Kadın

Mutlu Kadın

Temmuz 21 2005Yorum Yok Kategori: Kadın

MutluKadın,Mutlu Aile Sevgili Hanımefendiler ve Beyefendiler; Silivri’nin böyle severek kutladığı bir festivalde ilk kez bulunuyorum. Ve hemen 2. günü buna yetişmiş olmaktan dolayı da aslında keyif de aldım. Beni davet ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Ben 4 aydır Anadolu’yu dolaşmaktayım, en sevilen konulardan birini bugün burada işleyeceğiz. Anadolu’da da Mart ayından beri en fazla işlediğimiz konular: “Mutlu kadın, mutlu aile”, “Kadının toplumdaki ve siyasetteki yeri ne olmalı?”, “Toplumsal kalkınmada kadın neler yapabilir?” üzerine oluyor. Anadolu’nun bu kadar merak ettiği bir konuyu eminim Batının bu ucunda, İstanbul’a bu kadar yakın bir yerde siz daha fazla merak ediyorsunuzdur. O yüzden sizlerle hoş bir sohbet edebilmek için Ömer Bey’in dediği gibi kısa bir konuşma yapacağım, daha çok açılım sağlayacağım. Bu konuda birçok kitabım var, özellikle “Ne Kadar İlgi O Kadar Sevgi” ve “Ne Kadar Sevgi O Kadar Çözüm” bu konuyla alakalı iki kitabım. “Aşk Kapıyı Her Zaman Çalar” ve “Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi” en son çıkan kitaplarım. Bunların hepsi kadın-erkek ilişkisine dair; aile içi ilişkiler neler olabilir, sağlıklı ve daha mutlu bir aile nasıl yaratılabilir, anne-çocuk, anne-baba, kadın-erkek ilişkileri rolleri üzerine.

Sevgili Hanımefendiler ve Beyefendiler; Ben toplumun mutlu olması için önce kadının mutlu olması gerektiğine inanıyorum. O nedenle “Mutlu kadın, mutlu aile” gibi bir başlık koydum. Kadının mutlu olmadığı bir ailenin mutlu olması mümkün değil. Çünkü kadın demek, çocuk demek. Kadının ve çocuğun mutluluğu aynı zamanda ailenin mutlu olmasıdır. Bu da bir ailenin mutlu olması için temel direğin kadın olduğunu gösteriyor bize. Evet, “Neden mutlu olmalı kadın, niye buna gerek var?” diyebilir bazı erkekler. Çünkü kadının ruhsal sağlığı hamile kaldığı andan itibaren çocuğun sağlığı demek. Çocuğun sağlığı, sağlıklı doğup büyümesi ve ruh sağlığı yerinde bir ailede büyümesi de sağlıklı kuşaklar anlamına geliyor. Görüyorsunuz ne zaman “kadın” desek, “kadın” tek başına bir bireyi ifade etmiyor. Kadın toplumun büyük bir kesimini, kadın-çocuk ittifakıyla derhal etkisi altına alıyor. O nedenle eğitimden kadınların daha fazla pay almasını istiyoruz. Çünkü kadının eğitilmesi sadece kadının eğitilmesi olmuyor, onun büyüttüğü çocuğun, gencin, ailenin diğer yarısının hatta eşlerin eğitilmesi oluyor. Gerçekten ben bunu hayatımda çok kez yaşadım çünkü ben oturduğu yerde kitap yazan biri değilim biliyorsunuz; televizyoncu, gazeteci, sivil toplum örgütlerinin kurucusu ve yönetim kurulu üyeliğini yapan, çeşitli aşamalarda çalışan biri olarak toplumun içinde kadınla her yerde birlikte oldum. Güneydoğu Anadolu’da 5 yıl sadece kadın ve kızlarla çalıştım. Hem ÇATOM denilen GAP İdaresinin kurduğu çok amaçlı toplumsal merkezlerde hem de bizim kurduğumuz sadece kadınlardan oluşan Anakültür adlı derneğimizde namus cinayetlerine karşı ve kadınların, kız çocuklarının okutulmasıyla ilgili çalışmalar yaptık. O dönemde henüz hiç kimse oraya gitmiyordu, terörden dolayı girilmeyen bir yerdi. İlk kez girdik ve 5 yılda kadın şenlikleri yapmayı başardık ve varoş dediğimiz gecekondu bölgelerinde kadın çalışmaları yaptık. Bir kadın ne kadar neyi değiştirebilir üzerine çok güzel bir öykü anlatacağım. O bölgede biz kadınları önce okuma yazma kursuna aldık -İstanbul’un varoşlarından biriydi bu- Kadınlar okuma yazma kursuna ilk geldiğinde beyler biraz tedirgindi karılarının akılları çelinecek diye. Sonra bize güvendiler ve kurs başladıktan 1-2 hafta içerisinde normalleşti. Bu kursa devam eden kadınlardan birini anlatacağım; bir Kürt kadınıydı, yaklaşık 40 yaşlarındaydı, hiç okula gitmemişti ve köyünde öğrendiği tek şey evinde halı dokumaktı. İki çocuğu vardı ve kayınvalidesiyle birlikte oturuyordu. Elbette evin içinde hiçbir statüsü yoktu çünkü çocuklar onu cahil gördüğünden ve o da çocuklarıyla iletişim kurmayı beceremediğinden, kimse onu dinlemiyordu. Kayınvalidesiyle zaten inanılmaz kavgalıydı ve kocasıyla sorunları vardı. Okuma yazma kursuna geldiğinde böyle bir durumdayken, kurs bittikten sonra aile içindeki statüsü biraz yükselmişti ama henüz çok farklı değildi. O aralar biz meslek edindirme kursları açtık ve halı hocası bulamadık. O yüzden halı kilim öğretmesi için onun bilgisi olduğundan bu işi ona teklif ettik ve o da kabul etti. Biz onun eğitici olması, öğretebilmesi ve ona bir öğretmen olma kabiliyeti vermek için bir haftalık bir kurstan geçirdik ve halı-kilim dokuma kursunun hocası oldu. Bundan dolayı çok küçük de olsa bir ücret almaya başladı ve evin içinde baya bir söz sahibi haline geldi. Çocukları onu daha çok dinlemeye başladı ve anne olarak saygı görmeye başladı evin içinde. Bu kurs sırasında biz bir de ‘ben’ dili eğitimi açmıştık. AÇEV(ana çocuk eğitim vakfının) yararlı eğitimlerinden biriydi bu. ‘Ben’ dili eğitimi şudur; biz genelde bilmeden iletişim kurduğumuz zaman örneğin eşiniz eve geç geldiğinde kapıyı ilk açtığınızda “Sen nerdesin? Sen zaten hep geç kalırsın.” gibi dikkat ederseniz hep ‘sen kötüsün’ üzerinden konuşuruz. Ama ‘ben’ dili eğitimi kendi duygunu anlatmayı öğreten bir iletişim yoludur. “Ben, sen geç kaldığın için çok üzüldüm, ben bundan dolayı acı çektim” diyerek ‘ben’ üzerinden anlatmadır en kısa tarifiyle. Bu eğitimi de aldı bizim hatun ve aile içinde statüsü inanılmaz yükseldi. Kayın validesiyle sorunlarını çözdü çünkü artık onunla nasıl konuşması gerektiğini biliyordu, sadece kavga etme üzerinden iletişim alışkanlığını değiştirdi. Eşi ona saygı duymaya başladı çünkü o birçok şeyi başarmıştı; okuma yazma öğrenmişti, hoca olmuştu, para kazanmıştı, –para kazanmak inanılmaz bir saygınlık getiriyor- daha önce konuşmaya değer bulmadığı karısı çok bilgi sahibi, konuşulabilir ve davranmasını bilen biri haline gelmişti. Ben onu iyi bir örnek olarak televizyona taşımıştım. Televizyon programına geldiği zaman (program geceydi) canlı yayında şunları söyledi: “Bakın ben bundan bir yıl önce hiçbir şey bilmeyen biriydim. Okuma yazma bilmiyordum, kendi başıma sokağa çıkamazdım, hiçbir şeyi tek başıma yapma kabiliyetim yoktu. Kimseye sözümü geçiremiyordum ve bir insan, bir birey olarak var değildim. Ama şimdi ben bu programa bile gece kocamdan izin almadan geldim çünkü artık izne gerek kalmadı; aramızda bir şey konuşmadan biz bunu çözdük. Ben istediklerimi yapıyorum o da beni destekliyor çünkü ben hep doğru, iyi şeyler yapıyorum.” İşte asla olmaz zannettiğimiz şeyler, inanmadıklarımız aslında kendimiziz. Kendimize inanırsak birçok şeyi aşmanın daha kolay olduğunu –Anadolu’nun birçok yerinde yaptığım çalışmalarda da- gördüm. Kadınların çocuklarıyla beraber okula gittiğini, üniversiteyi kazanabildiğini, eşlerin desteği olduğu zaman birçok sorunu aştıklarını, 30’undan, 40’ından sonra okuduklarını gördüm. Üniversite üzerine doktora yapan üç çocuk annesi tanıdığım kadınlar var artık ve kendi istekleriyle birçok dernek kurdular. Bu çabalar tabi ki toplumun kalkınması adına da çok önemli. Güneydoğu’da yaptığımız çalışmalarda kadınlar bize şöyle diyordu: “Siz bizi eğitiyorsunuz ama erkekleri de eğitin çünkü bizi eğitiyorsunuz, doğruyu gösteriyorsunuz ama eve gittiğimizde onlar bunu kabul etmek istemediklerinden başımız derde giriyor.” Evet, bu çok doğru. Sadece kadının eğitilmesi yeterli değil, erkek de kadına bakış açısını değiştirmeli, kadının 3. sınıf olduğunu, kendinden daha güçsüz olduğunu zanneden bakış açısından kurtulmalı. Bu önyargıları bırakmadan ne kendisi gelişebilir ne de karşısında konuşmaya değer bir kadın bulabilir. Böyle konuştuğumuz zaman bir bey bana demişti ki: “Aman ben karımla ne konuşacağım, eve gittiğim zaman bana hep kapıcıdan bahsediyor.” Ben de dedim ki: “Peki eşin ne yapıyor, ev kadını değil mi? Evet ev kadını. Peki evin içinde kim var? Çocuklar okula gidiyor, sen işe gidiyorsun, kim kalıyor? Hiç kimse. Peki en çok kimi görüyor bu kadın? Kapıcıyı görüyor, bu yüzden sana devamlı kapıcıdan bahsediyor. Sen onunla ilgilenir, farklı yerlere götürürsen eğer sana farklı insanlardan da söz edebilir.” Karı-koca olmayı öğrenme… Yani bizim karı-koca olmaktan anladığımız sadece; birinin karı dediğimiz kadın rolünü oynaması, diğerinin de koca dediğimiz erkek rolünü oynaması. Bu yeterli bir şey değil bu yüzden evlenmek ‘ev’ ile ilgili bir durum değil. Ev sadece dört duvar arasında oturduğumuz bir mekan. Ama ‘evlenmek’ evin içine tıkılmak anlamı taşımıyor. O sadece bir yer ama bizim ihtiyacımız olan bir eş. Ruhen, zihnen, bedenen birbirimize eş olmaya ihtiyacımız var. Eş olmak çok zor bir şey. Eş olmak için emek harcamak lazım. Emek harcamak için neye ihtiyacımız var? Sevgiye… Sevgi en temel araç; çocuğumuzu sevdiğimiz için birçok şeyi yaparız ve katlanmak yada zorunluluk olarak görmeyiz. Bunu karımız veya kocamız için de böyle düşünmemiz lazım, onu sevdiğimiz için yapmalıyız, başına kakacak bir şey olarak görmemeliyiz. “Bak ben senin için neler yaptım. Saçımı süpürge ettim, sen buna değmez bir adamsın” demek ne kadar kötü ve karşı tarafın canını acıtan bir şeyse, “Senin neyin eksik? Yediğin önünde yemediğin arkanda. Eve para getiriyoruz ya daha ne istiyorsun?” demek de maalesef aynı derecede aile birliğini bozucu bir davranıştır. Çünkü kadınlar güzel olmak, güzel görünmek ve güzelliklerinin söylenmesini isterler. Anadolu’da 85 yaşında Alevi bir dede, eski erkeklerin bildiği ama günümüz şehir erkeklerinin bilmediği bir şey söylemişti: “Kadını reymaklandıran erkektir.” Erkek; erkek olursa, kadın; kadın olur. O yüzden erkeğin erkek olması gerekiyor ki; kadına şiddeti asla aklından bile geçirmeyen, (çünkü şiddet güçsüzlük göstergesidir) kadına değer veren, kadını çocuklarının ve ailesinin bir değeri olarak gören ve onu tıpkı dinimizde de denildiği gibi kutsal bir değer olarak gören biri olsun. Bir tek dinimiz kadına değer vermiştir (Kur’an-ı Kerim’de cinselliğe bile dair bilgiler vardır). Kadın ve erkeğin beraberliğinin her alanda çok önemli olduğunu vurgulayan bir dine sahibiz. Zaten iş dine geldiği zaman –ben uluslar arası alanda da çok konferans verdiğim için bana sıkça sorulan bir soru- “İslam dini kadının önündeki en büyük engel değil mi?” diye Batı’da sıkça sorulur. Ben de “Hayır, kadının önündeki engel tabi ki İslam dini değil, olsa olsa erkek bakış açısı ve kadını 2. sınıf gören erkeklerdir” diyorum. Buna neden böyle söylüyorum, çünkü peygamberimizin hayatına baktığımız zaman, kendini Müslüman kabul eden birçok erkeğin onun hayatıyla hiç ilgisi olmadığını, hayatını hiç bilmediğini görüyoruz. Peygamberimiz bugün bile birçok erkeğin yapmadığı şeyleri yapmıştı: Kendisinden yaşça büyük bir kadınla evlenmişti. Şimdi erkekler hep kendilerinden küçük kızlarla evlenmeyi tercih ediyorlar. Hz. Muhammed’in ilk karısı Hz. Hatice’dir ve o ölünceye dek ondan başka bir kadınla beraber olmamıştır. Hz. Hatice’yi çok seviyordu, onun ölümünden sonra uzun yıllarda evlenmedi. Ama peygamber olduğu için ve o dönemde -4 bin yıl önceki Arap toplumundan bahsediyoruz- Arap toplumunda yapması gereken şeyler vardı ve statüsü gereği kadınları kendi koruması altına aldı. Bunlar içinde de bir tek Hz. Ayşe’yi çok sevdi. Hz. Hatice çalışan, zengin bir kadındı. Kadınların çalışmasına karşı olan erkekler bugün bile var. Ve dul bir kadındı, dul bir kadınla evlenmek yine bugün çeşitli sorunlar getirir. Binlerce yıl önceden bahsediyoruz, bunların bugün bile kabul edilmesinin zor olduğunu düşünürseniz ne kadar önemli olduğunu görürsünüz. Bana bir de “bizim önümüzdeki kadın bakış açısını nasıl değiştirebiliriz?” diye sorarlar. Bence kadına bakış açısını değiştirmek sadece erkeklerin değil, erkekler kadar kadınların da yapması gereken bir şey. Çünkü kadınlar yetiştiriyor çocukları ve erkekleri. Erkek çocuğuyla kız çocuğunu çok farklı şekilde yetiştiriyoruz ve bunu fark etmeden yapıyoruz üstelik. Hep erkeklerden yada kocalarımızdan şikayet ediyoruz. Onların davranışlarından şikayet ediyoruz. Ama sıra kendi oğlumuza geldiği zaman, “aman oğlum yorulmasın, o hiçbir şey yapmasa da olur, o erkek çocuğu istediği kadar dışarıda kalsın” diyerek ona bir sınır getirmiyoruz, sorumsuz yetişmesine neden oluyoruz. Ama sıra kız çocuğuna geldiği zaman onu daha büyük bir sorumluluk duygusuyla yetiştiriyoruz. Çoğu kız çocuğu 6-7 yaşında bile olsa kardeşine bakar, masayı hazırlar. Kadın işi dediğimiz birçok işi ona yaptırırız ve bir kız çocuğunu aslında küçük bir anne modeli şeklinde yetişir. Ama erkek çocuğu, çocukluğunu yaşar. O sokakta oynarken, canı istediği gibi davranırken, kız çocukları sorumluluklarını yerine getirmek zorunda kalırlar. Tabi bu, okula başladığımız zaman kızların lehine olur çünkü kızlar okulda hep erkeklerden daha başarılı olurlar. Çünkü erkekleri orada kendilerini zaptetmeleri ve sosyal oturması kalkması öğretilmediğinden asosyaldir erkekler. O yüzden canları istediği gibi bağırırlar, istediklerini yapmaya çalışırlar ve çok zor adapte olurlar okul hayatına. Erkeklerin askere gidince adam olacağını, yani orada emir komuta zinciri içinde kıpırdayamadıklarında adam olduklarını düşünür toplum ve topluma yerleşmiş bir düşüncedir bu da. Ama biz çocuklarımızı kız-erkek farklı yetiştirmesek, her ikisini de aynı sorumluluk anlayışıyla, her ikisine de eşit davranarak yetiştirsek, aslında erkekleri ve hayatı kurtarmış oluruz. Bu kadar sorumsuz yetişen, her canı istediğini yapan şımarık erkek çocuklarından iyi koca olmuyor. Daha sonra yine en çok kadınlar bundan acı çekiyor. Bir yumurta kırmayı bilmeyen, eline hiçbir iş yakışmayan, hiçbir şeye de yardımcı olmayan, çocukları sanki çeyiz sandığıyla gelmiş gibi tümüyle anneye devreden erkeklerle bir aile hayatı olmuyor. Çocukları birlikte yaptıkları bile unutuluyor ve baba olmanın tek anlamı para kazanmak, eve para getirmek olarak görülüyor. Para her şey değil. Aslında sevgi olursa, parasızlıkla mücadele etmek çok daha kolay. Ama eğer sevgi olmazsa ne parasızlıkla ne de diğer duygusal yada maddi sorunlarla mücadele edilebilir. Gazetede bir haber okumuştum: 6 aylık evli genç kadın eşini bırakıp annesinin evine dönmesi ve boşanma davası açması hakkında. 6 ay önce evlenirken oğlanın işi varmış ve evlilik için istenen her şeyi yerine getirmiş fakat 6 ay sonra işini kaybetmiş ve tabi ki bunları taksitle aldığı için taksitleri ödeyemez hale gelince, gelin de boşanma davası açmış. Yani bütün beraberlik sadece maddi çerçevenin içine konulmuş; eğer parası varsa onu kocası olarak kabul edecek, yoksa kocası olmayacak. Tabi ki biz eski kuşaklara baktığımız zaman ne kadar fedakarlık ettiklerini, anne-babaların aslında evi baştan sona düzmediğini, donatmadığını anlıyoruz. Anne babamdan, kendi güçleriyle paraları oldukça yavaş yavaş bir şeyler aldıklarını ve alınan her malın bir kıymeti olduğunu, onun karı koca bir zevkini çıkardıklarını gördüm, yaşadım o dönemlerde. Oysa şimdi biz çocuklarımıza her şeyi hazır sunuyoruz ve hiçbir şekilde iyi yapmıyoruz çünkü bu kadar hazır olan şeyin kıymeti olmuyor. Onlar bunun için kendileri acı çekmiyor, hiçbir şey yapmıyorlar. Bizim çocuk yetiştirmekte ciddi sorunlarımız var. Bu anneyi de babayı da mutsuz ediyor üstelik. Mesela bir taksiye binmiştim. Taksi şoförü dedi ki konuşurken –her zaman sohbet ederim biliyorsunuz- “Bir oğlum var, Çanakkale’ye üniversiteye gidecek ve biz gittik önce yer baktık yurtta kalması için ama odaları kalabalık olduğundan beğenmedi ve evde kalmak istediğini söyledi. Ama bizim gücümüz yetmez, dört arkadaş toplandılar bir evde kalıyorlar şimdi. Ama geçen gün hafta sonu tatili için geldi ve elinde ona almış olduğumuz cep telefonunu masanın üzerine atarak telefonundan utandığını söyledi.” Yazık anne baba da çok üzülmüşler ve o hafta yiyecekten kısarak ona istediği telefonu almışlar ve bana bunu gururla anlattı. Fakat ben “Ne kadar kötü bir şey yapmışsınız,hiçbir şekilde iyi değil yaptığınız. O çocuğa iyilik yapmadığınızı gün geçtikçe daha çok anlayacaksınız çünkü talepleri daha fazla büyüyecek. O sizin bunu nasıl aldığınızı düşünmüyor çünkü geride kalan kardeşlerinin açlık çekerek belki birçok şeyden mahrum olmak zorunda kaldığını siz ona anlatmıyorsunuz” dedim. Sonra düşündü ve kendisi hayatta hiç bir şeye sahip olamadığı için böyle zayıf davrandığını itiraf etti. Ama bu doğru değil, biz yapamadığımızı yine kendi gücümüzle yapabildik sonra. Çocuklarınız da bırakın kendi güçleriyle yapabilsin. Kız olsun, erkek olsun kendi güçleriyle hayatta bir şeyler yapmayı öğrenirlerse o zaman toplum için de bir şey yapmayı isterler. Yoksa hiçbir fedakarlık yapmayı öğrenmeyen insanın toplum için bir şeyler yapması zaten beklenemez. Evet ben çok kısa dedim ama konuyu açmak için konuştum. İsterseniz bundan sonra sizin kadın erkek rollerine, ailenin fonksiyonuna yada çocuk terbiyesine dair sorularınız varsa o soruları cevaplandırmayı tercih ederim. Böylece karşılıklı konuşmuş oluruz. SORU: Merhabalar! Hoş geldiniz, güzel konuşmanızdan dolayı sizi tebrik ederim. Emekli bankacıyım, 5 yıl varoşlarda ticaret yaptım ve varoşlarda kadın, erkek, insan ilişkilerini gördüm. Zengin olduğum için kadın-erkek herkes beni kandırmaya çalıştı. Sizin de anlattığınız gibi toplumda para önde gidiyor. İnsanların düzenli olarak, yanlış yapmadan, birbirlerini rahatsız etmeden yaşamaları için cezaların arttırılmasını bekliyorum. N.S: Ben devletin getireceği cezalara hiçbir inancı olmayan biriyim. Biz herkesin kapısına polis de koysak, yüreğimizde vicdan, saygı, başka insanlara sevgi olmadıkça, hiçbir kanun hiçbir şey yapamaz. Bizim kanun bakımından hiçbir eksiğimiz yok; fazlamız var. Ama uygulamada sorunumuz var. Bu, insandan ve bakış açısından kaynaklanıyor. Ve eğitimle ilgili tabi ki. O yüzden söylediğiniz para değeri, varoşlardaki insanların değerlerini ne kadar kaybettiklerini gösteriyor. İnsanımız değerini kaybederse her şeyini kaybeder. Kültürünü kaybeder. Kültürsüz insan en tehlikeli insandır çünkü onu herhangi bir kanunla yada şiddetle yola getirmeniz söz konusu değildir çünkü ondan vazgeçmez. Ama insanların içine vicdan, sevgi, hoşgörü koyabilirseniz, o zaman toplumda huzuru sağlamak mümkün. ……………………….. Sevgi en temel, en karşılıksız değerdir. Halbuki para veya diğer tüm maddi değerlerin hepsi karşılıklılık üzerine dayanır. Ama sevgi karşılık beklemez. Bizim kültürümüz “iyilik yap, denize at” der. Gerçekten yaptığınız iyilik bir gün geri döner size ama siz karşılık beklemediğiniz zaman. Biz böylesine hoşgörülü, sevgi dolu bir kültürden maalesef birbirinden hoşlanmayan, birbirine selam vermeyen, komşuluk ilişkisi yürütemeyen hatta sadece ne aldın ne verdine bakan bir hale geldik. Bu ağlanacak bir durum gerçi çünkü biz çocuklarımıza bunu miras bırakmamalıyız. “Ne Kadar Sevgi O Kadar Çözüm” adlı kitabımda aileyi nasıl daha kaliteli hale getirebileceğimiz anlatılıyor. Kalite çok önemlidir bir ailede. Aile, kadın-erkek ilişkisinin kalitesinden ve kaliteli bir toplumdan geçiyor. Böyle bir toplumu yaratabilirsek, birbirine saygı duyan komşu, insan, erkek ilişkileri de olacaktır ve bu saygı da toplumun kalkınması demektir. Kadınlar toplumun %52’sini oluşturuyorlar. Toplumun yarısından bile çoğu olan kadınlar eğitilmeden, onlara belli bir saygınlık gösterilmeden, toplumun kalkınması imkansızdır. Biz Avrupa Birliği’ne girmekten bahsediyoruz, dünyada söz sahibi olmak istiyoruz. Bunları yapmak için erkeğin kadını yanına alması, toplumun kadınla birlikte yükselmesi gerekiyor. “Aşkın Ölümcül Etkileri” adlı baskıları artık kalmayan kitabım bunu anlatıyor ve son çıkan, şiddetin artmasıyla ilgili kitabım “Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi”nde ondan da bilgiler var. Şiddetin çok yükselmesi, aile içi şiddetin artması, şiddetin toplumun her alanında iletişim dili haline gelmesi gibi konulara değiniyor. Şiddet bir iletişim dili haline geldiği zaman ondan korunmamız mümkün olmaz. Devlet de, sokaktaki adam da, kadın da çocuğuna şiddet uygular. Herkes herkese şiddet gösterir çünkü şiddet güç zannedilir. Şiddet güçsüzlüktür. Bunu güç zannedip güçsüz olanı dövmek, ezmek, yok etmek bir kişisel tatmindir ama hastalıklı bir durumdur, toplumu da hastalandıran bir şeydir. Orda da bununla mücadele etmemiz gerektiğinden söz ediyorum. 11 kitabım var. İran’la ilgili var, kent ve kültürle ilgili var. Bir kentte yaşamanın şartları vardır. Bir arada yaşıyorsunuz. Ben 1960’ların kentini biliyorum. Ama bu kent yaşamı göçlerle, şiddetle, PKK’yla gittikçe erozyona uğramış. Ve biz maalesef kent kültürünü kaybetmişiz; birbirimize sevgiyi saygıyı, sanatı, tiyatroyu… Trabzon’da da tiyatro varmış, Güneydoğu Anadolu’da kadın erkek ailece gidilen gazinolar varmış. Bana Urfalılar anlattılar bunları. Ve gazinoda o zaman Komünist Rusya’dan kaçan kadınlar garsonluk yapıyormuş, düşünün Urfa’da, Güneydoğu’da birçok kentte. Ben bütün kentleri gezdiğimde görüyorum ki çoğu kent kültüründen (çay bahçeleri, gazinolar, tiyatrolar, sinemalar vb..) hiçbir şey kalmamış. İnsanlar asosyal hale dönmüş yani sosyalleşemiyorlar. Sosyalleşemedikler için vahşileşiyorlar. Bundan bin yıl önce Ahilik Teşkilatı’nın kurucusu Ali Evran yazdığı kitaba şöyle başlar: “İnsan medeni tabiatlıdır”. Bizim kültürümüz bin yıl önce, kadın erkek dememiş ‘insan’ demiş. Böyle medeni bir kültürden geldiğimiz yer pek de hoş değil ama o kültür bize ait, bizim kökümüz. O yüzden bu kökten yeni ağaçlar filiz verebilir diye çalışmak ve bu ağaca özen göstermek gerek diye düşünüyorum. SORU: Siyasette kadının yeri ne olmalı yada siyasetteki kadını nasıl değerlendiriyorsunuz? N.S: Bu bizim Avrupa Birliği’ne girişimizin önündeki en büyük engellerden biri. Kadın adayları destekleme ve eğitme derneğini (KADER) kurduğumuz zaman ben hem kurucu üyeliği hem de iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptım. Bütün köylerden, kentlerden gelen kadınların ne kadar çok istekli olduklarını, gördük ama o isteğin karşılığını hiçbir siyasi partide bulamadık. Siyasi parti liderleri bu konuda gayet isteksiz davrandılar. Cumhuriyetin ilk kurulduğu dönemde, meclisteki kadın sayımız bir daha asla yakalanamayan bir sayı oldu. Biz KADER’i kurduğumuzda meclisteki kadın sayısı %2 idi. Çok düşük bir sayı bu. KADER’le yaptığımız ilk dönem çalışmalarında bunu ancak %4,2ye çıkarabildik. Bu sayıdan İran, Uganda, Afrika ülkelerini çoğu daha fazla. Olağanüstü bir hal içinde olmakla beraber geçici kurulmuş Irak meclisinde bile kadın sayısı daha fazla. Maalesef Türkiye bu konuda utanç duyması gereken durumda. Siyasi partiler kadınları meclise taşımıyor. Sağ-sol hiç fark etmeden hiçbir parti, hiçbir ideoloji kadınlara siyasette yer vermek istemiyor. İktidarı kendi ellerinde tutup kadınları daha çok kadın kolları diye ayırarak bir ayak işçisi olarak kullanıyorlar. Seçim zamanları “hadi çalışın bakalım, çay kahve getirip götürün, her işi yapın, ondan sonra da biz milletvekili olalım sizin yerinize meclise girelim” diyorlar. Bunu maalesef hiçbir şekilde değiştiremedik. Kadınların da siyasete bakışlarında bir sorun var. Kadınlarca siyaset, yalnız erkeklerin yapabileceği, kötü, karalaması kolay bir iş. Hatta siyasi partilere bazı kadınlar giriyorlar ama 2-3 gün sonra küsüyorlar. Siyaset bıkmadan, usanmadan, hiçbir şekilde küsmeden devam etmeniz gereken bir yoldur. Ömrünüzün sonuna kadar siyaset yapmanız gerekir. Siyasette küsme, darılma, alınma gibi şeyler yaparsanız siyasette kalamazsınız. Kadınların problemi de bu, siyaseti böyle nazenin bir iş zannediyorlar ama öyle değil. Ama siyaseti erkekleştirip, erkek gibi yapma taraftarı asla değilim, bunun hep karşısında oldum. Kadın olarak, kadın duruşuyla, kadın kimliğiyle, kadın değerleriyle, şefkat, sevgi gibi iyi ve bize ait değerlerimizi koruyarak duygusal zekamızı (EQ) kullanmayı öğrenirsek siyasete de biraz yumuşaklık, hoşgörü ve barış getiririz, onu ideolojilerden koparabiliriz belki. Siyaset insan için yapılan bir şeydir. Maalesef ideolojiler 20. yüzyılı çok böldüler ve insanı unuttular ama biz insanı tekrar hatırlamak zorundayız. 21. yüzyıl tümüyle insan odaklı bir yüzyıl anlayışı olacak. Biz de bu anlayışa katkıda bulunmak için kadının daha fazla siyasete girmesini destekliyoruz. Ben bunun için Anadolu’nun her yerinde çeşitli kadın kuruluşlarının açılmasını teşvik ediyorum, açılışlarına gidiyorum ve daha fazla üye almaları için onlara yardım ediyorum. Kadın hareketlerinin sadece şehirlerde belli 2-3 yerde değil, bütün Anadolu’da olması gerekir çünkü Anadolu’yla birlikte Türkiye varolacaktır. Kadının daha fazla siyasete girmesi gerekiyor. Tabi sizin gibi burada okumuş, mesleği olan kentli kadınların mutlaka siyaset yapması, en azından bir siyasi partiye üye olması, orada delege olarak yer alması ve politikalarına müdahalede bulunması gerekir. Bütün bir hayatı kadınlar götürüyor; aileyi, yemeyi, içmeyi, beslenmeyi, her türlü alışverişi… Bunların hepsi politikadır. Kadının elinde büyük güçler var tüketici olarak. Aslında bunları kullanarak herkesi dize getirebilir. Ama henüz bu politikalar Türkiye’de yer bulamadı. Almanya’da biliyorsunuz Yeşiller Partisi aynen böyle kuruldu; küçücük bir gençlik ve kadın hareketi olarak çevrecilik olarak, liselerden başladı ve onları iktidara getiren kocaman bir parti oldu. O yüzden esas günlük hayattan ve ihtiyaçlarımızdan yola çıkarsak siyaset yapmış oluruz. Kadınlar siyasetin içinde ne kadar varolabilirlerse o kadar Türkiye’yi dünyaya taşıyabilirler diye düşünüyorum. Yoksa kadınsız siyaset hem kaba sama hem de çok kapalı ve yerel kalacaktır. SORU: Başörtü olayı neden bu kadar büyütülüyor? N.S: Bu konuyla ilgili en son Vatan Gazetesi’nde bir dizi yapmıştım. Orada hanımlarla yaptığım görüşlere de yer vermiştim. Bir sosyal değişim bu. Ben başörtüsünü gericiliğin değil modernleşmenin bir parçası olarak görüyorum. Türkiye sosyal ve kültürel değişim yollarından geçiyor o nedenle bu değişimin bir parçası olarak görülmesi gerekir. Ben bütün özgürlüklerin verilmesinden yanayım. Sadece bir tek konuda özgürlük istersek, o özgürlüğü alamıyoruz gördüğünüz gibi. Ama ben Anayasa’daki düşünceyi kısıtlayıcı ve düşüncenin önündeki bütün engellerin kaldırılmasını istiyorum. Hepimizin birlikte olması gerektiğini düşünüyorum. Bütün özgürlükler bize verilmeli çünkü vatandaş olarak bunu hak ediyor ve istiyoruz. Bütün özgürlükler bize verilirse daha iyi bir Türkiye’yi huzurla ve kendimize güvenerek yaratabilme şansına sahip olacağız. Yasaklarla bir yere varamayacağımızı düşünüyorum bu yüzden bütün yasaklara karşıyım, tamamen özgürlükten yanayım. Başörtüsünün simge olduğu yıllar vardı ama ben onun artık toplumda aşıldığını düşünüyorum. Dini bilmemek çok ciddi bir sorunumuz ama bu din eğitiminin Türkiye’de sorunlu olmasından kaynaklanıyor. Din eğitimi nasıl vermeliyiz konusu hala tartışmada. Biz bu konuda da kendimize güvenerek, huzursuz olmadan ve bunu problem yapmadan –çünkü dinimiz ve kültürümüzün bin yıllık bir geçmişi var, dün yola çıkmış bir ülke değiliz- bir komplekse kapılmadan ve korkulardan arınarak her şeyi yapabiliriz. Ben çok fazla korkuyla beslendiğimizi düşünüyorum. Gerek yöneticiler gerek yönetilenler olsun korkunun ecele faydası yok, hayat devam ediyor. Ben 50 kişilik bir çalışmada herkesten korktuğu şeyi bir kağıda yazıp sepete atmasını istedim. Ve bütün dünyada ortak bir korku vardır; insanoğlu en çok sevilmemekten, ilgi görmemekten korkar. Ben bu çıkacak diye tahmin ediyordum ama çok ilgimi çekti birinci sırada kedi köpekten, kuştan, her türlü doğal şeyden korku çıktı. Bu bizim doğaya ne kadar yabancılaştığımızın göstergesi. Doğaya yabancılaşıyorsanız, kültürünüze de yabancılaşıyorsunuz demektir. Bugün bir gazetede vardı “6-7 yaşındaki çocuklarımı dışarı çıkardım, çimene basmak istemediler, ağaçlardan, böceklerden korktular” yazılmış ve dehşete düştüm bu kadar doğa düşmanı çocukları biz ne zaman yaptık diye. Ben bunu çok net gözlüyorum çünkü benim işim bu, devamlı kültürü izlediğim için görüyorum ki yabancılaşma maalesef çok vahim boyutlarda. Yabancılaşma önce doğaya yabancılaşmayla başlıyor sonra kendinize de yabancılaşıyorsunuz. Farkındalığınız olmuyor ilkin hiçbir şeyin, niye bunu yapıyorum sorusunu hiç sormuyorsunuz. Her şeyi otomatiğe bağlıyorsunuz. Otomatik bir hayatta da gelişme olmaz. Düşündüğümüz, nedenini sorduğumuz zaman bir şeyleri bulabilirz ama bu canımızı acıtır çünkü her zaman iyi biri olmayabiliriz, kötü şeyler de yapmışızdır. Bazı seminerlerimde diyorum ki “Sen yalancısın biliyor musun? Hem de çok yalancısın” böyle birdenbire söyleyince karşımdaki itiraz edip tepki gösteriyor. Ama ben “düşün bak çocukluğunda mutlaka bir yalan söylemişsindir” dediğimde birçok yalan çıkıyor arkadan. Onun için reddetmek yerinde kabul etmeliyiz. İyi yanlarımız da var kötü yanlarımız da. Ama kötü yanlarımızı iyi yapmak için uğraşıyoruz bütün hayatımız boyunca. Hiçbirimiz mükemmel değiliz ve olamayız. Ama olmak için çaba harcarız. Bütün hayat mükemmel olmak için bir çaba harcamadır ama esas değerli olan o çabayı harcamaktır. Karıncaya nereye gittiğini sormuşlar, Mekke’ye demiş. Hacca nasıl gideceksin diye sorulunca “E, bu yolda ölürüm zararı yok” demiş karınca. Yani önemli olan o çabayı harcamak. Niyet önemlidir bizde zaten. Bunu yaparsak aslında birçok sorunu çözebiliriz. SORU: Varoşlardaki toplumsal sorunlara değinildi. Acaba varoşları oluşturan sebepler nelerdir? Türkiye’de kadın haklarından bahsettiniz, Doğu’daki kadınlar kadar Türkiye’de nerelerde örgütlü kadın hareketi vardır? Kızların okula gönderilmediğini belirttiniz. Acaba bunda ataerkil anlayış mı hakim yoksa ekonomik nedenler mi var? Bir de Fransa’da kadınlarla ilgili bakanlık var, Irak’ta bile Türkiye’den daha fazla kadın temsilci var. Buna da değinir misiniz? N.S: Varoşlardaki toplumsal sorunlar ve varoşları oluşturan sebepler ciddi bir sorundur. 1960’dan sonra ekonomik nedenlerin dışında göçler almaya başladık. Zaten en büyük dalgayı da 63 ve 70’de aldık. Bunlar daha ekonomik nedenliydiler yada çocuğun daha iyi okutulması için gelen dalgaydı. Fakat 70’lerde politik nedenlerle büyük göçler oldu. Bir yerde barınamayanlar, öbür yerde tutunamayanlar göçtü. Sonra 80’de PKK meselesinden dolayı çok büyük bir dalga daha aldık. Ve bu insanlar oradan göçmek isteyenler de değillerdi. Köylerden, mezralardan, Doğu’dan göçüp İstanbul, İzmir gibi büyük kentlere gelen bu insanlar birdenbire çok çaresiz, yalnız ve kültürden uzak kaldılar. Bir yandan kendi memleketlerini özlerlerken öbür yandan da buraya uyum sağlayamamanın acısını yaşadılar. 1945’te Sivas’tan, Kastamonu’dan gelmiş insanlar tanıdım onlar da İstanbullu olmuşlar, buraya uyum sağlamışlardı. Ama bu 70 ve 80’lerde gelen göç dalgaları kente uyum sağlayamadı. Onlar varoş dediğiz gettoları oluşturdular. Sadece, bırakın şehri, Urfa’nın bilmem ne mahallesinden olanlar bir araya geldi ve böyle mahalleler oluştu. Mahalle dışından kimse oraya giremez halde. Bu, çok ciddi bir izolasyon getirdi. Bu da değerlerin kaybı demek, değer kaybedilince şiddet gelir. Ve biz böylece esas olarak, ideolojik, sosyal ve kültürel nedenlerle büyük kayıplara uğradık. Bunu tamir etmek takdir edeceğiniz gibi maddi kayıplardan çok daha güçtür. O nedenle bizim buralara daha çok önem vermemiz ve bu bölgeleri kente entegre etmemiz, kent bütünüyle birleştirmemiz gerekiyor. Bunlar için çeşitli projeler yapılıyor ama yeterli olmuyor çünkü daha fazla insanın gönüllü çalışması gerekiyor bu konularda. Kadın hakları konusuna gelince, önceden bizim gibi okumuş yazmışların kurduğu Mor Çatı gibi örgütlü kadın hareketleri vardı. Ama şimdi son 5 yıldır benim Anadolu’da gözlediğim; Anadolu’nun her yerinden kadınlar ile Kütahya’da, Bolu’da, Erzurum’da,Van’da, Denizli’de kadın dernekleri açtım ben. Tamamen kendi insiyatifleriyle kurdukları kadın hareketleri bunlar. Anadolu’da daha önce dikiş, nakış, çocuk bakımı gibi kadına dönük işler yapan dernekler vardı. Ama şimdi bu 5 yıldır kurulan dernekler kadınların kendini değiştirmesi, geliştirmesi üzerine. “Ev kadınıyım ama İngilizce öğrenmek istiyorum çünkü çocuklarım özel okula gidiyor ve benimle dalga geçiyor hiç bilmiyorum diye” yada “Ben güzel konuşma kursuna gitmek istiyorum çünkü şivem var, düzeltmek istiyorum” gibi talepler geliyor kadınlardan. Çünkü talep olduğu için kadın hareketi örgütleniyor ve yukarıya doğru çıkıyor. Hem kadın hem erkek bu hareket içinde eğitilmiş oluyor ve o şehirlerde kendi kültürlerini yeniden bulup ona yeniden kavuşuyorlar. Dediğim gibi o sinemanın bile yok olduğu asosyal dönemler, ideolojik çatışmaların, kavga dövüşün, silahın girdiği hayatlar yeniden normalleşmeye başlıyor demektir bu. Kızlar okula gönderilmiyor ve bu sadece ekonomik nedenlerden dolayı olsaydı daha iyi olurdu. Ama ekonomik değil, ekonomik nedenle olanlar ayrı. Fakat biz resmi rakam olarak 850 binden fazla kızın –yani 1 milyona yakın gördüğünüz gibi- hiç okula gitmediğini ve okula gitmemesinin tek nedeninin kız çocuğu olduğunu biliyoruz. Elbette Doğu’da ve Güneydoğu’da daha fazla ama düşünceler ve yaşam tarzları göçlerle her yere taşındığı için, her bölgede kızlar en temel hakları olan eğitim haklarını alamıyorlar. Okumayan, okuma yazma bilmeyen bir kadın tabi ki diğer eğitimlerin hiçbirinden faydalanamıyor. Mesela Bağcılar Belediyesi varoş dediğimiz yerlerden birinde okuma yazma kursu açtı ve 500 bin kadın geldi. Okuma yazma bilmeyen kadın sayısı hala da var diyorlar. Görüyorsunuz ki yıllardır İstanbul’da yaşamış fakat okuma yazma gereği duymamış birçok insan var. Belediyeler son yıllarda bu konularda çok ciddi ve iyi işler yapıyorlar. Onların desteklenmesi gerekir. Biz de ev hanımıysak günümüzün, haftamızın, ayımızın bir saatini bu çalışmalara verebiliriz. O kadınlarla birlikte çalışıp onlara yardım edebiliriz. Onlara çocuk sağlığından tutun da zeka özürlü çocuklardan, kadın sağlık hizmetlerine kadar birçok konuda yardımımız olur. Gerçekten bu konuda çalışan her kadının çok mutlu olduğunu gördüm. Başkalarına yardım etmek dünyanın en güzel duygusu. Siz de bunları yaşayabilirsiniz. Irak’ta kadınlar daha fazla temsil ediliyor demiştim. Avrupa’ya geçersek Fransa, Almanya ve İngiltere gibi ülkeler 1999 yılında yapılan seçimlerde –arka arkaya seçimler yapıldı o dönemlerde- ilk defa %30 ve %35leri geçebildiler. Almanya ilk defa %30u geçti. İngiltere, Fransa ilk defa %35i gördüler. Yani kadınlar Avrupa’da bile meclise girerken daha çok yeni. Bunun dışında bir tek farklı olan İsveç, Norveç gibi Kuzey ülkeleridir. Orada %50-50dir oranlar. Kadınlara ilk önce kota sistemiyle %50yi sağladılar ama daha sonra kadınlar %60a yükselip, erkekler %40a düşünce kotalar kalktı. Çünkü artık toplum kadın erkek eşitliğine alışmıştı ve böyle bakabiliyordu. Onun dışında Avrupa’nın birçok yerinde yine de sorunlar var. Örneğin Avrupa’da kadınların çalışma hayatına katılımı çok yüksek –Almanya’ da bu %60, %70lerde- ama açılımına baktığımız zaman kadınların daha çok tezgahtarlık, hasta bakıcılık, sekreterlik, temizlik işçiliği gibi kadın işi denilen daha düşük ücretlerle çalışılan işlerde yoğunlaştığını görüyoruz, Türkiye’nin de başka alanlarda. Türkiye çok ilginç bir ülke. Bir taraftan mecliste %4,2 gibi bir oranla mecliste çok kötü temsil ediliyor ama diğer taraftan da Avrupa’da olmayan bazı birikimlere sahip. Avrupa’dan daha fazla sayıda kadın hakim, avukat ve savcı Türkiye’de var. Yine akademik dünyada dekan ve rektör Türkiye’de var, Avrupa’da katiyen kadınlara verilmeyen görevler bunlar… …………………… Nevval SEVİNDİ 9 Temmuz 2005 Mutlu Kadın, Mutlu Aile Sevgili Hanımefendiler ve Beyefendiler; Silivri’nin böyle severek kutladığı bir festivalde ilk kez bulunuyorum. Ve hemen 2. günü buna yetişmiş olmaktan dolayı da aslında keyif de aldım. Beni davet ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Ben 4 aydır Anadolu’yu dolaşmaktayım, en sevilen konulardan birini bugün burada işleyeceğiz. Anadolu’da da Mart ayından beri en fazla işlediğimiz konular: “Mutlu kadın, mutlu aile”, “Kadının toplumdaki ve siyasetteki yeri ne olmalı?”, “Toplumsal kalkınmada kadın neler yapabilir?” üzerine oluyor. Anadolu’nun bu kadar merak ettiği bir konuyu eminim Batının bu ucunda, İstanbul’a bu kadar yakın bir yerde siz daha fazla merak ediyorsunuzdur. O yüzden sizlerle hoş bir sohbet edebilmek için Ömer Bey’in dediği gibi kısa bir konuşma yapacağım, daha çok açılım sağlayacağım. Bu konuda birçok kitabım var, özellikle “Ne Kadar İlgi O Kadar Sevgi” ve “Ne Kadar Sevgi O Kadar Çözüm” bu konuyla alakalı iki kitabım. “Aşk Kapıyı Her Zaman Çalar” ve “Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi” en son çıkan kitaplarım. Bunların hepsi kadın-erkek ilişkisine dair; aile içi ilişkiler neler olabilir, sağlıklı ve daha mutlu bir aile nasıl yaratılabilir, anne-çocuk, anne-baba, kadın-erkek ilişkileri rolleri üzerine. Ben toplumun mutlu olması için önce kadının mutlu olması gerektiğine inanıyorum. O nedenle “Mutlu kadın, mutlu aile” gibi bir başlık koydum. Kadının mutlu olmadığı bir ailenin mutlu olması mümkün değil. Çünkü kadın demek, çocuk demek. Kadının ve çocuğun mutluluğu aynı zamanda ailenin mutlu olmasıdır. Bu da bir ailenin mutlu olması için temel direğin kadın olduğunu gösteriyor bize. Evet, “Neden mutlu olmalı kadın, niye buna gerek var?” diyebilir bazı erkekler. Çünkü kadının ruhsal sağlığı hamile kaldığı andan itibaren çocuğun sağlığı demek. Çocuğun sağlığı, sağlıklı doğup büyümesi ve ruh sağlığı yerinde bir ailede büyümesi de sağlıklı kuşaklar anlamına geliyor. Görüyorsunuz ne zaman “kadın” desek, “kadın” tek başına bir bireyi ifade etmiyor. Kadın toplumun büyük bir kesimini, kadın-çocuk ittifakıyla derhal etkisi altına alıyor. O nedenle eğitimden kadınların daha fazla pay almasını istiyoruz. Çünkü kadının eğitilmesi sadece kadının eğitilmesi olmuyor, onun büyüttüğü çocuğun, gencin, ailenin diğer yarısının hatta eşlerin eğitilmesi oluyor. Gerçekten ben bunu hayatımda çok kez yaşadım çünkü ben oturduğu yerde kitap yazan biri değilim biliyorsunuz; televizyoncu, gazeteci, sivil toplum örgütlerinin kurucusu ve yönetim kurulu üyeliğini yapan, çeşitli aşamalarda çalışan biri olarak toplumun içinde kadınla her yerde birlikte oldum. Güneydoğu Anadolu’da 5 yıl sadece kadın ve kızlarla çalıştım. Hem ÇATOM denilen GAP İdaresinin kurduğu çok amaçlı toplumsal merkezlerde hem de bizim kurduğumuz sadece kadınlardan oluşan Anakültür adlı derneğimizde namus cinayetlerine karşı ve kadınların, kız çocuklarının okutulmasıyla ilgili çalışmalar yaptık. O dönemde henüz hiç kimse oraya gitmiyordu, terörden dolayı girilmeyen bir yerdi. İlk kez girdik ve 5 yılda kadın şenlikleri yapmayı başardık ve varoş dediğimiz gecekondu bölgelerinde kadın çalışmaları yaptık. Bir kadın ne kadar neyi değiştirebilir üzerine çok güzel bir öykü anlatacağım. O bölgede biz kadınları önce okuma yazma kursuna aldık -İstanbul’un varoşlarından biriydi bu- Kadınlar okuma yazma kursuna ilk geldiğinde beyler biraz tedirgindi karılarının akılları çelinecek diye. Sonra bize güvendiler ve kurs başladıktan 1-2 hafta içerisinde normalleşti. Bu kursa devam eden kadınlardan birini anlatacağım; bir Kürt kadınıydı, yaklaşık 40 yaşlarındaydı, hiç okula gitmemişti ve köyünde öğrendiği tek şey evinde halı dokumaktı. İki çocuğu vardı ve kayınvalidesiyle birlikte oturuyordu. Elbette evin içinde hiçbir statüsü yoktu çünkü çocuklar onu cahil gördüğünden ve o da çocuklarıyla iletişim kurmayı beceremediğinden, kimse onu dinlemiyordu. Kayınvalidesiyle zaten inanılmaz kavgalıydı ve kocasıyla sorunları vardı. Okuma yazma kursuna geldiğinde böyle bir durumdayken, kurs bittikten sonra aile içindeki statüsü biraz yükselmişti ama henüz çok farklı değildi. O aralar biz meslek edindirme kursları açtık ve halı hocası bulamadık. O yüzden halı kilim öğretmesi için onun bilgisi olduğundan bu işi ona teklif ettik ve o da kabul etti. Biz onun eğitici olması, öğretebilmesi ve ona bir öğretmen olma kabiliyeti vermek için bir haftalık bir kurstan geçirdik ve halı-kilim dokuma kursunun hocası oldu. Bundan dolayı çok küçük de olsa bir ücret almaya başladı ve evin içinde baya bir söz sahibi haline geldi. Çocukları onu daha çok dinlemeye başladı ve anne olarak saygı görmeye başladı evin içinde. Bu kurs sırasında biz bir de ‘ben’ dili eğitimi açmıştık. AÇEV(ana çocuk eğitim vakfının) yararlı eğitimlerinden biriydi bu. ‘Ben’ dili eğitimi şudur; biz genelde bilmeden iletişim kurduğumuz zaman örneğin eşiniz eve geç geldiğinde kapıyı ilk açtığınızda “Sen nerdesin? Sen zaten hep geç kalırsın.” gibi dikkat ederseniz hep ‘sen kötüsün’ üzerinden konuşuruz. Ama ‘ben’ dili eğitimi kendi duygunu anlatmayı öğreten bir iletişim yoludur. “Ben, sen geç kaldığın için çok üzüldüm, ben bundan dolayı acı çektim” diyerek ‘ben’ üzerinden anlatmadır en kısa tarifiyle. Bu eğitimi de aldı bizim hatun ve aile içinde statüsü inanılmaz yükseldi. Kayın validesiyle sorunlarını çözdü çünkü artık onunla nasıl konuşması gerektiğini biliyordu, sadece kavga etme üzerinden iletişim alışkanlığını değiştirdi. Eşi ona saygı duymaya başladı çünkü o birçok şeyi başarmıştı; okuma yazma öğrenmişti, hoca olmuştu, para kazanmıştı, –para kazanmak inanılmaz bir saygınlık getiriyor- daha önce konuşmaya değer bulmadığı karısı çok bilgi sahibi, konuşulabilir ve davranmasını bilen biri haline gelmişti. Ben onu iyi bir örnek olarak televizyona taşımıştım. Televizyon programına geldiği zaman (program geceydi) canlı yayında şunları söyledi: “Bakın ben bundan bir yıl önce hiçbir şey bilmeyen biriydim. Okuma yazma bilmiyordum, kendi başıma sokağa çıkamazdım, hiçbir şeyi tek başıma yapma kabiliyetim yoktu. Kimseye sözümü geçiremiyordum ve bir insan, bir birey olarak var değildim. Ama şimdi ben bu programa bile gece kocamdan izin almadan geldim çünkü artık izne gerek kalmadı; aramızda bir şey konuşmadan biz bunu çözdük. Ben istediklerimi yapıyorum o da beni destekliyor çünkü ben hep doğru, iyi şeyler yapıyorum.” İşte asla olmaz zannettiğimiz şeyler, inanmadıklarımız aslında kendimiziz. Kendimize inanırsak birçok şeyi aşmanın daha kolay olduğunu –Anadolu’nun birçok yerinde yaptığım çalışmalarda da- gördüm. Kadınların çocuklarıyla beraber okula gittiğini, üniversiteyi kazanabildiğini, eşlerin desteği olduğu zaman birçok sorunu aştıklarını, 30’undan, 40’ından sonra okuduklarını gördüm. Üniversite üzerine doktora yapan üç çocuk annesi tanıdığım kadınlar var artık ve kendi istekleriyle birçok dernek kurdular. Bu çabalar tabi ki toplumun kalkınması adına da çok önemli. Güneydoğu’da yaptığımız çalışmalarda kadınlar bize şöyle diyordu: “Siz bizi eğitiyorsunuz ama erkekleri de eğitin çünkü bizi eğitiyorsunuz, doğruyu gösteriyorsunuz ama eve gittiğimizde onlar bunu kabul etmek istemediklerinden başımız derde giriyor.” Evet, bu çok doğru. Sadece kadının eğitilmesi yeterli değil, erkek de kadına bakış açısını değiştirmeli, kadının 3. sınıf olduğunu, kendinden daha güçsüz olduğunu zanneden bakış açısından kurtulmalı. Bu önyargıları bırakmadan ne kendisi gelişebilir ne de karşısında konuşmaya değer bir kadın bulabilir. Böyle konuştuğumuz zaman bir bey bana demişti ki: “Aman ben karımla ne konuşacağım, eve gittiğim zaman bana hep kapıcıdan bahsediyor.” Ben de dedim ki: “Peki eşin ne yapıyor, ev kadını değil mi? Evet ev kadını. Peki evin içinde kim var? Çocuklar okula gidiyor, sen işe gidiyorsun, kim kalıyor? Hiç kimse. Peki en çok kimi görüyor bu kadın? Kapıcıyı görüyor, bu yüzden sana devamlı kapıcıdan bahsediyor. Sen onunla ilgilenir, farklı yerlere götürürsen eğer sana farklı insanlardan da söz edebilir.” Karı-koca olmayı öğrenme… Yani bizim karı-koca olmaktan anladığımız sadece; birinin karı dediğimiz kadın rolünü oynaması, diğerinin de koca dediğimiz erkek rolünü oynaması. Bu yeterli bir şey değil bu yüzden evlenmek ‘ev’ ile ilgili bir durum değil. Ev sadece dört duvar arasında oturduğumuz bir mekan. Ama ‘evlenmek’ evin içine tıkılmak anlamı taşımıyor. O sadece bir yer ama bizim ihtiyacımız olan bir eş. Ruhen, zihnen, bedenen birbirimize eş olmaya ihtiyacımız var. Eş olmak çok zor bir şey. Eş olmak için emek harcamak lazım. Emek harcamak için neye ihtiyacımız var? Sevgiye… Sevgi en temel araç; çocuğumuzu sevdiğimiz için birçok şeyi yaparız ve katlanmak yada zorunluluk olarak görmeyiz. Bunu karımız veya kocamız için de böyle düşünmemiz lazım, onu sevdiğimiz için yapmalıyız, başına kakacak bir şey olarak görmemeliyiz. “Bak ben senin için neler yaptım. Saçımı süpürge ettim, sen buna değmez bir adamsın” demek ne kadar kötü ve karşı tarafın canını acıtan bir şeyse, “Senin neyin eksik? Yediğin önünde yemediğin arkanda. Eve para getiriyoruz ya daha ne istiyorsun?” demek de maalesef aynı derecede aile birliğini bozucu bir davranıştır. Çünkü kadınlar güzel olmak, güzel görünmek ve güzelliklerinin söylenmesini isterler. Anadolu’da 85 yaşında Alevi bir dede, eski erkeklerin bildiği ama günümüz şehir erkeklerinin bilmediği bir şey söylemişti: “Kadını reymaklandıran erkektir.” Erkek; erkek olursa, kadın; kadın olur. O yüzden erkeğin erkek olması gerekiyor ki; kadına şiddeti asla aklından bile geçirmeyen, (çünkü şiddet güçsüzlük göstergesidir) kadına değer veren, kadını çocuklarının ve ailesinin bir değeri olarak gören ve onu tıpkı dinimizde de denildiği gibi kutsal bir değer olarak gören biri olsun. Bir tek dinimiz kadına değer vermiştir (Kur’an-ı Kerim’de cinselliğe bile dair bilgiler vardır). Kadın ve erkeğin beraberliğinin her alanda çok önemli olduğunu vurgulayan bir dine sahibiz. Zaten iş dine geldiği zaman –ben uluslar arası alanda da çok konferans verdiğim için bana sıkça sorulan bir soru- “İslam dini kadının önündeki en büyük engel değil mi?” diye Batı’da sıkça sorulur. Ben de “Hayır, kadının önündeki engel tabi ki İslam dini değil, olsa olsa erkek bakış açısı ve kadını 2. sınıf gören erkeklerdir” diyorum. Buna neden böyle söylüyorum, çünkü peygamberimizin hayatına baktığımız zaman, kendini Müslüman kabul eden birçok erkeğin onun hayatıyla hiç ilgisi olmadığını, hayatını hiç bilmediğini görüyoruz. Peygamberimiz bugün bile birçok erkeğin yapmadığı şeyleri yapmıştı: Kendisinden yaşça büyük bir kadınla evlenmişti. Şimdi erkekler hep kendilerinden küçük kızlarla evlenmeyi tercih ediyorlar. Hz. Muhammed’in ilk karısı Hz. Hatice’dir ve o ölünceye dek ondan başka bir kadınla beraber olmamıştır. Hz. Hatice’yi çok seviyordu, onun ölümünden sonra uzun yıllarda evlenmedi. Ama peygamber olduğu için ve o dönemde -4 bin yıl önceki Arap toplumundan bahsediyoruz- Arap toplumunda yapması gereken şeyler vardı ve statüsü gereği kadınları kendi koruması altına aldı. Bunlar içinde de bir tek Hz. Ayşe’yi çok sevdi. Hz. Hatice çalışan, zengin bir kadındı. Kadınların çalışmasına karşı olan erkekler bugün bile var. Ve dul bir kadındı, dul bir kadınla evlenmek yine bugün çeşitli sorunlar getirir. Binlerce yıl önceden bahsediyoruz, bunların bugün bile kabul edilmesinin zor olduğunu düşünürseniz ne kadar önemli olduğunu görürsünüz. Bana bir de “bizim önümüzdeki kadın bakış açısını nasıl değiştirebiliriz?” diye sorarlar. Bence kadına bakış açısını değiştirmek sadece erkeklerin değil, erkekler kadar kadınların da yapması gereken bir şey. Çünkü kadınlar yetiştiriyor çocukları ve erkekleri. Erkek çocuğuyla kız çocuğunu çok farklı şekilde yetiştiriyoruz ve bunu fark etmeden yapıyoruz üstelik. Hep erkeklerden yada kocalarımızdan şikayet ediyoruz. Onların davranışlarından şikayet ediyoruz. Ama sıra kendi oğlumuza geldiği zaman, “aman oğlum yorulmasın, o hiçbir şey yapmasa da olur, o erkek çocuğu istediği kadar dışarıda kalsın” diyerek ona bir sınır getirmiyoruz, sorumsuz yetişmesine neden oluyoruz. Ama sıra kız çocuğuna geldiği zaman onu daha büyük bir sorumluluk duygusuyla yetiştiriyoruz. Çoğu kız çocuğu 6-7 yaşında bile olsa kardeşine bakar, masayı hazırlar. Kadın işi dediğimiz birçok işi ona yaptırırız ve bir kız çocuğunu aslında küçük bir anne modeli şeklinde yetişir. Ama erkek çocuğu, çocukluğunu yaşar. O sokakta oynarken, canı istediği gibi davranırken, kız çocukları sorumluluklarını yerine getirmek zorunda kalırlar. Tabi bu, okula başladığımız zaman kızların lehine olur çünkü kızlar okulda hep erkeklerden daha başarılı olurlar. Çünkü erkekleri orada kendilerini zaptetmeleri ve sosyal oturması kalkması öğretilmediğinden asosyaldir erkekler. O yüzden canları istediği gibi bağırırlar, istediklerini yapmaya çalışırlar ve çok zor adapte olurlar okul hayatına. Erkeklerin askere gidince adam olacağını, yani orada emir komuta zinciri içinde kıpırdayamadıklarında adam olduklarını düşünür toplum ve topluma yerleşmiş bir düşüncedir bu da. Ama biz çocuklarımızı kız-erkek farklı yetiştirmesek, her ikisini de aynı sorumluluk anlayışıyla, her ikisine de eşit davranarak yetiştirsek, aslında erkekleri ve hayatı kurtarmış oluruz. Bu kadar sorumsuz yetişen, her canı istediğini yapan şımarık erkek çocuklarından iyi koca olmuyor. Daha sonra yine en çok kadınlar bundan acı çekiyor. Bir yumurta kırmayı bilmeyen, eline hiçbir iş yakışmayan, hiçbir şeye de yardımcı olmayan, çocukları sanki çeyiz sandığıyla gelmiş gibi tümüyle anneye devreden erkeklerle bir aile hayatı olmuyor. Çocukları birlikte yaptıkları bile unutuluyor ve baba olmanın tek anlamı para kazanmak, eve para getirmek olarak görülüyor. Para her şey değil. Aslında sevgi olursa, parasızlıkla mücadele etmek çok daha kolay. Ama eğer sevgi olmazsa ne parasızlıkla ne de diğer duygusal yada maddi sorunlarla mücadele edilebilir. Gazetede bir haber okumuştum: 6 aylık evli genç kadın eşini bırakıp annesinin evine dönmesi ve boşanma davası açması hakkında. 6 ay önce evlenirken oğlanın işi varmış ve evlilik için istenen her şeyi yerine getirmiş fakat 6 ay sonra işini kaybetmiş ve tabi ki bunları taksitle aldığı için taksitleri ödeyemez hale gelince, gelin de boşanma davası açmış. Yani bütün beraberlik sadece maddi çerçevenin içine konulmuş; eğer parası varsa onu kocası olarak kabul edecek, yoksa kocası olmayacak. Tabi ki biz eski kuşaklara baktığımız zaman ne kadar fedakarlık ettiklerini, anne-babaların aslında evi baştan sona düzmediğini, donatmadığını anlıyoruz. Anne babamdan, kendi güçleriyle paraları oldukça yavaş yavaş bir şeyler aldıklarını ve alınan her malın bir kıymeti olduğunu, onun karı koca bir zevkini çıkardıklarını gördüm, yaşadım o dönemlerde. Oysa şimdi biz çocuklarımıza her şeyi hazır sunuyoruz ve hiçbir şekilde iyi yapmıyoruz çünkü bu kadar hazır olan şeyin kıymeti olmuyor. Onlar bunun için kendileri acı çekmiyor, hiçbir şey yapmıyorlar. Bizim çocuk yetiştirmekte ciddi sorunlarımız var. Bu anneyi de babayı da mutsuz ediyor üstelik. Mesela bir taksiye binmiştim. Taksi şoförü dedi ki konuşurken –her zaman sohbet ederim biliyorsunuz- “Bir oğlum var, Çanakkale’ye üniversiteye gidecek ve biz gittik önce yer baktık yurtta kalması için ama odaları kalabalık olduğundan beğenmedi ve evde kalmak istediğini söyledi. Ama bizim gücümüz yetmez, dört arkadaş toplandılar bir evde kalıyorlar şimdi. Ama geçen gün hafta sonu tatili için geldi ve elinde ona almış olduğumuz cep telefonunu masanın üzerine atarak telefonundan utandığını söyledi.” Yazık anne baba da çok üzülmüşler ve o hafta yiyecekten kısarak ona istediği telefonu almışlar ve bana bunu gururla anlattı. Fakat ben “Ne kadar kötü bir şey yapmışsınız,hiçbir şekilde iyi değil yaptığınız. O çocuğa iyilik yapmadığınızı gün geçtikçe daha çok anlayacaksınız çünkü talepleri daha fazla büyüyecek. O sizin bunu nasıl aldığınızı düşünmüyor çünkü geride kalan kardeşlerinin açlık çekerek belki birçok şeyden mahrum olmak zorunda kaldığını siz ona anlatmıyorsunuz” dedim. Sonra düşündü ve kendisi hayatta hiç bir şeye sahip olamadığı için böyle zayıf davrandığını itiraf etti. Ama bu doğru değil, biz yapamadığımızı yine kendi gücümüzle yapabildik sonra. Çocuklarınız da bırakın kendi güçleriyle yapabilsin. Kız olsun, erkek olsun kendi güçleriyle hayatta bir şeyler yapmayı öğrenirlerse o zaman toplum için de bir şey yapmayı isterler. Yoksa hiçbir fedakarlık yapmayı öğrenmeyen insanın toplum için bir şeyler yapması zaten beklenemez. Evet ben çok kısa dedim ama konuyu açmak için konuştum. İsterseniz bundan sonra sizin kadın erkek rollerine, ailenin fonksiyonuna yada çocuk terbiyesine dair sorularınız varsa o soruları cevaplandırmayı tercih ederim. Böylece karşılıklı konuşmuş oluruz. SORU: Merhabalar! Hoş geldiniz, güzel konuşmanızdan dolayı sizi tebrik ederim. Emekli bankacıyım, 5 yıl varoşlarda ticaret yaptım ve varoşlarda kadın, erkek, insan ilişkilerini gördüm. Zengin olduğum için kadın-erkek herkes beni kandırmaya çalıştı. Sizin de anlattığınız gibi toplumda para önde gidiyor. İnsanların düzenli olarak, yanlış yapmadan, birbirlerini rahatsız etmeden yaşamaları için cezaların arttırılmasını bekliyorum. N.S: Ben devletin getireceği cezalara hiçbir inancı olmayan biriyim. Biz herkesin kapısına polis de koysak, yüreğimizde vicdan, saygı, başka insanlara sevgi olmadıkça, hiçbir kanun hiçbir şey yapamaz. Bizim kanun bakımından hiçbir eksiğimiz yok; fazlamız var. Ama uygulamada sorunumuz var. Bu, insandan ve bakış açısından kaynaklanıyor. Ve eğitimle ilgili tabi ki. O yüzden söylediğiniz para değeri, varoşlardaki insanların değerlerini ne kadar kaybettiklerini gösteriyor. İnsanımız değerini kaybederse her şeyini kaybeder. Kültürünü kaybeder. Kültürsüz insan en tehlikeli insandır çünkü onu herhangi bir kanunla yada şiddetle yola getirmeniz söz konusu değildir çünkü ondan vazgeçmez. Ama insanların içine vicdan, sevgi, hoşgörü koyabilirseniz, o zaman toplumda huzuru sağlamak mümkün. ……………………….. Sevgi en temel, en karşılıksız değerdir. Halbuki para veya diğer tüm maddi değerlerin hepsi karşılıklılık üzerine dayanır. Ama sevgi karşılık beklemez. Bizim kültürümüz “iyilik yap, denize at” der. Gerçekten yaptığınız iyilik bir gün geri döner size ama siz karşılık beklemediğiniz zaman. Biz böylesine hoşgörülü, sevgi dolu bir kültürden maalesef birbirinden hoşlanmayan, birbirine selam vermeyen, komşuluk ilişkisi yürütemeyen hatta sadece ne aldın ne verdine bakan bir hale geldik. Bu ağlanacak bir durum gerçi çünkü biz çocuklarımıza bunu miras bırakmamalıyız. “Ne Kadar Sevgi O Kadar Çözüm” adlı kitabımda aileyi nasıl daha kaliteli hale getirebileceğimiz anlatılıyor. Kalite çok önemlidir bir ailede. Aile, kadın-erkek ilişkisinin kalitesinden ve kaliteli bir toplumdan geçiyor. Böyle bir toplumu yaratabilirsek, birbirine saygı duyan komşu, insan, erkek ilişkileri de olacaktır ve bu saygı da toplumun kalkınması demektir. Kadınlar toplumun %52’sini oluşturuyorlar. Toplumun yarısından bile çoğu olan kadınlar eğitilmeden, onlara belli bir saygınlık gösterilmeden, toplumun kalkınması imkansızdır. Biz Avrupa Birliği’ne girmekten bahsediyoruz, dünyada söz sahibi olmak istiyoruz. Bunları yapmak için erkeğin kadını yanına alması, toplumun kadınla birlikte yükselmesi gerekiyor. “Aşkın Ölümcül Etkileri” adlı baskıları artık kalmayan kitabım bunu anlatıyor ve son çıkan, şiddetin artmasıyla ilgili kitabım “Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi”nde ondan da bilgiler var. Şiddetin çok yükselmesi, aile içi şiddetin artması, şiddetin toplumun her alanında iletişim dili haline gelmesi gibi konulara değiniyor. Şiddet bir iletişim dili haline geldiği zaman ondan korunmamız mümkün olmaz. Devlet de, sokaktaki adam da, kadın da çocuğuna şiddet uygular. Herkes herkese şiddet gösterir çünkü şiddet güç zannedilir. Şiddet güçsüzlüktür. Bunu güç zannedip güçsüz olanı dövmek, ezmek, yok etmek bir kişisel tatmindir ama hastalıklı bir durumdur, toplumu da hastalandıran bir şeydir. Orda da bununla mücadele etmemiz gerektiğinden söz ediyorum. 11 kitabım var. İran’la ilgili var, kent ve kültürle ilgili var. Bir kentte yaşamanın şartları vardır. Bir arada yaşıyorsunuz. Ben 1960’ların kentini biliyorum. Ama bu kent yaşamı göçlerle, şiddetle, PKK’yla gittikçe erozyona uğramış. Ve biz maalesef kent kültürünü kaybetmişiz; birbirimize sevgiyi saygıyı, sanatı, tiyatroyu… Trabzon’da da tiyatro varmış, Güneydoğu Anadolu’da kadın erkek ailece gidilen gazinolar varmış. Bana Urfalılar anlattılar bunları. Ve gazinoda o zaman Komünist Rusya’dan kaçan kadınlar garsonluk yapıyormuş, düşünün Urfa’da, Güneydoğu’da birçok kentte. Ben bütün kentleri gezdiğimde görüyorum ki çoğu kent kültüründen (çay bahçeleri, gazinolar, tiyatrolar, sinemalar vb..) hiçbir şey kalmamış. İnsanlar asosyal hale dönmüş yani sosyalleşemiyorlar. Sosyalleşemedikler için vahşileşiyorlar. Bundan bin yıl önce Ahilik Teşkilatı’nın kurucusu Ali Evran yazdığı kitaba şöyle başlar: “İnsan medeni tabiatlıdır”. Bizim kültürümüz bin yıl önce, kadın erkek dememiş ‘insan’ demiş. Böyle medeni bir kültürden geldiğimiz yer pek de hoş değil ama o kültür bize ait, bizim kökümüz. O yüzden bu kökten yeni ağaçlar filiz verebilir diye çalışmak ve bu ağaca özen göstermek gerek diye düşünüyorum. SORU: Siyasette kadının yeri ne olmalı yada siyasetteki kadını nasıl değerlendiriyorsunuz? N.S: Bu bizim Avrupa Birliği’ne girişimizin önündeki en büyük engellerden biri. Kadın adayları destekleme ve eğitme derneğini (KADER) kurduğumuz zaman ben hem kurucu üyeliği hem de iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptım. Bütün köylerden, kentlerden gelen kadınların ne kadar çok istekli olduklarını, gördük ama o isteğin karşılığını hiçbir siyasi partide bulamadık. Siyasi parti liderleri bu konuda gayet isteksiz davrandılar. Cumhuriyetin ilk kurulduğu dönemde, meclisteki kadın sayımız bir daha asla yakalanamayan bir sayı oldu. Biz KADER’i kurduğumuzda meclisteki kadın sayısı %2 idi. Çok düşük bir sayı bu. KADER’le yaptığımız ilk dönem çalışmalarında bunu ancak %4,2ye çıkarabildik. Bu sayıdan İran, Uganda, Afrika ülkelerini çoğu daha fazla. Olağanüstü bir hal içinde olmakla beraber geçici kurulmuş Irak meclisinde bile kadın sayısı daha fazla. Maalesef Türkiye bu konuda utanç duyması gereken durumda. Siyasi partiler kadınları meclise taşımıyor. Sağ-sol hiç fark etmeden hiçbir parti, hiçbir ideoloji kadınlara siyasette yer vermek istemiyor. İktidarı kendi ellerinde tutup kadınları daha çok kadın kolları diye ayırarak bir ayak işçisi olarak kullanıyorlar. Seçim zamanları “hadi çalışın bakalım, çay kahve getirip götürün, her işi yapın, ondan sonra da biz milletvekili olalım sizin yerinize meclise girelim” diyorlar. Bunu maalesef hiçbir şekilde değiştiremedik. Kadınların da siyasete bakışlarında bir sorun var. Kadınlarca siyaset, yalnız erkeklerin yapabileceği, kötü, karalaması kolay bir iş. Hatta siyasi partilere bazı kadınlar giriyorlar ama 2-3 gün sonra küsüyorlar. Siyaset bıkmadan, usanmadan, hiçbir şekilde küsmeden devam etmeniz gereken bir yoldur. Ömrünüzün sonuna kadar siyaset yapmanız gerekir. Siyasette küsme, darılma, alınma gibi şeyler yaparsanız siyasette kalamazsınız. Kadınların problemi de bu, siyaseti böyle nazenin bir iş zannediyorlar ama öyle değil. Ama siyaseti erkekleştirip, erkek gibi yapma taraftarı asla değilim, bunun hep karşısında oldum. Kadın olarak, kadın duruşuyla, kadın kimliğiyle, kadın değerleriyle, şefkat, sevgi gibi iyi ve bize ait değerlerimizi koruyarak duygusal zekamızı (EQ) kullanmayı öğrenirsek siyasete de biraz yumuşaklık, hoşgörü ve barış getiririz, onu ideolojilerden koparabiliriz belki. Siyaset insan için yapılan bir şeydir. Maalesef ideolojiler 20. yüzyılı çok böldüler ve insanı unuttular ama biz insanı tekrar hatırlamak zorundayız. 21. yüzyıl tümüyle insan odaklı bir yüzyıl anlayışı olacak. Biz de bu anlayışa katkıda bulunmak için kadının daha fazla siyasete girmesini destekliyoruz. Ben bunun için Anadolu’nun her yerinde çeşitli kadın kuruluşlarının açılmasını teşvik ediyorum, açılışlarına gidiyorum ve daha fazla üye almaları için onlara yardım ediyorum. Kadın hareketlerinin sadece şehirlerde belli 2-3 yerde değil, bütün Anadolu’da olması gerekir çünkü Anadolu’yla birlikte Türkiye varolacaktır. Kadının daha fazla siyasete girmesi gerekiyor. Tabi sizin gibi burada okumuş, mesleği olan kentli kadınların mutlaka siyaset yapması, en azından bir siyasi partiye üye olması, orada delege olarak yer alması ve politikalarına müdahalede bulunması gerekir. Bütün bir hayatı kadınlar götürüyor; aileyi, yemeyi, içmeyi, beslenmeyi, her türlü alışverişi… Bunların hepsi politikadır. Kadının elinde büyük güçler var tüketici olarak. Aslında bunları kullanarak herkesi dize getirebilir. Ama henüz bu politikalar Türkiye’de yer bulamadı. Almanya’da biliyorsunuz Yeşiller Partisi aynen böyle kuruldu; küçücük bir gençlik ve kadın hareketi olarak çevrecilik olarak, liselerden başladı ve onları iktidara getiren kocaman bir parti oldu. O yüzden esas günlük hayattan ve ihtiyaçlarımızdan yola çıkarsak siyaset yapmış oluruz. Kadınlar siyasetin içinde ne kadar varolabilirlerse o kadar Türkiye’yi dünyaya taşıyabilirler diye düşünüyorum. Yoksa kadınsız siyaset hem kaba sama hem de çok kapalı ve yerel kalacaktır. SORU: Başörtü olayı neden bu kadar büyütülüyor? N.S: Bu konuyla ilgili en son Vatan Gazetesi’nde bir dizi yapmıştım. Orada hanımlarla yaptığım görüşlere de yer vermiştim. Bir sosyal değişim bu. Ben başörtüsünü gericiliğin değil modernleşmenin bir parçası olarak görüyorum. Türkiye sosyal ve kültürel değişim yollarından geçiyor o nedenle bu değişimin bir parçası olarak görülmesi gerekir. Ben bütün özgürlüklerin verilmesinden yanayım. Sadece bir tek konuda özgürlük istersek, o özgürlüğü alamıyoruz gördüğünüz gibi. Ama ben Anayasa’daki düşünceyi kısıtlayıcı ve düşüncenin önündeki bütün engellerin kaldırılmasını istiyorum. Hepimizin birlikte olması gerektiğini düşünüyorum. Bütün özgürlükler bize verilmeli çünkü vatandaş olarak bunu hak ediyor ve istiyoruz. Bütün özgürlükler bize verilirse daha iyi bir Türkiye’yi huzurla ve kendimize güvenerek yaratabilme şansına sahip olacağız. Yasaklarla bir yere varamayacağımızı düşünüyorum bu yüzden bütün yasaklara karşıyım, tamamen özgürlükten yanayım. Başörtüsünün simge olduğu yıllar vardı ama ben onun artık toplumda aşıldığını düşünüyorum. Dini bilmemek çok ciddi bir sorunumuz ama bu din eğitiminin Türkiye’de sorunlu olmasından kaynaklanıyor. Din eğitimi nasıl vermeliyiz konusu hala tartışmada. Biz bu konuda da kendimize güvenerek, huzursuz olmadan ve bunu problem yapmadan –çünkü dinimiz ve kültürümüzün bin yıllık bir geçmişi var, dün yola çıkmış bir ülke değiliz- bir komplekse kapılmadan ve korkulardan arınarak her şeyi yapabiliriz. Ben çok fazla korkuyla beslendiğimizi düşünüyorum. Gerek yöneticiler gerek yönetilenler olsun korkunun ecele faydası yok, hayat devam ediyor. Ben 50 kişilik bir çalışmada herkesten korktuğu şeyi bir kağıda yazıp sepete atmasını istedim. Ve bütün dünyada ortak bir korku vardır; insanoğlu en çok sevilmemekten, ilgi görmemekten korkar. Ben bu çıkacak diye tahmin ediyordum ama çok ilgimi çekti birinci sırada kedi köpekten, kuştan, her türlü doğal şeyden korku çıktı. Bu bizim doğaya ne kadar yabancılaştığımızın göstergesi. Doğaya yabancılaşıyorsanız, kültürünüze de yabancılaşıyorsunuz demektir. Bugün bir gazetede vardı “6-7 yaşındaki çocuklarımı dışarı çıkardım, çimene basmak istemediler, ağaçlardan, böceklerden korktular” yazılmış ve dehşete düştüm bu kadar doğa düşmanı çocukları biz ne zaman yaptık diye. Ben bunu çok net gözlüyorum çünkü benim işim bu, devamlı kültürü izlediğim için görüyorum ki yabancılaşma maalesef çok vahim boyutlarda. Yabancılaşma önce doğaya yabancılaşmayla başlıyor sonra kendinize de yabancılaşıyorsunuz. Farkındalığınız olmuyor ilkin hiçbir şeyin, niye bunu yapıyorum sorusunu hiç sormuyorsunuz. Her şeyi otomatiğe bağlıyorsunuz. Otomatik bir hayatta da gelişme olmaz. Düşündüğümüz, nedenini sorduğumuz zaman bir şeyleri bulabilirz ama bu canımızı acıtır çünkü her zaman iyi biri olmayabiliriz, kötü şeyler de yapmışızdır. Bazı seminerlerimde diyorum ki “Sen yalancısın biliyor musun? Hem de çok yalancısın” böyle birdenbire söyleyince karşımdaki itiraz edip tepki gösteriyor. Ama ben “düşün bak çocukluğunda mutlaka bir yalan söylemişsindir” dediğimde birçok yalan çıkıyor arkadan. Onun için reddetmek yerinde kabul etmeliyiz. İyi yanlarımız da var kötü yanlarımız da. Ama kötü yanlarımızı iyi yapmak için uğraşıyoruz bütün hayatımız boyunca. Hiçbirimiz mükemmel değiliz ve olamayız. Ama olmak için çaba harcarız. Bütün hayat mükemmel olmak için bir çaba harcamadır ama esas değerli olan o çabayı harcamaktır. Karıncaya nereye gittiğini sormuşlar, Mekke’ye demiş. Hacca nasıl gideceksin diye sorulunca “E, bu yolda ölürüm zararı yok” demiş karınca. Yani önemli olan o çabayı harcamak. Niyet önemlidir bizde zaten. Bunu yaparsak aslında birçok sorunu çözebiliriz. SORU: Varoşlardaki toplumsal sorunlara değinildi. Acaba varoşları oluşturan sebepler nelerdir? Türkiye’de kadın haklarından bahsettiniz, Doğu’daki kadınlar kadar Türkiye’de nerelerde örgütlü kadın hareketi vardır? Kızların okula gönderilmediğini belirttiniz. Acaba bunda ataerkil anlayış

medyada kadın

Ocak 13 2005Yorum Yok Kategori: Kadın

“Medyada Güzel Olmayan Kadına Yer Yok” “Uluslararası Sinema Tarih Buluşması” kapsamındaki “Medyanın Öteki Tarihe Etkisi” sempozyumunda gazeteciler Ece Temelkuran, Nevval Sevindi, Zeynep Göğüş ve Nineta Vidali, medyada kadının sorunlarını ve çözüm önerilerini tartıştılar. ——————————————————————————– İÜHA 20/12/2004 Deniz TURAN – Sezen ŞAHİN ——————————————————————————– BİA (İstanbul) – Bu yıl medyaya özel bir yer ayıran “Uluslararası Sinema Tarih Buluşması” festivali, Türkiye ve Yunanistan medyasının önemli isimlerini bir araya getirerek “Medyanın Öteki Tarihe Etkisi” sempozyumunu düzenledi. Sempozyumun ikinci gününde Türkiye ve Yunanistan medyasının kadın çalışanları bir araya geldi. Toplantıda, Türkiye ve Yunanistan medyasında çalışan kadınların, sosyal, siyasi ve ekonomik açıdan durumu ele alındı; kadın medya mensuplarının, erkek meslektaşlarına göre fırsat eşitliği konusundaki ortak problemleri ve çözüm önerileri tartışıldı. Milliyet Gazetesi Yazarı Ece Temelkuran, Türkiye’de gazeteci kadınların banka memurelerine benzediğini savunarak, “Hangi gazeteye giderseniz gidin çok fazla kadın gazeteci çalışıyor. Aslında, kadınlar çalışıyor, erkekler fikirleri üretiyor” dedi. Türkiye’de kadın gazeteciler arasında “Sex and The City” yazarlığının ortaya çıktığını belirten Temelkuran, “Bir taraftan namus cinayetleri işlenirken, diğer taraftan bu kadar özgür kadınların ortaya çıkması bana ironik geliyor” diye konuştu. “Ayrımcı bakış açısı var” Zaman gazetesi yazarı Nevval Sevindi, kadınların erkeklerle rekabetinden çok, bu rekabetteki ayrımcı bakış açısının önemli olduğunu belirtti. Sevindi, bu ayrımcılığın içselleştirilerek doğal hale getirildiğini ve herkesin farkında olarak ya da olmayarak bu ayrımcılığı yaptığını söyledi. Kadın olmasının en çok eleştirilen tarafı olduğunu vurgulayan Sevindi, “Benim bilgimi değil, saçlarımın rengini, küpelerimi eleştirdiler” dedi. Kendi gazeteci modelinin, yönetici erkekler tarafından sevilmeyen bir model olduğunu ifade eden Sevindi, “Burada bir etiket var; bu etikete uygun davranmazsan seni eleştiriyorlar. Erkekler başarılı kadınları kendilerine hakaret olarak görüyorlar” diye konuştu. Başarılı, güzel ve akıllı kadın gazetecilerin erkekler tarafından hoş karşılanmadığını kaydeden Sevindi, kadın gazetecinin kendisine hakaret edilse bile terbiyeli kız çocuğu imajını korumasının beklendiğini söyledi. Hürriyet gazetesi yazarı Zeynep Göğüş, medyada kadın gazetecilerinin çok fazla hırpalandığını belirterek, kadın gazetecilerin erkeklere oranla daha fazla bedel ödediğini söyledi. Göğüş, rekabetin erkeklerle yapılmaya başlandığı zaman sorunun çözüleceğini savunarak, “Kadın örgütlerinin güçlendirilmesi gerekir. Sadece üye sayısının arttırılması değil, etkinliklerinin de arttırılması gerekir” dedi. Sempozyuma Yunanistan Skaı Radio’dan katılan Nineta Vidali erkeklerin kurallarını bozduğunu belirterek, “Kadın gazeteciler 40 yaşından sonra iyi bir hammadde olmazlar. Onlar, daha pahalıdır. Sermaye, daha az ücret alan genç meslektaşlarını tercih eder” görüşünü savundu. Vidali, Yunanistan’da da erkeklerin çok sert çalıştıklarını kaydederek, bu ortamda kadın gazetecilerin kadınlıklarını kaybetmeden de gazetecilik yapabileceklerini ifade etti. (BB) ….. …..

GÜNEYDOĞUDA EN VERİMLİ TOPRAK: KADIN

Nisan 20 2003Yorum Yok Kategori: Kadın

Güneydoğu’da erkekler kadının toplumsal ve politik yaşama katılmasının önemini anlamışlar ama başkalarının önyargısını kırmak konusunda isteksizler. Buranın kültürel atmosferi herkesi öğüten bir değirmen. Buna bir de hiyerarşik feodal ilişkiler eklenince hayat çok zorlaşıyor.Herkes töre aleyhinde ama töreye uyuyor. Kadınlar artık televizyondan başka dünyaları ve onların kadınlarını izleyebiliyor. Onlar gibi yaşamadığının farkında. Ev içi yaşamı kabullenen kadın sokakta tek başına var olamıyor. Burada değişimi kız-erkek ilişkisi bazında sağlayacak olan yer üniversiteler . Sosyal alanlar onlarla birlikte açılmış. Normalleşmiş. Şanlıurfa Sanayici ve İşadamları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Abdülgani Hartavi: “Kadının toplumsal hayata girmediği yerde herşey yarımdır. Kadın eve aittir düşüncesi var hala bizde “diyor. Bu Urfa’da kadın erkek herkesin hemfikir olduğu bir olgu. Fakat kimsenin eylem planında bunu değiştirmeye cesareti yok.Ya da çok yavaş değişiyor kadın meselesi diyebiliriz. Toplumsal baskı o denli yoğun ki “elalem ne der” korkusu nedeniyle kimse fikrini zikredemiyor. Kimse kadın konusunda gelenek dışı davranmayı göze alamıyor. Urfa’daki en büyük sorun kadın da kilitleniyor bence. Bizi hep köylü gibi gösteriyor gazeteler diye Urfalı kadınlar bana yakındılar ama fotoğraf çektirmeye ve konuşmaya razı olmadılar. Eşlerinden izinsiz fotoğraf çektirmek büyük suç. Kadın evin içinde egemenlik alanı kurmuş ve bunun dışında varolamıyor. 1970’li yıllara kadar Urfa bir kent yaşamına sahipmiş, hatta kadın garsonlar çalışırdı diyorlar.Gazinosu, açık kapalı sinemaları, tiyatro ve yüzme sporlarıyla canlı olan kent yaşamı tüm Türkiye’de olduğu gibi burada da köylülüğe teslim olmuş.Ardından terör her şeyi susturup soldurmuş. Siverek de konuştuğum aileler de nasıl modern yaşadıklarını 1970’li yıllara kadar anlattılar. Aşiret reisinin kızları bile mini eteklerle fotoğraf çektirmiş,50 yıl öncesine ait siyah beyaz bir fotoğrafa bakıyorum; üç erkek üçünün de başında kasket var.Oturan erkek elinde bir şık baston taşıyor,diğer ikisi bastonlarını onun başı üstünde çapraz tutmuş ve omuzuna yaslanmışlar. Kuşakları,mintanları ve şalvarlarının üstüne giydikleri kruvaze ceket bir dönemi değil değişime duyulan özlemin sür git ifadesini taşıyor sanki. Kentleri nasıl yitirdiğimizin karşılığı sadece göç değil elbette. Kendi kültürel zenginliğini, köklerini ve özgünlüğünü yitiren insanlar bağnazlığa esir düşmüşler. Din otoritesi yükselmiş bu boşlukta. Siverek tarzı kapalı, kale evler ve içlerinde geniş avlularıyla taş binalar.Dışarıdan sadece yüksek duvarların görüldüğü bu bazalt taşından yapılma evlerin iç mekanları ferah ve aydınlık.Bibi’nin evi eski bir Ermeni evi yüksek tavanlı, yüksek pencereli bir ev. Geniş avluda taht ve sedirler var, acı biberin kokusu avluyu sarmış,.Kıpkırmızı biberler yerlere sere serpe uzanmış . Bazı pencerelerin içi taş ve çimentoyla doldurulmuş, neden diyorum: 1979’da PKK olaylarnıdan sonra oldu diyor, o günlerde elde tüfek nasıl yaşadığını anlatıyor. Siverek silah demek, burada kadın erkek herkes silahla yatıp kalkıyor. Tüm bölgede olduğu gibi eskiden ceylan avı yaygınmış. Kürsüye oturup etrafı dinleyince insan uzak geçmişin ruhuyla doluyor birden.Bazalt taşların siyah, süngerimsi dokusundan sızıyor geçmiş.Eski yiyecek ambarlarına sığınak diyorlar. Herkesin tam otomatik çamaşır makinesi ambarı süslüyor. Bilecik köprüsü yapılmadan önce limon, portakal bilmediklerini anlatıyor Haco. Buğday yıkatmadan,bulgur kaynatmaktan ve bulguru çekmekten söz ediyor kışlık hazırlık olarak. Üzüm basıyorlar buralarda adı “Bastık” yani pestil.Çok kaynatılmışına kesme, içine nişasta konana kırma ya da tatlı sucuk deniyor bu ürünlere. Sokakta bir kadın Siverek üsülü mavi çadır örtmüş üstüne ellerine sıkılmış üzüm kovaları daracık sokakda yürüyor. Bağlar bu bölgede bol. Eski bir söz “ Patlıcan boli,domates boli/ Siverek küçük İstanbuli” . Sebze bulmak o zaman çok önemli ve Siverekli çalışkan. Siverekliler terörle yüz yıl geri gittik diyorlar. Siverek ‘de çiftlik çubuk işleten “hanımağa”lar çok. Kadınlar aile işlerinde söz sahibi ama doğrudan değil. Urfa’da kadınlar için bir toplantı düzenlerseniz katiyen erkek girmeyeceğinin garantisini vermeniz gerekli yoksa kadınlar gelmez. Kadın erkek mekanları ve yaşama alanları ev dahil hep ayrı ayrı. Kadınlar çalışmıyor.Çünkü kadın çalışırsa erkeği onun karnını doyuramıyor derler diye inanıyorlar. Hala çalışmak ayıp, Edessa Otel’in yöneticisi hanım çalışacak kız bulamıyoruz diyor.Başı örtülü bir genç kız bulabilmiş sonunda“mutlaka ben de bu işi öğreneceğim” diyen. Tezgahtar bir kızla konuştum liseyi bitirmiş Ayşe ve başı bağlı. Evde oturmak istemediği ve çalışmak istediği için butikte çalıştığını söyledi. Gittiğim kuafördeki gelinin fotoğrafını çekmek istedim izin vermediler. Yeni liseyi bitirmiş gelin hanım tüm ailesiyle kuafördeydi. Görücü usülü evlenmiş ama eskisinden farklı olarak birbirlerini görmüşler ve saatlerce telefonda konuşabilmişler! Urfa’da eskiden Kızlar Hamamı denilen hamamda kızlar görücüye çıkarmış ve düğün gecesine kadar damat gelin birbirini görmezmiş. Düğün en az bir hafta sürermiş. Şimdi ekonomik nedenlerle bir kına gecesi bir düğüne inmiş.Hadi bilemedin üç gün diyorlar. Gelinin eline bir bardak ya da şişe veriyorlar, mutlaka bunu atıp kırması gerekiyor. Bu geleceğin aydınlık olacağını anlatan bir simge. En önemli simgelerden biri de ayna. Nar da geleneksel olarak kullanılan bir sembol ve gelin bunu duvara çarpıp berektli tanelerin saçılmasını sağlıyor. Başlık parası sosyal yapıda süren bir töre. Herkes başlığa karşı ama başlık parasını kaldıramıyorlar çünkü toplum yaptırım uygular, onu rededer diye korkuyorlar.Bir insan başlık almadan kızını verirse kız defolu anlamına geliyor, bu nedenle asla kızını başlık almadan veremez. Bölgenin sorunlarını çözmek için “Aa! ne ayıp şeyler,yapmayın” demek ya da yasaklamak yeterli değil.Çözüm için buranın sosyal yapısının analizinin yapılması gerekli bunu yapmak için katılımcı bir modelde araştırma yapmak ve önyargısız değerlendirme esas. Çağlayan Kız Lisesi bu sene açılmış ve 65 öğrencisi var. İlkokulu ise karma. Kızlarla konuşuyorum hepsi meslek sahibi olmak istiyor, gözleri pırıl pırıl kararlı kızlar. Televizyon seyrediyor musun diye sorduğum biri hayır, ben çok çalışıp en başarılı olmak istiyorum diyor. Hepsi dünya ve Türk edebiyat klasiklerinden bir örneği okuyorlardı derste. Kızlar da erkkeler gibi sayısalda başarılı. Batı’da sözel Doğu’da sayısalda başarılı öğrenciler dediler. Sadece babası avukat olan bir kız avukat olmak istiyordu. Ama lise düzeyinde bir iki gazeteci olmak isteyen de çıktı. Birinci tercih doktor olmak. Sonra endüstri ve tekstil mühendisliği geliyor.On kız öğrenci İmam Hatip’ten gelmiş ve altısı başını açmış burada. Okumamış zengin kızını okutmak istemiyor, karma okula da göndermiyor. Kızını spora vermek istemeyen veli bile var Urfa’da.Kızlarını okutanlar öğretmenler hep. Kızlar voleybol, basketbol takımı istiyorlar,flüt çalmak özlemleri. Bir öğretmen çocuğu olarak okutulan Dilek öğretmen o zaman ne çok tepki aldığını anlatıyor. Urfa’da Kız Öğretmen okullarının kaldırılması kızların okutulmasına ağır bir darbe vurmuş. Okullar kalkıncaya kadar ki kuşak hep öğretmen.Sonra okullar kalkınca karma eğitime kızlar gönderilmemiş. Zaten kırsal alanda evlenme yaşı 17, kentte 17.5 . Kırsal alanda genel olarak 15 yaş civarında evleniliyor. Sekiz yıllık kesintisiz eğitim bölgede kızların eğitilmesine bir darbe vuracak. kızını onbeşe kadar okulda tutmak istemeyenler kızlarını hiç okula göndermeyecek bu defa. Taşımalı eğitimde bile kız çocuklarının bir araçla uzaklaşıp geri gelmeleri kabul görmemişken bu yeni uygulama tepki çekiyor.Akraba evlilği çok yaygın ve kırsal bölgede kadınlar Türkçe bilmiyorlar. Örneğin Hilvan Belediye Başkanının eşi Kürtçe konuşuyor.Zehra hanım dokuz çocuk doğurmuş.Kızları bize tercümanlık yapıyor. Hiç okula gitmemiş o. Televizyondan herşeyi öğreniyorlar kızlar. Ablaları dört yıllık evli ve aile planlamasına uyuyormuş. Bizde biliyoruz diyorlar ve kızlar artık bu konuda annelerine baskı yapıyormuş bölgede. Kızlar onsekiz ve onyedi yaşındaydı, ikisi de nişanlı. İlkokuldan sonra okutulmamışlar çünkü kızları okula göndermek dikkat çeker, çevre laf eder diye gönderilmedik diyorlar. Ama ilkokul üçüncü sınıfa giden Fatma’yı okutacaklar.Bu değişen bir dünyanın habercisi mi? Zehra hanım hayatında bir tek Mersin’e gitmiş.Denizi görmüş. Mayolu kadınları görünce çok şaşırmış,bana “vay babo, bu ne iştir” diyor. Burada kadın çarşıya çıkamaz diyor.Evin alış verişini erkekler yaparmış.Giyim alış verişini de Urfa’da karı koca birlikte yapıyor. Kısaca kadın burada tek başına hiç bir şey yapamaz. Harran Belediye Başkanı İbrahim bey “her şey değişiyor, ben bile kızımı okutuyorum “ artık derken bu değişimin henüz ilkokul çağındaki çocuklar için başladığını anlıyoruz. Harran Kaymakamı “Burada mutlaka kadın merkezli çalışmalar, araştırmalar yapılmalı.” diyor. GAP İdaresi Başkanı Olcay beyle ÇATOM denilen merkezleri konuştuk: Yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarıya bir yaklaşımla yeni bir planlama anlayışıyla yeni bir kombinazyon ortaya çıktı. İşi merkezileştirmek gerekmediği ortaya çıktı,katılımcı bir planlama yaptık burada örneğin.Biz projeleri finanse ediyoruz ama bir sivil toplum kuruluşuyla yapmayı istiyoruz.Artık değişim başladı, bir şeyler sorgulanmaya başladığında insanlar cevap veriyor. Erkeklerde de olumlu kıpırdanma var.ÇATOM (Çok Amaçlı Toplum Merkezleri) a önce kendileri karılarını, kızlarını getirip götürüyorlar.Arada kafalarını uzatıp bakıyorlar ne yapılıyor diye. Bir süre sonra karışmıyorlar. Köy ÇATOM’larının sonuçları son derece etkileyici. Mesela Dargeçit’teki ÇATOM’a 68 yaşında bir hanım okuma yazma öğrenmek için başvurdu.Bu beklenmeyen bir şey.Bir kadının dediği en büyük isteğim askerdeki çocuğuma mektup yazabilmek, düşünün.Artık bugün yazabilyorum diye seviniyorum.Önce iki ÇATOM’la başladık bir sene test ettik. Sonra beş tane daha açtık,şimdi beş tane daha açıldı, bir tane daha açmaya hazırlanıyoruz. AB çok ilgilendi.Bunları 62’ye çıkarmak için bir proje sunduk. En çok sevilen merkezimiz Dargeçit ÇATOM. Eski bir hükümet konağını düzenledik ve burası bir kadın mekanı olarak çalışıyor. Başında Dargeçitli lise mezunu bir genç kızımız var.Haftanın iki günü kadın doktor gidiyor, sağlık taramaları yapıyoruz, diş taraması yapıyoruz. Okuma yazma kurslarına genelde orta yaş üstü kadınlar katılıyor. Sağlık hizmetlerinin önemi burada ortaya çıktı.Şimdi bir ambulansı kliniğe dönüştürdük, gezici sağlık kabini olarak çalışıyor. GAP’ı sosyal veri ve bilgi tabanı haline getirmek için bir komisyon kurduk. Buna sosyal araştırma ve eylem kurulu adını verdik.Burada gönüllü kuruluşlar da var.Burada sosyal eylem planı geliştirdik. Biz kadın merkezli kalkınma ve eylem planları yapıyoruz.” Yani GAP idaresi yeni sosyal alanlar kurmaya çalışıyor. Bu ihtiyaç çok fazla olduğundan hemen kabul görüyor.Sosyal yapıda birbiriyle buluşamayan unsurları buluşturma gayreti var. Bu yeni dinamik sisteme girerse dünya kalkınma modellerinde yapılamayan, başarılamayan bir şey başarılmış olacak. Pilot projelerin geleceği bölgeyi kültürel anlamda yapılandıracak. Temel felsefesini “projenin temelinde insan vardır” diye özetleyen Olcay Ünver her kurumla ortaklık kurmaya özen gösteriyor. İsviçre ve Dış İşleri Bakanlığı ortaklığıyla yapılan başka bir projeyi de İsmail Demirkol bana anlatıyor.Urfalı genç kızları meslek sahibi yapmaya dönük bu proje iş yönetimi, sekreterlik,avukat ya da doktor yanında çalışmak üzere eğitim vrecek bir kurs düzenliyorlar.Bu ücretsiz olacak.Yaklaşık iki yıl sürecek bu eğitim. Eğer boştaysa çocuk daha fazla zaman ayırabilirse kısa sürede bitirebilecek. İzmir’de EGS’nin bir vakfı var, onun aracılığıyla da konfeksiyon işçisi yetiştirmek amacıyla kız meslek lisesi desteğiyle genç kızlara dönük bir proje var.Bunlar da amaç bölgede ara eleman yetiştirmek , hem de iş dünyası dışında kalan kadınlar, genç kızlar iş dünyasına kazandırılacak, kalkınmaya entegre olacak. Güneydoğu’nun erkeksiz sokaklarını evdeki kadınlar izliyor artık. Dargeçit’te ÇATOM’a gitmeye başlayan kadınlar önce grup olarak hareket ediyormuş. Herkes kadınları sokakata görünce garipsemiş. Ama şimdi Dargeçit sokakları kadınlarla renklenmiş ve bu doğal bir hale dönüşmüş. Şu anda 14 tane olan ÇATOM’ların kendi kendine kadın merkezlerine dönüşmesi bir tesadüf değil elbette. Kadınlar okuma yazma, yani Türkçe öğrenerek hayata dahil oluyorlar. Yoksa dil bilmediği için toplumsal yaşamın dışında kalıyor, bir otobüs levhası bile okuyamadığından başkalarına bağımlı. Okuma yazmanın ne büyük bir bağımsızlık olduğunu görmüş GüneyDoğulu kadın. Meslek edindirme kurslarına da rağbet çok fazla. Mesleği kazanan kızlar zor koşullarda çalıştıkları halde para kazandıkları için mutlular. Mesleği olan bir kadın neden evlensin diye de soruyorlar. Hepsi meslek sahibi olmak, iş sahibi olmak düşünde. Siirt’in erkek dolu sokaklarını Kadın Kurultay’ıyla aşan Siirtli kadınların da sorunu “iş ve ekmek” oldu en çok. Onlar adam yerine konmak ve para kazanmak istiyorlar. Urfa Sağlık köyünden bir kızın dediği gibi “paspas olmak” istemiyorlar. Namus cinayetlerinde yaşamını yitirmesi doğal görünen kadın kendi yaşamını geri istiyor. GüneyDoğu’da kadının sosyal yaşama katılmasının normalleştirilmesi gerekiyor. Çünkü kadınlar bu feodal çerçeveyi kırarak sosyalizasyonun önünü açacaklar. Kadınların doğrudan politikaya müdahil olmaları da böylece mümkün olacaktır. Güneydoğu’daki sorun kültürel ve sosyal.Bu boyutun çözümlenmesi kadın olmadan asla ! Günlük yaşamın içinde kadının normalleşme süreci politikanın değişmesine neden olacaktır. Politikadaki feodal ağalık geleneğini de kıracaktır.Türkiye’nin modernleşmesi gibi Güneydoğu’nun modernleşmesi de kadından geçiyor. Kadına yatırım en büyük geri dönüşümü olan yatırımdır. GAP projesi kadının verimli topraklarını da içermektedir.Türkiye kadınlarını keşfetmeli. BİTTİ ——————————————————————————————– Harran Üniversitesinde rektör yedi oyla seçilmiş,45 oy alan ise üniversiteyi terk etmiş! Atama yapılıyorsa neden seçim de yapılıyor anlamadık diyor bölge insanı. Altı yıldır üniversiteye bir çivi çakılmamış. YÖK sisteminin tutarsızlığı herkesin hayretine mucip. Üniversitenin yapamadığını tuğay komutanlığı yapmış ve emrindeki bandoyu ögrenciler için kullanıp bir eğlence düzenlemiş kampüste ve çok eğlenceli bir gece geçirmiş gençler. Elimizdeki değerleri ve kurumları kullanabilirsek yapılamayacak bir şey yok. Yeter ki kurumlar ve statüler arası koordinasyon ve işbirliği sağlanabilsin. ——————————————————————————————— Urfa evinin kapısı han kapısı gibi görkemli iç dünyası ise ahşap oymacılığın, taş işçiliğinin zarefatiyle donatılmış.Pencere ve kapılar süslü dış dünyaya dönük yüzler gibi. Kalker taşın yumuşacık karnı işlenerek yapılan bu evlerin kışı sıcak, yazı serin. Yazın yatacak yerler ayrı. Gezenek denilen yerde yaz geceleri mehtaba dalarak uykuyu beklermiş Urfalılar. Apartmanların bile çatıları düz yapılıyor bölgenin talebine uygun olarak. Apartmanların balkonları çok geniş yaz yatacağı gibi kullanılan bir mekan. 2 ye 2.5 metre eninde 4-4.5 metre boyunda balkonlar avlu gibi.Rüzğar Batı’dan gelir onları Batı’ya yapmayı da öğrettik diyorlar ama İmar müdürüne nasıl öğrettiklerini bu mekan tasarımını ben çok merak ediyorum. Merkezden planlanan saçma sapan tasarımları aşıp kendi ihtiyaçlarını kabul ettirmiş Urfalı.

32.GÜN GERÇEĞİ

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Kadın

Neden 32.Gün sonrası herkes saldırdı sence? Herkes soruyu böyle soruyor, oysa doğrusu neden önce saldırdı demek gerekir. Cumhuriyet gazetesinden Hikmet Çetinkaya 24. Haziran günü çıkan sayıda hakkımda çok çirkin iftira ve yalan beyanlarda bulundu. Ben Yunus Nadi ödülü sahibi ve birkaç yıl Cumhuriyette çalışmış biri olarak bunu ciddiye aldım. Ne basın ahlak yasasına ne de insan haklarına uyan suçlamalardı. Cumhuriyet Gazetesine şerefsiz dedin mi? Elbette hayır. Benim dediğim şuydu: Cumhuriyet gazetesi ve ahlaksız Hikmet Çetinkaya hakkında dava açacağım. Elbette gazetenin yazarına uyarıda bulunmasını gönlüm isterdi, onlara duyduğum saygı sarsıldı. Programda sadece küfür ettiğin söyleniyor? Program öncesi gergindim, ayrıca İsmail Nacar yarım saat M.Ali Birand ile pazarlık yaparak tansiyonu iyice yükseltti. Elbette benim küfretmem mümkün değil.Alışkın değilim. Çünkü beş yıldır televizyonda tartışma programları yönetiyorum ve onlarca programa katıldım. Canlı yayın uzmanıyım.Şimdiye kadar başıma gelmiş değil. Burada bir diğer önemli husus Siyaset Meydanı dahil bütün hafta televizyonlar beni ekrana çıkarmaya uğraştı ve ben hepsini reddettim. Neden? Çünkü karşıma bilimsel düzeyde tartışacak birilerini değil provokatif insanları çıkarmak istiyorlardı. 32.Gün’ü neden kabul ettin? Etyen Mahcupyan olduğu için . Hiç olmazsa iki kişi belli bir düzeyde konuyu anlatmak olanağı olur diye düşündüm. Ben hala derdimi anlatmam gerektiğini düşünüyorum yani. Oldu mu? Mahcupyan ile birlikte literatür olarak bir beraberlik sağladık ve basın hiç söz etmese de önemli şeyler söylendi. Aslında programda ona da çok sataşıldı ve o da cevabını verdi. Fakat o hedef değildi. Ayrıca Atilla İlhan ve Prof. Emre Kongar yazdıkları yazılarda konuşmalara dikkat edilince önemli olduğunu belirttiler. Basında herkes sana karşı mıydı? Erkek egemen bir yapının sadece kadınlığıma saldırması ve aşağılaması normaldir. Hakaret yazılarının hiç birinde tek bir sözcükle fikire atıf yapılmıyor. Bilgi yok. Özellikle kadın yazarların kadın olarak bana yaptığı ağır ve haksız hakaretler beni çok yaraladı. Ama gerçek aydın namusunu koruyan ve korkmayan Can Dündar, Gülay Göktürk ve Seda Güler belden aşağı vurulduğunu çok net yazdılar. Sen Ka.Der Yönetim kurulu üyesi ve kurucususun, hep kadınlar için çalıştın. Sana destek veren çıkmadı mı? Maalesef hayır. Evet, ben yıllardır kadınlar için çalışıyorum, yazıyorum, yüzlerce konferans verdim. Dargeçit’ten tutun İzmir’e kadar kadınlar için konuştum. Dostun bir fiskesi yaralar beni demiş ya şair. Faik Bulut’a , Necip Hamlemidoğlu’na saldırdığın, küfrettiğin yazıldı hatta Küfür mağduru diye ropörtaj yapıldı. Faik Bulut “Fethullah Gülen kimdir” diye yazdığı “bilimsel” eserde benim kadınlığıma saldırarak, aşağılayarak bilimsel giriş yazmıştı!Ben mahkemeye vermedim çünkü Türkiye’de böyle ıvır zıvırlarla uğraşaydım 13 kitap yazacak vakit bulamazdım. O nedenle onun bana hakareti söz konusu olabilir. Basın yalan ve tahrifle beni “şirret” gösterme çabasından öyle yazıldı. Necip Hamlemidoğlu’na gelince durum daha komik. Küfür mağduru denen adam daha programa girerken M.Ali Birand’a hakaret ve saldırıyla başladı. O ropörtajda ise beni başka bir kadınla karıştırıyor ve” ilk kocasına haksızlık etti. Bora Gözen de Faik Bulut ile Filistine kaçmıştı” diyor. Bora Gözen’i tanımama yaşım müsait değil, onunla evli olan başka bir hanım. Benimle en ufak bir ilişkisi yok. Yani adam beni başka bir kadınla karıştıracak kadar benim kim olduğumdan habersiz. Tıpkı basın gibi. Basın bildiği halde çarpıttı gerçi. Onun hakkında profesörlerinden telefonlar aldım, üç üniversiteden ihraç edilmiş ve evrak sahtekarlığından üniversite tarafından mahkemeye verilmiş dosyası oldukça kabarık biri. Bu çok ilginç geldi bana. Bilimsel ya da bilim lafını önüne koyan istediği hakareti yapacak sanki. Türkiye’de bilim ve bilimsellik sözcüğü don lastiği gibi nereye çekersen oraya uzayan bir kimlik kazandı. Üniversitelerin içi boşuna boşalmadı. Senin kim olduğunu biz soralım? Ben hep gerçeğin peşinde koşan meraklı bir antropologum. Üniversitede olmam gerekmez bilimsel makale üretmem için . bu dünyada da böyle. Mimar Sinan Üniversitesinde Antropoloji dersleri verdim, eğer çok önemliyse. Harward mezunları derneğinden Afyon Çay köyüne kadar yüzlerce konferans verdim. İran konusunda Harp Akademileri dahil çok yerde konferans verdim ve makalelerim var. İslam, kadın ve İran konusunda yurt dışından benimle görüşmeye gelen çok sayıda insan oldu. Fakat ben geçmişte yaptıkları parmak hesabı sayarak mutlu olan biri değilim, hep daha ne yapmalıyım diye düşünürüm. Beni hep yapmadıklarım ilgilendirir. Sen bir kanser hastasısın. Kanser olunca da dere tepe kanserle ilgili konuşmalar yapmak için gezmeye başladın. Gerçekten ben en bireysel konumu mu bile toplumla paylaşıp onların da benim bilgilerimden yararlanmasına çalışırım. Kanser sözcüğünün tabu olduğunu gördüm. Tüm tabulara yaptığımı ona da yapıp kırmaya karar verdim. Doktor hasta arasındaki ast üst ilişkisini değiştirilmesi gerektiğini söylediğim için bazı doktorların da kızgınlığını kazandım. Ben bazılarının insan haklarından yana değilim. Ben herkesin insan hakkına saygı gösterilmesini istiyorum. Bu stres sana zararlı değil mi? Maalesef sağlığımla oynuyorum. Oynuyorlar. Montajlı filmler, yalanlar, iftiralar nasıl stres olmasın? Bana İsviçre’de ve burada söylenen asla stres ve üzüntü yaşamayacaksın oldu. Ben bu olaydan çok derin sarsıldım ve şimdi uyku düzenim bozulduğu için yeniden tedavi görüyorum. Pişman mısın? Asla. Bana hakaret edene cevabını veririm. Aydın namusum gereği yazdığım ve söylediğim her şeyin arkasında son nefesime kadar dururum. Aydın çölde tek başına bağıran biridir der Ortega. Gerçi bana akan binlerce faks, telefon ve e-mail yalnız olmadığımı gösterdi. Bana sevgilerini iletebilmek için günlerce çırpındılar. Herkesin ortak sözü:Demokrat bir Türkiye idi. Size de çok teşekkür ederim gösterdiğiniz duyarlılık için. Özellikle bir kadın olarak. Esas size saldırmalarına neden olan Fethullah Gülen ile ilgili görüşleriniz nedir? Fethullah Gülen sosyal bir fenomendir ve incelenmesi gerekir. Özgün bir model yaratılmasına neden olmuş bir toplumsal liderdir. Otuz yıldır çalışan ve yüzlerce okul ve eğitim ağı kurmuş biri olarak önemlidir diyorum. Böyle özgün bir modelin Türkiye modernleşmesi içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyorum. Siyasi emelleri meselesine ise Mahcupyan güzel bir teşhis koydu, bu kadar siyaset yapmanın daraltıldığı bir alanda insanların kendilerine çıkış yolları aramaları sosyal bir vakadır. Ben bir sosyal bilimci ve gazeteci olarak onu ve yaptıklarını değerlendirmeye çalıştım. Bunun yeterli olduğunu söylemiyorum keşke daha on yirmi kişi konuyla ilgili uzman çalışsa da tartışma zemini entelektüel bazda olsa. Benim sorunum entelektüel iklimde tartışma imkanı bulamamak. Türkiye’de her şey politizasyona kurban ediliyor. Herkes bir cemaatin ve klanın içinde bulunduğu için diğerlerini şiddetle reddediyor ve düşmanlık kültürü üretiyor. Toplum içinde köprüler kuracak bilgi ve insan istenmiyor. Bu iktidarlarını tehdit eden bir şey olarak algılanıyor. Bir arada yaşama geleneğimizi yeniden tesis etmemiz şart. Osmanlı ve Türk geleneği de buydu zaten. Siyasetçiler siyaseti böl ve yönet olarak yaptığından dolayı demokrasi geleneğimiz yerleşemiyor. Yine de Türkiye çok yol aldı. Ben Türk milletinin eğitime ve demokrasiye duyduğu saygıyı hayranlıkla izliyorum yurdun dört bir köşesinde. STV’de yaptığım “Aynadaki Kadınlar” programı bile kadın konusunda yargıları sarstı. İyi ve objektif bilgi verilince insanımız bunu değerlendiriyor. Herkes değişime açık, basın hariç. Onlar siyasiler gibi iktidarlarını gerçeğin dışında sabitleyeceklerini sanıyorlar. Oysa dünyada artık “kaliteli gazeteci” önemli oluyor, patronaj değil. İnsan önem kazanıyor. Ona buna hakaret ederek radyoda ünlenenler kendilerine kocaman sayfalar bulamıyor dünyada. Bilgi çağında sadece bilgi konuşacak. Basının bir röntgenini çeker misin? Medya bir dönüm noktasına doğru yol alıyor bence. Bir yanda yargısız infazlar ve ekran linçleri… Diğer yanda sorumluluk bildirgeleri. Medya etiğinin oluşması ne yazık ki zor ve sancılı oluyor ve bu arada benim de aralarında bulunduğun yüzlerce kişi kurban ediliyor. Ben bu tabloyu, 1930’ların Amerikan basınına benzetiyorum. Yurttaş Kane’i hatırlayın. Gazeteler, yok etmek istedikleri kişileri mahvediyor, kendi yıldızlarını parlatıyor ve onlara karşı duranları yok ediyordu. Sonunda topluma verdikleri zarar öylesine büyük oldu ki, kendileri de bu süreçte kaybetmeye başladı. Sancılı bir iyileşme süreci ardından bugün New York Times, Washington Post gibi medya etiğinin doruklarını yarattılar. Benim için yazılanlara bakıyorum. Tam bir linç girişimi. Televizyon ekranında linç girişimini, ekranda olup bitenleri çarpıtarak yansıttılar. Cumhuriyet’ten Çetinkaya, henüz 32. Gün’e çıkmadan, hakkımda akla seza yalan ve iftiralarda bulundu. Star gazetesi, ekrandaki diyalogları ters yüz etti. Diğerleri de düşmanlık kültürünün en uç örneklerini sütunlarına taşıdılar. Ekranda yaptıkları düzmece montajlarla beni yoketmeye çalıştılar. Ben bu tavrın biraz da medya kurbanlarının davranışından cesaret bulduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bana hakaret eden ve yalan-iftira yazan herkesi mahkemeye verdim. Çetinkaya başta olmak üzere önüne geleni yoketmeye çalışanları Basın Konseyi’ne şikayet ettim. Ellerindeki gücü kötüye kullanan bu gibi kötü niyetli medya mensuplarını açığa çıkarmanın yolu bu. Mahkemeler, vatandaşlık haklarımızı ihlal edenleri cezalandırarak medyayı kirleten bu gibi insanları caydıracaktır. Bu da sorumlu gazetecileri cesaretlendirecek, medyanın saygınlığını artıracaktır. Abant’taki basına gelince… İlgi çok yüksekti. TV kameraları, muhabirler, yazarlar Abant’taydı. Ancak Hürriyet gibi birkaç yayın hariç bu toplantılara fazlaca yer verilmedi. Bunu anlarım. Anlamadığım, böylesine önemli bir toplantıyı gazetesinden izlemek isteyecek bir okura yapılanlar. Abant Platformu haberleri öylesine gelişigüzel verilmiş ki toplantıyı bu haberlerden izlemek mümkün değil. Sanırsınız Abant’ta toplanmış yüz kişi, sloganlar atıp dağılmış. Her habere sansasyon yakalama ve “şok” mantığıyla yanaşan basın ile “ayna” görevine soyunan sorumlu medya, böylesi toplantılarda derhal ayrışıyor.

Bana yapılanlara ses çıkarmayan, el çırpan ya da yazanlar dahil daha sonra aşağıdaki gibi edebi yaızlar yazdılar. Hepsini bir araya getirmeye kalksam çifte standartlılık üstüne(çifta ahlak) dünyanın en kalın ktabı gerçekleşir. Bu ünlü yazarların bir dediği bir dediğini tutmamış!Aşağıdaki yazıyada katılıyorum. Aynen ben de böyleydim hem de bankada hesabım yoktu!Hiç bir yasa dışı işim olmadığı gibi 15 yıllık gazetecilik hayatımda ve köşe yazarlığımda, 8 yıllık canlı yayın programlarımda bir tek tekzip almamış biriydim.Ve almadım. “Bir ülkede insanlar kime, neye güvenecektir? Yasadışı hiçbir işiniz yok. Vergi kaçırmıyorsunuz. Karanlık, kuşkulu, şaibeli bir ilişkiye ömrünüz boyunca girmemişsiniz. Çekinecek, utanılacak bir tarafınız yok… Ve durup dururken birileri devlet gücünü, devlet yetkisini kullanarak sizin hesaplarınıza giriyor ve üstelik bunları “yayınlayın” diyerek başkalarına veriyor. ” İnsan iftira atılması demek günah ve ayıp bir şey. nasıl insan günlerce yazıyor.Benim gazetem kapatılmıştı ve yazamadım. İftira atılan Emin Çölaşan bakın yazısında kaç tane argo kelime kullanmış, ben bunların hiç birini kullanmadan yargılandım. YAlan yazılarak birinci sayfalardan bugün genel yayın yönetmeni olanlar tarafından hakarete uğradım. BAsın Konseyine;gazeteciler Cemiyaetine şikayete ttim. O anlı şanlı Basın konseyi hakaret olmadığına karar verdi en ağır hakaretlere. Yazarlar 4 Haziran 2006 Emin ÇÖLAŞAN Bağışlıyorum helal ediyorum Utanmazca, rezil, yalan yanlış rakam ve dandik bilgilerle! Şimdi size o yayından bazı örnekler vereceğim. Lütfen dikkatle okuyunuz ve iktidar yandaşı şebekelerin, . Yalan. İftira. Çamur devam ediyor: “…Şimdi aynı yayından birkaç cümleyi daha okuyunuz. Şifre burada: Size yalan dolu tezgáhı açıkladım. *** Sevgili okuyucularım, iktidar karşıtı bir gazeteciye kurulan çirkin tezgáhı, komployu, utanç verici yalanları size kısaca aktardım. davalarından kazanılan para ve iki kira gelirimizden başka herhangi bir yerden, herhangi bir kurum veya kişiden cebime girmiş, hesabıma aktarılmış bir kuruş yoktur. Her gelirimin vergisi kuruşu kuruşuna ödenmiştir. Yurtdışında param, off-shore veya başka banka hesabım, malım mülküm yoktur. Eşim kamu görevlisi, ben köşe yazarı kimliğimle mal bildirimi beyanımızı yasanın öngördüğü zamanlarda ilgili kurumlara düzenli olarak verdik. Bu iğrenç tezgáhı kuranlar şimdi sert kayaya tosladı. Şimdi karşıma bir amatör muhabirler korosu çıkardılar, onlar da fos çıktı! İktidarın haber kaynakları onlara ihanet etti, yanılttı, belki işletti ve başlarına iş açtı. Komplo bitti, yalan tezgáhı çöktü. Ama sizler bir kez daha, oynanan utanmazca oyuna tanık oldunuz. Çeteler sadece silahlı olmuyor, terörü sadece onlar yaratmıyor. Vatandaşın banka ve tapu kayıtlarında emirle gezdirilen kravatlı çeteleri unutmayalım. Bundan sonrası yargı önündeki hesaplaşmalarda ortaya çıkacak.” Ben de Emin çölaşan’ı destekliyorum çünkü ayni bana yapıldı biliyorum.Üstelik benim arkamda kimse yoktu.terör sadece çeteler ve silahla olmuyor bana da Cumhuriyet’in çıt çıkarmadan ,iftira yayınlamasına göz yumduğu,gazeteci kabulettiği ve basın denilen herkesin kabullendiği Hikmet Çetinkaya da bana bu iftiralardan attı. Ne ondna önce var iftira hayatımda ne ondan sonra. Ayrıca Çölaşan’ın dediği gibi onun attığı iftirada olduğu gibi olsa benim bir evim olsaydı, birine aşık olsaydım ve o da Fethullahçı olsaydı kime ne? “Burada bir parantez açayım. Benim banka hesaplarımda 9 değil, 29 milyon dolar para da olabilirdi. Eğer o para yasal ve helal yolla kazanılmış olsaydı, kimi ilgilendirdi? ” Bütün kalbimle Emin Çölaşan’ın yazdıklarının altına imza atıyorum. Benim kadınlık ve gazetecilik onuurm böyle diyor. Ne yazık ki ben bunları duyamamıştım.Gülay Göktürk hariç. SABAH GAZETESI 06/27/99 Gulay Gokturk Kadin olmak (1) Ben yazilarimin genelde “cinsiyetsiz” oldugunu düsünürüm. Bu yüzden de “kadin gazeteci” ya da “kadin köse yazari” gibi nitelendirmelere hep soguk bakarim. Ama bugün bir kadin köse yazari olarak yaziyorum. Ve yapacagim elestiriyi erkek okurlarimin çogunun anlayip hak vermesini de pek ummuyorum. Çünkü anlayabilecek olsalardi, zaten yapmazlardi. Sözünü edecegim hatayi o kadar “kendiliginden” o kadar “dogal” o kadar refleksif bir biçimde yapiyorlar ki; yaptiklarinin o kadar farkinda degiller ki; zihinlerinin en köse bucak köselerine kadar sinmis olan bu defoyu oralardan çekip çikartmak ve gözlerinin içine sokmak neredeyse imkânsiz gibi… Bu yüzden de bu yazi, daha çok, kadin okurlarimla yaptigim “kadin kadina” bir dertlesme gibi algilanmali. Sabah gazeteleri elime alip da Nevval Sevindi’nin birkaç yil önce Aktüel kapaginda yer alan dekolte resimlerini görünce hiç sasirmadim. Bekliyordum, “Iste yine” diye geçirdim içimden sadece… “Erkek” basinimiz, yine erkekligini ortaya koymustu. Muarrizi kadin olunca hep yaptigi gibi, fikirlerine saldiracagina bedenine saldiriyor, fikirlerini o dekolte resimlerle çürütmeye çalisiyordu. Karsisindaki kadini her zaman en zayif noktasi olarak gördügü cinselliginden “vuruyor”du yine. Açikça “Suna bakin”, diyordu kamuoyuna; “böyle pozlar veren bir kadinin fikrinden hayir mi gelir!” Evet, Nevval Sevindi o tartismada kontrolünü kaybetti, art arda ettigi hakaretlerle fikri hakliligini zedeledi. Ama merak ediyorum; o haberleri yapanlar, Sevindi’nin Hikmet Çetinkaya’ya daha toplantinin basinda neden “serefsiz” dedigini niçin hiç sormuyorlar? Çekinkaya bir gün önceki yazisinda, Sevindi’nin fikirleriyle polemik yapmak yerine yine kaçak gürese girmis Sevindi’nin “ayda bir asik olmakla ünlü” oldugunu söyleyerek üstü kapali bir biçimde “orospu” demeye getirmisti. Elinde hiçbir delil, hiçbir tanik olmadan, Nurcu bir ögretmenle tanistiktan sonra Fethullahçi oldugunu ve “köseyi döndügünü” yazmisti. Dünkü haberleri yazanlar; Sevindi’yi “bir kadinin agzina yakismayacak” seyler söylemekle suçlarken, bir erkegin bir kadina hiç desteksiz neredeyse “orospu” diye saldirmasinin erkek agzina çok yakistigini mi düsünüyorlar? Yine o haberleri yazanlar, Sevindi’nin diger tartismaciya neden “köpek” dedigini de es geçiyorlar. Daha bir cümle önce, onun Sevindi’ye açikça “patron köpegi” diyerek hakaret edisini duymazdan geliyor ama Sevindi’nin “sensin köpek” demesinin “kadina hiç yakismadiginda” hemen hemfikir oluveriyorlar. Dogrudur, Nevval Sevindi bu sözden sonra zivanadan çikti, kontrolünü kaybetti ve art arda yeniledigi hakaretlerle haksiz bir zemine düstü. Ama yine de, sinirlenip hakaret etmesiyle, iki yil önce dekolte fotograf çektirmesinin bir ilgisi yoktu. Gazeteci olmak, aydin olmak, fikir üretmek zordur bu ülkede… Ama hem kadin olup hem de gazeteci, yazar ya da aydin olmak ve fikir tartismasina girmeye kalkmak daha da zordur. Fikir mücadelesine giren, siyaset yapan, kamu hayatinda varlik göstermeye çalisan kadinin zayif noktasidir cinsiyeti. Muarizlariniz, fikirlerinizle basedemedikleri her noktada bedeninize saldirir. Cinsiyetinizi her türlü provokasyona açik bir alan olarak yaninizda tasirsiniz hep. Eliniz yüreginizde, kimin ne zaman bu alana saldiracagini beklersiniz. Saldirilar kimi zaman biyik alti gülümsemelerle, kimi zaman seviyesiz imalarla, kimi zaman açik düsmanlik biçiminde gelir. Bu bekleyis içinde bazen o kadar gerilirsiniz ki, köpegin saldirip isirmasindan korkan adamin durumuna düser, siz köpegi isirirsiniz. Iste o anda “altin firsat” dogmustur. Biri düdügü çalar ve saldiri baslar. Aktüel dergisi Şubat ayında 1998′de Nevval Sevindi’yi kapak yaptığında saldırıların boyutunu hayal edecek yoktu. KAdınalr ilk ekz bir gazeteci kadın askılı elbise ile poz veriyor diye Ayşe A. dahil veryansın ettiler ne banal şeyle ryazıldı. Sonra Ayşe hn. ayakları havada tütüler içinde ve çok kez kapak olma mutluluğuna erdi de bu konudaki fikirleri değişti. KAdınalrı desteklemiyor medya diye bağıran kadınalr bugün o gün hepsi saldırdı ve kıskançlık krizi halinde yazılar yazıdlar.Öylesine düşmence ve saldırgandı ki her şey Dergi editörü Alev Er Nevval Sevindi’yi ikinci kez kapak yaptı. Çok önemli bir yazı eşliğinde.Bundan kimse söz etmedi.Sus pus kaldılar. Artık dedikodu alanlarınd akonuşacaklardı.Bu kapağı kullanmak isteyenlerden biri de Ali Kırca oldu. İlk haber ypatı ve “nevval soyundu” adıyla.Bir kadın gaztetecinin askılı giysisine nedne bua dı takmıştı acaba Ali Kırca? Sonra gün oldu devran döndü Ali Kırca ‘nın çırılçıplak seks görüntüleri sadisizm eşliğinde internette izlenme rekoru kırdı! Soyunmak nasıl olurmuş herkese gösterdi. erkek medyamız ve medya çetesi de tek satır yazmadı. Buna etik kulp bulma başarısı bile gösterdi! Düğmeye basmak bu mu? Çifte standartın,ahlaksız gazeteciliğin bir çok örneğini bu olayla bir arada analiz edebilirsiniz. merhaba nevval hanım ben emine internet yeni aldık ilk defa mail yazıyorum sizi ilk yeni yüzyıl gazetesinde tanıdım o zamandan bu güne sizi hayranlıkla ve ilgiyle izliyorum. Eskişehirde konferansınızda bulundum sizinle fotoğraf çektirdim yakından gördüğüm için çok mutlu oldum. Sitenizde bulunan 32. gün programına ait konusmalarda N. HABLEMİTOĞLU ile sizin aranızda yanılmıyorsam daha sert bir diyalog vardı yazıda bu kısım neden yok acaba diyen bu mektup o zaman montaj yapan tvlerin(show dahil) gazetelerin iftira ve yalan kampanyalarının insanların aklında kalış şekline bir kanıttır. Bunu hangi mahkemede temizleyebilirdik? Ki çok şükür böyle bir adalet yoktu zaten. Bir röportajdan….. Neden 32.Gün sonrası herkes saldırdı sence? Herkes soruyu böyle soruyor, oysa doğrusu neden önce saldırdı demek gerekir. Cumhuriyet gazetesinden Hikmet Çetinkaya 24. Haziran günü çıkan sayıda hakkımda çok çirkin iftira ve yalan beyanlarda bulundu. Ben Yunus Nadi ödülü sahibi ve birkaç yıl Cumhuriyette çalışmış biri olarak bunu ciddiye aldım. Ne basın ahlak yasasına ne de insan haklarına uyan suçlamalardı. Cumhuriyet Gazetesine şerefsiz dedin mi? Elbette hayır. Benim dediğim şuydu: Cumhuriyet gazetesi ve ahlaksız Hikmet Çetinkaya hakkında dava açacağım. Elbette gazetenin yazarına uyarıda bulunmasını gönlüm isterdi, onlara duyduğum saygı sarsıldı. Programda sadece küfür ettiğin söyleniyor? Program öncesi zaten gergindim, ayrıca İsmail Nacar yarım saat M.Ali Birand ile pazarlık yaparak tansiyonu iyice yükseltti. Elbette benim küfretmem mümkün değil. Çünkü beş yıldır televizyonda tartışma programları yönetiyorum ve onlarca programa katıldım. Şimdiye kadar başıma gelmiş değil. Burada bir diğer önemli husus Siyaset Meydanı dahil bütün hafta televizyonlar beni ekrana çıkarmaya uğraştı ve ben hepsini reddettim. Neden? Çünkü karşıma bilimsel düzeyde tartışacak birilerini değil provokatif insanları çıkarmak istiyorlardı. 32.Gün’ü neden kabul ettin? Etyen Mahcupyan olduğu için . Hiç olmazsa iki kişi belli bir düzeyde konuyu anlatmak olanağı olur diye düşündüm. Ben hala derdimi anlatmam gerektiğini düşünüyorum yani. Oldu mu? Mahcupyan ile birlikte literatür olarak bir beraberlik sağladık ve basın hiç söz etmese de önemli şeyler söylendi. Aslında programda ona da çok sataşıldı ve o da cevabını verdi. Fakat o hedef değildi. Ayrıca Atilla İlhan ve Prof. Emre Kongar yazdıkları yazılarda konuşmalara dikkat edilince önemli olduğunu belirttiler. Basında herkes sana karşı mıydı? Erkek egemen bir yapının sadece kadınlığıma saldırması ve aşağılaması normaldir. Hakaret yazılarının hiç birinde tek bir sözcükle fikire atıf yapılmıyor. Bilgi yok. Özellikle kadın yazarların kadın olarak bana yaptığı ağır ve haksız hakaretler beni çok yaraladı. Ama gerçek aydın namusunu koruyan ve korkmayan Can Dündar, Gülay Göktürk ve Seda Güler belden aşağı vurulduğunu çok net yazdılar. Sen Ka.Der Yönetim kurulu üyesi ve kurucususun, hep kadınlar için çalıştın. Sana destek veren çıkmadı mı? Maalesef hayır. Evet, ben yıllardır kadınlar için çalışıyorum, yazıyorum, yüzlerce konferans verdim. Dargeçit’ten tutun İzmir’e kadar kadınlar için konuştum. Dostun bir fiskesi yaralar beni demiş ya şair. Faik Bulut’a , Necip Hamlemidoğlu’na saldırdığın, küfrettiğin yazıldı hatta Küfür mağduru diye ropörtaj yapıldı. Faik Bulut “Fethullah Gülen kimdir” diye yazdığı “bilimsel” eserde !benim kadınlığıma saldırarak, aşağılayarak bilimsel giriş yazmıştı. Ben mahkemeye vermedim çünkü Türkiye’de böyle ıvır zıvırlarla uğraşaydım altı yedi kitap yazacak vakit bulamazdım. O nedenle onun bana hakareti söz konusu olabilir. Basın yalan ve tahrifle beni “şirret” gösterme çabasından öyle yazıldı. Necip Hamlemidoğlu’na gelince durum daha komik. Küfür mağduru denen adam daha programa girerken M.Ali Birand’a hakaret ve saldırıyla başladı. O ropörtajda ise beni başka bir kadınla karıştırıyor ve” ilk kocasına haksızlık etti. Bora Gözen de Faik Bulut ile Filistine kaçmıştı” diyor. Bora Gözen’i tanımama yaşım müsait değil, onunla evli olan başka bir hanım. Benimle en ufak bir ilişkisi yok. Yani adam beni başka bir kadınla karıştıracak kadar benim kim olduğumdan habersiz. Tıpkı basın gibi. Basın bildiği halde çarpıttı gerçi. Onun hakkında profesörlerinden telefonlar aldım, üç üniversiteden ihraç edilmiş ve üniversite tarafından mahkemeye verilmiş dosyası oldukça kabarık biri. Bilimsel ya da bilim lafını önüne koyan istediği hakareti yapacak sanki. Türkiye’de bilim ve bilimsellik sözcüğü don lastiği gibi nereye çekersen oraya uzayan bir kimlik kazandı. Üniversitelerin içi boşuna boşalmadı. Senin kim olduğunu biz soralım? Ben hep gerçeğin peşinde koşan meraklı bir antropologum. Üniversitede olmam gerekmez bilimsel makale üretmem için . bu dünyada da böyle. Mimar Sinan Üniversitesinde Antropoloji dersleri verdim, eğer çok önemliyse. Harward mezunları derneğinden Afyon Çay köyüne kadar yüzlerce konferans verdim. İran konusunda Harp Akademileri dahil çok yerde konferans verdim ve makalelerim var. İslam, kadın ve İran konusunda yurt dışından benimle görüşmeye gelen çok sayıda insan oldu. Fakat ben geçmişte yaptıkları parmak hesabı sayarak mutlu olan biri değilim, hep daha ne yapmalıyım diye düşünürüm. Beni hep yapmadıklarım ilgilendirir. Sen bir kanser hastasısın. Kanser olunca da dere tepe kanserle ilgili konuşmalar yapmak için gezmeye başladın. Gerçekten ben en bireysel konumu mu bile toplumla paylaşıp onların da benim bilgilerimden yararlanmasına çalışırım. Kanser sözcüğünün tabu olduğunu gördüm. Tüm tabulara yaptığımı ona da yapıp kırmaya karar verdim. Doktor hasta arasındaki ast üst ilişkisini değiştirilmesi gerektiğini söylediğim için bazı doktorların da kızgınlığını kazandım. Ben bazılarının insan haklarından yana değilim. Ben herkesin insan hakkına saygı gösterilmesini istiyorum. Bu stres sana zararlı değil mi? Maalesef sağlığımla oynuyorum. Oynuyorlar. Montajlı filmler, yalanlar, iftiralar nasıl stres olmasın? Bana İsviçre’de ve burada söylenen asla stres ve üzüntü yaşamayacaksın oldu. Ben bu olaydan çok derin sarsıldım ve şimdi uyku düzenim bozulduğu için yeniden tedavi görüyorum. Pişman mısın? Asla. Bana hakaret edene cevabını veririm. Aydın namusum gereği yazdığım ve söylediğim her şeyin arkasında son nefesime kadar dururum. Aydın çölde tek başına bağıran biridir der Ortega. Gerçi bana akan binlerce faks, telefon ve e-mail yalnız olmadığımı gösterdi. Bana sevgilerini iletebilmek için günlerce çırpındılar. Herkesin ortak sözü:Demokrat bir Türkiye idi. Size de çok teşekkür ederim gösterdiğiniz duyarlılık için. Özellikle bir kadın olarak. Esas size saldırmalarına neden olan Fethullah Gülen ile ilgili görüşleriniz nedir? Fethullah Gülen sosyal bir fenomendir ve incelenmesi gerekir. Özgün bir model yaratılmasına neden olmuş bir toplumsal liderdir. Otuz yıldır çalışan ve yüzlerce okul ve eğitim ağı kurmuş biri olarak önemlidir diyorum. Böyle özgün bir modelin Türkiye modernleşmesi içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyorum. Siyasi emelleri meselesine ise Mahcupyan güzel bir teşhis koydu, bu kadar siyaset yapmanın daraltıldığı bir alanda insanların kendilerine çıkış yolları aramaları sosyal bir vakadır. Ben bir sosyal bilimci ve gazeteci olarak onu ve yaptıklarını değerlendirmeye çalıştım. Bunun yeterli olduğunu söylemiyorum keşke daha on yirmi kişi konuyla ilgili uzman çalışsa da tartışma zemini entelektüel bazda olsa. Benim sorunum entelektüel iklimde tartışma imkanı bulamamak. Türkiye’de her şey politizasyona kurban ediliyor. Herkes bir cemaatin ve klanın içinde bulunduğu için diğerlerini şiddetle reddediyor ve düşmanlık kültürü üretiyor. Toplum içinde köprüler kuracak bilgi ve insan istenmiyor. Bu iktidarlarını tehdit eden bir şey olarak algılanıyor. Bir arada yaşama geleneğimizi yeniden tesis etmemiz şart. Osmanlı ve Türk geleneği de buydu zaten. Siyasetçiler siyaseti böl ve yönet olarak yaptığından dolayı demokrasi geleneğimiz yerleşemiyor. Yine de Türkiye çok yol aldı. Ben Türk milletinin eğitime ve demokrasiye duyduğu saygıyı hayranlıkla izliyorum yurdun dört bir köşesinde. STV’de yaptığım “Aynadaki Kadınlar” programı bile kadın konusunda yargıları sarstı. İyi ve objektif bilgi verilince insanımız bunu değerlendiriyor. Herkes değişime açık, basın hariç. Onlar siyasiler gibi iktidarlarını gerçeğin dışında sabitleyeceklerini sanıyorlar. Oysa dünyada artık “kaliteli gazeteci” önemli oluyor, patronaj değil. İnsan önem kazanıyor. Ona buna hakaret ederek radyoda ünlenenler kendilerine kocaman sayfalar bulamıyor dünyada. Bilgi çağında sadece bilgi konuşacak. Basının bir röntgenini çeker misin? Medya bir dönüm noktasına doğru yol alıyor bence. Bir yanda yargısız infazlar ve ekran linçleri… Diğer yanda sorumluluk bildirgeleri. Medya etiğinin oluşması ne yazık ki zor ve sancılı oluyor ve bu arada benim de aralarında bulunduğun yüzlerce kişi kurban ediliyor. Ben bu tabloyu, 1930’ların Amerikan basınına benzetiyorum. Yurttaş Kane’i hatırlayın. Gazeteler, yok etmek istedikleri kişileri mahvediyor, kendi yıldızlarını parlatıyor ve onlara karşı duranları yok ediyordu. Sonunda topluma verdikleri zarar öylesine büyük oldu ki, kendileri de bu süreçte kaybetmeye başladı. Sancılı bir iyileşme süreci ardından bugün New York Times, Washington Post gibi medya etiğinin doruklarını yarattılar. Benim için yazılanlara bakıyorum. Tam bir linç girişimi. Televizyon ekranında linç girişimini, ekranda olup bitenleri çarpıtarak yansıttılar. Cumhuriyet’ten Çetinkaya, henüz 32. Gün’e çıkmadan, hakkımda akla seza yalan ve iftiralarda bulundu. Star gazetesi, ekrandaki diyalogları ters yüz etti. Diğerleri de düşmanlık kültürünün en uç örneklerini sütunlarına taşıdılar. Ekranda yaptıkları düzmece montajlarla beni yoketmeye çalıştılar. Ben bu tavrın biraz da medya kurbanlarının davranışından cesaret bulduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bana hakaret eden ve yalan-iftira yazan herkesi mahkemeye verdim. Çetinkaya başta olmak üzere önüne geleni yoketmeye çalışanları Basın Konseyi’ne şikayet ettim. Ellerindeki gücü kötüye kullanan bu gibi kötü niyetli medya mensuplarını açığa çıkarmanın yolu bu. Mahkemeler, vatandaşlık haklarımızı ihlal edenleri cezalandırarak medyayı kirleten bu gibi insanları caydıracaktır. Bu da sorumlu gazetecileri cesaretlendirecek, medyanın saygınlığını artıracaktır. Abant’taki basına gelince… İlgi çok yüksekti. TV kameraları, muhabirler, yazarlar Abant’taydı. Ancak Hürriyet gibi birkaç yayın hariç bu toplantılara fazlaca yer verilmedi. Bunu anlarım. Anlamadığım, böylesine önemli bir toplantıyı gazetesinden izlemek isteyecek bir okura yapılanlar. Abant Platformu haberleri öylesine gelişigüzel verilmiş ki toplantıyı bu haberlerden izlemek mümkün değil. Sanırsınız Abant’ta toplanmış yüz kişi, sloganlar atıp dağılmış. Her habere sansasyon yakalama ve “şok” mantığıyla yanaşan basın ile “ayna” görevine soyunan sorumlu medya, böylesi toplantılarda derhal ayrışıyor. Bütün bunlar yaşanırken ilk işim (snki burası batı medyası ve kurumlar gazeteciyi desteklermiş gibi) Basın konseyine ve Gazeteciler Cemiyetine başvurmuştum.Orada yaşadıkalrım ibretlik.Bir gazeteci yalnızdrı.haklı olması değil güçlü omaı gerekir ve ideolojik bir gruptan olmalıdır sloganını öğrendim. Bunu 1998′de yazdık şimdi durumda değişiklik yok ama bunu Murat Bardakçı yazıyor.Önemlidir: Gazeteciler Cemiyeti, her yıl “basın ödülleri” dağıtır. Gönderilen aday çalışmalar bir ön jüri tarafından elendikten sonra asıl jüriye sunulur ve ödül verilecek yayınları bu jüri belirler. Bu sene de aynısı oldu ve jürinin hangi çalışmaları ödüle lâyık bulduğu birkaç gün önce açıklandı. Listeyi okurken, hayretten sözün tam mânâsı ile donakaldım. Bu senenin araştırma ödülü “Einstein’ın İsmet İnönü’ye mektubu” başlıklı çalışmaya verilmişti ve ödülün sahibi de Cumhuriyet Gazetesi’nden Orhan Bursalı idi. Hayretimin sebebi hem araştırmanın başlığı, hem de alan kişinin ismiydi; zira fizikçi Albert Einstein’ ın İsmet İnönü’ ye yazmış olduğu mektubu ben yayınlamıştım. Ama, senelerden buyana hiçbir kuruluşa ödül başvurusu yapmama yahut verilen ödülleri almama yolundaki prensibim gereği Gazeteciler Cemiyeti’ne de “Bana ödül verin” diye bir başvurum olmamış fakat gözümüzün nuru cemiyetimiz, benim yazımla başkasını ödüllendirivermişti! Aczin bu kadarına pes! Albert Einstein imzalı Fransızca mektubu dostum Mesut Ilgım’ dan almış, mektubun fotoğrafını ve Türkçe tercümesini, sâbık gazetemde açıklamalarıyla beraber 2006′nın 29 Ekim’inde yayınlamıştım. Yazım üstelik “Büyük dahiden genç cumhuriyete rica” başlığıyla birinci sayfada sürmanşetten dokuz sütuna verilmişti, içeride de tam sayfaydı. Gazeteciler Cemiyeti’nin yılın araştırması seçtiği yazı ise, Cumhuriyet’te, benim yayınımdan beş gün sonra, 3 Kasım’da çıkmıştı. Yazının üzerinde imzası bulunan Orhan Bursalı mektubun benim tarafımdan yayınlandığını zaten söylüyor, belgenin kendi sayfamda kullandığım fotoğrafını aynen alıyor, Fransızca’dan yaptığım tercümeyi daha da bir öz Türkçe olarak yeniden yayınlıyor ve bilim tarihçisi bir profesörün konu hakkındaki görüşlerini naklediyordu. Yani, cemiyetin ödüle lâyık bulduğu araştırma, benden yapılmış bir alıntıdan ibaretti. Ben, Orhan Bursalı’ yı hiç tanımamama rağmen, onun alıntı bir yazıyla ödül başvurusunda bulunacağını tahmin bile etmiyorum ve başvurunun Bursalı’nın adına başkaları tarafından yapılmış olduğuna inanmak istiyorum. Bu, madalyonun sadece bir tarafı ama diğer taraf, maalesef berbat: Ortada üç ay önce sürmanşetten verilen ve günler boyu ses getiren bir haberi hatırlamaktan bile âciz bir “Türkiye Gazeteciler Cemiyeti” var. Bir zamanların ciddi bir mesleki örgütü olan, siyasetten günlük hadiselere kadar hangi alanda devreye girerse mutlaka ses getiren bu cemiyet doğru dürüst bir jüri kurmaktan bile âciz hâle gelmiş, onunbunun eserini başkalarına mâledip ödüllendirecek derecede basiretsizleşmiş ve gazeteciler için vaktiyle en büyük mesleki iftihar vesilesi olan “cemiyet ödülü” kavramını bile yerlerde sürünür vaziyete düşürmüş. Reddetmekte haklıymışım Bu son hadisenin şahitten de öte tarafı olduktan sonra, birkaç sene önce, hiçbir başvuruda bulunmamama rağmen beni araştırma dalında “yılın gazetecisi” seçen cemiyetin ödülünü reddetmekle ne kadar isabetli davranmış olduğumu şimdi çok daha iyi anlıyorum! Bugünün genç gazetecileri, mesleklerini mesleki örgüt açısından son derece şanssız bir dönemde yapıyorlar. Bir yanda adına “Gazeteciler Cemiyeti” denen ama bir yazının yahut araştırmanın aslında kime ait olduğunu anlamaktan bile âciz bir enkaz var; diğer tarafta da “Basın Konseyi” diye cafcaflı bir isim takınan ama hukuken hiçbir şekilde vârolmamasına rağmen “hâkim amca” oyunu oynamaya heveslenip onubunu kınamakla kendini tatmine çalışan bir eş-dost grubu… Gazeteciler Cemiyeti’nin akıl yoluna girip girmediği, jüri kararlarının önümüzdeki günlerde yönetim kurulu tarafından onaylanıp resmen açıklanmasından sonra ortaya çıkacak. “Araştırma” zannettikleri bir alıntıya ödül vermekte ısrar ederek anlayışlarındaki aczi herkese tescil mi ettirecekler, yoksa bu yazdıklarımdan birşeyler öğrenip hatalarından dönecekler mi, hep beraber göreceğiz. BEKİR ÇOŞKUN VE HUKUK 9mart2007 KİMİ zaman dönüp eski yazılarıma bakarım ve “ahmak” olduğuma karar veririm. İşte geçen aydan bir yazı: “Bir isyan bekliyorum…” Hukukun tükendiğini, hukuksuzluğun devleti devlet olmaktan çıkarttığını, hukukçuların, hukuku geri almak üzere neredeyse “isyan etmeleri” gerektiğini yazmışım, boşu boşuna… Hukukçular isyan etmediler. Birkaç gün sonra Küçükçekmece’de bir suçlu, mahkeme koridorunda yakaladığı kadın hákimi dövdü, burnunu kırdı. Kendi kendime “Suçlular isyan ettiler” dedim. * Hukuksuz ülke ise suç bataklığında hálá debelenip duruyor. Hukuksuzluk bir kábus gibi. Suçlular giderek sokaklara, kentlere hákim olmaya başladılar, masum insanlar korku ve dehşet içindeler. Her gün gazeteler; yollarda-parklarda kadınlara tecavüz edenlerin, evlere girerek insanları bıçaklayıp soyanların, annesine-babasına yapılan saldırılarda dili tutulan çocukların haberleriyle dolu. Yüzlerce büyük vurguncu, hırsız, yağmacı, akıl almaz biçimde “zamanaşımı” denilen bir gariplik nedeniyle aklanıp paklanıyor, aramıza karışıp suç işlemeye devam ediyorlar. Hukuk olmadığı için taşı-toprağı çalınıyor Türkiye’nin. Bu ülkede namuslu-dürüst olmak çoktandır adeta “aptallık” sayılmaya başlandı. Her büyük suçun arkasından bir “hukuk skandalı” çıkıyor karşımıza, şaşkınız. Suçlular hep kazanıyorlar. Masumlar ise güvenebilecekleri tek güç hukuktan yoksun, kimsesiz ve yalnızlar. Hukuk yok, yok… * İşte ben “aptalca” beklentiler içinde hukukçuların “isyan” etmesini bekledim demek ki… Ama, tüm bunların ilk muhatabı “hukuk adamlarının” sesi-sedası asla çıkmadı, çıkmıyor. Yargıçlar, savcılar, barolar sessizler. Hukuksuzluğun artık bir rejim sorunu haline geldiğinin farkında değil hukuk adamları. Bizler bekliyoruz. Boşu boşuna… ——————————————— VATAN 209/MAYIS Yargıya güven duyulmuyor TESEV’in yargıya ilişkin yaptığı araştırmaya göre Türk toplumunun yargıya güven duygusu zayıf TESEV’İn 2007’den bu yana, “Algılar ve Zihniyet Yapıları” başlıklı proje çerçevesinde yargı kurumuna ilişkin kapsamlı bir araştırma dizisinin ilk kitabı olan “Adalet Biraz Es Geçiliyor…: Demokratikleşme Sürecinde Hâkimler ve Savcılar”, Mithat Sancar ve Eylem Ümit Atılgan tarafından hazırlandı. Çalışma hâkimlerin ve savcıların zihniyetine ışık tutuyor ve yargı bağımsızlığı ve yargıda devletçilik gibi konular etrafında süregelen tartışmalara ilişkin bakış açılarını sergiliyor. Raporda hakim ve savcılara ilişkin vatandaşın algılarına yer veriliyor. Bu algılardan birinde, “Bir hâkimin vicdanı özgür ve bağımsız değilse, istediği kadar hukuk bilsin, dünyanın en büyük hukukçusu olsun, hiçbir anlam ifade etmez” deniliyor. Raporda, yargı bağımsızlığı, yargının her türlü eleştiriden ve sorgulamadan azade olacağı anlamına gelmediği gibi, yargıyı kamusal sorumluluktan muaf tutan bir dokunulmazlık zırhı olarak da görülemez deniliyor. Araştırma dizisinin ikinci kitabı “Biraz Adil, Biraz Değil…” Araştırmanın yorum kısmında, görüşmeciler arasında, devlet veya devlet görevlilerinin taraf olduğu davalarda mahkemelerin mutlaka devleti kolladıkları yönündeki algının yaygın ve güçlü olduğunu belirtiliyor. Yargının bağımsız olmadığı yönündeki algının değişik tezahürlerinde de, güçlünün iradesini dayattığı algısının etkileri görüldüğü bildiriliyor. “Yargı bağımsızlığına en büyük tehdidin hükümetten geldiğini söyleyen görüşmeciler, AKP’nin toplumsal iktidar noktalarını ele geçirdiğine ve bu iktidar üzerinden yargıyı etkilediğine inanıyor” deniliyor. Raporun sonuç bölümünde ise şu bulgulara rastlandığı belirtiliyor: “Yargıya güven duygusunun zayıflığı temelinde, kayırmacılığın ve güç ilişkilerinin yargılama sürecini etkilediği inancı yatmaktadır.” Hakim ve savcılardan tarafsızlık şikayetleri TESEV’in hazırladığı kitapta hakim ve savcıların özellikle yargının tarafsızlık ve bağımsızlığıyla ilgili şikayetlerine de yer veriliyor. YARGI HİÇ BAĞIMSIZ OLAMADI (Bir hakimin tespiti) Yargı hiçbir zaman tarafsız olmadı. Bağımsız olamadığı için tarafsız da olamıyor. Yargı her zaman taraflıdır. Olmuyor yani, sistem yargının tarafsız olmasına izin vermez zaten. Yapamazsınız… SAVCI DURDURULUR (Bir savcının açıklaması) Savcının kendiliğinden harekete geçmesi çok önemli; ama bağımlılıkları olmasa, bağlılıkları olmasa. Harekete geçtiğinde karşısında kimi bulacağını bilemeyebilir savcı. Maalesef, yine maalesefle izah edeyim, konuyu derinleştirdiğinde karşısına öyle birileri çıkar ki ya durur, ya durdurulur, durmak zorunda kalır. GÜCÜMÜZ KÖYLÜYE YETER (Bir hakimin sözleri) Yargı köylü Memet Ağa söz konusu olduğunda çok orta yerdedir. Bu durumda onun iktidarını her şart ve koşulda hissedersiniz. Bu nedenle Türkiye savcıları çok kanıksadıkları şöyle bir savsöz söylerler “Bizim ancak köylü Memet Ağa’ya gücümüz yetiyor…” Biz hakimler de yıllar yılı savcı arkadaşlarımızın bu serzenişlerini dinler dururuz. Yıllar içinde ne değişti derseniz, ortada fazla bir şey görülmez. VATAN/14.MAYIS.2009

Urfa’da kadın olmak

Şubat 11 2002Yorum Yok Kategori: Kadın

Aralık ayı için ılık ve güneşli bir günün keyfini süren Urfa’ya inerken bereketli topraklar insana umut vaadinde bulunuyor.Konik kubbeli tipik evleri ve ihram giymiş kadınlarıyla,yerel giysili erkekleri sakin görünen sokaklarda başka bir dünya sunuyor konuklarına. Geçtiğim kent meydanında kaç kadının namus yüzünden koyun gibi kesildiğini bilmesem, belki de egzotik bir çiçek kokusu sunacak Urfa bana. Son olarak sinemaya gitmesi nedeniyle bıçakla boğazı kesilen kadını ve yaralanan kuzeninin başına gelenleri anlamak için gittim Urfa’ya.
 

Sayfa 4 / 4«1234