Kadın

Neden kadın siyaset

Ocak 11 2007Yorum Yok Kategori: Kadın

Girişimci ruh inanç ve cesaret ister. Herkese ve her şeye rağmen kendi bildiği yolda cesaretle yürüyenlerin kurduğu bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız. İnsanlığın ortak zaferini damıtan ruh bitmek bilmeyen yaratıcı , koşan ruhtur. O sonsuzluğun maviliğinde bir bayraktır.

Girişimci ruh inanç ve cesaret ister. Herkese ve her şeye rağmen kendi bildiği yolda cesaretle yürüyenlerin kurduğu bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız. İnsanlığın ortak zaferini damıtan ruh bitmek bilmeyen yaratıcı , koşan ruhtur. O sonsuzluğun maviliğinde bir bayraktır. Kadınlar ne kadar olağanüstü olduklarının farkında değiller. Bu nedenle çok mütevazılar. Anadolu ‘ da dolaşırken çok farklı kadınlarla karşılaştım. İstanbul’da çizilen “Anadolu Kadını” diye bir prototip yoktu. Hayal edilen bir kadın, erkek, ve kadın erkek ilişkisi de yoktu. Varolanla onun yerine gelenin ebedi çekişmesi göz kamaştırıcı bir dönüşümle yaşanıyordu. Gazetecilerin şablona uygun aktardığı öykülere yöredekiler çok kızıyordu. Diğer yandan da şeffaf var olmayı henüz bilmiyorlardı. Hem de korkuyorlardı. Herkesin birbirinden korktuğu, acaba hakkımda ne düşünürler kaygısıyla gizlendiği bir dünya. Evde gizli gizli karısına yardım eden erkekler. Çay servisi yaptığını diğer erkeklerin duymasını istemeyen Doğulu erkek. Kadınlar ise her bölgede farklı. Tek değişmeyen kadının çalışkanlığı, vefası ve aile birliğine olan inancı. O her şeyi karşısına alarak var olamayacağının bilincinde. Bu nedenle yeni oluşan dünya ve değerlerini varolanla halvete sokuyor. Bugün Batı’da tartışılan kadın kimliğiyle yaşamak konusunu kendince çözüyor. Üstelik çok zor koşullarda. O hem kadın, hem anne, hem aileyi yediren içiren ve para kazanan üstelik. Parasız aile işçisi olmaktan para kazanan bireye dönüşmekte. Kendi işini kuran girişimci artık . Ölen kocasının işini sırtlayan ve genişleyen bir işkadını . Bilgisini ve birikimini paraya çevirmeye başlayan . Ve kadın parayı keşfetti dersek Türkiye ekonomisi ve demokrasisi için çok önemli bir saptama yapmış oluruz. Kadınlar emek ve hizmet alış verişleriyle toplumsal aidiyetlerini sürdürüyorlar. “Toplumsal grup, İstanbul’un gecekondu bölgelerinde hala bireyin kimliğinin birincil alanı. Bu grupların en temeli aile, ama komşuluk, din ya da millet olabilir. Duben’ in yaptığı bir çalışma (1982), Türkiye’ nin hızlı kentleşmesinin geleneksel Türk ailesi içindeki duygusal ve ekonomik bağımlılığı zayıflatmadığına işaret ediyor. Karşılıklı bağımlılıktaki artış, yalnızca işçi sınıfında değil toplumun tüm düzeylerinde geçerli.”* Bunu gezdiğim yerlerde ben de gördüm. Anamas dağlarındaki Yörük yaylalarından Kastamonu el dokumalarına, Şirince’nin bağlarından Manisa/ örselli köyündeki halı kooperatifine, Çorum Katipler Konağı’ndan Tütün işletmelerine , tekstilci kadınlardan Trabzon fındık entegre tesislerine, Tire mandıra işletmecisinden Ümraniye Kadın Merkezine kent ve köyleri dolaştım. Kadınların köyde ve kentte yaşadıkları değişime tanıklık ettim. Girişimci kadınlar kadar işçi ve memur kadınlarla sohbet ettim. Ekonomik etkinlikler ticaretten evde yapılan imalata kadar çeşitlilik gösteriyordu. Eskinin yoksulluk günlerini anlatıp bugüne hamdüsena etti yaşlı kadınlar. Kadınlar traktöre binip harmana geçtiler önümden ya da motosikletle bahçeye. Köylerden ve kentlerden geçtim. Gözleri ufka dikili insanlar gördüm. Onlar büyük meydanları, geniş caddeleri ve insanın insan gibi yaşadığı kentleri özler gibiydi. Onlar gidenleri ve gelenleri görmüş kuşaklardı. Değişen kadın ve erkeklerin Almanya macerasından nasiplenmiş olduğunu izledim. “Ben Almanya’da öğrendim üç vardiya çalışmayı diyordu Buldan bezi üreten bir kadın girişimci. Kadınların Anadolu’su binlerce memesini dayayıp hayatın ağzına Türkiye’yi değiştiriyor. ÇALIŞAN KADININ KORKULARI Kadınların en çok yakındığı konu; ailedekilerin kadına güven vermek yerine köstek olması. Erkekler lafa, genellikle, “sen yapamazsın”, “sen kendini ne sanıyorsun”, “sen tembelsindir” gibi hep olumsuz ifadelerle giriyorlar. Kadınların kendine güvenini dinamitlemek için elinden geleni yapan erkekler sonra dönüp kadınlara , “ben demedim mi, yapamazsın işte!” diyorlar. Kadınların güvenini sarsan dış dünya ve dış dünyanın çeşitli iletişim araçlarında korku dolu olarak anlatılması da güvensizliği destekleyen bir unsur. Bir arkadaşım bana, “ben senin gibi her şeyle savaşamam, evde otururum daha iyi “ demişti. Dış dünya büyük bir hengame ve kurtlar sofrası. Bu dünyaya kız çocuğu ve genç kız olarak tek başına salınmayan kadın anne olduktan sonra da sadece kocasının korumasıyla dünyaya karşı koyabiliyor. Çünkü kadınlar ve erkekler sadece evli kadına bir statü tanıyarak bekar ya da dul kadını dışlıyorlar. Onlara yapıştırdıkları yaftalar kadınları korkutuyor. Kimse “evde kalmış kız” ya da “azgın dul” olarak dolaşmak istemiyor. Bir türlü “birey” olarak kendine yer bulamayan kadın sonunda mecburen mutsuz evliliklerde depresif bir yaşam sürüyor. Çünkü bir erkeği sevdiği için değil, ona ihtiyacı olduğu için evli kalıyor. Birbirine ihtiyaç duymak yerine erkeğe sığınan zavallı kadın modeli destekleniyor. Erkekler de “ben olmazsam sen bir hiçsin” diyerek bu modelin canlı kalmasını sağlıyorlar. Bu canlılık ,ancak kadının kendine güvensizliği ile ayakta durabiliyor. Genç kızlıktan kadınlığın geç yaşlarına kadar kadınlar suçluluk duygusuyla yaşar. Eve geç kalma korkusu, gece dışarıda kalma korkusu, tek başına olma ya da hesap verme korkusu. Türkiye’de taşrada vardiya sisteminin çok zor olduğunu gördüm. Kadınlar vardiyalı çalışamıyor. Gece çalışması istenmiyor genellikle. Ama evlenince işini bırakan bir çok kadının söylediği “emekli olamadım, bu yaşta boşandım çalışıyorum” oldu. Boşanma esnasında , genellikle, erkeklerin kadına “seni sürüm sürüm süründüreceğim”, “kötü yola düşeceksin” demeleri yanısıra kadınlar da bir ömür boyu bağlı kaldıkları erkeklere acımasız davranabiliyorlar. Çünkü kendine güveni olmayan kadın boşanma talebiyle çılgına dönüyor. Haksızlığa uğradığına inanıyor ama sistemi değiştirmeye yanaşmıyor. Özsaygısı olmayan insan davranışı gösteriyor. Kadınlarda başarılı olma korkusu iş yaşamındaki bakışla çok yakından ilgili. İş yaşamındaki başarılı kadına ya tesadüfler yardım etmiştir ya da erkekler. Bunu bilen kadın başarılı olunca düşmanlık çekeceği ürküntüsüyle göze batmamayı yeğliyor. Ayrıca ondan beklenen başarı değil , meslek sahibi bir kadın olarak emekliliğini doldurması. Konuştuğum girişimci kadınların büyük çoğunluğu “babakızı” denilen babası tarafından desteklenmiş, güven aşılanmış kadınlardı. Kocasının desteği olmadan başaran kadınlar çok az. Çünkü evlilik ilişkisini yitirmeden başarıyı kucaklamak isteyen kadın gençliğini geçirmek, çocuklarını büyütmek ve onların desteğini de arkasına alarak bir iş kurabilmektedir. Paylaşılmış kültürel inançlar kadınların aleyhine. Kadının daha az ücret almasının normal olması, ev işlerine ek olarak çalışıyor görünmesi, çok duygusal yaşadıkları ve evi geçindirmek zorunda olmadıkları gibi. Bir çok kadın da kendini korumak amacıyla onlara verilen statüyü benimsemekteler. Başarısızlık korkusuyla yaşayan kadın, asla dinlenemez, mükemmel olmaktan başka standart düşünemediğinden , asla kendisi olamaz ya da kendisiyle barışık olamaz. Birileri her an onun yetersizliğini fark edebilir. Bu kadın her şeyi yapmayı deneyen , hoşnutsuz kadındır. Kentli kadınlar içinde onlara çok rastlarız. Başarısızlık korkusunun yansıması , mükemmeliyetçiliktir. Bunu genelde önemli bir özellik gibi söyler insanlar. Kadınların daha endişeli tipler olmaları, temkinli davranmaları ve mantıklı olmayı savunmaları bundan değil mi acaba? Kadınlar evlenince de başarıdan korkuyorlar. Çünkü başarılı bir kadını erkekler taşıyamaz yargısı var. Ayrıca erkekler gerçekten taşıyamıyor. Önde olma koşullanmaları kadına düşmanca davranmalarına neden oluyor. Yakın ilişkiyi kaybetmekten korkan kadınlar başarıyı pek istemez görünüyor. O nedenle başarılı ama çirkin kadına rekabet duygusuyla bakmayanlar başarılı güzel bir kadından nefret edebiliyor. Çünkü “başarı” erkeksi , o nedenle çirkin olma kadınsılığı olmayan birine verilmiş teselli sayılıyor. Hem kadınsı güzelliği taşıyıp hem başarılı olmak ise yerine konulamayan bir kare. O zaman onu silmek isteği galip geliyor. Kadınlarda başarısızlık korkusu, iki alanda net görülüyor: Bireysel eylemler ve kişilerarası ilişkiler . İş ve aşk ‘da başarısızlık büyük korku kaynağı. Kadının başarıdan korkması doğal karşılanmakta oysa başarısızlıktan korkan bir kadın beklentilerin tersini gerçekleştirmekte . Kadınların bana söylediği, “keşke daha önce hayata atılsaydım!” ya da “keşke daha önce bu işi kursaydım!” Kadınlar diğerlerini bakıp besleme rolünü hiç üzülmeden yüklenmiş durumda. Kadınların sosyalleşmesinin büyük kısmı bunun eğitimini almakla geçtiğinden , aynı konumdaki erkeklere göre çok daha fazla sorumluluk sahibi oldukları gibi bundan şikayetçi değiller. Çok sorumluluk sahibi olmayı içselleştirmiş durumdalar. Bu nedenle şikayetleri yok. Hem ev hem iş yaşamında başarılı bir günlük pratiği götürüyor olmaları onlara ev içi ve dışında saygınlık sağlıyor. Bu da kadınların kendine güvenini arttırıyor. Dış dünyaya dönük korkularını en çok besleyen “başkaları ne der” sendromu. Kısacası; çevre baskısı. Çevre baskısı ve önyargıların ağırlığı aşılırsa kadınlar sosyal ve ekonomik hayata daha fazla katılacaklardır. Bu da Türkiye’nin sosyalizasyonunu gerçekleştirmesi sonucunu getirir. KÜÇÜK İŞLETMECİLER “küçük güzeldir” , çünkü insani ölçekte . Bundan önce de yüzlerce yıl işlemiş bir sistem olmasıdır . Başarı gösterişli projelerden ne denli uzaksa, insiyatif odaklı küçük odaklı projelere o kadar yakın. Bu gerçek insanların bağımsız iradesine daha uygun düşüyor. Devlete bağımlı kimliklerden kurtarıyor. Renklendiriyor hayatı. Gerçek refah, toplumun tabanını oluşturan girişimcilerin, çiftçiler, zanaatkarlar ve küçük işletmeler, büyümesiyle sağlanacak. Bu daha liberal bir ekonomi ve daha liberal bir demokrasi demek. Küçük işletmeler katılımcılığın yolunu açar. Dünyanın yeni desteklemeye başladığı KOBİ’ler Türk geleneğinde var olan bir örgütlenme biçimi. Kadınlar ise küçük ve orta boy işletmeci olarak çok başarılı girişimciler. Çünkü dünyanın ilk ve en eski zanaatkar örgütlenmesini Türkler yaptı. Ahi Evran’ın karısı Fatma Hatun , Bektaşiler arasında “Kadın Ana”, “Kadıncık Ana” diye tanınırdı. Eşi Fatma Hatun vasıtasıyla “Baciyan-ı Rum “ ( Anadolu Bacıları) teşkilatını kurdu. Türkiye’nin yeni Baciyan-ı rum , yani Anadolu Bacıları olarak iş yaşamına ahlaki değerleri getiriyor girişimci kadınlarımız. Amaçları sadece para kazanmak değil. Ülkelerine ve ailelerine katkı sağlamak. Üstelik genelde kredi kullanamayan ve bir çok sorunla boğuşan kadınlar inatla üretiyor. Girişimci kadınlar şaşırtıcı işler yapıyorlar. Çünkü işleri onların çocukları bu nedenle onu özenle büyütüyor ve ölmesine izin vermiyorlar. Sadece üreticilikle kalmıyor Manisa’nın Örekli köyünün halı kooperatifini işleten kadınlar gibi pazarlama da yapıyor. Örekli köyü kadınları erkekler yönetimde başarısız olunca işi ele almışlar ve Amerika’da show-room açacak kadar ilerlemişler. Kooperatif başkanı Cennet hanım sekiz dokuz kez Amerika’ya gitmiş halıları pazarlamaya. Babalarının işlerini devam ettiren kadınlar da az değil, Trabzonda manifatura, kumaş işinden tutun Afyon Sandıklı’da mezar taşı yapan kadına kadar bir çok girişimci kadın erkek farkı gözetmeden her işte başarılı oluyor. Fabrikalarda genellikle kadın işçiler tercih ediliyor, çünkü onlar şirketlerine bağlı, vefalı ve çalışkan işçiler. Çalışan kadınların sosyal ve kültürel değerleri değişiyor, gelişiyor. Fabrikalar sadece bir iş yeri değil ayni zamanda bir sosyal alan onlar için. Davranış biçimlerini etkileyen bu alanda, işyerinde, sosyalleşiyorlar. Para kazanmanın mutluluğunu tadan kadın bundan vazgeçmek istemiyor. kazandığı parayı çocuklarının daha iyi eğitimi için harcıyor. Ailenin mutlululuğu için harcıyor. Kadınlar dirençli ve kararlı. Kadınların ekip çalışmasına uyumlulukları hızlı büyümeye neden oluyor. Kentlerde ev tarzı yemek ve yöresel mutfaklar sunan kadınlar arttı. Kadınlar canını dişine takıp ticaretin her türlü meşakkatine katlanıyor. Ev mantısı, börekleri , kekler, kurabiyeler kadınlar kentlerde çok tutuldu. Şimdi sokak köftecisinden pazarda kendi ürününü satana kadar her türlü hizmet sunuluyor. Kadınların yaşama sevincini boğan kadını eve hapseden bakışı kadınlar üreterek ve kazanarak yıkıyor. Kadın enerjisi ülkenin hizmetinde yeniden varoluyor böylece. Kadın girişimciler, katılımı güçlendiren, güç ve bilgiyi paylaşan ve işi heyecanlı hale getiren yöneticiler. Bu çalışana da müşteriye de güven veriyor. Yeni yüzyılda eğilim bu ahlaki değerlerin yükseltilmesi zaten. Kadınlar bunun öncülüğünü yapabilir. Kadın girişimciler iletişimde başarılı ve pozitif bakışa sahip. İşyerleri ev ortamları gibi; sıcak ve sempatik. Hamile kalan kadın işçiler onların atmak istediği değil anladığı kadınlar oluyor. O nedenle farklı yöntemler uygulayarak kadın işçi ya da yöneticilerini kaybetmeden çocuk sahibi yapıyorlar. Artık ya çocuk, ya kariye diyen tutum tarihe karışacak. Kadın olmaktan vazgeçmek gerekmeyecek para kazanmak için ya da kariyer için. Kadınlar hem aile içindeki vasıflarını koruyor, hem sosyal dünyaya katılıyor hem de girişimci olmayı başarıyorlar. Eğer isterse aynı anda iyi bir işe ve aileye sahip olabilir kadınlar. Sanayi toplumunun ilişkilerine meydan okuyan bu durum toplumsal bağları güçlendirmeye yarıyor. Burada Jenny B. White’ ın bir tanımlamasına yürekten katılıyorum: “Parça başı çalışmanın yaygınlığı da çok çarpıcıydı. Araştırmam boyunca, evde ya da aile atölyelerinde üretim yapan işçi sınıfından kadınlar, bana mali gereksinimlerin yoğunlaşmasına bir yanıt ve piyasaya açılma gibi görünen yeni etkinliklerini kendi geleneksel etkinlik ve ilişkilerinin bir uzantısı olarak açıkladılar- tıpkı bir ağacın aynı çiçekleri vermek üzere yeni bir dal uzatması gibi.” Kadınlar giderek daha çok cesaretleniyor ve daha çok üretiyorlar. Çünkü Türkiye sadece erkeklere ait değil. Hepimiz Türkiye vatandaşıyız. Ahh! Bu kadınlar… Hayat faaliyettir. Durmak ölüme eş… “Kadınlar ne kadar olağanüstü olduklarının farkında değiller” Evet, kadınlar olması gereken yerde değiller, toplumun veya erkeklerin görmek istedikleri yerde tutunmaya çalışıyorlar. Sadakat, evet “sadakat” kız, evli, dul, yaşlı tüm kadınları yücelten sadakat… Yanlış anlaşılmasın, erkeklere sadakat değil. Anlatmak istediğim kadınlığa has sadakat. Sözünde, özünde, işinde, kıvırtmadan duruş sergilemeli ki kadın saygı görsün. Sıkıştığında yalana başvuran, sözünde durmaktan aciz, iftira etmekten kaçınmayan veya zayıflığından dolayı haksızlığa uğradığını iddia eden; göründüğü kadar masum olmayan kadın tipine maalesef toplumda sık rastlanıyor. Bu yüzden saygın kişiler, dul veya yalnız yaşayan kadınlardan uzak durmayı uygun görüyor. Yeterince onlara yakınlık gösterip yardımlaşamıyor. Kısır döngü, bazı dul ve yalnız yaşayanlar büsbütün bunalıma giriyor. Burada suçlu toplum mu, erkekler mi? Erkeklerle eşit şartlarda, eşit ücret alan bazı kadınlar; dişiliklerini ön plana çıkarıp haksız rekabete sebep olabiliyor. Veya cinsiyetini öne sürüp bazı işlerden kaçınabiliyor. Başarılı olan evli kadınları erkekler mi taşıyamıyor, yoksa kadınlar taşınmaz hale mi geliyor? Bu da ayrı bir husus… Eğitimli ve başarılı kadınlar, ahlaken de kendini yetiştirmişse başımın üstünde yeri var. “Çünkü Türkiye sadece erkeklere ait değil. Hepimiz Türkiye vatandaşıyız.” Türkiye sadece kadınlara da ait değil. Her iki cins de kendi fıtratlarının gereğini, karşılıklı hak ve yükümlülüklere riayet ederek yapmak zorundadır. Yazınız mükemmel, dopdolu; araştırmacı, usta bir kalemin elinden çıktığı belli oluyor. Tebrikler, Teşekkürler, Sevgiler, Saygılarımla, Ahmet Bektaş

GAP’da sosyal boyut

Ocak 5 2007Yorum Yok Kategori: Kadın

GAP’IN SOSYAL BOYUTU Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), sürdürülebilir insani kalkınma ilkeleri doğrultusunda ele alınmakta ve uygulanmaktadır. Projenin temel hedefi yöre insanının gelir düzeyini ve yaşam kalitesini yükseltmektir. Bu sürecin proje sonrasında da sürdürülebilir kılınması için insan kaynaklarının geliştirilmesi, kalkınmada eşitlik ve adilliğin sağlanması, katılımcı demokratik bir kültür ve toplumun geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır.

YENİ BİR ANLAYIŞ İNSAN kendi adına karar vererek sorumlu bir yurttaş haline gelir, kendi adına verilmiş kararları uygulayarak değil. Bu açıdan T.C. dünyada yeni yaygınlaşan “katılımcı” kalkınma modelini uygulamaya karar verdi. İlk uygulaması GAP Master revize plan çalışması gibi ciddi ve uzun projeksiyonlu bir projede olması tesadüf değil. Bugüne kadar kendi hayallerini uygulama peşinde olan devlet yerine bölgede yaşayan insanların hayallerini uygulamayı vaad eden bir devlet “devrim” niteliğinde. Bu yeni dünya düzeninde sorgulanan devlet kavramıyla yakından ilişkili. Patron devlet yerine lider devlet modeli gelmekte. Tıpkı işletmelerde, kurumlarda olduğu gibi sadece “ast-üst” ilişkisi ile açıklanan patronaj artık “liderlik” konsepti ile yeni bir modele oturmaktadır. Liderlik yöneticilikten önemlidir. Yeni dünya düzeninde köklü değişimler kaçınılmaz. Bu yeni bir çağ. Dönüşüm çağı. Değişim korkutucudur. Ama değişmemek felakettir. Burada omurgamız kültürel olanla belirleniyor. GAP omurgasının de kültürel olduğu inancındayım. MÜHENDİSLİK PROJESİNDEN KÜLTÜRE Altı ili kapsayan (Adıyaman, Diyarbakır, Gaziantep, Mardin, Siirt, Şanlıurfa) ilk GAP Master plan çalışması ilk kez Devlet Su İşleri tarafından planlanmıştı. Çünkü proje öncelikle, sulama ve hidroelektrik üretimine dönük 13 büyük projeden ibaretti. Gap projesi Dicle ve Fırat nehirleri ile kolları üstünde 21 baraj ve 17 hidroelektrik santralının inşaa edilmesini öngören bir mühendislik projesiydi. Türkiye’nin başarısız deneyi “Çukurova Bölge Kalkınma Projesi” ‘ nden sonra GAP bizde ve dünyada en iddialı bölge kalkınma projesi olarak gözlerini açtı hayata. Türk Devleti ülkenin sosyo-ekonomik gelişmesinde bölgelerarası eşitsizliklerin giderilmesini amaçlamış olsa da proje bir mühendislik ve tarım projesi olarak kaldı. Bu nedenle 1989’dan bakarak öngörülen hedeflerin pek çoğu tutmadı. Bugün siyasi irade projenin 2010 yılında bitirilmesine karar verdi. Revize plan çalışmasının başlangıç noktası burada. Türkiye yüzölçümünün %10’ nu kapsayan , Güney Doğu Anadolu Bölgesindeki dokuz ilde (Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şırnak ve Şanlıurfa) da uygulanmaktadır bugün. Su ve toprak kaynaklarının geliştirilmessi olarak planlanan GAP , 1989 yılında çok sektörlü, entegre bir bölge kalkınma planına dönüştürülmüştür. Daha önceki Master Plan’ da yer almayan , sürdürülebilirlik Kavramı girmiştir. Bu kavramla birlikte, GAPBölgesi’ nde insani kalkınmanın, sürdürülebilir kalkınmanın özünü oluşturduğu ortaya çıkmıştır. Yani, yöre halkının yaşam kalitesini sosyal, kültürel, ekonomik ve çevresel açılardan arttırmayı hedeflemek. Bu yalnız kamu kurumlarının değil, özel sektör ve yerel kapasitenin katılımıyla planlanması ve uygulanmasını hedeflemeyi istedi. Bu yaklaşı, yerel halkın gerçek sorunlarına, ihtiyaçlarına, tutum ve davranışlarına , önceliklerine duyarlı yeni bir planlama uygulamasını gerekli kılmıştır. Merkezi planlama’dan katılımcı planlama ‘ ya geçilmesi ihtiyacı doğdu. Katılımcı planlama yaklaşımı da, kamu, özel sektör, yerel yönetimler, hükümet dışı kuruluşlar, üniversiteler ve yerel halkın, uzmanlardan oluşan teknik ekibin yürüteceği plan çalışmalarına; sorun, ihtiyaç ve önceliklerin belirlenmesi, planlama, projelendirme ve özellikle uygulama aşamalarında katılmasını öngörmekte. Böylece ilgili tüm kesimler karar elme süreçlerinde yer alabileceklerdir. Tüm bunların ışığında hazırlanacak belgeye revize plan demek zor, GAP Bölge Kalkınma Planı daha doğru bir adlandırma olur. SON ON YILDA DEĞİŞENLER Son on yılda bölgede yaşanan köklü sosyo- ekonomik değişikler ve demografik değişimler , siyasi yaşanmışlıklar önemlidir. Bu nedenle, yeni GAP Bölge Kalkınma Planı, standart kalkınma araçlarının tümünü, yoksulluğun ortadan kaldırılmasına dönük kalkınma programlarının hazırlanıp uygulanmasını, sürdürülebilir insani kalkınmanın finansmanı dahil özel sektörün rolünün belirlenmesi, yeni iş alanları yaratılması, kadınların ve diğer dezavantajlı grupların sosyal ve ekonomik açıdan güçlendirilmesi ve çevrenin korunmasına ilişkin projeler ile, Gümrük Birliği düzenlemelerinin etkisini içermesi amaçlanmaktadır. Bu çalışmanın hazırlıkları için GAP İdaersi Başkanlığı, kalkınmada rol alması öngörülen tüm grupların görüşlerine sunulması ve katkılarının alınması amacıyla 14 Nisan’da Diyarbakır’ da, 16 Nisan’ da Gaziantep’ te, 26 Nisan ‘da Şanlıurfa’da , 16 Mayıs Şırnak’ ta, 17 Mayıs Mardin ‘de bilgilendirme ve görüş alma toplantıları düzenledi Burada gözlenen yöre halkının katılımcı kalkınma lafına Temkinli yaklaşması. Bölgede yok olan güven duygusu bu toplantılarda belirgin olarak damgasını vurdu diyebiliriz. İnsanlar resmi kurum ve kimliklerle aynı mekanda rahat bir konuşma yapamadıkları için ikili sohbetlerde açık ve net konuşabildikleri gözlendi uzmanlarca. Sürekli bilgi akışı sağlanırsa bölge insanının güvenini kazanmak mümkün . Halk kadar kamu kurumlarının da katılımcı, demokrat ve rahat olmadığı konuşmakta zorlandığı ortadaydı. Tüm kurumlar kendi pozisyonları açısından değerlendirme yapmakta ısrarcı ve kendi kurumunun en bi tane olduğunu vurgulamakla görevliydi sanki! Katılımcılığın önündeki en önemli engel insanların kaynaklara erişim olanaklarının kısıtlı olması. Bölgede toplum homogen değil. Hatta her kent ayrı bir kültür ve sosyal yapıya sahip, bu nedenle her konuda farklılıklar içermekte. Ayrı düşünülmesi gerekmekte. Ülkemizde var olan “bir torbaya koyma “ hastalığı burada hiç işe yarayacak bir şey değil. Çünkü kendi özgün kültürünü yitiren yerde bağnazlık artar. GÜNEYDOĞU’DA AÇAN ÇİÇEKLER GAP İdaresi Başkanlığı’nın başarılı uygulamaları olan ÇATOM ve GİDEM’ler bölgenin nefes alma noktaları gibi. ÇATOM (Çok Amaçlı Toplumsal Merkez) bugün kadın merkezleri haline dönüştü. GİDEM(Girişimci Destekleme Merkezleri) genç, dinamik genç kesime yol göstermekte. Elinde para ,pul ve araç yok ama akıl ve danışma görevini çok iyi yerine getiriyor. Yaşam kalitesinin yükseltilmesini hedefleyen katılımcı kalkınma modeli kültürel ve sosyal yapıyı öne çıkarmakta bence. Bu nedenle kadın odaklı kalkınma dan söz etmemek imkansız. Kadın olmadan kalkınma olamayacağı aşikar. Kadınlar Türkiye’ de modernleşmenin bekçisi olarak kalkınmanın da kaldıracı. GAP İdaresi Başkanlığı bu mercekle bakmayı benimsemiş ender devlet kurumlarından biri. Hatta bu nedenle bölgede ve ülkede diğer kamu kuruluşundaki yöneticilerin bu konuda eğitilmelerine inanıyorum. Bu konuda duyarsız ve bilgisiz olmaları bir çok konunun tıkanmasına neden olmaktadır. Bölgede kadının statüsü çok düşük. Eğitimden hiç nasibini alamayan kadın ekonomik olarak da ücretsiz işçidir. En doğal insan hakkı olan yaşam hakkı bile kadınların elinden töre adına alınmaktadır. KADINLAR OLMADAN ASLA Kadınlar için bugün feodal bir çok gelenek yaşıyor. Bir milletvekilinin oğlu kızı bile berdellle evlendiriliyor! Başlık parası, namus cinayeti denen töre cinayetleri… Tek başına kadın hiç bir şey yapamaz toplum baskısından. Kadınların %60’ ı okuma yazma bilemekte, çoğu Türkçe konuşamadığı için hizmetlerden yararlanamamakta. Toplumsal hayata karışamayan , sürekli ev içinde tutulan kadın sadece çocuk doğurma makinası olarak görülmekte. Bugün yavaş yavaş talep belirten kadının durumu değişme eğilimi gösteriyor. Örneğin Şanlıurfa’ nın gecekondu bölgesi Yakubiye’ de bulunan ÇATOM ‘ da okuma yazma öğrenen kızlar şimdi ingilizce ve bilgisayar kursu istiyor! Dünyayı öğrenmek ve ilişki kurmak isteyen kadınlar var oldukları noktadan bir kuantum sıçraması yapma hevesinde. Bu çok anlamlı elbette. Aynı şekilde ÇATOM’ a devam eden kızların davranış biçimleriyle annenin arasında farklar doğmakta. Örneğin kız suyunu kaynatarak içerken ayni evin içinde anne bebeğine kaynamamış su vererek kanlı ishal olmasına neden olmakta. Bu davranış farklılaşması “kızların dilinin uzadığı” rivayetini de yaymakta! Bir kızımızın dediği gibi “benim aklım ÇATOM’da gelişti” yorumlamak daha anlamlıdır sanırım. Bu yeni plan çok önemli iki yeni kavram getiriyor böylece: 1.İnsan kaynaklarını geliştirme 2.kalkınmada eşitlik-hakkaniyet İnsan kaynaklarını geliştirme ilkesi, insan kapasitesini arttırma ve yaşam kalitesini yükseltme amacına yönelik. Eşitlik ve adillik ilkesi ise, yoksul toplum kesimlerinin yoksulluğunu sona erdirme ve toplumsal cinsiyet dengeli bir kalkınmanın sağlanmasıdır. Bu çerçevede, bölge içindeki eşitsizliklerin giderilmesi, sosyal ve ekonomik alanda dezavantajlı toplumsal grupların (kadınlar, topraksız köylüler, küçük toprak sahipleri, kuru alanlarda tarımla uğraşanlar, kent yoksulları v.b.) kalkınma sürecine entegre edilmelerini hedeflemektedir. Bugünkü planlama ve uygulama, çevre koruma lanındaki yeni standart ve ölçütlere ( Yerel Gündem21 gibi) ayak uyduracak, gerekli standart ve parametreleri taşıyacaktır. Daha önceki planla pilot proje olarak değerlendirilen çevre sorunları bu yeni planda her konunun eksilmez bir perspektifi olarak yer alacak. Bölgesel sinerji, yeni GAP Master Plan’ın özelliklerinden biri olacak. Söz konusu sinerjinin dayandığı temeller, mekansal olarak belirlenmiş sosyo- ekonomik alanlar ve bilgi- deney alış verişinde bulunan özel sektör ve STK’ larla ortak çalışma yürütmektir. Bölgesel kalkınma ancak yararlanıcı grupların kendi kaynaklarını yönetmeyi öğrendikleri, bir yandan devletle diğer yandan piyasa ile daha verimli bir ilişkiye geçmelerini sağlayacak kurumları ve kurumsal bağlantıları yarattıkları zaman sürdürülebilir bir süreç haline gelebilir. Bugün halk kendi hiç bir riske girmeden kendilerine yapılacak yardımalrı beklemekte. Bu davranış biçiminin değişmesi gerektiği, serbest piyasa kurallarının çalıştırılması gerktii ortadadır. Çok sektörlü ve çok disiplinli entegre bir planlama yaklaşımı kullanarak hazırlanan çeşitli projelerle yaratılacak temel yaklaşım dört ilkeye dayanıyor: Çok sektörlü bölgesel planlama, desantralizasyon, entegrasyon ve izleme değerlendirme. AVRUPA DUY SESİMİZİ Avrupa Birliği’ ne herkes kadar girmek isteyen bölge halkı Avrupa’ya entegre olmanın yolunun demokrat olmaktan geçtiğini biliyor. Merkez’ in demokratlığı kadar bölge erkeğinin demokratlığı da önemli. Bölgede kadınların kalkınması temel bir sorun. Kadınların vatandaş olarak yasalardan yararlanma hakkı erkek kadar olması Avrupa’nın en güney ucunun Güney Doğu olmasını sağlayacaktır. Ünlü marka Benetton bölgede gezerken bir kahvehanede konuşurken birden herkesin alkış kıyamet koparmasının sebebini sorar. Gümrük Birliğine kabulü haberlerden öğrenen poşulu bölge halkının gösterdiği bu istek ve ilgi Benetton’u şaşırtır. Türkiye Avrupa’yı istiyor. İstiyorsa gereklerini yerine getirmelidir. Elinizdeki tek araç çekiçse.. tüm sorunları çivi olarak görürsünüz Artık çekiçle kafalara kakılan doğrular eski çağın davranışı, insanlar birer çivi değil kurumlar da çekiç. 21.yüzyıl insanın ve kadının yüzyılı olacak. GAP Master Plan çalışması buna bir hazırlık olarak algılanabilir. Türkiye Cumhuriyeti yeni yüzyıla uyum için istek göstermekte ve uygulamaktadır. Geleceğimiz için umutlanabiliriz. NEVVAL SEVİNDİ GAP Master Plan danışmanı Bu nedenle GAP’da çok sektörlü ve entegre bir yaklaşım benimsenmekte, fiziksel yatırımlar yanında bunlarla eşgüdüm içinde eğitim, sağlık, kırsal ve kentsel altyapı, kültür, turizm vb. sektörler de planlı bir şekilde ele alınmakta ve tüm proje süreçlerine toplumun katılımının sağlanması hedeflenmektedir. Bölgede gerçekleştirilmek istenen salt toplam gelirin artırılması olmayıp, aynı zamanda toplumsal refahın artırılmasıdır. Burada vurgulanması gereken toplumun farklı kesimlerinin yaratılan toplumsal faydadan görece eşit bir biçimde yararlandırılması, yoksulluğun ve yoksunluğun giderilmesidir. İdaremiz bu yaklaşımdan hareketle 1992-1994 yılları arasında bölgenin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısını anlamaya, bölgenin sosyal sorunlarını, toplumun ve farklı sosyal grupların ihtiyaç, beklenti, tutum ve eğilimlerini belirlemeye ve kalkınmanın özel hedef gruplarını tanımlamaya yönelik beş sosyal araştırma yaptırmıştır. Bunlar; • GAP Bölgesi Toplumsal Değişme Eğilimleri Araştırması • GAP Bölgesi’nde Kadının Statüsü ve Kalkınma Sürecine Entegrasyonu Araştırması • GAP Bölgesi Nüfus Hareketleri Araştırması • GAP Bölgesi Baraj Göl Aynası Altında Kalacak Yörelerde İstihdam ve Yeniden Yerleştirme Sorunları Araştırması • GAP Sulama Sistemlerinin İşletme, Bakım ve Yönetimi Sosyo-Ekonomik Çalışma’dır. GAP BÖLGESİ TOPLUMSAL DEĞİŞME EĞİLİMLERİ ARAŞTIRMASI Bu araştırma ile GAP Bölgesi’nde yaşayan kırsal ve kentsel toplulukların toplumsal profilini çıkarmak, bu yapıdaki değişme eğilimlerini saptamak, GAP’ın etkileri ile meydana gelecek değişmeler üzerinde öngörülerde bulunmak ve değişimin GAP’ın hedefleri doğrultusunda gerçekleşmesi için gerekli tedbirleri almak amaçlanmıştır. Araştırma, Türkiye Ziraat Mühendisleri Odası tarafından Adıyaman, Diyarbakır, Gaziantep, Mardin ve Şanlıurfa’nın kırsal ve kentsel alanlarında yapılmıştır. GAP BÖLGESİ’NDE KADININ STATÜSÜ ve KALKINMA SÜRECİNE ENTEGRASYONU ARAŞTIRMASI Araştırma, Bölge kadınını çevreleyen sosyal, ekonomik ve kültürel koşulları, bu yapıdan ve bireysel özelliklerden kaynaklanan sorunları, kadının gelişmesini engelleyen süreçleri ve kadınların beklenti ve gereksinimlerini saptayarak, kadının statüsünün yükseltilmesini, kalkınma sürecine katılımını ve yaratılan değerlerden hakkaniyet ölçüsünde yararlanmalarını sağlayıcı yöntem ve araçları tanımlamaktadır. Türkiye Kalkınma Vakfı tarafından yapılan bu araştırma bölgeyi temsilen, Adıyaman, Diyarbakır, Gaziantep, Mardin, Şanlıurfa illerinin kentsel ve kırsal yerleşimlerinde yapılmış ve araştırma sonuçlarına dayalı bir eylem planı geliştirilmiştir. GAP BÖLGESİ NÜFUS HAREKETLERİ ARAŞTIRMASI Bu araştırma ile, bölgede göç hareketlerinin olduğu yerleşim yerleri ile göçe katılan hanelerin özellikleri saptanmış olup GAP’ın etkileri ile göç eğiliminde meydana gelebilecek değişmeler üzerinde öngörülerde bulunulmuştur. Araştırma ODTÜ Sosyoloji Bölümü tarafından GAP Bölgesi illerinin kırsal ve kentsel alanları ile Bölgeden en çok göçün olduğu Adana ve İzmir illerinde gerçekleştirilmiştir. GAP BÖLGESİ BARAJ GÖL AYNASI ALTINDA KALACAK YÖRELERDE İSTİHDAM ve YENİDEN YERLEŞTİRME SORUNLARI ARAŞTIRMASI Bu araştırmada yerleşim yerleri ve üretim kaynakları, baraj suları altında kalacak nüfusun katılımcı planlama ve uygulama yaklaşımıyla yeniden yerleştirilmesi ve üretken kılınması, kamulaştırma bedellerinin sürdürülebilir ekonomik yatırımlara dönüştürülmesine yönelik politika ve stratejiler geliştirilmiştir. Sosyoloji Derneği tarafından yürütülen araştırma sekiz barajdan etkilenen 336 yerleşim yerinden seçilen örneklem nüfusu içermiştir. Araştırma sonunda bir eylem planı hazırlanmıştır. GAP SULAMA SİSTEMLERİNİN İŞLETME, BAKIM ve YÖNETİMİ PROJESİ SOSYO-EKONOMİK ÇALIŞMA Bu araştırma ile, sulamaya dayalı bir sürdürülebilir tarımsal kalkınma için bölge koşullarına uygun ve katılımcı bir işletme-bakım ve yönetim modelinin geliştirilmesine yönelik sosyal değişkenler saptanmıştır. Araştırma, ODTÜ Sosyoloji Bölümünden bir grup öğretim üyesi tarafından yapılmıştır. GAP SOSYAL EYLEM PLANI Yukarıda adı geçen araştırmaların tamamlanmasını müteakip, araştırmaların bulguları ışığında sosyal gelişmenin sağlanmasına yönelik çerçeveyi ortaya koymak amacıyla GAP Sosyal Eylem Planı (GAP-SEP) hazırlanmıştır. GAP Bölgesi’nde sürdürülebilir, katılımcı, eşitlikçi ve adil bir sosyal gelişmeyi sağlamaya yönelik strateji ve projeleri tanımlayan GAP-SEP iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde bölgenin mevcut durumu, ikinci bölümde ise temel müdahale alanları ve bunlara ilişkin strateji, hedef, politika ve eylem planları yer almaktadır. GAP SOSYAL KALKINMA YAKLAŞIMI GAP’ın altyapı yatırımları ve tarımın sulamaya açılmasının bölgede önemli bir ekonomik büyümeyi sağlayacağı kuşkusuzdur. Ancak diğer önemli bir konu da yaratılan büyümenin toplumsal refaha dönüştürülmesine yönelik sosyal yapının iyileştirilmesidir. Bölgede katılımcı ve demokratik bir toplumsal yapının geliştirilmesi, yaratılan değerlerin toplumun farklı kesimlerine eşitlikçi ve adil bir biçimde dağıtılması ve bu yolla insan kaynaklarının geliştirilmesi GAP’ın sosyal kalkınma yaklaşımının temelini oluşturmaktadır. Tüm projelerin tasarım ve uygulamasında bu yaklaşım temel alınmakta, toplumun özellikle dezavantajlı konumda bulunan kesimlerine (kadınlar, topraksız ve küçük topraklı çiftçiler, kent yoksulları, yoksun konumda bulunan çocuklar,gençler ve engelliler vb.) özel bir hassasiyetle yaklaşılmaktadır. Burada temel hedef toplumda yoksulluğun ve yoksulluğu besleyen toplumsal yoksunluğun ortadan kaldırılması, güçsüz kesimlerin kaynaklara ulaşmasını engelleyen koşulların bertaraf edilmesi, fırsat eşitliğinin sağlanması, bu yolla bölgede sürdürülebilir insani gelişmenin toplumsal koşullarının yaratılmasıdır. A. TAMAMLANAN PROJELER ŞANLIURFA’DA ŞARK ÇIBANI (LEİSHMANİASİS) PROJESİ Sağlık alanında yapılan ilk çalışmalardan birisi olan Şark Çıbanı (Leishmaniasis) ile ilgili proje 1995 yılında gerçekleştirilmiştir. Yale (ABD), Hebrew (İsrail), Ege, Çukurova, Dicle, Gaziantep ve Harran Üniversitelerinin işbirliği ile yürütülen projenin amacı; Şanlıurfa’da yeniden ortaya çıkan Şark Çıbanı hastalığının nedenlerinin belirlenmesi ve önlenmesine yönelik çalışmalara ışık tutacak bilgilerin derlenmesidir. Proje sonunda, Şanlıurfa’da görülen hastalığa yol açan parazitin ve taşıyıcısı olan tatarcık sineğinin türü belirlenmiş, başta bireysel hijyen olmak üzere hastalıktan korunma ve tedaviye yönelik tavsiye kararları alınarak ilgili kurum ve kuruluşlarla paylaşılmıştır. TÜRKİYE’DE SITMA BİRİMLERİNİN ULUSAL KAPASİTESİNİN GÜÇLENDİRİLMESİ PROJESİ Bu proje, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile işbirliği içinde yürütülen “GAP Bölgesi’nde Sürdürülebilir Kalkınma Programı” kapsamında yer alan 29 projeden biri olup, Sağlık Bakanlığı ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) işbirliği ile uygulanmıştır. Projenin amacı; sıtma savaş stratejilerinin belirlenmesi için Sağlık Bakanlığı’nın organizasyon, teknik ve insan kaynakları kapasitesinin geliştirilmesi ve sıtma vakalarının kontrol altına alınarak makul düzeye çekilmesi olarak belirlenmiştir. Proje kapsamında; insan kaynakları kapasitesinin geliştirilmesine yönelik olarak eğitim programları yürütülerek toplam 110 kişi sıtma konusunda eğitilmiş, il yöneticilerine bilgilendirme toplantısı yapılmış ve Adana Sıtma Enstitüsü’ndeki eksik araç ve gereçler tamamlanmıştır. BİRECİK BARAJI’NDAN ETKİLENEN NÜFUSUN YENİDEN YERLEŞİMİ, İSTİHDAMI VE EKONOMİK YATIRIMLARI İÇİN PLANLAMA VE UYGULAMA PROJESİ Proje, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nca desteklenen “GAP Bölgesi’nde Sürdürülebilir Kalkınma Programı” içinde bulunan 29 projeden biri olup, 1997 yılı Ağustos ayında başlatılmış, 2000 yılı Aralık sonu itibariyle tamamlanmıştır. Birecik Barajı’nın göl aynası altında kalan veya kısmen etkilenen yerleşim yerlerindeki halkın yeniden yerleşimlerine yardımcı olmak ve yeni yaşamlarına sosyal, ekonomik ve kültürel uyumlarını kolaylaştırmak amaçlanmıştır. 1999 yılı Aralık ayında su tutmaya başlayan barajın göl aynasından Gaziantep ilinin Nizip, Yavuzeli ve Araban ilçeleri; Şanlıurfa ilinin Birecik, Halfeti ve Bozova ilçeleri ile Adıyaman ilinin Merkez ve Besni ilçelerine ait yerleşmelerden yerleşim yeri itibariyle 9 köy tamamen, 3 köy kısmen; Halfeti ilçe merkezi ise kısmen etkilenmiştir. Söz konusu alt bölge içindeki 31 köyün ise yerleşim alanları değil sadece tarım arazileri etkilenmiştir. Toplam etkilenen yerleşim sayısı 44’dür. Projede gerek barajdan etkilenen halkın sosyo-ekonomik yapısının desteklenmesi gerekse de konutları baraj suları altında kalan vatandaşların yeniden iskanı çalışmaları, sürdürülebilirlik ve katılımcılık ilkeleri gözetilerek ele alınmış ve projenin her aşamasında halk ve ilgili diğer taraflar bilgilendirilerek karar alma süreçlerine katılmaları sağlanmıştır. Bu amaçla Halfeti’de bir Bilgilendirme ve Danışma Merkezi kurulmuştur. Projenin belirlenen amaçlara ulaşması için, toplumsal yaşama, örgütlenmeye ve yönetime ilişkin sosyal; istihdama ve yatırımlara ilişkin ekonomik ve yerleşime ilişkin mekansal olmak üzere üç bileşen çerçevesinde yürütülmüştür KENTSEL ENFORMEL SEKTÖRDE İSTİHDAMIN VE İŞ POTANSİYELİNİN GELİŞTİRİLMESİ PROJESİ Bu proje, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nca desteklenen “GAP Bölgesi’nde Sürdürülebilir Kalkınma Programı” kapsamında yer alan 29 projeden biri olup, Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK) tarafından uygulanmıştır. Proje ile enformal sektörde üretkenliğin ve işgücü emme kapasitesinin artırılmasına yönelik GAP Bölgesi’ne yaygınlaştırılabilecek bir modelin geliştirilmesinin yanı sıra enformal sektörün formal ekonomiye entegrasyonu için kurumsal, yerel ve ulusal kapasite ile kuruluşlar arası eşgüdümün geliştirilmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Proje, araştırma-planlama, uygulama ve izleme-değerlendirme olmak üzere üç ana bileşenden oluşmuştur. Diyarbakır ili merkezinde yapılan alan araştırmasının bulguları kitap halinde yayınlanmıştır. Bu çalışmada araştırmanın temel bulguları Diyarbakır ekonomisinin yapısal özellikleri bağlamında incelenmiş ve enformel kesimin geliştirilmesine yönelik somut önerilerde bulunulmuştur. Bu araştırma paralelinde eylem planı hazırlanmıştır. DİYARBAKIR KENTİNDE SOKAKTA ÇALIŞAN ÇOCUKLARIN REHABİLİTASYONU PROJESİ Diyarbakır Valiliği, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü (SHÇEK) işbirliği ve uluslararası bir sivil toplum örgütü olan Joint Distribution Committe (JDC)’nin teknik ve finansal katkısı ile yürütülmüş olan bu Proje ile, sokakta çalışan çocukların ve ailelerinin yaşam standartlarını iyileştirmek, yerel kapasiteyi güçlendirmek ve çocuk işçiliğini kademeli olarak azaltmak amaçlanmıştır. Proje, SHÇEK’e bağlı olarak kurulmuş olan 75.Yıl Çocuk ve Gençlik Merkezi’nde uygulanmış, faaliyetler bu merkez ile sınırlı kalmamış, merkez dışında da yürütülmüştür. Bu kapsamda mesleki etkinlikler; sosyal-kişisel, grup ve toplumsal çalışmalar, aile görüşmeleri ve çocuklarla birebir görüşmeler yapılmıştır.Ayrıca merkezde çocuklara yönelik okuma-yazma, bilgisayar, terapi amaçlı resim ve müzik kursları, sosyal ve bireysel gelişmelerini desteklemek amacıyla futbol, basketbol, masa tenisi, folklor, tiyatro sinema ve gezi gibi etkinlikler düzenlenmiştir Çocukların anne ve ablalarına yönelik okuma-yazma, biçki-dikiş, genel sağlık ve benzeri alanlarda eğitimler verilmiştir. Sosyal hizmetler kapsamında sosyal güvencesi olmayan çocuklar ve ailelerinin ücretsiz olarak sağlık hizmetlerinden yararlanmaları sağlanmış, ağız, diş ve genel hijyen gibi konularda eğitimler verilmiştir. Yatılı bölge okullarına 2002-2003 eğitim ve öğretim yılı içerisinde toplam 150 çocuğun kaydı yapılmıştır. Merkez de ve merkez dışında sokaktaki çalışmalarla toplam 4 102 çocuğa ulaşılmıştır GAP İdaresi tarafından Proje, Nisan 2003 tarihi itibariyle Diyarbakır Valiliği ve Diyarbakır İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’ne devredilmiştir. B. DEVAM EDEN PROJELER ÇOK AMAÇLI TOPLUM MERKEZLERİ (ÇATOM’LAR) GAP İdaresi tarafından, sürdürülebilir kalkınmanın ekonomik, sosyal ve çevresel boyutlarını bütünleştiren yoksulluğu azaltma stratejileri, katılımcı yaklaşımların teşvik edilmesi, kapasite geliştirmeye yönelik çalışmalar ve bütün bu çalışmalarda dezavantajlı grupların ve cinsiyet perspektifinin gözetilmesi yönünde bir dizi projeler yürütülmektedir. Bu bağlamda yürütülen çalışmaların en önemlilerinden biri Çok Amaçlı Toplum Merkezleri (ÇATOM’lar) projesidir. ÇATOM’lar, GAP İdaresi tarafından 1992 94 yılları arasında yapılmış olan beş temel araştırmanın bulgularına dayalı olarak hazırlanmış olan Sosyal Eylem Planı ile bu araştırmalardan biri olan “GAP Bölgesinde Kadının Statüsü ve Kalkınma Sürecine Entegrasyonu Araştırması” bulgularına dayalı olarak hazırlanan Eylem Planı’ndan hareketle ortaya çıkmıştır. Çok Amaçlı Toplum Merkezleri (ÇATOM’lar), GAP Bölgesi’nde 1995 yılından itibaren açılmaya başlanmış olup halen GAP Bölgesindeki 9 ilde 30 ÇATOM mevcuttur. ÇATOM’ların hedef kitlesi 14 yaş üstü kız çocuk, genç kız ve kadınlardır. Mevcut ÇATOM’lar • Adıyaman Yeşilyurt mahallesi (1) • Batman Petrolkent ve Yavuzselim mahalleleri (2) • Diyarbakır Benusen mahallesi ve Çüngüş-Yeniköy(2) • Gaziantep Yeşildere beldesi(1) • Kilis Merkez ve Kilis YOYAV (2) • Mardin Merkez, Evren ve Saraçoğlu Mahalleleri, Dargeçit, Kızıltepe, Midyat, Nusaybin ve Ömerli ilçeleri ile Dargeçit Kılavuz beldesi (9) • Siirt Merkez, Kurtalan ve Şirvan ilçeleri, Kurtalan Kayabağlar beldesi (4) • Şanlıurfa Yakubiye mahallesi, Bozova, Halfeti ve Siverek ilçeleri (4) • Şırnak Merkez, Cizre, Beytüşşebap, İdil ve Uludere ilçeleri (5) Amaç ÇATOM’lar kentlerin daha çok kırdan göç etmiş yoksul hanelerin yaşadığı mahallelerde, ilçe merkezlerinde ve merkezi köy yerleşimlerinde kurulan, topluma dayalı ve katılımcılığı esas alan merkezlerdir. ÇATOM’un bulunduğu mahallelerde haneler, çoğunlukla çok düşük ücret/gelir karşılığı, marjinal alanlarda, kayıt dışı, geçici ya da mevsimlik işlerde çalışmakta; çocuklar da hane geçimine katkıda bulunmaları amacıyla çalıştırılmaktadır. Yapılan araştırmalar yoksulluktan en fazla etkilenen grupların kadınlar ve çocuklar olduğunu göstermektedir. Kadınların sosyal ve ekonomik konumlarının iyileşmesi ise doğrudan hane refahına yansımaktadır. Bu nedenle de kadınların durumunu iyileştirici projeler insan hakları açısından bir gereklilik olduğu kadar toplumsal refahın artışı için de önem taşımaktadır. ÇATOM’larda amaç; kadınların sorunlarının farkına varmalarına, tanımlamalarına ve çözümü için inisiyatif kullanabilmelerine fırsat yaratmak; kadınların kamusal alana daha fazla katılımlarını ve kamusal hizmetlerden daha fazla yararlanmalarını sağlamak; kadın istihdamını ve kadın girişimciliğini artırmak; kadını güçlendirerek fırsat eşitliğinin sağlanmasına katkıda bulunmak/cinsiyet dengeli kalkınma sürecini başlatmak ve bu yolla yerel koşullara uygun, katılımcı toplum kalkınması temelli tekrarlanabilir model/modeller geliştirmektir. ÇATOM’larda temel ilke kadınlara ne yapacaklarını değil, hangi koşullarda neler yapılabileceğini göstermektir. Çeşitli alternatifler içinden seçimi yapacak olan veya yeni seçenekleri ortaya koyacak olan kadınların kendisidir. Yönetim ve Yaklaşım ÇATOM’ların kuruluşunda yerel talep esas alınmakta, mülki idare ile işbirliği yapılmakta, Türkiye Kalkınma Vakfı (TKV) tarafından projeye teknik destek verilmektedir. ÇATOM’larda toplum katılımının yanı sıra kuruluşlararası işbirliğine önem verilmekte; yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde ortaklık ve işbirliği ilişkilerinin yaratılmasına ve genişletilmesine çalışılmakta, ortaklaşa projeler uygulanmaktadır. ÇATOM’larla toplumun desteğe en fazla muhtaç kesimleri ile kamu ve sivil toplum kuruluşları arasında sağlıklı bir diyalog ortamının geliştirilmesine; insanı merkez alan, barışçı, demokratik toplum temellerinin güçlendirilmesine çalışılmaktadır. ÇATOM’lar katılımcıların kendi aralarından seçtikleri ÇATOM Kurulları eliyle yönetilmektedir. 5-7 kişiden oluşan kurullarda ÇATOM Sorumlusu ve katılımcılar tarafından seçilen bir eğitici yer almaktadır. ÇATOM Kurulları eliyle kadınların yönetim kapasitelerinin geliştirilmesi amaçlanmaktadır. ÇATOM’larda kurul üyeleri ile birlikte hane ziyaretleri yapılarak komşuluk ilişkileri geliştirilmekte, hanelerin ihtiyaç ve öncelikleri belirlenmektedir. ÇATOM programlarının belirlenmesinde yerel koşul ve ihtiyaçlar ile hedef grubun katılımı esas alınmaktadır. Entegre ve esnek bir yaklaşım benimsenmekte ve ÇATOM’a devam eden katılımcıların tüm programlara katılması özendirilmektedir. Gelişmeler paralelinde ÇATOM programları kapsamına çocuklar da dahil edilmiş, okul öncesi eğitim programları başlatılmış ve okuma odaları açılmıştır. Sağlık, bilgisayar, okuma-yazma vb. programlara kısmen de olsa erkekler de dahil edilmektedir. Sosyal destek programları ve kültürel-sosyal etkinliklerle hane bireylerinin tümüne ulaşılmaya çalışılmaktadır. “Hane ziyaretlerine ÇATOM Kurulu üyeleriyle çıkmamız ve hane reisleri ile birebir görüşmemiz, kurul üyelerinin kendi akrabalarına ve komşularına ÇATOM’u tanıtmaları programlara katılımı artırmıştır. ÇATOM Kurulunun sipariş geldiği zaman katılımcıları toplamaları, işbölümü yapmaları iş verimliliğini artırmıştır.” Şanlıurfa Yakubiye ÇATOM “ÇATOM Kurulu tarafından Siirt barosundan bir avukatın kadın hakları ve yeni Türk Medeni Kanunu hakkında bilgi vermeleri talebinde bulunulmuştur. ÇATOM Kurulu etkinliğin gerçekleşmesini ve kadınların katılımını sağlamıştır.“Siirt Kurtalan ÇATOM İzleme ve Değerlendirme Katılımcı bir yaklaşımla belirlenmiş olan göstergelere göre hazırlanmış olan izleme formatına uygun olarak birim ÇATOM’lar tarafından, bilgisayar ortamında aylık, altı aylık ve yıl sonu faaliyet raporları hazırlanmakta ve bu raporlar GAP İdaresi ve Türkiye Kalkınma Vakfı tarafından konsolide edilerek değerlendirilmektedir. .Bu raporların yanı sıra iki yılda bir ÇATOM’ların Sosyal Etki Değerlendirmesi yapılmaktadır. ÇATOM’lar ulusal ve uluslararası düzeyde üniversite ve kuruluşlar tarafından da örnek olay olarak ele alınmakta, tez konusu olmaktadır. “Çalışanlar ve kurul üyeleri olarak bu yıl en büyük deneyimimiz bilginin paylaşılmasının, her türlü çalışmaya ortakları dahil etmenin öneminin daha iyi anlaşılması olmuştur. Raporlamanın, izleme ve değerlendirmenin ve bunu paydaşlarımızla paylaşmanın önemini ve ciddiyetini kavramamız daha verimli çalışmalar gerçekleştirilmemize katkı sağlamıştır.” Mardin Ömerli ÇATOM ÇATOM Programları ÇATOM’larda aşağıda belirtilen yedi ana başlık altında programlar uygulanmaktadır: 1. Eğitim Programları: Okuma-yazma, medeni hukuk ve yasal haklar, ev ekonomisi ve beslenme, anne eğitimi, bilgisayar, öğrenci destek programları vb. 2. Sağlık Programları: Hijyen, çevre temizliği, anne-çocuk sağlığı, genel sağlık vb. eğitim programları; kısmi poliklinik ve gezici sağlık hizmetleri; kırsal alan ve mahalle çalışmaları, sağlık taraması, aşı kampanyaları vb. 3. Gelir Getirici ve Kadın İstihdamını/Girişimciliğini Destekleyici Programlar: i) Meslek kazandırıcı ve gelir getirici alanlarda bilgi ve beceri geliştirmeye yönelik eğitim programları (el sanatları, trikotaj, biçki-dikiş, nakış, mefruşat, keçe işleme, taş işleme, gümüş işleme, tekstil, yöresel bebek, hediyelik eşya, kumaş boyama, kuaförlük, güzellik uzmanlığı, hamur işleri vb.); ii) kadın girişimciliğinin desteklemesine yönelik olarak girişimcilik eğitimi, mikro finasman/kredi desteği sağlanmasına aracı olunması, bireysel danışmanlık hizmetleri; iii) pazarlama-satışa yönelik etkinlikler: sergi, fuar, web üzerinden satış www.gap.gov.tr 4. Okul Öncesi Eğitim Programları: 4-6 yaş grubuna yönelik eğitim programları 5. Çocuk Okuma Odaları: 4-6 ve 7-14 yaş grubu çocuklara yönelik olarak grup, okul öncesi ve açık kapı programları 6. Sosyal Destek Programları: Nüfus cüzdanı ve yeşil kart çıkarılması, resmi nikah, temel eğitim,YİBO ve açık öğretime özellikle kız çocuklarının yönlendirilmesi, çoğunluğu kız olmak üzere yoksul öğrencilere eğitim bursu verilmesi (burs verilen öğrenci sayısı: 622), ihtiyacı olanlara ayni/nakdi sosyal yardım sağlanması, tekerlekli sandalye temini vb. konularda aracılık işlevi üstlenilmesi 7. Sosyal Sorumluluk Programları: Eğitime destek kampanyaları, mahalle ve köy çalışmaları, çevre koruma ve ağaçlandırma, sağlık taraması, aşı kampanyası vb. toplum yararı çalışmalara gönüllülük temelli destekler 8. Kültürel-Sosyal Etkinlikler: Seminer, sergi, etkileşim toplantıları, sinema ve tiyatro, önemli gün kutlama, tiyatro gösterisi, gezi ve piknik vb. “ÇATOM gönüllü saha grubunun bir üyesi olarak yaptığımız çalışmalar yaşadığımız yeri tanımamızı sağladı. Ailelerin yaşam mücadelesi, mağdur insanlar, genç kızların yaşam sıkıntıları ve daha yazamadığım birçok şey. Bugüne kadar yaşadığım yere ne kadar yabancı ve burada olmama rağmen ne kadar uzakta yaşadığımı fark ettim. Sadece bu değil, ÇATOM’da maddi ve manevi her şeyi görüp öğreniyorum. Mesela 8 Martın benim günüm olduğunu bilmiyordum. ÇATOM sayesinde bugünü öğrenmekle kalmadım, bugünü bütün kadınlarla birlikte kutladım…..” Mardin Ömerli ÇATOM Katılımcısı “Yasal Haklar ve Medeni Haklar Eğitimi ile katılımcıların kadın hakları, sorumlulukları ve özgürlükleri konusunda belli bir bilinçlenmeye doğru gittikleri görülmektedir. ÇATOM’ların mekan itibari ile bu eğitime uygun mekanlar olduğu gözlenmiştir. Çünkü kadınların bu mekanlarda kendilerini daha rahat ifade edebilme hakkına sahip oldukları konusunda bir güvenleri vardır. Bu husus da genel anlamı ile gözlenmiştir…” Eğitici-Avukat “Yaşlılar haftası nedeniyle Şanlıurfa Belediye Huzur Evi’ne gittiğimiz zaman dedelerimiz, amcalarımız çok mutlu oldular. Katılımcıların ve bizlerin elimizde götürdüğümüz küçük hediyeler ve pastalar onları bir an olsun dertlerinden ve yalnızlıklarından uzaklaştırdı… ” Şanlıurfa Yakubiye ÇATOM Bugüne kadar çoğunluğu kadın olmak üzere toplam 90 000 kişi doğrudan ÇATOM programlarından yararlanmıştır. Bu sayı ÇATOM programlarına katılanları ve sağlık hizmetlerinden yararlananları içermekte olup mahalle/köy düzeyinde yapılan yaygın çalışmalar toplama dahil edilmemiştir. Örnek Proje: ÇATOM’lar Eylül 2002’de Johannesburg’da gerçekleştirilen RİO+10 Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi’nde Türkiye tarafından sunulan en iyi 23 örnek proje içinde yer almıştır. Japonya Kyoto’da 3. Dünya Su Forumu (16-23 Mart 2003) kapsamında düzenlenen Su Eylem Yarışması’nda ÇATOM Projesi 870 projeden 150’si içine girmiştir. ÇATOM’ların Gelir ve İstihdama Katkısı ÇATOM’lar kadınların sosyal ve ekonomik yönden güçlendirildiği merkezlerdir. Her bir ÇATOM, özel olarak kadınlar için oluşturulmuş bir mekandır ve bu mekan eğitim, gelir getirici etkinlikler ve kadınların örgütlenmesine yardım amacıyla kullanılmaktadır. ÇATOM’lar kadın okur-yazarlığının yükseltilmesi, sağlık göstergelerinin iyileştirilmesi, yasal hak ve özgürlüklerin öğrenilmesi vb. sosyal konularda olduğu kadar kadınların istihdama katılımının sağlanması açısından da önemli merkezlerdir. Gelir getirici bir programa katılan ÇATOM katılımcıları aynı zamanda diğer programlara da katılmakta ve bundan da önemlisi kendi aralarında haberleşebilmekte ve birbirlerinden öğrenebilmektedirler. ÇATOM’lar bu açıdan öğrenme merkezleridir. Çünkü bu merkezde öğrenilen bilgi eğitim dönemi sonunda da ÇATOM açık kaldığından sürekli olmakta, yenilenebilmekte ve katılımcıların kendi aralarında oluşturdukları iletişim ağı aracılığıyla güncellenebilmektedir. Genç kız ve kadınlar gerek ÇATOM’larda ve gerekse evlerinde üretim yaparak gelir elde etme olanağı bulmakta; konfeksiyon, tekstil ve trikotaj atölyeleri, yatılı ilköğretim bölge okulları, kuaför, mağaza, ev (çocuk bakıcılığı) vb. alanlarda iş bulabilmektedirler. Girişimcilik potansiyeli taşıyan bireylere verilen girişimcilik eğitimi ve mikro finasman/kredi desteği ile katılımcı genç kız ve kadınlar kendi işlerini kurmaktadırlar. Özellikle son birkaç yıldır ÇATOM’larda her yıl ortalama 200’e yakın genç kız ve kadın iş bularak çalışmaya başlamakta, 9-10 kadın da 5-6 işyeri açarak kendi işlerini kurmaktadırlar. Gelir ve istihdam yaratılması yönünde bilgi ve beceri geliştirici programlar ile kendi işlerini kurmak isteyen kadınlara iş kurmaları/işlerini geliştirmeleri konularında yardımcı olunmasında ÇATOM organizasyonundan yararlanılması projelerin başarılılığını olumlu yönde etkilemektedir. ÇATOM sayısının artırılması ise daha fazla kadına ulaşılmasını ve dolayısıyla daha fazla kadının istihdama katılımını sağlayacaktır. Anatolian Artisans Vakfı tarafından sağlanan teknik destekle işlenen keçeler, uluslararası standartlara uygun olarak üretilmiş ve 12.500 ABD Doları tutarında sipariş katılımcılar tarafından yerine getirilmiştir. Bazı Temel Kazanımlar • ÇATOM’larda toplumun en dezavantajlı ve yoksul kesimine ulaşılmış, sosyal adalete katkıda bulunulmuş, kamu hizmetlerine ulaşmakta güçlük çeken ya da bu hizmetlere ulaşamayan yoksulların bu hizmetlerden daha fazla yararlanmalarında aracı olunmuş ve bu yolla katılımcı toplum kalkınmasına dayalı modeller ortaya konulmuştur. • Yerel topluluğun katılımına ve kuruluşlararası işbirliğine dayalı ÇATOM modelinin yaratmış olduğu çarpan/çoğaltan etki ve toplam fayda; katılımcı toplum kalkınması temelli kalkınma projeleri için haklı bir dayanak/zemin oluşturmuştur. • ÇATOM’lar aracılığıyla kadın sorunları tartışılır hale gelmiş; kadınların kalkınma projelerine dahil edilmesinin insan hakları yönünden bir gereklilik, ekonomik ve toplumsal kalkınmayı güçlendiren bir faktör olduğunun anlaşılmasına katkı sağlanmıştır. GENÇLİK İÇİN SOSYAL GELİŞİM PROJESİ Proje ile, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sürdürülebilir sosyal ve insani gelişme sürecine gençliğin katılımının sağlanması, gençlik platformlarının kurulması, gençler için sosyal etkileşim ve kültürel mekanların yaratılması, eğitim programlarının düzenlenmesi ve gençlik grupları arasında eğitim ve sosyo-kültürel etkileşim yolu ile gençliğin kapasitesinin güçlendirilmesi amaçlanmaktadır. Proje kapsamında GAP il merkezlerinde 15-25 yaş grubu arasındaki farklı sosyal katmanlardaki gençlerin sosyal, kültürel, mesleki ve eğitsel faaliyetler planlayıp uyguladıkları Gençlik ve Kültür Evleri oluşturulmaya başlanmıştır. Proje, GAP İdaresi-Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) işbirliği ile yürütülmekte olan “GAP’ta Sürdürülebilir Kalkınma Programları” şemsiyesi altında, İsviçre Hükümeti’nden sağlanan finansman desteğiyle, Habitat ve Gündem 21 Gençlik Derneği tarafından uygulanmakta olup, valilikler, yerel yönetimler, ulusal ve yerel sivil toplum kuruluşları ve özel sektörle işbirliği yapılmaktadır. 12 Ekim 2000 tarihinde Diyarbakır İli’nde ilgili tarafların ve gençlerin katılımıyla gençliğe yönelik durum değerlendirilmesi ve ihtiyaç analizi içerikli geniş katılımlı bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantının çıktıları değerlendirilip, proje metni oluşturulmuştur. Projenin hayata geçmesi ile birlikte gençlerin ihtiyaç, potansiyel, sorun ve eğilimlerini belirlemek amacıyla, Mardin, Diyarbakır, Adıyaman, Siirt, Batman, Kilis ve Şanlıurfa illerinde gençlerle odak grup toplantıları ve yüz yüze görüşmeler yapılmıştır. GAP Bölgesindeki 9 ilin kent merkezlerinde yaygınlaştırılacak olan Proje kapsamında Diyarbakır, Mardin, Şanlıurfa, Adıyaman, Şırnak, Batman ve Kilis’te tam donanımlı Gençlik ve Kültür Evleri açılmıştır. Gençlik ve Kültür Evleri’nin faaliyetleri dört başlık altında toplanmaktadır. 1. Kapasite Artırıcı Programlar: Projede hedeflenen temel konulardan birisi, gençliğin yönetime katılımının artırılmasıdır. Bu çerçevede gençlere yönelik olarak, iletişim, liderlik, değişim programları (ulusal ve uluslar arası), serigrafi, proje geliştirme, raporlama, kariyer, çevre, madde bağımlılığı ile mücadele, bulaşıcı hastalıklar, bilişim, ÖSS’ye giriş ve psikolojik danışmanlık ve rehberlik vb. konularda eğitimler ilgili kuruluşlarla işbirliği halinde düzenlenmiştir. Ulusal ve uluslararası gençlik değişim programlarından 94 genç yararlanmıştır. Avrupa-Akdeniz Gençlik Eylem Programı-Euro-Med çerçevesinde gençlere eğitim verilmiştir. Farklı illerde düzenlenen değişim programlarında gençlere proje hazırlama, yönetim ve teknik uygulaması konusunda neler yapılması gerektiği gibi konular aktarılmıştır. Düzenlenen bu programlarla, Mayıs 2001-2002 tarihleri arasında 2063, 2003 yılında 947 ve Temmuz 2004 yılı itibariyle 3266 gence ulaşılmıştır. 2. Sosyal-Kültürel Programlar: Projenin başlatıldığı ilde öncelikle gençlerin ihtiyaç, sorun ve eğilimlerini belirlemek amacıyla odak grup görüşmeleri yapılmaktadır. Bu görüşmelerde ağırlıkla olarak daha iyi iş ve eğitim olanaklarının yaratılması, yeni teknolojiye erişebilirlik, cinsiyet eşitliği gibi konular ağırlıklı olarak gündeme gelmektedir. Sosyo-kültürel programlar kapsamında resim, tiyatro, üniversiteye hazırlık, bağlama, gitar, folklor, bilgisayar, şiir dinletisi, şiir yarışması, film gösterileri, müzik dinletisi, İngilizce kursları düzenlenmiştir. Üniversiteye hazırlık kurslarına (matematik, İngilizce, Türkçe, coğrafya gibi) katılan gençlerden 117 kişi üniversitelerin farklı bölümlerini kazanmıştır. Düzenlenen bu programlarla Mayıs 2001-2002 tarihleri arasında 1611, 2003 yılında 2684 ve Temmuz 2004 yılı itibariyle 2225 gence ulaşılmıştır. 3. İstihdam Programları: Gençlerin iş bulmasını veya kurmasını kolaylaştıracak mesleki beceri artırıcı faaliyetlerin içermektedir. Mardin’de Serigrafi atölyesi kurulmuştur. Proje çerçevesinde düzenlenen çeşitli seminer ve sosyo-kültürel aktivitelere katılan gençler, kasiyer, bilgisayar, pazarlama, muhasebe gibi alanlarda sürekli, müzik oyunculuk gibi alanlarda da geçici işlerde çalışma imkanını bulmuşlardır. Mayıs 2001-2002 tarihleri arasında 17, 2003 yılında 30 ve Temmuz 2004 yılı itibariyle 12 genç iş bulmuştur. 4. Sosyal Sorumluluk Programları: Bu programla, gençlerin gönüllü çalışmalara katılan bilinçli ve verici yurttaş konumuna gelmeleri amaçlanmaktadır. Bu bağlamda ağaç dikimi, okul duvarı boyama, illerde yürütülen sokak çocukları projelerine destek, özel günlerde kimsesiz çocuklar ve yaşlıları ziyaret etkinlikleri yapılmıştır. Örneğin Mardin Belediyesi ile işbirliği halinde il merkezinde belirli alanlara çöp bidonları yerleştirilmiş, bazı özel doktorlarla görüşülüp yoksul gençlerin belirli günlerde ücretsiz muayeneleri sağlanmıştır. Yapılan bu etkinliklerle gençlik çalışmalarının kalkınma ile bağlantısı kurulmakta ve gençliğin kalkınma sürecine katılımı konusunda bir altyapı hazırlanmaktadır. Düzenlenen programlarla Mayıs 2001-2002 tarihleri arasında 1682, 2003 yılında 536 ve Temmuz 2004 yılı itibariyle 700 gence ulaşılmıştır. Mayıs 2001-Temmuz 2004 tarihleri arasında düzenlenen programlar kapsamındaki eğitimlerle 15 773, bilgilendirme toplantıları ile 22 862 olmak üzere toplam 38 635 gence ulaşılmıştır Yönetim ve Yaklaşım Gençlik ve Kültür Evlerinin faaliyetlerin yürütülmesinden o yöreden üniversite mezunu bir genç sorumlu olmaktadır. Gençlerin katılımcı mekanizmalarda yer almasını sağlamak ve kendi kendilerini yönetim kapasitelerini geliştirmek amacıyla, 5 ya da 7 kişiden oluşan “Gençlik Yürütme Kurulları” 4 ilde oluşturulmuştur. Bu kurullarda yer alan kişiler, gençlik evlerine üye gençlerin seçimi ile görev başına gelmektedirler. Gençlik Yürütme Kurulları düzenlenen etkinliklerin sorumluluğunu üstlenmekte, Gençlik ve Kültür Evlerinin yönetilmesine destek vermektedirler. İstikrarlı bir demokrasinin önemli bir önkoşulu olan gençlik örgütlenmeleri toplumda önemli rol oynamaktadırlar Ayrıca yerel etkinliklerin etkin ve katılımcı bir şekilde sürdürülebilmesi amacıyla, yerel yönetim, mülki amirler, yerel sivil toplum örgütleri ve kamu kurum temsilcilerinden oluşan birer “Danışma Kurulu” her bir Gençlik ve Kültür Evinde oluşturulmuştur. Danışma Kurulları, yerel çalışmalarda gençlere destek olmakta ve ayni katkıların bulunmasında yardımcı olmaktadırlar. Entegre bir yaklaşımın uygulandığı Gençlik ve Kültür Evleri’de gençlerin tüm programlara katılması özendirilmektedir. Programların etkinliğin artırılması ve geleceğe yönelik kararlara ışık tutulması amacıyla her ay düzenli olarak proje asistanı tarafından izleme raporları ve bunlara dayalı olarak üç ayda bir gelişme ve yıllık değerlendirme raporları hazırlanmaktadır. Üçer aylık iş planları gençler ve proje ortakları ile birlikte yerinde tartışılıp, hazırlanmaktadır. Kazanımlar Bu projenin zayıf-aksayan, güçlü-başarılı yönlerini saptaması ve Gençlik Evleri ve Programlarının geliştirilmesi ve güçlendirilmesine yönelik stratejilerin ortaya konması amacıyla Eylül-Ekim 2003 tarihlerinde “Sosyal Etki Değerlendirme Çalışması” yapılmıştır. Bu çalışma kapsamında; Gençlik Evlerinin varlığının, birey, aile, topluluk, kamu kuruluşları üzerindeki etkileri objektif bir şekilde katılımlı gözlem, mülakat ve anket teknikleri kullanılarak saptanmaya çalışılmıştır. Gençlerin enerjisini insan ve çevreye duyarlı alanlara kanalize etmeye başladığının işaretleri görülmeye başlanmıştır. Örneğin Diyarbakırlı gençler kendi kurdukları tiyatro grubu ile bir oyun sergileyip elde edilen geliri lösemili bir arkadaşlarının tedavisi için bağışlamışlar, Mardinli gençler ise, il merkezinde ATA Kolejinden gelen talep üzerine okulun bir duvarını gönüllü olarak boyamışlardır. Sosyo-kültürel programlar çerçevesinde verilen üniversiteye hazırlık kursları ile okul döneminde bu derslerden başarısız olan gençler bütünleme sınavlarına hazırlanmış ve sınıfı geçme imkanını yakalamışlardır. Böylece hem gençler hem de aileler memnun kalmışlardır. Gençlik ve Kültür Evleri ile diğer ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütleri, özel sektör yerel yönetim ve mülki amirlerle işbirliği olanakları artmış, gençler yörenin ilgi odağı haline gelmiştir. Örneğin, Kilis ilinin köklü ailelerinden olan Duyar ailesi Kilis ilinde kendi arsaları üzerine Gençlik ve Kültür Evi olarak kullanılması amacıyla dört katlı bina inşaa etmiştir. Ayrıca Bölge illeri dışından gelen ziyaretçi sayısı ve ortak etkinlik düzenleme fikri çalışmaları artmıştır. Yerel yönetim ve mülkü amirler resmi ve özel toplantılarda Gençlik ve Kültür Evi adına davetiye göndermeye başlamışlardır. Bu davranış biçimi gençler açısından kurumsal olarak tanınma ve öz güven duygularının gelişmesi olarak algılanmıştır. Ulusal ve uluslararası alanda başarılar elde edilmeye başlanmıştır . Projenin sunumu yurt içi ve dışında bir çok toplantı ve konferanslarda yapılmış ve yerel ulusal basında sıkça yer alınmıştır. Örneğin Gönüllü Kuruluşlar Ulusal Kadın Sağlığı Komisyonu (KASAKOM) tarafından Mardin Gençlik ve Kültür Evi’ne 2001 yılı içinde “Milenyum Gençlik Ödülü” verilmiştir. Proje, Mart 2002′de Danimarka’da UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) tarafından organize edilen Dünya Gençlik Forumu’nda en iyi altı uygulamadan biri, Eylül 2002’de Johannesburg’da gerçekleştirilen RİO+10 Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi’nde Türkiye tarafından sunulan en iyi 23 örnek proje içinde yer almıştır Bilgi teknolojileri projenin öncelik verdiği alanlardan biridir. Gençlerin bilgi teknolojilerine ulaşmalarını ve kullanımlarını sağlamak ve bu alanda meslek edinmelerine yardımcı olmak amacıyla proje illerinde çalışmalar başlatılmıştır. ÇOCUK OKUMA ODALARI PROJESİ Bu proje ile GAP Bölgesi’ndeki okul öncesi ve okul çağındaki çocukların sportif, kültürel ve sanatsal faaliyetlerden yararlanabileceği, çocuk okuma odalarının açılıp çocukların zihinsel, psikolojik ve sosyal gelişimlerinin desteklenmesi ve çocukların ailelerinin bilinçlendirilmesi amaçlanmaktadır. Projenin hedefleri; • Çocukların sokağın olumsuz ve riskli ortamından uzaklaştırılması, • Çocukların kötü alışkanlıklardan uzak tutulmaları, • Çocukların oyun yoluyla özgüven kazanmalarının sağlanması, • Grup dinamiği içerisinde etkileşim kurarak sosyalizasyonlarına katkıda bulunmalarının sağlanması, • Çocuklara ders çalışma alışkanlığının kazandırılması, • Okula henüz başlamamış çocukların erken çocukluk gelişimi programıyla okula hazırlanmalarının sağlanması, okula giden çocukların başarılarına destek olunması, • Okula giden çocukların derslerine yardımcı olunarak temel eğitimlerinin desteklenmesi, • Yoksul ailelerin çocuklarının başta kitap olmak üzere eğitim araç-gereçlerine ulaşabilirliklerinin arttırılması, • Okula giden çocukların okul başarıları konusunda öğretmenleri ile birebir ilişki kurulması, • Okul çağında okula kaydolmamış çocukların özellikle kız çocuklarının okula kayıtlarının yapılması, • Risk altındaki çocukların tespit edilerek ailelerinin ilgili kamu kurum ve kuruluşlarına yönlendirilmesinin sağlanması, • Nüfusa kayıtlı olmayan çocukların tespit edilip nüfusa kayıtlarının yapılması, • Çocuklar aracılığıyla ailelere ulaşılarak rehberlik hizmetlerinin verilmesidir. Projenin hedef grubunu 05-06 okul öncesi yaş grubu ve 07-14 okul çağı yaş grubu çocuklar oluşturmaktadır. Proje çerçevesinde erken çocukluk programları, eğitim programları (bilgisayar, etüt, derse destek çalışmaları, kitap okuma vb), sanatsal ve kültürel programlar (tiyatro/ drama, resim, müzik, halk oyunları vb) ve spor faaliyetleri (basketbol, masa tenisi vb). yürütülmektedir. Batman’da 1, Diyarbakır’da 2, Mardin’de 2, Şanlıurfa’da 2 olmak üzere toplam 7 Çocuk Okuma Odası faaliyettedir. Faaliyette bulunan Çocuk Okuma Odalarına valilikler, kaymakamlıklar, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları, elçilikler, özel firmalar ve gönüllülerin destekleri vardır. Çocuk Okuma Odalarında çocuk gelişimciler, ana sınıfı öğretmenleri, sınıf öğretmenleri ve gönüllüler çalışmaktadır. Çocuk Okuma Odaları aracılığıyla Temmuz 2002-Haziran 2004 tarihleri arasında 2700 çocuğa ulaşılmıştır. ADIYAMAN KENTİNDE SOKAKTA ÇALIŞAN ÇOCUKLARIN REHABİLİTASYONU PROJESİ Diyarbakır İli’ndeki “75.Yıl Çocuk ve Gençlik Merkezi” modelinin benzer bir şekilde Adıyaman İli’nde uygulanması amacıyla, ILO’nun teknik desteği ile hazırlanan bu projeye uluslararası bir sivil toplum kuruluşu olan Joint Distribution Committe (JDC)’den finansal katkı sağlanmıştır. Bu proje ile, sokakta çalışan çocukların yaşam kalitesinin yükseltilmesi, sağlık, beslenme, psiko-sosyal yönden desteklenmesi vb. hizmetlerle çocukların eğitime katılma süresinin artırılması ve çocuk işçiliğinin kademeli olarak sonlandırılması hedeflenmiştir. Projenin hedef grubu, Adıyaman’da küçük yaşlarda sokaklarda çok tehlikeli ve istismara açık işlerde çalışan çocuklar oluşturmaktadır. Proje kapsamında Mart 1993 tarihi içinde Adıyaman Çocuk ve Gençlik Merkezi kurulmuştur. Adıyaman Çocuk ve Gençlik Merkezi’nde çocuklara yönelik olarak folklor çalışmaları, müzik, masa tenisi, bilgisayar eğitimi, bilardo ve kütüphane hizmetleri gibi sosyal faaliyetler gerçekleştirilmektedir. Ayrıca okula gitmeyen çocukların okula başlamaları için çalışmalar yapılmaktadır. Öğrenimine devam etmeyip 15 yaş üstü çocukların meslek edinmelerine yönelik çalışmalara da başlanmıştır BATMAN, ŞANLIURFA VE GAZİANTEP KENTLERİNDE SOKAKTA ÇALIŞAN ÇOCUKLARIN REHABİLİTASYONU PROJESİ Proje, GAP İdaresi-Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) işbirliği ile yürütülmekte olan “GAP’ta Sürdürülebilir Kalkınma Programları” şemsiyesi altında, İsviçre Hükümeti’nden sağlanan finansman desteğiyle, dezavantajlı grupların güçlendirilmesi kapsamında Kasım 2004 yılı itibariyle Batman, Gaziantep ve Şanlıurfa İllerinde başlatılmıştır. Projenin amacı; 6 18 yaş grubundaki sokakta çalışan çocukları; sokağın risklerinden korumak, sosyal ve psikolojik gelişimlerini desteklemek, okul çağında olup okula gidemeyenleri eğitime kazandırmak ve eğitim çağını geçmiş olanlara mesleki beceri kazandırılarak yaşam koşullarını iyileştirmektir. Program çerçevesinde ailelere de eğitim ve gelir getirici aktiviteler alanında destek sağlanacaktır. Projenin hedef grubunu, Batman, Şanlıurfa, Gaziantep’te küçük yaşlarda, sokaklarda, tehlikeli ve istismara açık işlerde çalışan çocuklar oluşturmaktadır. Bu çalışma, çalışan çocuklara doğrudan destek sağlayabilmek için Batman’da bir merkezin kurulmasını ve Şanlıurfa, Gaziantep’teki merkezlerin daha iyi hizmet vermek üzere kapasitelerinin arttırılmasını kapsamaktadır. Projenin uygulanması, ilgili merkezlerde doğrudan müdahaleyi güçlendirecek, belirlenecek olan gereksinimlerden hareketle çalışan çocukların sistematik ve planlı bir biçimde desteklenmesine olanak tanıyacaktır. Mahalli idarenin ve sivil toplum kuruluşlarının aktif katılımları bu alanda kapasitelerinin güçlendirilmesi programın çok önemli bir bileşenini oluşturmaktadır. HALK SAĞLIĞI PROJESİ Projenin amacı; barajlar, sulama alt yapıları, tarımda sulamanın yaygınlaştırılması, ürün deseninin ve tarımsal pratiklerin değişmesi sonucunda oluşacak ekolojik ve çevresel değişmelere bağlı olarak ortaya çıkabilecek sağlık sorunları ve bunların önlenmesine yönelik politika, strateji ve uygulama yöntem ve araçlarını geliştirmektir. Türkiye Parazitoloji Derneği başkanlığında Dicle, Gaziantep ve Harran Üniversitelerinden oluşan bir ekip tarafından GAP kapsamındaki 9 ilde (Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak) uygulanmıştır.. Katılımcı planlama anlayışı ile son şekli verilen projenin izleme ve değerlendirilmesi Sağlık Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü temsilcilerinden oluşan 11 kişilik bir “Yönlendirme Kurulu” tarafından sağlanmıştır. 2001-2003 yılları arasında uygulanan proje sonunda bir eylem planı hazırlanarak ilgili kuruluşlara dağıtılmıştır. Hazırlanan eylem planının çıktılarına dayalı olarak sıtma ve ana-çocuk sağlığı konularında iki proje uygulamaya geçirilmiş olup projeler kapsamında yapılan çalışmalar aşağıda belirtilmiştir. DİYARBAKIR VE BATMAN İLLERİNDE SITMA KONTROLÇALIŞMALARININ GÜÇLENDİRİLMESİ PROJESİ Proje ile, Diyarbakır ve Batman ilerinde sıtma insidansını bir yıl içerisinde 2003 yılı sıtma insidansına göre, en az %50 azalmasını sağlamak amaçlanmaktadır. Sağlık Bakanlığı tarafından uygulanan bu proje, bölgedeki diğer sağlık hizmetlerini desteklemeyi, proje bölgesinde görev yapan sağlık personellerinin sıtma ile ilgili bilgi ve becerisi en üst düzeye getirmeyi, halkın sıtma hastalığına karşı duyarlılığının artırılmasını ve, sağlık hizmetlerine toplumun katılımı en üst düzeye getirmeyi hedeflemektedir. Batman ve Diyarbakır’da 2003 sıtma verilerine göre 7287 vaka tespit edilmiştir. Ülke genelinde vaka sayısı 9.222 olup, bunun %79’u Diyarbakır ve Batman illerindedir. Ayrıca diğer illerde tespit edilen vakaların çoğu bu iki il kökenlidir. Proje kapsamında Diyarbakır ilinde 792 lokaliteden 728’ine ayda bir kez, 64’üne ayda iki kez, Batman ilinde ise 252 lokaliteden 200’üne ayda bir kez 52’ine ayda iki kez ziyaret gerçekleştirilmiştir. Vektör sivrisineğe yönelik olarak Diyarbakır ilinde 90 lokalitede ilaçlama yapılırken Batman ilinde 47 lokalitede ilaçlama yapılmıştır. Toplam 10.000 hane proje başladığından beri koruma altına alınmıştır. TOPLUMA DAYALI ANA ÇOCUK SAĞLIĞI PROJESİ Bu proje ile, katılımcı ve topluma dayalı bir temel olarak koruyucu sağlık hizmeti sunma modeli geliştirip uygulayarak, uygulama yapılan alanlarda ana-çocuk sağlığı göstergelerinin sürdürülebilir bir biçimde iyileştirilmesi ve uygulama sonuçlarına dayalı olarak tekrarlanabilir model veya modeller geliştirmek hedeflenmektedir. Batman İli Merkez İlçe de gerçekleştirilecek projenin uygulama süresi 1 yıl olup Batman Valiliği ile yapılan işbirliği protokolü çerçevesinde uygulamaya geçilmiştir. Proje süresince Batman ili Merkez ilçe gecekondu mahallelerinde 15-49 yaşları arasında 1500 kadın ve 5 yaş altı çocuklarının, eğitimden geçirilen 15 yerel yarı gönüllü kanalı ile temel ana-çocuk sağlığı alanında eğitimlerin verilmesini, sağlık göstergelerinin izlenmesini ve gerektiğinde sağlık kuruluşlarına sevklerinin yapılması sağlanacaktır. MERKEZ KÖY VE KÖYE DÖNÜŞ KIRSAL KALKINMA PROJESİ Bu proje ile, gelişme potansiyeli bulunan kırsal yerleşim yerlerinin tesbit edilerek, buraların sosyal altyapısını ve ekonomik potansiyelini geliştirmek yoluyla, kırsal cazibe merkezlerinin ve ara kademe kırsal yerleşim yerlerinin yaratılmasını ve kırsal göçün bu ara kademe kırsal yerleşim yerlerine yönlendirilmesini amaçlamaktadır. Proje çerçevesinde Diyarbakır ve Siirt illeri pilot iller olarak belirlenmiş ve Valiliklerin önerisi ile Diyarbakır ili Çüngüş İlçesine bağlı Yeniköy ile Siirt iline bağlı Sağırsu köyü pilot uygulama alanları olarak seçilmiştir. 2001 yılında bu iki köyde planlama çalışmaları başlatılmış ve alt-bölge gelişme planları ile köy yerleşim planları hazırlanmıştır. Ayrıca bu alt-bölge gelişme planlarının uygulamaya aktarılarak bu köylerin cazibe merkezi olma kapasitelerini artırmaya yönelik öneri eylem planları hazırlanmıştır. Eylem planlarının uygulamaya geçirilmesi için 2003 yılında Yeniköy’de yürütülecek kalkınma programları için Diyarbakır Valiliği ile bir işbirliği protokolü imzalanmıştır. İdaremizin proje kapsamında sağladığı finansman ve teknik destek ile 2004 yılında Çüngüş Kaymakamlığı tarafından Yeniköy ve çevre köylerinde 15 çiftçinin 75 dekar arazisinde aşılı Amerikan asmaları ile örnek bağlar tesis edilmiş, sağlık ocağı ve ilköğretim okulunun tadilatı gerçekleştirilmiş, bir Çok Amaçlı Toplum Merkezi ve Çocuk Okuma Odası kurulmuş, çocuk parkı ve spor alanı inşa edilmiştir. 2004 yılında ise programa Siirt ili Sağırsu köyü alınmış ve bu alandaki öncelikli ihtiyaçlar tesbit edilmiştir. İhtiyaç analizinin sonucunda Sağırsu ve çevre köylerindeki içme suyu tesislerinin rehabilitasyonu, okulların tadilatı ve güçlendirilmesi ile spor alanlarının rehabilitasyonuna yönelik Siirt Valiliği ile bir işbirliği protokolü imzalanmıştır. Bu faaliyetlerin yürütülmesi için İdaremiz tarafından Siirt Valiliğine finansman katkısı sağlanmıştır. Valilik tarafından yürütülecek faaliyetlerin fizibilite çalışmaları yapılmaktadır.

Gaziantepliler

Aralık 15 2006Yorum Yok Kategori: Kadın

Gaziantepliler bu arkadaşa yol gösterin. Gönderen: nur özsoy
E-Mail: nr_ozsoy@hotmail.com< gazi muhtar paşa bul. Mesaj: ben 18 ay önce 28 yaşındaki ablamı 7 yıl boyunca dinmeyen lenfomadan kaybettim. hastanelerde buyudum ve gormemem gereken çok şey gordum ve yaşadım küçük yaşlarımda.artık ablam yok,o gozlerimin içine bakardı kurtar dercesine ama ben yardımcı olamadım ,beni en çok üzende bu,artık yokluğuna alışıyorum,henuz 16 yaşımdayım hastalara maddi destekte bulunamasamda moralman onların yanında olmak istiyorum,çünkü biiyorum ki bu kanser illetinde önce moral önemli,fakat gaziantepteki hiçbir derneğe ulaşamıyorum yada beni yaşımdan dolayı hesaba almıyolar,sizden burada gonullu çalışabileceğim bir kuruluş arıyorum,lutfen yardımınızı esirgemeyin,isteğim ablam gibi genç yaştakilerin hayata göz yummaması!!

Sayın Nevval Sevindi ‘Okuyan Şehir Pursaklar ’ismini verdiğimiz kampanyamız hakkında bir iki anekdotu sizinle paylaşmak istedim. Okumayı teşvik amacıyla beldemizde başlattığımız bu kampanya bir kitap özeti getirene bir kitap hediye sloganıyla devam ediyor. Kampanyamıza hemşehrilerimizin ve öğrencilerimizin yoğun teveccühü bizide şaşırttı.Uyuşturucu ve şiddetle anılan eğitim sistemimiz içinde kitaba okumaya değer veren insanlarımızın varlığından memnun olduk. ilk üç gününde 1,500 adet kitap özeti geldi. Ulaştığımız bu sayı beklentilerimizin çok ötesinde idi.Belediye olarak eğitim kültür alanına özel bir hassasiyet gösteriyoruz.Gelecek güzel günlerin eğitimli gençler eliyle kurulacağına inancımız sonsuz. Çalışmalarınızda başarılar dilerim Osman Kayaer Pursaklar Belediye Başkan Yardımcısı Bu tür projeler ucuz hem de alışkanlık geliştirici. televizyonlardan kolay para kazanma vaazı dinleyen,mafyaya, şarkıcı geçinenlere özendirilen çocuklarımıza sahip çıkalım.Pursak belediyesini çok tebrik ediyorum.

İYİ BAYRAMLAR

Ekim 22 2006Yorum Yok Kategori: Kadın

herkese gönlünce,keyifli bayramlar diliyorum.Mübarek RAmazan bitti ve bayram herkesin hakkı.Bu hakkı güleryüz olarak kullanalım. Herkese sevgi taşıyarak sevgiyle dolalım. Bayramın ,şekerin ve tatlıların hakkını gülümseyerek verelim. “Gül pazarında gül satarlar”unutmayalım.

Pimapen Kültürevi

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Kadın

İstanbul kültür yaşamına damgasını vuran “Pimapen Kültürevi” Kültürevi adı altında ilk kurulan ve çalışan mekandı 1992′den itibaren 7 yıl görev yaptım.Hem kurucusu hem yöneticisi olarak yüzlerce ilk sayılan etkinlikleir gerçekleştirdim. İlk Osmanlı mezar taşları sergisinden tutun da ilk eskiz sergisine kadar.Hiç kimsenin dokunmadığı Bosna konusunda sayısız etkinlik ve yayın dünyasına kazanımlar oldu. Pimapen’de bir kent kültürü tartışması:Yıl:1993

Korhan Gümüş: Konu sorumuz genel olarak insan yerleşmeleri.Konut sorunu konusunda hepimiz çeşitli görüşlere sahibiz. Epey zamandır konutla ilgili, Türkiye’nin konut sorununa genel yaklaşımlar konusunda farklı dsüşünce çerçeveleri ortaya çıktı bildiğiniz gibi. Konut sorunu 1970’lerde genelde bir konut açığı sorunu olarak anlaşılıyordu. 1980’lerden sonra konut sorunu çok anlamlı bir çerçevede çok geniş bir çerçevede tartışılmaya başladı Türkiye’deki çeşitli meslek çevreleri, sivil toplum kuruluşları ve siyasetçiler. Ben şimdi konut sorunuyla ilgili olarak Türkiye’nin konut sorununa yeni yaklaşımlar geliştirmek amacıyla Türkiye’de özellikle mimarlık çevresindeki tartışmalardan başlayarak genelde siyasi düzeydeki tartışmalara uzanan, süresi çok kısa bir takım saptamalar yapmak istiyorum: 1970’lerden önce Türkiye’de kente göç olayları başladıktan sonra konut sorunu genellikle biraz ekonomist bir yaklaşımla kentlerdeki konut açığı olarak anlaşılmıştı ve konut sorunu denilince genellikle ilk akla gelen şu kadar barınak ihtiyacı var şu kadar konut yapılması gerekiyor gibi şeyler. Daha sonra kentlerde gecekondu olayı, kaçak yapılaşma olayı bir taraftan başını alıp giderken bir taraftan da toplu konut uygulamalarında da bazı sorunlar olduğu tartışılmaya başlandı. O zaman iki kesim farklı tezlerle ortaya çıktı bir kesim; tamamen kaçak yapılaşmayı ve gecekonduyu konut sorunun merkezine yerleştirirken, diğer taraftan yasal sahada resmi sahada gerçekleşen konut üretimine yeterli bulmazken, bir başka taraftan da bazı yaklaşımlar gecekondu, kaçak yapılaşma ve resmi sahadaki konut üretimini bir bütünlüklü yapı içinde, karşılıklı ilişkiler içinde değerlendirme gereğini duydular ve akademik planda daha bütüncül bir tartışma çerçevesine doğruda kimi uzanımlar kimi yaklaşımlar oldu.Son olarak Türkiye’deki tartışmalarda resmi sahalarda bir takım imar normlarına göre gerçekleşen konut faaliyetleri var, Diğer taraftan da büyük kentlerde göçün etkisiyle, iktisadi değişimlerin etkisiyle yasadışı yapılaşma olgusu yaşanıyor. Hatta bugün İstanbul’da bu yasadışı yapılaşma oranını %60’ları geçtiği iddia ediliyor.Bu gerçekten çok ilginç bir durum ve böyle bir durumda resmi saha içinde tanımlamaya çalışanlar bugün bir temsil krizi olduğunu fark etmeye başladılar. Bir planlama aletinin de kentlerin çok küçük bir bölümünü denetleyebildiğini diğer taraftan da gerçekleşen toplu konut uygulamalarında yaşama çevresi niteliği açısından çok ciddi sorunlar olduğunu fark etmeye başladılar diğer taraftan konutların bir değer transferi aracı haline gelmesi nerdeyse ihtiyaç için değil mekandan edinilen değerin başka sahalara yatırılmak üzere bir tür transfer aracına dönüşmesi gibi bir olgu yaşandığını söylediler. Fakat kuramsal bazı boşluklar olduğu yeni gündeme geliyor. Çünkü yaşama çevresindeki nitelik kaybını genellikle mesleki çevreler nüfus artışına, teknoloji gelişimine bağlıyorlar, betonlaşma falan diye ifade ediliyor, betonarme karkas tekniğinin konut yapımını ucuzlaştırması gibi şeylerden söz ediliyor. Böyle dışsal bir takım parametrelere bağlayarak konut sorunun kendisi hakkında açıklamalar getiriliyor. Yaşama çevresinin nitelik kaybını genellikle dışsal parametrelere bağlayan yaklaşımlar geçmişteki konut açığı sorunu gibi tanımlayanlarla epistenik olarak yani bilgi kuramsal olarak benzerlik taşıyorlar diyebiliriz. Aslında konutun kendisine ait de bazı sorunlar olduğunu yani konutun yada genel olarak yaşama çevresine dönüştürmekte kullandığımız aletlerin kendisinde de bir takım sorunlar olduğunu dolayısıyla resmi sahadaki konut sorunu kavramının bugün giderek başka bir anlam kazandığını ve dolayısıyla yaşama çevresindeki nitelik kaybının sadece dışsal parametrelerle, nüfus artışıyla, betonarme tekniğinin ucuzlamasıyla, iktisadi değişkenlerle bunu çoğaltabiliriz ,yani daha ötesinde de yaklaşımlar olabilir, ama mekanın üretiminin kendisine değin bir sorun, içerip içermediğini dolayısıyla problematikin sadece dışsal parametrelerle açıklanıp açıklanamayacağı gibi konularda da Türkiye ‘de akademik çevrelerde benim izleyebildiğim kadarıyla belli tartışmalar var.Ben mimarım, mimarlık mesleğini seçmemdeki neden; Kalamış’ta geçti benim çocukluğum lisedeyken İstanbul’un değişimini gözlemleyince mimarlık mesleğini seçerek bu sorunu daha iyi algılayabileceğimi zannetmiştim mimarlığı bu yüzden seçtim.Bu değişim nedir onu anlayayım diye. Fakat bu mesleği seçtikten sonra doğrusu mimarların da belli bir gözlükle bakarken sorunu çok fazla anlayamadıklarını düşünüp mimarlık bakış açısının da, bizde hani meslekler her şeye kadirdir gibi gözükür ama çok da fazla yeterli olduğunu düşünmüyorum. Örneğin, kentsel- kültürel mirasın korunmasında bizim bugünkü şeyimiz rölölesi çıkarılan bir yapının restorasyon teknikleriyle korunduğunu içeriyor. Oysa ki bugünkü grafik pratiğimiz rölölesi çıkarılan binanın yıkılarak yeniden yapıldığında aynı yapı olmadığını hepimiz çok iyi görüyoruz. Bugün Harbiye’deki Turkhısh Bank’ı gördüğümüzde oradaki güzelim arnuva yapının korunma sonrası nasıl bir dönüşüm geçirdiğini daha ilk bakışta anlayabiliyoruz. Yada İstanbul’da korunduğu söylenen Boğaz’daki bir çok yapının aslında korunarak yok edildiğini çok iyi görebiliyoruz. Dolayısıyla mimari pratiğimizin kendisi aslında sadece bir temsili pratik olarak bir reprazantasyon tekniği olarak aslında mekana ait tüm bilgileri içermiyor gibi bir tanı var bende. Yani bir yemeğin tarifini yemek kitabında yapabilirsiniz, işte şu kadar gram kıyma, şu kadar pirinç falan ama sonunda onun dolma mı olacağını yoksa başka bir şey mi olacağını belirleyen bir hünerdir, bir yapma biçimidir. Mekan da biraz ona benziyor sadece bir grafik, pratikle yada planlanarak mekanın dönüşebileceğini, değişebileceğini zannetmek aslında bizim bir ütopyamız. Yani mekanın kendisine ait bir bilgi var, bunu örneklemek için ben size sevgili rahmetli hocam Sedat Erden’in daha akademiye ilk girdiğim zaman söylediği bir cümlesi vardı onu size aktarmak istiyorum. Ben Sedat Erden’i henüz tanımıyordum, şehircilik bölümü yeni kuruluyordu, konferans salonu boş olduğu için biz birinci sınıf öğrencilerini yukarı çıkardılar Sedat Erdem İstanbul’un neden bu hale geldiğini falan söylüyordu, o zaman bir laf söyledi, ben yıllarca betonarme falan diye cilt cilt kitaplar okudum hiçbiri aklımda kalmadı ama Sedat Erdem’in bir cümlesi bende cilt cilt kitaplar kadar yer etti zihnimde. O dedi ki; ‘eski ustalar leb demeden leblebiyi anlarlardı ‘ böyle bir cümle söyledi. Sedat hoca çok uzun yıllar mimarlık yaptığı için sanki yeni mimarlara acıdığını söylemişti. Gerçekten düşündüm bütün bu İstanbul’daki ara dönem yapıları ardake, arnuva falan gibi yapılarda bunların mimari yapı detaylarına bakarsanız bunların aslında temsili düzeye yani proje düzeyine geçmeden önce aynı yemek kitabındaki yemekler gibi bir yapma bilgisi olarak, bir tür zanaat bilgisi olarak devam ettiğini mimarın bunları eklemleyerek, Osmanlı mimarisinde de öyledir, eklemleyerek bir tür sofra düzeni kurduğunu, ama bu yapının bilgisinin betimlenerek proje safhasına geçmeden önce mekana ait bir bilgi olarak var olduğunu mekanın o temsili grafik pratiğinin aslında sadece bunu betimlediğini ama aynı zamanda da onun üzerine bir üst dil oluşturup, onunla bir tür demokratik eklemli bir dil oluşturduğunu fark ettim. 1930’lardaki bu mekan üzerindeki tasarlayıcı faaliyet olarak mimarlık hem mimarlığın hem de yapı ustalığının bir arada yaşayabileceği demokratik bir aşamayı bize gösteriyordu.Bugün bu yapı gelenekleri artık bildiğiniz gibi kalmadı. Yani mekanın artık böyle bir üretim pratiğine şey değil. İstanbul’da artık yapı ustası kalmadığını söylüyor insanlar. Ama diğer taraftan da tasarımın kültürle olan ilişkisinde bir tür eklemli bir ilişki yaşarken kültüre ait bir şey kalmadı, yapı kültürü tamamen sona erdi. Ama bizim mekanın girdisini oluşturan bir çok eşyamız aslında tasarlanmıştır. Şu anda her şey tasarlanmış olarak mekana giriyor, kültür bir yerde mekanın bu hazır bileşenlerini yani tasarlanmış nesnelerin üstüne tekrar çıktı. Yani tasarımla kültür arasındaki ilişkinin ters-düz olduğu bir geçiş dönemi yaşıyoruz. 1930’larda tasarım kültürü eklemlerken bugün artık kültür tasarımları eklemlemeye başladı.Yakın çevremizi kendimiz kuruyoruz, yakın çevremizdeki birçok tasarlanmış eşyayı kendimiz meydana getiriyoruz. Bugün kullandığımız bir çamaşır makinesi milyarlarca para ödenen bir konuttan çok daha mükemmel bir şekilde tasarlanmış. Dolayısıyla mikro ölçekte hakim olduğumuz mekana makro ölçekte tam hakim olduğumuz söylenemez. Yani bir bulaşık makinesinde, bir çamaşır makinesinde sahip olduğumuz tasarım kalitesini ne yazık ki mekanın bütününde yaşadığımız şehirlerde, yaşadığımız konutlarda bulduğumuz söylenemez. Dolayısıyla bir makine gibi tasarlanmaya müsait olan mikro ölçekteki bir mekan, makro ölçekte bugünkü tasarım aletlerimizle tasarlanamaz hale geliyor. O yüzden gelecekte planlamanın nasıl bir üst dil oluşturacağını, bunun içeriğini oluşturan kültürün nasıl geliştireceği konusunda mesleki çevrelerde önemli tartışmalar yaşanıyor. Turgut Cansever: Korhan bey çok güzel özetledi ben biraz daha açıklığa kavuşturmak istiyorum. Bir dizi kültür politikasıyla ilgili kavaramlar bizi geldiğimiz noktaya getirmiş bulunuyor. Mesela sanatın seyir sanatına dönüştürülmesi meselesi, sanatın seyir sanatından öncelikli bir yere sahip olduğu kanaatinden hareket edildi. Tanzimat’tan sonra başladı bu tavır, bu gelişme Cumhuriyet’te güçlendi. Tiyatrocular, oyuncular toplumun en önemli insanları, tabii ayak topu oyuncuları onlarla seyredilenler onlardan daha da önemli. Bunlar karşısında insan dışardan seyirci. Zaman zaman gazetelerde tiyatro tenkitleri yazılıyor, resim tenkitleri daha çok yazılıyor, tabii topa şöyle veya böyle vurulduğunun tenkitleri bütün halkımızın esas meselesi.yani topa iyi vurulduysa sanki bütün dünyanın meseleleri çözülecekmiş gibi bir hava toplumda geliştirilmiş bulunuyor. Ama bu ülkede Korhan beyi söylediği gibi şehirlerde yaşayan nüfusun yarıdan fazlası en hafif depremlerde çökebilecek binalarda yaşıyorlar bunun hiç önemi yok. Yahut köylerimiz 150 senedir hiçbir bakım veya hiçbir teknik katkı görmemiş evlerden teşekkül ediliyor bununda hiçbir önemi yok.Doğrusu toplum çok vahim bir şekilde yanlış kültürel yönelişler itilmiş bulunuyor. Yani 55 milyon insana önümüzdeki otuz senede eğer sayın Vehbi Koç’un önerdiği nüfus kontrol halinde olursa şehirlerimizde ev inşa etmek mecburiyetinde kalacağız. Köylerdeki evlerin yarısı boşalsa nüfusun 15 milyonu şehirlere göç ederse şehirlerde de 15 milyon için yeniden ev inşa etmek zorunda kalacağız. Bu toplumun 70 milyon insana ev üretmek demek. Rakam hiç abartılı değil. Takriben 13-14 milyon insan bugün gecekondularda yaşıyor, onların 10 milyonunun evlerinin yenilenmesi, depreme dayanıklı hale getirilmesi veya sağlıklaştırılması söz konusu olsa bu 10 milyon kişiye ev inşa etmek demektir. Ülke nüfusu 90 milyon kişiye ulaşacak ,bugün 60 milyon, 30 milyon kişiye yine şehirlerde ev inşa etmek gerekecek buda 40 milyon kişi demek. 90 milyonluk nüfusu tarımın besleyebilmesi için tarım alanlarından 15 milyon kişiyi şehirlere aktarmak zorundayız ki tarım tekniklerini modernleştirebilelim, makineyi tarım alanlarında kullanmak imkanı doğsun.Bu nüfus hareketinden dolayı da 15 ev düşerse bunun toplamı 55 milyon kişi yapar. Tabii insanların teneffüs edecek havası olmayan yapı gruplarının içerisinde yaşamaya mahkum olduklarını Nişantaşı’nda 1974 yılı Temmuz ayında Hollanda’dan getirilen yeni hava kirliliği ölçme makinelerinin bozulmasıyla ifade ediliyor.Makineler bozuldular, bloke oldular ve çalışmadılar, makinelerin ölçme sınırları tamamen gitmişti Temmuz ayı, Nişantaşı’nın boş olduğu bir mevsim, toplumun en zengin kesiminin çocuklarını yerden 80cm yüksekte pusetlerde yürüttüğü yerde makineler kirliliği ölçemiyordu. Sonra o makineler Ankara’da kullanıldılar ve orada kirliliği ölçtüler. Böyle bir ortamda bunların ıslahı bir kenara Türkiye 55 milyon kişiye ev inşa edecek ve bunun önemi yok. Bu arada Habitat 2 Dünyada yapılacak en büyük teknik meseleler toplantısı, toplantının konusu mesken, çevre. Habitat 2 hazırlayıcıları Birleşmiş Milletlerin yöneticileri üç temel ilkeden hareket ediyorlar.Birisi katılım, insanın çevresinin oluşumuna katılımının şart olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu iki açıdan şart çünkü mikro kozmosluğun bir unsuru olarak kendi yaşadığı yakın çevrenin meselelerini yukardan karar verenlere göre daha iyi biliyor, bu yanılgıları önlemek için, yani toplu konut inşa edip de içerisine gelin oturun siz bunun içinde oturmaya mecbursunuz dediğiniz zaman bu insanların bu haklarını hiç dikkate almıyorsunuz. Asli bir yanlış. İkinci olarak insanlar eğer çevrelerinin oluşumlarına katılırlarsa bu defa bu ülkenin tarihi kültüründen naklederek bir şey söylemek istiyorum; insan kendisini dünyayı hüsnü muhafaza etmek, güzel muhafaza etmek ve güzelleştirmekle ……….yüklendiği zaman bu memleketin on asırlık dininin, inancı şu ki; o zaman insan biçimindeki fizyolojik varlık olmaktan çıkıp yüce varlık haline geliyor. Şöyle ki Allah’ın yarattığı dünyanın muhafazasıyla sorumlu hissediyor kendisini. Ve onu daha da güzelleştirmekle yükümlü sayıyor.Bu şartları yerine getirdiği zamanda asıl başına büyük filozofu Marks Helen’in söylediği gibi; Allah’ın dünyada halifesi yaradılışın en yücesi oluyor. Çünkü her insanın bu yüce güce erişme hakkı varken bu hakkı elinden aldığımız insanlara karşı en ciddi suçu işlemiş oluyoruz. Birinci ilke bu, ikinci ilke ise çevrenin ve oluşumun korunması ve devam edebilir olması.Bu noktada da Birleşmiş Milletler bir meselenin üzerinde yeteri kadar durmuyor ama işaretletiyorlar.Yani buna işaret var. Çevrenin korunması demek yeşillerin ve çevre aşıklarının dile getirdikleri gibi münhasır tabiatın mutlak şekilde korunması değildir. İnsanın dünyada yaptığı ve tabiatı en fazla değiştiren ürünü yapılardır.Tabiat üzerine yerin kabuğu diyenler yere biçim veriyorlar ve hayatın oluşumunu düzenliyorlar. Var olan tabiatla insanın yaptığı arasındaki münasebeti belirliyorlar, insanın tabiatla münasebetini belirliyorlar. Burada bu düzenleme nasıl olmalı ki sürdürülebilir olsun? Bu soruda gündemde. Buna verilebilecek birkaç yanıt var. Hayata saygı duyarak olmalı, bu tabii evrensel tercih, buna benzer birkaç evrensel bu sürdürülebilir olmanın temelinde yatıyor. Bunların bir kısmi üsluba, kültüre ait alanlar ve bu alanlarda gerçek bir evrensel bilgi temeli olmadan yapılacak girişimler başarısız oluyorlar. Mesela o başarısızlığın nedenlerinden birini söyleyeyim; bütüncül bir görüş olmadığı için Türkiye’de ormancılar ,üzerinde hiç ağaç da olamayan yerleri orman alanı işaretlemiş olarak bu orman alanlarıyla ilgili son derece fanatik olarak bu orman alanlarıyla ilgili hiçbir şey yapılamaz diyorlar……… da aynı şeyi söylüyorlar, sahilleri, nehir kenarlarını koruyanlar da aynı şeyleri söylüyorlar.Dünyada şehirleri yoğunlaştırmaktan başka çare kalmıyor, hiç yer kalmıyor. Tek başına yaklaştığı an bu fanatik yaklaşımlar bütüncül bir yerleşme felsefesinin eksikliği son derece büyük tıkanmaların sebepleri oluyor. Ayrıca bu bütüncül yaklaşımların eksikliği şöyle; bir bölgede filan yere falan yere gitmek ihtiyacının tahminlerine göre yol yapılıyor yada bilmem şu gerekiyor diye liman yapılıyor.Ama o bölgede olan olayların bütünlüğünü, münasebetini düzenleyecek bir fikri asır başından beri, Alman coğrafyacılarının meselenin bütünlüğünü ortaya koymasından beri , Pensilvanya Üniversitesi’nin mekan ekonomisinin düşüklüğünü gündeme getirmesinden beri biliniyor. 1950’lerden beri ikinci Dünya harbinden sonra …….sonrada biliniyor. Türkiye’ de bölge planlamayı kurduk, çalıştırdık ancak bölge planlamayı anlatan arkadaşımız bir maliyeci devlet planlama müsteşarına heyecanla anlattığı için maliyeci devlet planlama müsteşarı; bölge planlama bölgeciliktir, bölgecilik de bilmem neciliktir onun için buna son verilmelidir dedi ve bütün bütünlük kurma faaliyetlerimiz yok edildi. Bir limanla ulaşım sisteminin bağlarını ancak insanların iyi niyetleri, iyi niyetli çabaları bin bir engeli aşarak kurabiliyor. Korhan beyin söylediği gibi bu bir ekonomik mesele haline getirildi, para verilirse konut meselesi halledilir. İkinci olarak şehirlerde ki konut meselesine baktığınızda başka meseleyle birlikte, hava kirliliği, trafik sıkışıklığı berberinde geldi. Korunacak bir dünyada, güzellikleri korunacak, güzelleştirilebilecek bir ortamda bu sorumluluğun yükümlüleri isek nasıl hareket etmemiz gerekir? Bunun cevabını araştırmamız gerekiyor. Bir takım insanların tabiatı korumaya önem veriyor fakat bunu geliştirecek temel disiplinin, temel felsefi görüşün üzerinde durmuyor.Ama Türkiye’de yalnız ormanların, yeşilliğin korunması, şehirlerde park alanlarının büyütülmesi diye tarif ediliyor. Tabii tarihe bir parça daha dikkatli baksak eski Anadolu şehirlerinde 100m2’lik bir arsa üzerinde 100m2’lik bir ev inşa edildiğinde o evin zemin katta işgal ettiği yer 45m2 oluyor, üst katta cumbalarıyla 55m2 oluyor ve bu evde üç yatak odası altı kişilik bir aile olursa 55m2’lik bahçe katında kişi başına 8m2 bahçe düşüyor. O evde ev kadını çocuğunu daha ilk günden bahçeye çıkartabiliyor, evin yaşlısı varsa oda sürekli bahçede yaşama imkanına sahip olmuş oluyor. Bugün bunu yok ederek İstanbul’da kişi başına 2,5m2 belki daha da az, otomobili olanlar için 30km’lik yol kat ettikten sonra erişebilecekleri yeşillikler hesaba katılarak var olanlar. Son derece ilerlemiş bir planlama politikası ve planlama yaklaşımı 1960’ta benim yazdığım gibi, o tarihte yazdığım yazıda Türkiye planlamasını yöneten beş kişiyi bir araya koysanız bir haftada bir şey yapamazlar. Onlara teslim edildiği için Türkiye’nin yönetimi, Türkiye bu hale geldi. Onlara niçin teslim edildi? Çünkü onlar toprak spekülasyona hakim olan sınıftalar, politikacılar. Herhangi bir bütünleyici plan söz konusu değil. Burada plan yapmakla, iyi ve kötü plan yapmak arasındaki farka dikkat çekmek isterim.Türkiye’de dünyanın en kötü planlaması bir asırdır bulunuyor. 1943 yılında ilk şehircilik dersine Güzel Sanatlar Akademisinin Mimarlık bölümünde girdiğimizde ……… sınıfa sordu; söyleyin bana Türk Milletini ne aldı. Herkes bir on beş dakika söylenmeye başladı daha sonra gülüşmeler oldu . Anladım bilemeyeceksiniz dedi. Ben söyleyeyim dedi;………….. herkes gülmeye başladı. O da; gülmeyin çok ciddi söylüyorum dedi. Eğer belediyelerin kasalarındaki imar planları tatbik edecek yöneticiler çıkarsa bu memleket birkaç asır belini doğrultamayacaktır dedi. Yapılan planlar yapılan amaçların tam tersine temayülleri toplum içerisinde geliştiriyorlar. Kullandığımız aletlerin doğrudan etkileriyle doğaya etkilerinin ne olacağını hesap etmeyen, imar yönetmeliği var bu yönetmelik maddesi 25 senedir Türkiye’de 1950’den sonra kullanıldı. İyi plan yapacakları toplumun olması gerekiyor. Şimdi bu şehirleşmenin bu spekülatif, ahlak açısından sorun getiren yapısı içerisinde hangi mimar bu işleyişe yardım ediyorsa onun piyasada işi yoktur.Bu spekülatif işleyişin dışında kalmak isteyenler ülkeyi bırakıp gittiler veya ülkede işsiz kaldılar. Türkiye’de böyle olunca, tabii Allah rahmet eylesin Selahattin’in ızdırapla bana söylediği bir cümle var, Turgut bey bütün ömrümde bana şöyle 30-40 tane yan yana ev sipariş etsinler de onun projesini yapayım ben. Ama bütün Türkiye’de gördüğümüz Türkiye’nin en kötü binaları yapıldı. O kötü binalara fazla kat koyanlar müşterilerin seçkin insanlarıydı. Yani iyi mimari yapmanın hiçbir şeyi olmadığı gibi mimarinin tartışması da gündemde yoktu. Çünkü sanat, tiyatro, sinema …… Tabii burada bunların medya tarafından nasıl istismar edildiği de mühim bir şey. Mecmuaların neler yazdıklarını, topluma neler sunduklarını da biliyoruz. Peki Birleşmiş Milletlerin üçüncü ilkesi neydi? Birleşmiş Milletlerin üçüncü ilkesi de şu; adaletli olmak, ahlaki tavır içerisinde olmak. Bu ahlaki tavır şehirlere yerleşen, bugün şehirlerin nüfusunun yarısını teşkil eden ,gelecekte de belki yarısından çok fazlasını teşkil edecek, eğer bugüne kadar devam deden resmi yapı üretimi aynı oranlarda sürerse 30 sene sonra şehir nüfusu 75 milyona eriştiğinde bu nüfusun takriben 40 milyonu gayri meşru şekilde gasp edilmiş yerlerde, toprak üzerinde tamamen bilgisizce, her türlü teknik katkıdan yoksun olarak inşa edilmiş evlerde yaşayacak insanlar olacak.Böyle bir troplumun kazancı ne seviyede olursa olsun, ekonomik geliri ne olursa olsun bu toplumun devam etme şansı olamaz. Eğer kamu konutlarına ait meseleleri düzenlemezsek aynı sorunlar orada da olacak. Bu güne kadar bu insanların konut meselesine eğilip çözüm getirmemiş bir toplumun ahlaki bir tavır içinde olması da mümkün değil. BU konuyu gündeme getirdiğimizde Birleşmiş Milletlerin kongrede tartışacağı meseleler karşısında biz açık sözlü olarak Birleşmiş Milletlerin getirdiği ilkelerin doğruluğunu savunup ülkemizde ki yanlışı düzeltmek mecburiyetindeyiz.bu h em dünyaya karşı ahlaki bir vazifemiz hem de topluma karlı ahlaki bir vazifemizdir. Bu üç temel ilkeden başka Birleşmiş Milletlerin getirdiği iki strateji var. Bu iki strateji bir yerde birleşiyorlar. O strateji şu; Bu kongreye yapılacak hazırlık hükümet organlarının hazırlığı olmamalı, toplumun belirli bir kesiminin de hazırlığı olmamalıdır. Bu meseleler topumun bütün kesimlerine sunulmalı, toplum bu meseleleri düşünmeye sevk edilmeli ve toplumda meydana gelecek düşünce odakları etrafında oluşabilecek konsörsunların düşünceleri temyiz edilerek ülke raporu hazırlanabilir.Tabii ülke raporuyla beraber ülkenin önümüzdeki beş yıllık süre için eylem planları yapılmalı. Bu şekilde hazırlanması gerekiyordu. Maalesef onu da ifade edeyim ki yapılmadı. Tamamen teknokrat yapıyla bu yolda kapalı kaldı. Aynı katılımla ilgili olarak Birleşmiş Milletlerin getirdiği bir diğer ilke de şu; Ülkeler bu alandaki meseleleri çözebilmek için insanların ve halkın elindeki yapma güçlerinin önündeki engelleri kaldırmalıdırlar. Yani insanların ve halkın yapıcı gücünü harekete geçirmelidirler.Bir tarihçe getiriliyor o raporun ön hazırlık metinlerinde. Evvela tek tek evler yapılıyordu, Türkiye’nin ihtiyacının tek tek evlerle karşılanması mümkün mü? Bu büyük bir soru, ne kadar doğru? Onun için yapsak müessesesi değişti, orada da ahlaki bozulmalar oldu, bu aşmak için kooperatifçilik gündeme geldi. Fakat daha sonra kooperatifçilik de ahlaki bozulmalara maruz kaldı. Bu gün toplu konut var.Yani toplu konut idaresinin inşa ettiği apartman blokları, yani Stalin dönemi konut programları. Böyle bir şeyin Türkiye’yi temsil etmesine müsaade edilemez. Buna karşı mutlaka halkımızın, bütün düşünenlerin, bütün politikacıların hep beraber olması lazım. Ben inşa ettiğim katılımlı, gelişime açık, tabiatı koruyan bir projem dolayısıyla uluslar arası bir ödüle sahip olmama rağmen böyle bir ödülde dünyada ve Türkiye’de kimseye verilmemiş olmasına rağmen ben aldım.Bunun ilan edilmesi mümkün, ben şahsım için değil fakat bugün mutlaka tüm ilgililerin onay vermesi lazım. Nasıl olurda İmar İskan Bakanlığını, Çevre bakanlığını yürütmüş bir insan böyle bir olaydan haberdar edilmez. Olacak şey değil hakikaten buna isyan etmek hakkımızdır ve bu yanlışı yaparak Türk milletini, Türk toplumunu dünya üzerinde küçük düşürmeye de kimsenin hakkı yoktur.Şimdi teker teker ev inşa edilerek konut meselesi halledilemezmiş. Japonya’da inşa edilen konutların hepsinin %96’sı teker teker inşa edilmiştir. Bunları Japon kalfalar inşa ediyorlar bunların hepsi birer şaheser. Amerika’da inşa edilen evlerin %95’i bir-iki katlı evler, ve bunu da küçük üreticiler üretiyor. Senede 50 kadar ev üretiyor üreticiler. O senede 50 kadar ev üreten insanlar evin sahibi olacak kişiyle karşı karşıya geliyorlar ve taleplerine göre evi yerleştiriyorlar, planlıyorlar ve üretiyorlar. Tabii 3000-5000 üyesi ola bir kooperatifte bireylerin yanına yaklaşmak ve onların katılımını talep etmek, onlardan yaralanmanın olmayacağı aşikar. Fransa’nın yaptığı gibi senede 20 bin konut inşa eden dev inşaat şirketlerinin de bu sonucu sağlaması imkansız. Hele Türkiye maalesef Fransa’nın peşinden gitmesi sonucunda bu zorluklarla karşı karşıya geldi. Almanya’da da evlerin %84’ü bir-iki katlı evler ve küçük üreticiler tarafından yapılıyor. Nasıl olurda en ufak insana, en fakir kişiye en varlıklı insanın evi düzeninde, kültür kalitesine sahip evi ulaştırabiliriz, bu soruyu cevaplandırmamız gerekli. Bu sorunun cevabı; bir kere bugünkü şehirlerimizi büyütmek ve yoğunlaştırmak yoluyla şehirleşmemizi devam ettirme stratejimizi , politikalarımızı terk etmektir. Birincisi budur. Çünkü orada birisine iki kat, onun yanındakine dört kat, onun yanındakine on dört kat müsaade ettiğiniz zaman on dört kat müsaade ettiğinizin topraktan sağladığı kazancı diğer insanlar da sizden talep ediyorlar. Vermezseniz ölümle tehdit ediyorlar, eğer kabul ederseniz o karı sizinle paylaşmayı öneriyorlar. Bu bütün Türk toplumunun ahlaki çöküntüsünün temelidir. Ticaret alanında meydana gelebilecek gayri ahlaki durum 2 milyon tüccarın 10 milyon aileyi kapsarken bu alanda meydana gelen gayri ahlaki durum toplumun bütün ailelerini etkisi altına aldı. Bugün kendisine ev yaptırmak isteyip de arsasından hareket edip köşe dönmeyi düşünmeyen insanın var olabileceğini, yani kendisine ait kat kaloriferli , duvarları…. Yapılmış müteahhit kârı dahil maliyeti 8700 lira iken o tarihte 12 katlı bir apartmanda 1m2 bir yapının maliyeti 22 bin- 25 bin liraydı. Bu paranın 9 bin lirası iki sene sürecek 12 katlı yapını finansman masrafıydı. Dolayısıyla yapının gerçek maliyeti 13 milyon liraydı. Sermayesi kıt bir ülkede yapı inşa süresini arttırmanın nasıl maliyetler getirdiğini,bu işin idari eylemlerini hesaba katmadılarsa, bu işin idari eylem hakları yok demektir. Geriye kalan 8700-9000 lirayla öteki arasındaki 4000 lira maliyet farkı da 12 katlı binanın depreme dayanabilmesi için çok daha yüksek alt temellere, çok daha pahalı inşaat sistemine, taşıyıcı sisteme sahip olması zaruretinden asansör maliyetinden, yangın merdiveni maliyetinden iki katlı bir evde üst katla alt kat arasında gereken ses, su izolasyonların çok daha ucuz olmasına rağmen, birbirinden ayrı, üst üste yaşayan iki dairenin arasındaki katın çok dahi ciddi izolasyon masrafları gerektirmesinden kaynaklanıyor. Gelişmiş ülkelere benzemek amacıyla gökdelen yapıyoruz. Türkiye bu evleri bir-iki katlı yaptığı zaman ekonomik ….icaplarını yapmak zorunda. İstanbul’da bugün kişi başına kaybedilen zaman 2.5 saat. Bir insanın bir saatinin yalnız 50 bin lira değerli olduğunu düşünürseniz, kişi başına günde kaybedilen değer 100 bin lira, günde on milyon insanın kaybettiği değer 1 trilyon lira, 300 günde kaybedilen üretim potansiyelinin karşılığı 300 trilyon lira olur. İstanbul’da bugün insanların cebinden trafik için çıkan para 280 trilyon lira iken 20 milyonluk fark metropolünde yalnız 68 trilyon var. Çünkü 20 milyonluk fark metropolünde nüfusun 12 milyon kişisi evlerinden işlerine yürüyerek yada bisikletle gidiyor. Çünkü Frankfurt metropolü İstanbul gibi değil, bir tane 1 milyonluk şehir, altı tane 500-600 bin kişilik şehir, on iki tane 300 bin kişilik şehir geriside 150 binden küçük şehirlerden oluşmakta. Türkiye’de bu şehirlerin büyümesine son vermek lazım. Bu Büyükşehirlerin çevrelerindeki kıymetli tarım topraklarının yok edilmemesi için bu mecburidir. Bu şehirlerin yüksek harcamalarının sona erdirilmesi için bu gereklidir. Dolayısıyla Türkiye yeni şehirler politikaları uygulamalıdır ve insanları popülasyona sevk etmeyecek bir-iki katı evlerden oluşan mahallelerin bütünleşmesi sağlanmalı. Şehir merkezinde meydana gelebilecek spekülasyon ise şehrin bütününden doğan …. Varlığının ele geçirilmesi çabası olduğuna göre şehrin merkez tesisleri, çarşısı, pazarı da kamuya aittir. Yada oralarda meydana gelen alışverişin üzerinden Amerikan belediyelerinin aldığı gibi %8-9 desteklerinde vergiler aldığınız takdirde o vergiler imkanları kamuya aktarma imkanı sağlayacak bu da şehirlerimizin alt yapı hizmetlerini, kültür hizmetlerini artıracak. Tabii bu noktada çok önemli bir şey var. …. Dizaynı evimizin tasarımından kat kat kalitelidir. Fakat sözüne ettiğim şekilde bir-iki katlı evler söz konusu olduğunda Osmanlı döneminde, Amerika’da veya Japonya’da olduğu gibi bu evlerin gerek taşıyıcı sistemi ve asli yapısı, gerek ince yapısı sanayici tarafından önceden üretilmiş fakat seçkin bir mimar kadrosu tarafından bölgelere göre geliştirilmiş standartlara göre sanayiciler tarafından üretildiği takdirde tamamen endüstrileşmiş ve tamamen kalitesi teminat altında unsurlardan evler meydana getirilmiş. Bu konuda Uzak Doğu ve Osmanlı dönemi standartlaşmanın ……….sını önleyecek bilgilere sahiptir.Standartlaşma ile ……. laşma oluşmamaktadır.Şehirleşmenin yapısında merkezi iradenin çizdiği katı değişmez çizgilerle şehrin bir süreç olduğunu göz önüne alarak bir başka mikro kozmos realitesi topoğrafyanın varlığı dikkate alınarak meydana getirilecek tehlikeleri, sağlayacağı ….. çok büyük ölçüde evinin yerini, komşu münasebetini düzenlerken, evinin programını hazırlarken ev sahibi olacak insanların küçük üreticilere bunları inşa ettirdikleri takdirde sanayi ürünü olan elemanların bir araya getirilmesi yolunda Türkiye 30 sene içerisinde tekrar bir cennet inşa edebilecektir yada cehennem de inşa edebilir. Böyle bir modeli tartışmamız icap ediyor. Ekonomik, sosyal, kültürel açıdan sağlayacağı faydalarla böyle bir modelin doğrusu Stalin programından farklı yapısı olacağı kanaatindeyim. Bunu savunuyorum. Polat Sökmen: Ben olayı üç grup üzerinde oturan bir tema olarak algıladım. Bir tanesi planlama, bir tanesi konut sorunu bir de konjoktüer bir olay olarak Habitat olayı var bizde. Bu üçünün birbiriyle ilişkilendirilmesi, ilişkilendirilerek yorumlanması olarak tanımlanabilir kabaca. Bu üçü arasında planlama tabii öncelikli, çünkü çok üst bir kurum. Neden? Çünkü toplumun bütün olaylarını bütün sektörlerini etkileyen bir müdahale olayı planlama. Yani doğrudan kendi müdahale alanı içinde olmasa da örneğin mekan planlamasında olduğu gibi, dolaylı sonuçları bütün toplumun diğer alanlarını etkiliyor. O bakımdan bütün dünyada da bu böyle algılandı ve planlamanın pratiğinde bu sonuçlar yaşandığı için dolayısıyla planlamanın bir aydınlanma ürünü olarak Batı toplumlarında uygulanmasına bu güne kadar devam eden son derece zengin bir tartışma gelişmiştir. Yani pratik ve bu yan yana gelişmiştir ve birbirini besleyerek gelişmiştir. Bu bağlamda denebilir ki planlamanın bugün vardığı tarihsel noktanın arkasında Batıdaki bütün düşünce akımlarını hepsini bulabilirsiniz, hepsinin tartışılmışlığı vardır, hepsinin etkisi vardır.Bu zenginlikte bir tabloyu yine de özetlemek gerekiyor. Böyle bir tablonun içinde bir takım şeyleri uygulamak gerekir o zaman. Böyle bir düşünsel serüven içinde yapılan tartışmalarda bakıyorsunuz, tabii Batının Liberal toplum geleneği içinde bunun altını çiziyorum bu çok önemli, yani nasıl bir toplum içinde bu tartışmaların yaratıldığı çok önemli, çünkü o toplum modeli bir takım toplumsal örgütlenme ilkeleri ortaya koyuyor. Bunun üzerinde temellenen bir toplumun içeriği içinde bu tartışmalar yapılıyor. Dolayısıyla tabii o kendi varlığının dayandığı temellere ters düşemez. Onlar içinde toplumun devamlılığı tartışmaları var. Şimdi bakıyorsunuz bir-iki ana tema ön plana çıkıyor. Bir tanesi, planlama bağlamında, toplum yararı kişi yararı, bunlar hep ikilemler öbürü kontrol-özgürlük, diğeri etkinlik-katılım, bir diğeri çatışma-uzlaşma, bir diğeri bütün bunların yansıdığı bir yerde yapılar ve aktörler yani bu yapılar içinde yer alan eylem koyan, tavır koyan onların belirlediği sınırlar içinde eylemleri bu yapıları değiştiren bireyler, aktif öğeler. Şimdi planlamanı giderek vardığı bir çizgi var. Toplumun gelişmesine bir müdahale aracı olarak planlamanın etkin olabilmesi için kendisini amaçladığı hedef koyduğu şeyleri gerçekleştirebilmesi için temel bir gerçek giderek ön plana çıkıyor bunun bilincine varıldı. O da sosyo-politik yapılarla tarihten gelen bir zaman kesiminde bir toplumun yaşadığı sosyo-politik yapılarla belirli bir fizibilite içinde olmak zorunda. Yani onlarla belli bir tutarlılık içinde olmak zorunda, onların olanaklı kıldığı koşullar içinde etkinlik sağlayabilecek türden eylemleri amaçlamak durumunda.Yani başka bir deyişle belli bir tarih kesiminde belli bir toplumda var olan örneğin siyasal, ekonomik, sosyal yapılara ters düşen karaların uygulanabilirliğinin olmadığı gibi, çok kabaca özetlersek, var olan yapılarla böyle bir tutarlılık koşulu var. İşte niye bunun bu kadar çok üzerinde duruluyor? Çünkü planlamanın varlık nedeni eylemde başarı sağlamak. Yani yalnız söylem, yalnız düşünce ve tartışma düzleminde kaldığı sürece planlama kendi varlık nedenini gerçekleştirememiş oluyor. Çünkü dediğim gibi planlama müdahale aracı olarak varlığını koruyor. Dolayısıyla pratikte, eylemde başarı sağlamak zorunda. pek çoğumuzun sandığının tersine de Batıda planlamanın tarihi aslında büyük bir başarısızlıklar silsilesi tarihi. Onun içindir ki sürekli olarak acaba planlama bu başarısızlıklar çizgisini nasıl aşar arayışı var planlamanın tarihinde. Bu sosyo-politik yapılarla fizil olma temel gerçeği sonucunda; peki bu yapılar nasıl bir genel içinde ortaya çıkıyor deyince işte Batının Liberal demokratik toplumunda iki temel mega yapı olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bunlardan birisi Pazar ekonomisi, diğeri çoğulcu demokrasi. Burada kişisel bir parantez açmak istiyorum benim kişisel yorumum. Batıda pek çok ekonomist ve siyasetçi Pazar ekonomisinin olmazsa olmaz koşulu olarak çoğulcu demokrasiyi ileri sürüyorlar. Oysa bunun tam tersine, Batıdaki gelişmiş olan kapitalist ekonomi gösteriyor ki bütün gelişmiş ülkelerde çoğulcu demokrasi belli bir birikime iliştikten ve belli bir dağıtımın birtakım güvenlik mekanizmaları, sivil toplum mekanizmaları oluştuktan sonra çoğulcu demokrasi uygulanabilir.Yani Pazar ekonomisinin işleyişinin bir ön koşulu olarak hiçbir zaman ortaya çıkmıyor. Bunu özellikle açıyorum çünkü bizim gibi gelişen toplumlar açısından bu çok önemli bir sonuç. Şimdi çoğulcu toplumu öncelikle ele alırsak çoğulcu toplumun temel bir gerçeği var bu da yarışan ,çatışan çıkarlar gerçeğidir. Yani toplum çıkarları birbiriyle yarışan ve çatışan birçok kesimden oluşuyor. Buna bağlı olarak planlama açısından hemen sonuca geçelim. Toplum çok merkezli kararlar alarak, yani bunu siz tepeden tek bir karar merciinden örgütleyemiyorsunuz, kontrol halinde tutamıyorsunuz. Çünkü aksi halde çoğulcu demokrasinin yapısına ters bir tavrı ortaya çıkıyor. Bunun içindir ki belli bir otorite taslama durumunda olan bütün planlamalar yaklaşımlarına böyle bir toplumun çeşitli kesimlerinden bu toplum yararı, kişi yararı tartışmasını kontrol, özgürlük tartışmasını vs. gündeme getiren çok önemli çıkışlar oluyor. Ve planlama bu otoriter çizgisini terk etmek zorunda kalıyor. O zaman bu gelişmeler için de şöyle bir soru ortaya çıkıyor; çok merkezli bir karar çevresinde acaba kamu politikaları nasıl uygulanabilir? BU planlamanın temel sorunu. Çok merkezli karar çevresinde, özellikle Pazar ekonomisinde,bütün savunduğu ve gereksinme duyduğu özgürlüklerle işlediği bir ortamda ve dolayısıyla bütün firmaların, kişilerin, grupların kendi çıkarlarına uygun kararlar aldığı bununda anayasayla garanti altına alındığı bir ortamda bir de toplumun genel yararı var, bu bir takım kamu politikaları gerektiriyor acaba bunları nasıl uygulayacaksınız. Bu aradaki uzlaşmayı nasıl sağlayacaksınız? Bu bir soru ve henüz cevaplanmış değil hala devam ediyor. Planlamanın temel sorularından biri, buna da her zaman, her ülkede bir takım cevaplar veriliyor. Bir diğer konu da giderek ön plana çıkan; Kapitalizmin genel gelişmesi içinde böyle bir sistemin, yani birikime ve bu birikimi sağlayacak sermaye döngüsüne dayanan böyle bir sistemin kaçınılmaz olarak eşitsizlik doğurması gibi bir durum var. Yni daima her şey, yalnız sermaye değil, teknoloji, bilgi vs. hep kutuplaşıyor toplumda. Tabii devlet devreye giriyor bu kutuplaşmayı yumuşatıcı kararlar alıyor, daha başka sistemin işlemesi için kararlar alıyor.Ama böyle bir eğilim var sistemin temelinden gelen. Bunun sonucunda da farklı kademelerde kutuplaşmalar ortaya çıkıyor. Kentsel kademede, ulusal kademede, uluslararası kademelerde ortaya çıkıyor. Ve bütün müdahalelere rağmen çağımızın en büyük gerçeği bu kutuplaşmalardır. Eğer kentler bazında ele alırsak bu ne oluyor? Bu yapıları giderek ve hızla heterojenleşen bir kent oluyor.Yani entegrasyonunu hızla yitiren bir kent oluyor. O zaman böyle bir kentte, artık özellikle 1970’lerden buyana kentsel politikaların en temel amaçlarından bir acaba bu heterojenleşmeyi aşan bir kentleşme süreci nasıl planlanabilir ve yeni bir kent kimliği yani entegrasyonunu tekrar asgari ölçüde kazanan yeni bir kent kimliği nasıl oluşturulabilir. Tabii burada belirtmek isterim kastedilen yalnızca maddi boyuttaki bir heterojenleşme değil kültürel boyutu da özellikle çok önemli bir süreç. Bir diğer husus ta çoğulcu toplumun yarışmacı ortamı çok belirgin bir niteliği olarak ön plana çıkıyor, bu yarışma gittikçe keskinleşiyor, gittikçe hızlanıyor. Çünkü teknolojinin, haberleşmenin vs. gelişmesine bağlı olarak değişim gittikçe hızlanıyor toplumda. Sonuç olarak yarışmanın gittikçe keskinleştiği bir çevrede bu yarışmayı kazanmak çok büyük bir sorun, kazanmayı planlamak çok önemli bir sorun oluyor. Bu yarışma içinde kazanmayı sağlayacak stratejileri geliştirmek çok önemli temel bir sorun. Ve kentler bugün özellikle belli bütünleşmelerin sağlandığı dünya parçaları içinde ,Avrupa Birliği gibi, bize en yakın süreç olarak onu alayım doğrusu en iyi bildiğim süreç de o. Örneğin orada bugün kentler arası yarış, kentlerin en temel sorunlarından biri. Bu yarışta başarılı olmak, öne çıkmak gibi sorunları var. O zaman kentler arası yarışta özellikle yerel yönetimlerin hangi stratejileri geliştirmeleri gerektiği kent planlamasının yine en temel sorunlarından. Bakıyorsunuz bazı kentler kazanıyor, bazıları kaybediyor bu kaybetme veya kazanmada konum, tarihten gelen konum veya mekansal konum, coğrafi konum vs. çeşitli tür konumlar etkili olduğu gibi uygulanan stratejiler de önemli. İşte bu stratejilere bağlı olarak planlamanın da girişimci bir planlama olması gerekiyor yalnız kısıtlayıcı, kontrol edici, yasaklayıcı değil girişimci planlama, strateji koyan planlama, yarışma kazandırıcı sonuçlar verecek durumda bir planlama olması bugün bütün Avrupa kentlerinde öne çıkmış durumda. Peki bunu nasıl sağlıyorlar? Burada planlamanın giderek bilincine vardığı temel bir gerçek var. Böyle bir yarışmacı ortamda sonucu daima var olan bir takım güçler belirliyor. Bu güçler matrisi içinde etkinlik sağlayabilmek için güçler arasında koalisyonlar gözleniyor. BU bağlamda özellikle kentler ölçeğinde bakıyorsunuz Avrupa’da çok çarpıcı bir koalisyon yapma çalışmaları var. O da çoğulcu ve Pazar ekonomisine dayanan toplumun bu iki mega yapısı arasında yani kamu sektörüyle, özel sektör arasında büyük bir uzlaşma ve güç birliği arayışı var. Bu güç birliğinde başarıyı sağlamak beraberinde planlamada da büyük bir başarı getiriyor. Tabii böyle bir koalisyon, biz bunu kendi atölye çalışmalarımız çerçevesinde çok irdeledik, yani gibi bir ülkede ne derece mümkün, ne derece değil çünkü bunu bir takım sosyo- politik koşulları var, yani bunun için önce Avrupa’da olduğu gibi yerel yönetimlerin belli bir güce, saygınlığa, bir rasyonel işleyişe sahip olmaları gerekiyor.Güçlü olan taraf semayı kontrol eden özel sektör karşısında değer vereceği bir muhatap bulsun. Türkiye’de büyük ölçüde bunu görmüyorsunuz. Bir yerel yönetim dengesizliğinden dolayı, tarihimizden gelen müthiş bir merkezi yönetim ağırlığından dolayı sermaye doğrudan merkezi yönetimle koalisyon kuruyor, yerel yönetimi atlıyor. Çünkü yerel yönetimin kentin gelişmesinde etkinliği yok. Başta parası yok, böyle bir ortakla siz işbirliği kurar mısınız? Bu koalisyona giderek üçüncü bir sektör, çok önemli bir taraf katılıyor. Giderek ikisinden de daha fazla söz edilmeye başlanan bir sivil toplumlar sektörü üçüncü sektör kar amacı tutmayan bir sektör. Üçüncü sektörün katılımı daha çok katılım mekanizmaları kanalıyla oluyor. Kabaca özetlemek gerekirse kamu ve özel sektörün koalisyonu çerçevesinde ortaya çıkıyor üçüncü sektörün koalisyonda yer alması bu girişime katılımcı iştirakler şeklinde meydana çıkıyor. Tabii bu gelişmenin çeşitli aşamalarında olabiliyor, doğrudan doğruya girişim aşamasında ad olabiliyor. Ama daha çok girişime bağlı uygulamalar aşamasında bu katılım çok geniş çerçevede işliyor. Bu gün hakikaten Avrupa’da ve İngiltere’de planlamanın son 15 yılını özetlemek gerekirse en ön plana çıkan iki faktör var. Bir tanesi kararların gittikçe ki bütün ülkelerde bu hiyerarşik planlama var, böyle bir hiyerarşide en alt kademeye yani yerel kademeye gittikçe daha fazla karar yetkisinin verilmesi, ikincisi de katılım mekanizmalarının gittikçe yaygınlaştırılması. O kadar toplumsal gelişmenin gerçeğinden gelen karşı konulmaz bir şey ki katılımcı olması demokrasinin, bu ülkelerin hepsi İngiltere hariç tabii bütün Avrupa ülkeleri aslında Napolyon kodlarına dayanan anayasayla hareket ediyor hala büyük ölçüde. Bu anayasanın koyduğu bir plan yapma sınırları biçimi var bu da büyük ölçüde kalifiye edilmiş bir plan biçimi. Yani İngiltere’de olduğu gibi sürekli olarak aktörlerin performansına bağlı ucu açık bir pazarlık olayı gibi göremiyorsunuz planlamayı. Çünkü anayasaya göre plan bir yasa gibi kabul edilir. Yani Türkiye’de olduğu gibi. O zaman baştan dondurulmuş, kalifiye edilmiş bir kurum ortaya çıkıyor. Böyle bir kurum içinde planın uygulanması sırasında bir katılım mekanizmasını, yani her an kararları bilse nasıl uygulayacaksınız. Burada siyasal kültür böyle bir koalisyonun yani bu üç sektör arasındaki koalisyonun yapılıp uygulanabilmesinde çok temel faktör olarak ortaya çıkıyor siyasal kültür. Bugün planlananların en çok tartışılan konusu siyasal kültürdür. Korhan Gümüş: Gerçekten planlama anlayışı da aktörlerin yönlerini belirleyecek devlet ve toplumun rollerini belirleyecek yeni bir sözleşmeye ihtiyaç yaratıyor. Rıfat Akbulut: Ben bir şehir plancısıyım Mimar değilim. Dolayısıyla konunun mimari yönlerini kavramam benden beklenemez. Biz şehir plancıları sistematik olmakla övünürüz. Ben bu konuda planlama ve konut diye iki alt başlık görüyorum. Bunlardan önce planlamaya daha sonra konut bölümüne değinmek istiyorum. Planlamanın çeşitli tanımları yapıldı benden önceki konuşmalarda. Kent planlamasının üç temel özelliği var. Birincisi, bir modernizasyon projesidir, yani modern kent planlaması dediğimiz, mekan organizasyonu değil kent planlaması dediğimiz zaman aşağı yukarı endüstri devrimiyle başlamış olan bir modernizasyon projesidir kendi içinde. Dolayısıyla da rasyonel olma akılcı olma iddiası taşır. Buradan hareketle insanın içinde yaşadığı doğal çevresini, yaşadığı fiziki mekanı ve geleceğini kontrol etme, yönlendirebilme iddiası. Şöyle bir benzetme yaparsak planlama akılcı olma iddiası temelinde insanın doğal çevresini insanın bir uzantısı olarak görür. Geleneksel toplumlarda insan doğal çevrenin, fizik mekanının bir uzantısı olarak algılanırken planlama doğal çevreyi, fizik mekanını insanın bir uzantısı olarak görür. Yani bu değeri matematiksel olarak ifade etmek gerekseydi modern kent planlamasına göre insan fizik mekanını içeren bir küme olurdu. Yine özellikle kent planlamasının gelişmekte olan ülkelerde daha çok belirgin olan bir özelliği vardır veya bu kent planlamasına gelişmekte olan toplumlarda verilen değerdir. Bir ulusal burjuvazi yaratma projesidir. Bunu söylerken şunu da ifade etmek gerekiyor; planlana üzerinde düşünen bu konuda düşünce üreten kuramcıların tümü bu görüşte hem fikir değillerdir. Bu benim benimsediğim bir görüş. Gerçekten gelişmekte olan ülkelerde ve toplumlarda kent planlamasının çok önemli bir ulusal burjuvazi yaratma projesi olduğuna inanıyorum. Türkiye’de de aşağı yukarı kent planlamasından söz edebildiğimiz yaklaşık 150-200 yıllık bir süre içinde bugününün başından beri oldukça çok vurgulandığını ve ön plana çıkarıldığını görürüz. Buradan giderek şunu da söyleyebiliriz; neden böyle bir iddia taşır? Çünkü planlama yoluyla güçlü bir orta sınıf yaratma, bir orta sınıfın üzerine, yani iyi vatandaş, sorumlu vatandaşlardan oluşan güçlü bir orta sınıf yaratma ve bunun üzerinde de etkin bir devlet mekanizması oluşturabilme amacına kent planlaması oldukça faydalı bir araç oluşturur. Ve üçüncü bir özellik olarak kent planlaması toplumda yaratılan artı değerin bölüşüldüğü bir araçtır.Nasıl bölüşülür? Rant dağıtırsınız plan yoluyla, yani yapılaşma haklarını düzenlersiniz o yapılaşma haklarının da piyasada bir değişim değeri vardır, dolayısıyla bir değer yaratmış ve onu bölüştürmüş olursunuz bu birincisi ve Türkiye’de planlama denilince en çok ön plana çıkan özelliklerden biri budur ve hep bu ağırlıklı olarak Türkiye’de vurgulanır. İnsanlar da plan denilince bu yöne önem verirler. İkincisi ise; yatırım ve hizmetlerin organize edildiği ve mekan üzerinde dağıtıldığı, yönlendirildiği bir araçtır. Bu tespitin sınırları içinde kent planlamasına daha başka değerlerde yüklenebilir. Özellikle 20. yy’ın son çeyreği içinde bu çevreci hareketler, demokratik kaygılar gibi etkilerle özellikle gelişmiş ülkelerden başlayarak planlamaya üç yeni değer daha yüklenmeye başlanmıştır. Bunların da Birleşmiş Milletler metinlerinde de yer aldığını görüyoruz. Katılım, sürdürebilirlik, eşitlikçilik bu üç değer. Türkiye’de kent planlamasının özellikle ikinci Dünya savaşından sonraki 50 yıllık serüveninde en çok öne çıkarılan özelliğinin; mülklerin, gayri menkullerin yapılaşma haklarının düzenlenmesi olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu saptamayı yaptıktan sonra bu kent planlamasının hangi özelliğine tekabül ediyor? Bölüşüm özelliğine, yani toplumda yaratılan artı değerin bölüşüm özelliğine tekabül ettiğini görüyoruz. Ve tabii bunun sonucu olarak da planlamanın aslında kendisine yüklenen bu akılcılık, rasyonellik iddiasından da Türkiye’deki pratiğin özelliklerinden uzaklaştığını görüyoruz. Ve giderek Türkiye’de kent planlaması yaratılan artı değerin bölüşüldüğü bir mekanizma haline dönüşüyor. Benim inandığım spekülatif düşünceleri anlatmak istiyorum. Türkiye’de kent planlamasının ağırlıklı olarak spekülatif bir hareket niteliği kazandığını söyledik. Peki bu neden böyle? Gelişmekte olan bir ülkeyiz, gelişmekte olan ülkelerde en fazla para sıkıntısı çekilir. Yapmanız gereken bir çok şey vardır ama yapamazsınız çünkü paranız sınırlıdır. Dolayısıyla ne yapmanı gerekir? Bir takım suni mekanizmalar yaratmanız gerekir. Yani gerçekte var olmayan bir şeyi yaratmanız gerekir varmış gibi. Son zamanlarda çok sık söz ediliyor ‘sanal gerçeklik’ bir bilişim terminolojisi, işte var olmayan bir dünyanın yapay vasıtalarla sanki varmış gibi, ama sadece görsel olarak yaratılması. Bu açıdan sanki kentlerimizi sanal gerçeklik için yaşıyormuşuz gibi geliyor bana. Dolayısıyla böyle bir sanal değer yaratılıyor. İnsanlar çoğunlukla yoksul ve haklı solarak çok şey bekliyorlar. İyi bir yaşam seviyesine sahip olmak istiyorlar, refah istiyorlar. Ancak bunları yapmak için gerekli olan imkan ne o insanlarda ne devlette ne de başka mekanizmalarda yok. Peki ne yapmanız gerekiyor? Bir mekanizma yaratıyorsunuz plan , imar planı diye. Ben diyorsunuz sizin ihtiyacınız olan hizmetleri size sağlayamıyorum, size iyi bir yaşam standardı sağlayamıyorum ancak bana ulaşmak için gerekli olan bir araç veriyorum size. Ne yapıyorum? Bu plan yoluyla sizin sahip olduğunuz mülklere ben yapılaşma hakları veriyorum. Dolayısıyla sizin cebinize para koymuyorum ama bir anlamda elinize bir çek veriyorum. Gerçi o çekin o an için karşılığı yok ama olabilir. Dolayısıyla bu Türkiye’de bir anlamda …… tacirliğine dönüşüyor.Özellikle toplumun en alt gelir grubunda yer alan insanlar için çok daha büyük önem taşıyor. Yine insanlar kırsal kesimlerden kentlere göçüyorlar. İş bekelntileri var iş bulamıyorsunuz veya bulsanız bile bunlar son derece düşük ücretli, düşük standartlara sahip işler. Yani sürekliliği olmayan işler. Eğitim hizmeti istiyorlar sağlayamıyorsunuz, sağlık hizmeti istiyorlar sağlayamıyorsunuz, daha iyi bir yaşam istiyorlar onu da veremiyorsunuz peki ne verebiliyorsunuz? Ben size bunların hiç birini sağlayamıyorum diyorsunuz ama size bir çek veriyorum, ola ki bir gün bankada bu çekin bir karşılığı olur. O an için yok ama bir umudu var. Bu insanların kent topraklarını işgal etmelerine göz yumuyoruz, göz yumuluyor. Bununla da bitmiyor. Ben sana hiçbir şey sağlayamıyorum ama kentte bir toprak veriyorum, bir mülk veriyorum, bir mülk sahibisin, belki karnın doymuyor ama mülk sahibisin diyorsunuz. Ondan sonra daha bitmedi bir süre bununla idare te bu seni tutmadığı zaman ben sana bir çek daha vereceğim, burası için bir imar planı hazırlayacağım o imar planıyla , o an için kullanamayacaksın ama daha sonra ola ki bir gün bankada bir karşılığı olursa bir değerin daha olacak elinde diyorsunuz. Nedir? İmar hakkı vereceğim sana ola ki o imar hakkını bir gün kullanırsın, cebin para görür köşeyi dönersin. Dolayısıyla Türkiye’de bu kent planlamasının bölüşüm yoluyla böyle bir sanal oyun yaratılıp bir taşla birkaç kuş vuruluyor. Bu nedenle bununla da planlamanın başka bir işlevi getirilmiştir bu da toplumsal sürekliliğin sağlanmasıdır, çünkü bu planlamanın çok önemli özelliklerinden birisidir. Bölüşüm yoluyla toplumsal sürekliliğin sağlanması, toplumda meydana gelecek kaosun önlenmesi, toplumdaki iş bölümünün devamının sağlanması, dolayısıyla bunlarda yerine getirilmiş oluyor. Ben aslında Türkiye’deki kent planlamasının yarattığı bütün bu anlamsızlıklara katılmakla birlikte, bu planlama pratiğinden ve bunun sonucu olarak içinde yaşadığımız kentlerden muzdarip değiliz. Bu nedenle bu özelliklerini görmeden geçemiyorum. Bu olmasaydı, bütün bunlar yapılmasaydı ne olurdu? Aslında bu sorunu çözmek değil geciktirmek. Sorunun çözümünü başka bahara ertelemek. Ama o an için geçici çözümler buluyorsunuz, bu artık şeye benziyor; bağımlılıkları olan bir insan düşünün, siz bu insanın sorunlarını çözmüyorsunuz, onu bağımlılıklarından kurtarmıyorsunuz. Mesela uyuşturucu bağımlısı olan bir insan gibi, onu tedavi temek yerine onun acılarını, sıkıntılarını giderecek dozlarda sürekli uyuşturucu veriyorsunuz. Yani her ne bağımlılığı varsa ona o maddeden veriyorsunuz. Dolayısıyla o an için sorunlarını gideriyorsunuz, çözmüyorsunuz. Bu arada bağımlılık her seferinde daha da fazla ilerliyor.Her seferinde o kişinin rahatsızlığını gidermek için kullanılan dozun miktarı daha da artıyor. Ve en sonunda o kişiyi kaybediyorsunuz. Bu nedenle kent planlamasının Türkiye’deki özelliğini bağımlılığı olan bir insanın bağımlı olduğu maddeyle ilişkisine benzetirim. Sonuçta öyle bir noktaya geliyor ki biz de o noktaya süratle yaklaşıyoruz. Bunların sonunda ya çok büyük bir kaos olacak ya da yine kaos olacak. Yani mevcut toplumlar çökecek veya radikal çözümler getirmek zorunda kalacağız. Burada bir şeye değinmek istiyorum, benim öğrencilik zamanımda şöyle bir inanç vardı hocalarımızda ve dolayısıyla bizde öyle inanıyorduk, çok uzun zaman değil 1980’lerin başında gecekondu bir sorunsa ki öyle kabul ediliyordu, gecekondu bir sorundur. Bu nedenle biz bu insanlar için planlar hazırlayıp yeni yapılaşma hakları verirsek, mülklerine daha fazla inşaat hakkı verirsek, bu insanlar bir anda belli bir kapital sahibi, sermaye sahibi olacaklar ve dolayısıyla bu sorunlarını çözmek için maddi imkanlara sahip olacaklar, yaşam standartları yükselecek. Bir örnek vermek istiyorum, geçen yıl Esenler’de bir otogar hizmete açıldı. O otogar henüz şantiye halindeyken biz görmeye gitmiştik. Otogarın hemen yanında eski gecekondu bozması birkaç katlı apartmanlar var. Peronlara giren yollardan bir tanesi hemen yanındaki apartmanın o kadar yakınındaydı ki otobüs dönerken dikiz aynası apartmanın balkonunu sıyırarak geçiyordu. Böyle bir şeyi gözünüzün önünde canlandırın, evinizin balkonunda oturmuşsunuz çay içiyorsunuz ve önünüzden 40-50 cm ‘den otobüsün dikiz aynası geçiyor ve bu sürekli olan bir şey. Doğrusu ben orada yaşayan insanların bu şartlardan elde ettiklerini göz önünde bulundurarak çok da fazla şikayetçi olmadıklarını düşünüyorum. Böyle düşünmemi sağlayan bir başka örnek daha var bunu da Korhan bey daha iyi bilirler, birkaç yıl önce Kadıköy’de bir bölge için imar ıslah planı yapılıyor ve çok yüksek, o bölgedeki donatıları sağlayamayacak kadar yüksek, bir nüfus yoğunluğuna sebep olacak yapılaşma hakları veriliyor. Bir mimarlar odası temsilcisi, sanırım Yücel Bey’in döneminde olabilir bu, böyle bir yapılaşma hakkında ve planla ilgili brifing veriliyor mahalle sakinlerine, bu tür bir yapılaşma hakkında sonuçta eğitim, sağlık, yeşil alan gibi donatılar sağlanmasında sorunlar çıkaracağını ve bu sorunların sağlanamayacağını söylüyor. İnsanlar bu tür hizmetler ve donatılar yerine, kendilerine bu yapılaşma haklarının verilmesini tercih ediyorlar. Yani bence sonuçta ortaya çıkan durum son derece bilinçli bir tercih. Plan yapan teknokratlar açısından da bilinçli bir tercih, siyasi ve dari karar vericiler açısından da bilinçli bir tercih, son kullanıcılar açısından da bilinçli bir tercih. Yani herkes son derece hemfikir ve işbirliği, konsensus içinde böyledir, sonucu istedi ve bilerek, isteyerek de bu sonucu hazırladı. Tabii tehlike nerede yatıyor? Hep anlatırlar Türkiye’deki gecekondu ve göç sosyolojisiyle ilgilenen sosyologlar, bilim adamları bunu çok önemle vurgulamışlardır; Türkiye’de gecekondularda yaşayan insanlar diğer gelişmekte olan ülkelerdeki gecekondularda yaşayan insanlara nazaran içlerinde bir iyimserlik taşırlar bu hep vurgulanmıştır, belirtilmiştir. Türkiye’de gecekondu mahallelerinin halkları hep bu iyimserliği yansıtır ve hep bir gün kendi yaşam standartlarının yükseleceği ve toplumun geri kalan daha üst gelir gruplarıyla entegre olacakları, onlarla bütünleşecekleri ve sınıf atlayacakları inancı hep hakimdir. Bu ilk dönem gecekondu araştırmalarında vurgulanmış bir gerçektir. Fakat özellikle son on yılda imar-ıslah planlarının yapılıp uygulamaya konulması ve gecekondu mahallelerin birer gün görmez sıkışık sokakları, donatısız mekanları, böyle yoğun bir apartmanlaşmaya sahip olmasından sonra bir şey ortaya çıktı kentlerin bu kesimleri hiçbir planlı ve imarlı olarak tanımlanan kısımlarıyla bütünleşemeyecekler. Ve her zaman için bu bölgeler artık tescilli birer yoksulluk ve sefalet mahallesi olarak kalacaklar. Yani kentin geri kalanını, özellikle de bu globalleşme süreci içinde, dünyaya açılma, dünyayla entegre olma, işbirliğine girme gibi yani kavramlardan ve süreçlerden bahsedilirken kentin kaçak yapılaşmış ve daha sonra yasallaştırılmış kesimleri hiçbir zaman kentin geri kalanıyla entegre olmayacaklar ve dediğim gibi hep birer tescilli yoksulluk ve sefalet mahalleleri olarak kalacaklar ve orada yaşayan insanlarda mevcut durumlarıyla hiçbir zaman sınıf atlayamayacaklar. N: Bu konu zor ve uzun bir konu. Buradan çıkan sonuç çok enteresandı. Bu örgütlenmenin kültürel örgütlenme, kültürel kalkınma boyutunda, planlamanın kesinlikle dikkate alınması gerektiği gibi bir değerlendirme yaptı. Çünkü planlamacıların, mimarların, mühendislerin hiç dikkat etmediği bir alandı kültürel alan. Ve sonuç olarak da sanırım Rıfat beyin söylediği gibi herkesin işbirliği içindeyken bu sonucun alındığı konusu kesin bir yargı olarak konulacak bir şey bence. Gerçekten kentlerin bugünkü planlamalarından şikayet etmeyelim. Bütün Türkiye için söyleyebileceğimiz bir şey bu. Herkesin işbirliği içinde bu hale getirdiği bir sonuçtur. Yani tek başına kimse bundan sorumlu değildir.Herkes bilerek, isteyerek bu sonuca vardı ve bu planlama gerek konut boyutunda, gerekse kent planlaması boyutunda olsun kültürel ve sosyal bilimlerle ilişkiler kuramadığı için İmar İskan Bakanlığında korunamadı. Planlama sadece balkonun birkaç cm öne çıkması, sokakların 25cm olması, bodrumunda şu kadar yüksek olması , garaj olarak düşünülmesi ve tasarlanması yasal ama hiçbir zaman böyle olmamasını gerektirdiği için bunlar oldu. X:Kötü plancılar, iyi plancılar için nasıl ilk hesapta iyi para, kötü para ilişkisi gündemdeyse bunu biz çok iyi biliyoruz. Kimlerin bölge planlamasını imkansızlaştırdıklarını , hangi mekanizmaları işleterek bunu başardıklarını bir fiil olarak yaşadık bu kötü paranın iyi parayı kovması hadisesinde. Yalnız bir noktaya geldik ki hepimiz bunda mutabıkız. Bugüne kadar devam ederse bu felakettir. Bu cehenneme dahil olduk. Buradan nasıl çıkarız? Buradaki bir teşhiste de aydınlatma ihtiyacı oldu. Evet gecekonducular evvela ev yaptılar. Ev yapmakta toplumun sunduğu imkanları kullanmaktı. Ama masum bir fırsat kullanmaktı.Bu masum bir ailesini barındırma iradesiydi. Şehirde çocuğunu okutabilme imkanını, hastasını şehirde tedavi ettirtebilme imkanına erişmekti ama bu alanda takip edilen politikalar, değil bugün 1974-75’te Dünya Bankası çalışmaları sırasında gecekonduların maliyet unsurlarını incelediğimizde 60 bin liraya mal olan gecekondunun 20-25 bin lirası toprak eşkıyasına, devlet arazisini gasp edip dağıtana, bir miktarı gece çalışan işçilere fazla para ödemeye, bir miktarı senet karşılığı malzeme veren nalbura tefecilik karşılığı ödeniyor. Bu 60 bin liranın yalnız 25 bin lirası binaya intikal ediyordu. Bu işleyiş üzerinde parazit olarak yaşayan mekanizmalara ve gruplara gidiyordu. Bugün çok katlı binaları inşa edenlerde 1975’tekinden çok daha fazla bu ortamı istismar ediyorlar. Esasında başlangıcında kesin olarak bir insani meselenin çözümlenmesine müsemma söz konusuyken , hatta o tarihlerde ona müsemma etmemek hakimken bu ilke daha sonra politik kadroların oy temin etmek için bu alanda paylaşma imkanı tahsis etmeleri haline geldi. Burada neden böyle olduğuna başka bir alternatif olmadı. Hemen şunu söyleyeyim ; Türkiye’den kat kat fakir bir ülke olan Pakistan’da gecekondu oranı Türkiye’den kat kat az, %10’u kadar. Yine toplum kendisine ev inşa etmek isteyenlere imkan veriyor.Esnek bir model. Nerede bir sanayi oluşacaksa onun çevresinde yer veriliyor. İstanbul’a nüfus çok geliyor diye ağlayıp duruyoruz. Sanayi Bakanlığı İstanbul’da organize sanayi bölgeleri kuruyor. Bir Japon grubu Honda için Bütün Türkiye genelinde araştırma yapıyor ve İstanbul’da bir otomobil fabrikası kurmanın en karlı iş olduğunu ortaya koyuyor. Nasıl karlı bir iş oluyor? Türk hükümetinin genel politikaları sonucunda. Politikaların yanlışlığı sonucunda bunların doğrudan kontrol politikaları olması gerekmez. Dolaylı kontrol politikaları olabilir, vergi politikaları olabilir. Bunların yanlışlığı sonucunda İstanbul en uygun yer olarak ortaya çıkıyor. Yani Adapazarı’nda kurulan fabrika tarım alanının 3 km ötesinde kurulması için devletin katkısı olacak. Orada 80 bin-100 bin kişilik bir şehir tarım alanları tahrip edilmeden yerleşebilirdi. KADIN-KENTLEŞME. N: Böylesine sorumluluk uyandırıcı ve zor bir günde geldiğiniz için gerçekten size çok teşekkür ediyoruz. Fakat ben sosyal komitenin yöneticisi olaraktan bu panellerin hazırlayan kişi olaraktan sizin kadar şanslı değilim ne yazık ki. Organize ettiğim feministler, çok sayıda feministler, son dakikalarda mazeret bildirip bugün gelemeyeceklerini söyledikleri için birkaç tanesi katılamıyorlar. Onların yerine daha fazla soru sorabileceksiniz, daha fazla katılım sağlayabileceğiz. Sorunlarınızı anlatabilirsiniz, karşılıklı tartışma zamanını daha uzun tutarız.belki daha verimli ve yaratıcı bir çalışma yaparız. Şu anda burada bulunan sayın Dr. Ali Bayramoğlu, kendisi sosyolog, yönetici olarak gelmişti ama birden bire kendisini konuşmacı olarak buldu ve bir açılış konuşması yapacak. Sn. Prof. Tankut Şenyapılı ise Ankara’dan geldi. Sn. Şenyapılı gecekondu bölgelerini, gecekondulaşan kadın, gecekondu bölgelerinde yaşayan kadın üzerine tezleri ve çalışmaları var. Kendisi bu konuda çok önemli çalışmalar yapmış bir editörümüz. O nedenle kendisinden daha fazla yararlanabileceğiz. Çok fazla sosyal olmayan yada gündeme gelmeyen konularda onun bilgilerinden yararlanma fırsatımız daha fazla olacak. Böylece bizim için iyi işin tarafını görerek konuşmamızı açıyorum. Kentleşme ve kadın konusunda ilk toparlayıcı bilgiyi vermek , genel birkaç söz söylemesi için sözü Sn. Dr. Ali Bayramoğlu’na veriyorum. AB: Zannediyorum ki bugün bu panelin konusunu daha çok Tansu hocanın yapacağı konuşma belirleyecek. Yani konuştuğumuza göre Tansu hanım daha çok gecekondularda yaşayan kadınların kent emek pazarı içerisindeki statüleri üzerine araştırmalar yapan bir araştırmacı, zannediyorum ki daha çok bu tarafa yoğunlaşacak tartışmalarımız. Şimdi tabii ben kendimi daha çok zor durumda buldum. Ben ne kadın konularından çok fazla uzman olarak anlarım ne de bir kent sosyologuyum. Fakat genel olarak bir şeyler söylemem gerekiyor anladığım kadarıyla, onun için birkaç şey söylemeye çalışacağım. Daha çok bireysel, yani kendi adıma söyleyeyim Kent ve kadın adlı iki başlık yan yana geldiği zaman bana çok net olarak toplumsal değişme dediğimiz, toplumsal dinamizm dediğimiz şeyin iki tane temel prömiyesinden söz ediliyormuş gibi geliyor. Hakikaten bir yandan da baktığımız zaman bugün metropoller yada kentler gerek kurmuş oldukları büyük İletişim ağlarıyla gerek değişik toplumsal kesimler arasındaki farklılıkları toplayan çok yönlü refleksi geliştirmeleriyle, bu hem kültürel değerler açısından,hem toplumsal ilişkiler açısından, hem emek faktör hareketliliği açısından az çok bu şekilde karşımıza çıkıyor. Daha doğrusu metropol dediğimiz şeyin az çok toplumsal değişme dinamiğini belirleyen değerlerin üretildiği mekan olarak görürsek hakikaten bugün metropoller, özellikle İstanbul, bu anlamda belli bir yerde. Şimdi kadın zannediyorum 1970’lerden sonra özellikle kadın hareketlriyle beraber en önemli sosyal, siyasal aktörlerden bir tanesi olarak metropollerde karşımıza çıkıyor. Siyasal ve sosyal aktörleşme demek kadın açısından, kadınların ait oldukları o toplumsal grubun kadınlar tarafından tanımlanması son derece net taleplerle bu grubun ortaya çıkması, onun ötesinde karşısında bulundukları diğer aktörlerle girdikleri ilişkilerde, yani çatışma ilişkilerinde, diğer aktörleri hızlı bir şekilde değiştirme kabiliyetine sahip olmaları. Bir çok araştırmaya baktığımız zaman kadınlarla ilgili az çok gördüğümüz temel husus şudur; bugün Türkiye’deki temel değerlerin değişmesinde aileye yönelik, kadın- erkek ilişkilerine yönelik, kadına yönelik değerlerin değişmesinde kadın-erkek ilişkisindeki çatışmanın erkeği de aynı zamanda belli bir değişim sürecine sokması az çok bizlerin geçmiş 20 yılımızı, tabii bu gecekondu mahalleleri açısından söylemiyorum, yani genel olarak söylüyorum az çok bizim 20 yılımızı belirleyen son derece önemli bir süreç. Eğer bugün Türkiye’de ciddi bir toplumsal değişme varsa, zihniyetler ve değerler düzeyinde toplumsal düzelme varsa zannediyorum bu konuda araştırma yapan bütün sosyologların vardığı netice şudur: bu değişmenin temel prömiyesi kadın olarak ortaya çıkmıştır. Yani kadının erkekle girmiş olduğu çatışma ilişkisi aynı zamanda erkeği de değiştirme ilişkisi olarak karşımıza çıkmıştır. Verdiğim en ilginç örneklerden bir tanesi biliyorsunuz Nilüfer Göle’nin “Modern Mahrem” adılı kitabında, Kitabı okuduğunuz zaman sosyoloji çevrelerinde kimilerinin çok eleştirdiği tezlere sahip ama şöyle genel açıdan baktığınız zaman Göle’nin orada söylemiş olduğu temel faktörlerden bir tanesi şudur; İslam modernizmle karşı karşıya geldiği andan itibaren modernizmle İslam arasında karşılıklı bir etkileşim oluşuyor. Dolayısıyla modernizm dediğimiz şey değişirken aynı zamanda İslam dediğimiz şey de yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Şimdi Nilüfer Göle kitabında birazcık daha bu enterasyonun, karşılıklı etkileşimin iç yapısına girdiği zaman çok daha net bir şey söylemeye başlıyor bize: İslam içerisindeki değişmenin ayrı bir piyonu da kadındır. Yani kadının dorudan doğruya modernizasyon kazandığı sahalarda İslamcı kadından söz ediyorum. Yol göstermeye başlaması, belirli taleplerle varlığını, yani doğrudan doğruya eylemini ön plana çıkarmaya başlaması onun aynı zamanda İslami cemaat içerisinde kendi kesimlerinde erkekle de bir çatışma içerisine girmesini devreye sokuyor ki, Nilüfer Göle’nin tezlerinden çıkan sonuç az çok İslam içerisinde de yani İslami modernizasyon sahasıyla etkileyişiminde bile belirleyici aktör olarak kadının ön plana çıkmasıdır. Sonuç olarak baktığımız zaman belki kadın kavramı sosyolojik olarak çok …. kavram değil. Çünkü Karadeniz’deki kadınla İstanbul’daki kadın, gecekonduda oturan kadınla, öğrenci bir kadın arasındaki ortak noktaları bulmak, buradan hareketle sağlıklı sosyolojik analizler yapmak çok mümkün olmayabilir. Fakat ana hatlarıyla baktığımız zaman en azından metropol düzeyinde bi

Urfa’dan bir ses

Ekim 9 2006Yorum Yok Kategori: Kadın

Urfalı bir genç erkek gerçekleri görüyor ve yazıyor. Diğerleri de görsün bütün umudumuz.İşte akıl,cesaret ve erkeklik budur.

slm lar üstad urfa da kadın olmak başlıklı yazınızı okudum. bende urfalıyım benim sölemek istediğim bazı şeyler var 15 yaşında töre için kız evlendiriliyo suç değil de sinemeya girmesi namusuzlukmu oluyo? bu millet neleri namus biliyo erkek kendi yapıbca ben erkeğim diyo bayan yapınca namusuzluk oluyoo öldürmek oyun gibi gelmişş burdakilerinee size yaşadığım bir olay dan bahsetmek istedim az bizim bir arkadaşın kız kardeşi sevdiği erkekle evlen mek istedi ama vermediler bir kez daha istendi yine vermediler aradan 3 ay gibi bir zaman geçti kız kaçtı evlendi sevdiği ile akşam baktım ki arkadaş beni arıyo hayırdır dedim gelebilirmisin birşeyler anlatacam neyse gittim anlattı işte yahu duydunmu murat ın kız kardeşi o…. çıktı kaçmış ben biliyodum böle huyları vardı bakışından belli idi vs gibi bir sürü cahilce konuşmaa yok ben olsam 2 sinide öldürrüm dedi aradan 10 dakika geçmedi kızın abisi geldi yerlerini öğrenecem öldürecem bizim namusumuza leke geldi….. baktım ki oda aynı kafaa ilginç olan bir şey var dikkatle üstüne basa basa söledim. dedim ki murat sende eşini kaçırmıştın kız seni seviyodu istedin vermediler sende kaçırdın demi evet dedi. peki kız kardeşinde sevdiği ile kaçtı demi evet dedi.peki kardeşini istediler vermediniz değilmi dedim yine evet dedi.dedim senin hanımın sana kaçarken o… luk muydu yaptığı dedim o nasıl sözz öldürrüm adamı ben erkeğim kız kardeşim nasıl kaçar yani kendi yapınca erkek te kız yapınca namusuzluk oluyoo. ya bayan arkadaşlarla çarşıda bile yürüyemez olduk herşeyi namus sayacaklar nerde ise.. üstad sence ne yapmalı bu millete namus diye cana kıyılırmı hiç?_ slm üstad buralarda ne yapılmalı? ilkin eski kafaları aşiretçilik anlayışını töreyi kaldırmak gerekir ki bu da çok zor bence? gençlerimize okullarda çağdaş yaşam şartlarının anlatılması eğitiminin daha iyi sağlanması kız çocuklarını okula yönlndirme ki kendi haklarını savuna blsinler cahil yaşamdan kurtulsunlar yani ya nasıl anlatsam bir gencin kız arkadaşıyla oturp muhabbet etmesi veya herhangi bir bilgi alış verişinde bulunması namus olarak kavranmamasını akıllara yerleştirmek lazım. bazen o kadar uğraşıyom anlat anlat boşş hatta utanmasalar döverlerr bilee geçen bir amca ile konuşurken işte anlattım yahu şimdi kızın yolda biri ile konuşurken görsen sorgusuz sualsiz vururmusun? dedi ki yav ben namusum için yaşarım anında öldürrüm saçma dedim amca ya sen genç sin çocuksun anlamazsınn sizin gibiler yüzünden kıyamet kopacak vs…. yani hiç bir şey değil de yeni yetişen gençlerimizi bu anlayıştan kurtarmalıyız en azından doğuda ne bileyim ya seçmeli derslerde yani müzik yerine veya beden eğitimi gibi derslerin yanı sıra 2 saat lik kültürel sosyal yaşam anlatılsa körermiş düşüncelerden kurtarılmaya çalışılsa fayda sağlar diye düşünüyomm? slm ve sevgi ile byby

Öğrencilerimiz

Eylül 20 2006Yorum Yok Kategori: Kadın

MEB’dan şikayeti olan bir veli anlatıyor:

Sayın Nevval SEVİNDİ; (Milli eğitim Bakanlığı ve ilgili bürokratlara gönderdiğim maili ilginizi esirgemiyeceğinizi düşünerek anne olarak size de gönderiyorum .Teşekkürler.) Oğlum Ali YÜKSEL 2004-2005 yılında OKS sınavına girdi. Ailece maddi ve manevi her türlü sıkıntıya girerek çocuğumuzu destekledik. Sınav sonucunda Oğlum YUNUS EMRE ANADOLU LİSESİ (İZMİR) ‘ni kazandı. Sınav kazanması bizde büyük bir sevinç yarattı. Ancak bu sevincin bu yıl kabusa döneceği hiç bir zaman aklımıza gelmemişti. Bir yıl hazırlık okuyup 3 yılda lise öğrenimini görecekti. Bu arada Bakanlığın uygulaması ile Lise eğitimi 4 yıla çıktı ve bizim arkamızdan aynı müfredata göre eğitim verecek sınıf kalmadı . Oğlum hazırlık sınıfını geçti ancak Lise 1. sınıfta kaldı. Okul Müdürlüğün çağrısı üzerine gittiğim de sınıfta kalan bu çocuklara uygulamanın Milli Eğitim Bakanlığının B.08.0.06M.0.09.01.01.532 sayı 07/09/2006 tarihli 7 maddeden oluşan genelgesine göre bir seçim yapmamız istenmiştir. Söz konusu genelgeyi okuduğum zaman her şeyin belirsizlik içinde olduğunu gördüm ve bizlerden bu belirsizlik içinden 3 seçenekli bir seçim yapmamız gerektiği bildirilmiştir. Genelgeye göre ; 1-) Eski sisteme göre (3 yıllık eğitimde) devam etmesini tercih edersek (Bu seçeneği 12.09.2006 tarihi itibarile kabul etmiş bulunuyorum) İzmirde hangi semtteki, hangi okulda okuyacağını bilmeksizin tamamen sınıfta kalan öğrencilerden oluşan (4 yıllık eğitime geçilmesininden sonra alttan yeni sınıflar oluşmadığından) bir nevi tecrit sınıfında okuyacağını kabul ederek bir eğitim yılına başlamış olacağız. Ayrıca bir yıl sonrada alan seçimlerini yaptığımız düşünüldüğünde daha farklı bir semtte ve farklı bir okul olacağıda büyük bir ihtimaldir. Çok az sayıda öğrenci ( İzmir ili sınırı içinde hazırlık okuyan Anadolu Liseleri içinde Almanca okuyup benzer durumda sınıfta kalan öğrenci sayısı toplamı 10 kişidir.) için 3 senelik yeni ve özel bir eğitim dönemi öngörülmektedir. Ancak ders kitapları nasıl düzenlenecek ve nasıl temin edilecek belirsizdir. Bu olumsuzluklara ilaveten eğitimde destek veren dershanelere gidip sorduğumuzda derslerin farklı olması nedeni ile şu anki sınıflara kabul etmelerinin mümkün olmadığını ve ayrıca bir sınıf açmalarının ne bu yıl ne de bir sonraki yıl söz konusu olamayacağını bildirmişlerdir. Sonuçta ise Üniversite sınavına girecekleri yılda da ilk defa 4 Yıllık Liseler mezun verip Üniversite sınav sistemi bunun üzerine kurulacağı düşünüldüğünde benim oğlum ve benzer durumdaki az sayıdaki çocuklarımızın üniversiteye girme şansını neredeyse yok edip onları şimdiden böyle bir geleceğe mahkum edilmesi eğitimde eşitlik prensibine aykırıdır. 2-) Seçeneklerden 2. si olan 4 Yılık lise Eğitimini tercih etseydik Oğlumun 2 Yılı boşa geçmiş olacak kendinden yaşça küçük çocuklarla okuyup 20 YAŞINDA Liseden den mezun olacak, çocukta bırakacağı olumsuz etkileri bir yana veli olarak bizlerin maddi ve manevi yıpranmamız çok ağır olacaktı. 3-) Seçeneklerden açık lisede okuması (okula gitmeden dışardan sınavlara girerek) ise bizim için seçenek bile değildi. Şüphesiz Milli Eğitim Bakanlığımızın beklide farklı bir açıdan görerek çıkardığı bu genelge ile yaşandığında sonuçları bakımından çocuklarımızın ve ailelerin çok ağır bir bedel ödemelerini getirmektedir. Bu kadar ağır bedeli hak etmediğimizi düşünüyoruz. ERGENLİK DÖNEMİNDEKİ çocuklarımızın yaptıkları hatalar “sınıfta kalmak bir hata olmamakla birlikte’ sistemde değişiklik yapılırken tam geçiş dönemine denk gelen 1 yıla neden olabilecek sınıfta kalmanın cezası 2 yıla çıkmakta sonuçları itibarı ile ise tüm hayatlarına ve geleceklerine mal edilmektedir. Böyle bir olumsuzluk ve belirsizlik taşıyan genelgenin uygulanması durumunda tek suçları Milli Eğitim Bakanlığının Eğitimde sistem değişikliği yaptığı bir döneme denk gelen bir yılda okumalarından kaynaklanan kayıp bir gençlik oluşacağı bir gerçektir. Oysaki Mili Eğitim Bakanlığının en önemli görevlerinden biri tek bir kişi bile olsa bu gençleri kazanmak olmalıdır. Hazırlık sınıfı okuyan öğrencilere uygulanan yönetmelik gereği 10. ve 11. sınıflar da uygulandığı şekilde 9. sınıflarda da sınıfta kalma durumunun sorumlu olarak dersten geçme şeklinde uygulanması hem çocuklarımız hem veliler hem de sağlıklı bir yeni nesil acısından en faydalı çözüm olacaktır. Okulların açılmasına kısa bir süre kalmış iken mağduriyetimizin acilen giderilmesi hususunu arz ederim. Fatma YÜKSEL

Syria

Mayıs 9 2006Yorum Yok Kategori: Kadın

Syria and Women The very noble posture of the young, elegantly beautiful Syrian first lady, Asma al-Assad, at the breakfast meeting reminded me of Nizar Kabbani’s words.

Kabbani, studying at Damascus University, asks, “Is it the Syrian woman who gives her beauty to Syria, or is it Syria that gives her an inner beauty, nobility and femininity?” As Asma al-Assad was born and raised in London, she is often asked just how much she has integrated into Syrian culture. The first lady said while she was living in London she went to Syria every summer and never found Syria or its culture strange. She described herself as embodying British-Western culture. She emphasized they have also started in Syria the kind of revolution developing countries are currently experiencing. She was mostly impressed by the fashion show she watched in Istanbul, and said that the striking synthesis of the traditional and modern in the fashion world could be applied to real life. She firmly believed the traditional and modern will unite. “Turkey is a very good model for us,” Mrs. Assad said, stressing that Turkey with its synthesis is a role model for the region. The greatest obstacles facing women living in freedom and independently are the customs and traditions, she stated in perfect English. I understood from the conversation that the traditions cannot be overcome overnight, the “Majalla” or Ottoman civil code, exists, and there is no right to divorce. Syria does not only lead Turkey by 10.4 percent in the number of women present in Parliament, it also overwhelmingly leads Turkey in women involvement in local politics. However, the woman is identified with her family not as an individual. The concepts of family and honor are binding for women in Arab culture. Though Mrs. Assad said, “We keep asking for more, and we want more progress,” it is obvious that the women involved in social and political events are all from the upper class. No woman from the middle or lower class can easily break through the invisible barriers. It is known that there were no civil society organizations (CSOs) until three years ago in Syria, where there is tight state control. Mrs. Assad, who heads the first civil society organization that was established by the state, is also the head of the “independent” CSOs, most of them established under state control. Mrs. Assad, the first first lady to drive a car in Damascus, is very brave and strong. Her first CSO is FIRDOS, an organization that gives support to rural women. As a matter of fact, being strong and self-confident are the strongest legs of her viewpoint on life. That was her emphasis when she said, “I am a strong and self-confident woman.” I asked her “Are you free?” as she said, “A self-confident woman is independent.” “Apart from my responsibilities, I have a normal life and I live in freedom in this area.” She talked about the importance of relations with Turkey, and said people keep a close eye on the leaders’ deeds. The word “feminism” in questions asked on feminism, headscarf and honor killings made her laugh slightly. I think this reaction stemmed from the conceptual structure of feminism in the East. Mrs. Assad tried to explain that there is individualism and an individual behind feminism, but the fact that Syrian culture is based on the family embraces the cultural structure with a different understanding. I listened to her without forgetting the 100 cases of honor killings that appeared in newspapers in 2000-2003. As I was listening to the first lady, I thought about the very colorful and diverse ethnic structure of Syria, where 30 percent of the population are Nusayris. The woman’s role as a mother, sister, wife and aunt is important, not her individual rights and demands. 396 of the 767 business women in Syria are entrepreneurs who have established their own business. The newly established SYEA is the first association founded by young entrepreneurs. In other words, this is the first step in economic development; a person who broke the taboo on violence against women. Last year, she started a project under the auspices of the United Nations Development Fund for Women. When she said, “Syrian women are eager and ambitious,” she made a realistic point, in my opinion. “Women are in secondary positions in the society, and the customs and traditions crush them under the mask of religion. Religion is a very private and individual matter,” she insisted. “What is essential is the Holy Qur’an, not practical religion, and we must look at this,” Mrs. Assad said, adding that she also believed in the importance of reaching a consensus with religious scholars. Hence, they have launched an educational project to make religious scholars work for the betterment of women. This is very important, in my opinion, to get women involved through persuasion and education — not by excluding them… “The 20th century was that of men, and the 21st century will be that of women,” she said as she was shaking hands with the participants. I believe a woman’s hand should reach out to the Middle East. May 3, 2006

Aynadaki Kadınlar

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Kadın

KADINLAR CESUR GİRİŞİMCİ Dünyanın yeni desteklemeye başladığı KOBİ’ler Türk geleneğinde var olan bir örgütlenme biçimi. KOBİ’ler dinamik ve özgürleştirici. Türkiye’nin kalbi olan KOBİ’ler ticarette %97 gibi bir oran. %3 kredilerin tamamını alan “büyükler” ve KOBİ’ler kendi yağıyla kavrulanlar.

Kadınlar ise küçük ve orta boy işletmeci olarak çok başarılı girişimciler. Üstelik hiç kredi kullanamayan ve bir çok sorunla boğuşan kadınlar inatla üretiyor. Sadece üreticilikle kalmıyor “Manisa’nın Örekli köyünün halı kooperatifini işleten kadınlar gibi pazarlama da yapıyor. Örekli köyü kadınları erkekler yönetimde başarısız olunca işi ele almışlar ve Amerika’da show-room açacak kadar ilerlemişler. Kooperatif başkanı Cennet hanım sekiz dokuz kez Amerika’ya gitmiş halıları pazarlamaya. Babalarının işlerini devam ettiren kadınlar da az değil, Trabzonda manifatura, kumaş işinden tutun Afyon Sandıklı’da mezar taşı yapan kadına kadar bir çok girişimci kadın erkek farkı gözetmeden her işte başarılı oluyor. Fabrikalarda genellikle kadın işçiler tercih ediliyor, çünkü onlar şirketlerine bağlı, vefalı ve çalışkan işçiler. Çalışan kadınların sosyal ve kültürel değerleri değişiyor, gelişiyor. Fabrikalar sadece bir iş yeri değil ayni zamanda bir sosyal alan onlar için. Davranış biçimlerini etkileyen bu alanda sosyalleşiyorlar.”* Para kazanmanın mutluluğunu tadan kadın bundan vazgeçmek istemiyor. kazandığı parayı çocuklarının daha iyi eğitimi için harcıyor. Ailenin mutluluğu için harcıyor. Kentlerde ev tarzı yemek ve yöresel mutfaklar sunan kadınlar arttı. Kadınlar canını dişine takıp ticaretin her türlü meşakkatine katlanıyor. Ev mantısı, börekleri , kekler, kurabiyeler kadınlar kentlerde çok tutuldu. Şimdi sokak köftecisinden pazarda kendi ürününü satana kadar her türlü hizmet sunuluyor. Kadınların yaşama sevincini boğan kadını eve hapseden bakışı kadınlar üreterek ve kazanarak yıkıyor. Kadın enerjisi ülkenin hizmetinde yeniden varoluyor böylece. Çünkü Türkiye’nin diğer yarısı kadın. Kadınları örgütleyen çalışmalar da çok başarılı bu alanda. İstanbul’da Ümraniye Kadın Merkezi, Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı , Valiliklerin kurduğu kadın dayanışma dernekleri ya da projeleri. yöresel el dokuma ve baskı atölyeleri yeni iş alanı açmış kadınlara, genç kızlara. Geleneğin taşıyıcısı olan kadın geleneksel tüm sanatların ve işlerin sürdürülmesini sağlıyor. Kadınlar giderek daha çok cesaretleniyor. Ekonomiye kadın işgücünü ve yaratıcılığını daha fazla katabilirsek kalkınmada başarı sağlayacağımız kesin. Ancak önümüzdeki yerel seçimlerde de görüldüğü gibi yine kadın aday yok ortalarda. Şikayet eden liderler “kadınlar istemiyor,korkuyor” diyorlar. Oysa ben ve arkadaşlarım Ka-Der(Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği)i kurduğumuzda her yandan kadınlar aday olmak için akmıştı adeta. Neden bu kadınlar partilerde istekli görünmüyor?Bence birincisi partilerin isteksizliği, ikincisi ayak oyunlarıyla korkutulmaları, üçüncüsü halim selim kadınlar aday olsun başımız derde girmesin ve muhalefet olmasın diyen anlayışın sonucu seçilen kimliklerin yetersizliği. Tuttuğunu koparan ve eğitimli, satatüsü olan kadından liderler korkuyor. Bunun sonucu kadınlar istekli değil diye rivayet yayıyorlar. Bu asla gerçeği yansıtmıyor. Bize Anadolu’nun kasabalarından bile istekli kadın aday yağmıştı, eminim onlar parti merkezlerine de koştu. Ancak yüz bulamadılar. Erkek adaylardan ve erkek muhabbetinden onlara sıra gelmedi. Kadınlarına ekonomide ve siyasette yer vermeyen bir ülke AB’ye giremez. Daha önemlisi çağdaş ligde oynayamaz. Uluslararası alan artık yaratıcı ve cesur yöneticilerin, kadın erkek farkı gözetmedikleri bir lig. *Girişimci Amazonlar , Alfa Yayınları NEVVAL SEVİNDİ

Ayhan Aydan

Ekim 4 2005Yorum Yok Kategori: Kadın

Sadece sevdim’ dedi 17 Eylül, Menderes’in asıldığı tarih. Kırılan insanları düşündüm. Herkes Yassıada olaylarında sanık durumdaki Adnan Menderes’i aşağılarken sadece bir kadın karşı çıktı ve onurlu bir duruşla “ben onu sevdim” dedi. İzmirli bu cesur kadın Çeşme’nin sert rüzgarını seven, bugün 80 yaşını geçmiş Ayhan Aydan. Ilıca’daki denize yakın çok sevdiği evinde, sesi şiir gibi, insanın içine işleyen, yumuşak, duygulu, operada sesin rengi dedikleri bir ayrıcalığı olan sopranoydu Aydan Ayhan.

Alınganlık diye bir kurum vardır ülkemizde. Hırsız muhasebeci rolü, sahtekâr kapıcı filmi yapamazsınız. Hepsi ayaklanır. Meslek erbabının tamamı “harika” insanlardır! Bu, doktor, diş hekimi ya da başka meslekler için de geçerli. Bu nedenle iyi ile kötü devamlı aynı sepette olduğundan topluma iyi örnekleri sunamazsınız. Kötü rol modeller aradan sırıtır durur. Alınganlık sadece ahmaklık değil, aynı zamanda dinimizce yasaklanmış en büyük günahlardan. Müslümanlığı cuma namazı ve Ramazan orucuna indirgeyen şekilcilik yüzünden bu bilgilere sahip olmayanların alınganlığı daha korkunç. Cahilin küstahlığı elbette acımasız. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” diye boşuna buyurmamışlar. Alınganlık “ben ne kadar büyük nefse sahibim, kim nefsime laf edebilir” demektir. Neyle övünüyorsun? “Üç günden fazla dargın duran mümin değildir.” der Peygamberimiz. En büyük günah yalanla birlikte gönül kırmaktır. Sizinle yüz yüze konuşma cesareti olamayan bakarsınız patronunuza anlatmış derdini. Tek taraflı dinlemek ne demek? Diğer tarafı kırmak ve gerçeği gizlemek demektir. 17 Eylül, Menderes’in asıldığı tarih. Kırılan insanları düşündüm. Herkes Yassıada olaylarında sanık durumdaki Adnan Menderes’i aşağılarken sadece bir kadın karşı çıktı ve onurlu bir duruşla “ben onu sevdim” dedi. İzmirli bu cesur kadın Çeşme’nin sert rüzgarını seven, bugün 80 yaşını geçmiş Ayhan Aydan. Ilıca’daki denize yakın çok sevdiği evinde, sesi şiir gibi, insanın içine işleyen, yumuşak, duygulu, operada sesin rengi dedikleri bir ayrıcalığı olan sopranoydu Aydan Ayhan. Hapishane yılları sonrası astım krizleri yakasını bırakmayan Aydan teyze zarif ve çok zeki şimdi de. Av. Talat Asal bir kitap yazmış, Tunç Başaran filmi çekecekmiş; filmin adı Başvekil olacakmış. Ayhan Aydan’ı Hülya Avşar oynayacakmış diyorlar. Adnan Menderes’in hayatı bu. Peki, hani Ayhan Aydan’ın hayatı? Biri de “o”nu yazmalı. Adnan Menderes aşkı yüzünden hayatı mahvolan Ayhan Aydan. Hapis, baskı, işkence, astım krizleri, biricik oğlunun çektikleri, ölümü, mesleğini yapamayışı, inzivaya çekilişi… Berin Menderes bir Evliyazadedir, İzmirlidir. Asil bir kadındır, asla Ayhan Aydan için tek bir kötü söz etmemiştir! Çünkü onu bir metres, figüran olarak hiç görmemiştir. Yassıada’daki savunması onu tarihe yürekli bir kadın diye yazdı. Demokrasi tarihine, magazin yerine tarihe! İşte Türk demokrasi tarihini incelerken unutmamamız ve unutturmamamız gereken bir isim daha var! O bir kadın! 1960 ihtilalinin o bulanık, sisli puslu, korkunç günlerinde, kimsenin ileriyi göremediği, DP’lileri tanımamaya çalıştığı, yollarını değiştirdiği, üç maymunu oynadığı, hele Adnan Menderes’ten vebalı gibi kaçtığı günlerde.. Yassıada’da, bu güzel kadına, fiziksel, psikolojik çeşitli baskılar uygulanmış, A. Menderes ‘aleyhine ifade’ vermesi istenmiştir. İşte onu tarihe geçiren direnmesi ve şu ifadesidir: – Hayır! – İstediğim dışında bir şey olmadı, baskı değil, nüfuz.. değil ‘sadece aşk’ vardı. Evet, sevdim… demiştir Ayhan Aydan. Adı gibi erkek kadın çıkmıştır ve söylenenlerden hiç alınmamıştır. Çünkü ne yaptığını bilen bir insandır. Dava tutanaklarından tam olarak ifadesi görülebilir. Aleyhine tek bir kelime, ifade vermemiştir! İleriki yıllarını Çeşme, Alaçatı ve Ilıca’da inziva hayatına çekilerek geçirmiştir. Büyük paralar ve tekliflere rağmen, tıpkı Latife Hanım gibi hiçbir zaman konuşmamış, röportaj vermemiş, popülizmden kaçmış, anılarını ve acılarını salt dostlarıyla paylaşmıştır. Ömrü boyunca para, çıkar, rütbe peşinden koşmayacak kadar güzel bir insandır, kadındır. Boşandıktan sonraki büyük aşkı Adnan Menderes ‘idam’ edilmiştir, kendi yargılanmıştır. Biricik oğlu Aydan Alnar’ı, Ankara Fen Lisesi mezunu, akıllı, dünya güzeli çocuğunu elim bir kazada Londra’da kaybetmiştir. İntiharı denemiştir. Başaramamıştır. Direnmiştir… Bu kadar üzüntüye rağmen, ağır astım hastasıdır, hâlâ ayaktadır, halen Çeşme’de yaşamaktadır. Onu yaşarken hatırlayalım… Alınganlık göstermeden. 02.10.2005 Merhaba. Güzel bir yemeğin tadı ,uzun kalır damaklarda. Baharatları tam kıvamında,ne eksik nede fazla. “Bugün yeni bir gün” Bütünü görerek yazılmış bir yazı. Kısa, fakat eksik değil.Öz. Ruhen ve aklen doydum. Ziyade olsun,ellerine sağlık. Teşekkürler. Saygılar… Merhabalar pek çok yazýnýzý severek okuyorum,fakat 2 Ekim 2005 tarihli yazýnýzda Adnan Menderes’in evlilik dýþý iliþki yaþadýðý haným makbul ,yürekli,mert,asil ruhlu gibi nitelemelerle kutsanmýþ.anlayamadýðým þey þu ki,birþeyin doðru yada yanlýþ oluþunu dinin belirlediðini düþünüyorum ,ve hayatýnýn büyük bir kýsmýnda büyük yanlýþlar yapan birinin yaptýðý bir davranýþýndan dolayý bukadar övülmesi bence çok yanlýþ.acaba Berrin menderes olsanýz nasýl düþünürdünüz! HnadeTok ” Sadece sevdim dedi ” başlıklı yazınızı keyifle okudum. Ayhan hanımı çok güzel ve doğru tavsif etmişsiniz.Hiçbir şeyden çekinmeden duygu ve düşüncelerini ifade edebilmek, nadir kişilerde bulunan yüksek bir haslet. Gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemeyen insanlar için “babayiğit” ifadesi kullanılır. Genellikle erkekler için kullanılır. Yazınızdan Ayhan hanımın da babayiğit bir hanım olduğunu hatırlamış olduk Muhsin nevval hanım dedim ya hep kadınlarla imtihan oluyorum diye,hep karşıma çıkan insanlara şunu diyorum ben çok zengin bir insan değilim seni lüks restoranlara götüremem,pahalı hediyeler alamam,lüks arabalarla gezdirememve buna benzer şeyler onlardan aldığım cevap hep aynı biz seni ali bunlar için sevmedm senin gönlünün zenginliğiyeter diyorlar tabi ben buna inanmıyorum bana samimi gelmiyorlar fakat öyle şeylerde söylüyorlarki bazen insanın inanası geliyor,biz diyorlar sahte gülücüklerden sahte sevgilerden yapmacık yalakacılıklardan usandık bana senin gibi samimi dürüst sevdimi adam gibi seven bende o hasletler varmı oda tartışılırda bunlardan dolayı seviyoruz diyorlar hatta yanlış anlamayın benim öyle çok sevgilim yok fakat iki sene önce kanserli canımdan çok sevdiğim bir arkadaşım vardı siz beni aramıştınız asmalı konaktaki dizideki bir olay için tam benimle bir saate yakın cepten beni arayıp konuşmuştuk,hatta ben şaşırmıştım sekreterinize numarımı bırakmıştım açıkçası bana geriye dönceğinizi tahmin bile edememiştim sonradan arayınca çok heycanlanmıştım herneyse izmirde öğretim görevlisiydi arkadaşım onon cep telefonunu vermiştim görüşebildiniz mi bilemiyorum bu arkadaşımda mavi şehirde oturur altında son model jip vardır,yaşantısı çok çılgındır hatta öğrenciliğinde debir ara uzun süre kapanmış,F.GÜLEN hocanın kitaplarını okumuş,fakat sonradan da böyle bir yaşantının içinde bulmuştur kendisini,şimdi bende iki senedir küsüm konuşmuyorum kendisiyle,bunları neden anlatıyorum size bu arkadaşım da dahil bir çok arkadaş gurubumunda insanlar benim onlara karşı insalcıl yaklaşımımı hep yanlış anlamışlar ve suistimal etmişlerdir,bende aşağılık duygusu yok fakat bakıyorum karşımdaki insana benden kat kat üstün bende ise çok fazla bir şey yok,anlıyabilirmisiniz bilemiyorum fakat yirmisenelik arkadaşınızın karısı size ben eşmden boşanıp seninle evleneceğim derse ne yaparsınız,hiç beklemediğim bir olay bayan kültürlü seviyeli kariyeri olan birisi yani kısacası ondan hiç beklemiyeceğiniz hatta aklının ucuna getiremiyeceğiniz bir olay ,benim ruh haletimi düşünebiliyormusunuz bunalıma giriyorum evimde hırçın oluyorum,hiç kimseye birşey anlatamıyorum en zor olanda bu işte,sonuç ilişkinizi o kişiyla kesiyosunuz bu sefer evdeki hanım hayrola niye konuşmuyoruz niye küstük gibi sözler duyuyorsunuz tabi bende ikilem içinde kalıyorum,aladtmak ihanet etnek bu kadar basitmi,iki dakikalık bir zevk için daha sonradan bu olaydan sonra çocukların yüzüne nasıl bakabilecek insan ve bir sürü aklınıza gelmeyecek sorular ben hep bu ıkilem içinde yaşadım,beni daha iyi tanıyıp tahlil etmeniz açısında nsöylüyorum diğer hayat felsefem,insanların kalplerini kırmamak,yalan dünya bugün varsanız yarın yoksunuz ölüm o kadar yakın sakp sabancı bile bu dünyada kalmadıktan sonra ben ne yapayım parayı pulu,en büyük zenginliğin sağlık ikincisi huzur,biliyorum çok fazlasıyla başınızı ağrıttım fakat eşime dahi söyliyemediğim şeyleri size söyledim bunuda neden yapıyorum bilemiyorum belkide sanam alemde olduğum için belkide size güven duyduğum içindir,kaderci bir insanım fakat ölüm de bana zor geliyor,yani sevdiklerimin benden kopması beni çok fazlasıyla üzüyor insanın kafası şunu almıyır ençok sevdiğiniz insanı toprağı kazıp içine bırakıyorsunuz sonra çekip geliyorsunuz etfındaki insanlara annesine kardeşlerine eşine bakıyorom derler ya ölen öldüğüyle kalıyor aynen öyle oluyor,herkes belli bir zaman sonra unutuyor fakat benUNUTAMIYORUM her hafta bir elim kandada olsa mezarına ziyaret gidiyorum,ayrıca ben şu anda devre arkadaşları emniyet amiri olacaklar tam onbirseneden beri omirilik felci olan bir arkadaşa bakıyorım,belki kızım selmanın bebekken kirli bezini değiştirmekten tiksinti duymuşumdur faka t ono çıplak banyo yaptırırken hiç bir tiksinti duymuyorum aksine büyük zevkle yapıyorum,düşünebiliyormusunuz nevval hanım dile kolay tam on bir sene kalkamamanın ne olduğunu,üşüme va yanma yı anlıyamadığını,geeçmlerde sordum yalnız kaldığımızda cihan seni hayata bağlayan ne dedim bu arada görseniz sanki o hasta değil biz hastayız o kadar çok hayata bağlı ne dededi biliyormusunuz ne yapayım ali abi yapçak başka çarem yok en büyük hayalim tıp ilerleyecek ben iyi olucam ve emniyette sivil memur olucam ne müyhiş ahayata bağlılık,iki sene önce ona gülhanede ona iki aylık tedevi ayarlamıştım grlince ne dedi biliyormusunuz ali ben o eli ayağı kopmuş gözünü kaybetmiş gazileri görünce halime şükrettim burda filim kopuyor işte,bakın mesela ben çok büyük bir insan değilim fakat geçenlerde kendimden değil fakat büyük bir uğraşı neticesinde oniki bin yuroya tekerlekli sandalye almaya vesile oldum,anlatamam size o duyguyu kendim son model bmv x5 jip alsam o kadar çok sevinmezdim dünyalar benim oldu insanın cihan sen kalk senin yerine ben yatayım diyorum fakat kader işte,sonsözler hep önemlidir sonvurgularda insan nediyecekse onu anlatır annem hep der ali senin en büyük hatan insanlara olduğundan fazla değer veriyorsun bu yüzdende hep kaybediyorsun fakat benim elimde olan birşey değil allah bu duyguları benim içime koyduysa suç bende mi,geçenlerde bir yerde okumuştum bir insana olduğundan fazla değer verirsen ya kaybedersin yada mutsuz olursun buna engel olamıyorum,ben size ne soracaktım neler anlatıyorum,belki içimi size döktüm iyi oldu ha buarada unuttum bir huyumda hani derler ya birisine dua edersin fakat o kişi sizin onon için dua ettiğinizi bilmez en makbul duada bence budur sizde dersiniz ya ben işte okuyucularımın duasıyla tabi allahtanda yaşıyorum,bilmem nekadar doğru olur bunu söylemek ama hastalığınız başından beri sizi hiç ama hiç unutmadım.hep dua ettim hayırlısı yaşamasıysa allahım ono sevdiklerina bağışla dedim,bunları anlatırken bile burnumun kemiklerisızlıyr biliyormusunuz ama sonradan acaba yalaklıkgibi algılarmı diyorım içimdeki seste aslanım ali senin nevval hanımla hiç bir menfaatın yok ki neden diyesin,sevgili değilsin,maddi menfaat yok,çıkar ilişkileri yok oyüzden ne kadar iyi şeyler söylersen söyle seni tatan mı var diyorum,sizinle ilgili son tespitim çok aranılan fakat az bulunablen şahsiyetlerden birisiniz diyorum ayrıca allah biraz değişik olacak ama sizi başımızdan eksik etmesin yeminle söylüyorum biraz boyomdan büyük bir söz söyliyeceğim ama ALLAH korusun size bir şey olsa sevgiliniz 33 gün,kardeşiniz 333 gün,anneniz 3333 gün ağlar fakat ben ömür boyu ağlar ve ömür boyo dua ederim gerçi kimim kimden önce gideceği belli değil ama olursa görürsünüz demiştim derim mezarınıza gelip size bu söylediklerimi hatırlatırım ben önce gidersem onu bilemem bu ülkede kimler unutulmuş,kemelsunallar turgut özallar ama emin olunki sizi unutmayan birisi olduğunu blin ben kendimden çok söz ettim esas sizden yardım alacağım konuya geleyin çok faxzla dallandırıp budaklandırmak istemiyorum bir tek soru soruyorum size EVLİ İNSAN SEVEBİLİR MİSEVDİĞİ KİŞİ EVLİYSE NEYAPAR SELAMLAR SEVGİLER.

Sayfa 3 / 4«1234»