Kültür-Antropoloji

İRAN DİZİSİ2

Haziran 15 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

İRANLI KADINLAR KİMLİĞİNİ ARIYOR
İran’da ilk kadın hareketi 1892’ de başlar.Nasrettin Şah’ın oğlu Mirzani’nin sarayına yürüyen çadıralı kadınların yedisi öldürülür.Bu , tütün boykotu olarak tarihte yer alan ünlü direniştir, mollaların da desteklediği boykotta aynı gün 40 kişi öldürülür.
1971’de yürüyüş yapan kadın işçilerden 19’u öldürülür.
Tarih tüm zor dönemlerde; savaşlarda ve devrimlerde kadınların mobilize edildiğine tanıktır. Büyük Ekim devriminde de kadınlar ön saflarda çarpıştılar, ama devrimin başarıya ulaşmasından sonra “yazılı bir emre kadar..” kadınların evlerine dönmeleri istendi.Anna Kollantai acı acı bunu anlatır. İşin hammallığını yapan kadın karar mekanizmalarını hediye eder ve evine döner.Erkek nufüs azalınca yer dolduran kadınlar denge sağlanınca kendini çocuk doğurmak için evde bulur, Ürdün’de olduğu gibi. 1976’da Ürdünlü erkekler Arap ülkelerinde çalışmak üzere göç ediyorlar.Devlet bunu destekliyor döviz için.Bu boşlukta kadınlar iş yaşamına giriyor.76’da bakanlıkları, genel müdürlükleri olan kadınlar 78’de göç durunca önce kurumsal bazda elde ettiklerini yitiriyorlar sonra işten çıkarılıyorlar.
İran’da şah döneminde tam bir feodal ve ataerkil sistem içinde kadın yaşıyordu.Hukuk ,yarı şerii hukuk esasına bağımlıydı. Örneğin iki kadın şahit bir erkek şahit ederdi Şah zamanında da.Medeni yasa Şah döneminden kalmadır ve çok az değiştirilmiştir.Hatta olumlu değişiklik yapılabildi, boşanmadan sonra kadının ailenin mal varlığının yarısına sahip olmasını sağlayan yasa Meclis’ten geçti. Biz henüz bunu geçiremedik ve Medeni yasamız altı yıldır bekliyor değişiklikler için.
Yani Şah dönemi kadının yaşamı çok iyiydi diyemeyiz.Tek ilginç olan kadının “baba soyadını” kullanma hakkı olmasıydı.Biz bunu daha yeni elde edebiliyoruz. Kırsal kesimde ve kente göçmüş kadınlar ezilen kitlenin en altında yer alıyordu.Bunlara Şah’ın verdiği hiç bir kimlik yoktu.Devrimle beraber tüm kadınlar sokağa döküldü ve demokrat,özgür bir ülke için sokaklarda yürüdüler, çarpıştılar.
Devrimden sonra kadınları eve göndermek isteyen rejim Irak savaşı nedeniyle bunu gerçekleştiremedi.Sokağa çıkan kadınlar dönmediler. Kadınların başları örtüldü, vücutları belli olmayaccak şekilde örtünmesi emredildi,makyaj ve tüm güzelleşmeye dönük temayülleri yasaklandı.”Fıtrat”ında olana izin verilmedi. Kadın erkek birarada olabilmek imkansız hale geldiği gibi kocanla bile yürüyemez oldun.Çünkü durdurup ikide bir hani evlilik cüzdanın diye soran pastarla burun buruna yıllarca yaşadılar. Herkes tek tip yaşama, tek tip elbiseye,tek tip sevgiye, tek tip müziğe mahkum edildi.

Çin’e gittiğim zaman da bunu gözlemiştim; insanlar büyük bir özlemle o tek tip elbiseden çıkıp kendi olmak istiyordu. Büyük Çin kültürüne hakarettir Kültür Devrimi diyordu aydınlar haklı olarak.İran’ın tarihi geçmişine ve köklü kültürüne despotluk sökmedi. Ömer Hayyam’ın şiirinden ve şarabından vazgeçilebilir mi? Tanrı tek tip kul istese onu yaratırdı, kulları ondan daha mı akıllı onun yaptığı çeşitliliği beğenmiyorlar dersiniz?
İran rejiminin fanatikleri potansiyel suçlu ve zararlı yaratık gördükleri kadınları hizaya sokmak için çok uğraştılar.
“18.Temmuz.1979 son on gün içinde fahişelik suçundan dört kadın kurşuna dizildi.Urmiye kentinde bir çift, zina suçundan dolayı 179 kırbaç darbesi ile cezalandırıldı.Kent meydanında toplanan halkın önünde kadına 100 kırbaç,erkeğe 79 kırbaç cezası uygulandı.”
Rejim her türlü cinselliği bastırmak için çevik ahlak zabıtaları kurdu (Sarollah). Tüm bunlardan sonra 18 yıl geçti ve devrim yeni bir yol ayrımına geldi.
1994’de İstanbul sinema festivalinde “Sara “ isminde seyrettiğim bir İran filmi çok ilginç mesajlar içeriyordu.Sara evli bir kadın ve kocasından gizli kocasına yardım olsun diye para karşılığı iş yapmaktadır.Gizli yaptığı bu işin içinden çıkamayınca kocasının onu aşağılamaları,hiç dinlemeden önyargılarıyla hırpalamaları sonunda kadın kocasından ayrılır.Kendi kimliğini yeniden düşünme ve kimliği hakkında karar verebilme yolunu seçer.Çocuğu için ise yorumu nettir: “Çocuk bana aittir”. Kocasına, “Ben kimliğimi yeniden tanımlamalıyım çünkü senin bana biçtiğin kimliği kabul etmiyorum,o beni ezen bir kimlik”der.Film 1993 yapımıydı. Kadının yeniden biçimlendiği rejim içinde çok belliydi.
Ben 1994’de yazdığım yorumu şöyle bitirmişim: “İran’da ilginç olan kentli kadının diretmesi ve devrim nedeniyle sokağa çıkabilmiş kadının geri dönmemesidir.İranlı kadının oy hakkı vardır.Bunu kullanacaktır.”*
İranlı kadın ezici bir çoğunlukla oy hakkını kullanmıştır. En çok aşk filmlerinin seyredilmesi son üç yıldır bir raslantı değil. İranlı kadın aşkını,ruhunu, kimliğini ve hukukunu geri istiyor. Onlar şair Furuğ’un dediği gibi “ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum/ Soğuk mevsimin eşiğinde” ve “her zaman bir aralık var/pencere ile görmek arasında”
Ve bir pencere yeter bana diyordu Furuğ .İşte bir tek oy penceresi yetti kadınlara. Ey Türk kadınları siz neyi bekliyorsunuz?

 

İRAN DİZİSİ3

Haziran 15 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Tahran’da on günlük propoganda süresinin üç günü Aşure Tasua ile geçti ,son iki gün de halk etkilenmesin diye propoganda yasaklandı ve böylece göz açıp kapama hızında bir seçim çalışması yapıldı. Elenen yüzlerce aday arasında 9 tane de kadın aday vardı. Tahran’ın her mahallesinde bulunan adaylara ait propağanda merkezlerinde sessiz bir çalışma vardı.Her yere posterleri yapıştırılan adaylar sonra bunların temizlenmesi için para ödüyorlarmış.Gençlerin gruplar halinde dağıttığı basılı malzeme bolluğuna karşılık söz fazla yok.Gösteri yasak.Gençler genellikle iki gruba ayrılmış durumda; Natık Nuriciler ve Khatemiciler.Mirdamat’ta bu iki grup karşı karşıya geldi ve birbirlerine laf atmayla başlayan sataşma kavgaya dönüştü.Askerler gençleri ayırdı ve ayrı yönlerde yürümeye mecbur etti.
İran tarihinin en belirsiz seçimini yaşıyor,seçim sonuçları tam ortada. Geçen gün yayınlanan bir karikatür herkesin dilinde ; şimdi İran dilini sadeleştirme modası var.Bu nedenle her yabancı sözcüğün Farsçası bulunup kullanılıyor.Karikatürde biri Khatemi yazılmış bir oyu sandığa atıyor oy diğer karede Natık Nuri diye okunuyor.Altında şu yazıyor: Farsçayı doğru yazıp doğru okuyalım!
Özellikle Tahran’ın iyi semtlerinde ve üniversite çevrelerindeki Natık Nuri posterlerinin gözü oyulmuş ya da yırtılmış.Bu nedenle poster yırtmak yasaklandı ve halktan yırtanları ihbar etmesi istendi.
Hiç bir slogan yok yazılı görünen,gençlerin söylediği ise “mutlaka Khatemi”.Natık nuri için ise “Natık-ı Nuri reiscumhuri zuri” sloganı var,yani zorla yapılan cumhurbaşkanı demek.
Genç kadınlar siyah çadıra giymeyerek tepkilerini anlatmaya çalışıyorlar.On milyonluk Tahran’da protesto rengi açık renk giyinmek.Ya da pardesünün boyunu diz hizasında tutmak.Eşarp takarak tesettüre uymak.
Tahran bir rivayetler kenti! Natık Nuri posterleri yapıştıranlara 3000 tümen veriliyormuş, ama yapıştıranlar Khatemi’ye verecekmiş!
Yayınlanan on kadar kadın dergisi Khatemi’ye açık destek veriyor. 7.Gün isimli haftalık dergide Khatemi’nin kızı Leyla Khatemi ile ilginç bir ropörtaj yayınlandı.Zenan (kadınlar) isimli kadın dergisi ise Khatemi kadınlar hakkında neler söylüyor isimli bir makale yayınladı.
Ayni dergide kadınlar Natık Nuri ile ropörtaj yapmışlar ve incelikli sorular sormuşlar ve Natık Nuri’nin cevap vermediği yerleri boş bırakmışlar.İran kadının en önemli sorunları nelerdir diye bir yuvarlak masa tartışması yayınlandı ayrıca.
Şu anda Milli Kütüphane müdürü olan Khatemi üniversitede siyasi felsefe dersi veriyor ve propoganda konuşmalarında sürekli yurt dışında eğitim yapmış olması vurgulanıyor.

Televizyon’da dört adayla birlikte yapılan seçim konuşmalarını yöneten sorular soruyor adaylara ve onlar da her konuda fikirlerini iletiyor halka.Khatemi’nin en önemli sözü “insanların özel hayatına karışmayacağım”.
-Refsencani televizyonda hiç bir adayın diğerini kötülemeye hakkı olmadığını söyledi.Sürekli televizyonda söylenen “halkın güvenini suistimal etmeyin, sandıklarla oynamayın ve halkın güvenini sarsmayın.”Halkla yapılan ropörtajlarda insanlar kampanya önemli değil ben adayımı seçtim diyor.Kampanyayı “etkileyici” olursa kötü buluyorlar,sadece tanıtıcı olması yeter diyorlar.
Halkın içinde serbest konuşma ve propoganda yok.Adayların yaptığı konuşmalara özel giriş kartı olmayanlar giremez ve bunu elde etmek çok zor bir iş!
Geleceğin İran’ını nasıl düşünüyorsunuz sorusuna Khatemi’nin yanıtı:
İran-ı abad, İran-ı azat, İran-ı mütefekkir,İran-ı müstagil ve hukukun olduğu İran.
NEVVAL SEVİNDİ
 

GAP BÖLGESİNDE AŞİRETLER

Nisan 20 2003bir Yorum Kategori: Kültür-Antropoloji

Şanlıurfa GAP projesinin kalbi ve terörün giremediği bir kent. Aşiret yapısını ve ağalık sistemini henüz koruyan Urfa Harran’a üç yıldır verilen suyla kısmen susuzluğunu giderdi. Her yan pamuk tarlası oluverdi. Artık Çukurova’ya pamuk toplamaya giden ırgat kalmadı. Çünkü birden fazla ürün alınan topraklara işçi yetmiyor. Bu gidişle Bengaldeş’ten işçi getireceğiz diyor bazı ağalar. Burada toprak reformu girişimini sadece siyasi olarak niteleyen Urfalılar zaten 20 yıl önce yapılan toprak reformunu unutmamışlar. Devlet topraklara el koydu ve sonra dağıtmayap elinde tuttu, şimdi onları dağıtması hakkaniyete uyar.Yoksa dağıtılacak toprak yok buralarda diyorlar. Zaten küçük küçük bölünmesinin işletmecilik açısından büyük zarar verdiğini Urfa’ya belirtiyorlar. Tam tersine “toplaştırma” yapılması gerektiğini ve devletin bunu bitiremediğini söylüyorlar. Siyasilerin 20 yıldır toprak reformundan daha parlak bir fikir üretemediğini söylemeden de edemiyorlar.Zaten herkesin 8-9 çocuğu var, toprak aralarında bölünerek kendiliğinden bir reform geçirmiş durumda Urfalı. Sanayi gelecek diye çok korkan Urfalı aydınlar güzelim tarihi dokunun bozulacağını, bunu önlemek için bu günden önlemlerin alınması, planlamaların yapılması gerektiğini söylüyorlar.
Pamuk ve parayla artan gelir seviyesi ilk yansımasını otomobilde,sonra cep telefonunda ve ev eşyalarında buluyor. Teknik olanaklar gelişiyor kısaca. Artık evde ve otomobilde klima lüks sayılmıyor, ihtiyaç diyorlar. Geleneksel yaşamlarının çok bozulmadan modernleşmesini istiyorlar,örneğin koltuk alabilecekken yine yerde yastıklara yaslanarak oturmanın keyfini sürüyorlar. Kadın erkek yine ayrı mekanlarda oturuyor.Fakat artık kız çocukları ilkokuldan sonra okutuluyor. 40 yaş civarındaki kadınlar Türkçe bilmiyor oysa.
En büyük değişiklik eğitim alanında bir devrim niteliğiyle yaşanıyor.
GAP idaresinin de yaptığı kadın merkezli sosyal eylem planları kadınların statüsünü yükseltmeye dönük bölgede. Kadını iş sahibi yapma ve okuma yazma ögretme çalışmaları hızla devam ediyor. Kadınlar değişime çok istekli , onların talebi :” okumuş erkeklerimizi eğitin”. Çünkü okumuş erkekler bile geleneksel erkek egemen tavırdan yana. Kadınların evde olması doğal hala, çalışması değil.
Bölgeye su gelince hayvancılık yok olmuş, çünkü artık meralar yok.
Urfada güç unsuru mülkiyet değil Batı’da sanıldığı gibi.Burada bir çok köyün olması güç ifadesi taşımaz. Burada egemenlik alanları aşiretler arasında belirlenmiş yaşam alanları,ikinci güç unsuru Şıhlık kurumu ve en son silahlı güce sahip aşiretler geliyor. bu güç odaklarının hepsi devletten yana ve milliyetçi karakter gösteriyor. Bazı Kürt aşiretleri bunun dışında (İzol aşireti gibi) olmakla birlikte bölge modernleşmeyi T.C. devletiyle bir tutuyor.
Buranın insanları çok duygusal,çok verici , gururlu ve konuksever. Toplumun yeniye uyum sağlama yeteneği çok gelişkin.İnsanların düşüncesi değişti,ufku açıldı, büyük düşünüyorlar diyor Harran Belediye Başkanı İbrahim Özyavuz Cumeyle aşiretinin de temsilcisi.
GAP insanların yaşamında henüz birebir rol oynamıyor.
Urfa’nın dileği de tüm Türkiye ile aynı; seçim-siyasi parti yasaları değişsin ve siyaset serbest bırakılsın bölgede.
Urfa’yı tanımadan GAP’ı anlamak ve anlatmak mümkün değil. Güneydoğu gerçeğine de ışık tutacak olan Urfa’nın sosyal ve kültürel yaşamına ilişkin bilgileri bu dizide bulacaksınız. GAP’ın salıverdiği su kadar değerli Urfa’nın insanı ve ona yatırım bölgenin geleceğidir.
NEVVAL SEVİNDİ

GAP bölgesinde toplumsal değişme
Bölgede kırsal alanda az nüfuslu, çok sayıda birimden oluşan yaygın ve dağınık yerleşme düzeni egemen. Kırsal kesim yerleşme düzeninde hala mezra, kom ve oba gibi köyaltı yerleşim birimleri bulunmakta.Kırsal alanda düşük nüfuslu ve dağınık yerleşim düseni alt yapı ve sosyal hizmetlerin yaygınlaştırılmasını zorlaştırmakta. Bölge’de göçebe ve yarı-göçebe yaşam biçimi varlığını korumakta.Yarı-göçer yaşam sürdüren köy oranı %8.8’dir. Göç yolu boyunca ekili alanlara hayvanların zarar vermesi nedeniyle çatışmalar çıkmakta. Yerleşik kültürle göçebe kültür çatışmakta.
Çözülme sürecine girmiş olmakla birlikte bölgede geleneksel örgütlenme ve bağlılık biçimlerinden olan aşiretçilik varlığını ve etkinliğini sürdürmekte. Aşiret örgütlenmesinin bulunduğu köylerin oranı Mardin’de %83,Adıyaman’da %60,Şanlıurfa’da %55.5, Diyarbakır’da %37.5 ve Gaziantep’de %17.Hane reislernie bir aşirete bağlı olup olmadığı sorulduğunda yaklaşık yarısı (%47) bir aşirete mensup olduğunu belirmiş.Bu oran kırsal kesimde %57 iken, kentsel alanlarda %33. GAP idaresinin yaptığı bu çalışmada gözlenen modern teknoloji, kurumların, göç ve kentleşmenin aşiret örgütlenmesini çözücü yönde etki yaptığı. En önemli değişimi sağlayan dinamik ise eğitim çalışmalarıyla, kadın odaklı çalışmalar. Bölgede pamuk emek yoğun bir tarım ürünü olduğundan tüm aile çalışıyor tarlada. Geçen sene 28 Ekim’de okullar açılamamış ,çünkü toprağı olmayan köylü Adana’ya gitmiş ve dönmemiş .Toprağı olan ise çocuğunu tarlaya göndermiş.
Ağlar ve aşiret reislerinin , devletten Şeyh Sait isyanında yedikleri darbe ilk ağır çözülmeyi içeriyor. Ağaların hepsi bölgeden sürülmüş.55’ler sürgününü 60’lardaki sürgün izlemiş. Liderliğin ilk erimesi böyle başlamış. Aşiret yapısı içinde ,Batı’da insanların inandığı şablona benzer bir taraf yok. Çünkü burada ağa/maraba ilişkisi yok. Köylüler aşiret içinde ağaya da akraba. Aşiret sistematiği bir kast sistemi. Burada ekonomik güç ya da toprak ağalığı değil gücün merkezi.Bunu en iyi bize Şanlıurfa tugay komutanı Salih Güloğlu anlattı:” Ciple köye gittik. Ben bir ağa hayal ediyordum, oysa bana gösterilen 18 yaşında bir çocuktu ve koyun kırpıyordu herhangi biri gibi. Benim bütün ağa hayallerim yıkıldı.40 yaşındaki amcası ise bize hizmet ediyordu, o otururken bize kolonya tutuyordu! “

Buralarda ağa muhtar oluyor ama toprağı olmayan ağa gördüm Akyüz köyünde. Aşiret reisleri mutlaka Belediye Başkanı oluyorlar. Halk onlardan kurtulmak isterse milletvekili yapıp Meclis’e gönderiyor! Bölgede particilik aşiretlerde iş yükünü arttıran bir şey. Çünkü politika fikir yürütme ya da üretme anlamını taşımıyor, söz sahibi olamyı bile içermiyor. Particilik geleni gideni ağırlamayı ve işe adam yerleştirmeyi içeriyor sadece. Aşiret liderleri alçakgönüllü ve kolay ulaşılır insanlar, herkes onları isteyince görebilir. Ekonomik olarak ağalar ya da aşiret liderleri kimseyi bakmıyor. Ama yardıma muhtaç olan ondan yardım istiyor. Sosyal yardım sandığı gibi işliyor mekanızma. Kimsenin aç kalmasına izin verilmiyor.Köylü karnını doyurmak istiyor, ama göçle ücretli işçi haline gelen köylü onurunu kırılmış hissediyor. Yaşam bir anlamda komünal sürdürülüyor.Çünkü aşiret liderinin evinde sürekli on onbeş kişi yatıp kalkıyor.Aşiret reisleri aşiretler arası kan davalarında barış sağlayıcı olabiliyorlar. Adalet mekanizması olarak rol oynuyorlar, bir anlamda geleneksel halk mahkemeleri.Aşiretin caydırıcı gücü var. Sosyal örgütlenmenin temeli olan aşiretçilik kültürel köklerden su içiyor. Böylece insanlar hiç devletin mahkemesine gitmeden kendi aralarında sorunları çözüyorlar. Barıştırmaya giderken müftü ile gidip birlikte anlatıyorlar bu işin günah olduğunu, barışın iyiliğini. Sosyal alanda sorun çözücü özellikleri var aşiret liderlerinin.Çünkü onlar gelenek görenekleri, töreleri, bölgede konuşulan dilleri çok iyi biliyorlar. Bölgede yapılacak her türlü sosyal çalışmalarda ya da ekonomik eylem planlamasında onlara danışılarak çok yararlı sonuçlar almak mümkün. Örneğin iki aşiret birbirine düşmüş.Polis gelmiş birşey yapması mümkün değil kurşun yağıyormuş.Hakkari milletvekili Mustafa Zeylan gelip aşiretini alıp gitmiş ve çatışmayı durdurmuş.
Çünkü onlar devletten daha yakın olmuş hep halka ve sorunlarını çözmüşler. Güven duygusu ve karşılıklı yıllanmış ilişkiler var. Devleti temsilen uzun yıllar aşiret liderleri Ankara ile ilişki kurmuş. Yaşar kemal’in kitaplarındaki ağaları biz hiç görmedik, bilmeyiz . Kuraklık falan olursa ağalık kurumu vakıf gibi çalışıyor. Bizde ağalık kurumu etki alanı içindeki topluluğa çoçuğu gibi bakar diyorlar ve hemen ekliyorlar ama Mardin’de ağalık çok farklıdır. Ağanın giyimi, konuşması ,evi ya da kullandığı teknik imkanlar köylü için örnek teşkil ediyor. Ağa bir örnek insan benzemek istedikleri. Toplumun yükselen değerlerinin de , geleneksel değerlerinin de temsilciliğini ağa yapıyor. Onun çocukları hep iyi yerlerde okuyarak dönüyor eve. Böylece toplum için yeni bilgileri sağlayan, başka dünyalarla iletişimi kuran kimlikler yaratılıyor. Artık tüm ağa çocukları üniversiteyi okuyor. Çoğu kolej mezunu. Burada yerel söz: “Evsiz köy olur, ağasız köy olmaz”.
Oysa devlet daha bölgeye yeni yeni giriyor, insanlarıyla yüz yüze ilişki kuruyor.Bölge insanı devleti görmek , onu yanında hissetmek istiyor artık. Devlet ve aşiretin ortak noktası onların istediği kadar konuşma zorunluluğu olması. Burada muhalefet yok.
Aşiretler arası çatışmalar ya da kan davalarından da söz etmek gerek.
Kan davalısı olup da vurmamak söz konusu değil, çünkü o erkek önce evdeki kadınlar tarfından aşağılanır sonra tüm aşiretin erkekleri tarafından.
Şıhhanlıoğlu aşireti
Bucaklar
Milli aşireti
Karakeçililer aşireti
Melikler ve Yazarlar PKK’yı destekleyen İzol aşiretinden deniyor.
Harran’ın en büyüğü Cumeyle aşireti
Bin Yusuf aşireti
Binized ve Biniecil aşiretleri (Arap)
Karahanlılar
Şeddad aşireti
Beziki
Badıllılar
Karahanlılar, Karakeçililer,Badıllılar sonradan Kürtleşmiş Türk asıllı aşiretler. Orta Asya’da gördüğüm bir çok geleneğin yanısıra mavi boyalı kapı ve pencereler de burada çok yaygın. Sorduğum birir “gök rengidir ondan” dedi.
Harran Belediye Başkanının dediği gibi bölgede değişim sürecine girmeyen hiç bir şey yok. Örf adetten tutun aşiret ilişkilerine kadar. Çok büyük çözülme var.Eskiden bir kişi çıkıp aşiretin tamamını politik olarak yönlendirebiliyordu.Şimdi o değişti.Ama nasıl değişti?Söylem,uygulama değişti.Aşiretin liderine gidiyorsunuz oy istemeye eski adeti bozmadan o sizi kendi oy vreceği lider olarak gösteriyor ama benim köyümün şu eksiğini de sen yapacaksın diyor. Yani oyunu boşuna vermiyor, talep ediyor.Peki efendim ne istersiniz diyen yok artık.Tarık Akan’ın “Kan” filmini izledim şaşırdım kaldım ,ben otuz dört yaşındayım buralarda öyle bir şey görmedim. Bu hikaye nereden alınmış, kim yazmış artık biz bile kendimizden şüpheye düşüyoruz. Bu filmlerin falan gerçekle alakası yok.Çarpıtılmış.Biz burada çizme giymeyiz,filmde ağaların hep çizmesi var filmlerde. Ağalıkla aşiret farklıdır zaten.Bir aşiretin reisi kesinlikle ağalık yapamaz,mümkün değil.Ağalık yanında çalışan insanları kullanabilir.Aşiret reisi bunu yapamaz.Ağa kötüyse köle gibi çalıştırır.
Milli aşiret reisi bana barış gücü olduklarını söylüyor ve ardından ekliyor:Aşiret falan ölmüştür .Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız.Amerikalılar o kadar karışık ahali sorulunca Amerikalı diyorlar,biz neden aşiretleri söyleyelim hala.Kız kaçırma, adam vurmaya müdahale eder aşiretler yargının işlediği bu sistemde farklı aşiretler barışı sağlamak için birbirlerine kız alıp veriyorlar. Kürtlerle Araplar birbirlerine kız alıp veriyor. Akrabalık olsun arada diye.
-
——————————————————————————————–
Beyaz Eşya Ticareti yapan Halil Akkaya 1980’li yıllardan sonra köylere gelen elektrikle buzdolabı ve televizyon satışında yaşanan patlamayı anlatıyor. 90’lı yıllarla elektrik olmayan köy kalmayınca satışlar düşme eğilimine girmiş. Harran bölgesindde bugün 50-100 köye suyla beraber ekonomik iyileşme yaşanıyor, bu sektörü çok etkilemedi. Otomobil sektörünü ise çok etkiledi ve satışlar arttı.
Urfa merkezde taksitle alış veriş yapan müşteri , köylerde mahsüle bağımlı. İlkbaharda yağ,yün,yoğurt gibi hayvansal mahsül satışlarıyla , ikinci ödeme yedinci ay denen arpa hasatında, üçüncü ödeme ise pamuk hasatında olmak üzere taksitlendirilerek beyaz eşya satışı gerçekleşiyor. Şimdi çek, senet kullanılmakla birlikte sekiden babası İstanbul’daki firmalara bile sözle alış veriş yapılırmış.Babası 60’lı yıllara kadar firmalara mektupyazar, telgraf veya telefonla fabrika siparişlerini verirmiş.Ne senet ,ne vade parası oldukça ödermiş babası, ama 70’li yıllardan sonra sistem değişmeye başlamış. Enflasyonun bunda etkisi var diyor.Eskiden sözde gecikme olmazdı şimdi çekte, senette sıkıntı çıkıyor diyor. Nedeni ise çok ilginç; insanlar ekonomik güçlerinin çok daha üstünde eşya alımı yapıyorlarmış. Buzdolabı, televizyon lüks sayılmıyorken son iki üç yıldır da otomatik çamaşır ve bulaşık makinesi lüks kapsamından çıkmış.Şimdi herkes klima alma hevesindeymiş. Beyaz eşya artık bölgede lüks sayılmıyor, tamamı ihtiyaç olarak tanımlanıyor. Non-frost dolap ve büyük ekran biraz lüks kavramına giriyor. Robot, karıştırıcı falan en çok kullanılan ev aletlerinden. Bölgede reklamın etkisi çok etkili, reklama bakarak alış veriş yapılıyor.
Burada en büyük sorun eğitime katkı payı diye alınan on milyonun motorsikletle Mercedes marka araba için aynı tutulması bu nedenle öfkeli insanlar.
———————————————————————————————Urfa’nın Beş Çayı Çiğ Köfte

Kırk yıllık, on yıllık sıra, oda geceleri olduğu için biri çiftçi, biri öğretmen diğeri çok zengin işadamı olmuş tüm arkadaşlar birarada olmayı sürdürürler sıra gecelerinde.Her sınıftan ve her sektörden insanı biraraya getiren bu gecelerde kebaplar yenir,ayranlar içilir. Her odanın ya da odanın bir başkanı olur. Mevsim açılırken başkan aidatı tespit eder, onu toplar. Ayrıca o senenin menüsü tespit edilir.
Buna uymayan ceza olarak çiğ köfte yapar. Çiğ köftenin kendine has bir ritüeli var. Hardal dene bir bitkiyle birlikte yeniyor. Ben oradayken henüz çiğ köfte vakti gelmediğinden çiğ köftenin içine buz atarak etin çürümesini önlediler. Çiğ köfte tatlı gibi yemekten sonra ve geç vakitte yenen bir şey. Ya da kadınlar toplanınca beş çayı niyetine çiğ köfte saati yapıyorlar.Ramazan’da çiğ köfte her iftarın vazgeçilmez süsü. Çiğ köfte mutlaka bakır leğende iyice ovalayarak yapılan bir çeşit. Her yöreninki farklı oluyor ve Urfa’nınkini yiyinceye kadar bulgur yediğimizi bilmiyorduk diyor bazıları. Urfa’da et çok önemli bir tartışma konusu; örneğin hayvanın butları kaslı olur diye hiç beğenilmiyor. Boşluğuna denk gelen yerleri iyi olurmuş ama o da sol taraf olacak çünkü hayvan hep sağına yatarmış!

 

ŞIHLIK KURUMU

Nisan 20 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Şıhlık çok önemli bir kurum kültürel yapıda. O da aşiret gibi yavaş yavaş çözülme sürecine girmekle beraber geleneksel ruhta süren hükmü nü görmemezlikten gelemeyiz.Şanlıurfa bölgesindeki tasavvuf kültürü , tarikatlar ve zahidler çok eski bir geleneğin temsilcisi. Sabah namazından sonra ve akşam namazından sonra zikir ayinleri var. Kapalıçarşı esnafının işe başlarken yaptığı toplu duadan farklı değil birlikte zikir. Balıklı göl’ün insana huşu veren atmosferinde insanlar Hz.İbrahim’in güllerinin kokusuna karışan bir zikirde yenileniyorlar. Belki bu nedenle sanat tarihçisi Cihat Kürkçüoğlu’nun anlattığı yaşayan Urfa Kent platosu- Balıklı göl yapımında istimlak edilen evlerden hiç kimse dava açmamış, projeye halk,mimarı,kamu görevlileri ve Valisi sahip çıkarak başarılması çok güç bir işi başarmış.
Urfa tarih boyunca bir kavşak noktası . Emevilerden Osmanlı dönemine kadar tekkeler halkın ve padişahların siyasi anlaşmazlıkların siyasi arabulucu diplomatları, sırdaşları olmuş bölgede. Halkın her konuda başvurduğu tarikat ehli kadar şıh kurumu da önemli.
Bölgedeki tarikatların tarihsel listesi şöyle: Kübrevi, Sühreverdi, Ekberi, Şazeli, Bektaşi, Mevlevi, Bedevi, Desuki, Halveti , Nakşibendi. Ama tarikatların bir çok şubesi de vardır.En çok tarikat üreten Halveti dergahıdır örneğin.Nakşibendilerin ise Kaznaviler Suriye’den el alan Nakşiler, Arvasiler Van’a bağlı Arvas köyünden gelen Seyyid Ali Arvasi nakşiliği, Menzil şıh’ın etkin olduğu bir Nakşilik de var. Nakşilerden Şıh Mehmet Seyyidoğlu ile görüşmek istemedim olmadı. Onun üzerine Kızıldoruç köyünde Şıh Ahmed’e gittim . Şıh Ahmet şafi mezhebinden, seyyid sülalesinden.Ama en önemlisi şıh’ın mutlaka bir kerameti olmalı. Kerametsiz şıh olmak mümkün değil. Şıh Ahmed’in kerameti yılan sokan, akrep sokanları kendi okuduğu suyu içirerek iyileştirmek ve zehir içirilen Kaymakam beyin köpeğini hayata döndürmek. Akrep sokan insanın müthiş bir sancısı olur şıh ona bu sudan verince içer içmez ağrısı geçiyormuş hastanın. Köpeğin öyküsü ise; yedigün şişesine konan şıh’ın suyunu köpeğin ağzına sıkar sıkmaz köpeğin iyileşmesi.İki dakikada köpeğin kuyruğunu sallar hale gelmesi. Şıh Arapça konuşuyordu. En çok kadınlar ve çocuklar geliyor. Çocuğu olmayan kadınlar,erken doğum yapanlar ya da çocuğu ölenler, hasta olanlar mutlaka şıh’a başvuruyor.Bunalım geçiren bir yüzbaşının hanımı Ankara’dan gelmiş ve iyileşmiş. En son bir başkomiser çocuğunu getirmiş. Kağıt yapıyor ve okuduğu kutsal sudan veriyor. O musluklu su bidonu da odanın ortasında duruyor. Ortaasya’da da kutsal insanın yanında mutlaka kutsal su bulunuyor. Su kültü..
Geceleri kabus görenler gelirmiş. Korku nedeniyle en çok gelen kadınlar şıh’a. Şıhlar asla para almıyor,gelenler hediye getiriyorlar. Gönüllerinden ne koparsa, elinde ne varsa. İki kilo çay bir çuval pirinç gibi.Evlerinin ihtiyacı karşılanıyor ve geriye kalan takas yöntemiyle diğer ihtiyaçların karşılanmasında kullanılıyor. Şıhlar hep eski ailelerden. Şeyh müridi olmak saygınlık anlamı taşıyor ve bir ayrıcalık. Şıhlar sosyal organizasyon ve danışma merkezi gibi çalışıyor. Toplumsal ve kişisel psikolojik analizlerle insanları yönlendiriyor, tedavi ediyor, terapi yapıyor. Şeyhliğin bir güç merkezi olduğu gerçeği de göz ardı edilemez. Bölgede aşiret gibi bir güç odağı.
Siverek’de ocak diye anılan üç yer var. Ocaktan el almak eski bir gelenek.Buradakiler Hanefi mezhebinden.Viranşehir şafi ve namazları değişik olurmuş. Şıh’ın fanatik dini yaptırımları yok. İnsanın topluma uyumunu sağlıyor.Şıhlar günün şartlarına göre değişiyor, bilgi tazeliyor. Sohbet toplantıları yapıyorlar. İnsanları dini ibadetlerini yapmaları konusunda yönlerdirip, bilgilendiriyorlar.
Eskiden en büyük hikaye şıhların kerametlerinin anlatılmasıymış.Şimdi pek keramet hikayesi yok. Şıh Keko Mevlo’nun kerameti görüldüğü için askerlik yapmadığı anlatılıyor eskilerde. Arabayla giderken bir kayaya çarpacağız diyor ve sonra çarpıyorlar, şıhlar geleceği görür diyorlar. Kız istemeye karar verince önce şıh’a danışıp onun onayını alıyorlar. Onay vermezse evlenilmez.
Şeyh Mevlo elini öptürüp dörtlük okuyor herkese farklı farklı. Eğer geleni sevmezse, içine sinmezse ona elini öptürmüyor. Hıristiyanlıktaki, özellikle Güney Amerika’daki tutum ve davranışlarla çok yakın bir benzerluik gösteriyor.Orada da azizler ve azizeler,Meryem Ana idolü böyle bir güce sahip.Dizlerinin üstünde yürüyerek tavaf ettikleri kutsal mekanları düşününce bizdeki şıhlık kurumunun nasıl bir toplumsal ihtiyaca cevap verdiğini anlamak zor değil.
Bölgede Kadiriler ve rıfailer de fazla. Ama gazeteciyle konuşmaktan kimse hoşlanmıyor, güvenmiyor.
Menzil’deki meşhur şıh ve oğlu ise Batılı giysilerle dolaşan insanlar dediklerine göre. Dışarıdan bakınca şıhların hiç bir farkı yok sıradan insandan.Bölgede gerek aşiret,gerek ağa gerekse şıh hep kolay ulaşılır ve danışılır kimlikler. Bunların özelliği halktan gelen her sınıf insana eşit muamele etmeleri ve yardımcı olamları, onları maddi ya da manevi olarak rahatlatmaları, umut dağıtmaları hatta diyebiliriz. Şıhlar dini semboller kullanmakla birlikte sürekli ibadet eden biri değil.
Bunlar genelde çok kadınlı evlilik yapıyor ve çok çocuklu. En çok başlık parası şıh kızlarına ödeniyor.
Anlatacak daha çok şey var Urfa biter gibi bir destan değil. Ben orayı araştırmanın ne kadar hayati olduğuna bir kez daha inandım. Kırlar aşireti beni aramış bizi unutmuşsunuz diye. Bölgede sadece on gün geçirdim malesef.
—————————————————————————————–
Viranşehir Kaymakamı Ahmet Saraç bana bölgedeki farklı dinlerin nüfusu sayıyor: Hıristiyan- Ermeni -Gregoryan bir erkek , bir kadın, Ermeni -Katolik 16 kadın 13 erkek ,Yezidi 3975 kadın 3858 erkek, sünnetsiz Süryani 30 erkek, 21 kadın, Keldani 3 kadın 5 erkek ama şu anda oturan Keldani yok. Bu tablonun gösterdiği gibi Urfa ve civarı tüm dinlerin, kültürlerin birbirini selamladığı, oturup konuştuğu bir toprak. Doğudan Batıya ,Batıdan Doğuya büyük göçler yaşamış, hala da Hicaz yolu,Hac yolu üstünde buralara uğranıyor. Yezidilerden çok fazla hane Almanya’ya göçmüş. Yezidiler Ramazan’da sadece üç gün oruç tutarlarmış.Ermeni tehcirinde Süryani olan Ermeni çok olmuş. Bölgede bu dönme Süryaniler de var. Bölgede Milli aşireti bir konfederasyon gibi 22 alt aşiretetn oluşuyor. Yezidiler de bu aşiretten. Yezidi köyü Burç’a gidiyorum. Kürtçe konuşuyor Yezidiler. Basından hoşlanmıyorlar ama muhtar beni ağırılyor. Yok bir farkımız kimseden diyor ısrarla. Hep birlikte kuzu tandır yiyoruz ve kuzunun kafasını konuğa ikram ediyorlar. Kuzunun küçücük diline takılıyor gözüm. Mutlaka tepsinin ortasında kelle geliyor çünkü bu koyunun yeni kesildiğinin, sizin şerefinize kesildiğinin ispatı. Bu nedenle size ikram ediliyor. Viranşehir’de kahvaltı yemeği de pilav üstü et. Kelle paça ise çok makbul. Şelengo ve ayran var yanında. Şelengo buraya özgü bir tat.Salatalıkla kelek arası bir biçimde ve tatta.İzmir’in acurunu andırıyor.Ben kadınlarla konuşmak istiyorum .Muhtar gelip kadınlara Kürtçe ona fazla bir şey anlatmayın diyor. Yüzü ve elelri dövmeli karısının mavi gözleri ışıl ışıl. Kızları Almanya’da yaşıyormuş.Kızlar yerel giysilerle fotoğrafları çekilsin istemiyor.Babah güneş doğarken ve akşam gün batımında dua ettiklerini söylüyorlar. Tabutla birlikte gömülüyorlar,altın dişleri,yüzükleri alınmıyor.Ziynet eşyasıyla gömülme geleneği var. Taziye yemekleri kırk gün süren bir seremoni. Onların şeytana taptığı söyleniyor ve şeytana “Melek Tavus” diyorlar. Biri diyorki annem bize çocukken tembih ederdi onların yanında şeytan demeyin diye. Birlikte yaşama kültürürnün en güzel inceliklerini görüyorum bu insanlar arasında. Nemrut’un Tahtı denilen tarihi yerde Süryani kilisesi var. yezidiler şıhlarına para verip cennetten yer alırmış eskiden. Çocukken bir Yezidi’nin etrafına daire çizerdik ve biz onu silene kadar oradan kıpırdayamazdı diye anlatıyorlar.
Muhtar İbrahim Burç Mesekkan aşiretinden.Eskiden şıh çoktu şimdi hepsi Almanya ‘ya kaçtı diyor.

Fethullah Gülen cemaati 9 ilçede yurt yapmış ve hepsinde etüt var.Çünkü lise eğitimi çok yetersiz onları ayrıca yetiştiriyorlar. Urfa merkezde 5 yurt,Feza dershaneleri var.Özel Murat Lisesi,Özel Çağlayan Kız lisesi yeni açılan ve ilk okul var. Urfa il şampiyonları Siverek’den çıkmış.Benim tanıştığım veteriner Osman bey’in köyünden alınıp bu cemaatin bursuyla okuması ilginç bir öykü. Osman beyin kardeşi PKK’ya üye ve çarpışmada öldürülüyor. Bu yoksul ailenin diğer erkek evladı olarak belki bende çıkardım dağa diyor ama cemaat onu veteriner olarak bölgeye kazandırmış.Şimdi kendi ilçesinde görev yapıyor, halkının yardımına koşuyor. Bilecik ilçesinde kuduzdan ölen 16 yaşında bir gencin yasını tutuyordu. Köylüler bilinçsiz,bu çağda hala kuduz var diyor. Bölgede eğitim acil ve bekleyemez bir uygulama. Zeki çocuklar heder olmasın diye okutuluyor. Cemaat bölgede eğitimi ve modernizmin temsilcisi. Geleneksel olanala aynı anda modern dünyanın nimetlerini sunuyor;bilgisayar gibi, ingilizce gibi ….
———————————————————————————————Urfa merkez’de ,Siverek’de Tekel’in şarap fabrikaları var.Bozova’da bağcılık var. Bölgede en çok kaçak viski ve rakı içiliyor. Tatile gitmek çok yaygınlaşmış ailece gidiliyor. Köylüler Mersin’e ,Kız kalesine gidiyormuş.Köklü aileler İstanbul Yalova’ya, Gökçedere’ye. Bekarlar ve ögrenciler Akdeniz’i tercih ediyor. Bir adam ilk kez denizde mayolu kadınları görünce dili tutulmuş, böyle farklı bir kültürü benimseyip şimdi uyguluyor insanlar.Urfa’dan yaz nedeniyle göçenler büyük bir tatil harcamasını dışarıda yapıyor.
——————————————————————————————–

300- 500 kuşu olan insanlar var Urfa’da.Tanesi 500 milyona güvercin satılıyor.Birisi dedesine verilen Kapaklı köyüne karşılık dedesinin kuşunu vermemesinin öyküsünü anlatıyor. Adı Atlas’mış kuşun, soyadı kanunu çıkınca adını Atlas diye almış.Rüyada kuş görülmesi iyiye yorulur.Halk hekimliğinde konuşma güçlüğü çeken çocuklara kuşun içtiği su içirilir, ağzına kuş sokulur ya da kuş eti yedirilir. Şanlıurfa’nın merakı kuşçuluk ,kapalıçarşıda paçalı güvercinlerini besleyen esnafla söyleşip kuşdili muhabbet ettik. Kuş takıları bir alem, ayaklarında halhal,kulaklarında sarı madenden işlemeli küpeler, boyunda duran gerdanlık.Bu takılarla kuşlar damda ya da hayatta yürürken çok güzel sesler çıkartırlarmış.Kuş takaları denen kuş evleri eski urfa evinin gözbebeği.

 

URFA’DA ESKİ GELENEKLER

Nisan 20 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

URFA Valisi Şahabettin Harput bana çok yardımcı olurken bölge insanının yaşamının nasıl değiştiğini de aktardı:
“Burada bir devrim yaşanıyor, vatandaşın hayatı değişiyor tümüyle.Sos yal alanda, ekonomik uğraşlarda vatandaşın hayal edemediği şeyleri gösteriyoruz.Ama burada üç sorunumuz var: Tecrübe eksikliği, teknoloji noksanlığı ve vizyon eksikliği.” Şahabettin bey heyecanla yaptıkları seracılık faaliyetlerini anlatırken “Biz GAP imkanları için Amerika’dan adam getirmeyeceğiz, bölge insanını kullanacağız, o nedenle onları eğitmeliyiz” diyor.Bölgenin insanına olan inancını ve sevgisini belirtiyor.M.Ö.9000 yıllarına kadar uzanan tarihinin Urfa için en az GAP kadar önemli olduğunu belirtiyor.O terörün kaynağının işsizlik ve sefalet olduğunu düşünüyor, en iyi savaşımın eğitim olduğuna herkes gibi o da inanıyor. İdari devamlılık Urfa’yı güzelliştirmiş.
Urfa valiler açısından şanslı olduğuna inanıyor. Giden vali Ziyaeddin Akbulut beş yıl görev yapmış ve kent platosu-Balıklıgöl projesinin başarılmasında çok büyük katkıları olmuş. Devlet halkla birlikte bir şeyler başarılabileceğini bu proje kapsamında göstermiş. Urfa en demokratik katılım yöntemiyle kentinin tarihsel alanlarını düzenlemiş.
Balıklı göl ve Ayn Zeliha gölünün mistik aynasında Urfa saçlarını çözmüş bir gelin gibi salınıyor. Hz.İbrahim’in gülleri ve balıkları bu güzel geline eşlik eden kutsal bir sığınak.
———————————————————————————————

İzmir’in köz yaptığımız etli kırmızı biberi Urfa’nın ısıot yaptığı biberi .Bizde közlenen biberin üstüne zeytinyağ,limon ve sarmısak karıştırılıp dökülür.Burada zeytinyağ kullanılmıyor, zaten narenciye son yıllara kadar bilinen bir şey değilmiş. Eylül ayında bile limon bulmakta zorlanıyor insanlar bana. Burada nar ekşisi limonun yerine kullanılan ya da Siverek de olduğu gibi koruk suyu kullanılıyor. Bağlar eski yöntemlerde yerde , oysa Batı’da bağlar artık bu yöntemle bakılmıyor.
İzmir’de çoçukken kötü bir söz söyleyince ya da yaramazlık edince insanın ağzına acı biber sürerlerdi. Annem böyle bir biber yüzünden tam bir gün yokuştan aşağı yukarı nasıl koşturduğunu bize anlatırdı.
Burada ise çoçuklara ceza olarak “akşama biber vermem haa!” deniyor. “Emekleyen çoçuk çiğ köfte leğenine yaklaşır, yoğuran bir parmak çalar ağzına çocukta bir çığlık, feryat , gider anasının memesini emer hemen, sonra yine yanaşır leğene yine bir feryat böyle böyle acıya dayanıklı olur bebeler bizde .Acı ,soğan ve sarmısak bizde her şeydir. Eskiden hastalanınca közlenmiş bir soğanın ortasına ısıot doldurur yedirirlerdi, gözlerin yuvalarından fırlardı ama ertesi gün ne ateş kalırdı ne hastalık”, diye anlatıyor Urfalı Bahattin bey.
Urfa yaşamı yemek kültürüyle bütünleşmiş,sarmal hale gelmiş. Çiğ köfteyi mutlaka bakır leğende yoğurmak gerektiğinden, başka türlü tadı olmayacağından ,sadeyağ olmadan yaşanmayacağından söz ediliyor burada. Urfa’da sadeyağ,bir yumurta ve yarım çay bardağı pekmezi karıştırıp yiyin böyle tat bulunmaz diyorlar.Bunu yiyen asla üşümezmiş!

———————————————————————————————
Urfa taşıyla yapılmış yerel mimarideki evler geniş avlulu ve yüksek duvarlı. Beyaz kalker taşların işlenmesi kolay, nefis el işçilikleri ve desenler kapı başlarını, girişleri süslüyor. Taş ustaları son yıllarda Balıklı göl projesi kapsamında yapılan restorasyonlarla yeniden nefes almaya başlamışlar. Çoğu 60 yaş civarında olan taş ustaları yoksul insanlar. Eskiden bölgede yapılan restorasyonlarda çalışırken, bu proje kapsamında artık Urfa’da çalışıyorlar, üretiyorlar. Yine çok az paraya ama kentleri için tasarladıkları süsleri yapmanın hazzını taşıyarak. Çocukları , torunları taş ustası olmak istemiyor.On onbeş taş ustası son temsilciler .Geniş avlunun ortasında mutlaka bir havuz var. Burada suyun şırıltısına bahçenin ağaçları sese verir gibi. Olmazsa olmaz ağaç türleri; nar,asma,,incir , zakkum ve güller… Bağdat’tan Kayseri’ye kadar ortak bir mimari çizgiyi taşıyor daracık sokaklar, yüksek duvarlar,havalandırma bacaları.Burada esas olan ev mahremiyetini korumak.Hatta bu nedenle eskiden müezzinler kör seçilirmiş. Hatta kör olması şartmış. Günümüzde de, bu geleneğin devamı olarak evin mahremiyetini korumak adına , mevlut okuyanlar kör. Çünkü mevlüdü kadınlar okutuyor, mahremiyete bir erkek giremez.
———————————————————————————————
Eskiden Balıklı göl Urfa’ya yüzücü yetiştiren bir mekanmış! Yirmi yıl önce işgüzar bir Belediye başkanı gelip Balıklı gölde yüzmeyi yasaklayıncaya kadar Milli sutopu takımına ve yüzme şampiyonalarına bir çok Urfalı katılmış, dereceler almış. Yirmi yıl önce başlayan politizasyona ve bağnazlığa en güzel örnek olan Balıklı göl ‘de yüzmenin yasaklanması Urfa’daki canlı, atak yüzme sporunu öldürmüş. Sutopunda bölgesel birincilikler ve Mehmet Tuzcu ‘nun da sırt üstü yüzmede dünya altıncılığı varmış. 1970’de Atina’da yapılan bu yarışma çok ses getirmiş. Hüseyin Çavcı,Ahmet Ünal’ın Türkiye birincilikleri varmış. Daha sonra ise varolan Urfa yüzme ihtisas klübü bile kapanmış. Adana, İzmir sutopu takımları gelip yarışırlarmış Urfa takımıyla. Adana takımı gelip yenilince çok şaşırmış: “Allah, allah! Yahu, siz nasıl Urfa’da yüzebilirsiniz?Nerede öğrendiniz?” diye sormuşlar. Çünkü deniz suyuna alışkın takımlar tatlı suda Urfalılar kadar kolay yüzemediklerinden yenirlermiş elbette! Balıklarla birlikte yüzen genç insanlar şimdi tarihin tanıklığını yapan birer anıta dönüşmüşler. Ayn Zeliha artık çocuk ve genç seslerinden uzak balıklarıyla yalnız, görkemli günlerin özlemini taşıyor. O dönemde Ayn Zeliha’ya yerel şivede “Anzılha” denirmiş.1950’de önce Göl gazinosunun sonra yazlık sinemalarını yitiren Urfa kenti ; 1970’lerden sonra video ve televizyona esir düşmüş.
Üstü açık yazlık sazlar da susunca Urfa’ya köyden akın oldu derler, Urfa’yı köylüler bozdu diyor yerliler. Yerli Urfalılar Osmanlı kültürünün adabının taşıyan bir ağırlık ve dengede anlatıyorlar bozulanları Urfa’da. Şimdi gençler yüzmeye de utanır olmuşlar, güreşmeye de.Bir kapalı salon olsa , bir spor okulu olsa diyor eski gençler…
———————————————————————————————Kazzaz Abdurrahman İpek 87 yaşında son kalan usta.
İpek ipliğin el ile bükülerek işlenmesine “kazzazlık” denilmektedir.
“Eskiden çok işler vardı yahu, yüz kişiydik eskiden.Yedi yaşında başladım ben.Babam da kazzazdı. Benim çocuklardan kimse yok artık, torunlarım okuyor okulda .Kürtler için saç bağı yapardık çok güzeldi onlar.Bak bu altın varaklı ipeği ben işliyem, başa takılan ipek saç örgüsünü Araplar alır. Araplar zengindir. Onlar düğünlerinde bol , gösterişli olurdu. Elbiselerine altın varakları nakşederdik. Eskiden Bursa’dan ,Diyarbakırdan ipek gelirdi,püskül yapardık biz. Kadınların saçı hep uzundu eskiden. Şimdi bi püskül kaldı, eskiden yapılan hiç bir şey kalmadı.” diyor Abdurrahman amca takım elbisesiyle oturduğu küçücük dükkanında.Tek aleti “iş ağacı” denilen basit bir çubuk. İbrişimleri ona geçirip gererek çalışıyor.Tıpkı Orta Asya’da olduğu gibi gelinlere, kadınlara “Eyal” diyor İlk arabayı gördüğünü anlatıyor Abdurruhman amca “şıh zorçi derlerdi , şıh geldi arabayla. Bu nasıl iştir yahu diye düşündük. Ona cansız at dedik.” O zamanlar asker gelip gitmez miydi dedim ne askeri dedi kimse gelip gitmezmiş buralara. At, deve bizim en önemli malımızdı diyor. Sadece zenginlerin atı olurmuş. O zamanlar dört kadın alınır, öldükçe de dörde tamamlanırmış. Ama Abdurruhman amca bir tek kadınla evli kalmış emmi kızıyla. Beş çoçuğu olmuş. Tek kızını çok kıymetli biliyor o. Kızı doğunca sevinmiş Abduruhman amca. Oğullarından birini trafik kazasında kaybetmiş. Yüzünü hüzün kaplıyor birden. Onu neşelendirmek için eski düğünleri soruyorum. O görkemli , bir hafta süren düğünleri anlatıyor. Başlık parasının beşbin mecidiye olduğu günleri, kentin meydanında tutulan düğünleri eski bir çağın tozlu sayfalarını üfleyerek okuyoruz. Bir kesenin yirmi mecidiye ettiği dönemde ödenen başlık paralarının ne yıkım olduğunu söylüyor. 270 kağıt bedel ödenen askerliğin üç yıl sürdüğü masal zamanlarında ikramiyeden çıkan parayla aldığı atın öyküsünü anlatıyor.270 kağıt kimde vardı diyor yüzelli kuruşuyla bilet almış ona yüz kağıt çıkmış . Yüz kağıda bir at alıp onikinci alayda askerlik etmiş. koşu atıymış, atı koşuya koyarmış hep para kazanmış bu koşulardan. Atının adını yıldız koymuş.Ata çok iyi bakardık diyor.Bir Arap atı hızıyla koşuyor anıları uzaklara ve Abdurrahman amcayı o sade, tek parça aletiyle başbaşa bırakıyoruz, o simler örüyor yaldızlı gecelere.
-------------------------------------------------------------------------------------------
Yedi tane Osmanlı hamamının çalıştığı Urfa’da sekiz kapalı çarşı, oniki han,onüç ondört çeşme ve yüzlerce tarihi Urfa evinin olduğu bir müze şehir. Burada zaman başka bir boyuta taşınıyor aniden. Hz. İbrahim’in Balıklı gölünün öyküsünde yeniden yaratılan Urfa gül kokuları içinde. Halkla birlikte çalışılarak yaratılan kent platosu -Balıklı göl projesi kentin ruhu olan meydanın, yapıların kurtuluşunun öyküsü.Yoksa ortasından yol geçen tüm tarihi doku otomobillerin ve seyyar satıcıların hışmına uğramış zavallı durumunda kalacaktı.
Urfa’nın Ayn Zeliha’sında fışkıran kaynak suyu hala kentin içme suyunu karşılıyor. Bu mistik çevrede üç dinin peygamberi Hz. İbrahim için dua ediyor insanlar. Sanat tarihçisi Cahit Kürkçüoğlu’nun dediği gibi; “Urfa iyi ki bir sanayi şehri değil. O bir müze şehir. GAP Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük projesi ama Urfa için tehlikeli görüyorum ben.Sanayileşme, kentleşme ve göç gibi sorunlar Urfa’nın tarihi dokusunu yok edecek.Ben GAP’dan vazgeçelim demiyorum, ama önceden planlıyalım, tedbirini alalım diyorum.” Bu konuda ŞURKAV özgün bir model oluşturmuş, kent planlamasında birlikte çalışılabilir bu kurum (Şanlıurfa ili kültür Eğitim Sanat ve Araştırma Vakfı) kültürel danışmanlık yapıyor teknik işlere.
Güzel Urfa ince ince örülmüş saçlarına ipek bağlanmış güzel başını döndürüp bakıyor apartmanlara... Urfa hızmalı burnu ve dövmeli ellerini sarıp boynuma kültürünü korumaya çalışıyor sanki.
Onu kaybetmek istemiyorum.
---------------------------------------------------------------------------------------------SIRA GECELERİ
Kültürel örgütlenmenin binlerce yıllık geleneğini bulacağınız Urfa folklorik öğelerle süslü sosyal yaşamı rengarenk bir nakış gibi.
Bir halk mektebi sayılan sıra geceleri orta yaş ve yakın yaş gruplarında toplanan gençlerin gelenek görenek, adap öğrendikleri bir sosyal yapı. Sıra gecesi denince tek bir form akla gelmesin tam tersine neler var neler.. Sadece kitap okunan sıra gecesi var, sadece sohbet edilen ya da içki içilen burada adap bozulmaz yıllardır ne uygulanıyorsa o yapılır. Ben 40 yıldır süren bir grubun oda gecesine katıldım. Sıra gecesi kış geceleri sırayla arkadaşlar arasında yapılan bir toplantı ama bu grup hiç değişmiyor. Oda gecesi de sıra gecesine benzer bir yapı eskiden bir oda tutarlarmış şimdi bir apartman dairesi tutuyorlar.Erkekler yemeklerini kendileri yapıyor.Odayı temizliyecek bir adam tutuyorlar, odanın tüm masraflarını paylaşarak karşılıyorlar. Bir tür aidat ödeniyor buraya. Evde yemeği beğenmeyen oda’ya gelir diyorlar espriyle. Eskiden Gümrük han’da otuz oda yan yana olurmuş. Çiftçilerin oda’sı ayrı, esnafın ayrı.. Halil bey anlatıyor: “Mesela bizim ilk odamız Gümrük Han’da idi.Dokuz arkadaştık.Artık orası öldü, biz apartmana taşındık. Onun içkilisi, kumar, oyun oynananı da olur.Gece yarısından sonra çiğ köfte yoğrulur.” Oda geleneğinde Cumartesi öğleden sonraları ve Pazar oturuluyor. Odayı temizleyen adam gelir temizliği yapar, sobayı yakar ve mırra (acı kahve)yı hazırlar. Nargile içenlerin nargilelerini temizler. Odada saz çalınıp türkü söylenen modeli olduğu gibi çok güzel Osmanlı üsülü Türk sanat muziği icrası yapılırdı diyorlar. Oda her gün açılırmış , isteyen canı sıkılan gidebilir. Buraları hem bilgi görgü , gelenek taşıyıcı rol oynuyorlar hem terapi merkezi gibi işlevleri var. Sıkıntılar, sevinçler paylaşılıyor, dayanışma sağlanıyor.
Sahaniye denilen toplantı modeli ise Urfa’nın özgün sosyal yapısının ürünü.Genelde orta yaş arkadaşlar arasında yapılıyor.Kaç kişi olacağına dair kesin kural yok. Sahaniye gezecek arkadaşların çok samimim ve akran olması gerekir.Sahaniye gezmeleri sıra geceleri gibi kış mevsiminde oluyor.Özellikle Ramazan aylarınad. Herkesin evinde sırayla toplanıldığı gibi üst este toplanılabiliyor.Burada ev sahibi konuk ayrımı yok.Herkes ev sahibi gibi hizmet ediyor. Yemekler kısa bacaklı masalarda ya da yer sofralarında yeniyor. Şıllık tatlısı olmadan ne sıra gecesi ne sahaniye olurmuş. Adı ilginç bu tatlı çok hafif ama yapılması zor bir hamur işi tatlı.Burada çarşıdan yemek getirilmez mutlaka yemeği iyi yapanlar hazırlar.Böylece onlar tüm iltifatı, övgüyü alanlar oluyor.
Harefene denilen model ise varlıklıların değil daha çok dar gelirliler arasında yapılan bir toplantı türü.Harefenede yapılan masrafları bölüşmek esas. Tüm masrafı bir iki kişi yapıyor , sonra bölüşülüyor. Geleneksel olarak ikramın esas olduğu bir kültürde dar gelirlileri böylece başka bir esasda , bölüşme, birleştirerek toplumsal yapıda sağlıklı bir yere sokan bu kültürel örgütlenme toplumun hiç bir sınıfını, yaş grubunu dışlamıyor.
Bir diğer gelenek mağara tutma. Bu eski gelenekte erkekeler hafta sonu yada bir hafta mağara tutuyorlar ve oraya taşınıyorlar. Yemeklerini kendileri yapıyorlar yine. Bu dağ mesire yerlerinin adları: Kanlı mağara, Delikle mağara,Şeyh Maksut, İpek Mağarası;Top Dağı gibi isimleri olan dağlar, mağaralar. Mağara eğlencesi genelde sazlı sözlü toplantılar.Gerçek bir mağaranın içi ev gibi döşeniyor. Bir diğer eğelnce keklik avı on gün süren av törenleri bunlar. At yetiştirenler ise çiftliklere gidiyor, at delisi olanlar biraraya geliyor.Her türlü sosyal klüp var anlayacağınız gibi.
Sadece dini sohbetlerin yapıldığı sıra geceleri var.Babasının elinden tutup bir ya da çok çeşitli sıra gecesine götürdüğü çocuk böylece kendi kültürünün tüm inceliklerini öğrenerek yetişiyor.Genç yaşından itibaren sıra gezmeye başlıyor ve bir yetişkin eğitiminden geçiyor. Hiç okula gitmesi bile eğitiliyor toplumun eliti tarafından. Şanlıurfa’da müziğin nefes aldığı, geliştiği yerler sıra geceleri .Bu gecelerde usta çırak ilişkisi içinde müzik öğretiliyor ve icra ediliyor. Tenekeci Mahmut Güzelgöz’ün anlattığı ;”Burada Urfalı; türküyü, gazeli.hoyratı, şarkıyı,makamı, üsulü, notayı öğrenir.Müzik terbiyesini burada alır.” Tenekeci Mahmut dünyadan göçmüş amam ondan derlenen bilgiler bir kitaba dönüşmüş. “Sıra geceleri bir cemiyet gibidir.Keklik , at gibi hayvanlara merakı olanlar kendi aralarında grup oluşturur, sevdikleri konuları konuşur, bilgi alış verişinde bulunurlar. Sıra gecesi bir lobidir. Urfa’nın çeşitli sorunları sıra gecelerinde konuşulur ve tartışılır, karara bağlanır.Düşman işgalinden kurtulması için planlar sıra gecelerinde yapıldı. Sıra gecesi bir siyaset mektebidir.Sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneği olan sıra gecelerinde toplanaan paralar yoksullara yiyecek, giyecek alımında kullanılır.Sıra geceleri edebiyatın,şiirin konuşulduğu nezih bir sohbet ortamıdır.Sıra geceleri baştan sona muhabbettir, musikidir, edebiyattır. Ariflerin söze geldiği, çırakların dize geldiği, şiirlerin saza geldiği gecelerdir.” Bunun anlamını Urfa’da gördüğünüz beyefendi insanlarda anlıyorsunuz. Bunun en güzel örneklerinden biri Ticaret Odası Başkanı İsmail Demirkol. Gerçek Osmanlı beyefendisi bir kimlik olan İsmail bey Urfa’da insanın nasıl eğitildiğini anlatıyor bana.:”Burada arkadaşlıklar 40-50 yıl sürer.Babaların çoçukları da aynı şekilde dost olur.”
Sıra gecelerinde genellikle geleneksel “yüzük fincan” ya da “Tolaka” oyunu oynanırmış. Sırada en önemli bir diğer özellik menünün ne olacağı önceden saptanmış oluyor, kimse ne daha az ne daha fazla yapabilir.Kimsenin kimseye üstünlüğü olamaz. Kurala uymayan ceza alıyor. Bu anlattığım her şey yüzlerce yıllık geleneklerle, kurallarla belirlenmiş ve herkes bu kurallara uyarak 40-50 yıl dostluğunu, işini götürüyor. Bugün İstanbul’da orta halli insanın, yoksulun sosyal yaşamı yok.Kültürel olarak örgütlenmemiş bir yapıda mutsuz ve şiddet mahkumu.Oysa Urfa’da her sınıftan insanın sosyal yaşamı, arkadaşları, eğlenceleri var.Urfalı , belki bu nedenle yumuşacık. Kavga sevmiyor ama silahı seviyor. Urfalının yaşamında şiddet yok .Aile içinde asla kadına şiddet kullanılmıyor. Kadın zaten evin tek hakimi.
Kadınların da kendi sıra geceleri var. Kadınlar evlerinden başka bir mekan kullanamıyor. Onların özgürlüğü erkeklerin evden çıkıp gitmesi , böylece rahatlayan kadın kendi istediği komşuluğu, eğlenceyi yaparak rahatlıyor.Ama burada da kurallar var. Herşeyin adabına göre yapılması esas. Kadınlar düğün,kına gecesi gibi eğelenceler de aktif daha çok. Kadın ve erkek dünyası ayrı örgütlenmiş . Farklı dünyaların eve yansıması da selamlık ve haremlik olarak.Hala Urfa evinde kadın ve erkek mekanları ayrı tutuluyor. Apartmanlar bunu bozan yeni yerleşim birimleri.
Urfa’nın kültürel ve sosyal yapısı bilimsel olarak incelenerek Türkiye’nin yitirdikleri bir senteze dahil edilebilir. Türkiye büyük kentlerde, taşrada yok olan sosyal yapının sadece arkasından baktı. İnsanların büyük bir boşluğa düşmesine neden oldu. İşte Urfa’ya terör bu nedenle girmedi. Giremedi. Bunları bilmeden Urfa’da taş taş üstüne konmasın derim.

 

ÖTEKİ

Mart 24 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

KENDİ KİMLİĞİNİ EKSİKSİZ TANIMLAMAYAN “ÖTEKİ” NE GEÇİT VERMEZ
“Kişisel yada kolektif kimliğin özdeşleştiği değerler sistemi ne kadar belirgin ise, birey kendini ne kadar eksiksiz ve nihai olarak tanımlamışsa, o bireyin yada toplumun kendi dışındakiler ile arasında oluşturduğu sınırlar o kadar kesinleşir. Ayırımlar belirginleşir. Kimlikler birbirlerine geçit sağlamaz olurlar. Kimlik gücünü bu sınırlarla korunmuş aidiyet duygusundan alır.
Ancak kişiyi yada toplum kimliğini tanımlarken bu kimliği statik, değişmez bir yapıya indirgediğinde tehlikeli boyutlar da alabilir, ve yaşadığımız ve gördüğümüz hep almakta da. Kimlik, henüz tanımadığı için yabancı diye tanımladığı hiçbir kimseyi kapısından içeriye sokmayan bir eve yada ev sahibine dönüşebilir. “*
Türkiye çoklu kimliğini kabullenmekte zorluk çekiyor. İdeolojik bölünmüşlükler ve şartlanmışlıklar ,maalesef, kimliğimizin her yönüyle onaylanmasını imkansız kılıyor. Bu da kimliklerin çarpışmasına ve düşmanlığına neden oluyor.
 

GAGAUZ YERİNİN KADINLARI

Mart 11 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Gagauz Yeri; Moldova’nın güneyinde yaşayan ve sayıları 170.000 civarında olan Gagauzların yaşadığı bölgedir. 1995’de bağımsızlığını ilan eden Gagauzlar’ın başkenti Komrad. Diğer iki kentleri Çadır-Lunga ve Volkaneşt. Ortodoks hıristiyan olan gagauzlar Türkler, gagauzca konuşurlar. Yani türkçenin Oğuz lehçesi olup bizim dilimize çok yakın.
 

dernekler

Şubat 24 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Hayatım boyunca kamu yararını önde tuttum.
Daha “Kültürevi” hiç kullanılmazken İstanbul’da Pimapen KÜLTÜREVİ’ ni kurdum ve 7 yıl yöneticilik yaptım. Sayısız konferans,panel,kitap ve sergi sığdırdım. Levent’teki yerimizde ilk kez bölge çalışması yaptım. Bölgede 3 milyon insan yaşıyordu ve sosyal alan yoktu. Tüm dernek ve sivil toplum kuruluşlarını davet ederek Kültürevi’nde biraraya getirdim. Koordinasyon sağladım. Birlikte çalışarak bölgesel çalışma yapmaya başladılar. Sonra ben Osmanbey’e taşındım.

İlk kez hariciyeci olmayanların kurduğu Çin Ve Türk Kültür ve Dostluk derneği’nde kurucu üye ve ikinci başkanlık yaptım. Çinli dostlarla birlikte çok iş yaptım.

Sadece Güneydoğu’da çalışan kadınlar için üreten Anakültür ‘de kurucu üye ve yönettim kurulu üyesi olarak beş yıl G.Doğu’da kadınlara,genç kızlara dönük çalıştım.

KA_DER’in kurucu üyesi ve yönetim kurulu üyesi olarak çalıştım. KA_DER’in proje olarak en ateşli savunucularından oldum.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi’nde yıllarca çalıştım. Şu anda da Yönetim Kurulu üyesi ıolarak görev yapmaktayım.

Bursa’da bulunan Onko-Day kanser derneği üyesiyim. Onur üyesiyim ayrıca. Çok destek verdiğim derneklerden biri.Çalışıyorum halen.

Bir çok kadın derneklerine katkıda bulundum ve destek verdim.

Türk ve Yunan kadınlarının barış çalışmalarına katıldım. WİNPEACE isimli kuruluşla Atina’da yapılan toplantıya katıldım. WİNPEACE çalışmalarını sürdürmektedir.

Rotaryen ve lioness’lere çok sayıda konuşma yaptım. Konuşmacı olarak davet edildim.  

ANADOLUNUN KAYISI ÇİÇEĞİ

Ocak 31 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Malatya , M.Ö. 7000 yıllarından itibaren mağara iskanı ile başlayan yaşamının zenginliğini kayısı çiçekleri olarak kucağınıza döküveren bir kent. Anadolu’ nun binbir rengini, sentezini Malatya’ da önünüze seren bir kültür hazinesi var.
Malatyalı okurlarım ve sevdiklerimle kentte buluşunca derin bir nefesle her şeyi yüreğime yerleştirdim.
Olağanüstü mutfak kültürü, harika çarşı pazarı, Selçuklu’ nun ilk dönem eserlerinden Ulu Camii’ nin görkemi, çarşı mahallesindeki Çarşı Camii kiliseden dönüştürülmüş kocaman bedeni ve elbette kayısı ya da mişmiş.
Evliya Çelebi sebze ve yemişleri öve öve bitiremez zaten. “Dağlarında keremgüv adında kudret helvası olur.Allahın emri ile gökten yağar. Meşe ve Pelit ağaçlarının yapraklarında bulunur Dağlarında pazı,kırlarında ıspanak,lahana ve sebzeleri boldur. 7 türlü ayvası, 20 türlü elması vardır. Dürbül üzümü ve kirazı meşhurdur.”
Çevre konusunda neleri kaybettiğimizi güzel anlatıyor değil mi? Ne güzel doğallıklar kaybolup gitmiş . Gitmekte.
Malatya mutfak kültürünü koruyan bir kent. Malatya Belediyesi “Geleneksel Yemekler Yarışması” düzenleyerek buna öncülük ediyor. Yerel yönetimlerin yerel kültürün korunması ve çevre korumada en önemli etken olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde yerel mimari çok önemli. Malatya evlerinden bir sokak kalsaydı keşke! Malatyalı olmayı çocuklarınıza öğretirken onların birbirinin aynı, kişiliksiz apartmanları mı göstereceksiniz diye düşünüyorum. Malatya Evlerinden bir sokakta, okulda ya da çayevinde oturan çocuk, gençlerin ruh hali elbette , dha farklı olacaktır.
Mutfak kültürü dedim ama hiç söz etmedim. Bana harika kiraz yaprağı dolması yediren hanımlara hayran kaldım.Dut yaprağı, marul sarması, pancar yaprağı, soğan dolması ve Ege’ nin kabak çiçeği dolması…
Ne kadar doğal , sağlıklı yemekler vardı. O değişik Malatya tarhanası çok hoşuma gitti. Pirpirim çorbası, döğme çorbası, keşli çorba… ister soğuk yap yazın iç, ister sıcak sıcak kışın.

Kent kültürüne sahip Malatya diğer kentler gibi erozyona uğramakta. Kültürümüze sahip çıkmak sadece eskiyi olduğu gibi korumak değildir. Binlerce yıldan bugüne bir sentez olarak ulaşan kültürümüz gibi , bundan sonranın sentezini de başarmak gerekiyor.
Malatyalılar kentinize sahip çıkmanın gerekiyor. Ona ruh veren sizin sahiplenmeniz. Burası politikacıların, İller Bankası2nın ya da filanın değil sadece içinde yaşayan insanlarındır. O nedenle Malatya’ nın tarihi, arkeolojisi, ermişleri, Bervanik baskıcılığı, çevresi sizin sorununuz. Malatya’nın maddi ve manevi her şeyine sahip çıkın. O size bırakılmış bir miras. Para etmiyor diye Bervanik baskıcılığına burun kıvıran gencin babası ona bu sevgiyi vermek zorunda.
Bol suların gürül gürül aktığı Malatya tarih boyu Anadolu ve Mezopotamya arasında köprü kenttir. Bugün de bu önemini tekrar ele geçirebilir. Bölgenin sosyal ve kültürel etkinlikler merkezi olarak bir cazibe merkezi oluşturur. Anadolu kültürünü İstanbul’a, İstanbul’ un sanat ve sosyal etkinlik birikimini Anadolu’ ya taşıyabilir. Malatyalılar eminim geleceği görmek istiyor. Gelecek gönül gözüne ve akla ihtiyaç duyar.
NEVVAL SEVİNDİ
 

SİHİRLİ KENT İSTANBUL

Ocak 31 2003Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

“Hakiki sanat muhteşem bir şehir vücuda getirmek ve halkının kalbini saadetle doldurmaktır.”2.Mehmed,Fatih Camii’nin vakfiyesine yazdığı mukaddemede böyle der.
Roma İmparatorluğu olan Kostantinopolis’ten bir başka cihan İmparatorluğunun eline geçen İstanbul Osmanlılarla 600 yıla yakın yaşadı.İstanbul hep bir dünya ve imparatorluk başkentinin zenginliğini taşıdı.İmparatorluk mikrokozmosunun Türk,Rum,Ermeni,Musevi ve İtalyan sakinleri için İstanbul bir toplanma yeriydi.İbni Batuta’ya göre her yıl belirli bir vergi ödemesi gereken frenk tarafı çoğu kez baş kaldırır ve iki taraf savaşa tutuşurlar.Aralarını ancak Papa bulur. Hemen hepsi ticaretle uğraşırlar.
İki kıtada iki parça olan İstanbul kenti Osmanlıların eline geçince Batılılar için daha gizemli bir Doğu kenti olmuştur.Dillere destan Kostantinopolis haremler,Doğulu dilberler,saltanat ve baharatın kokusuna bulanır. Camilerle donanan İstanbul özellikle buna mistik bir hava katar.
Kentte cami yaşamın merkezinde yer tutar.Temiz bir ibadethane olarak şadırvanında abdest alınılır,namaz kılınır ya da Kuran okunur.Cami ibadet için olduğu kadar eğitim için kullanılır.Medreseler yiyecek,barınma ve eğitim hizmeti verir.Külliyeleriyle hastane,aşevi, han gibi özellikleri de bünyesinde barındıran camiler kentin ekonomik dokusunun bir parçasıdır.Mali kaynak,şehirde evlere,su sistemlerine ve çarşılara sahip olan vakıflar tarafından sağlanırdı.Osmanlının listeleme ve düzenleme tutkusu tüm vakıf kuruluş senetlerinde belgelenmiştir. Osmanlı yazılı her türlü belgeye ve dökümana sahip çıkarak yönetim bünyesine yerleştirmiş bir anlayışa sahiptir.
Manzara seyretmek Kostantinopolis’in en büyük sefasıydı.Su ve mimarinin karışımı öylesine çekiciydi ki,şairler Boğaziçini iki zümrüt arasındaki elmas,cihan imparatorluğunun yüzüğündeki mücevher olarak betimlerdi.Bol güneş ışığının ve güzel manzaranın keyfini Türklerden başka bilen yoktur diye yazar bir İngiliz mimar 19.y.y.’da.Manzaraya daha çok hakim olmak için yapılan gemi pruvası misali cumbalar kent yaşamında çok önemlidir.
Bugüne gelirsek Türklerin manzara keyfinin sürdüğünü çevremize şöyle bir bakarsak görebiliriz.Cadde seyretmeyi bile “manzara” kabul eden anlayış denizden asla vazgeçmez.Cumbaların yerini balkonlar almıştır ve bir sefa yeridir balkon.Yemeklerin yendiği,içildiği mekanlardır.Balkon az ya da çok gereklidir.Güneş açınca parklara,Gülhaneye,deniz kenarına koşan kalabalıklar manzaraya karşı piknik yaparlar.İstanbul çiçek düşkünüdür ve bir çok sokağının adı çiçektir.Yasemin,süsen,gül,leylak,karanfil ve sümbül vazgeçilmez bahçe çiçekleridir.Tekkelerin bahçeleri ve tarikatların sembolleri çiçektir hep Türk kültüründe.Çiçekler gizli aşk dilidir ayni zamanda.El de nergis tutmak “Beni seviyor musun ?”demekti. Kadınlar çarşaflı ama cüretkardı İstanbul’da.
Lale ise gerçek bir Türk çiçeğidir.Sivri taç yaprakları Türk lalelerinin bir karakteristiğidir.Lale 16.y.y.’da Orta ve Batı Avrupa’ya Osmanlı İstanbul’undan dağıldı.
Kahve 16.y.y. ortasında Yemen’den gelir ve ilk kahvehane 1554’de iki Suriyeli tarafından açılır.Paris ya da Lonra kahvehanelerinin ortaya çıkmasından yüzyıl önce.Kahvehaneler kısa sürede erkeklerin sosyal yaşantı merkezi olur.İskambil,domino oynayan veya tütün içerek saatler geçirir erkekler burada.Zengin bölgelerde manzaranın keyfini çıkarmaya müsait iç mekanlar,fakir bölgelerde ise eleman arayanların uğradığı mekanlardır kahveler şimdi de olduğu gibi.Rumların,İranlıların,yeniçerilerin ayrı kahvehaneleri vardır. Peçevi şöyle anlatır:Kimisi kitap ve güzel yazılar okur,kimisi tavla ve satranca dalıp gider,kimisi yeni şiirler getirip edebiyattan laf açar…İmamlar,müezzinler ve yobaz riyakarlar, “halk kahvehane müptelası oldu,kimsenin camiye geldiği yok”diyor.Ulema da “Orası şer yuvasıdır;meyhaneye gitmek oraya gitmekten evladır,”demekte.
Bugün bile bu kavga sürmektedir.Kahvehaneye gitmek çok kez yasaklanmasına karşın sonuçta açılmıştır.Kahve de lale kadar İstanbul’un karakteristiğidir.Bugün de kahvehaneler İstanbul’un her mahallesinde bol miktarda vardır.
İstanbul her zaman alkolle ve adalardan gelen tatlı şaraplarla samimi bir kenttir.Evliya Çelebi’ye göre 17.y.y.’da yaklaşık 1400 meyhane vardır.Bunlar da fetvalarla sık sık yasaklanır ama yasaklar hep delinir. Şarap şiirin de vazgeçilmezidir.Bugün bar sıklığı Türklerin içki sevgisinin değişmediğini sefaseverliğini gösterir.18.y.y.’da İran’da görevli bir Osmanlı sefiri,” Türkiye’de deryaları içerdik,İran’da fincanla çay içiyoruz,”diye hayıflanıyordu.19.y.y. ile birlikte rakı sofraları kurulur mezeler eşliğinde.Hamam sefaları da içkili yemeklidir.Harem ve hamamlarda,genellikle erkek gibi giyinen dansözler ud,gitar ve kastanyet eşliğinde kadınları eğlendirirdi.bugün gazino matinelerinde bu tür eğlence bulunur.Yeniçerilerin ve denizcilerin devam ettiği meyhanelerde allı pullu,uzun saçlı köçekler yaptıkları danslarla hayal gücüne hiç bir şey bırakmazlardı.Bugün eğlence anlayışında köçekler ve kadınsı erkekler rol almakta.
Ramazan gecelerini bile eğlenerek geçiren Türk kültürü İslam aleminde tektir.Oruç bozduktan sonra boş sokaklarda bir tür yeme içme ve müzik cinneti yaşanırdı .Minareler arasına mahyalar asılırdı.Sokaklarda yılan oynatanlar,hokkabazlar,falcılar ve karagöz oyunları,Rum ve Yahudi kumpanyaların oynadığı komediler etrafı neşeye boğardı.Bu gün de Ramazan yemekleri lüks otellerde veriliyor, dansöz oynatılan müzikli eğlenceler yaşanıyor.
Kostantinopolis’te müslümanlar ve gayrimüslümler ortak bir yaşam
keyfinde birleşmişlerdi ve yemek alışkanlıkları bile ortaktır.
Lady Montagu Babil kulesine benzetir Pera’yı: “Pera’da Türkçe,Rumca,İbranice,Ermenice,Arapça,Farsça,RUSÇA,sIRPÇA,aLMANCA,fLEMENKÇE, Fr,İng,İtalyanca ve Macarca konuşuluyor.Üstelik daha da kötüsü, bu dillerden on tanesi bizim evde konuşuluyor.Seyislerim Arap;hizmetkarlarım Fransız,İngiliz ve Alman; hemşirem Ermeni;hizmetçi kızlar Rus,diğer uşakların yarım düzinesi rum,garsonum İtalyan,yeniçerilerim Türk.”
Zenginlerimizin evi hala aynı zenginlikte olup buna Filipinliler eklenmiş durumda .Kent yaşamı yabancılarla dolup taşmaktadır.Kentin yerlisi olmuş çok sayıda yabancı da vardır.Amerikalı aileler gibi.
1920 mütareke yılları İstanbul’una beyaz Rus kadınlarının etkisi tartışılmazdır.”Rus başı” denilen kısa kesilmiş saç modasından tutun Florya deniz sefalarının yaygınlaşmasına kadar Ruslar kente yeni modalar ve yaşam tarzı getiriyorlar.Bugün de Rus kadınlar tüm turistik gazinolarda çalışıyorlar,kumarhane,restoran işletmelirinde ve çeşitli işlerde çalıştıkları gibi evlenerek İstanbul’da kalıyorlar.Bale ve müzik gibi sanat kollarında ekollerini yayıyorlar.Fuhuş o dönem olduğu gibi yine Romenlerin,Rusların fuhuşu mesken tuttuğu kenttir İstanbul. Hatta Mazhar Osman :Rus ordularına 600 sene karşı duran İstanbul,Rus orospularına mağlup olmuştu .”der.
Dünyada başka hiçbir kent İstanbul kadar şaşırtıcı bir çeşitlilik göstermez.O dönem Robert kolej müdürü bu çeşitliliği tarifler:
“Kentte yeşeyenler,farklı ırklar,çeşitli milletler, değişik diller, özgün giysiler ve çatışan inançlardan oluşan garip bir yığın görünümü sunmaktadır;bu olgu kente sadece insan manzarası olarak tanımlanabilecek bir ortak payda kazandırmakta,ancak herhangi bir sosyal bütünleşme veya herhangi bir ortak bir kentsel yaşamın gelişmesini olanaksız kılmaktadır.”
Bugün tartışılan varoşlar sorunu,ortak bir kent yaşamının olmaması sorunu çok eski bir kent kimliği gibi İstanbul’da.O dönemdeki karmaşa ve renklilik aynen sürmekte.Varoşlar genelde kendi içine kapalı ve ayrı bir yaşam tarzını sürdürmekte ama İstanbul’un gece yaşamı sürmekte.Varoşlar şimdi buna kendi meyhane bar anlayışlarıyla katılmakta hatta .Kendi şarkıcıları,gül yaprakları döktükleri gecelerle kamuda olmaktalar.İstanbul bir bütün değildir ve hiç olmamıştır.
1920 toplumsal örgütlenmesinin içinde Rum ortodoks ve protestan kiliseleri,Ermeni apostolik kilisesi ve çok geniş cemaat faaliyetleri,Erme ni protestan kilisesi,Bulgar katolik ve ortodoks kiliseleri,Rus ortodoks kilisesi,Fransız katolik kilisesi,İngiliz kilisesi,Fransız protestan kilisesi, protestan birliği kiliseleri vardır.Çok sayıda cami,vakıf,çeşme,türbenin yanısıra İran camileri ayrıdır.İstanbul’da 177 derviş tarikatları faaliyettedir İstanbul’da.Tarikatların farklı tekke sayıları vardır. En çok tekke Nakşiyelerdedir.Tekkelerin haftalık resmi törenleri varıdr,her tarikatın özel bir günü olur.Çok sayıdaki müritlerin çoğu işadamları,memurlar,meslek mensuplarıdır.Haftalık ortalama 15000 kişi katılır tekke ayinlerine.Bugünden farkı bunları denetleyen Meclis-i Meşayih denilen yedi üyeden oluşan dervişler kurulu yönetimi varıdr.Bunlar teftiş yaparlar.Özel tekkeler devlet fonlarından yararlanamazlar ancak kurulun denetimine tabidirler.Tekkeler camilere göre daha yakın kardeşlik bağının oluştuğu merkezlerdir.Kent homojenliği olmayan sosyal dokuya birlik duygusu aşılar.
Mason locaları ve sinagoglar yahudi cemaati etkinlikleri de yaygındır.
1920’de bir bankacının söyledikleri İstanbul’un bir servet merkezi olmak için her avantaja sahip olduğudur.Finans merkezi olma yolundaki istanbul bunu kanıtlamakta bu günde.
İstanbul ,Yakındoğu’daki coğrafi konumu ve siyasi önemi nedeniyle, her zaman mülteciler için cazip bir merkez olmuştur.Anadolu’dan,Kafkasya’dan,Volga’ya kadar uzanan Güney Rusya’dan ve bütün Balkan ülkelerinden gelen yollar İstanbul’a çıkar.
İstanbul hiç mültecisiz kalmaz yüzlerce yıl.1920’de yardıma muhtaç mülteciler Bolşevizmden kaçan Ruslar,Ermeniler,rum,polonyalı,finlandiyalı,Letonyalı,isveçli ,alman ve italyan bulunmaktadır.Yaklaşık toplamı yüzbin olan mülteci kitlesi.
Tüm bunlarla kent toplumsal bir karakter sunar bize.Simgeleriyle bir dünya kurar.Bize kurduğu dış çevre özgün bir bileşimdir. Her simge bir çağa simgesi vurur ayrıca.Geçmişle nerede bağlanacağımız sorusu da burada kapıdan içeri girer.Büyülü kentler hep melezdir.Asla tek bir tarza sığmazlar.Castel Sant’Angelo ve Tiber ne kadar Roma ise daracık sokaklar,küçük meydanlar,arka sokaklardaki kiralık odalar,merdivenlerdeki çiçekler,gitar sesleri,gençlik,din ve aşk da bir o kadar Roma’dır.Binbir renk ,çeşit demektir Roma.Çok eskidir ve çok özel bir tadı vardır.İstanbul’da da binbir dil,din,insan ve aşk yaşar.Roma gibi kedili bir kenttir ayrıca.İstanbul’un üstünlüğü cömert yaradışlı güzelliğidir.Yedi tepe,üç deniz Haliç’le ve bir yığın perspektiv imkanı.Mimari ve perspektiv birbirinden çok farklı bir çok İstanbul yaratır.İstanbul denizin koynundan hiç çıkmaz ve onunla var olduğunu bilir.Buradaki çeşitlilik çağdaş kısırlığı yenecek tek yoldur.Sihirli bir kent olması bu nedenledir.
İstanbul bir sentezdir,Büyük Sinan bu nedenle bir cami,bir köprü değil bir kent düşlemiş ve yapmıştır.Kentin dünüyle ilgilenmeyenler bugünü de yaşayamazlar.Kostantinopolisle İstanbul sarmaş dolaş yatakta dönüp duran sevgililer gibidir.
NEVVAL SEVİNDİ

 

Sayfa 7 / 8« İlk...«45678»