Mutlu Kadın
MutluKadın,Mutlu Aile Sevgili Hanımefendiler ve Beyefendiler; Silivri’nin böyle severek kutladığı bir festivalde ilk kez bulunuyorum. Ve hemen 2. günü buna yetişmiş olmaktan dolayı da aslında keyif de aldım. Beni davet ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Ben 4 aydır Anadolu’yu dolaşmaktayım, en sevilen konulardan birini bugün burada işleyeceğiz. Anadolu’da da Mart ayından beri en fazla işlediğimiz konular: “Mutlu kadın, mutlu aile”, “Kadının toplumdaki ve siyasetteki yeri ne olmalı?”, “Toplumsal kalkınmada kadın neler yapabilir?” üzerine oluyor. Anadolu’nun bu kadar merak ettiği bir konuyu eminim Batının bu ucunda, İstanbul’a bu kadar yakın bir yerde siz daha fazla merak ediyorsunuzdur. O yüzden sizlerle hoş bir sohbet edebilmek için Ömer Bey’in dediği gibi kısa bir konuşma yapacağım, daha çok açılım sağlayacağım. Bu konuda birçok kitabım var, özellikle “Ne Kadar İlgi O Kadar Sevgi” ve “Ne Kadar Sevgi O Kadar Çözüm” bu konuyla alakalı iki kitabım. “Aşk Kapıyı Her Zaman Çalar” ve “Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi” en son çıkan kitaplarım. Bunların hepsi kadın-erkek ilişkisine dair; aile içi ilişkiler neler olabilir, sağlıklı ve daha mutlu bir aile nasıl yaratılabilir, anne-çocuk, anne-baba, kadın-erkek ilişkileri rolleri üzerine.
Sevgili Hanımefendiler ve Beyefendiler; Ben toplumun mutlu olması için önce kadının mutlu olması gerektiğine inanıyorum. O nedenle “Mutlu kadın, mutlu aile” gibi bir başlık koydum. Kadının mutlu olmadığı bir ailenin mutlu olması mümkün değil. Çünkü kadın demek, çocuk demek. Kadının ve çocuğun mutluluğu aynı zamanda ailenin mutlu olmasıdır. Bu da bir ailenin mutlu olması için temel direğin kadın olduğunu gösteriyor bize. Evet, “Neden mutlu olmalı kadın, niye buna gerek var?” diyebilir bazı erkekler. Çünkü kadının ruhsal sağlığı hamile kaldığı andan itibaren çocuğun sağlığı demek. Çocuğun sağlığı, sağlıklı doğup büyümesi ve ruh sağlığı yerinde bir ailede büyümesi de sağlıklı kuşaklar anlamına geliyor. Görüyorsunuz ne zaman “kadın” desek, “kadın” tek başına bir bireyi ifade etmiyor. Kadın toplumun büyük bir kesimini, kadın-çocuk ittifakıyla derhal etkisi altına alıyor. O nedenle eğitimden kadınların daha fazla pay almasını istiyoruz. Çünkü kadının eğitilmesi sadece kadının eğitilmesi olmuyor, onun büyüttüğü çocuğun, gencin, ailenin diğer yarısının hatta eşlerin eğitilmesi oluyor. Gerçekten ben bunu hayatımda çok kez yaşadım çünkü ben oturduğu yerde kitap yazan biri değilim biliyorsunuz; televizyoncu, gazeteci, sivil toplum örgütlerinin kurucusu ve yönetim kurulu üyeliğini yapan, çeşitli aşamalarda çalışan biri olarak toplumun içinde kadınla her yerde birlikte oldum. Güneydoğu Anadolu’da 5 yıl sadece kadın ve kızlarla çalıştım. Hem ÇATOM denilen GAP İdaresinin kurduğu çok amaçlı toplumsal merkezlerde hem de bizim kurduğumuz sadece kadınlardan oluşan Anakültür adlı derneğimizde namus cinayetlerine karşı ve kadınların, kız çocuklarının okutulmasıyla ilgili çalışmalar yaptık. O dönemde henüz hiç kimse oraya gitmiyordu, terörden dolayı girilmeyen bir yerdi. İlk kez girdik ve 5 yılda kadın şenlikleri yapmayı başardık ve varoş dediğimiz gecekondu bölgelerinde kadın çalışmaları yaptık. Bir kadın ne kadar neyi değiştirebilir üzerine çok güzel bir öykü anlatacağım. O bölgede biz kadınları önce okuma yazma kursuna aldık -İstanbul’un varoşlarından biriydi bu- Kadınlar okuma yazma kursuna ilk geldiğinde beyler biraz tedirgindi karılarının akılları çelinecek diye. Sonra bize güvendiler ve kurs başladıktan 1-2 hafta içerisinde normalleşti. Bu kursa devam eden kadınlardan birini anlatacağım; bir Kürt kadınıydı, yaklaşık 40 yaşlarındaydı, hiç okula gitmemişti ve köyünde öğrendiği tek şey evinde halı dokumaktı. İki çocuğu vardı ve kayınvalidesiyle birlikte oturuyordu. Elbette evin içinde hiçbir statüsü yoktu çünkü çocuklar onu cahil gördüğünden ve o da çocuklarıyla iletişim kurmayı beceremediğinden, kimse onu dinlemiyordu. Kayınvalidesiyle zaten inanılmaz kavgalıydı ve kocasıyla sorunları vardı. Okuma yazma kursuna geldiğinde böyle bir durumdayken, kurs bittikten sonra aile içindeki statüsü biraz yükselmişti ama henüz çok farklı değildi. O aralar biz meslek edindirme kursları açtık ve halı hocası bulamadık. O yüzden halı kilim öğretmesi için onun bilgisi olduğundan bu işi ona teklif ettik ve o da kabul etti. Biz onun eğitici olması, öğretebilmesi ve ona bir öğretmen olma kabiliyeti vermek için bir haftalık bir kurstan geçirdik ve halı-kilim dokuma kursunun hocası oldu. Bundan dolayı çok küçük de olsa bir ücret almaya başladı ve evin içinde baya bir söz sahibi haline geldi. Çocukları onu daha çok dinlemeye başladı ve anne olarak saygı görmeye başladı evin içinde. Bu kurs sırasında biz bir de ‘ben’ dili eğitimi açmıştık. AÇEV(ana çocuk eğitim vakfının) yararlı eğitimlerinden biriydi bu. ‘Ben’ dili eğitimi şudur; biz genelde bilmeden iletişim kurduğumuz zaman örneğin eşiniz eve geç geldiğinde kapıyı ilk açtığınızda “Sen nerdesin? Sen zaten hep geç kalırsın.” gibi dikkat ederseniz hep ‘sen kötüsün’ üzerinden konuşuruz. Ama ‘ben’ dili eğitimi kendi duygunu anlatmayı öğreten bir iletişim yoludur. “Ben, sen geç kaldığın için çok üzüldüm, ben bundan dolayı acı çektim” diyerek ‘ben’ üzerinden anlatmadır en kısa tarifiyle. Bu eğitimi de aldı bizim hatun ve aile içinde statüsü inanılmaz yükseldi. Kayın validesiyle sorunlarını çözdü çünkü artık onunla nasıl konuşması gerektiğini biliyordu, sadece kavga etme üzerinden iletişim alışkanlığını değiştirdi. Eşi ona saygı duymaya başladı çünkü o birçok şeyi başarmıştı; okuma yazma öğrenmişti, hoca olmuştu, para kazanmıştı, –para kazanmak inanılmaz bir saygınlık getiriyor- daha önce konuşmaya değer bulmadığı karısı çok bilgi sahibi, konuşulabilir ve davranmasını bilen biri haline gelmişti. Ben onu iyi bir örnek olarak televizyona taşımıştım. Televizyon programına geldiği zaman (program geceydi) canlı yayında şunları söyledi: “Bakın ben bundan bir yıl önce hiçbir şey bilmeyen biriydim. Okuma yazma bilmiyordum, kendi başıma sokağa çıkamazdım, hiçbir şeyi tek başıma yapma kabiliyetim yoktu. Kimseye sözümü geçiremiyordum ve bir insan, bir birey olarak var değildim. Ama şimdi ben bu programa bile gece kocamdan izin almadan geldim çünkü artık izne gerek kalmadı; aramızda bir şey konuşmadan biz bunu çözdük. Ben istediklerimi yapıyorum o da beni destekliyor çünkü ben hep doğru, iyi şeyler yapıyorum.” İşte asla olmaz zannettiğimiz şeyler, inanmadıklarımız aslında kendimiziz. Kendimize inanırsak birçok şeyi aşmanın daha kolay olduğunu –Anadolu’nun birçok yerinde yaptığım çalışmalarda da- gördüm. Kadınların çocuklarıyla beraber okula gittiğini, üniversiteyi kazanabildiğini, eşlerin desteği olduğu zaman birçok sorunu aştıklarını, 30’undan, 40’ından sonra okuduklarını gördüm. Üniversite üzerine doktora yapan üç çocuk annesi tanıdığım kadınlar var artık ve kendi istekleriyle birçok dernek kurdular. Bu çabalar tabi ki toplumun kalkınması adına da çok önemli. Güneydoğu’da yaptığımız çalışmalarda kadınlar bize şöyle diyordu: “Siz bizi eğitiyorsunuz ama erkekleri de eğitin çünkü bizi eğitiyorsunuz, doğruyu gösteriyorsunuz ama eve gittiğimizde onlar bunu kabul etmek istemediklerinden başımız derde giriyor.” Evet, bu çok doğru. Sadece kadının eğitilmesi yeterli değil, erkek de kadına bakış açısını değiştirmeli, kadının 3. sınıf olduğunu, kendinden daha güçsüz olduğunu zanneden bakış açısından kurtulmalı. Bu önyargıları bırakmadan ne kendisi gelişebilir ne de karşısında konuşmaya değer bir kadın bulabilir. Böyle konuştuğumuz zaman bir bey bana demişti ki: “Aman ben karımla ne konuşacağım, eve gittiğim zaman bana hep kapıcıdan bahsediyor.” Ben de dedim ki: “Peki eşin ne yapıyor, ev kadını değil mi? Evet ev kadını. Peki evin içinde kim var? Çocuklar okula gidiyor, sen işe gidiyorsun, kim kalıyor? Hiç kimse. Peki en çok kimi görüyor bu kadın? Kapıcıyı görüyor, bu yüzden sana devamlı kapıcıdan bahsediyor. Sen onunla ilgilenir, farklı yerlere götürürsen eğer sana farklı insanlardan da söz edebilir.” Karı-koca olmayı öğrenme… Yani bizim karı-koca olmaktan anladığımız sadece; birinin karı dediğimiz kadın rolünü oynaması, diğerinin de koca dediğimiz erkek rolünü oynaması. Bu yeterli bir şey değil bu yüzden evlenmek ‘ev’ ile ilgili bir durum değil. Ev sadece dört duvar arasında oturduğumuz bir mekan. Ama ‘evlenmek’ evin içine tıkılmak anlamı taşımıyor. O sadece bir yer ama bizim ihtiyacımız olan bir eş. Ruhen, zihnen, bedenen birbirimize eş olmaya ihtiyacımız var. Eş olmak çok zor bir şey. Eş olmak için emek harcamak lazım. Emek harcamak için neye ihtiyacımız var? Sevgiye… Sevgi en temel araç; çocuğumuzu sevdiğimiz için birçok şeyi yaparız ve katlanmak yada zorunluluk olarak görmeyiz. Bunu karımız veya kocamız için de böyle düşünmemiz lazım, onu sevdiğimiz için yapmalıyız, başına kakacak bir şey olarak görmemeliyiz. “Bak ben senin için neler yaptım. Saçımı süpürge ettim, sen buna değmez bir adamsın” demek ne kadar kötü ve karşı tarafın canını acıtan bir şeyse, “Senin neyin eksik? Yediğin önünde yemediğin arkanda. Eve para getiriyoruz ya daha ne istiyorsun?” demek de maalesef aynı derecede aile birliğini bozucu bir davranıştır. Çünkü kadınlar güzel olmak, güzel görünmek ve güzelliklerinin söylenmesini isterler. Anadolu’da 85 yaşında Alevi bir dede, eski erkeklerin bildiği ama günümüz şehir erkeklerinin bilmediği bir şey söylemişti: “Kadını reymaklandıran erkektir.” Erkek; erkek olursa, kadın; kadın olur. O yüzden erkeğin erkek olması gerekiyor ki; kadına şiddeti asla aklından bile geçirmeyen, (çünkü şiddet güçsüzlük göstergesidir) kadına değer veren, kadını çocuklarının ve ailesinin bir değeri olarak gören ve onu tıpkı dinimizde de denildiği gibi kutsal bir değer olarak gören biri olsun. Bir tek dinimiz kadına değer vermiştir (Kur’an-ı Kerim’de cinselliğe bile dair bilgiler vardır). Kadın ve erkeğin beraberliğinin her alanda çok önemli olduğunu vurgulayan bir dine sahibiz. Zaten iş dine geldiği zaman –ben uluslar arası alanda da çok konferans verdiğim için bana sıkça sorulan bir soru- “İslam dini kadının önündeki en büyük engel değil mi?” diye Batı’da sıkça sorulur. Ben de “Hayır, kadının önündeki engel tabi ki İslam dini değil, olsa olsa erkek bakış açısı ve kadını 2. sınıf gören erkeklerdir” diyorum. Buna neden böyle söylüyorum, çünkü peygamberimizin hayatına baktığımız zaman, kendini Müslüman kabul eden birçok erkeğin onun hayatıyla hiç ilgisi olmadığını, hayatını hiç bilmediğini görüyoruz. Peygamberimiz bugün bile birçok erkeğin yapmadığı şeyleri yapmıştı: Kendisinden yaşça büyük bir kadınla evlenmişti. Şimdi erkekler hep kendilerinden küçük kızlarla evlenmeyi tercih ediyorlar. Hz. Muhammed’in ilk karısı Hz. Hatice’dir ve o ölünceye dek ondan başka bir kadınla beraber olmamıştır. Hz. Hatice’yi çok seviyordu, onun ölümünden sonra uzun yıllarda evlenmedi. Ama peygamber olduğu için ve o dönemde -4 bin yıl önceki Arap toplumundan bahsediyoruz- Arap toplumunda yapması gereken şeyler vardı ve statüsü gereği kadınları kendi koruması altına aldı. Bunlar içinde de bir tek Hz. Ayşe’yi çok sevdi. Hz. Hatice çalışan, zengin bir kadındı. Kadınların çalışmasına karşı olan erkekler bugün bile var. Ve dul bir kadındı, dul bir kadınla evlenmek yine bugün çeşitli sorunlar getirir. Binlerce yıl önceden bahsediyoruz, bunların bugün bile kabul edilmesinin zor olduğunu düşünürseniz ne kadar önemli olduğunu görürsünüz. Bana bir de “bizim önümüzdeki kadın bakış açısını nasıl değiştirebiliriz?” diye sorarlar. Bence kadına bakış açısını değiştirmek sadece erkeklerin değil, erkekler kadar kadınların da yapması gereken bir şey. Çünkü kadınlar yetiştiriyor çocukları ve erkekleri. Erkek çocuğuyla kız çocuğunu çok farklı şekilde yetiştiriyoruz ve bunu fark etmeden yapıyoruz üstelik. Hep erkeklerden yada kocalarımızdan şikayet ediyoruz. Onların davranışlarından şikayet ediyoruz. Ama sıra kendi oğlumuza geldiği zaman, “aman oğlum yorulmasın, o hiçbir şey yapmasa da olur, o erkek çocuğu istediği kadar dışarıda kalsın” diyerek ona bir sınır getirmiyoruz, sorumsuz yetişmesine neden oluyoruz. Ama sıra kız çocuğuna geldiği zaman onu daha büyük bir sorumluluk duygusuyla yetiştiriyoruz. Çoğu kız çocuğu 6-7 yaşında bile olsa kardeşine bakar, masayı hazırlar. Kadın işi dediğimiz birçok işi ona yaptırırız ve bir kız çocuğunu aslında küçük bir anne modeli şeklinde yetişir. Ama erkek çocuğu, çocukluğunu yaşar. O sokakta oynarken, canı istediği gibi davranırken, kız çocukları sorumluluklarını yerine getirmek zorunda kalırlar. Tabi bu, okula başladığımız zaman kızların lehine olur çünkü kızlar okulda hep erkeklerden daha başarılı olurlar. Çünkü erkekleri orada kendilerini zaptetmeleri ve sosyal oturması kalkması öğretilmediğinden asosyaldir erkekler. O yüzden canları istediği gibi bağırırlar, istediklerini yapmaya çalışırlar ve çok zor adapte olurlar okul hayatına. Erkeklerin askere gidince adam olacağını, yani orada emir komuta zinciri içinde kıpırdayamadıklarında adam olduklarını düşünür toplum ve topluma yerleşmiş bir düşüncedir bu da. Ama biz çocuklarımızı kız-erkek farklı yetiştirmesek, her ikisini de aynı sorumluluk anlayışıyla, her ikisine de eşit davranarak yetiştirsek, aslında erkekleri ve hayatı kurtarmış oluruz. Bu kadar sorumsuz yetişen, her canı istediğini yapan şımarık erkek çocuklarından iyi koca olmuyor. Daha sonra yine en çok kadınlar bundan acı çekiyor. Bir yumurta kırmayı bilmeyen, eline hiçbir iş yakışmayan, hiçbir şeye de yardımcı olmayan, çocukları sanki çeyiz sandığıyla gelmiş gibi tümüyle anneye devreden erkeklerle bir aile hayatı olmuyor. Çocukları birlikte yaptıkları bile unutuluyor ve baba olmanın tek anlamı para kazanmak, eve para getirmek olarak görülüyor. Para her şey değil. Aslında sevgi olursa, parasızlıkla mücadele etmek çok daha kolay. Ama eğer sevgi olmazsa ne parasızlıkla ne de diğer duygusal yada maddi sorunlarla mücadele edilebilir. Gazetede bir haber okumuştum: 6 aylık evli genç kadın eşini bırakıp annesinin evine dönmesi ve boşanma davası açması hakkında. 6 ay önce evlenirken oğlanın işi varmış ve evlilik için istenen her şeyi yerine getirmiş fakat 6 ay sonra işini kaybetmiş ve tabi ki bunları taksitle aldığı için taksitleri ödeyemez hale gelince, gelin de boşanma davası açmış. Yani bütün beraberlik sadece maddi çerçevenin içine konulmuş; eğer parası varsa onu kocası olarak kabul edecek, yoksa kocası olmayacak. Tabi ki biz eski kuşaklara baktığımız zaman ne kadar fedakarlık ettiklerini, anne-babaların aslında evi baştan sona düzmediğini, donatmadığını anlıyoruz. Anne babamdan, kendi güçleriyle paraları oldukça yavaş yavaş bir şeyler aldıklarını ve alınan her malın bir kıymeti olduğunu, onun karı koca bir zevkini çıkardıklarını gördüm, yaşadım o dönemlerde. Oysa şimdi biz çocuklarımıza her şeyi hazır sunuyoruz ve hiçbir şekilde iyi yapmıyoruz çünkü bu kadar hazır olan şeyin kıymeti olmuyor. Onlar bunun için kendileri acı çekmiyor, hiçbir şey yapmıyorlar. Bizim çocuk yetiştirmekte ciddi sorunlarımız var. Bu anneyi de babayı da mutsuz ediyor üstelik. Mesela bir taksiye binmiştim. Taksi şoförü dedi ki konuşurken –her zaman sohbet ederim biliyorsunuz- “Bir oğlum var, Çanakkale’ye üniversiteye gidecek ve biz gittik önce yer baktık yurtta kalması için ama odaları kalabalık olduğundan beğenmedi ve evde kalmak istediğini söyledi. Ama bizim gücümüz yetmez, dört arkadaş toplandılar bir evde kalıyorlar şimdi. Ama geçen gün hafta sonu tatili için geldi ve elinde ona almış olduğumuz cep telefonunu masanın üzerine atarak telefonundan utandığını söyledi.” Yazık anne baba da çok üzülmüşler ve o hafta yiyecekten kısarak ona istediği telefonu almışlar ve bana bunu gururla anlattı. Fakat ben “Ne kadar kötü bir şey yapmışsınız,hiçbir şekilde iyi değil yaptığınız. O çocuğa iyilik yapmadığınızı gün geçtikçe daha çok anlayacaksınız çünkü talepleri daha fazla büyüyecek. O sizin bunu nasıl aldığınızı düşünmüyor çünkü geride kalan kardeşlerinin açlık çekerek belki birçok şeyden mahrum olmak zorunda kaldığını siz ona anlatmıyorsunuz” dedim. Sonra düşündü ve kendisi hayatta hiç bir şeye sahip olamadığı için böyle zayıf davrandığını itiraf etti. Ama bu doğru değil, biz yapamadığımızı yine kendi gücümüzle yapabildik sonra. Çocuklarınız da bırakın kendi güçleriyle yapabilsin. Kız olsun, erkek olsun kendi güçleriyle hayatta bir şeyler yapmayı öğrenirlerse o zaman toplum için de bir şey yapmayı isterler. Yoksa hiçbir fedakarlık yapmayı öğrenmeyen insanın toplum için bir şeyler yapması zaten beklenemez. Evet ben çok kısa dedim ama konuyu açmak için konuştum. İsterseniz bundan sonra sizin kadın erkek rollerine, ailenin fonksiyonuna yada çocuk terbiyesine dair sorularınız varsa o soruları cevaplandırmayı tercih ederim. Böylece karşılıklı konuşmuş oluruz. SORU: Merhabalar! Hoş geldiniz, güzel konuşmanızdan dolayı sizi tebrik ederim. Emekli bankacıyım, 5 yıl varoşlarda ticaret yaptım ve varoşlarda kadın, erkek, insan ilişkilerini gördüm. Zengin olduğum için kadın-erkek herkes beni kandırmaya çalıştı. Sizin de anlattığınız gibi toplumda para önde gidiyor. İnsanların düzenli olarak, yanlış yapmadan, birbirlerini rahatsız etmeden yaşamaları için cezaların arttırılmasını bekliyorum. N.S: Ben devletin getireceği cezalara hiçbir inancı olmayan biriyim. Biz herkesin kapısına polis de koysak, yüreğimizde vicdan, saygı, başka insanlara sevgi olmadıkça, hiçbir kanun hiçbir şey yapamaz. Bizim kanun bakımından hiçbir eksiğimiz yok; fazlamız var. Ama uygulamada sorunumuz var. Bu, insandan ve bakış açısından kaynaklanıyor. Ve eğitimle ilgili tabi ki. O yüzden söylediğiniz para değeri, varoşlardaki insanların değerlerini ne kadar kaybettiklerini gösteriyor. İnsanımız değerini kaybederse her şeyini kaybeder. Kültürünü kaybeder. Kültürsüz insan en tehlikeli insandır çünkü onu herhangi bir kanunla yada şiddetle yola getirmeniz söz konusu değildir çünkü ondan vazgeçmez. Ama insanların içine vicdan, sevgi, hoşgörü koyabilirseniz, o zaman toplumda huzuru sağlamak mümkün. ……………………….. Sevgi en temel, en karşılıksız değerdir. Halbuki para veya diğer tüm maddi değerlerin hepsi karşılıklılık üzerine dayanır. Ama sevgi karşılık beklemez. Bizim kültürümüz “iyilik yap, denize at” der. Gerçekten yaptığınız iyilik bir gün geri döner size ama siz karşılık beklemediğiniz zaman. Biz böylesine hoşgörülü, sevgi dolu bir kültürden maalesef birbirinden hoşlanmayan, birbirine selam vermeyen, komşuluk ilişkisi yürütemeyen hatta sadece ne aldın ne verdine bakan bir hale geldik. Bu ağlanacak bir durum gerçi çünkü biz çocuklarımıza bunu miras bırakmamalıyız. “Ne Kadar Sevgi O Kadar Çözüm” adlı kitabımda aileyi nasıl daha kaliteli hale getirebileceğimiz anlatılıyor. Kalite çok önemlidir bir ailede. Aile, kadın-erkek ilişkisinin kalitesinden ve kaliteli bir toplumdan geçiyor. Böyle bir toplumu yaratabilirsek, birbirine saygı duyan komşu, insan, erkek ilişkileri de olacaktır ve bu saygı da toplumun kalkınması demektir. Kadınlar toplumun %52’sini oluşturuyorlar. Toplumun yarısından bile çoğu olan kadınlar eğitilmeden, onlara belli bir saygınlık gösterilmeden, toplumun kalkınması imkansızdır. Biz Avrupa Birliği’ne girmekten bahsediyoruz, dünyada söz sahibi olmak istiyoruz. Bunları yapmak için erkeğin kadını yanına alması, toplumun kadınla birlikte yükselmesi gerekiyor. “Aşkın Ölümcül Etkileri” adlı baskıları artık kalmayan kitabım bunu anlatıyor ve son çıkan, şiddetin artmasıyla ilgili kitabım “Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi”nde ondan da bilgiler var. Şiddetin çok yükselmesi, aile içi şiddetin artması, şiddetin toplumun her alanında iletişim dili haline gelmesi gibi konulara değiniyor. Şiddet bir iletişim dili haline geldiği zaman ondan korunmamız mümkün olmaz. Devlet de, sokaktaki adam da, kadın da çocuğuna şiddet uygular. Herkes herkese şiddet gösterir çünkü şiddet güç zannedilir. Şiddet güçsüzlüktür. Bunu güç zannedip güçsüz olanı dövmek, ezmek, yok etmek bir kişisel tatmindir ama hastalıklı bir durumdur, toplumu da hastalandıran bir şeydir. Orda da bununla mücadele etmemiz gerektiğinden söz ediyorum. 11 kitabım var. İran’la ilgili var, kent ve kültürle ilgili var. Bir kentte yaşamanın şartları vardır. Bir arada yaşıyorsunuz. Ben 1960’ların kentini biliyorum. Ama bu kent yaşamı göçlerle, şiddetle, PKK’yla gittikçe erozyona uğramış. Ve biz maalesef kent kültürünü kaybetmişiz; birbirimize sevgiyi saygıyı, sanatı, tiyatroyu… Trabzon’da da tiyatro varmış, Güneydoğu Anadolu’da kadın erkek ailece gidilen gazinolar varmış. Bana Urfalılar anlattılar bunları. Ve gazinoda o zaman Komünist Rusya’dan kaçan kadınlar garsonluk yapıyormuş, düşünün Urfa’da, Güneydoğu’da birçok kentte. Ben bütün kentleri gezdiğimde görüyorum ki çoğu kent kültüründen (çay bahçeleri, gazinolar, tiyatrolar, sinemalar vb..) hiçbir şey kalmamış. İnsanlar asosyal hale dönmüş yani sosyalleşemiyorlar. Sosyalleşemedikler için vahşileşiyorlar. Bundan bin yıl önce Ahilik Teşkilatı’nın kurucusu Ali Evran yazdığı kitaba şöyle başlar: “İnsan medeni tabiatlıdır”. Bizim kültürümüz bin yıl önce, kadın erkek dememiş ‘insan’ demiş. Böyle medeni bir kültürden geldiğimiz yer pek de hoş değil ama o kültür bize ait, bizim kökümüz. O yüzden bu kökten yeni ağaçlar filiz verebilir diye çalışmak ve bu ağaca özen göstermek gerek diye düşünüyorum. SORU: Siyasette kadının yeri ne olmalı yada siyasetteki kadını nasıl değerlendiriyorsunuz? N.S: Bu bizim Avrupa Birliği’ne girişimizin önündeki en büyük engellerden biri. Kadın adayları destekleme ve eğitme derneğini (KADER) kurduğumuz zaman ben hem kurucu üyeliği hem de iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptım. Bütün köylerden, kentlerden gelen kadınların ne kadar çok istekli olduklarını, gördük ama o isteğin karşılığını hiçbir siyasi partide bulamadık. Siyasi parti liderleri bu konuda gayet isteksiz davrandılar. Cumhuriyetin ilk kurulduğu dönemde, meclisteki kadın sayımız bir daha asla yakalanamayan bir sayı oldu. Biz KADER’i kurduğumuzda meclisteki kadın sayısı %2 idi. Çok düşük bir sayı bu. KADER’le yaptığımız ilk dönem çalışmalarında bunu ancak %4,2ye çıkarabildik. Bu sayıdan İran, Uganda, Afrika ülkelerini çoğu daha fazla. Olağanüstü bir hal içinde olmakla beraber geçici kurulmuş Irak meclisinde bile kadın sayısı daha fazla. Maalesef Türkiye bu konuda utanç duyması gereken durumda. Siyasi partiler kadınları meclise taşımıyor. Sağ-sol hiç fark etmeden hiçbir parti, hiçbir ideoloji kadınlara siyasette yer vermek istemiyor. İktidarı kendi ellerinde tutup kadınları daha çok kadın kolları diye ayırarak bir ayak işçisi olarak kullanıyorlar. Seçim zamanları “hadi çalışın bakalım, çay kahve getirip götürün, her işi yapın, ondan sonra da biz milletvekili olalım sizin yerinize meclise girelim” diyorlar. Bunu maalesef hiçbir şekilde değiştiremedik. Kadınların da siyasete bakışlarında bir sorun var. Kadınlarca siyaset, yalnız erkeklerin yapabileceği, kötü, karalaması kolay bir iş. Hatta siyasi partilere bazı kadınlar giriyorlar ama 2-3 gün sonra küsüyorlar. Siyaset bıkmadan, usanmadan, hiçbir şekilde küsmeden devam etmeniz gereken bir yoldur. Ömrünüzün sonuna kadar siyaset yapmanız gerekir. Siyasette küsme, darılma, alınma gibi şeyler yaparsanız siyasette kalamazsınız. Kadınların problemi de bu, siyaseti böyle nazenin bir iş zannediyorlar ama öyle değil. Ama siyaseti erkekleştirip, erkek gibi yapma taraftarı asla değilim, bunun hep karşısında oldum. Kadın olarak, kadın duruşuyla, kadın kimliğiyle, kadın değerleriyle, şefkat, sevgi gibi iyi ve bize ait değerlerimizi koruyarak duygusal zekamızı (EQ) kullanmayı öğrenirsek siyasete de biraz yumuşaklık, hoşgörü ve barış getiririz, onu ideolojilerden koparabiliriz belki. Siyaset insan için yapılan bir şeydir. Maalesef ideolojiler 20. yüzyılı çok böldüler ve insanı unuttular ama biz insanı tekrar hatırlamak zorundayız. 21. yüzyıl tümüyle insan odaklı bir yüzyıl anlayışı olacak. Biz de bu anlayışa katkıda bulunmak için kadının daha fazla siyasete girmesini destekliyoruz. Ben bunun için Anadolu’nun her yerinde çeşitli kadın kuruluşlarının açılmasını teşvik ediyorum, açılışlarına gidiyorum ve daha fazla üye almaları için onlara yardım ediyorum. Kadın hareketlerinin sadece şehirlerde belli 2-3 yerde değil, bütün Anadolu’da olması gerekir çünkü Anadolu’yla birlikte Türkiye varolacaktır. Kadının daha fazla siyasete girmesi gerekiyor. Tabi sizin gibi burada okumuş, mesleği olan kentli kadınların mutlaka siyaset yapması, en azından bir siyasi partiye üye olması, orada delege olarak yer alması ve politikalarına müdahalede bulunması gerekir. Bütün bir hayatı kadınlar götürüyor; aileyi, yemeyi, içmeyi, beslenmeyi, her türlü alışverişi… Bunların hepsi politikadır. Kadının elinde büyük güçler var tüketici olarak. Aslında bunları kullanarak herkesi dize getirebilir. Ama henüz bu politikalar Türkiye’de yer bulamadı. Almanya’da biliyorsunuz Yeşiller Partisi aynen böyle kuruldu; küçücük bir gençlik ve kadın hareketi olarak çevrecilik olarak, liselerden başladı ve onları iktidara getiren kocaman bir parti oldu. O yüzden esas günlük hayattan ve ihtiyaçlarımızdan yola çıkarsak siyaset yapmış oluruz. Kadınlar siyasetin içinde ne kadar varolabilirlerse o kadar Türkiye’yi dünyaya taşıyabilirler diye düşünüyorum. Yoksa kadınsız siyaset hem kaba sama hem de çok kapalı ve yerel kalacaktır. SORU: Başörtü olayı neden bu kadar büyütülüyor? N.S: Bu konuyla ilgili en son Vatan Gazetesi’nde bir dizi yapmıştım. Orada hanımlarla yaptığım görüşlere de yer vermiştim. Bir sosyal değişim bu. Ben başörtüsünü gericiliğin değil modernleşmenin bir parçası olarak görüyorum. Türkiye sosyal ve kültürel değişim yollarından geçiyor o nedenle bu değişimin bir parçası olarak görülmesi gerekir. Ben bütün özgürlüklerin verilmesinden yanayım. Sadece bir tek konuda özgürlük istersek, o özgürlüğü alamıyoruz gördüğünüz gibi. Ama ben Anayasa’daki düşünceyi kısıtlayıcı ve düşüncenin önündeki bütün engellerin kaldırılmasını istiyorum. Hepimizin birlikte olması gerektiğini düşünüyorum. Bütün özgürlükler bize verilmeli çünkü vatandaş olarak bunu hak ediyor ve istiyoruz. Bütün özgürlükler bize verilirse daha iyi bir Türkiye’yi huzurla ve kendimize güvenerek yaratabilme şansına sahip olacağız. Yasaklarla bir yere varamayacağımızı düşünüyorum bu yüzden bütün yasaklara karşıyım, tamamen özgürlükten yanayım. Başörtüsünün simge olduğu yıllar vardı ama ben onun artık toplumda aşıldığını düşünüyorum. Dini bilmemek çok ciddi bir sorunumuz ama bu din eğitiminin Türkiye’de sorunlu olmasından kaynaklanıyor. Din eğitimi nasıl vermeliyiz konusu hala tartışmada. Biz bu konuda da kendimize güvenerek, huzursuz olmadan ve bunu problem yapmadan –çünkü dinimiz ve kültürümüzün bin yıllık bir geçmişi var, dün yola çıkmış bir ülke değiliz- bir komplekse kapılmadan ve korkulardan arınarak her şeyi yapabiliriz. Ben çok fazla korkuyla beslendiğimizi düşünüyorum. Gerek yöneticiler gerek yönetilenler olsun korkunun ecele faydası yok, hayat devam ediyor. Ben 50 kişilik bir çalışmada herkesten korktuğu şeyi bir kağıda yazıp sepete atmasını istedim. Ve bütün dünyada ortak bir korku vardır; insanoğlu en çok sevilmemekten, ilgi görmemekten korkar. Ben bu çıkacak diye tahmin ediyordum ama çok ilgimi çekti birinci sırada kedi köpekten, kuştan, her türlü doğal şeyden korku çıktı. Bu bizim doğaya ne kadar yabancılaştığımızın göstergesi. Doğaya yabancılaşıyorsanız, kültürünüze de yabancılaşıyorsunuz demektir. Bugün bir gazetede vardı “6-7 yaşındaki çocuklarımı dışarı çıkardım, çimene basmak istemediler, ağaçlardan, böceklerden korktular” yazılmış ve dehşete düştüm bu kadar doğa düşmanı çocukları biz ne zaman yaptık diye. Ben bunu çok net gözlüyorum çünkü benim işim bu, devamlı kültürü izlediğim için görüyorum ki yabancılaşma maalesef çok vahim boyutlarda. Yabancılaşma önce doğaya yabancılaşmayla başlıyor sonra kendinize de yabancılaşıyorsunuz. Farkındalığınız olmuyor ilkin hiçbir şeyin, niye bunu yapıyorum sorusunu hiç sormuyorsunuz. Her şeyi otomatiğe bağlıyorsunuz. Otomatik bir hayatta da gelişme olmaz. Düşündüğümüz, nedenini sorduğumuz zaman bir şeyleri bulabilirz ama bu canımızı acıtır çünkü her zaman iyi biri olmayabiliriz, kötü şeyler de yapmışızdır. Bazı seminerlerimde diyorum ki “Sen yalancısın biliyor musun? Hem de çok yalancısın” böyle birdenbire söyleyince karşımdaki itiraz edip tepki gösteriyor. Ama ben “düşün bak çocukluğunda mutlaka bir yalan söylemişsindir” dediğimde birçok yalan çıkıyor arkadan. Onun için reddetmek yerinde kabul etmeliyiz. İyi yanlarımız da var kötü yanlarımız da. Ama kötü yanlarımızı iyi yapmak için uğraşıyoruz bütün hayatımız boyunca. Hiçbirimiz mükemmel değiliz ve olamayız. Ama olmak için çaba harcarız. Bütün hayat mükemmel olmak için bir çaba harcamadır ama esas değerli olan o çabayı harcamaktır. Karıncaya nereye gittiğini sormuşlar, Mekke’ye demiş. Hacca nasıl gideceksin diye sorulunca “E, bu yolda ölürüm zararı yok” demiş karınca. Yani önemli olan o çabayı harcamak. Niyet önemlidir bizde zaten. Bunu yaparsak aslında birçok sorunu çözebiliriz. SORU: Varoşlardaki toplumsal sorunlara değinildi. Acaba varoşları oluşturan sebepler nelerdir? Türkiye’de kadın haklarından bahsettiniz, Doğu’daki kadınlar kadar Türkiye’de nerelerde örgütlü kadın hareketi vardır? Kızların okula gönderilmediğini belirttiniz. Acaba bunda ataerkil anlayış mı hakim yoksa ekonomik nedenler mi var? Bir de Fransa’da kadınlarla ilgili bakanlık var, Irak’ta bile Türkiye’den daha fazla kadın temsilci var. Buna da değinir misiniz? N.S: Varoşlardaki toplumsal sorunlar ve varoşları oluşturan sebepler ciddi bir sorundur. 1960’dan sonra ekonomik nedenlerin dışında göçler almaya başladık. Zaten en büyük dalgayı da 63 ve 70’de aldık. Bunlar daha ekonomik nedenliydiler yada çocuğun daha iyi okutulması için gelen dalgaydı. Fakat 70’lerde politik nedenlerle büyük göçler oldu. Bir yerde barınamayanlar, öbür yerde tutunamayanlar göçtü. Sonra 80’de PKK meselesinden dolayı çok büyük bir dalga daha aldık. Ve bu insanlar oradan göçmek isteyenler de değillerdi. Köylerden, mezralardan, Doğu’dan göçüp İstanbul, İzmir gibi büyük kentlere gelen bu insanlar birdenbire çok çaresiz, yalnız ve kültürden uzak kaldılar. Bir yandan kendi memleketlerini özlerlerken öbür yandan da buraya uyum sağlayamamanın acısını yaşadılar. 1945’te Sivas’tan, Kastamonu’dan gelmiş insanlar tanıdım onlar da İstanbullu olmuşlar, buraya uyum sağlamışlardı. Ama bu 70 ve 80’lerde gelen göç dalgaları kente uyum sağlayamadı. Onlar varoş dediğiz gettoları oluşturdular. Sadece, bırakın şehri, Urfa’nın bilmem ne mahallesinden olanlar bir araya geldi ve böyle mahalleler oluştu. Mahalle dışından kimse oraya giremez halde. Bu, çok ciddi bir izolasyon getirdi. Bu da değerlerin kaybı demek, değer kaybedilince şiddet gelir. Ve biz böylece esas olarak, ideolojik, sosyal ve kültürel nedenlerle büyük kayıplara uğradık. Bunu tamir etmek takdir edeceğiniz gibi maddi kayıplardan çok daha güçtür. O nedenle bizim buralara daha çok önem vermemiz ve bu bölgeleri kente entegre etmemiz, kent bütünüyle birleştirmemiz gerekiyor. Bunlar için çeşitli projeler yapılıyor ama yeterli olmuyor çünkü daha fazla insanın gönüllü çalışması gerekiyor bu konularda. Kadın hakları konusuna gelince, önceden bizim gibi okumuş yazmışların kurduğu Mor Çatı gibi örgütlü kadın hareketleri vardı. Ama şimdi son 5 yıldır benim Anadolu’da gözlediğim; Anadolu’nun her yerinden kadınlar ile Kütahya’da, Bolu’da, Erzurum’da,Van’da, Denizli’de kadın dernekleri açtım ben. Tamamen kendi insiyatifleriyle kurdukları kadın hareketleri bunlar. Anadolu’da daha önce dikiş, nakış, çocuk bakımı gibi kadına dönük işler yapan dernekler vardı. Ama şimdi bu 5 yıldır kurulan dernekler kadınların kendini değiştirmesi, geliştirmesi üzerine. “Ev kadınıyım ama İngilizce öğrenmek istiyorum çünkü çocuklarım özel okula gidiyor ve benimle dalga geçiyor hiç bilmiyorum diye” yada “Ben güzel konuşma kursuna gitmek istiyorum çünkü şivem var, düzeltmek istiyorum” gibi talepler geliyor kadınlardan. Çünkü talep olduğu için kadın hareketi örgütleniyor ve yukarıya doğru çıkıyor. Hem kadın hem erkek bu hareket içinde eğitilmiş oluyor ve o şehirlerde kendi kültürlerini yeniden bulup ona yeniden kavuşuyorlar. Dediğim gibi o sinemanın bile yok olduğu asosyal dönemler, ideolojik çatışmaların, kavga dövüşün, silahın girdiği hayatlar yeniden normalleşmeye başlıyor demektir bu. Kızlar okula gönderilmiyor ve bu sadece ekonomik nedenlerden dolayı olsaydı daha iyi olurdu. Ama ekonomik değil, ekonomik nedenle olanlar ayrı. Fakat biz resmi rakam olarak 850 binden fazla kızın –yani 1 milyona yakın gördüğünüz gibi- hiç okula gitmediğini ve okula gitmemesinin tek nedeninin kız çocuğu olduğunu biliyoruz. Elbette Doğu’da ve Güneydoğu’da daha fazla ama düşünceler ve yaşam tarzları göçlerle her yere taşındığı için, her bölgede kızlar en temel hakları olan eğitim haklarını alamıyorlar. Okumayan, okuma yazma bilmeyen bir kadın tabi ki diğer eğitimlerin hiçbirinden faydalanamıyor. Mesela Bağcılar Belediyesi varoş dediğimiz yerlerden birinde okuma yazma kursu açtı ve 500 bin kadın geldi. Okuma yazma bilmeyen kadın sayısı hala da var diyorlar. Görüyorsunuz ki yıllardır İstanbul’da yaşamış fakat okuma yazma gereği duymamış birçok insan var. Belediyeler son yıllarda bu konularda çok ciddi ve iyi işler yapıyorlar. Onların desteklenmesi gerekir. Biz de ev hanımıysak günümüzün, haftamızın, ayımızın bir saatini bu çalışmalara verebiliriz. O kadınlarla birlikte çalışıp onlara yardım edebiliriz. Onlara çocuk sağlığından tutun da zeka özürlü çocuklardan, kadın sağlık hizmetlerine kadar birçok konuda yardımımız olur. Gerçekten bu konuda çalışan her kadının çok mutlu olduğunu gördüm. Başkalarına yardım etmek dünyanın en güzel duygusu. Siz de bunları yaşayabilirsiniz. Irak’ta kadınlar daha fazla temsil ediliyor demiştim. Avrupa’ya geçersek Fransa, Almanya ve İngiltere gibi ülkeler 1999 yılında yapılan seçimlerde –arka arkaya seçimler yapıldı o dönemlerde- ilk defa %30 ve %35leri geçebildiler. Almanya ilk defa %30u geçti. İngiltere, Fransa ilk defa %35i gördüler. Yani kadınlar Avrupa’da bile meclise girerken daha çok yeni. Bunun dışında bir tek farklı olan İsveç, Norveç gibi Kuzey ülkeleridir. Orada %50-50dir oranlar. Kadınlara ilk önce kota sistemiyle %50yi sağladılar ama daha sonra kadınlar %60a yükselip, erkekler %40a düşünce kotalar kalktı. Çünkü artık toplum kadın erkek eşitliğine alışmıştı ve böyle bakabiliyordu. Onun dışında Avrupa’nın birçok yerinde yine de sorunlar var. Örneğin Avrupa’da kadınların çalışma hayatına katılımı çok yüksek –Almanya’ da bu %60, %70lerde- ama açılımına baktığımız zaman kadınların daha çok tezgahtarlık, hasta bakıcılık, sekreterlik, temizlik işçiliği gibi kadın işi denilen daha düşük ücretlerle çalışılan işlerde yoğunlaştığını görüyoruz, Türkiye’nin de başka alanlarda. Türkiye çok ilginç bir ülke. Bir taraftan mecliste %4,2 gibi bir oranla mecliste çok kötü temsil ediliyor ama diğer taraftan da Avrupa’da olmayan bazı birikimlere sahip. Avrupa’dan daha fazla sayıda kadın hakim, avukat ve savcı Türkiye’de var. Yine akademik dünyada dekan ve rektör Türkiye’de var, Avrupa’da katiyen kadınlara verilmeyen görevler bunlar… …………………… Nevval SEVİNDİ 9 Temmuz 2005 Mutlu Kadın, Mutlu Aile Sevgili Hanımefendiler ve Beyefendiler; Silivri’nin böyle severek kutladığı bir festivalde ilk kez bulunuyorum. Ve hemen 2. günü buna yetişmiş olmaktan dolayı da aslında keyif de aldım. Beni davet ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Ben 4 aydır Anadolu’yu dolaşmaktayım, en sevilen konulardan birini bugün burada işleyeceğiz. Anadolu’da da Mart ayından beri en fazla işlediğimiz konular: “Mutlu kadın, mutlu aile”, “Kadının toplumdaki ve siyasetteki yeri ne olmalı?”, “Toplumsal kalkınmada kadın neler yapabilir?” üzerine oluyor. Anadolu’nun bu kadar merak ettiği bir konuyu eminim Batının bu ucunda, İstanbul’a bu kadar yakın bir yerde siz daha fazla merak ediyorsunuzdur. O yüzden sizlerle hoş bir sohbet edebilmek için Ömer Bey’in dediği gibi kısa bir konuşma yapacağım, daha çok açılım sağlayacağım. Bu konuda birçok kitabım var, özellikle “Ne Kadar İlgi O Kadar Sevgi” ve “Ne Kadar Sevgi O Kadar Çözüm” bu konuyla alakalı iki kitabım. “Aşk Kapıyı Her Zaman Çalar” ve “Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi” en son çıkan kitaplarım. Bunların hepsi kadın-erkek ilişkisine dair; aile içi ilişkiler neler olabilir, sağlıklı ve daha mutlu bir aile nasıl yaratılabilir, anne-çocuk, anne-baba, kadın-erkek ilişkileri rolleri üzerine. Ben toplumun mutlu olması için önce kadının mutlu olması gerektiğine inanıyorum. O nedenle “Mutlu kadın, mutlu aile” gibi bir başlık koydum. Kadının mutlu olmadığı bir ailenin mutlu olması mümkün değil. Çünkü kadın demek, çocuk demek. Kadının ve çocuğun mutluluğu aynı zamanda ailenin mutlu olmasıdır. Bu da bir ailenin mutlu olması için temel direğin kadın olduğunu gösteriyor bize. Evet, “Neden mutlu olmalı kadın, niye buna gerek var?” diyebilir bazı erkekler. Çünkü kadının ruhsal sağlığı hamile kaldığı andan itibaren çocuğun sağlığı demek. Çocuğun sağlığı, sağlıklı doğup büyümesi ve ruh sağlığı yerinde bir ailede büyümesi de sağlıklı kuşaklar anlamına geliyor. Görüyorsunuz ne zaman “kadın” desek, “kadın” tek başına bir bireyi ifade etmiyor. Kadın toplumun büyük bir kesimini, kadın-çocuk ittifakıyla derhal etkisi altına alıyor. O nedenle eğitimden kadınların daha fazla pay almasını istiyoruz. Çünkü kadının eğitilmesi sadece kadının eğitilmesi olmuyor, onun büyüttüğü çocuğun, gencin, ailenin diğer yarısının hatta eşlerin eğitilmesi oluyor. Gerçekten ben bunu hayatımda çok kez yaşadım çünkü ben oturduğu yerde kitap yazan biri değilim biliyorsunuz; televizyoncu, gazeteci, sivil toplum örgütlerinin kurucusu ve yönetim kurulu üyeliğini yapan, çeşitli aşamalarda çalışan biri olarak toplumun içinde kadınla her yerde birlikte oldum. Güneydoğu Anadolu’da 5 yıl sadece kadın ve kızlarla çalıştım. Hem ÇATOM denilen GAP İdaresinin kurduğu çok amaçlı toplumsal merkezlerde hem de bizim kurduğumuz sadece kadınlardan oluşan Anakültür adlı derneğimizde namus cinayetlerine karşı ve kadınların, kız çocuklarının okutulmasıyla ilgili çalışmalar yaptık. O dönemde henüz hiç kimse oraya gitmiyordu, terörden dolayı girilmeyen bir yerdi. İlk kez girdik ve 5 yılda kadın şenlikleri yapmayı başardık ve varoş dediğimiz gecekondu bölgelerinde kadın çalışmaları yaptık. Bir kadın ne kadar neyi değiştirebilir üzerine çok güzel bir öykü anlatacağım. O bölgede biz kadınları önce okuma yazma kursuna aldık -İstanbul’un varoşlarından biriydi bu- Kadınlar okuma yazma kursuna ilk geldiğinde beyler biraz tedirgindi karılarının akılları çelinecek diye. Sonra bize güvendiler ve kurs başladıktan 1-2 hafta içerisinde normalleşti. Bu kursa devam eden kadınlardan birini anlatacağım; bir Kürt kadınıydı, yaklaşık 40 yaşlarındaydı, hiç okula gitmemişti ve köyünde öğrendiği tek şey evinde halı dokumaktı. İki çocuğu vardı ve kayınvalidesiyle birlikte oturuyordu. Elbette evin içinde hiçbir statüsü yoktu çünkü çocuklar onu cahil gördüğünden ve o da çocuklarıyla iletişim kurmayı beceremediğinden, kimse onu dinlemiyordu. Kayınvalidesiyle zaten inanılmaz kavgalıydı ve kocasıyla sorunları vardı. Okuma yazma kursuna geldiğinde böyle bir durumdayken, kurs bittikten sonra aile içindeki statüsü biraz yükselmişti ama henüz çok farklı değildi. O aralar biz meslek edindirme kursları açtık ve halı hocası bulamadık. O yüzden halı kilim öğretmesi için onun bilgisi olduğundan bu işi ona teklif ettik ve o da kabul etti. Biz onun eğitici olması, öğretebilmesi ve ona bir öğretmen olma kabiliyeti vermek için bir haftalık bir kurstan geçirdik ve halı-kilim dokuma kursunun hocası oldu. Bundan dolayı çok küçük de olsa bir ücret almaya başladı ve evin içinde baya bir söz sahibi haline geldi. Çocukları onu daha çok dinlemeye başladı ve anne olarak saygı görmeye başladı evin içinde. Bu kurs sırasında biz bir de ‘ben’ dili eğitimi açmıştık. AÇEV(ana çocuk eğitim vakfının) yararlı eğitimlerinden biriydi bu. ‘Ben’ dili eğitimi şudur; biz genelde bilmeden iletişim kurduğumuz zaman örneğin eşiniz eve geç geldiğinde kapıyı ilk açtığınızda “Sen nerdesin? Sen zaten hep geç kalırsın.” gibi dikkat ederseniz hep ‘sen kötüsün’ üzerinden konuşuruz. Ama ‘ben’ dili eğitimi kendi duygunu anlatmayı öğreten bir iletişim yoludur. “Ben, sen geç kaldığın için çok üzüldüm, ben bundan dolayı acı çektim” diyerek ‘ben’ üzerinden anlatmadır en kısa tarifiyle. Bu eğitimi de aldı bizim hatun ve aile içinde statüsü inanılmaz yükseldi. Kayın validesiyle sorunlarını çözdü çünkü artık onunla nasıl konuşması gerektiğini biliyordu, sadece kavga etme üzerinden iletişim alışkanlığını değiştirdi. Eşi ona saygı duymaya başladı çünkü o birçok şeyi başarmıştı; okuma yazma öğrenmişti, hoca olmuştu, para kazanmıştı, –para kazanmak inanılmaz bir saygınlık getiriyor- daha önce konuşmaya değer bulmadığı karısı çok bilgi sahibi, konuşulabilir ve davranmasını bilen biri haline gelmişti. Ben onu iyi bir örnek olarak televizyona taşımıştım. Televizyon programına geldiği zaman (program geceydi) canlı yayında şunları söyledi: “Bakın ben bundan bir yıl önce hiçbir şey bilmeyen biriydim. Okuma yazma bilmiyordum, kendi başıma sokağa çıkamazdım, hiçbir şeyi tek başıma yapma kabiliyetim yoktu. Kimseye sözümü geçiremiyordum ve bir insan, bir birey olarak var değildim. Ama şimdi ben bu programa bile gece kocamdan izin almadan geldim çünkü artık izne gerek kalmadı; aramızda bir şey konuşmadan biz bunu çözdük. Ben istediklerimi yapıyorum o da beni destekliyor çünkü ben hep doğru, iyi şeyler yapıyorum.” İşte asla olmaz zannettiğimiz şeyler, inanmadıklarımız aslında kendimiziz. Kendimize inanırsak birçok şeyi aşmanın daha kolay olduğunu –Anadolu’nun birçok yerinde yaptığım çalışmalarda da- gördüm. Kadınların çocuklarıyla beraber okula gittiğini, üniversiteyi kazanabildiğini, eşlerin desteği olduğu zaman birçok sorunu aştıklarını, 30’undan, 40’ından sonra okuduklarını gördüm. Üniversite üzerine doktora yapan üç çocuk annesi tanıdığım kadınlar var artık ve kendi istekleriyle birçok dernek kurdular. Bu çabalar tabi ki toplumun kalkınması adına da çok önemli. Güneydoğu’da yaptığımız çalışmalarda kadınlar bize şöyle diyordu: “Siz bizi eğitiyorsunuz ama erkekleri de eğitin çünkü bizi eğitiyorsunuz, doğruyu gösteriyorsunuz ama eve gittiğimizde onlar bunu kabul etmek istemediklerinden başımız derde giriyor.” Evet, bu çok doğru. Sadece kadının eğitilmesi yeterli değil, erkek de kadına bakış açısını değiştirmeli, kadının 3. sınıf olduğunu, kendinden daha güçsüz olduğunu zanneden bakış açısından kurtulmalı. Bu önyargıları bırakmadan ne kendisi gelişebilir ne de karşısında konuşmaya değer bir kadın bulabilir. Böyle konuştuğumuz zaman bir bey bana demişti ki: “Aman ben karımla ne konuşacağım, eve gittiğim zaman bana hep kapıcıdan bahsediyor.” Ben de dedim ki: “Peki eşin ne yapıyor, ev kadını değil mi? Evet ev kadını. Peki evin içinde kim var? Çocuklar okula gidiyor, sen işe gidiyorsun, kim kalıyor? Hiç kimse. Peki en çok kimi görüyor bu kadın? Kapıcıyı görüyor, bu yüzden sana devamlı kapıcıdan bahsediyor. Sen onunla ilgilenir, farklı yerlere götürürsen eğer sana farklı insanlardan da söz edebilir.” Karı-koca olmayı öğrenme… Yani bizim karı-koca olmaktan anladığımız sadece; birinin karı dediğimiz kadın rolünü oynaması, diğerinin de koca dediğimiz erkek rolünü oynaması. Bu yeterli bir şey değil bu yüzden evlenmek ‘ev’ ile ilgili bir durum değil. Ev sadece dört duvar arasında oturduğumuz bir mekan. Ama ‘evlenmek’ evin içine tıkılmak anlamı taşımıyor. O sadece bir yer ama bizim ihtiyacımız olan bir eş. Ruhen, zihnen, bedenen birbirimize eş olmaya ihtiyacımız var. Eş olmak çok zor bir şey. Eş olmak için emek harcamak lazım. Emek harcamak için neye ihtiyacımız var? Sevgiye… Sevgi en temel araç; çocuğumuzu sevdiğimiz için birçok şeyi yaparız ve katlanmak yada zorunluluk olarak görmeyiz. Bunu karımız veya kocamız için de böyle düşünmemiz lazım, onu sevdiğimiz için yapmalıyız, başına kakacak bir şey olarak görmemeliyiz. “Bak ben senin için neler yaptım. Saçımı süpürge ettim, sen buna değmez bir adamsın” demek ne kadar kötü ve karşı tarafın canını acıtan bir şeyse, “Senin neyin eksik? Yediğin önünde yemediğin arkanda. Eve para getiriyoruz ya daha ne istiyorsun?” demek de maalesef aynı derecede aile birliğini bozucu bir davranıştır. Çünkü kadınlar güzel olmak, güzel görünmek ve güzelliklerinin söylenmesini isterler. Anadolu’da 85 yaşında Alevi bir dede, eski erkeklerin bildiği ama günümüz şehir erkeklerinin bilmediği bir şey söylemişti: “Kadını reymaklandıran erkektir.” Erkek; erkek olursa, kadın; kadın olur. O yüzden erkeğin erkek olması gerekiyor ki; kadına şiddeti asla aklından bile geçirmeyen, (çünkü şiddet güçsüzlük göstergesidir) kadına değer veren, kadını çocuklarının ve ailesinin bir değeri olarak gören ve onu tıpkı dinimizde de denildiği gibi kutsal bir değer olarak gören biri olsun. Bir tek dinimiz kadına değer vermiştir (Kur’an-ı Kerim’de cinselliğe bile dair bilgiler vardır). Kadın ve erkeğin beraberliğinin her alanda çok önemli olduğunu vurgulayan bir dine sahibiz. Zaten iş dine geldiği zaman –ben uluslar arası alanda da çok konferans verdiğim için bana sıkça sorulan bir soru- “İslam dini kadının önündeki en büyük engel değil mi?” diye Batı’da sıkça sorulur. Ben de “Hayır, kadının önündeki engel tabi ki İslam dini değil, olsa olsa erkek bakış açısı ve kadını 2. sınıf gören erkeklerdir” diyorum. Buna neden böyle söylüyorum, çünkü peygamberimizin hayatına baktığımız zaman, kendini Müslüman kabul eden birçok erkeğin onun hayatıyla hiç ilgisi olmadığını, hayatını hiç bilmediğini görüyoruz. Peygamberimiz bugün bile birçok erkeğin yapmadığı şeyleri yapmıştı: Kendisinden yaşça büyük bir kadınla evlenmişti. Şimdi erkekler hep kendilerinden küçük kızlarla evlenmeyi tercih ediyorlar. Hz. Muhammed’in ilk karısı Hz. Hatice’dir ve o ölünceye dek ondan başka bir kadınla beraber olmamıştır. Hz. Hatice’yi çok seviyordu, onun ölümünden sonra uzun yıllarda evlenmedi. Ama peygamber olduğu için ve o dönemde -4 bin yıl önceki Arap toplumundan bahsediyoruz- Arap toplumunda yapması gereken şeyler vardı ve statüsü gereği kadınları kendi koruması altına aldı. Bunlar içinde de bir tek Hz. Ayşe’yi çok sevdi. Hz. Hatice çalışan, zengin bir kadındı. Kadınların çalışmasına karşı olan erkekler bugün bile var. Ve dul bir kadındı, dul bir kadınla evlenmek yine bugün çeşitli sorunlar getirir. Binlerce yıl önceden bahsediyoruz, bunların bugün bile kabul edilmesinin zor olduğunu düşünürseniz ne kadar önemli olduğunu görürsünüz. Bana bir de “bizim önümüzdeki kadın bakış açısını nasıl değiştirebiliriz?” diye sorarlar. Bence kadına bakış açısını değiştirmek sadece erkeklerin değil, erkekler kadar kadınların da yapması gereken bir şey. Çünkü kadınlar yetiştiriyor çocukları ve erkekleri. Erkek çocuğuyla kız çocuğunu çok farklı şekilde yetiştiriyoruz ve bunu fark etmeden yapıyoruz üstelik. Hep erkeklerden yada kocalarımızdan şikayet ediyoruz. Onların davranışlarından şikayet ediyoruz. Ama sıra kendi oğlumuza geldiği zaman, “aman oğlum yorulmasın, o hiçbir şey yapmasa da olur, o erkek çocuğu istediği kadar dışarıda kalsın” diyerek ona bir sınır getirmiyoruz, sorumsuz yetişmesine neden oluyoruz. Ama sıra kız çocuğuna geldiği zaman onu daha büyük bir sorumluluk duygusuyla yetiştiriyoruz. Çoğu kız çocuğu 6-7 yaşında bile olsa kardeşine bakar, masayı hazırlar. Kadın işi dediğimiz birçok işi ona yaptırırız ve bir kız çocuğunu aslında küçük bir anne modeli şeklinde yetişir. Ama erkek çocuğu, çocukluğunu yaşar. O sokakta oynarken, canı istediği gibi davranırken, kız çocukları sorumluluklarını yerine getirmek zorunda kalırlar. Tabi bu, okula başladığımız zaman kızların lehine olur çünkü kızlar okulda hep erkeklerden daha başarılı olurlar. Çünkü erkekleri orada kendilerini zaptetmeleri ve sosyal oturması kalkması öğretilmediğinden asosyaldir erkekler. O yüzden canları istediği gibi bağırırlar, istediklerini yapmaya çalışırlar ve çok zor adapte olurlar okul hayatına. Erkeklerin askere gidince adam olacağını, yani orada emir komuta zinciri içinde kıpırdayamadıklarında adam olduklarını düşünür toplum ve topluma yerleşmiş bir düşüncedir bu da. Ama biz çocuklarımızı kız-erkek farklı yetiştirmesek, her ikisini de aynı sorumluluk anlayışıyla, her ikisine de eşit davranarak yetiştirsek, aslında erkekleri ve hayatı kurtarmış oluruz. Bu kadar sorumsuz yetişen, her canı istediğini yapan şımarık erkek çocuklarından iyi koca olmuyor. Daha sonra yine en çok kadınlar bundan acı çekiyor. Bir yumurta kırmayı bilmeyen, eline hiçbir iş yakışmayan, hiçbir şeye de yardımcı olmayan, çocukları sanki çeyiz sandığıyla gelmiş gibi tümüyle anneye devreden erkeklerle bir aile hayatı olmuyor. Çocukları birlikte yaptıkları bile unutuluyor ve baba olmanın tek anlamı para kazanmak, eve para getirmek olarak görülüyor. Para her şey değil. Aslında sevgi olursa, parasızlıkla mücadele etmek çok daha kolay. Ama eğer sevgi olmazsa ne parasızlıkla ne de diğer duygusal yada maddi sorunlarla mücadele edilebilir. Gazetede bir haber okumuştum: 6 aylık evli genç kadın eşini bırakıp annesinin evine dönmesi ve boşanma davası açması hakkında. 6 ay önce evlenirken oğlanın işi varmış ve evlilik için istenen her şeyi yerine getirmiş fakat 6 ay sonra işini kaybetmiş ve tabi ki bunları taksitle aldığı için taksitleri ödeyemez hale gelince, gelin de boşanma davası açmış. Yani bütün beraberlik sadece maddi çerçevenin içine konulmuş; eğer parası varsa onu kocası olarak kabul edecek, yoksa kocası olmayacak. Tabi ki biz eski kuşaklara baktığımız zaman ne kadar fedakarlık ettiklerini, anne-babaların aslında evi baştan sona düzmediğini, donatmadığını anlıyoruz. Anne babamdan, kendi güçleriyle paraları oldukça yavaş yavaş bir şeyler aldıklarını ve alınan her malın bir kıymeti olduğunu, onun karı koca bir zevkini çıkardıklarını gördüm, yaşadım o dönemlerde. Oysa şimdi biz çocuklarımıza her şeyi hazır sunuyoruz ve hiçbir şekilde iyi yapmıyoruz çünkü bu kadar hazır olan şeyin kıymeti olmuyor. Onlar bunun için kendileri acı çekmiyor, hiçbir şey yapmıyorlar. Bizim çocuk yetiştirmekte ciddi sorunlarımız var. Bu anneyi de babayı da mutsuz ediyor üstelik. Mesela bir taksiye binmiştim. Taksi şoförü dedi ki konuşurken –her zaman sohbet ederim biliyorsunuz- “Bir oğlum var, Çanakkale’ye üniversiteye gidecek ve biz gittik önce yer baktık yurtta kalması için ama odaları kalabalık olduğundan beğenmedi ve evde kalmak istediğini söyledi. Ama bizim gücümüz yetmez, dört arkadaş toplandılar bir evde kalıyorlar şimdi. Ama geçen gün hafta sonu tatili için geldi ve elinde ona almış olduğumuz cep telefonunu masanın üzerine atarak telefonundan utandığını söyledi.” Yazık anne baba da çok üzülmüşler ve o hafta yiyecekten kısarak ona istediği telefonu almışlar ve bana bunu gururla anlattı. Fakat ben “Ne kadar kötü bir şey yapmışsınız,hiçbir şekilde iyi değil yaptığınız. O çocuğa iyilik yapmadığınızı gün geçtikçe daha çok anlayacaksınız çünkü talepleri daha fazla büyüyecek. O sizin bunu nasıl aldığınızı düşünmüyor çünkü geride kalan kardeşlerinin açlık çekerek belki birçok şeyden mahrum olmak zorunda kaldığını siz ona anlatmıyorsunuz” dedim. Sonra düşündü ve kendisi hayatta hiç bir şeye sahip olamadığı için böyle zayıf davrandığını itiraf etti. Ama bu doğru değil, biz yapamadığımızı yine kendi gücümüzle yapabildik sonra. Çocuklarınız da bırakın kendi güçleriyle yapabilsin. Kız olsun, erkek olsun kendi güçleriyle hayatta bir şeyler yapmayı öğrenirlerse o zaman toplum için de bir şey yapmayı isterler. Yoksa hiçbir fedakarlık yapmayı öğrenmeyen insanın toplum için bir şeyler yapması zaten beklenemez. Evet ben çok kısa dedim ama konuyu açmak için konuştum. İsterseniz bundan sonra sizin kadın erkek rollerine, ailenin fonksiyonuna yada çocuk terbiyesine dair sorularınız varsa o soruları cevaplandırmayı tercih ederim. Böylece karşılıklı konuşmuş oluruz. SORU: Merhabalar! Hoş geldiniz, güzel konuşmanızdan dolayı sizi tebrik ederim. Emekli bankacıyım, 5 yıl varoşlarda ticaret yaptım ve varoşlarda kadın, erkek, insan ilişkilerini gördüm. Zengin olduğum için kadın-erkek herkes beni kandırmaya çalıştı. Sizin de anlattığınız gibi toplumda para önde gidiyor. İnsanların düzenli olarak, yanlış yapmadan, birbirlerini rahatsız etmeden yaşamaları için cezaların arttırılmasını bekliyorum. N.S: Ben devletin getireceği cezalara hiçbir inancı olmayan biriyim. Biz herkesin kapısına polis de koysak, yüreğimizde vicdan, saygı, başka insanlara sevgi olmadıkça, hiçbir kanun hiçbir şey yapamaz. Bizim kanun bakımından hiçbir eksiğimiz yok; fazlamız var. Ama uygulamada sorunumuz var. Bu, insandan ve bakış açısından kaynaklanıyor. Ve eğitimle ilgili tabi ki. O yüzden söylediğiniz para değeri, varoşlardaki insanların değerlerini ne kadar kaybettiklerini gösteriyor. İnsanımız değerini kaybederse her şeyini kaybeder. Kültürünü kaybeder. Kültürsüz insan en tehlikeli insandır çünkü onu herhangi bir kanunla yada şiddetle yola getirmeniz söz konusu değildir çünkü ondan vazgeçmez. Ama insanların içine vicdan, sevgi, hoşgörü koyabilirseniz, o zaman toplumda huzuru sağlamak mümkün. ……………………….. Sevgi en temel, en karşılıksız değerdir. Halbuki para veya diğer tüm maddi değerlerin hepsi karşılıklılık üzerine dayanır. Ama sevgi karşılık beklemez. Bizim kültürümüz “iyilik yap, denize at” der. Gerçekten yaptığınız iyilik bir gün geri döner size ama siz karşılık beklemediğiniz zaman. Biz böylesine hoşgörülü, sevgi dolu bir kültürden maalesef birbirinden hoşlanmayan, birbirine selam vermeyen, komşuluk ilişkisi yürütemeyen hatta sadece ne aldın ne verdine bakan bir hale geldik. Bu ağlanacak bir durum gerçi çünkü biz çocuklarımıza bunu miras bırakmamalıyız. “Ne Kadar Sevgi O Kadar Çözüm” adlı kitabımda aileyi nasıl daha kaliteli hale getirebileceğimiz anlatılıyor. Kalite çok önemlidir bir ailede. Aile, kadın-erkek ilişkisinin kalitesinden ve kaliteli bir toplumdan geçiyor. Böyle bir toplumu yaratabilirsek, birbirine saygı duyan komşu, insan, erkek ilişkileri de olacaktır ve bu saygı da toplumun kalkınması demektir. Kadınlar toplumun %52’sini oluşturuyorlar. Toplumun yarısından bile çoğu olan kadınlar eğitilmeden, onlara belli bir saygınlık gösterilmeden, toplumun kalkınması imkansızdır. Biz Avrupa Birliği’ne girmekten bahsediyoruz, dünyada söz sahibi olmak istiyoruz. Bunları yapmak için erkeğin kadını yanına alması, toplumun kadınla birlikte yükselmesi gerekiyor. “Aşkın Ölümcül Etkileri” adlı baskıları artık kalmayan kitabım bunu anlatıyor ve son çıkan, şiddetin artmasıyla ilgili kitabım “Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi”nde ondan da bilgiler var. Şiddetin çok yükselmesi, aile içi şiddetin artması, şiddetin toplumun her alanında iletişim dili haline gelmesi gibi konulara değiniyor. Şiddet bir iletişim dili haline geldiği zaman ondan korunmamız mümkün olmaz. Devlet de, sokaktaki adam da, kadın da çocuğuna şiddet uygular. Herkes herkese şiddet gösterir çünkü şiddet güç zannedilir. Şiddet güçsüzlüktür. Bunu güç zannedip güçsüz olanı dövmek, ezmek, yok etmek bir kişisel tatmindir ama hastalıklı bir durumdur, toplumu da hastalandıran bir şeydir. Orda da bununla mücadele etmemiz gerektiğinden söz ediyorum. 11 kitabım var. İran’la ilgili var, kent ve kültürle ilgili var. Bir kentte yaşamanın şartları vardır. Bir arada yaşıyorsunuz. Ben 1960’ların kentini biliyorum. Ama bu kent yaşamı göçlerle, şiddetle, PKK’yla gittikçe erozyona uğramış. Ve biz maalesef kent kültürünü kaybetmişiz; birbirimize sevgiyi saygıyı, sanatı, tiyatroyu… Trabzon’da da tiyatro varmış, Güneydoğu Anadolu’da kadın erkek ailece gidilen gazinolar varmış. Bana Urfalılar anlattılar bunları. Ve gazinoda o zaman Komünist Rusya’dan kaçan kadınlar garsonluk yapıyormuş, düşünün Urfa’da, Güneydoğu’da birçok kentte. Ben bütün kentleri gezdiğimde görüyorum ki çoğu kent kültüründen (çay bahçeleri, gazinolar, tiyatrolar, sinemalar vb..) hiçbir şey kalmamış. İnsanlar asosyal hale dönmüş yani sosyalleşemiyorlar. Sosyalleşemedikler için vahşileşiyorlar. Bundan bin yıl önce Ahilik Teşkilatı’nın kurucusu Ali Evran yazdığı kitaba şöyle başlar: “İnsan medeni tabiatlıdır”. Bizim kültürümüz bin yıl önce, kadın erkek dememiş ‘insan’ demiş. Böyle medeni bir kültürden geldiğimiz yer pek de hoş değil ama o kültür bize ait, bizim kökümüz. O yüzden bu kökten yeni ağaçlar filiz verebilir diye çalışmak ve bu ağaca özen göstermek gerek diye düşünüyorum. SORU: Siyasette kadının yeri ne olmalı yada siyasetteki kadını nasıl değerlendiriyorsunuz? N.S: Bu bizim Avrupa Birliği’ne girişimizin önündeki en büyük engellerden biri. Kadın adayları destekleme ve eğitme derneğini (KADER) kurduğumuz zaman ben hem kurucu üyeliği hem de iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptım. Bütün köylerden, kentlerden gelen kadınların ne kadar çok istekli olduklarını, gördük ama o isteğin karşılığını hiçbir siyasi partide bulamadık. Siyasi parti liderleri bu konuda gayet isteksiz davrandılar. Cumhuriyetin ilk kurulduğu dönemde, meclisteki kadın sayımız bir daha asla yakalanamayan bir sayı oldu. Biz KADER’i kurduğumuzda meclisteki kadın sayısı %2 idi. Çok düşük bir sayı bu. KADER’le yaptığımız ilk dönem çalışmalarında bunu ancak %4,2ye çıkarabildik. Bu sayıdan İran, Uganda, Afrika ülkelerini çoğu daha fazla. Olağanüstü bir hal içinde olmakla beraber geçici kurulmuş Irak meclisinde bile kadın sayısı daha fazla. Maalesef Türkiye bu konuda utanç duyması gereken durumda. Siyasi partiler kadınları meclise taşımıyor. Sağ-sol hiç fark etmeden hiçbir parti, hiçbir ideoloji kadınlara siyasette yer vermek istemiyor. İktidarı kendi ellerinde tutup kadınları daha çok kadın kolları diye ayırarak bir ayak işçisi olarak kullanıyorlar. Seçim zamanları “hadi çalışın bakalım, çay kahve getirip götürün, her işi yapın, ondan sonra da biz milletvekili olalım sizin yerinize meclise girelim” diyorlar. Bunu maalesef hiçbir şekilde değiştiremedik. Kadınların da siyasete bakışlarında bir sorun var. Kadınlarca siyaset, yalnız erkeklerin yapabileceği, kötü, karalaması kolay bir iş. Hatta siyasi partilere bazı kadınlar giriyorlar ama 2-3 gün sonra küsüyorlar. Siyaset bıkmadan, usanmadan, hiçbir şekilde küsmeden devam etmeniz gereken bir yoldur. Ömrünüzün sonuna kadar siyaset yapmanız gerekir. Siyasette küsme, darılma, alınma gibi şeyler yaparsanız siyasette kalamazsınız. Kadınların problemi de bu, siyaseti böyle nazenin bir iş zannediyorlar ama öyle değil. Ama siyaseti erkekleştirip, erkek gibi yapma taraftarı asla değilim, bunun hep karşısında oldum. Kadın olarak, kadın duruşuyla, kadın kimliğiyle, kadın değerleriyle, şefkat, sevgi gibi iyi ve bize ait değerlerimizi koruyarak duygusal zekamızı (EQ) kullanmayı öğrenirsek siyasete de biraz yumuşaklık, hoşgörü ve barış getiririz, onu ideolojilerden koparabiliriz belki. Siyaset insan için yapılan bir şeydir. Maalesef ideolojiler 20. yüzyılı çok böldüler ve insanı unuttular ama biz insanı tekrar hatırlamak zorundayız. 21. yüzyıl tümüyle insan odaklı bir yüzyıl anlayışı olacak. Biz de bu anlayışa katkıda bulunmak için kadının daha fazla siyasete girmesini destekliyoruz. Ben bunun için Anadolu’nun her yerinde çeşitli kadın kuruluşlarının açılmasını teşvik ediyorum, açılışlarına gidiyorum ve daha fazla üye almaları için onlara yardım ediyorum. Kadın hareketlerinin sadece şehirlerde belli 2-3 yerde değil, bütün Anadolu’da olması gerekir çünkü Anadolu’yla birlikte Türkiye varolacaktır. Kadının daha fazla siyasete girmesi gerekiyor. Tabi sizin gibi burada okumuş, mesleği olan kentli kadınların mutlaka siyaset yapması, en azından bir siyasi partiye üye olması, orada delege olarak yer alması ve politikalarına müdahalede bulunması gerekir. Bütün bir hayatı kadınlar götürüyor; aileyi, yemeyi, içmeyi, beslenmeyi, her türlü alışverişi… Bunların hepsi politikadır. Kadının elinde büyük güçler var tüketici olarak. Aslında bunları kullanarak herkesi dize getirebilir. Ama henüz bu politikalar Türkiye’de yer bulamadı. Almanya’da biliyorsunuz Yeşiller Partisi aynen böyle kuruldu; küçücük bir gençlik ve kadın hareketi olarak çevrecilik olarak, liselerden başladı ve onları iktidara getiren kocaman bir parti oldu. O yüzden esas günlük hayattan ve ihtiyaçlarımızdan yola çıkarsak siyaset yapmış oluruz. Kadınlar siyasetin içinde ne kadar varolabilirlerse o kadar Türkiye’yi dünyaya taşıyabilirler diye düşünüyorum. Yoksa kadınsız siyaset hem kaba sama hem de çok kapalı ve yerel kalacaktır. SORU: Başörtü olayı neden bu kadar büyütülüyor? N.S: Bu konuyla ilgili en son Vatan Gazetesi’nde bir dizi yapmıştım. Orada hanımlarla yaptığım görüşlere de yer vermiştim. Bir sosyal değişim bu. Ben başörtüsünü gericiliğin değil modernleşmenin bir parçası olarak görüyorum. Türkiye sosyal ve kültürel değişim yollarından geçiyor o nedenle bu değişimin bir parçası olarak görülmesi gerekir. Ben bütün özgürlüklerin verilmesinden yanayım. Sadece bir tek konuda özgürlük istersek, o özgürlüğü alamıyoruz gördüğünüz gibi. Ama ben Anayasa’daki düşünceyi kısıtlayıcı ve düşüncenin önündeki bütün engellerin kaldırılmasını istiyorum. Hepimizin birlikte olması gerektiğini düşünüyorum. Bütün özgürlükler bize verilmeli çünkü vatandaş olarak bunu hak ediyor ve istiyoruz. Bütün özgürlükler bize verilirse daha iyi bir Türkiye’yi huzurla ve kendimize güvenerek yaratabilme şansına sahip olacağız. Yasaklarla bir yere varamayacağımızı düşünüyorum bu yüzden bütün yasaklara karşıyım, tamamen özgürlükten yanayım. Başörtüsünün simge olduğu yıllar vardı ama ben onun artık toplumda aşıldığını düşünüyorum. Dini bilmemek çok ciddi bir sorunumuz ama bu din eğitiminin Türkiye’de sorunlu olmasından kaynaklanıyor. Din eğitimi nasıl vermeliyiz konusu hala tartışmada. Biz bu konuda da kendimize güvenerek, huzursuz olmadan ve bunu problem yapmadan –çünkü dinimiz ve kültürümüzün bin yıllık bir geçmişi var, dün yola çıkmış bir ülke değiliz- bir komplekse kapılmadan ve korkulardan arınarak her şeyi yapabiliriz. Ben çok fazla korkuyla beslendiğimizi düşünüyorum. Gerek yöneticiler gerek yönetilenler olsun korkunun ecele faydası yok, hayat devam ediyor. Ben 50 kişilik bir çalışmada herkesten korktuğu şeyi bir kağıda yazıp sepete atmasını istedim. Ve bütün dünyada ortak bir korku vardır; insanoğlu en çok sevilmemekten, ilgi görmemekten korkar. Ben bu çıkacak diye tahmin ediyordum ama çok ilgimi çekti birinci sırada kedi köpekten, kuştan, her türlü doğal şeyden korku çıktı. Bu bizim doğaya ne kadar yabancılaştığımızın göstergesi. Doğaya yabancılaşıyorsanız, kültürünüze de yabancılaşıyorsunuz demektir. Bugün bir gazetede vardı “6-7 yaşındaki çocuklarımı dışarı çıkardım, çimene basmak istemediler, ağaçlardan, böceklerden korktular” yazılmış ve dehşete düştüm bu kadar doğa düşmanı çocukları biz ne zaman yaptık diye. Ben bunu çok net gözlüyorum çünkü benim işim bu, devamlı kültürü izlediğim için görüyorum ki yabancılaşma maalesef çok vahim boyutlarda. Yabancılaşma önce doğaya yabancılaşmayla başlıyor sonra kendinize de yabancılaşıyorsunuz. Farkındalığınız olmuyor ilkin hiçbir şeyin, niye bunu yapıyorum sorusunu hiç sormuyorsunuz. Her şeyi otomatiğe bağlıyorsunuz. Otomatik bir hayatta da gelişme olmaz. Düşündüğümüz, nedenini sorduğumuz zaman bir şeyleri bulabilirz ama bu canımızı acıtır çünkü her zaman iyi biri olmayabiliriz, kötü şeyler de yapmışızdır. Bazı seminerlerimde diyorum ki “Sen yalancısın biliyor musun? Hem de çok yalancısın” böyle birdenbire söyleyince karşımdaki itiraz edip tepki gösteriyor. Ama ben “düşün bak çocukluğunda mutlaka bir yalan söylemişsindir” dediğimde birçok yalan çıkıyor arkadan. Onun için reddetmek yerinde kabul etmeliyiz. İyi yanlarımız da var kötü yanlarımız da. Ama kötü yanlarımızı iyi yapmak için uğraşıyoruz bütün hayatımız boyunca. Hiçbirimiz mükemmel değiliz ve olamayız. Ama olmak için çaba harcarız. Bütün hayat mükemmel olmak için bir çaba harcamadır ama esas değerli olan o çabayı harcamaktır. Karıncaya nereye gittiğini sormuşlar, Mekke’ye demiş. Hacca nasıl gideceksin diye sorulunca “E, bu yolda ölürüm zararı yok” demiş karınca. Yani önemli olan o çabayı harcamak. Niyet önemlidir bizde zaten. Bunu yaparsak aslında birçok sorunu çözebiliriz. SORU: Varoşlardaki toplumsal sorunlara değinildi. Acaba varoşları oluşturan sebepler nelerdir? Türkiye’de kadın haklarından bahsettiniz, Doğu’daki kadınlar kadar Türkiye’de nerelerde örgütlü kadın hareketi vardır? Kızların okula gönderilmediğini belirttiniz. Acaba bunda ataerkil anlayış