gömülmüş,o da burada ölmek istiyor.Kimsesi yok.O nedenle ada ya yerli arkadaşı Luna’ya kalacak ya da devlete.burada dev kara kaplumbağaları masalsı bir şenlik katıyor ortalığa.Doğa renkli ve absürd gerçekten.
Doğanın renkliliği baş döndürücü,Takamaka denilen ağacını çizince kan akıyor(kan renginde öz su) !
Çay plantasyonları var.Çeşit çeşit çay yapılıyor.Bir yeşil ottan demlenen çayın adı Citronella,tadı limon gibi zaten.Burada yılladca köle ticarete yapıldğını düşününce insan utanç duyuyor.
coconut lovers ve banana içki kokteylerinin tadına bakarken küçücük uçaklarla başka adalara uçabilirsiniz.Pralin bunlardan biri.Bu adanın özelliği Coco De Mer ağaçlarının doğal ormanları burada.Maldiv adalarından gelmiş olan bu ilginç meyva koruma altında.Ağaçların dişisi ve erkeği ayrı ayrı.Dişi ağacın kadın üreme organına bire bir benzeyen bir meyvası var,erkek ağacın ki de aynen erkek üreme organı!Bunlar adanın simgesi olmuş.Tuvaletlerde bile kadın erkek ayrımı bile bu meyvalarla sembolleştirilmiş.Erkek ağaçlar daha uzun ömürlü,500 yıllık bir tane gördüm.Bu adada  

GAGAUZ KADINLARI

Nisan 23 2002Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

GAGAUZ YERİNİN KADINLARI
Gagauz Yeri; Moldova’nın güneyinde yaşayan ve sayıları 170.000 civarında olan Gagauzların yaşadığı bölgedir. 1995’de bağımsızlığını ilan eden Gagauzlar’ın başkenti Komrad. Diğer iki kentleri Çadır-Lunga ve Volkaneşt. Ortodoks hıristiyan olan gagauzlar Türkler, gagauzca konuşurlar. Yani türkçenin Oğuz lehçesi olup bizim dilimize çok yakın.
Bir şiirinde Mina Köse Gagauzları şöyle tarifliyor:
Kim işler gece gündüz / O halizdir Gagauz / Elleri ekmek kokar / Doğruluklar hep kalır.
Onlar çalışkan çiftçiler olmuş her zaman. Kadınları boş zaman bilmez. Eskiden kilim çok yapılırmış. Kışları da ip büküp dokuma yaparak geceler masal kokarmış. Bu kış gecelerinde kızlar biraraya toplanırmış süslenip püslenip. Sidanka denilen bu kadın eğlencesinde türküler söylenir, çekirdek çıtlatılır hem de iş işlermiş kızlar. Genç erkekler toplantıya katılınca beğendikleri kızın yanına otursa da, kız ona hiç bakmadan işine devam edermiş gelenek gereği. Ama Pazar günleri farklı. O gün hora oynanır ve kızlar kağıttan ya da iplikten yaptıkları çiçekleri saçalrına iliştiriverirler. Beğendikleri genç erkeğe bunu veren kız utanır. Erkek bunu alıp başına takarsa , bilinir ki bir sevda başlamıştır. Büyükannesinin sözünün geçtiği o günlerde kızlar köyde okulu bitirip hemen Kişinev’ e gitmek için can atarlarmış. Bir kısmı da hiç dil –Rusça- bilmeden yollara düşmüş. 1961 ‘de bile köylerde ilk ve orta okul varmiş çoğunlukla. Çok çocuklu o günler geride kalmış benim görüştüğüm ailelerin en fazla iki çocuğu vardı.
ATATÜRK’ÜN ÖNGÖRÜSÜ
Burada Spotnik, Avengelist, baptist ve Ortodoks var. Herkes kendini daha gerçek Hıristiyan sayıyor. Spotnikler şarap içmeyen ve domuz yemeyen Hıristiyanlar. Kiliseleri de farklı. Ama Ortodoks Gagauzlar dinlerine çok bağlı. Her ne kadar komünist dönemde din ve gelenekle ilgili herşey küçümsenmiş ya da yasaklanmışsa da bugün yeniden geriye bakıyor insanlar. Kültürü yasaklamak gibi akıl almaz işler umarım yeni yüzyıla geçmez.
Komrad ‘ta bir Atatürk caddesi var. İleriyi gören Atatürk 1930’ lu yıllarda buraya türk öğretmenler göndermiş. Bu öğretmenlerde okumuş yaşayan Gagauzlar var hala. Bir çok öğrenci de Türkiye’ye burslu alınmış. Onlardan geriye dönen pek olmamış.
 

Sonbahar Londra Keyfi

Şubat 11 2002Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

British Airways ‘le Londra’ya uçarken Namık Kemal’in Londra Anıları’nı
düşünüyordum.Havagazı ışığıyla pırıl pırıl ışıldayan Londra’nın mavi hali ve
kentin büyüsünü aktarır.1867’de yaşayan Londra ile bugünün Londrası elbette çok
farklıdır.Ama farklı olmayan nüve kent yaşamını oluşturan kültürel kurumlar ve
eğlence yaşamı.
Çağ ve insanları anlatan renkli ve önemli bilgiler kentin eğlence yaşamının
cıvıltısıdır.Atmosferi kuran sanatçıların birlikte oldukları mekanlardır,bol
kahkahalı akşam yemekleridir.
Londra, Paris gibi kentlerin büyüsünde müzeler, kültür alanları, mimari çağları
yaşatan çevreleri vardır.  

Singapur’da Monk Rahibi

Şubat 11 2002Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Hind Dünyasınıın Renkli Kutsal Mekanları Singapur’da
Dünyadaki belli başlı Sikh tapınaklarını barındıran Singapur’da 15.000 Sikh
yaşamakta.1850’lerde Tank caddesi üzerinde yapılmış bu Hindu tapınağının adı
“Sri Thandayuthapani” biz gittiğimizde bir festival kutlamasındaydı.Navarathiri
ve Thaipusam festivallerinin kutlandığı bu kutsal mekan renklerden çoşmuş bir
kalabalığı üstümüze akıtıyordu.Renk renk taze çiçeklerle donanmış siyah uzun
saçları bellerinde Hindli güzeller,tütsülerin eşliğinde sürülünen beyaz ve
kırmızı boyalarla kutsanıyorlardı.Renk renk meyva,çiçek ve boyalarla şenlenmiş
tapınakta geleneksel Hind giysileri renkli bir kültürün canlı temsilcilerini
görsel bir şölen olarak sunuyor insana.  

Anadolu Kültür Hazinesi: Alevilik

Şubat 11 2002Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Elmalı’nın Tekke köyünde bir telaştır gidiyor. Abdal Musa şenliklerine Türkiye’nin dört bir yanından Aleviler, Bektaşiler akıyor. Abdal Musa’nın türbesine yüz sürüp şenlik tutacaklar. Hem ibadet edecekler hem muhabbbet. Muhabbet Alevi ve Bektaşi ceminin canı ciğeridir. Dem ve muhabbet sırrı söyletendir.
Malatya’dan,Yalova’dan, Erzincan’dan, Sivas’dan,Çorum’dan, Tarsus’dan, Antalya’dan, Burdur’dan, Yozgat’tan, İstanbul’dan gelen binlerce insan kadın, erkek, çoluk çocuk, yaşlı genç renkli bir kalabalık. Horasan ellerinden sökün etmişler gibi fizyonomileri. İnsan kendini Türkmenistan’da bir pazar yerinde sanabilir rahat rahat.  

Sayfa 8 / 8« İlk...«45678