Kadın

Birsen Ayvaz yazdı

Şubat 2 2009Yorum Yok Kategori: Kadın

OKUL YAPALIM AMA NASIL? MEM Çorum merkez ilçe ve ilçeleri de kapsayacak şekliyle 3 yılda 26 milyonluk okul yapacakmış.

Açılan her yeni okul beraberinde yeni ihtiyaçlarla geliyor. Devlet okullarında ilk göze çarpan eksiklik okul binalarının malzeme ve işçilik kalitesindeki düşüklük oluyor. Bu mesele daha eğitim ve öğretime başlanılan ilk yılda kendini gösteriyor. Okul binalarının dış cephe ve iç cephe sıvaları dökülüyor. Yarıklar, çatlaklar, bina zeminindeki çökme ve yatmalar daha ilk yıllarda başlayan sorunlardan olabiliyor. Binaların zemin etütleri yapılıyor mu? Binaların depreme karşı dayanıklılığı ne kadardır insan merak ediyor. Kapanmayan sınıf kapıları, dışarının sıcak, soğuk ve rüzgârını olduğu gibi dersliklere taşıyan yalıtımı olmayan duvar ve pencerelerle karşı karşıya kalınıyor. Üstelik bina yeni olduğu için yeterli bakım, onarım ve tadilat ödeneği de alınamıyor, okullar kendi sorunlarıyla baş başa kalıyorlar. Özellikle kış geldiğinde bu tip binalarda ısınma ve yalıtımsızlık büyük sıkıntı oluşturuyor. Sınıflarda öğretmenler ve öğrenciler soğuk ortamlarda ders yapıyorlar, çocuklar ve öğretmenler hastalanıyorlar, eğitim öğretim aksıyor, sağlık giderleri artıyor, ülke ekonomisi zarar görüyor. Okullarımızın temizliği ayrı sorun, ısıtılması ayrı bir sorun. Ödeneksizlik yüzünden okullar yeterli eleman çalıştıramıyor, yüzlerce öğrencisi olan okullarda bir elemanla okulun tüm temizlik ve hizmet ihtiyaçları giderilmeye çalışılıyor. Veli toplantılarında idareciler velilere tuvaletlerin temizliğinde yaşadıkları sıkıntıları anlatıyorlar, temizlik maddesi alamadıklarından yakınıyorlar. Fotokopi makinelerinin öğrencinin kullanımına ücretsiz açılması, kullanılacak kâğıt ve mürekkep, bu makinelerin, okul bilgisayarlarının tamirat giderlerinin karşılanamayışı sorun olarak konuşulanlar arasında. İş para meselesine gelince veliler “burası devlet okulu değil mi, bunları da o karşılamalı diye yakınıyorlar!” İdareciyi dinliyorsun o haklı, veliyi dinliyorsun o da haklı. Ortada sorunlar var. “Sen ağa ben ağa bu ineği kim sağa” pozisyonunda eğitimden başarı bekleniyor. Çorum ülke genelindeki başarı ortalamasında yine aşağılarda kalıyor. Açılan her okulun kadrolu öğretmen ihtiyacı giderilmiş değil. Öğretmen ihtiyacı il içersindeki başka okullardan temin edilerek karşılanıyor. Kadrosu başka okulda olan öğretmen öğrenciyi, veliyi ve okulu yeterince tanıyıp benimseyemiyor. Dışardan öğretmen temini üniversitelerde dahi sorun oluştururken, karşılıklı güven ve tanımanın ön planda olduğu lise ve ilköğretimlerde bu durum eğitim ve öğretim kalitesini daha da aşağılara çekiyor. Merkez ilçede ve ilçelerde özellikle sınavla öğrenci almış tüm okulların kendi pansiyonlarının olmayışları başka bir husus. Henüz çocukluktan çıkmamış bir yaşta ailesinden uzaklaşarak gelen gençlerin barınma ihtiyaçlarını okul dışında gidermeleri ekonomik, sosyal ve kültürel sorunları da beraberinde getiriyor. Okul idaresi ve öğretmenlerin ve okul aile birliklerinin bu çocuklara anında yardımları, sorunlara anında müdahaleleri mümkün olamıyor. Sorunlarıyla baş başa kalan gençler sosyal ve psikolojik uyum bozuklukları yaşıyorlar. Sınavla öğrenci alan bu okullara çevre illerden, ilçelerden, köy ve beldelerden çok sayıda öğrenci geliyor. Bu okullar açılırken yanına mutlaka yurtları da yapılmalıdır. Yurt binası olmayan ve yatılı öğrencisi olan okullar ödenek ve öncelik bakımından ön sıraya alınmalıdır. Bu ödenek sıralaması ve ön sıraya almak falanca vekilin Ankara’daki bağlantılarının iyi olmasına bağlı olmaktan çıkartılmalıdır. Öncelik daima merkez ilçede ve halen eğitim-öğretime açık olan okullarda olmalı, yeni okullar açmazdan evvel bu okulların eksikleri, ihtiyaçları giderilmelidir. ‘Kervan yolda düzülür’ mantığıyla, yeterli donanım ve alt yapısı hazırlanmadan ‘al sana okul ve öğrenci’ mantığıyla hedeflenen eğitim ve öğretim kalitesi yakalanamaz. Okula kayıt yaptırmakla sorunlar çözülmüyor bilakis beraberinde pek çok yeni sorunu da getiriyor. Çorum ilinin merkez ve ilçeleriyle toplamda yüksek öğrenim kurumları sınavlarındaki ve lise giriş sınavlarındaki başarı oranları masaya yatırılıp seviyenin neden düşük olduğu sorgulanırken, henüz ilköğretim sıralarında olup da çeşitli yüz kızartıcı olaylarla, soyo- psikolojik sorunlarla karşımıza çıkan öğrenci haberleri ulusal basında ilimizi temsil ederken yukarda anlatılanlar dikkate alınmalıdır. Yok, amaç; “ey ahali size yol- su- elektrik-okul getirdik” diyebilmekse veliler soruyorlar; “ eee getirdin de ne oldu, hani bizim bebek elinde diploma bekliyor, kazık kadar oldu hala bir baltaya sap olamadı, vara bir ustanın yanına çırak vereydik, hiç değilse elinde bi zanaatı olurdu.” Nüfusumuz hızla artıyor, elbette ki okul sayımız da artmalı. Bu artış kâğıt üzerinde dayanıksız, sağlıksız, çürük binalarla, yetersiz öğretmen, sınıf, laboratuar, salon, malzeme ve ödenekle olursa ne kadar anlamlı oluyor ya da bir anlamı var mıdır takdirlerinize sunuyoruz. Hürriyet’te yayınlanan okullarda şiddet araştırması: Okulda şiddetin ilacı şefkatli öğretmen 20 Ocak 2008 Nuran ÇAKMAKÇI İstanbul’da yapılan bir araştırma, okuldaki şiddetle öğretmenin tutumu arasında çok yakın ilişki bulunduğunu gösterdi. İstanbul Valiliği Araştırma Geliştirme Koordinatörü Münevver Mertoğlu ve Koç Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Zeynep Cemalcılar tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre olumsuz öğretmenlerin görev aldığı okulda, öğrencilerin şiddet algısı artıyor. Okul yöneticisinin davranışı, okulun imkanları, öğrencinin okula aidiyet duygusu, şiddeti etkileyen diğer faktörler. Ama araştırmanın sonuçlarına göre en önemlisi öğretmenin tavrı. “Okulun fiziki şartları, araç gereçleri, müfredat programı ne kadar iyi olursa olsun, eğer öğretmen yeteri kadar donanımlı değilse, iletişim becerileri bulunmuyorsa, sınıf yönetimini bilmiyorsa, çocuğu tanımıyorsa şiddet önlenemiyor.” ARAŞTIRMANIN ÇARPICI SONUÇLARI En fazla şiddet algısı, ilköğretim 7. sınıfta. Bu, 13 yaşında, ergenlik dönemine giren çocukların sınıfı. Öğretmen bu değişimle baş edemiyor. Bir sonraki yıl (8. sınıf) dikkat liseye yöneldiğinden şiddet algısında bir gerileme oluyor. Sabırlı, şefkatli ve destekleyici öğretmenlerin bulunduğu okulda şiddet algısı azalıyor. Ama öğretmen destekleyici olsa bile öğrenci tarafından olumsuz algılanıyorsa şiddet yükseliyor. Okul yöneticilerinin tutumu da önemli bir faktör. Ama müdür ve yardımcıları olumlu tavır gösterse de, öğretmen öyle yapmazsa, şiddet algısı yine yükseliyor. Yönetici olumlu olmasa bile, öğretmen şefkatliyse şiddet düşük oluyor. Şiddetle bağlantılı üçüncü faktör, okul ortamı. Aktiviteleri çok, sınıf mevcudu az, geniş bahçeli okulda şiddet daha az var. Öğrencilerin okula duyduğu aidiyet hissi dördüncü faktör. Müfredat programı beşinci sırada. Kurum kültürü oluşmuş, akademik başarısı yüksek okullarda şiddet az görülüyor. Sosyoekonomik düzeyi yüksek okullarda şiddet algısının düşük oluşu, ailelerin duyarlılığıyla ilgili. Bu okullarda yönetici ve öğretmenin olumsuz davranışını veli affetmiyor. Öğretmen de daha dikkatli davranmak zorunda kalıyor. ÖĞRETMENLER ÖĞRENCİLERE NASIL ŞİDDET UYGULUYOR? (1997-2005 arasında Münevver Mertoğlu tarafından İstanbul’da yapılan araştırmaya göre) En fazla sözel şiddet (yok sayma, ilgi göstermeme, alay etme) uyguluyor. Fiziki şiddette en çok uygulanan yöntem, cetvelle dövme. Ardından hakaret, darp, baskı, tehdit, taciz geliyor. En fazla 45-49 yaş arasındaki öğretmenler şiddet uyguluyor. En az 35 yaş altındaki öğretmenler şiddete başvuruyor. En çok 6-7-8′nci sınıflardaki erkek öğrencilere şiddet uygulanıyor. ARKADAŞIMIZI DÖVELİM ÖĞRETMENİM! Münevver Mertoğlu şu uyarıda bulunuyor: “Bu araştırma şiddetin sadece okula bağlı nedenleriyle sınırlı. Biz eğitimciler ailevi ya da genetik problemleri çözmekte, sosyoekonomik şartları kontrol altına almakta zorlanabiliriz. Şiddetle ilgili okul dışı başka sorunlar da var. Örneğin öğretmen, problem çıkaran öğrenciye ne ceza verileceğini sınıfta sorduğunda “arkadaşımızı dövelim” cevabını alıyor. Hatta ‘Çubuğu ben getireyim’ diye atılan çocuklar var. Bu, ailede şiddet görerek büyüyen çocuk için dövmenin garip karşılanmadığını gösteriyor.” HEM ABD’DE HEM İSTANBUL’DA YAPILDI İstanbul Valiliği, Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul Çocukları Vakfı ve Aydın Doğan Vakfı tarafından desteklenen “Okula Aidiyet, Okuldan Memnuniyet ve Şiddet Algısında Okula Bağlı Nedenler ve Alınabilecek Önlemler” başlıklı araştırma önceki yıl İstanbul’da, 13 okuldan 799 öğrenciyle yapıldı. Araştırmanın bir ayağı da geçen yıl ABD’nin Ohio eyaletinde 11 okuldan 884 öğrenciyle yüz yüze yapıldı. Çalışmaya emniyet görevlisi Cemil Doğutaş da katkıda bulundu. Öğrenciler, ilköğretim 7. ve ortaöğretim 11. sınıflardan seçildi. Araştırmanın analizinde Koç Üniversitesi’nden Nazlı Baydar da çalıştı. ABD-TÜRKİYE KARŞILAŞTIRMASI İstanbul’daki öğretmenler Ohio’dakilere göre daha şefkatli, ama destekleyici yöneticiler Ohio’da daha fazla. Akademik programdan memnuniyet İstanbul’da daha fazla, ama Ohio’daki okulların kaynakları daha iyi. İstanbul’da ekonomik düzeyi düşük bir semtte olanaklar artırılır ve öğretmen şefkatli davranırsa şiddet önleniyor. Ancak Ohio’da ekonomik düzeyi düşük bir okula ne şekilde destek verilirse verilsin şiddet önlenemiyor. Araştırmaya göre Ohio’da okullardaki şiddet olaylarının sayısı İstanbul’dakilerin 16 katı. İstanbul’daki öğrenciler her durumda Ohio’dakilere göre kendilerini okula daha ait hissediyor. Öğrencilere göre olumsuz öğretmen kim? Bize karşı sabırsız Sınıfta herkese eşit davranmıyor Bizimle sık sık alay ediyor Sınıfta sebepsiz yere azarlıyor Öğrencilere göre olumlu öğretmen kim? Okulla ilgili sorunum olduğunda danışabiliyorum Anlayamadığım konuyu çekinmeden sorabiliyorum Okul dışı sorunum olduğunda danışabiliyorum Başarmam için beni cesaretlendiriyor Fikirlerimize saygı duyuyor Derste beni seviyor Öğrencilere göre olumlu okul müdürü kim? Bizimle yeterince ilgileniyor İhtiyaçlarımızı dikkate alıyor Müdür yardımcılarımız da bizimle ilgileniyor Öğrencilere göre iyi bir okul nasıl bir yer? Teknolojiden (bilgisayar, DVD gibi) yeterince faydalanıyoruz Yeterince sosyal aktivite (spor, tiyatro) düzenleniyor Fen laboratuvarımız yeterli Teneffüslerde vakit geçirebileceğimiz yerler var Öğrenciler okuldaki şiddeti nasıl tanımlıyor? Öğrenciler okul kurallarına uymuyor Eşyaya zarar veren öğrenciler var Öğrenciler birbiriyle kavga ediyor Çetelere katılan öğrenciler var Bu okulda kendimi güvende hissetmiyorum

Çorum Hakimiyet Gazetesi

Kasım 12 2008Yorum Yok Kategori: Kadın

SİYASETE KADIN ELİ Birsen Ayvaz Nevval Sevindi’yi yazdı.

Değişmeyen tek şey, değişimdir.” Antik Yunan düşünürlerinden Heraklitos’ un çok bilinen bu sözü yakın dönem siyasal iktidarlarının ve seçmenin onlara yönelik tutumunu ortaya koyma noktasında özetleyici bir cümledir. İdeolojilerdeki sapmalar, izm’lerdeki revizyonlar, iktidarlardaki vizyon değişiklikleri doğal olarak seçmenin tercihini de değiştirmektedir. Artık eskisi gibi, parti liderini idol gibi gören seçmen tipi yok. Siyasal konjonktürlerin hassasiyeti karşısında olgunluğunu kanıtlamış yeni seçmen tipi, kısır siyasal çekişmelerin ötesinde ülke yararına uygun gördüğü lider tipini fark etme ve ona fırsat verme yetisine de sahiptir. 1980 12 Eylül ihtilali sonrası halk sandık başına ilk geçtiğinde “sivil insiyatif” “sivil irade” demiştir. Mevcut ortamın koşullarında “evet yapabiliriz” diyebilen “ yenilikçi ve açılıma değer veren, içimizden biri” diye gördüğü yeni lideri ve partisini iktidar yapmıştır. 1980 sonrası kurulan Anavatan Partisi(ANAP), girdiği ilk seçim olan 1983 seçimlerinde yüzde 45.1 oranında oy alarak tek başına iktidar olmuş, 1987 yılında yapılan seçimlerde ise ANAP`ın oyları yüzde 36.3`e gerilemiştir. Yaptığı yenilikler ve açılımlarla, farklılıklarımızla barışık olmak, çoğulcu demokrasi, dünyaya açılım, sivil anayasa söylemleriyle ümit vaat eden ve kendisine iki dönem şans verilen bu parti geçenlerde genel başkanını seçti. Sokağa çıktığınızda kaç vatandaşımız bu partinin genel başkanının ismini biliyor acaba! 1950`den bu yana yapılan genel seçimlerde en fazla oy oranına 1954`teki seçimde yüzde 57.61 ile Demokrat Parti(DP) ulaşmıştır. 22 Temmuz 2007 de yapılan son genel seçimlere dek DP’nin aldığı oy oranını geçebilen bir parti olmamıştır. Buna rağmen Demokrat Parti Türkiye siyasi konjonktürü gereği yapılan tüm seçimlere katılabilen bir parti olamamıştır. Demokrat Parti 15 Kasım 2008 de yeni genel başkanını seçmek üzere toplanacak. Toplumun geneli tarafından daha fazla gazeteci-yazar kimliğiyle tanınan Nevval Sevindi Demokrat Partinin Genel Başkanlığına aday olduğunu açıkladı. Nevval Sevindi; parti içi demokrasi, siyasi partiler yasasının değişmesi, kadın ve gençlere öncelik ve fırsat eşitliği, kültürel değerlerimizle ve geçmişimizle tanışık ve barışık olmak, teknolojik ilerlemenin yanı sıra kültürel fetihle dünyaya açılmak, farklılıklarımızla barışık olarak bu özelliğimizi avantaja çevirebilmek, özgün ve biricik olmak gibi pek çok önemli, elzem ve heyecan verici söylemleriyle bugün karşımızda duruyor. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Yaptığı işlerin hakkını veren bir aktivist, entelektüel birikimi yüksek ve doygun bir aydın, halka yakın duruşu ve halkın içinden yükselen bir ses olarak dikkatleri çeken bir isim Sevindi. Medyatik bombardımanla kurgulanmış lider tipine aykırı duruşuyla Nevval Sevindi’nin DP genel başkanlığına adaylığı halkın içinden yükselen “yeni aydınlar”(1) ve ülkemiz için ehemmiyetli bir gelişmedir. Siyasette kadın elinin göstergesi sayılacak bu sese kulak verilmelidir. Demokrat Parti’ye ve Türkiye siyasetine yeni bir soluk getirebilecek bir adaydır. Yolun aydınlık ve açık olsun Nevval Sevindi. (1) “Totaliter Akıl” N. Sevindi, 1996 yeni yüzyıl merhaba nevval hanım. erciyes üniversitesi mimarlık fakültesi şehir ve bölge planlama bölümü 2007 yılı mezunuyum. şu an şehir planlama bölümünde yüksek lisans öğrencisiyim. \”kent ve kültür\” isimli kitabınızı öğrenciliğim süresince derslerime kaynak olması bakımından beğeniyle okudum. kitabınızda ilgimi çeken bir kısım \”hint dünyasının renkli kutsal mekanları\” başlığındaki \”bali adasına komşu lombok\” yazınızda yüksek lisans dersim kapsamında kültür farklılıklarının mekana yansıması olarak özetleyebileceğim konuda lombok adası ile ilgili detaylı araştırma yapmak istiyorum. kaynakça konusunda önerilerinizi bekliyorum. şimdiden teşekkür ederim. erman

Çorum Hakimiyet Gazetesi

Ağustos 10 2008Yorum Yok Kategori: Kadın

Ortak değerler üzerinden kavga etmemeliyiz

Ortak değerler üzerinden kavga etmemeliyiz Nevval Sevindi, sosyal bilimler alanında çalışmalara imza atmış, uzun yıllar gazetecilik yapmış, yazılar yazmış bir aktivist. Ankara Üniversitesi Antropoloji bölümü mezunu olan Sevindi, yaklaşık 2 yıl önce aktif siyasete girdi. Sevindi halen Demokrat Parti Genel Başkan yardımcısı olarak görev yapıyor. DP’de, Basın, Propaganda ve Dış İlişkiler alanında çalışan Nevval Sevindi, parti çalışmaları için Çorum’a geldi. Bu hafta Özel Şeyler’de Nevval Sevindi ile sohbet ettik. Birçok değişik uğraştan sonra siyasete girdiniz. Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Kendimi öncelikle bir antropolog olarak tanımlıyorum. Okulda bu bölüme isteyerek girmiş ve ne olduğunu bilen tek kişiydim, zaten fazla kalabalık bir bölüm de değildi. Antropoloji; insan bilimi demek bildiğiniz gibi. İnsanların iç dünyalarını, yaşam biçimlerini, yaşadıkları mekanları merak ederim. Ailemin göçmen olmasının da etkisi var sanırım. Ailem Rumeli göçmeni, anne tarafım Girit’ten, dedelerim de Rodos ve Midilli’den göçmüşler. Ailemin köklerini merak ederim. İnsanın kökleri çok önemli. Böylece tarihe de merak saldım. Dili de çok önemsiyorum, insanların anlaşmalarına yardım eden çok önemli bir araç. O yüzden İran’da 4 yıl yaşadım, Farsça öğrendim. Batı eğitimiyle büyüyünce, Doğu’dan uzak kalıyorsunuz. Osmanlıyı, tarihimizi anlamak çok önemli. Osmanlı sahip olduğu toprakları kültürü ve adaleti ile aldı. O topraklarda yöneticiler zalimdi, halkı köle olarak görüyorlardı. Oralardaki halk Osmanlı’nın adaletinden etkilendi. Mesela Boşnaklar Türk olmadıkları halde o adaletten etkilendikleri için Müslüman oldular. Bu benim hayatımda çok önemlidir. Ben ‘Seyahat Ya Rasulallah’ diyenlerdenim. 17 yaşından beri dolaşıyorum. Gezip görmek, farklı insanlar, farklı kültürler tanımak çok güzel. Uzun bir yolculuk, bitmesi de mümkün değil. Çünkü el yordamıyla yapılan bir yolculuk. Nasıl bir ortamda yetiştiniz? Eğitim süreciniz nasıldı? Çevremde daha çok Rumca konuşulurdu. Farklı diller ve farklı kültürlerin bir arada olduğu bir çevrede büyüdüm. En yakın arkadaşım bir İtalyan’dı. Onlarda kütüphane kültürü daha gelişmiş oluyor. Biz de pek önem verilmez ne yazık ki. Onların kütüphanesinden çok faydalandım. Benim yaşıtlarım kütüphaneye gitmiyorlardı. Daha eğlenceli uğraşları vardı. Benimse müthiş bir okuma ve öğrenme merakım vardı. İnsanın kültürünün kendisine ne kadar etki ettiğini merak ederdim. O zaman okullarda din eğitiminin seçmeli olmasına rağmen iyi bir din eğitimi altım. Daha sonra tasavvufla ilgilenmeye başladım. Bunların hepsi benim düşüncelerimi çok etkiledi. Hep kendim olmaya çalıştım. Bütün hayatım, kendim olmak ve kendimi anlamak üzere kuruludur. Kendin olmak çok zor. Yasalar, aile, çevre, kurallar insanı susturmaya çalışıyor. Bütün bunlara itiraz ettim. Türkiye’nin çalkantılı zamanlarında, 70′li yıllarda sol gruplara girdiğim zaman çok totaliter bir yapı gördüm. Kadın olmak ikinci sınıf olmak gibi görülüyordu. Bütün kadınları ‘bacı’ statüsüne sıkıştırıyorlardı. Okulda hiç pantolon giymedim, tepki olsun diye. Annemin diktiği etekleri giyerdim. Önemli olan pantolon ya da etek giymek değil. İnsanın içindeki mertlik, doğruluk, dürüstlük önemlidir diye düşünüyorum. Tüketim sloganlarına da itiraz ettim. Benim kuşağım büyüklerinden çevreyi bozmadan yaşamayı ö

19 Mayıs

Mayıs 19 2008Yorum Yok Kategori: Kadın

Bugün bayram.Bugünü Mustafa Kemal Atatürk Türk gençlerine armağan etmiş. Üniversite rektörlerine “sana ne!” diyenlere ve diyecek olanlara 80 yıl önce uyarıda bulunmuş. “Ben koltukta oturur ahkam keserim,memleket benim olur “diyenlere söylemiş. Büyük Nutkunda “Ey Türk Gençliği” diye başlayan bölüm bu memlekette yaşayan herkesin,gepegenç insanlar dahil, bu ülkedeki değerleri korumakla görevli olduğunu en güzel dille aktarmış bize. Unutmayın,” size ne “diyenler bir gün o koltuklarda olmayacaklar. Ama Türk milleti ebediyen yaşayacak.

Görülüyor ki,hiz her vasıtadan yalnız ve ancak bir tek temel görüşe dayanarak yararlanırız.O görüş şudur:Türk milletini medeni dünyada,layık olduğu mevkiiye yükseltmek,Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temeller üzerinde her gün daha çok güçlendirmek…ve bu nun için de istibdat fikrini öldürmek……. Ey Türk Gençliği ! Birinci vazifen, Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün istiklal ve cumhuriyetini müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezhür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle techit edebilirler. Millet, fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey Türk İstikbalinin Evladı ! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklal ve cumhuriyetini kurmaktır ! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur. Mustafa Kemal ATATÜRK Büyük Nutuk

Hükümetin ANA’ya verdiği değer

Aralık 4 2007Yorum Yok Kategori: Kadın

İneğe 104 YTL, kadına 58 YTL!.. Meclis’e gönderilecek Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı’nda belki de en garip uygulama doğum yapan kadınlara yönelik…

Tarım Bakanlığı, inek doğum yaptığında 104 YTL yardım yapıyor. Oysa sigortalı kadına verilen süt yardımı 58 YTL’de kalıyor Yasalaşmayı bekleyen Sosyal Güvenlik Reformu, kadına inek kadar bile değer vermiyor. Yeniden Meclis’e gönderilecek olan Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı’nda sigortalı kadına, Tarım Bakanlığı’nın doğum yapan ineğe verdiğinden bile daha düşük rakamda süt parası ödenmesi öngörülüyor. Tarım Bakanlığı, inek doğum yaptığında 80 YTL yardım yapıyor. Hatta bu rakam, iyi bir inekte 104 YTL’ye kadar çıkıyor. Fakat sosyal güvenlik reformu, kadına bunu çok görüyor ve doğum yapan kadına verilecek yardım 58 YTL’de kalıyor. İşte yeni yasanın getirdikleri: * Reform, ’çalışan kadını’ cezalandırıyor Yeni reformla, çalışan kadına dul aylığı yüzde 25 eksiltilerek verilecek. Çalışan, üreten bir kadına vefat eden kocasından dolayı alması gereken dul aylığının sadece yüzde 50’si ödenir. Oysa çalışmayan veya kendi çalışması nedeniyle gelir veya aylık bağlanmamış olması halinde yüzde 75’inin ödeneceği öngörülmektedir. Bu şekliyle reform, çalışan kadını cezalandırıyor. n Yıpratıcı işlerde çalışanlar erken emekli olamayacak Başta cezaevi çalışanları, sanatçılar, uçuş personeli, posta dağıtıcıları ve gazeteciler olmak üzere bazı mesleklerde çalışanların kazanılmış haklarına önemli bir darbe indirilecek. n Gurbetçi işçi mağdur olacak Mevcut yasayla yurtdışında çalışan işçiler emeklilik hakkına kavuşabiliyordu. Ancak yeni yasa tasarısına göre, emeklilik primini işveren ödemeyecek, işçiler kendi primlerini ödeyecekler. Evlenen malul çocuklarına aylık ödenmeyecek * İlk defa sigortalı olan kişilerden yaşlılık aylığı bağlananlar, bundan böyle sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışamayacak. * Eğer sigortalıysanız ve evlenmiş bir malul çocuğuysanız, bakmakla yükümlü olan kişi listesinden çıkarılıyorsunuz. * Bağ-Kur’lularda destek primi olarak emekli aylığından alınan tutar 100 YTL’ye çıkarılıyor Haber: Yahya Arıkan

Anka haber Ajansı geçti

Kasım 13 2007Yorum Yok Kategori: Kadın

DP GENEL BAŞKAN ADAYI SEVİNDİ: “ADAYLAR AÇIKLANSIN” P.tesi günü Anka haber ajansına bunu geçtim ve yayınlandı.Puslu havayı devam ettirenler ciddi aday yok adındaki sis bombasını kullanıyorlar. Ciddi aday partiye tarihinin yenilgisini aldıran, istifa ettim diyen ve sonra koşarak gelip ülke yanarken medyaya bile çıkmayanlar mı?İmzasız bildiriler yayınlayıp dezenformasyon yayanlar mı?Milletsiz siyaset yapanlar mı?Delegesiz kongre hayal edenler mi?

-DP Genel Başkanlığına adaylığını ilk açıklayan isim Nevval Sevindi, partinin 4. Olağanüstü kongresine çok az bir zaman kalmasına rağmen adayların açıklanmamasından kamuoyu ve partinin rahatsız olduğunu belirterek, “Bu gurur kırıcı durum DP’nin hak etmediği bir konumdur” dedi. ANKARA (ANKA) – DP Genel Başkanlığına adaylığını ilk açıklayan isimlerden Nevval Sevindi, partinin 4. Olağanüstü kongresine çok az bir zaman kalmasına rağmen adayların açıklanmamasından kamuoyu ve partinin rahatsız olduğunu belirterek, “Puslu havaları kim sever milletimiz biliyor. Şeffaf politika demokrasinin gereğidir. Bu gurur kırıcı durum DP’nin hak etmediği bir konumdur” dedi. Sevindi yaptığı açıklamada, partinin 17-18 Kasım tarihlerinde yapılacak 4. Olanağanüstü Kongresi’ne az bir zaman kala adayların henüz açıklanmamasının demokrasinin gereği olan şeffaf politika ilkesiyle bağdaşmadığını vurguladı. Sevindi, 13 Ağustos’ta DP Genel başkanlığına adaylığını açıklarken DP’ye ve onu sevenlere umut vermeyi amaçladığını kaydederek, şu ifadelere yer verdi: “Demokrasinin en temel organları siyasi partilerdir. Demokratik kuralların işlemesi partileri demokratik sistemin parçası yapar. Anti demokratik eğilimler ise partilerin milletle ilişkisini koparır. Demokrat Parti adına yakışır bir kongre yapmakla mükelleftir. 4.Olağanüstü kongresine çok az bir zaman kalmasına rağmen kamuoyu ve partimiz adayların açıklanmamasından rahatsızdır.Puslu havaları kim sever milletimiz biliyor. Şeffaf politika demokrasinin gereğidir. 21.yüzyılın liderleri bilgiyle ve bilimle buluşan yöntemlerle politika yaparlar. El altından, yalanla, dolanla yapılana politika denmiyor artık. Bu gurur kırıcı durum DP’nin hak etmediği bir konumdur.” -”İLÇE BAŞKANLIKLARININ 3 YILLIK KİRALARINI ÖDEYECEĞİM”- Tüm teşkilatla yoğun bir diyalog başlattığını anlatan Sevindi, çok sayıda il ve ilçe başkanının da buna destek verdiğini kaydetti. DP’nin tavandan tabana yeniden inşa edileceğini vurgulayan Sevindi şunları kaydetti: “Kale komutanlarımız olan ilçe başkanlarıyla yakın temas bizi ortak davaya bağladı sıkı sıkı. Onların sadece politika yapmalarını istiyorum ve 3 yıllık kiralarını ödeyeceğim. Milletsiz politika yapmaya soyunanlar kale komutanlarını dışlayarak teşkilatçılık hevesindeler. Ben bütün DP politikasını kale komutanları ve her kademedeki partililerimizle yapacağım. Herkesle istişare ederek ahlaklı ve dürüst politika yapacağız.” -”DEĞİŞEN TÜRKİYE ÜZERİNE POLİTİKA KURACAĞIZ” Sevindi, geçmiş 4 yılın defterlerini yeminli mali müşavirlere açacağını ve raporları Anayasa Mahkemesine taşıyacağını açıklayarak, “Parti kadınlara ve gençlere kapılarını ardına kadar açacak. Doğru politikalar, ancak doğru politik partilerle ve doğru politik kadrolarla olur. Kişisel hırslar, şişmiş egolar ve politik kapkaççılık, partileri ve DP’yi çökertmiştir” diye konuştu. Sevindi şunları belirtti: “Değişen Türkiye sosyolojisinin üzerine politika kuracağız. Kentli ve şeffaf politikalar uygulayan bir DP hayalimizi gerçekleştirmek için yola çıktık. Kongreye katılım çok önemlidir. Hep birlikte orada olalım. DP daha güzel günlere layıktır. Çünkü Türk politikası daha kaliteli ve güzel günlere layıktır. Uyanma, silkinme ve dirilme zamanı gelmiştir.” (ANKA) (AS/KEN/ZG) 12.11.2007 akşam saatlerinde 24 ilçe başakanı toplandı ve kongrenin yapılması yönünde imza attı.Bu da taban değil , bu da ciddi değil bazılarının gözünde galiba. Milletsiz ve ilçesiz,beldesiz siyaset oh ne rahat! Mektup:Nevval hn, Allah kolaylık versin diyeceğim ama bu medya ile gerçekleri ortaya çıkarmak da imkansız… cesaretinize şapka! necati ü. Bu kongre spor totoya döndü.Olacak mı,olmayacak mı kimse bilmiyor.Dediğiniz gibi puslu havayı sevenler Susurlukçular herkesin gördüğü gibi.Kimse oy vermedi zaten. mehmet Al “Veren el, alan elden üstündür” Şeklen de böyledir; alan el açık ve alttadır veren el üsttedir. Millet olma bilinci ile muhtaç olmamak için çalışmanın önemi açık. Para alan emir de alır. Bektaş Uzun zamandır aktif siyasetten uzak ama her zaman belli noktalarda ve yerlerde gördüğümüz, Gaziosmanpaşalı Süleyman Soylu DP Genel Başkanlığına yakıştırılmasına teşekkür ederek “öyle bir niyetim yok” dedi. Genel başkanlığa aday olduğu ve kazandığı günden itibaren Mehmet Ağar`ın bu işi yapamayacağını söyleyen Soylu`nun söylemlerinin de doğru çıkması, adının çeşitli çevrelerce Genel Başkanlığa yakıştırılmasına neden olmuştu. Merkez sağ ile ilgili olarak görüşlerini açıklayan Soylu, siyasetin bir risk işi olduğunu ifade ederek şunları söyledi “Merkez sağ, halk adına uzunca süredir hiç riske girmemektedir. Kurumsal merkez sağ projesine ihtiyaç vardır. AK Parti`nin Türkiye`de siyasette getirdiği yeniliklerin önüne geçen bir proje olmalıdır. Siyaset dürüst, bilgili ve ülke adına kaybedilecek değerleri olan insanların işidir. Merkez sağ bu kişilerle ahlaklı demokrasiyi ve ahlaklı siyaseti vaat etmelidir. Merkez sağın eski siyaset alışkanlıklarını sürdüren insanlarla ayağa kalkması mümkün değildir. Son çeyrek yüz yılda Türkiye`ye tercüme programlar önerilmiştir. Oysa, merkez sağın bugün yapması gereken kendi telifini oluşturmasıdır” dedi. Haber Tarihi : 16.10.2007 Haber Editörü : Ali Şükrü Kara Haber Kaynağı : www.gophaber.com

Analar ağlıyor

Ekim 24 2007Yorum Yok Kategori: Kadın

Şehitlerimize bütün Anadolu ağlıyor .Bugün karalar giyme ve bağlama günü. 20 yıldan fazladır süren bu yangına duyarsız kalan, şehit analarını medyaya bir gün taşımayan onuncu sayfada yer bulamayanlar çok şükür hidayete erdi. Hükümette ererse terörün belini kırmamız mümkün. Türk devletinin her şeye gücü yeter ; tek gereken iyi yönetim ve siyasi iradedir. Rumeli topraklarından Yemen’e şehitlerimizin öykülerini unutturanlara inat onları bağrımıza basalım.

Türk kadını

Ekim 23 2007Yorum Yok Kategori: Kadın

Milli Mücadele sırasında Türk kadınınınkahramanlıkları da destanlaştı. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919′da Anadolu’ya çıkarak başlattığı kurtuluş hareketi içinde yer alan binlerce kadın, Cumhuriyetin temelinde en büyük pay sahipleri oldu. Türk gençliğine kadınlarımızın tarihteki yeri öğretilmiyor.Hiç olmazsa bir iki tanesinin adını öğrensinler.

İşgal altındaki Anadolu’da başlatılan Milli Mücadele’de, binlerce kadıncephe gerisinde büyük bir çaba harcarken, çok sayıda kadın da silahlımücadeleye katılarak, Dünyaya örnek olacak kahramanlıklar gösterdi. Milli Mücadele’ye halkın katılımını sağlamak için düzenlenen mitinglerekatılıp ateşli konuşmalar yapan Halide Edip Adıvarların çabaları,mücadeleye katılıma büyük katkı sağladı. Milli Mücadele’ye hazırlık günlerinde kadınlar tarafından kurulan “AsriKadınlar Cemiyeti” ile Milli Mücadele günlerinde Sivas’ta kurulan”Anadolu Kadınları Müdafaai Vatan Cemiyeti” unutulmayanlar arasında yeraldı. Milli Mücadele’deki isimsiz binlerce kadın kahramanın yanı sıraisimleri halen zihinlerde olan kadın kahramanlardan bazıları şöyle: KARA FATMA (FATMA SEHER) “Kara Fatma” olarak tarihe geçen, 1888 Erzurum doğumlu Fatma Seher,Balkan Harbi’ne, Edirne’de görev yapan kocası subay Derviş Bey ilekatılır. I. Dünya Savaşı’nda, ailesinden 9-10 kadınla Kafkas Cephesi’negider. Kara Fatma, Mondros Mütarekesi’nden sonra eşi Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermeniler ile çarpışır. Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek görev isteyen, kurduğu miliskuvvetiyle Bursa ve İzmit’in işgalden kurtarılması için mücadele edenKara Fatma’nın müfrezesinde savaşanların sayısını 350′ye çıkardığıbilinir. Sakarya ve Başkomutanlık muhaberelerine de katılan ve üsteğmenlikrütbesine kadar yükselen Kara Fatma, 1955 yılında Erzurum’da vefatederken, cumhuriyetin temellerinin atılmasında pay sahibi olmanınmutluluğunu yaşamış kadın kahramanlardandı. TARSUSLU KARA FATMA, GAZİANTEPLİ YİRİK FATMA Asıl adı “Adile” olan, “Adile Hala” ve “Adile Onbaşı” diye anılan kadınkahramanın, silah arkadaşları arasında “Kara Fatma” olarak anıldığıbilinir. 8-10 kişilik milis kuvvetiyle Afyon Savaşı’na katılan KaraFatma, Tarsus’un kurtulmasında büyük yararlılıklar gösterir. Gaziantepli Yirik Fatma ise Gaziantep’in Fransızlar tarafından henüzbütünüyle kuşatılmadığı sırada, düşmanın hareket edeceği haberigelince, buna karşı koymak için yola çıkan milis kuvvetine, karşıçıkılmasına rağmen zorla katılır. Milis kuvvetlerine yardım eden “Nafize Kadın”, Yunanlılar tarafındanyakalanarak, kuvvetler hakkında bilgi alınmak istenir, fakat NafizeKadın işkencelere karşı koyarak hiçbir bilgi vermez. – 1 – İKİ OĞLUNU ŞEHİT VERDİ KENDİ GAZİ OLDU Yunanlıların İzmir’e girmesiyle Milli Mücadele saflarında yerini alanAyşe Hanım, İzmir’in Yunanlıların eline geçmesi üzerine Aydın’a gider.Aydın civarında kahramanca dövüşen Ayşe Hanımın burada büyük oğlu şehitdüşer. I. ve II. İnönü Savaşlarına katılan Ayşe Hanım, ikinci oğlunu dabu savaşlarda şehit verir. Sakarya Meydan Muharebesi’ne de katılan AyşeHanım, bu savaşta kasığından yaralanır ve tedavi gördükten sonramüfrezesine katılır. GÖRDESLİ MAKBULE Vatan işgal altındadır; Yunanlılar Sakarya Savaşı’nı kaybetmiş,mevzilerine çekilmişlerdir. Gördesli Makbule, kocası ile çete kurarakdağlara çıkar. 17 Mart 1922′de Kocayayla’da cereyan eden bir çatışmadaMakbule, geri çekilen çete arkadaşlarını kınayarak cesaret verici birkonuşma sonrası düşmana saldırır ve başından aldığı kurşunla şehitdüşer. Ama silah arkadaşları düşmanı yenerler. FRANSIZLAR’A YANLIŞ YOL GÖSTEREN KILAVUZ KADIN Adana ve yöresinde Fransızlar’a karşı verilen mücadelede yer alan vemilis kuvvetlerine katılan Kılavuz Hatice, 8 Mayıs 1920′de millikuvvetler Pozantı’ya taarruzu başladığında, kritik bir duruma düşenFransızları kandırarak kılavuzluk eder. Hatice, kılavuzluk yaptığıFransızlar’a yanlış yol göstererek Karboğazı’na sokar. Boğazda sıkışanFransızlar, Türk askerine esir düşer. BİTLİS DEFTERDARININ HANIMI Kahramanmaraş’ta düşmana karşı verilen mücadelede en fazla yararlılıkgösterenlerin arasında Bitlis Defterdarının Hanımı da bulunmaktadır.Bitlis Defterdarının Hanımı olarak bilinen bu kadın kahraman da,Kayabaşı Mahallesi’nde 8 düşmanı öldürmüş daha sonra erkek elbisesigiyerek milis kuvvetlerine katılır. TAYYAR RAHMİYE Adana’nın kadın kahramanlarından Rahmiye Hanım da, 9. Tümen’in 1920yılının Şubat ayında Hasanbeyli civarında Fransızlar ile yaptığımuharebeye müfrezesiyle katılır. Muharebe sırasında ateş hattında kalaniki arkadaşını korumak için ileri doğru atıldığından dolayı kendisine”Tayyar Rahmiye” lakabı verilir. Temmuz 1920′de Osmaniye’deki Fransız karargahına yapılan hücumdaarkadaşlarının tereddüdünü görünce, “Ben kadın olduğum halde ayaktaduruyorum da, siz erkek olduğunuz halde yerde sürünmekten utanmıyormusunuz?” diyerek hücuma geçilmesini sağladığı tarihi kaynaklarda yeralmaktadır. ONBAŞI HALİDE Romancı Halide Edip Adıvar ise “Halide Onbaşı” olarak İstiklalSavaşı’na katıldı. Uzun süre cephelerde savaşan Halide Onbaşı, savaşalanındaki yararlılıkları nedeniyle İstiklal Madalyası almaya hakkazandı. Türk bağımsızlık savaşının bir sembolü olan Adıvar, Türkedebiyatına kazandırdığı eserler ile günümüz Türk gençlerine çeşitlidersler vermektedir.

Birsen Ayvaz

Haziran 15 2007Yorum Yok Kategori: Kadın

ÇEKİRGEYİ SALIVERDİM ÇAYIRA… Tulumun kıvrak melodisi kendisine doğru çekiyor. Kızlı erkekli bir grup horon tepiyorlar. Çok geçmeden bu küçük horon grubu caddeyi tümüyle kaplayan kocaman bir halkaya dönüşüyor.

Küçük büyük her yaştan kadın ve erkek tulumun giderek artan temposuna ayak uyduruyorlar. Tempo hayli hızlandı. Horondan ayrılmalar başladı. Yorulan, halkanın dışına çıkıyor. Kalan gençler ve kendini genç hisseden beyler ve hanımlar devam ediyorlar. Artvin-Arhavi kültür ve sanat festivalindeyiz. Bu yıl 17-18-19-20 Ağustos arasında kutlanacak olan festival 1973 den beri kutlanıyor. Festivalin hâkim teması tulum eşliğinde tutulan horon. Birbirini tanımayan her yaştan kadın ve erkek el ele tutuşup müzik ve horonun ritmine teslim oluyorlar. Yüksek perdeden müzik ve tempolu dansın içinde birbirine saygılı ve ölçülü insanlar görüyorsunuz. Ne bir taşkınlık ne de bir saygısızlığa şahit oluyorsunuz. Horondan ayrılan yoluna devam ediyor. Biraz evvel elini tuttuğu kadın ya da erkeği hayatında belki bir daha hiç görmeyecek. Yolgeçen köyü Arhavi’nin yüksek rakımlı köylerinden bir tanesi. Çay, fındık ve doğu Karadeniz’in yeni gözdesi kivi bahçeleri arasında sakin ve şirin bir Karadeniz köyü. Köyün hemen hemen tüm gençleri Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşıyorlar. İş güç sahibi, devlet kademelerinde söz sahibi olmuş eğitimli insanlar. Ancak köyleriyle irtibatlarını hiç kesmemişler. Her yaz mutlaka buraya geliyor ve ailenin tüm fertleri burada buluşuyor. Üzeri fındık dalları ve otlarla kaplı çardağın altında birisi genç kız, 3 kadın 2 erkek oturuyorlar. Akşama doğru her yaştan kadın ve erkek bu çardağın altında buluşuyor. Kimisi kaç yıldır birbirini görmemiş çocukluk arkadaşları. Orta yaşlı adam sevgi ve özlemle komşu kızının elini sıkıyor ve kucaklaşıyorlar. Kadın yanındaki kocasını ve kızını takdim ediyor. Orada bulunan herkesin yüzüne tatlı bir tebessüm yayılıyor. Yaşlılar evladım diyerek, gençler enişte diyerek kucaklıyor gelen yabancıyı. O yabancı değil. Kendilerinden birinin kocası ve torunları olarak gördükleri kızın babası. O da kendilerinden olmuş artık. Bunu da açık yüreklilikle ifade ediyorlar. Dün ilçede tepilen horondan açılan sohbet, çocukluk yıllarının horonlarına, aşağı mahalleli bilmem kimin oğlunun düğününe kadar uzuyor. Yaşlılar yokluk yıllarında ıslatılıp yenilen mısır ekmeğinin tadını konuşuyor. “Findukların hazı yok bu sene” diyorlar orta yaştakiler. Tatlı esen rüzgâra aşağı derenin sesi eşlik ediyor. Gök mavi, toprak yeşil. Toprak yeşil insanlar güler yüzlü. Geçenlerde özel bir okulun bahar şenliğindeydik. Her yılsonunda yapılması artık gelenek halini aldı. Kadın erkek, genç ve çocuk hep birlikte oturuyorlar. Yiyecek stantlarına gelip giden insanlar da olmazsa şemsiye altında oturanların maket olduklarını düşüneceksiniz. Ortada koşuşan birkaç küçük çocuk durumu kurtarıyor. Bahçeyi Oğuz Yılmazın neşeli sesi kaplıyor. “ çekirgeyi salıverdim çayıra, / ot koymadı koyun ile kuzuya.” Kadın ve erkekler kendi aralarında sohbete dalmışlar. Genç bir hanım masanın altından ayağıyla tempo tutuyor. “ İçimden oynamak falan gelmiyor hatta müziği duymuyorum bile” maskesini takmış suratına. Göz ucuyla yan masaları kolaçan ediyor. Müziğin temposu artıyor ; “hoplayıver çekirge / zıplayıver çekirge”. Parmaklar masanın üzerinde dans ediyor. “ Bıdı bıdı bıdı çekirge ” ritme beden de iştirak ediyor ki. Göz göze geliyoruz. Zınk diye kalakalıyor oturduğu yerde. Komşunun erik ağacından erik çalarken yakalanan çocuk misali mahcup gülümsüyor. Fazlamı kaptırdı ne kendisini. Bir bahar şenliğinde adı “oynayan geline” çıkacak. Hafazanallah… Yüzü utançtan kızarıyor. Bu duyguyu çok iyi biliyorum dercesine tatlı tatlı tebessüm ediyorsunuz karşılıklı. Bu durum sadece Çorum’ a has bir durum mudur yoksa tüm orta ve doğu Anadolulun kaderi midir bilemiyoruz? Konserlerde Tempo tutmak bir yana insanlar alkışlamaya korkuyorlar. Festivaller yapılıyor. Birkaç sergi ve panelden ibaret sönük geçiyor. Açılan lunaparka çocuklarınızı dahi götüremiyorsunuz. Eskilerde kadın ve erkeğin kamusal alanları belliymiş. Nasıl toplanacakları, nerede eğlenecekleri… Cumhuriyetle birlikte değerler değişmiş, 80 yıl geçmiş lakin içi doldurulamamış. Kadın ve erkek yan yana şenliğe gidebilirler ama oynayıp dans etmek bir yana, tempo dahi tutamazlar. Müziğin dayanılmaz daveti karşısında kendisini sıka sıka ter içinde evlerine dönmek zorundadırlar. Düğünlerimiz karışıktır ama erkekler oynar kadınlar seyreder. Hiç dikkat ettiniz mi bazı düğünler ne kadar da sönük ve sıkıcıdır. Donuk tebessümlü maskeler takmış kadın ve erkekler oturur masalarda. Bu durumu orta yaşa gelmiş kadın ve erkekler kabullenmişlerdir. Usulen orada bulunmaları gerektiğini bilirler. Ve “altı üstü kaç saat” diyerek teselli bulurlar. Lakin genç kuşağa bunu anlatması çok zordur. Gençler ne oldukları gibi görünebiliyorlar. Ne de göründükleri gibi olabiliyorlar. Aileleriyle bir arada bir şeyleri paylaşamamanın sıkıntısını yaşıyorlar. Giderek ailelerinden uzaklaşıyorlar. Ebeveyn korkusunun olmadığı ilk ortamda sınırları zorluyorlar. “Sungurluyu geçince erkeklerin kişilikleri değişiyor. Sungurludan bu tarafta başka bir adam, öbür tarafta başka bir adam oluveriyor çoğu arkadaşımız” diyor bir beyefendi. “ Başka bir ortamda , çok muhafazakâr görünen bir hanımın Akdeniz de bir halk plajında giydiği tanga bikini konuşuluyor ve bastırılmış duyguların insan ve toplum üzerindeki tahribatları tartışılıyor. Olduğu gibi görünmenin kişiyi hem kendisiyle hem de toplumla daha barışık kıldığı konusunda hem fikir kalınıyor. Tüm bunlar olurken ben ne mi yapıyorum? Dinliyor, gözlüyor ve Hz. Mevlana’nın dizelerini mırıldanıyorum. “cömertlikte yardım etmede akarsu gibi ol,/ şefkat ve merhamette güneş gibi ol,/ başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol,/ hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,/ tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol ,/ hoşgörüde deniz gibi ol ,/ ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. ” Ey nefsim ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” diyorum kendime. Kendimizle ve tüm evrenle barışık olabilmemiz temennisiyle mutlu hafta sonları diliyorum.

Türban dedikleri

Haziran 7 2007Yorum Yok Kategori: Kadın

BENİM İÇİN ÜZÜLENLER !… Hasta ziyaretlerini bilirsiniz… Geçmiş olsun dileklerinin sunulmasından çok, insanların birbirlerini görmelerine vesile olan sohbet meclislerine dönüşmesi an meselesidir. İşte böylesi bir hasta ziyareti sebebiyle tanıştığım bir hanım geçmiş olsun dileklerini bildirdi ve gösterdiğim yere oturdu. Nezaket gereği hal hatır soruldu karşılıklı. Beni tanımaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdikten sonra konuya girdi : – Bak ne güzel okumuş kızsın. Başını da örtmüşsün güzel. Hanım hanımcıksın. Ah bir de şu pantolonu giymeseydin. Ne güzel tam Müslüman bir kadın olacaktın. Yapma böyle. Kadına kadın giysisi giymek yaraşır.

Bu sözleri söyleyene dek, doğrusu hanıma pek de dikkat etmemiştim. Benim sessiz dinleyişim onu cesaretlendirmiş olmalı ki; Müslüman bir kadının kılık kıyafetinin gereklerinden uzunca söz etti. O konuşurken ben de ölmekte olan bir hastanın ziyaretinde dahi “iyiliği emreden ve kötülükten men eden” hanımı incelemeye koyuldum. Büyükçe, omuzlarından beline kadar dökülen bir eşarp örtmüş ve robadan büzgülü, yere kadar uzanan bir elbise giymişti. Esmer ve çizgilerle dolu yüzü bir kadından çok erkeği andırıyordu. Bakışlarında; anne şefkatini, kadın yumuşaklığını aradım. Görünmüyordu. Sözleri nefsime ağır geldiği için ben mi göremiyorum diye düşünerek, hanıma odaklandım. Hani içinizi ısıtan bir yakınlık vardır, eskiden beri tanıyormuşçasına duyulan bir sevgi alışverişi… Kendinizi anne, abla yanında gibi hissetme. Hiç biri yoktu. O konuştukça tarikat şemsiyesinde hakkı bulmaya çalışan bir hanım olduğunu anladım. Tarikatın hakikat olduğuna inanmış ancak, hakikatin dış görünüşten daha derinlerde aranmasının gereğini anlayamamış. İlk mektebe dahi gitmemiş ve okumamış bu iyi niyetli ziyaretçiyi nezaketle dinledim. Gözlerindeki sevgisizlik yüreğimi dondurmuştu. Ben bu yüzü daha öncede görmüştüm. Farklı zaman ve farklı bir mekânda… Zihnim üniversite yıllarına kaydı. Dört yıllık olan fakültemin ilk iki yılında başı açık bir öğrenciydim. Üçüncü sınıfta baş örtüsü takmaya başlamıştım.. Bölümdeki profesörlerin benim varlığımdan haberdar olduklarını, benim için ne kadar kaygılandıklarını üçüncü sınıfın başında öğrenebilmiştim. Başta dekan bey ( bölümümüzün en kıdemli profesörüydü.) olmak üzere, kıdemli hocalarım beni yanlarına çağırtmış, hatta bir tanesi yanıma gelmiş ve; “ benim ne kadar harika bir kız olduğumu bildiklerini, elimde olmadan tesir altında kaldığımı ve buna çok üzüldüklerini anlatmışlardı.” uzun uzun. İlkin; neden bahsettiklerini anlamamıştım. Şaşkın şaşkın onları dinliyordum. Ne oluyor bunlara, benim beynimi kim yıkamış, niye bunlardan benim haberim yok! Filan olmuştum. Elimde olmayarak yaptığım hatanın, başörtüsü takmak olduğunu anlayınca çözebilmiştim ancak bana ne demeye çalıştıklarını. Benim gibi bir kızın kendi isteğiyle örtü takabileceğine inanamıyorlardı. Yüzlerine bakıyordum. Hakikaten dehşet içindeydiler ve benim için üzülüyorlardı. Erkek hocalarım bu durumumu evliliğime bağlamış olmalıydılar ki ; “ seni anlıyoruz kızım. Tesir altındasın. Lakin aşkının senin gözünü perdelemesine izin vermemelisin. ” Nevinden yapmışlardı ikazlarını. Bir kadın hocam vardı ki, İşte onun gözlerindeki sevgisizlik, kelimelerindeki acımasızlık, hakarete ve tehdide varan cümleleri ve yüzündeki erkek hocalarımda dahi olmayan katılık, hastane odasında bana cehennemin yakıcı alevlerini anlatan hanımınkiyle aynıydı. Cennete götüren trenin biletinin, tasarımını kendisinin yaptığı Müslüman tarifi olduğuna inanan zihniyetle, muasır medeniyetler seviyesine çıkmanın yolunun kendi çizdiği kadın kostümünü giymek ve giydirmekle olabileceğine inanan zihniyet aynı görünüyor. Karşımda iki kadın… Birisi belki de hiç okula gitmemiş, kırklı yaşlarda, tepeden tırnağa örtülü. Diğeri üniversitede profesör, kırklı yaşlarda, üzerinde diz seviyesinde bir etek, tayyör, saçlar kısa kesilmiş.. İkisinin yüzü de katı… İkisinin gözleri de sevgisiz. İkisi de içlerindeki kadını bir şeylere kurban vermenin hırçınlığını yansıtıyorlar çevrelerine. Kalplerindeki sevgi boşluğunu bir takım şekillerle doldurmaya çalışıyorlar. Ne güzel söylemiş Mevlana; “Bir can var ben de o canı ara / Beden dağındaki mücevheri ara / Ey yürüyüp giden dost, bütün gücünle ara / Ama dışarıda değil, aradığını kendi içinde ara. Sevgiyle, güzel kalın. Mutlu hafta sonları dileğiyle… Birsen AYvaz Çorum Hakimiyet gazetesinde yazdı TOHUMDAN ÇİÇEĞE; SEVGİ ÜZERİNE… İki cihan sultanı Hz Muhammed ( SAV ) arkadaşlarıyla oturuyorlar. İçeriye Ebu Cehl giriyor. Efendimizin yüzüne bakıp “ lat ve uzzaya yemin olsun ki bu güne kadar senin ki kadar çirkin bir yüz görmedim .” Diyerek geri dönüp gidiyor. Efendimiz başıyla tasdik ederek tebessüm ediyor ve “doğru söylüyor.” Diyor. Az sonra Peygamber aşığı Hz. Ebu Bekr içeriye giriyor. Efendimizin yüzüne muhabbetle bakıyor selam vererek “vallahi bu yaşıma geldim. Senin ki gibi güzel bir yüz görmedim ya Muhammed” diyerek oturuyor. Hz. Peygamber onu da tastikliyor ve “Ebu Bekr doğru söylüyor” diyor. Sahabeler şaşkın peygambere bakıyorlar. Bir tanesi bu şaşkınlığı dillendiriyor : “Nasıl olur? İkisi de birbirlerine zıt şeyler söylediler. Birisi doğru söylüyorsa diğeri yanlıştır.” Efendimizin cevabı ebediyete kadar gönül ve fikir deryasına ışık tutacak enginlikte. “ Ben sizlerin aynasıyım. Ebu Cehl bana baktı ve kendini gördü. Doğruyu söyledi. Ebu Bekr de bana baktı, kendini gördü ve doğruyu söyledi. Her birimiz diğerinin aynasıyızdır.” Kaldırımda yürüyen insanoğlunun yürüyüşündeki yamukluğu fark eden yolcu! Yamukluk yürüyende mi yoksa senin bakışında mı? Misafir çağrıldığın evde büfedeki fincanın altında gördüğün tozlar ev sahibinin mi senin mi gönül kirlerin? Ya sevgiyi, mutluluğu farklı ten ve yüzlerde arayan dostlar ! Kalplerinde olmayan sevgi ve mutluluğu surette bulabileceklerini mi sanıyorlar ?! Sevgiye ulaşmak kalbi sevgiyle doldurabilmekle olabiliyor. Sen sadece kalbindekini akıtırsın ve o sana geri gelir. Sevginin kendine özgü mutluluğudur bu. O mutluluğu sevgiyle baktığında yaşayabilirsiniz ancak. Sadece sevmeye başlamanız yeterlidir. Zamanla çok daha fazla sevginin size geldiğini görüyorsunuz. Yüzmenin yüzerek öğrenildiği gibi sevmek de sadece sevilerek öğrenilebiliyor. Bazıları sevmek için o en yüce sevgilinin gelmesini beklerler. Yunus misali “ yaratılanı yaratandan ötürü” sevmeyi bilemediklerinden midir bilinmez, gönül gözlerini kapatıp oturuyor, sadece bekliyorlar. Bir yerlerden beyaz atlı prens ya da prenses çıkıp gelecek. O zaman kalplerini açacaklar… Ki onu bulduklarında varlığını fark edemiyorlar bile. Zira o vakte kadar nasıl seveceklerini, kalplerini nasıl açacaklarını unutmuş oluyorlar. Sevgiyi ve mutluluğu yakalamanın şartı; her zaman sevgiyi vermeye hazır olabilmektir. Karşılık görüp görmemeyi hesaba katmadan sevmek. Sevgi her zaman geri dönecektir, bu onun doğasında vardır. Sevgi; dağlara gidip yüksek sesle şarkı söylemek ve vadilerin de cevap vermesi gibidir. Bağırırsanız vadiler de bağırır, şarkı söylerseniz onlar da şarkı söyler. Her yürek bir vadidir. Eğer ona sevgi dökersen o da size aynı şekilde cevap verecektir. Hiç bir sevgi fırsatını kaçırmamalı insan. Sokaklarda yürürken bile sevebilirsiniz. Bir sokak köpeğine bakarken dahi. Kimseye bir şeyler vermeniz de gerekmiyor, sadece gülümsemeniz yeterlidir. Kalpten dudağa yansıyan içten bir gülümseme… Hiçbir maliyeti olmayan sevgi alışverişidir. Kalbinizin açıldığını, enerjiyle dolduğunuzu hissedeceksiniz. Selamlaştığınızda ya da birisinin elini tuttuğunuzda – bir arkadaş ya da bir yabancı fark etmez- sevgiyle dokunmayı deneyiniz. Doğru insanla karşılaşınca seveceğim diye beklemeyiniz. O hiçbir zaman gelmeyecektir. Sevmeye devam etmelisiniz. Daha fazla sevdikçe doğru insanla karşılaşma için ihtimaller de artacaktır. Çünkü kalbin bir çiçek gibi açmaya başlayacaktır. Ve çiçekler açan bir kalp de, kendisine daha fazla arı- kelebek, daha fazla sevgili çekecektir. Her insanın içinde sevgi tohumu vardır. Ancak siz hiç, bir tohuma arı ve kelebeklerin geldiklerini gördünüz mü? Çiçek bahçelerini görebilmek için bir kelebek, arı olmalısınız. Ya da kendiniz bir çiçek bahçesi. Ne güzel söylemiş Yunus;” cümleler doğrudur sen doğru isen, / doğruluk bulunmaz sen eğri isen.” Bu güzel dizeyi “cümleler sevgilidir sen sevgi isen / sevgili bulunmaz sen sevgisiz isen” diye de düşünebilirsiniz. Hz. Mevlana; ey yürüyüp giden dost / bütün gücünle ara, ama aradığını dışarıda değil kendi içinde ara. Diyerek aranılanların surette değil sirette aranmasının gereğine işaret ediyor. Yüreklerimizdeki sevgi tohumlarını yeşertebilmemiz umuduyla, sevgiyle güzel kalın. Mutlu hafta sonları diliyorum.

Sayfa 1 / 41234»