Kültür-Antropoloji

Nizar Kabbani

Ekim 21 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Arap şiirinin önemli ismi Nizar Kabbani; “Seni seviyorum
öyleyse varım
şu an.”
der şiirinde. Sevmek hoşgörünün nefes alabildiği tek iklimdir. Orada hoşgörü denen köprüler açık ve davetkardır. Sevginin kıyısız denizinde hoşgörü ılık rüzğarlarla yelkenini doldurur. Binlerce yıllık geçmişi olan Anadolu topraklarında hoşgörünün çok özel bir yeri vardır. Bizim kültürümüzün temeli olan hoşgörü Anadolu topraklarına varmamızla yeni bir ruh bularak değişime uğramış, bugüne kadar varlığını koruyabilmiştir. Kültürümüzdeki hoşgörüyle övünüyoruz da , peki o bugün nerede? Mevlana’nın dediği gibi “beni yediyüz yıl sonra anlayacaklar”, bazı şeylerin yaşama geçmesi tarihi süreçlere bağlı. Buna ise, insan ömrünün sınırlarıyla bakmak dar görüşlülük olur.
İnsanlığın uzun kültürel tarihinde eski öğretiler, mistik inanışlar ve dinler insan ruhunu beslemekle insanın ruhsal dünyasının genişliğini anlatmaya çalışırlar bize. Tek sınırsız kaynak insanın ruhsal ve zihni kapasitesidir. Biz onu kullanmayı unuttuysak ya da bilmiyorsak bu onun yok olduğu anlamına gelmez. Sadece bizim bilmediğimizi gösterir. Unuttuklarımızı hatırlamamız gerektiğini. Nefret ve düşmanlık kültürünü yenerek yeniden var olmayı öğrenmemiz gerektiğini gösterir. Batı kültürünün yerleştirdiği ve modern zamanların beslediği rekabetçi kıskançlık kültürü başkalarının felaketi üstüne kurulu hiyerarşik mutlulukların anlamsızlığı kaçınılmaz şekildi sırıtıyor artık.
Bunca mutsuzluk, bunca hastalık insanoğlunun bedenini ve ruhunu kemiriyor. Ruh olmayınca beden sadece bir ceset çünkü. Onu sürüklemek zorlaşıyor. Ruh olmayınca iş, evlilik bir rutin angarya sadece. Ruh olmayınca diplomalar işe yaramaz ansiklopedik bilgiler haline dönüşüyor.İnsanın enerjisini veren sevgi zihinsel bir dinamo elbette. Aşk bu nedenle bu devinimin motoru. Hoşgörü tüm bunların üstünde her şeyi sarıp sarmalayan bir ince tül bulutu. Ona sarınmadan gerçek sevgiyi yaşamak ve hissetmek mümkün değil.
İşte bu yaşama sevincini şairler bize anlatır bir kaç dizede.
“Belirsiz
Minnacık solgun bir ışığım-
Güzün hüzünlü yılıdızları gökyüzünün sönerlerse
rüzğardan
- varsın sönsünler- ben ışıtırım.”
Ermeni şair Zahrad ‘ın bize ilettiği gücün yanında paranın, evlerin ne anlamı olabilir ki? Bu denli büyük bir gücün kullanılması zaten her şeyi getirir insana. İçini ve gönülünü dolduran her şeyi.

“Bugün Ahmet benim /ama dünkü Ahmet değil” der Mevlana. Eğer değişmeden yürüyorsak yaşam yolunda her şeyin değişmezliğinden yakınır dururuz. Oysa yakındığımız değişmeyen kendimizdir. Rutin ve sıkıcı olan kendi yoksul ruhumuzdur. Başkalarını ve kendini bir türlü affetmeyen ruhumuzdur bizi kendi kanımızda boğan. Bunun öfkesi yıkıcı bir sel gibi kendimizi , çevremizi ezer durur. Öfkenin kızıl renginde tüm insani duygular bir girdaba teslim olur.
Hoşgörünün derinliğini tasavvufta bulmamız bir tesadüf değildir. Yüzlerce yıllık birikimin elene elene, süzüle süzüle geldiği son duraktır tasavvuf temel felsefe olarak. Bugün dünyanın aradığı akıl ve gönül beraberliği onun koynunda buluşur. Bugün onu yeniden irşad etmek için bugünün, anın gizemini de ona katmalıyız. Yeni yüzyılın yeni felsefesi bu ruhtan doğmayı bekliyor hoşgörüyle. Onun gülümseyerek izlediği arayışlarımız yitirdiklermizin azlığından değil, gönül gözlermizin körlüğünden. Gönül gözü olmayınca neyleyim…
Ölmezlik kaynağı bu derin aşk kültürmüzde yatıyor. Sınırsız gücümüzün varlığını bilmek ve onu kullanmayı öğrenmek ciddi çaba istiyor. Çaba harcamadan cebimizi doldurabiliriz, ama gönlümüzü dolduramayız. Kendini tanımadan ötekini tanımak, kendini sevmeden başkasını sevmek mümkün değil. Sevgi ve hoşgörü evreni önce içimizde yarattığımız bir dünyadır. Sonra onu dışarıya yansıtabiliriz. Dünyamız bizim yansıdığımız bir aynadır. O dünyayı biz kurarız.
“Ben bir denizim/ kendi varlığı içinde taşan/ uçsuz bucaksız/ alabildiğine geniş/ kıyısız,hür bir deniz.” Mevlana bu toprakların ve kültürün özgün sesi olarak yüzlerce yıl öncesinden sesleniyor. Bize düşen insanın bu aydınlık yüzünü yeni bir yüzyıla taşıyabilmek. Aydınlıkla karanlığın kavgasında hoşgörünün ılıman iklimini yeryüzüne kıyısız bir deniz olarak hediye edebiliriz.
NEVVAL SEVİNDİ

 

Hz.Mevlana

Eylül 6 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Mesnevi şöyle başlar:

İŞİT
Bu ney neler anlatıyor;
Dinle, ayrılıklardan nasıl şikayet ediyor

 

Kadın Eserleri Kütüphanesi

Temmuz 21 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Kadınlarla ilgili ezberleri bozduk

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, Türkiye’nin ilk kadın konulu kütüphanesi. Amacı, Osmanlı’dan günümüze Türkiye’de kadın konusunda yayımlanan yapıtları toplamak, gelecek kuşaklara aktarmak ve kadınlar hakkındaki ön yargıları belgelerle yıkmak

 

UTESAV

Temmuz 21 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

UTESAV’IN 20 Mayıs 2004 tarihinde düzenlediği, “İletişim Çağında İnsanın Yalnızlığı ve Yalnızlaşan İnsanın İç Sığınağı” konulu panelde konuşan Prof. Dr. Edibe Sözen, geleneksel hayattan kopan nesillerin giderek yalnızlaştığına dikkat çekerken, gazeteci-yazar Nevval Sevindi ise yalnızlık hissinden kurtulmak için kendi içimize, kendi kültür köklerimize dönmemiz gerektiğini söyledi.

İsrafil Kuralay: Uluslararası Teknolojik Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı (UTESAV)’ın düzenlediği “İletişim Çağında İnsanın Yalnızlığı” paneline hoş geldiniz. Bugün bu toplantıda sizlere iki değerli insan hitap edecek ve görüşlerini bildirecek. Bu iki konuşmacıdan biri, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Üyelerinden Prof. Dr. Edibe Sözen hanım, diğeri ise gazeteci-yazar Nevval Sevindi hanım. Bu iki değerli ismin ortak özelliği, iletişimlerinin gerçekten yüksek olması; toplumun her kesimi tarafından ilgi görmeleri ve değişik ortamlarda ikisinin de bulunmuş olmasıdır.

Bu nedenle, bir iletişim paneli için isimlerin isabetli seçildiğini düşünüyorum. Cidden çok ilginç ve mânidar bir konu. İletişim, iletişim diyoruz ama, bu çağın insanı daha bir yalnız ve içine kapalı gibi duruyor. Demek ki, eksik olan, eksik giden bir şeyler var ki, böyle bir başlıkla panel düşünülmüş. Bu panelde, iletişim konusunu ve iletişim içerisindeki insanın pozisyonunu değerlendireceğiz.

Ben de bu vesileyle, iletişim konusunda birkaç söz etmek istiyorum. Sözde yaşadığımız çağ iletişim çağı, enformasyon çağı, bilgi çağı gibi sıfatlarla adlandırılıyor. İletişim kelimesi de gerçekten dillerde çok fazla dolaşıyor. İnsanların iletişim kurmasından, kuramamasından yakınmalar oluyor. Ne var ki, iletişim çağının ne olduğunu çok fazla anlamış ve algılamış değiliz. Her gün milyonlarca enformasyonla, lüzumlu-lüzumsuz bilgiyle karşı karşıya kalıyoruz ve bu enformasyon çokluğu karşısında, ne yapacağımıza dair tavrımızı belirlemede zorluk çekiyoruz. Bu enformasyonların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu ve bizi ne kadar ilgilendirdiği konusunda da kuşkularımız, endişelerimiz, tereddütlerimiz var. Gerçek şu ki, hem yüz yüze iletişimimizde sorunlar var, hem de kitle iletişimi ile ilgili sorunlarımız var.

Kitle iletişim araçları hızla gelişirken, aile içi iletişim, yüz yüze iletişim ve insanlar arası iletişimde sorunlar baş göstermeye başladı. Bir yönüyle, teknolojinin gelişmesi iletişimin hızlanmasına, enformasyonun hızlanarak dönüşmesine vesile olurken; diğer taraftan insanlar arası iletişimin kopmasına, aile içi iletişimin kopmasına sebep oldu. Bugünkü toplantıda, uzmanlar bu konulara değinerek, problemin nereden kaynaklandığına dair bizlere bilgi verecektir. Şimdiden iyi bir konuşma olacağına inanıyorum.

İLETİŞİM ÇAĞINDA İNSAN YALNIZ MI?

Bu arada sayın konuşmacılardan dinlemek istediğimiz bir tahlil de, gerçekten bugün iletişim, insanları yalnızlığa itiyor mu? Yani panelin başlığındaki tesbit doğru mu, iletişim çağında insan yalnız mıdır? Yani paradoks gibi, çelişkili gibi duran iki durum söz konusu. Hem iletişim çağından söz ediyoruz, hem de insanın yalnızlığından. Ama bu çoklu enformasyon bombardımanı altında insan bazen kendini yalnız hissedebiliyor, kendi kişiliğini bulmada ve iç huzura ermede problemler yaşayabiliyor. Halbuki bizim kültürümüz sözlü kültüre, şifahi kültüre dayanan bir gelenekten geliyor. Bizim kültürümüzde sözün büyük ehemmiyeti var. Sohbet halkaları, hasbihâl meclisleri bunun örnekleridir. Kahvehane toplantıları, dost meclisleri bu kültürün yansımalarıdır. Hatta geleneksel eğitim metodumuzda da, yüz yüze, bire bir eğitim modeli söz konusudur. Hocanın dizinin dibinde şifâhi olarak eğitim görerek bilgimizi tamamlıyoruz. İcazet alıyoruz. Ne yazık ki, son yıllarda iletişimdeki hızlı dönüşüm ve buna bağlı olarak kitle iletişim araçlarındaki hızlı gelişme münasebetiyle, bir internet hadisesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu bize ne getiriyor veya bizden neyi alıp götürüyor, bunu muhasebesini ve tahlilini iyi yapmak gerekir.

Eski gelenekleri yok ederken, ne yazık ki yeni bir gelenek oluşturmaya da imkân vermiyor. Acaba bu yeni iletişim toplumu veya enformasyon toplumu nasıl şekillenecek? Bu parçalanmışlığın insanlar üzerindeki etkisi, sosyalleşmemiz üzerindeki etkileri neler olacak? Bunlar, üzerinde ciddiyetle durulması gereken hayatî sorular.

İşte, bir taraftan hızlı bir iletişim ve ulaşım ağı içerisinde bulunuyoruz. Kentleşmenin getirdiği sorunlar var; hızlı trafik akışı var falan var…Bu sebeple birçok şeyi derinlemesine anlamaya ve algılamaya zamanımız olmuyor. Evlerimize çok geç saatlerde gidiyoruz. Eşimizle, çocuklarımızla çok az bir arada kalabiliyoruz; onlarla yeterince iletişim içersinde bulunamıyoruz. Bütün bu saydığımız problemleri sıraladığımızda gerçekten de, ‘iletişim çağında, iletişimsizlik içersindeyiz!’

Şimdi, konuşmalarını yapmak üzere, sözü Prof. Dr. Edibe Sözen’e veriyorum. Buyurunuz hocam…

NESİLLER GİTTİKÇE YALNIZLAŞIYOR

 

Kanser

Nisan 2 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

meme kanserine yakalanan erkekler için dayanışma:  

geçmiş

Mart 4 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Girit, Balkan yazılarıma bir çok mektup aldım.geçmişini arayan ne çok insanımız var. Kırık dökük anılardan aile öykülerini toplamaya çalışanlar….nedense bir önceki kuşak hiç annesi,babası veya büyükleriyle ilgili öyküleri merak etmemişler.Hiç bir şeyi belgelememiş ,kayıt altına almamışlar. Atılan ,yakılan,çöpe verilen,eskicilere mandal için satılanları dinledikçe insan saçını başını yolar.Bu ne duyarsızlık yarabbi!Sanki ağaçta yetiştik, geçmişi bu siliş unutuş nedir?
Şimdi madem bu konuda duyarlılık gelişti.Geçmişini arayanlar mektup göndersin.Birbirine eklenecek öykülerle bir şeyler öğrenme şansımız olur. Fotoğrafları,mektupları atmayın. Onlar tarihi belgeler .
Lütfen yazın.  

KA_DER

Mart 4 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KA_DER) kurucuları arasındayım.Yönetim Kurulu’nda çalıştım. 1998′de STV ana haber sonrası yorumda ondan bahsettim.  

Sevgi Şöleni

Mart 4 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

Güneydoğu’da 1997′de kurduğumuz ANakültür derneğiyle 5 yıl bölgede sadece kadınlar ve kız çocukları için çalıştım.
İLk 8 Mart Sevgi Şöleni konuşmamı Urfa’da yaptım. Yüzlerce kadın,genç kız geldi.  

yaratıcı ruh

Şubat 5 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

YARATICI RUH
İnsan yaşamı dünden bugüne kalan bir hediye olduğu için başımıza gelenleri bağrımıza basmalıyız. Çünkü yarın tüm hızıyla yine üstümüze gelmeye hazırlanan bir kaplan gibi gerilmiş bekliyor. Belki üstümüzden geçip gider, belki bıyıklarını yalayarak kemiklerimizin başında oturur.
20. yüzyılda en önemli değişim hızda yaşandı. Bugün ise hız tümüyle görkemli bir tahtta oturuyor. Daha önce Marco Polo’nun yedi yılda gittiği Çin ellerine bugün saniyenin yedide birinde ulaşabiliriz.
Yüzyılın bu temposu Atlas okyanusuna kablo döşemeyi düşünen insanlar tarafından 1850’lerde belirlenmeye başlamıştı aslında. Atlas Okyanusunu bir telle nasıl edip de geçmeli? Telgrafı borçlu olduğumuz Mors bile böyle bir planın hesaba sığmaz bir cüret olduğunu söylüyor.Çok defa olduğu gibi bu işte de bir raslantı sonucunda parlak girişim gerçekleşiyor. Gisbrone adında bir ingiliz mühendis sermaye bulmak için NewYork’a dönüyor. Burada bir Protestan rahibin zengin olan oğlu Field ile karşılaşıyor. Genç yaşta büyük bir servet. Bu tembellik içinde gerinen kediyle ateşli bir inanç sahibi mühendis ortaklık yapıyor sonuçta. Bu işin devam ettiği yıllarda bu genç adam iki kıtanın kıyılarını tam otuz bir defa gidip geliyor. İlk andan itibaren nesi var nesi yoksa bu girişime yatırmaya sarsılmaz bir iradeyle karar veriyor. Bir işi gerçekleştirme alanına aktaran o büyük ateş alev alıyor. Uzmanlarla görüşüyor, izinler için hükümetin başını ağrıtıyor, gerekli parayı bulmak için her iki kıtada da büyük bir savaş açıyor. Liverpool, Manchester ve Londra’daki zenginleri biraraya getiren bir şirketleşmeyi sağlıyor. İki kıta arasına döşenecek dev kablodan , aklın almayacağı kadar çok şey isteniyordu. Bu kablonun bir yandan çelik halat gibi sağlam ve parçalanmaz olması, öte yandan, kolay döşenmesi için de esnek olması gerekiyor. Her basınca,her ağırlığa dayanması ve ibrişim kadar kolaylıkla da boşalması gerekli. En hafif elektrik dalgasının bile iki bin mil öteye ulaştırabilmesi önemli. Fabrikalar bu halatı örmek için çalışıyor. Bir tek kabloyu meydana getirmek için 367 bin mil uzunluğunda, yani yeryüzünü üç defa dolanacak ve dünya ile ay arasında bir hat çekmeye yetecek tele ihtiyaç bulunması kadar hiç bir şey bu projenin olağanüstülüğünü anlatamaz. Fabrikalar bir yıl çalışıyor.3 Ağustos 1857’de iki büyük gemiyle başlıyor proje. Beş gün beş gece kablo döşeniyor. Altıncı gün bir teknik hata yüzünden kablonun ucu denizde kayboluyor. Üçyüz mil kablo kaybediliyor. 1858’e kadar hazırlanıyorlar. Her şey yolunda gibi giderken korkunç bir fırtına patlıyor ve on gün sürüyor. Tayfalardan biri çıldırıyor. İstedikleri tek şey bu uğursuz kabloları denize atmak.Bereket kaptan direniyor. Ama zaman ve sarsıntılar tele zarar vermiştir. Yine yenilgi.
Ortaklar artık yeter diye bağıracak diye beklemekte haklısınız. Field’in azmi sarsılmıyor. Sadece cesaret, bir defa daha cesaret. Filo 1858’de İngiliz limanından üçüncü kez ayrılıyor. Sonunda sözcükler Amerika’dan Avrupa’ya erişiyor. İnsanlığın ortak zaferini büyük bir irade ve inançla aşıyor Field, tek gecede koca bir milletin kahramanı oluyor. Kolombu geride bırakıyor.Şenlik yapanları bir düşmana dönüştüren susuş çok geçmeden geliyor. Okyanusun sonsuz derinliğinde bir kopuş.Tam altı yıl sessiz bir nabız gibi duruyor. Field otuzikinci kez okyanusu geçiyor. İşte sonunda kıtalar arası konuşmalar sağlandı.
Girişimci ruh inanç ve cesaret ister. Her şeye ve herkese rağmen kendi bildiğin yolda cesaretle yürüyenlerin kurduğu bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız. İnsanlığın ortak zaferini damıtan ruh bitmek bilmeyen yaratıcı, koşan ruhtur. O sonsuzluğun maviliğinde bir bayrak gibi dalgalanıyor. Yaşamı anlamlı kılan cesaretin yumuşak patileriyle sevdiği ruhumuzun dikenleridir.
*Yıldızın Parladığı Anlar, Stefan Zweig
NEVVAL SEVİNDİ
1997  

Pop Yıldızları 1998

Ocak 21 2007Yorum Yok Kategori: Kültür-Antropoloji

O yıllarda yaptığım pop yıldızlarıyla röportajlar inanılmaz etkili oldu. Nilüferle yaptığımı Milliyet gazetesindeki köşesinde Güngör Uras aynen yayınladı. pop yıldızları ilk kez kendilerine böylesine derinlemesine sorular sorulduuğunu söyleyerek şaşkınlıklarını belirttiler. Onları maddi ,manevi tariflememe ise çok samimi teşekkürleriyle cevap verdiler. Evet, bir ilki yapmıştım. Pop yıldızlarının kalplerine,yaşamlarına analitik bir bakış,insani bir yaklaşım getirmiştim.  

Sayfa 2 / 8«12345»...Sonraki »