Güncel

Perihan Altındağ Sözeri

Nisan 10 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Bir toplum ortak değerlerini kaybederse militanlaşan sanat,siyaset ve benzeri alanlar kültürümüzün kalbini kırar döker.Bu yabancılaşma nereye kadar?Çevrenize bir bakın,siizn eve kadar….çocuğunuza kadar….. ilgisiz ve sevgisiz insana kadar…..

Teşvikiye Camii’nden yarın öğle namazından sonra bir cenaze kalkacak ve Türk Müziği’nin çok önemli bir sesi, bu müziğin 40 küsur sene boyunca en önde gelen icracılarından kabul edilen Perihan Altındağ Sözeri, sonsuza uğurlanacak. Perihan hanım Münirler’in, Safiyeler’in, Hamiyetler’in, yani müziğin hakikisinin ve ciddisinin yapıldığı senelerin sanatçısıydı. “Hanım sesi” demek benim için gerçi öncelikle Safiye Ayla demekti ama Perihan Altındağ, hemen ardından gelenlerin en başındaydı. Türk Müziği’nin bu çok önemli sesi hayata dün sabah veda etti ve büyük gazetelerimiz vefat haberini iç sayfalarında birkaç satırla ve küçük bir fotoğrafla vermeyi kâfi buldular. Muhafazakâr ve mukaddesatçı basınımızda ise, tek satır olsun hak getire! Perihan Altındağ Sözeri’nin vefatı ko nusunda çıkan haberlerin boyutu ve lâyık görüldüğü sayfalar, bana önce Fransa’nın Le Monde’unun, Tino Rossi’nin ölümünü manşetten duyurmasını hatırlattı; derken, Mısır’da yaşadığım senelerde katıldığım bir cenaze, Arap Müziği’nin “babası” kabul edilen Muhammed Abdülvahab’ın tabutunu başta başbakan olmak üzere hükümet üyelerinin taşıması gözümün önüne geldi. Sonra da Münir Nureddin’e vefatından bir müddet önce bağlanan emekli aylığını düşündüm. İnanmayabilirsiniz ama hakikattir: 1970’lerin İstanbul Belediyesi, koskoca Münir Nureddin Selçuk’a “çöpçü” kadrosundan aylık ödemenin utancını hiç sıkılmadan üstlenivermişti. Medenî ve kadirbilir bir memlekette Perihan Altındağ Sözeri ayarındaki bir sanatçının vefatının nasıl bir sosyal matem halini alacağını söylemeye gerek bile duymuyorum. Bilenler bilir, sanata biraz meyli olanlar da tahminde bulunabilirler. Hele, zamâne meşhurlarından birine Allah geçinden versin, emr-i Hakk vâsıl olması halinde çıkacak yaygarayı bir hayâl etseniz… Sanatı kendi dost ve ahbap çevresiyle sınırlı tutan ama sanat alanında kalem oynattığına inanan büyük, saygın ve de entellektüel yazarlarımız: Artık nasıl acınacak bir hâle geldiğimizin acaba farkında mısınız? muratbardakci@haberturk.com

tarım ve sütte oyunlar

Nisan 9 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Birkaç gün önce sevgili dostum Tire Süt Kooperatifi Pastörize Süt Fabrikası Müdürü Onur Terzi’den aldığım bir e-posta daveti ile Türkiye’de küçük Hollanda olarak adlandırılan Tire’de ve Küçük Menderes bölgesindeki süt üreticilerinin miting kararı almış olduklarını öğrendim. Geçen hafta Tire’de hayvan yetiştirici birliklerinin başkanları ve ziraat odası başkanlarının düzenlediği basın toplantısında eylem kararı kamuoyuna açıklanmıştı. Üreticinin temsilcisi konumundaki birlik ve oda başkanları, hükümeti destekleri azalttığı, sanayicileri ise süt fiyatları üzerinde baskı uyguladığı için böyle bir eylem kararı aldıklarını belirtiyorlar. Miting kararına öncülük eden Tire Süt Kooperatifi Yönetim Kurulu Başkanı Mahmut Eskiyörük, Türkiye’de tarımdan sonra hayvancılığın da çökertilmek istendiğini belirterek, “Süt fiyatları baskı altına alınarak gelişen hayvancılığımız çökertilmek isteniyor. Üreticinin yem maliyetleri artarken, süt fiyatları geriliyor. Bir çok üretici hayvanın yemini kesti. 5 ay sonra hayvanlar sütten kesilecek. Asıl felaket o zaman olacak. Hükümetin süt fiyatına müdahale etmesini istiyoruz” diyerek olayın son derece endişe verici olduğunu dile getiriyor. Bir tüketici olarak da düşen süt fiyatlarının raflara yansımadığını görüyorum. Ne kadar çelişik bir durum. Süt üreticilerine baskı yapılarak maliyet düşürülüyor, stok var deniyor ama satış fiyatı değişmiyor. Bu bölgenin başta Ege olmak üzere Türkiye ekonomisi için çok büyük bir potansiyel taşıdığını hepimiz biliyoruz. Üretmek için daha iyi üretim koşulları isteyen çiftçilerin bu mitingi hepimiz tarafından desteklenmelidir diye düşünüyorum. En azından şehirlerde yaşayan bizlerin, her gün yiyip içtiğimiz gıdaların hammaddesini oluşturan tarım ürünlerinin ne zorluklar altında üretildiğini anlamamız gerekiyor. Tire Süt Koop. Yön. Kur. Bşk. Sayın Mahmut ESKİYÖRÜK bilgisi ve tecrübesiyle herkesin haklı takdirini kazanmış bir kişi. Basın bildirisinin içinde yer alan “Tarım sektöründe yaşanan olumsuzlukların diğer tüm sektörlere de yansıdığı bilinmektedir. Artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Bu itibarla, köylümüzün, çiftçimizin bu hak arayışına esnaf, sanayici ve diğer tüm meslek gruplarından destek verilmesini bekliyorum” diyerek sadece sütçülerin değil tüm köylü ve çiftçinin de aynı durumda olduğunun altını çizmektedir. Mahmut beyin önderliğinde gelişen bu sivil insiyatif 28.04.2008 Pazartesi günü saat 12.00’de Tire İlçesi İtfaiye Meydanı’nda buluşup sesini duyurmaya çalışacak.

Aynı e-postada bir de güzel haber var. Yakında Tire Süt Kooperatifi günlük pastörize süt üretimine başlayacakmış. Bulundukları bölgeye günlük süt vererek sosyal sorumluluklarını da yerine getirecek olmanın, haklı mutluluğunu yaşıyorlar. Hulusi Berik /Akşam Karacabey Ziraat Odası Başkanı Nuri Karaca haykıryor:”Mısırda yaşananları durdurun.” 2 YKr olarak açıklanan 2007 mısır destekleme primi, mısır üreticilerinde şok yarattı. 2006 yılında 7 YKr olan destekleme priminin bu kadar düşürülmesine çiftçiler bir anlam veremedi. Destekleme kapsamında olan bütün ürünlerde prim miktarı muhafaza edilmiş olup, bazı ürünlerde (buğday) yükseltilmiştir. Kuraklık ve düşük fiyat nedeniyle ekim alanları ve rekoltesi düşen mısırda prim düşürülmesi çok manidar karşılanmıştır. Türkiye’nin yıllık mısır ihtiyacı 4 milyon tondur. 2005 yılında uygulanan düşük taban fiyatı, 2005 yılında 4 milyon ton olan mısır üretimini, 2006 yılında 3.8 milyon tona, 2007 yılında da 3.6 milyon tona düşürülmüştür. Bu yıl Türkiye, 1 milyon ton mısır ithalatı yapacaktır. Son yıllarda mısır, biyogaz üretiminde de kullanıldığından çok talep edilmektedir. Destekleme priminin düşürülmesi, mısır ekim alanlarının daha da daralmasına yol açarak, ülkemize GDO’lu mısır ithalatını artıracak olup bu da insan ve hayvan sağlığına ve çevreye büyük bir darbe vuracaktır. Destekleme uygulaması nedeniyle mısır kayıt altına alınmış, devletin büyük miktarlarda vergi artışına sebep olmuştur. Önümüzdeki yıl belge alma düzeni bozulacağından devlet büyük bir vergi kaybına uğrayacaktır. Çiftçi stopaj ve KDV olarak kilogramda 1 YKr vergi ödemiştir. Yani çiftçinin desteklemeden eline geçecek para 1 YKr’den azdır. Komisyon müracaat parası da düşürülecektir. Çiftçimiz mısır prim fiyatında bir artış olmazsa bu parayı almak istememektedir. Ziraat odalarımıza yapılan başvurularda bu paranın Mehmetçik Vakfı’na bağışlanması önerilmektedir. Başta Sayın Başbakanımız olmak üzere bütün yetkililere sesleniyoruz; mısırda son yıllarda oynanan bu oyunları durdurunuz. Mısır destekleme primlerini en az 7 YKr olmak üzere yükseltiniz. Bu düzeltme yapılmazsa ülke ekonomisi çok büyük bir darbe alacaktır.Nuri KARACA Karacabey Ziraat Odası Başkanı Yalçın Bayer Hürriyet 8Nisan

Kalın kafalılık

Mart 20 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

“Konuyu bütün yönleriyle anlattım, bir türlü anlamıyor kalın kafalılar.” Diye söze başlayan birisi için iki durum söz konusu.

“Konuyu bütün yönleriyle anlattım, bir türlü anlamıyor kalın kafalılar.” Diye söze başlayan birisi için iki durum söz konusu. 1.Durum: Gerçekten Haklıdır, anlattıkları gerçektir, anlaşılmadığı için serzenişte bulunuyordur. 2.Durum: Haksızdır, doğruyu anlattığını sanıyordur. Serzenişte bulunmakta kendi açısından haklıdır, gerçekte haksızdır. Serzeniş cümlesinde geçen iki husus var. Biri konuyu bütün yönleriyle anlattığını söyleyen kişinin gözünden kaçan önemli ayrıntılar olabilir. Diğer husus anlatıcının kalın kafalı olarak nitelediği şahıslar konuyu mu, maksadı mı anlamamıştır? Anlamak kapasite ile sınırlı olduğuna göre anlatmak da yetenek nispetindedir, elbet. Yani anlatanın becerisini aşıyor ise dinleyenin kapasitesi, gözden kaçan şudur. Eksiksiz anlattığını sananın yanlışını dinleyen görüyor ve fikrine katılmadığından onaylamıyor. Anlatan veya anlattığını sanan da yırtınıp duruyor ve “Kimse bir şey anlamıyor, insanlar kalın kafalı” türünden cümleler kurarak serzenişlerini sürdürüyor. Çünkü kendini kusursuz bildiğinden, diğerlerini de anlamakla mükellef farz ettiğinden asla kendini yenileyemiyor. Kolay olanı seçiyor, “Kalın kafalılar, anlamıyorlar” diyerek olduğu yerde sayıyor! Hatta savunduğu fikri anlatmaktan da vazgeçerek sadece eleştirme yolunu seçiyor. Başkalarını da aşağılayarak kısır bir döngü içinde buluyor kendini. Başta iki durumdan bahsetmiştim; insan tespitinde ya doğrudur, ya da yanılıyordur. Eğer iddiası doğru ise kaybı sadece anlaşılamamakla sınırlı olacak; iddiası yanlış ise asla yanlışını göremeyecek ve kendini yenileyemeyecektir. İşte bu durumdaki insan kendine zulmeden durumundadır. Asıl “kalın kafalı” da o dur. Ahmet Bektaş

Metin Münir yazdı

Mart 16 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Siyasi parti kapatma demokrasiye aykırıdıııır. Yargıtay Başsavcısı’nın AKP’yi kapatıp liderlik kadrosunu beş yıl siyasetten sürgün etme başvurusunun ardından en çok duyulan laf bu oldu. Tanrı, Türkü sığ mantralardan korusun. Eğer siyasi partiler demokratik olsaydı ben de koroya katılırdım. Ama katılmıyorum. Ben, “Şaşılacak bir şey yok. Demokratik olmayan tavuk, demokratik olmayan yumurta doğurur” diyorum. Türkiye’de siyasi partiler demokratik değildir, derebeyliktir. Parti başkanlarını, diktatörlükleri bile kıskandıracak yetkilerle donatan bir siyasi partiler yasası var. Bir defa seçildi mi parti başkanını kimse yerinden edemez.

Lideri seçen kongrenin bütün üyelerini parti başkanı seçer. Kongre üyeleri, başkanın emrinden çıkamaz. Aynı şey il idareleri ve milletvekilleri için de geçerlidir. Başkana karşı çıkan partide tutunamaz, partili olmanın getirdiği mamadan yiyemez. Bu durumun demokratik olmadığını herkes bilir, ama hiç kimse bir şey yapmaz. Çünkü, bir şey yapabilecek olan siyasi liderleri, milletvekillerini, kasaba politikacılarını bu ortam doğurup büyütüyor. Türkiye’de siyasetin özü olan Hazine’den para hortumlama bu feodal siyasi yapıya dayanır. Demokrasi olarak remigeçit yapan bu maskaralığın hasadı zehirdir: Demokratik olmayan sığ ve donanımsız liderler, kişiliksiz ve kul politikacılar, ufuksuz ve çağdışı siyasi partilerin anası siyasi partiler yasası ve onun kadar ölümcül olan kulluk kültürüdür. Bu ortamda yeşeren siyasi liderleri kontrol edecek demokratik bir mekanizma yoktur. Darbelerin, parti kapatmaların ardı bunun için kesilmiyor. Beyefendi partisine yüzde yüz hâkim. Oyların da % 46’sını aldı. Bunlar istediğini yapması için yeterli değil mi? Neden Türkiye’yi, evi gibi döşeyip eşi ve çocukları gibi giydirmeye kalkışmaya hakkı olduğunu sanmasın? Neden dinciliğini kuralları bütün ülkeye geçerli kılmasının mübah olduğuna inanamasın? Neden devletin bütün organlarını kendi gibi düşünen kişilerle doldurup iktidarını ebedi yapmasın? Atatürk, Türkiye’yi olduğundan yüksek bir yere taşımaya çalıştı. Türkiye, o gün bu gündür, oradan aşağı, doğal düzeyine doğru düşüyor. Bu düzey, doğanın bir milyon yılda imal ettiği fosil yakıtı bir yılda tüketen, aşırı nüfus büyümesi dolayısıyla iflasın eşiğine gelen bir gezegende “Üç çocuk doğurun, her çocuk kendi rızkıyla gelir” düzeyidir. Yargıtay Başsavcısı’nın yapmaya çalıştığını anlıyorum. AKP’yi kapatarak bu düşüşü engellemeye çalışıyor, ama çabası boşunadır. Ne AKP ne de düşüş durdurulamaz. Çünkü, düşüşe neden olan yerçekimini meydana getiren donanımsızlık ve ahlaki zaaf Atatürk ilkelerinden güçlüdür. Kapatma girişimi, başarılı olsun veya olmasın, AKP’nin (veya onun yerini hangi dinci parti alacaksa onun) oylarını artıracak. Bu da Erdoğan ve Fethullah Gülen gibilerin hayal ettiği alaturka Türkiye’nin gerçekleşmesini çabuklaştıracak. Yani, AKP’nin kapatılması ile elde edilmek istenen sonucun tersi ortaya çıkacak. Yere çakılıncaya kadar düşeceğiz.

Millet aç!

Mart 16 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Çalışanlar sel oldu sokaklara aktı.Muhalefet sokakta dillendi.”Hiç sendikaya üye olmak aklıma gelmezdi.Bugün benimle 130 kişi sendikaya üye oldu” diyen memur hafta sonu taksicilik yaparak geçiniyor.Emekliler, işçiler,öğrenciler ve emekliler resmen açlık çekiyor.

Sosyal,kültürel alandan çekildiler. Son beş yılda dünyaya 13 dolar milyarderi hediye eden hükümet devlet kasasını sadece yandaşlarına kullanıyor. Başbakan dahil bütün Bakanların, Cumhurbaşkanı’nın 15 yaşındaki oğlu dahil oğullar-kızlar zenginlik dehası genine kavuştu aniden!!! Hakarete uğradım diye karikatürden yazıya mahkemeye koşturan Başbakan ve Bakanlar nedense yargıdan hiç hoşlanmıyor.Parti içinde otoriter dünyanın temsilcisi yöneticiler nasıl bir toplumsal hedefleri var acaba Türkiye için derseniz; kavgaya bakılırsa sadece türbanla üniversiteye girmek tek toplumsal projemiz. İntihalden suçlu bulunan (yani hırsızlıkla akademik unvan alan) AKP’li üst düzey yetkililerin olduğu parti politikası hızlı tren politikası gibi; yaptığın ve söylediğin her şeyin üstüne bir levha as:” ben ne dersem odur”. Hızlı tren kazasında ölenleri unuttular gittiler acılar ve yokluklar insanların yanına kar kaldı.Onlar bu milletten değil miydi? İnat ettiler mi tam ederler AKP’liler.Slogan “inadına sahip çık!” Hızlı tren konusunda yazdığım zaman “zihni sinir projelerinden geçilmeyen partililer” demiştim.Şimdi İstanbul Eğitim Müdürü dahil bu projelerin sürüsüyle olduğuna şahidiz. “Zihni Sinir projeleri” dünya örnekleri hep faşist liderlerden, totaliter liderlerden ne tesadüf! Tarih yalan söylemez. İstanbul’da Eminönü-Sultanahmet tramvayına binin nasıl tek tipleştirildiğimizi görün.Türbanı tek bir şekilde bağlayan kızlar,kadınlarla, jöleli saçları ve yampiri yürüyüşleri kabadayı özentisi varoş delikanlıları. Kızların yüzde 80’i evde oturuyor çıkmış araştırmalarda ne gam!Kızlar ve kadınlar ev kadınıymış dersek, oh!ne ala diyorlar 3 çocuk doğur vede canın sıkılmasın.Karnın açsa mahalle sorumlumuza adını yazdır,kömürünü,fileni gönderelim. İlk hükümet döneminde GAP adını ağzına almayan hükümet ,acil eylem planında da hiç GAP demedi.Yerel seçimler yaklaşırken birden GAP aşkı başladı.Paket dediği ise; GAP idaresinin 15 yıllık birikiminde sayfalar dolusu raporlarda var zaten. Yani hiçbir konuda doğruyu söylemiyor Başbakan. Bakanlar da. Yetkililer de.” GAP’a tek çivi çakılmamıştır “Hükümetin acil eylem planında “acil” bir GAP vizyonu görülmüyor” diye başlayan yazımı hükümet kurulduktan kısa bir süre sonra yayınlamıştım. “Bölge kalkınma ve kalkınma işi DPT tekelinde ya! Şimdi yeni düzenlemelerle bölge kalkınma işi yerel uç beylikleri kurularak çözülmeye çalışılıyor.”(16.07.2007) Her gittiğim bölgede insanlar yolsuzluktan dert yanıyor.Yolsuzluk almış başını gidiyor.Bir tek ihale bile AKPli olmayanlara verilmiyor.Kadrolaşma için söylenenleri dinledikçe dudağınız uçukluyor. Van’da dinlediğim de İzmir’de dinlediğim de ayni. Başbakan’ın tüm konuşmalarındaki dili de çok ilginç:hep “biz” ve “bizden olmayanlar” siz bize bunu yapamazsınız diye seslenen Başbakan kendini ve kendi taraftarlarını ayırarak konuşmakta.Bu bölücü dil alışkanlık elbette. Mili Nizam’dan beri devam eden “ötekilere çemkirme” hali! Bir çok konuda inatlaşma politikası yürüten Başbakan pişmanlıklarını da ağzından kaçırıyor! Bunun bir örenği de tezkere konusunda yaşandı.6 Mart 2007’de yazdığım yazıda bunu eleştirmiştim: “Keşke 1 Mart tezkeresi geçseymiş ” Geçen çarşamba akşamı CNN Türk’te Taha Akyol’un programında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 1 Mart tezkeresinin reddedilmesini hata olarak gördüğünü söylemesi, siyasetimizin pişmanlıklar risalesi olarak kayda geçmiştir. O sırada Başbakan olmadığı için mi acaba partisi onu dinlemedi? Erdoğan, “Denklemin dışında kaldık. Keşke 1 Mart tezkeresi geçseymiş. Tezkerenin bu şekilde neticelenmesini doğru bulmadım. Bunlardan ibret alıp gelecekte aynı hataya düşmemek gerekir.” dedi.(6Mart2007) Bu ülkede kapanan sivil örgütlere,gazetelere ya da özgürlük karşıtı haksızlılara karşı hükümeti eylemde gören oldu mu? “STK’lar kapatılır kimse ses etmez.Çiftçiye veya vatandaşa Başbakan hakaret eder kimse ses etmez, Milli Eğitim Bakanı itiraz eden bir kadın öğretmene ağzından tükürükler saçarak “alın götürün bunu hemen” diye bağırır sorun olmaz.Şimdi sizi kapatmak istiyorlar denince kıyamet kopuyor…. STK’ların garip öyküsü Sivil toplum da toplum’ deniyor ya durmadan. Bu konuda yapılan çalışma sonucunda Türkiye’de 150.000 STK adına ulaşılmış. Vay canına diyorsunuz, bu ne sivil iştah! Araştırınca bunların 75.000 tanesinin mahkeme kararıyla kapatıldığı gerçeğiyle karşılaşıyorsunuz. Kumar oynatmaktan tutun da sahte evrak düzenlemeye kadar çeşitli nedenlerle… Geriye kalan 75.000 STK’dan ancak 1.500 tanesine ulaşılabilmiş. Yani adres, telefon gibi iletişim bilgileri ve mekânı olmadığından bunlara yazı yazılmış ve de sadece 75 tanesinden cevap gelmiş! Şimdi toplam bu sayı Türkiye’yi temsil edecek STK birikimimiz kısaca. Mezra derneklerinden tutun da köy hemşehri örgütlenmelerini ne kadar sivilleşme içine koyacağız? Bu manzara İstanbul’u ve Türkiye’yi marka yapmaya yeter mi? İnsan kalitesini nasıl yakalayacağız? Türkiye’de gönüllü dernek faaliyeti yapanların oranı sadece yüzde 7. Bu oran ABD’de %75. Yurttaş olmazsanız katılım sadece oy vermekle sınırlanıyor anlaşılan. Türkiye’de 45 milyon seçmenin eğitim süresinin 5,5 yıl olduğunu da ekleyelim bilgilerimize.”(30.01.2007) KAPKAÇ YETİŞTİREN AKP POLİTİKASI Kapkaçla ilgili yazdığım yazıya yüzlerce mektup gelmişti kapkaça,evinde hırsızlığa uğramayan yoktu. Hükümet ses soluk vermiyordu! Kişiliksiz ve kimliksiz Beyoğlu’nu hayatımıza sokan İstanbul Belediyesi şimdi de kimliksiz beton dökme işini Boğaz’a taşıdı. İstanbul’a yapma çiçek ve taşlı yapma ağaç sakilliğini taşıyan zevk yoksunu Belediyeler siyasetimiz kadar ruhu süfli iktidarın ne İslam’ı,ne Türk kültürünü anlamadığını çok iyi kanıtlıyor. Van’ da enerji yokluğu ekonomiyi,sanayiciyi vururken enerji sorunumuz hiç gündeme gelmiyor. Başbakan sürekli ellerini ovuşturarak “çok para kazandık,dünya bize yatırıyor” diyor bize. Öyle mi? Ülkenin hangi sorunu çözüldü acaba? Yazdıklarıma bakıyorum . Bunlar hala sorunsa çözülen nedir? AKP kapatılmalı mı? Size hukuki özgürlüklerinizi vermeyen,özgür eleştiri ve yazınızı engelleyen ,faşist tavırlı iktidar devam etmeli mi diye soruyu sorabiliriz. Parti kapatmak demokrasi tarihimizde var diye komplekse gerek yok Avrupa’da da sürüsüyle var. Almanya’da,İspanya’da,Fransa’da veya İtalya’da…. Türk aydını ezber dışında konuşamaz durumda. ABD’de “zenci” demek yerine “afro” demek gibi bir şey bu galiba!Ama sistem devamlı zenci olduğunu hatırlatır. Zenci demişken, AKP’lilerin ve AKP militanlarının türbanlılara yapılanları zencilere yapılanla özdeş kılmaları Türk kültürüne hakaretin en büyüğüdür. Türkler hiçbir zaman ırkçı olmamışlardır kültür dünyalarında. 1000 yıl sonra militan AkP’liler kültürümüze,insanımıza ve kendilerinden olmayan “ırkçı” diyerek bölücülük yapmaktadırlar. Hatta biri dedi ki:”Türkiye’de bize yapılan zencilere yapılandan kötüdür.Zencilere araçlarda ayrı bir yer verilirdi,bize yer bile ayrılmıyor”. Buna ne diyeceğini insan şaşırıyor.Bu nefretle konuşanların sonra “Yunus Emre’lerin ülkesiyiz” demesi hiç inandırıcı değil. Mevlana’yı sevmediklerini ise kulaklarımla duymuş,yaşamış biriyim. Mesnevi’de eşek hikayesi var diye Mevlana’yı sevmeyen zihniyet sadece “zihni sinir projesi” üretir . Ondan başka bir şey beklemek abes. AKP’yi kapatarak kurtulmak yerine , acilen “siyasi partiler yasasını” ve “seçim yasasını” değiştirmelidir. Bu konuda ısrar etmeli,sokağa dökülmeli ve sivil baskı uygulamalı. Yargı bu konuda duyarlılık göstermeli. Siyasi partiler AKP’den rahatsız ise,samimi olsunlar ve elbirliğiyle bu iki yasanın hemen değişmesini sağlamya çalışsınlar. Hadi bakalım….. Bedavaya açılan boşluğa konmak değil, Türk siyasetini dönüştürmek olmalı hedef. Cesur olan talip olsun. Cesur siyasetçimiz var mı görelim. Nuray Mert (Vatan gazetesi) Evet. Ben 28 Şubat’a en çok karşı çıkanlardan biriydim. Ama tespitleri namusluca yapmak lazım. ’AKP’den korkacak ne var? Bu zaten sosyolojik bir süreç’ diyoruz ama şunu gözden kaçırıyoruz: AKP, bugün ılımlı, merkez sağda liberalleşmiş bir partiyse, bu 28 Şubat yüzünden oldu. Yani Refah Partisi, askeri darbe yüzünden daha liberal bir sağ partiye dönüştü. Bu kendiliğinden olmadı, o parti kendi içinde o yenilenmeyi yapamadı, asker yüzünden yaptı. Bunu da kafamızın bir yanında tutalım. AKP’ye dönüşme süreci ise çok kısa. Geçmişlerinde sistemle kavgalı siyasi gelenekten gelen bir siyasi kadronun bu şekilde, çok hızlı bir biçimde dönüşmesi ve ondan sonra da bütün iktidar mevkilerinde bulunmaları, seçimle gelerek de olsa, hangi toplum olursa olsun bir sorun, bir sarsıntı yaratır. Bunu da anlayışla karşılamak, dikkate almak lazım. ’Ne oluyor da, bu insanlar heyheyleniyor?’ filan demek olanı biteni fazla görmezden gelmek oluyor. Cumhurbaşkanlığı çok sembolik bir makam. Abdullah Gül de 11 yıl öncesinin sistemle kavgalı siyasi hareketinin önde gelen isimlerinden biri… Sayın Gül’ün AKP ilk kurulduğunda Milliyet’e verdiği röportajda şu var: “Geçmişte söylediklerimize bakıyorum da şaşırıyorum!” Şimdi bu laf söylendiğinde, geçmiş denilen zaman en fazla 6-7 sene. Yetişkin bir insanın 6-7 sene önce söylediklerine bu kadar şaşırıyor olması şaşırtıcı değil mi? Kendi bile şaşırıyor! Ben bu AKP liderlik kadrosunun katiyen gizli bir ajandası filan olduğuna inanan biri değilim ama bunları dikkate almak gerekirdi. Hükümetin tek eleştirilecek tarafı, bu kaygılara, sanki çok lüzumsuz kaygılar gibi kulağını kapatması oldu. Bu da kaygıları artırdı. Ama sonuç itibariyle kaygı duyan kesimin de şunu algılaması lazım” Can Dündar (Milliyet) Diyorlar ki; “Halkın yarısının oyunu almış bir parti kapatılır mı?” Hukuk, partileri aldığı oy oranına göre değil, yasalara sadakatine göre tasnif eder. Aksini savunmak, ülkeyi çoğunluk diktasına götürür. Çoğunluk partisi de, yüzde 1 oy alan partiyle aynı hak ve sorumluluklara sahiptir. Diyorlar ki; “Avrupa ne der?” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Refah Partisi kapatıldığında “Evet, kapatılmalıydı” demişti. Diyorlar ki; “İstikrar bozulur, borsa altüst olur.” Bunlar hukukun ilgi alanında olmamalıdır. Diyorlar ki; “Halkın iradesine karşı açılmış bir dava bu…” Halk desteği, bir siyasi hareketi meşrulaştırmaya yetmez. Nazilerin de halk desteği vardı. Ve o destekle dünyayı yaktılar. Bir parti meşruluğunu, iktidarda olmasından, yüksek oy oranından, Avrupa’nın koltuk çıkmasından değil, eylemlerinin, söylemlerinin, liderlerinin hukuka uygunluğundan alır. Yargıtay Başsavcısı’nın AKP için açtığı kapatma davasıyla yargıyı siyasallaştırdığını öne sürenlerin gerekçeleri de yargıyı siyasallaştırıyor. Hukuk konuşacaksak bu ilkelerde anlaşmalıyız. * * * Şimdi madalyonun öbür yüzünü çevirelim ve siyaseti konuşalım: Orada da demokraside anlaşmamız gerekiyor. AKP’yi kapatma davası, yukarıdaki gerekçelerle değil, ama siyasetin sorunlarına, hukukla çözüm aradığı için sistemin iflası anlamı taşıyor. Yönetici elit, deliklerden çıkan plastik kafalara çekiçle vurmaya çalışan lunapark müptelasına benziyor; işine gelmeyen hareketleri yasaklayarak bastırmaya, okulsuz maarif gibi “partisiz demokrasi” yaratmaya çalışıyor. Bu işi de artık seçimle ya da darbeyle yapamadığından hâkimlere devretmişe benziyor.” Semih İdiz (Milliyet) Bu arada, AKP’den son dönemde kopmaya başlayan unsurların bu dava sayesinde, “demokrasiye sahip çıkma” adına tekrar bu partinin etrafında kenetleneceklerini düşünüyoruz. Bu yargılarımızın ne denli geçerli olduğunu 12 ay sonra yapılacak yerel seçimlerde göreceğiz. Ancak burada son söz olarak şu husun altını çizmek istiyoruz. AKP’nin gitmesini isteyenlerin bunun sadece demokratik muhalefet yoluyla sağlanabileceğini bilmeleri gerekiyor. Başka yollara başvurmanın nasıl ters teptiğini ise yakın tarihimizden hepimiz biliyoruz. Fırsat gelmişken herkese değerli yazarımız Osman Ulagay’ın “AKP Gerçeği ve Laik Darbe Fiyaskosu” başlıklı son kitabını öneririz. Bazı zihinlerin açılmasına yarayabilir.” Enis Berberoğlu (CNN) Savcı T:C:’nin baş savcısıdır.Onun görevi dava açmaktır, iddianame hazırlamaktır. Savcı bana dava açamaz demek demokrasinin yargı tarafını ,yani kuvvetler ayrılığını hiç dikkate almayan demokrasi bilmezliktir. Savcının yetkisi alınsın ne demek? DTP oyu az diye kapatılsın dendiğinde AK^P’lierin sesi mi çıktı? Az oy alan kapatılır diye yasa mı var?” Bilal Çetin(CNN) 321.madde nedeniyle şakır şakır davalar açıldı.AKP özgürlük diye sadece türbanı gösterdiğinden buna hiç aldırmadı. Zülfü Livaneli (Vatan) Geçen hafta yurt dışında, Türkiye’yi iyi izleyemediğim bir yerdeydim. Başsavcı’nın dava açtığını duydum elbette ama durumun vahametini THY uçağında gazeteleri elime alınca kavradım. Bir savaş halinin gazeteleriydi bunlar. Olmadık küfürler ediliyor, olmadık tehditler savruluyor, olmadık hakaretler sıralanıyordu. Kime mi? Cumhuriyet Başsavcısı’na. Hangi ülke bu kadar çılgınlaşmıştır, hangi ülkenin yazarları kendi yargısına bu kadar hakaret etmiştir bilmem. Böyle bir örneğe hiç rastlamadım. Bu yüzden gelin davanın özünden önce şu üslup meselesini konuşalım. *** Burnundan soluyan arkadaşlar yasama-yürütme-yargı kavramlarını, erkler ayrılığını, yargı kurumunun demokrasinin asli ve vazgeçilmez unsuru olduğunu bilmez mi? Bilir elbette. Yargı kurumu olmadan demokrasinin “check and balance” (denetim ve denge) görevini yerine getiremeyeceğinden habersiz midirler? Elbette hayır! O zaman nedir görevini yapan Başsavcı’ya düzenledikleri bu saldırı? Anlatayım: Demek istiyorlar ki: “Uzun ince bir yoldayız, çoğu gitti azı kaldı, Türkiye olgun bir meyve gibi avuçlarımızın içine düşmek üzere. Bütün kurumları ele geçirdik, tam bu noktada pişmiş aşa su katmaya çalışan senin gibi bir savcıyı yeriz biz.” *** New York Times bunu açık açık yazıyor zaten: Vatan Gazetesi’nin manşetten alıntıladığı yazıda “Laiklerin son kalesi olan yargı da düşmek üzere!” diyor. Daha açık bir dille nasıl söylenir bu? Laiklerin son kalesi düşüyor. Bir başka gazete de Schröder’in Türk yargısına “onursuz” diyen sözlerini, benimseyerek manşet yapmış. Bu hakaretleri savuran Olli Rehn, Schröder gibileri AİHM’nin Refah Partisi’nin kapatılmasını onayladığını unutmuş olabilirler mi acaba? Ya Almanya’nın kapattığı partileri? Ya Avusturya’da seçim kazanan Jörg Heider’e iktidarın teslim edilmeyişini? Bunları bilmemeleri mümkün mü? Hem ortada kapatma falan da yok. Siyasi partileri izlemekle görevli Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesi üzerine kopuyor bu fırtına. *** Kutuplaşmanın son aşamasına geldik. Öyle görünüyor ki Türkiye hızla bir bedel ödeme noktasına yaklaşıyor. Son perde açılıyor. Dokunulmazlık zırhının altındaki siyasiler, “demokrat” ağabeylerinin de yardımıyla Türkiye’yi korkunç bir karanlığa sürüklüyorlar. Öfke ve izansızlıklarıyla hepimizi, Yugoslavya felaketine doğru götürüyorlar. *** Bu ülkede laik ve gerçekten demokrat insanların sayısı az değil ama ne yazık ki güçlerini birleştirebilecekleri bir platform bulamıyorlar. Gönderen: Erdal
E-Posta: erdal
Konu: Beypazarından selamlar
Mesaj: Çalışmalarınızla aziz milletimize çok şey kattığınız kanaatindeyim. İlgiyle izlemekteyim. Saygılarımla sayın nevval hanım,ben ve eşim sizi cok seviyor ve tam destekliyoruz.ben yapmış oldugum küçük bir ankete size karşı bir tevehcüh var ben aslen usaklıyım,simdi konyada ikamet ediyorum,sunu söyleyeyim,halkın size bir sempati var,gazetecilik,program yapımcılık,sıcak kanlılıgınızdan dolayı,halkın gönlündesiniz,ben genelde halkla iç içeyim sizi anlatıyorum,kişilerin gözlerde bir mutluluk görüyorum,ben şunu söyleyeyim partiden ziyade biz sizin sahsınızı seviyorum,destekliyoruz,sizin yanınızdayız Konya

Funda Özkan yazdı

Şubat 26 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Kasım 2002′den bu yana geçen 1. AKP hükümeti ve bugünün 2. AKP hükümetinde kadınların toplumda var olabilmesi için neler yaptıklarını da sormak gerekiyor.

Başbakan Erdoğan türbanlı kız öğrencilerin üniversite eğitimlerinin önündeki engel için “Toplumsal mutabakat vardı, kurumsal mutabakatın olmasını bekledik” diyordu. Beş yıl türbanla ilgili hiçbir düzenleme yapmayıp, altıncı yıllarında Anayasa değişikliğine gitmeleri konusunda. Kasım 2002′den bu yana geçen 1. AKP hükümeti ve bugünün 2. AKP hükümetinde kadınların toplumda var olabilmesi için neler yaptıklarını da sormak gerekiyor. Türbanın üniversiteye girmesinin bir başlangıç olmasından endişe duyanlara da, ‘sabrın sonu selamettir’ diye düşünenlere de gösterilecek çok çarpıcı üç tablo var. Son sözü başta söyleyelim, üç tablonun sonucu şu: “Türbanlısı da, başı açık olanı da, kadınlar eve kapanıyor, toplumdan çekiliyor.” İşveren sendikalarının konfederasyonu TİSK’in ortaya koyduğu birinci tablo şu: 15-29 yaş grubu genç kızların yüzde 60′ı, 25-29 yaş grubunun ise yüzde 66′sı ne öğrenim görüyor, ne çalışıyor ne de iş arıyor. Yani her 10 genç kızdan 7′si evkızı. Türkiye’de ‘evkızlarının’ sayısı 5,5 milyona yakın ve bu sayı Avrupa’daki 16 ülkenin nüfusundan daha fazla. Söz konusu ülkeler şunlar: Danimarka, Slovakya, Finlandiya, İrlanda, Letonya, Litvanya, Slovenya, Estonya, Kuzey Kıbrıs Rum Kesimi, Lüksemburg, Malta, Norveç, İzlanda, Hırvatistan, Makedonya ve Arnavutluk. TİSK, çalan alarm zili için şu yorumu yapıyor: Çalışma hayatının başlangıç ve gelişme devresine rastlaması gereken 25-29 yaş dönemindeki genç kızlardan üçte ikisinin ‘evkızı’ durumunda bulunması, sorunun büyüklüğünü ifade ediyor. Çağdışı nitelikteki bu durum alarm zili olarak kabul edilmeli, genç kızların eğitim ve istihdamdan dışlanmasına son verecek bir seferberlik başlatılarak ‘kadının yeri evidir’ yaklaşımı terk edilmelidir. İkinci tablonun yine TİSK altını çiziyor: Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, Kasım 2006-Kasım 2007 döneminde 237 bin kadın işgücü piyasasından çıkarak evine çekildi. Yani 237 bin kadın daha işsiz ve iş aramıyor, sadece ev işleriyle meşgul. İşsizlik önce kadını vuruyor. Bir yılda 15 yaş üstü çalışabilir nüfusun baz alındığı veriye göre, istihdam azalışı tarım sektöründe 349 bin, sanayide 52 bin, inşaatta 45 bin kişi oldu. Hizmetler sektörü istihdamı 76 bin kişi artabildi. Toplamda Türkiye’nin istihdamı 368 bin azaldı. Bu arada kadın istihdamı 248 bin kayba uğradı. Genç kızların, kadınların çalışmamasının, iş gücü piyasasından uzaklaşıp, eve kapanmasının ‘ekonomik’ ve ‘toplumsal’ sonuçlarını dert etmeyip, sadece türban peşine düşmek AKP hükümetinin kadınlara verdiği önemi de gözler önüne seriyor. Göç etmiş Türk beyinlerden nasıl faydalanılır? Gazetedeki masamın üstünde her zaman yoğun sirkülasyon vardır, gelen mektuplar, dosyalar, yayınlar. İşime yaramayacakları hemen atarım, okuduklarımın içinde bir bölümü de bilahare faydalanılacak bilgiler olarak ‘arşivimdeki’ yerini alır. Gelenlerin tasnifini her yaptığımda Altan Öymen gelir şöyle bir bakar “Nasıl kıyıyorsun, ben hiçbir sayfayı atamıyorum” der. Benim de atamadıklarım var. Mesela Türkiye Bilişim Vakfı’nın dergisi ‘Bilgi Çağı’. Son sayısında ‘diasporadaki Türk bilim insanlarını’ işlemiş. Dışişleri Bakanlığı 2006 verilerine göre, 118 ülkede 5 milyon Türk yaşıyor. Türklerin, Türkiye’den sonra en kalabalık olduğu yer, 2 milyon 500 binlik nüfusuyla Almanya. Fransa’da 500 bin, Hollanda’da 351 bin, ABD’de 250 bin, Avusturya’da 200 bin, Avustralya’da 138 bin Türk yaşıyor. ‘Bilgi Çağı’nın incelediğiyse, geniş diasporadaki Türk bilim insanları. Türkiye Bilişim Vakfı Başkanı Faruk Eczacıbaşı, “Herhalde örgütlenme yetersizliğinden olacak, devletin elinde diasporadaki beyin gücümüz hakkında yeterli veri yok” diyor. Türk beyin gücünü, ülkemize yararlı çalıştırmayı becerebilmenin önemi ‘bilimin vatanı yok ama vatanın bilimi olmalı’ vurgusuyla dile getirilmiş. Faruk Eczacıbaşı, dünyanın yükselen ekonomisi Hindistan’dan örnek veriyor: “Nüfusu 1 milyarı geçen Hindistan’ın diasporası 20 milyon. Diasporadaki Hintliler konusunda Hindistan hükümeti başrolde. Hem ‘ülke dışında yaşayan Hintliler Bakanlığı’ var, hem de Hindistan İşadamları Derneği ortaklığıyla bir diaspora yönetimi örgütlenemisi var.” Hindistan, diasporadaki Hintli iş ve bilim insanlarının geri dönmeden, ülkelerine nasıl yararlı olabilecekleri üzerinde formüller geliştiriyor. Üniversiteli kızlar sonuncu Üniversite eğitimi gören kızların türbanından daha önemli sorunlarımız olduğunu gösteren üçüncü tablo da şu: 30 OECD ülkesi arasında yükseköğrenim görme oranı açısından Türkiye kadınlarda sonucu, erkeklerde ise sondan ikinci sırada. Ülkemizde 25-64 yaş grubundaki kadınların sadece yüzde 7.1′i yükseköğrenim mezunu. OECD ortalaması ise yüzde 24.8. Türkiye gelişen bir ülke iddiasıyla, olgun kuşağa göre genç kuşaktaki yükseköğrenim mezuniyet oranını çok daha hızlı yükseltmesi gerekiyor. Maalesef ki, 25-34 ve 55-64 yaş gruplarının mezuniyet oranları arasındaki fark, kadınlarda 6,1 puan, erkeklerde 3,2 puan. OECD ortalamasında genç nesil kadınlar yaşlılara göre 18,6 puan, genç erkekler ise 7,7 puan daha fazla yükseköğrenim görüyor. Funda Tüm Ekonomi Haberlerini Okumak İçin Önceki Haber Sonraki Haber 23 Nisan 2008 Olan kadınlara oldu SOSYAL Güvenlik Yasası’ndan, en çok zarar gören kadınlar oldu. EMEKLİLİK VE AYLIK KAYIPLARI 1- Kadınların 58 olan emeklilik yaşı, 65’e yükselecek. 2- Evlenen kadınlar, ödedikleri SSK primlerinden, emekliliğe yönelik olanların yarısını alabiliyorlardı. Buna da son veriliyor. 3- Çalışan dul eşe bağlanan aylığın oranı, yüzde 75’ten 50’ye indirildi. 4- Ölen eşin askerliğini borçlanarak süreyi tamamlayıp “dul aylığı” bağlanması önlendi. 5- Kadınlar, erkek sigortalılardan 2 yıl önce emekli olabiliyordu. Buna da son verildi. 6- Malûllük aylığında aranan 1800 prim ödemeye, 10 yıl sigortalı olma koşulu da eklendi. 7- Yeni yasa yürürlüğe girdikten sonra sigortalı olanlar, emekli olduklarında başka bir işte çalışırlarsa, emekli aylıkları kesilecek. 8- Yeni yasadan sonra işe başlayanlara, daha düşük oranda emekli aylığı bağlanacak. 9- Aylık bağlanmasındaki güncelleme oranı yüzde 100’den yüzde 30’a düşürüldü. SOSYAL YARDIMLAR VE HAKLAR 1- Dul kadınlar için 5510 Sayılı Yasa ile öngörülen 12 aylık çeyiz parası, bütünüyle kaldırıldı. 2- Altı ay ve asgari ücretin üçte biri oranında ödenmesi öngörülen “emzirme yardımı”, bir aylık asgari ücretin üçte birine indirildi. Tepkiler üzerine yeni bir tarife belirlenecek. 3- Çalışmayan ve evlenmeyen kız çocukları, yaşlarına bakılmaksızın anne ya da babalarının sigortalılıkları nedeniyle, sağlık yardımından yararlanıyorlardı. Yeni yasa ile bunların sağlık yardımları 18 yaşını, yüksek öğretimde ise 25 yaşını doldurduklarında kesilecek. 4- 5510 sayılı yasa, geçici iş göremezlik gelirinin, yatarak tedavide günlük kazancın 2/3’ü oranında ödenmesini öngörüyordu. Yeni yasa ile günlük kazancın 1/2’sine indirildi. 5- Sağlık primi ödemeksizin, isteğe bağlı sigortaya devam eden kadınlar, eşin sağlık sigortasından yararlanabiliyordu. Bu hak yeni yasa ile kaldırılıyor. 6- İşten çıkartılan sigortalının eşi 6 ay süre ile sağlık yardımından yararlanıyordu. Yeni yasa ile bu süre 90 güne indirildi. 90 günden sonra “sağlık sigortası primi” ödenmesi halinde, sağlık sigortasından yararlanılabilecek. 7- Sigortalı ile aile bireylerine, kamu hastanelerine “otelcilik hizmet bedeli” ve “öğretim üyesi muayene ücreti” gibi, fark ücret ödemeleri öngörüldü. Özel hastanelere de yüzde 100’e kadar fark ödenebilecek. Dört kocadan 4 maaş kalkıyor ÖTEDEN beri süregelen uygulamaya göre; SSK, Bağ-Kur, TC. Emekli Sandığı ve özel vakıf emekli sandıkları gibi farklı kurumlardan olmak koşuluyla, ölen 4 kocadan 4 maaş almak dahi mümkün olabiliyordu. Özellikle iki ya da üç kocasından, “dul aylığı” alan, çok sayıda kadın vardı. Yeni yasa, mevcutların hakkını koruyor ancak bundan böyle, yalnızca bir kocadan dul aylığı alınması öngörülüyor. Dul kadın, hangi kocasından aylık bağlanmasını tercih ediyorsa, yalnızca o kocasından dul aylığı bağlanabilecek. Emekliye emlak vergisi YAKINDA çıkacak bazı yasalarla, aşağıdaki hak kayıpları da olacak. 1- Evlenip, bir yıl içinde işten ayrılan kadınlara ödenen “kıdem tazminatı” kaldırılıyor. 2- Emekli Fatma Teyze, oturduğu ev için emlak vergisi ödemiyordu. Yakında çıkacak bir başka yasa ile emlak vergisi ödeyecek ayrıca emlak vergisine de yüzde 50 zam yapılacak!.. Milletin aslına yok vekiline var YENİ kanun, sigortalılara geriye dönük hizmet borçlanması yoluyla, prim ödeme gün sayısını tamamlayıp, emekli olma olanağı sağlamıyor. Örneğin emeklilik için bir güne ihtiyacı olan dahi borçlanamıyor. Ancak, milletin aslına sağlanmayan bu hak, milletvekillerine öteden beri sağlanıyor. Milletin aslı, hizmet borçlanması yapamazken, milletin vekili 15 yıla kadar borçlanabiliyor. Eşten ve babadan aylık yok YAPILAN düzenlemelerden biri de; ölen babasından “yetim aylığı”, ölen kocasından da “dul aylığı” alanlarla ilgili. Yeni yasa, mevcutların durumuna dokunmuyor ancak bundan böyle, hem eşinden hem de ana ve/veya babasından aylık bağlanmasına hak kazananlardan, tercihine göre eşinden ya da ana ve/veya babasından bağlanacak geliri tercih etmesi isteniyor. Emekliye de emzirme yardımı SON anda yapılan bir değişiklikle, emeklilere de “emzirme yardımı” yapılması kabul edildi. İlgili Bakan’a, “Emekli bir kadın, 58-65 yaşında olacak. Bu yaştan sonra doğum yapması tıbben imkansız. O zaman emzirme yardımı kağıt üzerinde kalmayacak mı?” diye sorduğumda, aldığım yanıt ilginçti; “Belirttiğiniz açıdan haklısınız ama emekli bir erkek, genç ya da orta yaşlı bir hanımla evlenip, çocuk sahibi olabilir. Bu durumda, emzirme yardımından da yararlanabilir.” Banka sandıkları 3 yılda SGK’ya devir olacak BANKA, sigorta ve reasürans şirketleri ile ticaret odaları, sanayi odaları, borsalar ve bunların oluşturduğu birliklerin, personeli için kurulmuş bulunan sandıkların iştirakçileri ile aylık ya da gelir bağlanmış olanlar ile bunların hak sahipleri, herhangi bir işleme gerek kalmaksızın, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren “3 yıl içinde” Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) devredilecek ve bu sandıklardan yararlanan kişiler de kanun kapsamına alınacak. Gurbetçiler yurtdışı hizmet borçlanması için acele etsinler ŞU anda yürürlükte olan 3201 sayılı Kanuna göre; yurt dışındaki vatandaşlarımız, yurt dışında geçen sürelerini, “günlük 3.5 dolar, aylık 105 dolar” yani ayda yaklaşık 140 YTL ödeyerek borçlanabiliyorlar. Borçlandıkları tutarı da ödemeleri bakımından, bir süre sınırlaması yok. Yeni yasa ile olay değişiyor. 1- Ödenecek tutar asgari ücretin (608 YTL’nin) yüzde 32’si (yani 194,56 YTL) ile asgari ücretin 6.5 katının yüzde 32’si (yani 1.264,64 YTL) arasında değişecek. 2- Hesaplanan borçlanma tutarının, “üç ay içinde ödenmesi” gerekiyor. Bu nedenle, düşük ödeme ve süresiz vade olanağından yararlanabilmek için, yeni yasa yürürlüğe girmeden, bir an önce borçlanıp, belgesini cebinize koyun. İleride canınız ne zaman isterse, o zaman ödersiniz. Sizi kimse ödeme yapmaya zorlayamaz. Gazeteciye yıpranma hakkı yok YENİ yasa ile gazetecilerin de içinde bulunduğu pek çok meslek grubunun yıpranma hakkı kaldırıldı. Öte yandan, Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet ve MİT mensupları ile dalgıçlar, radyoaktif maddelerle yapılan işlerde çalışanlar, asit üretimi yapılan yerlerde çalışanlar, demir çelik fabrikalarında ve kurşun izabe fırınlarında çalışanlara, yıpranma karşılığı olarak, yılda 90 gün fiili yıpranma zammı verilecek. Başka bir anlatımla, bunların 360 günlük çalışmaları, 450 gün olarak kabul edilecek. Şükrü Kızılot Hürriyet

Kiraz Ziyareti

Şubat 21 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

 

Alev Alatlı

Şubat 18 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

İçerden mırıldanmalar Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık kol bağlar, döner sancılı başı sıkar, döner yoğurt süzer, döner hamur teknesini örter, döner bebeyi haşerattan korur,

hastanın terini siler, yavukluya armağan olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır; sabun kokusu, kekik ıtırı, kadın şefkati, ana kucağı çağrıştırır. Türban öyle değil. Çünkü, türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn (eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde, eşrefi mahlûkat olmaktan gelen haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur. Kadın/ana koşulsuz sevginin simgesidir. Toplumun, yasaların, hatta kutsal kitapların dayatmalarına rağmen doğurduklarından vazgeçmeyen, terörist torunundan da, eşcinsel oğlundan da, konsomatrist kızından da kopmayandır. Hiç bir ideolojinin yada toplumsal kurgunun ya da inancın selâmeti anayı çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken, kadın, pederşahi kuralların inşa ettiği dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak tebarüz eder. Bu iflâh olmaz muhalif, yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek, oğlan ya da kız, suçları ne olursa olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya çalışacaktır. “Ağlarsa ana ağlar gerisi yalan ağlar” olgusu, kadın unsurunun beşere sunduğu eşsiz sığınağı minnetle ulularken; kadının kendisi yeryüzünde gözlenen tüm karışıklıkların (fitnenin) müsebbibi olarak takdim edilir, dünya kurulalı beri. Hint’in kutsal metinlerinde, “doğuştan düşüncesiz ve hilekârdır” kadın. “İman yolunda bir engel, salâh yolunda bir bariyer, uygulamada bir büyücü, iğrenç arzuları temsil eden” bir aşifte.(1) Buda, öğretisini sulandıracakları için kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks Yahudi erkeklerinin sabah dualarından biri, “Beni bir kadın olarak yaratmayan Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun.” Adem’i mennu meyveyi yemeğe ikna ederek, insanlığın cennetten kovulmasına neden olan Havva ile ilişkilendirilmiyor olmasına şükretmektedir. Hıristiyan geleneğinin başat bileşeni, kadının kötülük, ayartma ve günahla özdeşleştirilmesidir. Erkek, ruhani, akla yatkın ve tanrısal olan İsa’nın alanının temsilcisi sayılırken, kadın, Sezar’ın ten ve madde dünyasıyla bütünleştirilir. Hayrın ve şerrin, cinslerdeki karşılıkları erkek ve kadın olarak belirlenirken, yeryüzüne kötülük bulaştırdıkları gerekçesiyle kadınlardan topluca tövbe edip, günahlarını affettirmeleri talep edilir. İsevi öğretiyi kaleme alan Aziz Paulos, memnu meyva olayında “aldanarak suça düşen” kadının susup, erkeğe tabi olması gerektiğini bildirir: “Kadın tam tabiiyetle sessizce öğrensin. Fakat kadının öğretmesine, ve erkeğe hâkim olmasına izin vermem…”(2) Hıristiyan kadınların günahlarının bağışlanması, cinsiyetlerinin dayattığı rolü canı gönülden kabullenip çocuk doğurmaları, cinselliklerini kontrol altında tutmaları, erkeğe tabi olmalarına bağlıdır. İslam’da, “Ümmetim için kadın fitnesinden daha büyük bir fitne kaldığını bilmiyorum” mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed’e ait olduğu bildirilir. “Allahım bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve onlarla imtihan olup kaybetmekten koru” mealindeki duanın(3) varlığı, semavi dinlerin ortak tutumlarının yansıması olarak belirir. Öte yandan, 1900’lü yılların başlarına kadar medeni dünyanın hemen her ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi, uzantısı, parçası olan kadın, dünyayı saran değişimden nasibini alacaktır. “Yeni kadın” erkeğin bir refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü reddeden, kendisine ait bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır. Bu kadın, modernleşen toplumların her basamağında rastlanabilecek birisidir. Sabahın kör karanlığında işçi mahallelerinden fabrikalara akan solgun kalabalığın arasında da görülebilir, mutevazı bir tezgâhın arkasında da, laboratuvarda da, devlet arşivinde de, hastane koğuşunda da. Aşkları çok başarılı evliliklerle sonuçlanan, el değmemiş “iyi” kızlar değillerdir bunlar. Kocalarının ihanetlerine katlanan evli kadınlardan olmadıkları gibi, intikamlarını zina yaparak almaya kalkışanlardan da değillerdir. Ne mutsuz bir aşk hikâyesinin yasını tutan yaşlı bakire, ne de bir aşifte; yeni kadın, yoksulluğa ya da mesleksizliğe kurban gitmeyi reddeden, hayattan özgün talepleri olan, ömrünü ailenin, sülâlenin hizmetinde tüketmeyi reddeden, hemcinsinin haklarını savunan kadın. Yeni kadın, erkeğin ne gönlüne ne de aklına hitap eder. Erkek cinsinin en duyarlı zümresi iken şairler, yeni kadını ne görürler, ne duyarlar, ne anlarlar, ne de ayırt ederler. Kendilerini geliştirmeye adanmış, yeni yollar, yeni renkler, yeni dünyalar keşfetmeye çalışan yazarlar, yeni kadının yanından geçip giderler. Edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş, acı çeken kadınlar, intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz, renksiz, sade, şirin kızlar üretmeyi sürdürür. Romancıların muhayyeleleri de sanki kadının geleneksel görüntüsünden başkasını algılamaya müsait değildir. Değişimi idrak edemedikleri gibi, belleklerine de kaydedemezler. Yeni kadının hekimlikten yargıçlığa, sanayicilikten mühendisliğe, müzikten edebiyata, tiyatrodan öğretmenliğe kadar hemen her çağdaş uğraşta rastlanan muhteşem örneklerine gelince, onlar istisna sayılır; olağandışı psikolojik fenomenler olarak tanımlanıp, uzak durulur. Yaşı ne olursa olsun, erkeğin kanatlarının altında olmayan kadın, ana muamelesi görür. Özetle, kadının ne olup olmadığı erkekler tarafından kadınlar üzerinden tartışılan bir süreç olmaya devam eder; günümüzde türban meselesinde gördüğümüz gibi. Oysa, cinsellik, yeni kadının kimliğini oluşturan onlarca bileşenden sadece birisidir; meğer ki, yaptırımların kurbanı olsun, asla belirleyeci olanı değil. Keza, doğurma eylemi, kadın hüviyetindeki ömrünün sancılı bir safhasından ibarettir, bütününü şekillendiren bir fenomen değil. Doğum yapmış, yani, kadın olmaktan ana olmaya terfi ettirilmiş olmak, yeni kadın tarafından cinsine atfedilegelen fıtrî kötülüklerden arındırıldığı gösteren bir ibraname olarak da önemsenmez. Yeni kadın, evlâd sahibi olmanın hormonlarının desteğindeki koruma içgüdüsünü körükleyeceğini, doğurduklarını yaşatabilmek için elinden geleni ardına koymayacağı ruh halinin “fitne potansiyeli”ni de güçlendirebileceğinin bilincindedir. Kediler ana olmasın derler, doğrudur; en narinimiz bile tırnaklarını çıkaracak, aslan kesilecektir. Bu çerçevede, “haram helâl ver Allahım/çoluk çocuk yer Allahım” yakarışının bir kadın duası olduğunu hatırlatayım. Tekvin ve Kur’an’da yer alan İsmail kıssasında biricik oğlunu kurban etmeyi düşünebilenin çocuğun anası değil, babası olmuş olması, yeni kadının gözünde erkeklerin çocuklarına ilişkin eğreti tutumlarının teyidi mahiyetindedir; erkeklerden oluşan hakim sınıfının hükümranlığını yasallaştıran çağların pederşahi toplum sistemlerinde oğullarını esirgeme çabası içindeki anaların feryadlarının şeytanın iğvaları olarak yorumlanmasını da ciddiye almayacaktır. Yeni kadının tecrübesi, yeryüzündeki yaşamın somutta ispatlanan aşkla ayakta kaldığı şeklindedir, yasalarla değil. Cinselliğin iletişimle mümkün olduğu şeklindedir, şiddetle değil. İmanın akılla güçlendiği şeklindedir, dayatmayla değil. Ruhaniyatın saygı ile beslendiğidir, seçkinci ayırımcılıkla değil. Erkeklere nasip olmamış gibi duran işbu tecrübe, fitne vb. suçlamalara karşın kadınların/anaların yasaların dışında ve üstündeki konumlarına ısrarla sahip çıkmalarını öğütleyen kadınlık bilgisidir. Gerektiğinde baş örten, gerektiğinde yara saran tülbent, kadınlara mahsus bilginin kadim nakil aracı olarak görülür. Bu bağlamda, türban, kadınlık bilgisinin bastırılması, diğer bir deyişle, kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak algılanabildiği için korkutur. Türk toplumun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç kürsüsündeki yerini dişiyle tırnağıyla elde etmiş yeni kadın, tanık mahallindeki hemcinsinin şahitliğini irade ve akıl bakımından erkeklerden daha zayıf olduğu gerekçesiyle reddetmeyi aklından bile geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü türbanı aracılığıyla ilân eden kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi lehine cinsiyet ayırımı yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için korkutur. Benzeri korkular tıptan sahne sanatlarına, öğretmenlikten turizme kadar hemen her uğraş dalında nüksedebilecek; yalnız seyahat edememekten yönetici kadrolarından uzak durmaya varıncaya kadar çok sayıda olası yasaklar gündemde kalmaya ve ürkütmeye devam edeceklerdir. Bana sorarsanız, türban sorunu işbu “kadının kadına ihaneti” olarak ifade ettiğim açmazda düğümlenmektedir. Bir kısmımız türbanı egemen erkeklerle kadınlar aleyhine yapılan bir ittifak olarak değerlendirirken, diğer bir kısmımız yasakçılarla birlikte hareket etmek suretiyle kendilerine tekâmül yollarını kapayan hemcinslerinin ihaneti olarak görebilmektedirler. Her halûkârda, konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif ya da muvafık erkekler değil. Bu aşamada gerçek tehlike arzeden bir şey varsa, o da tarafların içtenlikle konuşacakları yerde birbirlerini basmakalıp sıfatlarla takdim ve itham etmeyi sürdürmeleri olsa gerek. Rahmetli Meriç’ten mülhem bir ifadeyle, kavga, kadın ile kaderi arasında olmalıdır, kadın ile kelimeler arasında değil. (1)Devi Bhagaveta (1.5.83) (2) Yeni Ahit, 1.Timoteosa. (3) ”Allahümme ecirna min şerri’n-nisa…” ZAMAN gazetesi bu yazıyı basmamıştır.

Başbakan’ın samimiyeti

Şubat 18 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Başbakan’ın ATV söyleşisi gerçekten çok samimi bir havada geçti. Samimiyeti nereden mi anladık? Başbakan’ın gergin olmayan neşeli bir kişi olduğuna dair yapılan girizgahdan.Sonra da söylediklerinden elbette. Beş yıl sabredip kan kustuğunu ama inatla kızılcık şerbeti içtim diyerek yeni oy oranlarını beklediğini samimi olarak ifade etti:

etti: “5 yıl başörtüsü konusunda hep sabır dedik. Şimdi böyle adım atıldı, parlamentoda destek yüzde 80’i aştı, toplumsal destek yüzde 73. Bunu bir kenara koyamayız” . Başbakan tüm Türkiye’nin kişisel olarak onu sevmesini ,bizatihi , iktidarın teminatı olduğunu ilan etti.Toplumsal mutabakat gerekiyor diyenleri dudağını kıvırıp küçümsedi.Yüzde yüz mutabakat olamayacağını bilmeyen cahiller muamelesini samimiyetle yaptı.Hani ülkede okumuş yazmış ama yüzde yüz mutabakat lazım diyen cahiller var fevkalbeşer düşünceyi hepimize samimiyetle hediye etti. Allahım, bunu kimse düşünemezdi! Bu kadar bilgili bir o kadar da sopalı olan Başbakan “gerekirse teşkilatıma emrederim o sokaktaki kalabalıkların on katını toplarım” dedi samimiyetle. Ben inanıyorum. Ülkeyi böldün mü yarısı ne eder? Bir fazla bulan kazanır. “Siyasetçinin görevi, zaten sorun çözmektir. Asla bir gerilimin tarafı olamayız” diyen Başbakan şiir okuduğu gün dahil hep sorun çözen taraftır.Buna hepimiz şahidiz! Sorunlar o kadar çözüldü ki sonunda çarşafa dolandı. Ama çözüm şekli biraz garip: Önce sorunu oluştur,gerginliği tırmandır sonra gelin beraber çözelim (benim istediğim şekilde)de! Sorun çözme tekniklerinde patent hakkı alabilecek bir yöntem. Rejime yönelik endişeler sorulunca “yeni değil bunlar ,yıllardır var” diyeceksin ve üç kez parti kapattırmıştır diye cümleyi tamamlamayacaksın.Başbakanı ilk görenler için farklı bakış açısı hazırlayacaksın,eskiler de hafıza detoksu yaptırsın diyeceksin. “Mahalle baskısı” gibi sosyolojik bir açılımı “medya baskısı”na indirgeyerek sosyolojiye katkıda bulunan Başbakan Tarsus’taki genç kızları aramayı zul sayıyor(ayırıyor) başörtülü kızları hemen arıyor(bu bölücülük değildir yanlış anlaşılmasın) millet olarak biz de hayretle izliyoruz. Sosyolojiye katkıda kararlı devam edrse Başbakan “rol model” üzerine de görüşlerini söylese diyorum. “Rol model” eğitim ilişkisini merak eden vardır ona da değinirse memnun oluruz. Bir de Boğaziçi üniversitesi bilimsel adı altında çalışma yapmış artık bunu değerlendirmek Başbakan’ın yetkisinde ancak orada iki profesör çalışıp didinip üniversiteye girenlerin içinde türban talebi olanların yüzde 1 olduğunu saptamış. Bütün kavga,Anayasa falan hep bu yoğun yüzdeden. Gerisi zaten eğitimden, istihdamdan, terekeden,adaletten,eşitlikten pay alamayan kadınlar. Cinsiyet eşitsizliğinden maddi ve manevi acı çekenler önemli değil geçiniz. Bilimsel konuşmuyorsunuz Başbakan kızacak! 30 yıllık arkadaşı ve AKP’li Cumhurbaşkanı bu konuda ne karar verecek gibi ciddi bir soruya Başbakan samimiyetle cevap vermiş:”çok çok çok önemli….. Valla da öyle,billa da…. Akın akın gençlerimiz yurt dışında okumaya gidiyor yazıktır….demiş samimiyetle. O zaman Türkiye beyin göçüyle kimleri kaybediyor bilimsel verilere bakalım: “İnsan kaynakları etkisinin önemli bir göstergesi ülkenin verimlilik ile ilgili rakamlarıdır. Türkiye de çalışanlar verimli midirler? Rakamlar cevabın hayır olduğunu söylüyor. Çin son 20 yılda verimliliğini 5 kat arttırırken Türkiye adeta yerinde saymaktadır. İşgücü verimliliğini arttıran ülkeler sırasıyla Lüksembourg, İrlanda, G.Kore, Tayland ve Çin olurken işgücü verimliliği azalan ülkeler Arjantin, Peru, Zimbabwe ve Türkiye(TÜSİAD eğitim raporu 2006). 2000 yılı itibariyle Türkiye de işgücünün ortalama eğitim süresi 5,2 yıl. Avrupa ortalaması ise 8,5 yılın üstünde. 75 ten günümüze ülkemizde lise mezunlarının sayısı artmakta iken verimliliğimiz diğer ülkelere göre azalan bir eğilim göstermektedir(TÜSİAD eğitim raporu 2006). Eğitimli insan sayısı artarken verimlilik neden düşmektedir.? Başka etkenlerde rol almakla beraber cevap aslında çok basit. İş piyasasına girenlerin çoğunun mesleki bir eğitimi yok. Mesleki eğitim almayan kişiyi piyasada yetiştirmek de oldukça zor.Yani sadece genel lise eğitimi almış insanlar işgücü verimliliğini arttıramıyor. YÖK yayımladığı 2006 raporunda üniversite kapısında yığılan milyonlarca okumuş ama işsiz, ülkemizin geleceği olacak gençlerle ilgili akıllara ziyan bir tespitte bulunuyor. Değiştirmemekte direttiği katsayı uygulamasında ülkemizin uğradığı ve uğrayacağı zararları hiç kabullenmiyor. Suçu iş piyasasına ve MEB’ e atıyor. Şu cümleler YÖK raporundan aynen alınmıştır. “Türk yükseköğretim sistemi üzerinde oluşan demografik baskının temel nedeni, lise mezunlarının herhangi bir yükseköğretim kurumuna giremedikleri takdirde geçimlerini sağlayabilecek bilgi ve beceriden büyük ölçüde yoksun olmalarıdır. Ülkemizdeki işgücü piyasasında, işe yeni girenler için düzenlenen iş eğitimi programları yaygın olmadığı gibi, genel lise mezunlarımızın eğitimleri itibarıyla bu tür programlara hazır olup olmadıkları da tartışma konusudur” (sitemdeki” Eğitim faciası” başlıklı yazıyı tıklayınız) Başbakan ekonomide pembe beyaz bir durum olduğunun da samimiyetle kıyısından geçti. Onun için de Çiftçilerle yaptığım konuşmalar için Çiftçiler banka kredisiyle yaşıyor başlıklı bölümü tıklayın Başbakan’ın samimiyetine ben güveniyorum. Ya siz?

Yaman Törüner yazdı:

Şubat 17 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

AKP iktidarında, kavga var. Üniversiteyle, yargıyla, orduyla, medyayla, kendilerine oy vermeyenlerle kavga ediliyor. AKP iktidarında, aşağılama var. Zavallılar, çaresizler, işsizler dertlerini dile getirdiklerinde aşağılanıyor. AKP iktidarında, kendinden olmayanı yok etme isteği var. Kendilerinden olmayan iş adamları tasfiye edilmek istenirken, kendi zenginleri abat ediliyor.

AKP Türkiye’ye vakit kaybettiriyor Aylardır bir metre bezle uğraşıyoruz. Başbakan, ülkenin bağımsızlığı için değil, türban için darağacına gidebileceğinden bahsediyor. Eski Meclis Başkanı’nı ağlatıyor. Bu efendiler, bizim ülkenin geleceği için ağladığımızın farkında değiller. Belki de onlar için, ümmet, devletten önemli. Artık, belli oldu. Üniversitelerde türban takılamayacak. Cumhurbaşkanı, korktu; anayasa değişikliğini veto edecek. Etmezse, yasa, Anayasa Mahkemesi’nden dönecek. Dönmezse, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden geri gelecek. Türban taraftarı ve Atatürk düşmanı yazarlar bile, çark ettiler. Şimdi, Cumhurbaşkanı’ndan, değişikliği veto etmesini istiyorlar. Karısının türban uğruna, ülkesini Avrupa’ya şikâyet ettiği Cumhurbaşkanı, Başbakan’la bir araya gelip hatadan şimdilik dönme çareleri arayacak. Bu kafalar, ülkeye boş yere aylar kaybettirdiler. Ülkeyi boş yere gerdiler. AKP iktidarında, yenilik, yaratıcılık, bilimsellik engelleniyor. Darwin’e karşı çıkanlar çoğalıyor. Bilim adamları dışlanıyor. AKP iktidarında, sanat ve kültür yok ediliyor. Açılma, yerini kapanmaya bırakıyor. AKP iktidarında, basın özgürlüğü katlediliyor. Başbakan, neredeyse her gün medyaya çatıyor. Eleştiri kabul edilemiyor. RTÜK, işlerine gelmeyen her şeyi engelleme peşinde. AKP iktidarında, müsamaha ve hoşgörü yok. İnsanlar, bizimkiler-sizinkiler diye ayrılıyor. Karısının kafası açık olmayan hiç kimse göreve getirilmiyor. Kavga, aşağılama, yolsuzluk… AKP iktidarında, kavga var. Üniversiteyle, yargıyla, orduyla, medyayla, kendilerine oy vermeyenlerle kavga ediliyor. AKP iktidarında, aşağılama var. Zavallılar, çaresizler, işsizler dertlerini dile getirdiklerinde aşağılanıyor. AKP iktidarında, kendinden olmayanı yok etme isteği var. Kendilerinden olmayan iş adamları tasfiye edilmek istenirken, kendi zenginleri abat ediliyor. AKP iktidarında büyük yolsuzluk var. Toplanan paralar, çanağa konulduğu için, alanlar rüşvet almadıklarını zannediyor. AKP iktidarında, oyların satın alınması uygulaması var. Kömür, ayakkabı, yiyecek dağıtılıp karşılığında oylar alınıyor. Balık tutmanın öğretilmesi yerine, balık verilip millet uyutuluyor; tembelliğe alıştırılıyor. AKP iktidarında, devrimlerden geri dönüş var. Atatürk düşmanlığı kol geziyor. İçki yasaklanıyor. Kadın, erkek ayrı gişelerde para ödemeye başladı. Ülke, bilinçli olarak geri götürülüyor. AKP iktidarında, takiye var. Her konuda, insanlar aldatılıyor. Yalnız bizim insanlarımız değil, Avrupa Birliği’ne bile takiye yapılıyor. Avrupa Birliği’ne girilmemesi için her şey yapılıp; Birlik’e girmek için her şey yapılıyormuş havası veriliyor. AKP iktidarında, cumhuriyet rejimi hiçe sayılıyor. İktidar, oy sayısıyla her şeyi yapabilirim, zannediyor. Atatürk devrimleri oy sayısıyla mı yaptı? Şapka takılması oylandı mı? AKP iktidarı sadece şanslı. Ekonomide yükselen bir trend yakalandı; o kadar. ytoruner@milliyet.com.tr

Sayfa 24 / 30« İlk...«2223242526»...Sonraki »