Güncel

hedefin kadar

Mayıs 31 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Niyet, akıbet “Niyet hayır, akıbet hayır” Ali Semerkandi

Hedefin kadar uğraşır, hedefin kadar başarırsın. Hedefi büyük tutmaktan daha önemlisi, hedefe ulaşmak için gösterilecek çabadır. Başarı için inanç ve şevk esastır. Günümüzde iyi niyetli, hoşgörülü olmak ya ahmaklık, ya da enayilik olarak algılanıyor. Beşeri ilişkilerde niyetler halis olmaz ise alış-verişlerde hile yaygınlaşıyor. Hile toplumun geri kalmasına sebeptir. Aldatmak üzerine kurulmuş her ilişki hüsranla neticelenmeye mahkûm. Hile ile iş yapan birisi başarılı olduğunda eline geçenin de hayrını görmeyecektir. Samimiyet ve sevgi insan ilişkilerinde anahtar vazifesi görmekte ve sık tekrarlanmakta; yine de tam olarak anlaşılmış değil. Çünkü şüphe var, takiye var… Tevazu sahibi Muhterem Ali Semerkandi’yi köylüler hem denemek hem de yanılgısını alaya almak için bir oyun hazırlamışlar. Köylünün biri tabuta ölü taklidi yapıp girmiş. Diğerleri de hazretten cenaze namazı kıldırmasını rica etmişler. Muhterem; —Değerli cemaat, isteğinizi yaparım ancak unutmayın ki ne niyet ile başlarsanız onu bulursunuz! Namazı ölü niyetine mi, diri niyetine mi kıldırayım… Köylüler oyunlarının sezildiğinden endişeli! —Ölü niyetine, efendim! Demişler. Hazret, namazı ölü niyetine kıldırmış. Cemaat alaycı bir tavırla tabutu açmış ki ölü niyetine namazı kılınan şahsın diri olduğunu göstermek için. Tabuttaki şahsın ölü olduğunu fark ettiklerinde dehşete kapılmışlar… Evet; “Niyet hayır, akıbet hayır” “Ameller niyetlere göredir” “Hayır diyelim hayır olsun” İnsanların başlarına gelen kendi seçimleridir aslında… Başkalarını suçlayanlar, biraz da kusuru kendinde aramalı ya da niyetine bakmalı; halis mi? Kendi isteği ile başa geçirdiği idarecilerden şikâyet edenler, tekrar aynı hatayı yapmakta ısrar ederler; nedense? İnsan en kolay kendini aldatır, başkalarını belki bir kez aldatabilir, kendini her zaman. Aldanmamak için aldatmamayı öneriyorum. Saygılar. Ahmet Bektaş

Devleti zayıflat hükümet kal!

Mayıs 30 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Telekulak!Hükümetin adamları çıkıyor:”valla billa biz yapmadık.Zaten böyle birim yok” diyor.Zaten özel birim olmaz,dünyada da emniyet güçleri devlet çıkarları doğrultunda ve hukuki zeminde bu işi yapabilir.Eğer hükümet “faili meçhul” olarak meseleyi bırakırsa devlet devlet olmaktan çıkar.

Dışişleri Babacan zaten bir devlet adamı gibi görüş bildirmemiş dış dünyaya:”Müslümanlar da Türkiye’de dini özgürce yaşayamıyor”. Devletini zayıflatan hükümet modeli sadece bizde var, tersini iddia eden Türkiye’nin komşularına baksın,AB’ye baksın. Hürriyet yazdı: SANMAYINIZ ki Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın, Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nda Türkiye’deki dini özgürlüklerle ilgili bir soruyu yanıtlarken: “Türkiye’de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor” demesi bir dil sürçmesidir. Hayır! Bu, “insanlarımızın dinini yaşayamadığı” için “yeterince özgür sayılamayacağını” söyleyen; TBMM’deki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünün o nedenle “tam olarak hayata geçmiş sayılamayacağını” çağrıştıran sözler söyleyen Başbakan Tayyip Erdoğan’ın düşüncelerini de yansıtan, hesabı kitabı yapılmış bir siyasi görüştür. Anayasa Mahkemesi’ndeki dava yüzünden bu sırada duyduğunuz “Biz laikliği sadece korumakla kalmıyoruz, onu bilfiil yaşıyoruz” türü laflara bakarsanız aldanırsınız. Bu muhteremlerin “demokrasiye” bağlılıkları ne kadar ise, “laikliğe” bağlılıkları da ondan ne bir nebze fazla ne de bir nebze eksiktir. Sadece bu iki değere değil, “Avrupa Birliği’ne üye olma” fikrine de bağlılıkları çok çok demokrasiye ve laikliğe bağlılıkları kadardır. Ve hepsinin ortak noktası, “amaca ulaşıncaya kadar böyle görünme” stratejisidir. O nedenle burada karşımızda samimi bir “özgürlük” taraftarı bakan yok. Karşımızdaki bakan, “Türkiye’deki Müslüman çoğunluğun laik rejimin getirdiği sınırlamalar yüzünden dinini yaşayamadığından” şikayet eden ve “bu rejim böyle kaldıkça Müslüman çoğunluk da maalesef bu zulme katlanmak zorundadır” mesajını vermek isteyen biridir. Aksi halde Sayın Ali Babacan’ın, geride kalan 6 yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı tarafından söz konusu eksiklerin veya aksaklıkların giderildiğini, o nedenle artık “dini özgürlük” konusunda Türkiye’nin bir eksiği kalmadığını söylemesi gerekirdi. Babacan da biliyor ki, şikayeti, Meclis’teki çoğunluğu ne kadar büyük olursa olsun bir siyasi iktidarın müdahale edemeyeceği alanla ilgili. Onu yani Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen maddelerini bertaraf etmedikçe, AKP’nin yapabildikleri işte bu kadar oluyor. Yani? Yani cemaatlerin kamu kurumlarında egemen olması sağlanıyor. Kimseye yasak koymuyormuş gibi yapılırken verilen mesajlarla bağnazlık (yobazlık) güçlendiriliyor. Devletin koyduğu kurallara aykırı Kuran kurslarının açılması teşvik ediliyor. Cemaat yurtlarında geleceğin yobazları yetiştiriliyor. “Namaz”, yaratanla kul ilişkisinden çıkartılıp “İslami manifesto”ya dönüştürülüyor. Türkiye, nüfusuna göre “en çok camiye sahip ülke” haline geldiği halde bu da tatmin etmiyor. Yıllar önce Korkut Özal’ın tavsiye ettiği şekilde “cemaat gettoları” kuruluyor, o da yetmiyor. Çünkü Babacan’ın şikayet ettiği o engel var ya… O yüzden Türkiye’yi bir şeriat devletine dönüştürmekte hálá zorlanıyorlar. Aksi halde istediklerini yapar, “artık özgürüz” derlerdi. Oktay Ekşi Hızlı ErişimMilliyet Ana SayfaArabamArşivAraki BulakiAstrolojiBebek ve ÇocukBilim TeknolojiBlogBugünkü GazeteBültenCafeCumartesiÇizerlerGaleriGüncelDünyaEgeEkonomiEğitimEmlakFinansHaberciHangi OtelHava Durumuİnsan KaynaklarıKitapKültür SanatMagazinMizahMobilMüzikOtomobilPazarSağlıkSeri İlanlarSinemaSiyasetSon DakikaSporTatilTv RehberiÜyelikVideoYaşamYazarlarYorumgüncellenme zamanı 18.26 | 30.5.2008 Habere yorum yaz Arkadaşına gönder Sitene ekle Sayfayı yazdır Başbakan Erdoğan: Bu ülkede müslümanlar da sorunlar yaşıyor Ak Parti’nin MYK Toplantısının ardından bir açıklama yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, toplantıda son bir ayda iç ve dış siyasi gelişmeleri, sosyal ve ekonomi politiklaranı değerlendirdiklerini belirtti. Yaptığı açıklamanın ardından basın mehsuplarının sorularını cevaplandıran Erdoğan Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın yurtdışında yaptığı ‘Türkiye’de müslümanlar da inaçlarını yaşamakta sorun yaşıyor’ açıklamasını şöyle değerlendirdi: “Dışişileri Bakanı’nın açıklamalarını tam olarak bilmiyorum. Kendisiyle bu konuyu henüz görüşmüş değilim. Ülkemdeki değişik dini gruplar gibi bu ülkenin yüzde 99′unu oluşturan Müslümanların, yani bizler de zaman zaman yaşadığı sorunları dile getirebiliriz. Kimse Türkiye’de Müslümanların sorunları yok diyemez” dedi. Erdoğan inançla ilgili yaşanan sorunların neler olduğu konusunda ise Diyanet’i adres olarak gösterdi. Erdoğan, Vakit Gazetesi ve Önder Sav arasındaki dinleme kayıtlarıya ilgili son bilgilerin kendisine ulaşmadığını ifade etti.

Türkler başarılıdır

Mayıs 25 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

“Biz Türkler başaramayız,benciliz” diye başlayan daha bir çok kötülemeyi her gün ve de yıllardır okumaktan ve dinlemekten yorgun düştük. Bugün iki değerli yazar bunun tersi örnekleri veriyor bize. Başarısız olanlar bu asil milleti yönetmeyi bilmeyen hırs kumkumalarıdır. Lidersiz Türkiye yönünü kaybetti. Hiç bulamayacağı anlamı çıkmaz buradan. Sorun:Kaybedecek zamanımız yok!

Ömer Lütfi Kahraman’ın Çörtak köyünde yaptırdığı okulla ilgili haberleri gazetelerde okumuştum. Ama kendini tanıdıktan ve hayat hikâyesini dinledikten sonra hayranlığım arttı. Forum İstanbul’un yıllık toplantılarını düzenleyen grubun başında bulunan Yavuz Canevi ve Şeref Özgencil’in temsil ettiği düzenleme heyeti bu yılki eğitim ödüllerinden birinin Kahraman’a verilmesini uygun görmüş. Kahraman, İstanbul’a davet edilmiş. Üç gün süren toplantıların son oturumunda IBM Başkan Yardımcısı Nicholas Donofrio konuşmasını yapmadan önce Kahraman sahneye davet edildi. Alkışlandı. Ömer Lütfi Kahraman (1939) Manisa’nın Selendi ilçesinin Çortak köyünden. Çortak, Manisa’ya 181 km, Selendi’ye 14 km uzaklıkta. 150 hanelik köyün şimdilerde 100 kadar hanesinde 400-500 kişi yaşıyor. Köy halkı hayvancılık ve kuru tarımla geçiniyor. Kahraman ailesinin (ailenin) 300 dönüm kadar arazisi var. Arpa ve buğday yetiştiriyorlar. Kahraman, bütün birikimiyle yaptırdığı okulun bahçesindeki ağaçları kendisi dikti. Almanya’da zor para kazandı Kahraman, ilkokul 3’üncü sınıftan ayrılmış. Köyde rençperlik yaparken İş ve İşçi Bulma Kurumu’na başvurmuş. Sırası gelince 1970 yılında Almanya’ya işçi olarak gönderilmiş. Münih şehrinde Jawa motosiklet fabrikasında işçi olarak çalışmış. İki yıllık kontratı bitince işten çıkarmışlar. O yurda dönecek yerde Münih Belediyesi’ne başvurmuş. Belediye onu temizlik işleri kadrosuna almış. İşi, çöp kamyonuyla mahalleleri dolaşmak, evlerden çöp torbalarını toplayarak kamyona yığmak. “2000 yılında yurda kesin dönüş yapıncaya kadar yıllarca aynı işi yaptım” diyor. Ve anlatıyor: “Ayda 1.500 euro dolayında para alıyordum. Karımı ve çocuklarımı Almanya’ya götürmedim. Yıllarca 16 m2’lik bir odada yaşadım. Kira, aydınlatma ve ısıtma olarak ayda 500 euro ödüyordum .” Kahraman’ın iki kız biri erkek üç çocuğu var. Kızlar köydeki ilkokulu bitirmiş. Evlenmiş. Oğlan ortaokulda okumuş. Köyde çiftçilik yapıyor. Bütün birikimiyle okul yaptırdı Yurda dönüşte Kahraman, bütün birikimleriyle köye bir ilköğretim okulu yaptırmak istemiş. “Eski ilkokul 7 derslikli ve harap bir okul” imiş. Almanya’daki birikimini, 550 bin YTL’yi ödeyerek 3 katlı, 12 derslikli modern bir ilköğretim okulu binası yaptırmış. Bu yıl okulun anasınıflarında ve ilk sınıflarında az sayıda öğrenci öğrenim görüyor. Gelecek yıl öğretmen kadrosu tamamlanacak. İlçede öğrenim gören 6-7-8’incı sınıf öğrencileri ile çevre köylerden “taşımalı sistemle” getirilecek 250 öğrenci, Ömer Nimet Kahraman İlköğretim Okulu’nda öğrenim görecek. Okulun müdürü Muammer Çelik’le de tanıştım. Müdür, “Dört bilgisayarımız var. Yakında internete bağlanacağız. Ama kütüphanemizde kitap yok. Hayırseverlerin ilgisini bekliyoruz” diyor. Kahraman’a, “Almanya’da 30 yıl çöp toplayarak dişinden tırnağından artırdığın, biriktirdiğin paraları kendin ve ailen için harcayacak yerde okul yaptırmana ailen ne dedi?” diye sordum. Karısı ve çocukları onu teşvik etmiş. “Okul binasının karşısına geçip bakınca, okula girip çıkan çocukları gördükçe o kadar mutlu oluyorum ki… Bu mutluluğu bana başka ne verebilir?” diyor. Miliyet Güngör Uras Doğada bulunmayan ve ışığın ters yönde kırılmasını sağlayan “meta malzeme”yi üreterek, cep telefonu, bilgisayar çipleri ve mikroskopların etkinliğinin artırılmasına katkı sağladığı için, Londra’daki Kraliyet Bilim Topluluğu’nda düzenlenen törenle Descartes Ödülü’nü alan tek Türk, saygın Fizik Profesörü Ekmel Özbay’ın danışmanlığında, TÜBİTAK tarafından desteklenen Nanoteknoloji Araştırma Merkezi’nde, Avrupa Birliği Çerçeve Programı kapsamında çalışmalarını sürdüren Bilkent Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü doktora öğrencisi Bayram Tütün’ün, organik kimya ve sentetik polimerler kullanarak ürettiği organik lazer teknolojisiyle, yara iyileştirme, böbrek taşı tedavisi, göz ve diş hekimliği teşhislerindeki yüksek çözünürlüklü projeksiyon ve hologram ekranlarına sahip görüntüleme cihazlarını, milyonlarca renk, yüksek kalite ve çok daha ucuza elde edilebilir hale getirip, dünya yeni nesil optoelektronik teknolojisinde çığır açtığı gün… Sağlık Bakanı, “keneye karşı pantolon paçalarını çorabın içine sokun, ishal olanlar da, ellerini sabunlasın” dedi. * Daha fazla devam edemeyeceğim. Yılmaz özdil Hürriyet

Acaba öyle mi?

Mayıs 24 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Siyaset bilimci ve sosyolog Prof. Dr. Şerif Mardin, cumhuriyeti temsil eden ‘öğretmenin’ cami, imam, tekke ve esnaftan oluşan mahalle yapısına karşı kaybettiğini söyledi. T.C.yeni bir kültürel örgütlenme modeli getirdi,ancak siyaset bu modeli hadım etti.Tek parti döneminden başlayarak öğretmen ya komünist damgasıyla,ya sağcı damgasıyla toplumun dışına itildi.

Türkiye öğretmenini değerli bir yapı elemanı olarak koruyamadı. Onun vatandaş yetiştireceğini unuttu ve siyasetin oyuncağı oldu,kalite bozuldu. Eskiden köyümüzün “rol modeli” öüğretmen vardı onu elimizden aldı hükümet diye dert yanan köylülerle çok konuştum. Bugün de taşımalı eğitim denen saçma uygulamayı her bölgeye uygulayarak Milli(!)Eğitim Bak. öğretmeni köy ve beldenin dışına attı.Değil mahalleden köyden bile kovdular! Toplumun “rol model”e ihtiyacı vardır,kim bunlar? TVlerden seyredilenler ve kapılarını çalan militan-siyasiler…. Cumhuriyet’in yeni kültürel örgütlenmesinin bir parçası olan Halkevleri de bu kapsamda kapatılıyor. Kültürel boşluk ve kimlik erozyonu T.C. vatandaşı ve insan yetiştirme işinin şblonlara teslim olması sonucunu doğuruyor. İdeoloji öyle saçma sapan işliyor ki,Karakeçililerden söz eden öğretmen de dayak yiyor, Marks’dan söz eden de….. Kaybeden kim? ‘Kemalizmin kuru yanı’ “Uzun zaman Kemalizm çalıştığınız zaman kuru bir yanı olduğunu anlıyorsunuz” diyen Mardin, “Yurtta sulh, cihanda sulh çok derin bir ifade değildir. Bu kuruluk nereden geldi, uzun vadede niçin devam etti. Bizim okullarımızda ‘iyi doğru ve güzel’ hakkında inceleme yapmayı lüzumsuz bir şey olarak gördük ve bunun tersini yapan İslami eğitim tipidir. İlle de İslami eğitim tipinin bu ‘iyi doğru ve güzel’i halletmesi diye bir şey yoktur” diye konuştu.Şerif MArdin hocanın bu saptamasına hiç katılmıyorum,kuru yanı olan yöneticilerdi. Onlar asla milleti dinlemedi ve hep ona karşı savaştı. Ara rejimler hafızalarımız olan partilerin arşivlerini, mallarını ve ne varsa yaktı yıktı. Bu kuruluk kimin suçu?Kemalizmin mi? Bitmeyen ara rejim sevdalısı koltukların mı? “iyi ve güzel olan” tasavvufla yoğrulmuş ruh dünyamız,Türk kimliğimiz ve hayat tarzımızdı. Kim yıktı bunları? Bunları konuşma zamanı….. Atatürk’ün Alman profesörleri Değerli bilimadamı, sosyolog Prof. Şerif Mardin’in ‘mahalle baskısı’ gibi çok önemli biri sosyal olguyu kafalarımıza yerleştirdikten tam bir yıl sonra aynı bağlamda yaptığı açıklamalar ilginç, düşündürücü ama bir o kadar üzücüydü. “Cumhuriyet’te iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok” derken hocamız, Cumhuriyet’in dayandığı tüm bir Aydınlanmacı ve pozitivist felsefenin temellerini de yok saymıyor mu? O Aydınlanma, Avrupa’yı karanlıklardan çıkarıp bugüne getiren değil midir? Bu ‘derin’ düşünceyi yoksaymak başka bir şey, onun hayata geçirilmesinde başarısız olunduğunu düşünmek başka bir şey değil midir? Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bitmiş, tükenmiş, iflas etmiş bir imparatorluğu batıya rağmen aydınlanmacı bir projeyle yeni bir devlete ve çağdaşlık yolunda yeni bir Türk kimliğine dönüştürme projesini derinlikten yoksun bulmak, haritada etrafımıza baktığımızda haksızlık olarak görülmez mi? Proje tam başarıya ulaşamamış olabilir ama suçlu proje midir, yoksa bu projeyi büyük devrimciden sonra gönülsüz götürenler midir? Nuri Bilge Ceylan’ın deyimiyle, “güzel ve yalnız ülke” herşeye rağmen çağdaşlık yolunda az mı yol katetmiştir başkalarına göre? Biraz gerilere gidelim. Hafızamızı tazeleyelim ve yiğidin hakkını yigide vermeyi unutmayalım lütfen… Türkiye, 1930′ların başında özgürlük mücadelesinden sonra ülkenin ve halkın çağdaşlaşması yönünde aydınlanma çalışmaları kapsamında üç önemli eğitim projesini hayata geçirmişti. Ulusal kültürün oluşması için şehirlerde kurulan Halkevleri, çağdaş köy öğretmenleri yetiştirmeyi amaçlayan ve köylerde kurulan Köy Enstitüleri ve bu yıl 75. yılını kutladığımız Üniversite Reformu projeleri. Yani, şehirli ve köylü halkı kalkındırmayı amaçlayan iki dev proje ve bilimadamı yetiştirmeyi hedefleyen bir başka dev projeden bahsediyoruz. Şimdi bu projelere bakıp, “Derinliksiz Cumhuriyet Projesi”nden bahsedebilir miyiz?… 1933 Üniversite Reformu, İstanbul ve Ankara Üniversite’lerinin yeni bir Türkiye yolunda, en ileri ve çağdaş, akademik ve bilimsel donanıma sahip olmaları için bizzat Atatürk tarafından 1930′ların başından beri verilen uğraşıların sonucu olarak gerçekleşir ve bir başka kaderle örtüşür: Faşist Almanya’nın yahudi düşmanlığı ile… Yahudi varlığını yeryüzünden tamamen kazımayı hedefleyen Hitler, tabii ki Almanya’nın ünlü üniversitelerindeki Yahudi bilimadamlarına tahammül edemeyecekti. Nitekim en başta o, sıralar da bile Almanya’nın en ünlü bilimadamı Albert Einstein’i Berlin Üniversitesi’nden yaka paça dışarı atar. Einstein şanslıdır ve soluğu Marsilya’da alır. Lakin kendisi kadar şanslı olmayan Almanya’daki arkadaşlarını mutlaka kurtarmak zorundadır ve Mustafa Kemal’e bir mektup yazarak arkadaşı 40 Alman profesörünün Türk üniversitelerinde çalışmalarını rica eder. Büyük devrimci, anlaşıldığı kadarıyla kem küm eden Eğitim Bakanı’na rağmen olurunu verir. Ve böylelikle, Mustafa Kemal’in, Avrupa’nın 200 yıl gerisinde bulunan üniversiteyi ‘yeni Türkiye’ yolunda yeniden yapılandırması kapsamında; çoğu Yahudi olan bu büyük birikimli Alman profesörler 1933′in Ekim ayında İstanbul Üniversite’sine yerleşir. Uluslararası ticaret hukukçusu Ernst Hirsch, ekonomist Fritz Neumark, şehir planlamacısı Ernst Reuter, dil bilimci Leo Spitzer, çalışma ekonomisti Alfred Isaac aralarında dünyaca tanınmış en parlak profesörlerdi. Resim, müzik tiyatro, botanik, jeoloji, kimya, biyokimya, ekonomi, hukuk ve özellikle tıp alanında birbirinden başarılı Alman hocalar Türk gencini ‘muasır medeniyet’ yolunda yönlendirmeye çalışır. Gelenler arasında kuşkusuz en büyük izi hukuk dalında Prof. Ernst Hirsch bırakır. 10 yıl İstanbul Üniversitesi’nde, 9 yıl da Ankara Üniversite’sinde Türk hukukuna büyük hizmet verir. 1937′de onun önerisiyle Anayasa’nın 2. maddesine, “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletci, laik ve inkilapçıdır” ibaresinin eklenmesi sanırım tarihe geçecek bir düzenlemedir. Hirsch’ın yazdığı anılardan görüyoruz ki, meşhur Varlık Vergisi’nin uygulayıcısı, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu onu Ankara Üniversite’sine ‘özellikle anayasa kanunlarının iyileştirilmesi için’ davet eder. Profesörün kendi isteği ile Türk vatandaşlığına geçmesinden sonra devletin ona verdiği maaşın aşırı şekilde azalmasından dolayı Saraçoğlu’nun Maliye Bakanı’na sinirlenmesi ve akabinde sorunun düzeltilene kadar eksikliği kendi emrindeki örtülü ödenekten tamamlamasını ise tarihimizin bir başka ilginç ayrıntısı olarak not alalım… Genç Cumhuriyet’in iyiyi, güzeli ve doğru’yu bulma yolunda Alman Yahudi profesörleriyle gerçekleştirdiği proje en başta Mustafa Kemal Atatürk sayesinde başarıya ulaşmıştır. Bu noktada son sözü eşi Yahudi olduğundan Türkiye’ye sığınan Prof. Fritz Neumark’a bırakmak lazım; “Ümit etmek istiyorum ki, Atatürk’ten sonra gelecek olan ve O’ndan daha az yetenekli olanlar, O’nun eserlerini boşu boşuna heba etmesinler…” Not: Tarihimizi hatırlatmamızı sağlayan ve bu yazıma ilham kaynağı teşkil eden ‘Son Devrim’in yazarı Sayın Nüket Aşkın’a teşekkürlerimle… 04 Haziran 200

Aşk’ın kölesiyim

Mayıs 24 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

“Güzelliğin on pare etmez bu bendeki aşk olmasa” Âşık Veysel

““Hamdım, piştim, yandım” Mevlana. Ben de eklemek isterim kendi açımdan; söndüm, kül oldum… Kays’ı mecnuna çeviren Leyla mı, yoksa aşk mı? Leyla’nın aşkıyla tutuşan, çöllerde yanan Mecnun; aşkın üst boyutlarına çıkınca neden önemsemiyor Leyla’yı? Aradığı Leyla’da mevcut değil miydi? Leyla olmasaydı yerini başkası dolduracaktı belki de… Âşık, maşuka köle gibi görünse de esas cezbesi maşukta yansıyan aşk’ın şiddetli zuhurundan kaynaklı. Yansımanın asıl membaı bulununca, yansıtan ikincil durumda kalıveriyor. Güneşi hiç görmemiş birinin Ayda yansıyan nura âşık olması; Güneşi aramasına neden oluyor, bulunca da Aydan vazgeçmesi gibi bir şey olmalı bu… Peki, ayın hiç mi hissesi yok? Nedir aranan? Kaç kişi bulabilmiş? “Sevdiğimi söylemez isem sevmek derdi beni boğar” diyen Yunus; nerede aramış sevdiğini? Çiçeklerle, böceklerle konuşan Yunus ne öğrenmiş onlardan? “Sordum sarı çiçeğe…..” Ey sevgili, bil ki sen sadece aynasın! Yansıttığın senden değil. Öyleyse seni neden bu kadar çok seviyorum? Evet, seni çok seviyorum… Hakikat-perest oluşunu… Cisminden daha fazla ruhunla alakalıyım, suretinden daha ziyade siretini seviyorum! Sevgimi anlatırken yine de cisminden bahsediyorum. (Gamzeler, sarı saçlar, ela gözler……) Çünkü cisminde yansıyor ruhundaki güzellikler. Bu nedenle senin değil aşkın kölesiyim! Bana aşkı gösterdiğin için seni çok seviyorum. Ahmet Bektaş

Biyolojik Çeşitlilik Günü

Mayıs 22 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Dünyanın en zengin biyolojik çeşitliliğine sahip ülkesinde yaşıyoruz. Bunu idrak etmemizi ve korumamızı temenni ediyorum. Tüm çalışmalara gönülden destek veriyorum.

Bahçenin aydınlığı Onlar kapalı mekanlarda internete hapsedilmiş ruhlarına cevap ararlar. Her şeyi biliyor olmanın ukalalığıyla ters ters bakarlar. Birbirini öldüren adamlarına geri dönerler. Bahçenin ışıltılı büyüsünden uzak çocuklar, çiçeklerin dilini bilmiyor. Şimdiki çocuklar bahçe bilmezler. Onlar evlerin eşya dolu arka balkonlarına ve yemek yenen ön balkonlara bile isteksiz göz atarlar. “Sakın sarkma!” lafını bin kez duyarlar, yine de içlerinden gelen boşluğa doğru uzanma tutkusudur. Onlar kapalı mekanlarda internete hapsedilmiş ruhlarına cevap ararlar. Her şeyi biliyor olmanın ukalalığıyla ters ters bakarlar. Birbirini öldüren adamlarına geri dönerler. Bahçenin ışıltılı büyüsünden uzak çocuklar, çiçeklerin dilini bilmiyor. Benim çocukluğumda iki bahçem vardı; biri anneannemin eski Rum evinin kocaman bahçesi. İçinde kümesi ve keçi ağılı olan, buz gibi su akıtan tulumbanın bekçilik ettiği kuyulu bahçesi. Bir asma vardı ki korukları salkım saçak. Sıra sıra saksılarından çiçekler fışkıran bahçem. Ful batırılmış domateslerin baygın kokusuna karışan yasemin, hanımeli kokuları. Akşam sefaları renk renk kırmızı acı biberlerin yanında, küpeler şıkır şıkır işveli. Taşlıkta suyun bıraktığı son nemin kokusu baş döndürücü. Bu bahçede açılan gözlerim doğanın gönlüne bir hançer gibi saplanırdı kedilerin peşinden koştururken. “Bahçemiz bilginin gölgesindeydi /Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi / Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı. / Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.”* Kendi evimizin bahçesi ondan küçüktü, çünkü artık bir apartman lüksünde buluşuyorduk onunla. Arka bahçede horozumuz tüm tavukları duvara dizerken babam minicik bir kuzu getirdi anasıyla birlikte. Çoban, anneme süt sağmasını öğretti biz taze süt içelim diye. O minik kuzu evin içinden çıkmaz oldu. Yan komşumuzun kızları da sevsin diye bahçe duvarında bir delik açtık. Bu delikten dostluk ve sevgi aktı kahvaltı masalarına bahar günleri. Kadınların şen kahkahaları dedikodulara eşlik etti. Çiçekler daha azdı; ama tavşanımız bile vardı bahçede. Kapatıldığı kutunun üstündeki tüm yastıkları savurup annemlerin yatağına koşan o tavşanı arar gözlerim zaman zaman. Kafeste kanaryamız hiç susmadan yarınları muştulardı cıvıl cıvıl. “O günlerde Tanrının ham meyvesini çiğniyordum uykuda/ Suyu felsefesiz içiyor/ Dutu, bilgisiz topluyordum/ Çayırkuşu şakıdığında gönlüm dinleme hazzıyla yanardı/ Kah, yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,/ Kah heyecan, elini duygunun boynuna dolardı / Düşünce oyun oynardı.”* Biz doğanın içinde eriyen ruhumuzu serin sularla yıkardık. Baharda yaseminin kokmadığı bir eve ev demezdik. Bahçede tırtıl ve sümüklü böcekleri izlerken insan olmayı öğrenirdik. Kelebeklere güler, uç uç böceklerine şarkı söylerdik. Bizi şiddete değil, duygunun koynuna sokan maceralar yaşardık kokulu yaz gecelerinde. Bahçenin önemini o zamanlar bilmezdik. Asfalt Osman’ın dümdüz ettiği güzelim evlerimizden ve bahçelerimizden lanetli bir çirkinliğin pençesine düşeceğimizi henüz kestiremediğimiz ıslak İzmir geceleriydi onlar. Çocuklarının her dediğini yapan ana babalar değil, seven ana babaların olduğu günler. “Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam/ sığırcıklarla dolu bir çınar/ ışık ve taşbebekti yaşam/ bir kucak özgürlüktü/ Yaşam, musiki havuzuydu o zaman.”* Şimdi bahçelerimiz yok artık. Yeşil gözlü baharlara hasretiz. Nefret ve öfkeli yüreklerin sıkıntısı var havada. Sanki, rahmet indi inecek. *Suyun Ayak Sesi, Sepehri, İyi Şeyler Yay.

Ahmet Bektaş

Mayıs 4 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Mesleki örgütlenmenin yaygınlaştığı 1975-1980’li yıllara hayalen gidiyorum. Şöyle bir durumla karşılaşmanız mümkündür.

Mesleki dayanışma İnsan toplumsal bir varlık. Kendini toplumdan uzaklaştırıp dağ başında yaşaması mümkün değil. Mutlaka hemcinslerine ihtiyaç duyar. Toplu halde yaşamak zorunda olan insanlar da kendi aralarında etnik gruplar oluştururlar. Bu gruplaşmalar büyük ölçekte Ulus, Devlet şeklinde; daha alt başlıkta din ve mezhep gruplaşmaları şeklinde görülür. Devletlerin dini örgütlenmeye destek verdiğine sıkça rastlanır. (Haçlı seferlerine Avrupa Devletlerinin desteği, Osmanlı İmparatorluğunun İslam dini örgütlerine desteği…) Birlikten maksat elbet güç oluşturmaktır. Burada değinmek istediğim toplumsal örgütlenmenin ne kadar başarılı olduğu konusudur. Esnaf örgütlerinden tutun sendikalar, partiler, cemiyetler, cemaatler, kadın dayanışma örgütleri, meslek grup örgütleri, v.b. Çok geniş yelpazeye yayılmış olan bu örgütlerin kuruluş amaçlarına ne kadar hizmet ettikleri veya ne kadar amaçlarından saptıkları yeterince sorgulanıyor mu? Mesleki örgütlenmenin yaygınlaştığı 1975-1980’li yıllara hayalen gidiyorum. Şöyle bir durumla karşılaşmanız mümkündür. Bir iş için dilekçeyle başvuru yapacaksınız, ilgili kuruma hitap dilekçenizin ekine o kurumun etnik çalışanlarının oluşturduğu mesleki örgüt, derneğe; miktarını onların tayin ettiği (gönüllü!)bağışı yaptığınızı gösterir makbuzu eklemek zorundasınız. Tabiî ki “bu gün git, bir daha gelme” sözünü işitmek istemiyorsanız. Hemen hemen her kurumun etnik çalışanlarının mesleki örgütü bulunuyordu… Geçen yıllarda (vatandaşlık numarası yeni uygulamaya konulmuştu) hüviyetimizde vatandaşlık numarası olmadığından nüfus idaresine gidip yenisini(vatandaşlık numaralı olanı) almıştım. Bankaya bir işlem için başvurduğum sırada görevli vatandaşlık numaramı istedi. Yeni hüviyetimde var olduğundan çıkarıp verdim. Görevli bana aynan şunu söyledi. —Karşıda internet kafe var, oradan vatandaşlık numaranın çıktısını al getir. Ben dedim —Bu elimdeki soğuk damgalı tasdikli kimliğimde yazıyor. —Bu geçerli değil, bilgisayar çıktısı olacak. —İnternetten çıkarılacak belge mühürsüz, tasdiksiz, üzerinde rahatça oynama yapılabilir; kimliğimi yeni çıkarttım soğuk damgalı ve de mühürlü daha güvenli değil mi? —Uzatma kardeşim ne isteniyorsa yap. —Müdürle görüşebilir miyim? —Tabii içerde. Müdür bey ne dese beğenirsiniz? —İşinin görülmesini istiyorsan istenileni yap! İşimin görülmesini istediğim için dediklerini yaptım Mesleki dayanışma İnsan toplumsal bir varlık. Kendini toplumdan uzaklaştırıp dağ başında yaşaması mümkün değil. Mutlaka hemcinslerine ihtiyaç duyar. Toplu halde yaşamak zorunda olan insanlar da kendi aralarında etnik gruplar oluştururlar. Bu gruplaşmalar büyük ölçekte Ulus, Devlet şeklinde; daha alt başlıkta din ve mezhep gruplaşmaları şeklinde görülür. Devletlerin dini örgütlenmeye destek verdiğine sıkça rastlanır. (Haçlı seferlerine Avrupa Devletlerinin desteği, Osmanlı İmparatorluğunun İslam dini örgütlerine desteği…) Birlikten maksat elbet güç oluşturmaktır. Burada değinmek istediğim toplumsal örgütlenmenin ne kadar başarılı olduğu konusudur. Esnaf örgütlerinden tutun sendikalar, partiler, cemiyetler, cemaatler, kadın dayanışma örgütleri, meslek grup örgütleri, v.b. Çok geniş yelpazeye yayılmış olan bu örgütlerin kuruluş amaçlarına ne kadar hizmet ettikleri veya ne kadar amaçlarından saptıkları yeterince sorgulanıyor mu? Bir iş için dilekçeyle başvuru yapacaksınız, ilgili kuruma hitap dilekçenizin ekine o kurumun etnik çalışanlarının oluşturduğu mesleki örgüt, derneğe; miktarını onların tayin ettiği (gönüllü!)bağışı yaptığınızı gösterir makbuzu eklemek zorundasınız. Tabiî ki “bu gün git, bir daha gelme” sözünü işitmek istemiyorsanız. Hemen hemen her kurumun etnik çalışanlarının mesleki örgütü bulunuyordu… Geçen yıllarda (vatandaşlık numarası yeni uygulamaya konulmuştu) hüviyetimizde vatandaşlık numarası olmadığından nüfus idaresine gidip yenisini(vatandaşlık numaralı olanı) almıştım. Bankaya bir işlem için başvurduğum sırada görevli vatandaşlık numaramı istedi. Yeni hüviyetimde var olduğundan çıkarıp verdim. Görevli bana aynan şunu söyledi. —Karşıda internet kafe var, oradan vatandaşlık numaranın çıktısını al getir. Ben dedim —Bu elimdeki soğuk damgalı tasdikli kimliğimde yazıyor. —Bu geçerli değil, bilgisayar çıktısı olacak. —İnternetten çıkarılacak belge mühürsüz, tasdiksiz, üzerinde rahatça oynama yapılabilir; kimliğimi yeni çıkarttım soğuk damgalı ve de mühürlü daha güvenli değil mi? —Uzatma kardeşim ne isteniyorsa yap. —Müdürle görüşebilir miyim? —Tabii içerde. Müdür bey ne dese beğenirsiniz? —İşinin görülmesini istiyorsan istenileni yap! İşimin görülmesini istediğim için dediklerini yaptım. Başka bir kurumsal işimde, yanlış bir tahsilât yapılmıştı. Hatırı sayılır bir miktar fazladan alınmıştı. Yanlışı tespit ettiler ve istersem bu parayı geri alabileceğimi söylediler. Fakat noterden avukata vekâlet verip dava açarsam mutlaka geri ödeyeceklerini söylediler. Neden acep? Örnekleri çoğaltmak mümkün… Partili dayanışması, cemaat üyelerinin dayanışması, hemşeri derneklerinin dayanışması, mühendis dayanışması, doktor-eczacı dayanışması olabilir. Milletvekili (muhalefet-iktidar milletvekilleri; özlük hakları görüşülürken) dayanışması olabilir… Temel bir gün yolda giderken Saat kulesinde mahsur kalan birisini kurtarma çalışmalarına rastlar. —Ben biliyorum nasıl kurtaracağınızı. Söylediklerimi aynen yapın! Der. Çaresiz Temelin dediklerini yapmaya karar vermişler. —Bir ip getirin, bu ipi adamın beline sıkıca bağlayın ve çekin!? Öyle yapmışlar!? Adam yere çakılmış tabiî ki. Temel hiç bozuntuya vermeden ; —Sanırım yanlış hatırladım, bu metot kuyudan adam çıkarmak içindi. Acaba, dayanışma yanlış mı algılanıyor? Saygılar Ahmet Bektaş

1Mayıs’ta takkesi düşen AKP

Mayıs 2 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Kendilerinin bir zamanlar “ayak” olduğunu unutanların inatlaşmayı “yönetme” sanatı sanmalarının fotoğrafı 1Mayıs’ta herkesin önüne düştü.

Tabuları yıkacak AKP,demokrasi tellalı AKP diye onun kuyruğuna takılan 25watlık ampullerle AKP’nin cahilliği,faşizmi saklanabilecek gibi değil. Sıcak para sıcak bir yorgan gibi örtse de bu yüzünü yorgan gidince 1 Mayıs’ta apaçık kaldı ortada! Daha önce de “ananı al da git” dahil bir çok hakareti millete rahatlıkla eden iktidar ve ona yaltaklanan 25Watlıklar ülkeyi harabeye çevirdiler. 1Mayıs her şeyin ayan beyan ortaya döküldüğünün beyanı oldu. AB yöneticileri de ne kadar demokrat ve ılımlı bir iktidar olduğunu AKP’nin 1 Mayıs operasyonunda açıkça gördüler. Kontrolsüz bir yöneticinin yönetimi ve emirleri nasıl kontrolsüz olur anlaşıldı. İnatlaşmayı bir yönetim biçimi sanan, sokak ağzıyla konuşmayı bilgi diye düşünen zavallı yöneticilerle, siyasi partiyle Türkiye sadece prestij kaybetmekle kalmadı insanı kaybetti. Tarımı,gelişmeyi, GAP’ı,gençliği,çocukları ve kadın haklarını,geleceğimizi hep onunla kaybettik. AKP sokaktaki vatandaşını zerre kadar düşünmediğini ,herkesi ayaklı “oy” olarak gördüğünü kanıtladı. 1Mayıs görüntülerinde küçücük ilkokul çocukları gazdan etkileniyor, kahve içen insanlara boyalı su sıkılıyor, turistler coplanıyor,yerde yatanlar tekmeleniyor,hastaneye saldırarak hastalara gaz sıkılıyor. Filistin için,Irak için çok üzüldüğünü söyleyen iktidar ,söz konusu kendi halkı olunca İsrail polisi gibi davrananlar için ne düşünüyor acaba?Emri veren kim? Polis müdürü medeni ve demokrat bir ülkede hemen istifa eder. Vali görevden alınır. Bakan istifa edecek ahlakta olur. Bu utanmazlık ve sıkılmazlıktır.Yaparım ederim çakarım diyerek politika yaptığını sanan aymazları daha ne kadar iktidarda tutacaksınız. Bu memlekette aklı başında kimse yok mu? 2010 İstanbul Kültür Başkenti turist coplayan, vahşice savaşan emniyet görevlileriyle mi gerçekleşecek, ayaktakımı tutum ve davranışları gösteren iktidarla mı? 1Mayıs’ı pekala işçilerle , çiftçilerle “yeniden üretim” sloganıyla üretenler projesi yaparak kampanya haline çevirmek mümkündü. Ama nerde bu akıllar??? İktidar “ben patronum” oyunu biliyor sadece. Çoğu uzun yıllar onun bunun ayaklarını yıkayanların ayak takıntısı anlaşılabilir durum elbette. Sokakta gezen halkını korumayı zerre kadar düşünmeyen Emniyet’e ben emniyet demem. İyi ki yeğenlerim okula gitmemiş,kızım işine gitmemiş. Bu utanç değil mi size? Gündelik yaşamı sürdürmekten aciz Belediye başkanları,emniyet müdürleri,valiler, bakanlar nasıl çoluk çocuğun, insanın yüzüne bakacaksınız? 1Mayıs’ı “turist dövme “bayramı olarak kutlayalım. 2010 Kültür Başkentine yakışır! Dövme,inatlaşma kültüründen başka kültürü olmayan AKP şiddeti ne kadar sevdiğini kanıtladı.Hala onun teorisini yapmaya hevesli 25Watlıklar yola devam edecek mi acaba? Türkiye karanlık bir geleceğe doğru freni boşalmış bir halde gidiyor.Bunu algılayamayanlara sözüm:Türkiye önündeki 10 yılı kaybederse köle devlet ve halk olacak. Ben bu olmasın diye 1997’de yollara düştüm, adım adım Anadolu’yu dolaşarak bugüne geldim. Bugün Anadolu’nun kan ağladığını görüyorum. Bu asil milletin gözyaşları benim de gözyaşımdır.Mücadele için iyilerin ittifakına çağırıyorum görenleri,duyanları. Ülkemize verdiği zarar maddi olarak ne kadar bilinmiyor? İTO 1 milyar YTL diyor başkası farklı bir şey söylüyor. Vandal, marjinal gruplar ve PKKlılar sadece zarar verme amacıyla ortalıkta ve onlarla savaşması,tutuklaması gerekenler bunu başaramıyor. 1997 de laleyi döven elinde sopa bir kız fotografı YeniYüzyıl’da basılınca kıyamet kopmuştu. 1Mayıs fotografı olarak o vandalizm,o öfke,o şiddet bir genç kızın elinden nereye gittiğini gösteriyordu.40 yıldır 1Mayıs meselesini çözemeyen siyasilere,devlete, ideoloji tutsağı gruplara yazıklar olsun! İdeolojiler çöktü he ryerde bir tek Türklerin parsellenmiş beyinlerinde kaldı. 21.yüzyıla giremeyen Türkiye’ye yazıktır. Harcanmaktadır bu ülke. Gelin 20yüzyıldan ,soğuk savaştan kalma kafalarınızı verin yerine yenisini alın! 20 yıl öncenin grev gözcüsü Erdoğan İşçilerin 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istemesine tepkisini “Ayakların başı yönettiği yerde kıyamet kopar” sözleriyle açıklayan Başbakan Tayyip Erdoğan, 20 yıl önce grev yapan işçilere grev gözcüsü önlüğü giyerek destek vermiş. Başbakan Erdoğan (ayaktakiler arasında sağdan 5′inci) 1988 ‘de Darphane işçilerinin grevinde ‘grev gözcüsü’ önlüğüyle. ÖZGÜR YILMAZ NTV Güncelleme: 19:50 TSİ 29 Nisan 2008 Salı İSTANBUL – Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 1988′de Refah Partisi İstanbul İl Başkanı iken Darphane işçilerinin grevine destek vermek için gitmiş ve “Zulme son verene kadar haklı ve kararlı mücadelelerin yanında olmayı inancımız gereği görev telakki ederiz” demişti. Haberin devamı 1988 yılında Basın-İş Sendikasına bağlı Darphane işçilerinin grevinin 27′nci gününde Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olarak ziyaret eden Tayyip Erdoğan işçilere destek için “grev gözcüsü” önlüğünü üzerine giyerek fotoğraf çektirmişti. Erdoğan, işçileri ziyareti sırasında yaptığı açıklamada “Ülkemizde özellikle 1980 sonrası hükümetler işçi haklarına insan onuruna yakışmayacak şekilde ilgisiz kalmaktadır. Alın teri kutsallığını yitirmiştir. Ülkemizde işçilerimiz kira ücretlerini dahi ödeyemeyecek zorluklar içerisindedir. Bu zulme son verene kadar haklı ve kararlı mücadelelerin yanında olmayı inancımız gereği görev telakki ederiz” demişti. BAŞBAKANIN ‘AYAKLAR’ SÖZÜ BİZİ ÜZDÜ Fotoğraf karesinde yer alan isimlerden biri olan Gazeteci Hasan Tufan, Başbakan Erdoğan’ın bugün işçilere ve emeğe bakışının kendisini şaşırttığını söylüyor. Dönemin Basın İş Sendikası İstanbul Şube Başkanı olan Hasan Tufan ise, “Grev yerine gitmeden önce Erdoğan’la çalışma hayatı üzerine sendika merkezinde uzun uzun sohbet etmiştik. Kendisi grev yerine gelerek emekçiden yana tavır göstermişti. 20 yıl önce grev önlüğünü üstüne giyen bir siyasetçinin 20 yıl sonra böyle açıklamalar yapması bizleri üzdü. Keşke Başbakan 1 Mayıs’ta Taksim’de hak arayacak işçilere ‘ayak’ demeseydi. Türk siyasi tarihi bunu not düşecektir” diye konuştu. selam yazılarınız çok güzel ve içten,ve takip ettiğim bir siteniz….okurlarınızdan gelenler köşesi olsaydı bizlerde içimizdeki duygu yoğunluğunu dökebilseydik derim …..olur mu
Gönderim Zamanı: 03-05-2008 00:50:16

Ahmet Bektaş

Nisan 22 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Din ve bireysellik

Profesör tahtaya mükemmel bir formül yazsa ve bir ara yaramaz bir çocuk gelip formülün içinden sadece bir rakamı değiştirse ve formülü binlerce öğrenci de not alıp öğrense ne olur? Dünya üzerinde dini kuralları kanunlarına tatbik ettiğini iddia eden toplumların şu anki hali bu… Din hep bireyseldi! Zaman içinde toplumsallaştı/ toplumsallaştırıldı… Evveli ve ahiri içine alan büyük bir sistemin varlığı ve bu sistemin aslında kusursuz çalıştığı apaçık görünüyor. Görünen kusurların bu sisteme uymamak / uyamamaktan kaynaklı olduğu göz ardı edilmemeli. Sistemin kendi işleyişi gereği uygun hareket edenlerle zararı olmadığı, sisteme aykırı hareketlerin ise sistemin çalışmasının bozulmasına müsaade edilmeyeceği için sistem tarafından dışlanacağı ve bunun sonucunun ağır olacağı bilinmeli. Farklı boyutlarda ebedi olarak devam edecek olan insanın varlığının terakki etmeye müsait olması ve sisteme uymamak yüzünden terakki edememe, alçalma gibi bir sonuç ile karşılaşılabileceği muhtemelken; aklı olan terakki etmek ister. Yani açılıp ağaç olmak varken çürüyüp zayi olmayı kimse istemez. Birey kendisini bencillik, başkalarına hükmetme, her şeyi bildiğini sanma ve sadece kendi düşüncesinin doğruluğu sanısından kurtarmadıkça topluma vereceği bir şey de yoktur. Yani bireysel başlar topluma yayılır iyilik ve terakki de kötülük ve sefalet de… Sıkıntıların kaynağının başkalarına müdahale etmek olduğunu söylüyorum. Bu hakkı kendinde görmek… İnsanlar hayallerindeki kabul ettikleri yaşam tarzını her ne şekilde olursa olsun sınırlandırıyor ise gerçek yaşamı ile hayali çelişiyor ise bu çelişki hastalık veya sapıklık olarak yansıyor. Adam beraber olduğu kadınları sıkı bir disiplin ve örtü ile sınırlıyor fakat kendisi de rahat ve dekolte hanımlara bayılıyor. İşte bu çelişki hastalık veya sapıklık olarak açığa çıkıyor. Mevlana ne de güzel söylemiş.“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” Nasıl olmak istiyorsan öyle davran ki arzuladığın yaşam ile yaşadığın arasındaki fark hastalık yapmasın. İdrar sıkan altına eder. Cinsel açlık çok değişik boyutlarda açığa çıkar. Cinsel açlığı cinsel yasaklarla daha da vahim hale getiren bir toplumun kaçınılmaz sonudur yaşanan. Öyle bir garabet ki adamın hanımı paçoz giysiler içinde kendisi de tango kadınların peşinde. Yani gönlünde olanı kendi dünyasında yaşamıyor. Çözüm cinsellik üzerinde kurulu tabu ve geleneklerden kurtulmak… En büyük cihat insanın nefsiyle yaptığı cihattır. Yani Firavunlar da türedi, zalim hükümdarlar da… Kimi din kurallarını yanına aldı kimi karşısına. Kurtuluş bireysel olmalı, toplum da bireylerden müteşekkil olduğundan toplum da dolaylı yoldan kurtulur. Yani kendi dışımızda çözüm aramamızın bize faydası olmayabilir. Tarih boyunca yapıla gelen en büyük hatadır başkalarını yola sokma isteği. Bütün sıkıntıların kaynağıdır bu. Fakat her birey kendini kendi istediği yaşam tarzından ödün vermeden, başkalarının alanlarına girmeden terbiye etse toplumda çok az hasta ve hastalıklı olur. İnanç üzerine İnanç, iman: Bireyin kendi çabası ile yeteneklerini (akıl, zekâ, v.b.) kullanması sonucunda vardığı kişisel bir kanaattir. Mevcudatı sorgular, inceler; neden, niçin, nasıl? Sorularına cevap arar. Nakil yoluyla gelen (onu etkileyen tüm birikimler nakil dâhilindedir; ebeveyni, öğretmenleri, kutsal kitaplar, ozanlar, peygamberler, filozoflar, bilginler, v.b.) bilgileri akıl süzgecinden geçirdikten sonra vardığı kanaattir. Bu kanaat her bir insan için farklı olabilir. Çünkü her insan ayrı bir âlemdir. İmanın zıddı olarak bildiğimiz “inanmama” hali de bir kanaattir. Yani o da aslında bir nevi inançtır… İnanç olmadan aksiyon da olmaz, fiil inanca tabidir… İman ile oluşturulan bu kanaatin günlük yaşama geçirilmesini “din” olarak görebiliriz. Yani kişi kendi kanaatine uyan prensipler çerçevesinde yaşamayı arzu edebilir. Bütün dinler “İlahi nizam”ı açıklamak maksadına yöneliktir. Farklı olmaları nasıl açıklanır? Zaman içinde bazı dinlerin orijinalinden uzaklaştırıldığını söylemek pek de yanlış olmasa gerek. Hangi dinin ne kadar değişikliğe uğratıldığını belki bilemem ancak şu kadarını söyleyebilirim; Eski olan yerini yeni gelene tam manasıyla olmasa da bırakmış veya bırakacak gibi görünüyor… Birey hangi din veya beşeri esaslar çerçevesinde yaşamak istiyor ise bu konuda özgür iradesini kullanmalıdır. Yani harici müdahale olmamalıdır. Başta değindim inanç aksiyonu belirler. Kişi inancı (kanaati) sonucunda; dindar, dinsiz veya ateist olabilir. Bu seçim kişisel tercih olarak değerlendirilmelidir. Çerçeve olarak “Dindar”a herhangi bir dini esası kabul etmiş kişi olarak bakabiliriz. İmanı olan ancak herhangi bir din ile amel etmek istemeyeni de “dinsiz” olarak tarif edebiliriz. İnançsızı nasıl tarif edeceğiz? Yani insanları, kâinatı, mevcudatı yaratan ve itaat edenlere mükâfat vaat eden, isyan edenlere ceza vereceğini ihtar eden bir varlığın olmadığı konusunda kanaat oluşturan, buna inanan kişiye de “inançsız” diyoruz. İnanmayan için dini esas ve ritüellerin hiçbir bağlayıcılığı yoktur. İnanmayana herhangi bir dini kuralı kimsenin dayatmaya hakkı yoktur. Hatta inanana da din hususunda dayatma söz konusu olmamalıdır. İnançsızların semavi veya batıl bütün dinlere eşit mesafede olduğu düşünülür. Fakat bazı dinlere gayri ihtiyari sıcak baktıkları, bazı dinlere veya dine de şiddetli karşı çıktıklar görülür. Bir de bazen inanan bazen de inanmayanlar mevcut elbet. Bu konumda olanlar devamlı fikir değiştirdikleri için, herhangi bir kategoriye girmezler. Daimi kutuplar arasında gidip gelirler. Bu halin insanı yıprattığını söyleyebilirim. Sonuç olarak; birey, kendi özgürlük alanını başkalarını kısıtlamayacak şekilde kendi belirlemelidir. İnanç özgürlüğünden bunu anlıyorum. Saygılarımla.

Dr. Ahmet FİDAN

Nisan 17 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Çevre, insan zaman kavramlarında odaklaştırabileceğimiz “değişim” ve onun vazgeçilmez özelliği olan “değişme”yi kasdediyoruz kültür kavramıyla. Yani üç temel üzerine inşa olunan kültür, bir nev’i insanın bir heykeltraş gibi elindeki malzemelerle maddi ve manevi yönleriyle değiştirmesi, ilmik ilmik örmesidir çevresini.

Tamtamlardan Parmakucu Toplumuna Değişim ve Kültür Anaforu 03 Kasım 2007 Cumartesi Kültür – Sanat Dr. Ahmet FİDAN BALIKESİR ÜNİVERSİTESİ Çevre bağlamında; aslı bozulmamış dışardan en ufak bir etki ve değişim görmemiş, tabiata insanın maddi ve manevi bir müdahalesidir. Buna paralel olarak her heykeltraş elindeki malzemelerle çevresinde farklı motifler oluşturacak, farklı kültürler/medeniyetler kuracaktır. Zaman bağlamında; “ileri” veya “geri” toplumlar diye niteleyebileceğimiz, oysa bir kavram yanılmasından başka bir şey olmayan kültür ve/veya medeniyetler gerçekte bir farklılığın ürünüdür. “A” kültürü “B” kültüründen farklı zamanlarda görülmüş, farklı yaşam tarzları, farklı hukuksal düzenleri olabilir. İşte bize düşen bunları “ileri” veya “geri” diye nitelemekten çok “farklı kültürler” şeklinde mütaala etmemizdir. Buradan neyi çıkarabiliriz “Ben merkezli toplum”dan “ademimerkeziyetçi toplum modeline geçişin bir basamağıdır. Örneğin bunu dini bazda düşünürsek düşünce ve inanç hürriyeti anlamında laiklik kavramına ulaşırız. Zaman süreci içinde tekerleğin bulunduğu asırda o tekerlek ne kadar pratik ise, günümüze göre de o tekerleğin yerini tutan araçlar aynı pratik öneme sahiptir. Teknolojik değişme ve farklılaşma anlamında gelişme akılları durdururcasına hızla yayılırken akademik sahada ve pratik hayatta uzmanlaşmanın hızla arttığı bir dönemde ‘bilgi toplumu’nun gereği ister istemez bir değişim anaforunun içine çekiyor insanı. Tabi ki “derdetme dünyayı düşünme derin” sözünün muhatabı kabul etmiyorsanız kendinizi. Ve ilginç olanı da değişim arenasında değişim anaforuna girdiğiniz zaman sosyokültürel çevre, psikolojik yapınız ve/veya beklentileriniz sizi kendi kendinizi tamamlamaya mecbur hatta mahkum ediyor. Ki bu arenada kendinizi pasifize edilmiş görmek istemiyorsanız. Kültürel standartlara ulaşma mecburiyetiniz hatta mahkumiyetiniz sizi ‘zaman’la yarışmaya itiyor. Müteakiben ancak ve ancak okuyarak/öğrenerek her gün “daha fazla bir şey öğrenme” zorunluluğu kendini gösteriyor. Sizi kitaplara kitapların ötesinde yazarlarıyla derinlemesine söyleşi yapmaya zorluyor. Kültür akışkanlığının sağlıklı bir zemine oturtulabilmesi için ‘iletim’ araçlarının ‘iletişim’ araçları şekline dönüştürülmesi gereği ortaya çıkıyor. Bu gelişmeler paralelinde diğer iletim araçları gibi-en tipik bir iletim aracı olarak – kitaplara, yakın gelecekte yazarlar ve yayınevlerinin anket formu koyma zorunluluğunda kalacakları ihtimali kuvvetlidir. İşte asırlar önceki tamtam ve tamtamcıların yerini bu gün dijital düğmelere dokunan parmakucu toplumu alıyor. Bu toplumda yaşamanın zaruriyeti gereği, bilgi düzeyini muhafaza edebilmek ancak hızla bilgi düzeyini artırmakla mümkün hale geliyor. Buna da “bilgi toplumunun standardı muhafaza edebilmesi mitosu” diyebiliriz. Zaman içinde bulunduğumuz topluma ve onun ürünlerine yabancılaşmamamız için her gün sürekli yeni bir şeyler okumamız/öğrenmemiz gerekiyor. Yoksa bu seyir içinde okumayan araştırmayan, meraklı olmayan insan, dijital düğmelere basan parmakucu toplumunda tamtam çalmaktan öteye gidemeyecektir. Tamtam çalan toplumdan Parmakucu toplumuyla başlattığımız bu düşün sisteminden yola çıkarak Cybersapieence Toplumuna geçeceğiz. Gelecek yazımızda Cybersapience İnsan topluluğuna girişi ele alalım. Esenlik dileklerimle. Not1: Bu yazı ilk defa 1983 Yılında SBF Enderun Dergisi Akademos ilavesinde çıkmış ve 3 Kasım 2007 de güncellenmiştir. Not2: Bu sitede yayınlanmakta olan yazılar http://www.yazarport.com, http://www.gunesgazetesi.net http://www.bilgiagi.net http://www.bilgievreni.com, http://www.siyasalforum.net http://www.gercekgazete.web.tr ile, Gerçek Gazete, Halkın Sesi, Güney Marmara Yaşam ve Fatsa Güneş gazetelerinde yayınlanmaktadır. Yazarın izni olmaksızın başka hiçbir yayın organında kaynak veya dipnot göstermeksizin kısmen veya tamamen alınamaz, çoğaltılamaz.

Sayfa 23 / 30« İlk...«2122232425»...Sonraki »