Güncel

AKP ve Pekin Olimpiyatı

Ağustos 22 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

AKP her yerde dökülen politikalarıyla Türkiye’yi rezil etmekte. Pekin Olimpiyatlarındaki başarısızlık “bizim adam” diye atanan yeteneksizler bir yana madalya kazanan Elvan’a Türk bayrağı bulamayan, atletimizi yalnız bırakan tüm yöneticileri Türk milleti adına protesto ediyorum. Noterden rüşveti belgeleyen parti yetkilileri bir bayrak bulmaktan aciz. Yazıklar olsun!

Eğitimde devamlı deneme tahtası olan yapı çocuklarımıza ne müzik,ne spor,ne estetik, ne sanat, ne kültür öğretebiliyor. Din mi? Onu zaten öğretme şansı yok bu kapasitenin. 1000 yıllık Müslümanlık kültürümüzü sindirememiş militanlıktan bu kadar bürokrasi, bu kadar bürokrat çıkıyor. Olimpiyatta dökülen hükümet politikaları çivili sopalarla büfede ortaya çıktı. Büfeci dövme olimpiyatı kesinlikle içki içenleri kovalayan ve döven ayılar filmi serisinden madalya almamızı gerektirir.

[image: Los_Angeles_Times_gazete

Ağustos 20 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Los Angeles Times Washington Enstitüsü’nden Soner Çağaptay’ın Türkiye-İran ilişkileriyle ilgili bir makalesine yer veriyor. Çağaptay, İran devlet başkanı Mahmud Ahmedinejad’ın Türkiye ziyaretine değinerek, Batının Tahran’a karşı artık Ankara’ya güvenemeyeceğini savunuyor ve şöyle diyor: “Türkiye, NATO veya Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında ilk kez Ahmedinejad’ı davet ederek Batıyla ilişkileri kopardı. Batı, artık Türkiye’yi Tahran’a karşı kararlı bir müttefik olarak göremez. Türkiye, özellikle 1979 İslam Devrimi sonrasında Batıyla birlikte hareket etmişti. Ancak, 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesinin ardından Türkiye ile İran

19/08/2008* arasındaki ikili ilişkiler arttı. Türkiye, eskiden müttefiklerini demokrasi, laiklik, Batı kimliği, açık toplum gibi ortak değerlere göre belirlerdi. Ahmedinejad’ın İstanbul ziyareti, aradan yıllar geçtikten sonra Batının Türkiye’yi, Türkiye’nin de ruhunu kaybettiği bir dönüm noktası olarak hatırlanacak.”

Türkiye’yi anlatan bir insan öyküsü

Ağustos 17 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Neden ülkemizde “akıl”, “bilgi” ve “kültür” kullanılmıyor? Hep ihale,paylaşım,rant ve parada sıkışıyor sistem.

Burdur Organize Sanayi Bölgesi’nde bir atölye var. Alman disiplini, tertemiz ve düzenli. Erkan Usta ile abisi Hakan Usta, dünya kalitesinde keman, viyolonsel, kontrbas imal ediyorlar ve tamamını yurtdışına satıyorlar.Burdur Organize Sanayi Bölgesi’nde bir “aykırı” imalathane. Aykırı, çünkü, sanayii ve ticareti gelişmemiş (İnternet ansiklopedisi Vikipedi, Burdur ekonomisini tarif ederken, bir iki fabrika ve imalathane saydıktan sonra şöyle diyor: Burdur Organize Sanayi Bölgesi’nde bir “aykırı” imalathane. Aykırı, çünkü, sanayii ve ticareti gelişmemiş (İnternet ansiklopedisi Vikipedi, Burdur ekonomisini tarif ederken, bir iki fabrika ve imalathane saydıktan sonra şöyle diyor: “Halk geçim kaynağını büyük oranda bölgedeki askeriyeden ve üniversite öğrencilerinden sağlar”). Yatırımcısı ve girişimcisi sınırlı kentte, bir usta kalkmış, kalitesi dünya çapında keman, viyola, viyolonsel ve kontrbas imal ediyor. Ve özel bir anlaşmayla, üretiminin tamamını Almanya’ya satıyor. Araya mümkün olduğu kadar az girerek, işte Erkan (Küçükkaya) Usta’nın ve kardeşinin ağzından Küçükkaya kemanlarının hikayesi: “Annem babam Almanya’da işçiydi. Biz 3 erkek kardeşiz. Babam ilkokulu burada okuyalım, Türkçe öğrenelim istedi. 12 yaşını bitiren Almanya’ya gidiyordu. Ben de gittim. Ortaokula orada başladım. Zar zor bitirdim çünkü gittiğimde Almanca bilmiyordum. Sonra, ya liseye gideceksin ya da meslek okuluna. Mecburi, ya biri ya diğeri. Ben de tesadüfen, bir arkadaşın Alman arkadaşı vasıtasıyla bu işe girdim. Bavyera bölgesinde bir aile işletmesiydi. Dededen kalma bir keman imalathanesi. Aslında aile dışından çırak almıyorlarmış ama çocukları ufak olduğu için, elemana da ihtiyaçları vardı, beni aldılar. Yaş 16. Sistem şöyle, 3 hafta çalışıyorsun, bir hafta okula gidiyorsun. Okulda da atölye var. Bölümün adı Keman Yapımı Bölümü’ydü. Üç buçuk yıl çıraklık eğitimi aldım. Okul bitti. Sonra aynı atölyede 6 yıl kalfa olarak çalıştım. Ama aslında orada kalmaya niyetim yoktu.” Otobüsçü olacaktım keman ustası oldum “10 yıl kadar çalıştıktan sonra patrona ’Ben Türkiye’ye gideceğim’ dedim. Niyetim, otobüs alıp otobüsçülük yapmaktı. Babam, kardeşlerim tamirci, ağır vasıta şoförü. Ama Almanya’daki işyerimin sahibi bir teklifte bulundu. ’Madem Türkiye’ye gidiyorsun, orada imalat yap, bana sat’ dedi. Önce aklım yatmadı, olmaz dedim, çok tereddüt ettim. Sonunda ikna oldum. Geldik gittik, şirket filan kurduk. Sonra doldurduk arabaya ilk malzemeleri. Ağaç ve imalat malzemesi. Antalya’da babamın bir işyeri vardı, orada başladık. Bu işte makineler, her şey özel. Hepsini burada yaptırdık, abim uğraştı.” (Erkan Usta, abisi Hakan Küçükkaya ile ortak çalışıyor. Hakan Usta, hem şirketin nakliye işlerini yürütüyor, hem de cila işini öğrenmiş ve üstlenmiş.) “Üretime başladım tek başıma. Başta epey zorluk çektik. Bürokrasi bizi çok zorladı. Git gel, git gel…” Küçükkaya kardeşler Alman firmayla bir taşeronluk anlaşması yapmışlar. Almanlar üretimi tamamen Erkan Usta’ya devretmişler. İmalat için gerekli ağacı ve her türlü malzemeyi temin ediyorlar ve üretimin hepsini satın alıyorlar. Erkan Usta niye böyle bir anlaşma yaptıklarını şöyle anlatıyor: “Türkiye’de ladin var da, akçaağaç yok. Çok büyük tomruklar lazım. Daha çok Bosna Hersek’te bulunuyor. Ve Almanya’nın bazı bölgelerinde. Bir de hemen kesip kullanamıyorsun. 6-7 sene dinlendirmen gerekiyor. Alman işletmecinin de dedesi başlamış ağaç stokuna, dev depoları var.” Yılda 800-1000 enstrüman “Alman firma imalatımımızın tamamını alıyor. Alman işletme, dünyanın dört bir yanına, 60-70 kadar küçük işletmeye satıyor. Yani ürünlerimiz çeşitli markalar altında satılıyor. Meşhur keman yapımcıları Alman firmaya sipariş veriyor, “beyaz” (cilasız) olarak alıyor malı, cilasını yapıyor, yayını filan takıyor ve kendi markasıyla satıyor. Keman, viyola, viyolonsel, kontrbas ve barok saz (çello) imal ediyoruz. Yıllık 800 ila 1.000 adet. Yıllık 300-350 bin avro civarında bir ciro yapıyoruz.” (Ciro dedikleri aslında “artı değer” çünkü ağaç ve diğer malzeme bu rakama dahil değil. Küçükkayalar Almanya’dan aldıkları malzemeye para ödemiyorlar. Bu rakam aslında buradaki işçilik, elektrik vb giderleri ve kárlarını kapsıyor. İki Usta aksi takdirde cirolarının 1.5-2 milyon avroya ulaşacağını tahmin ediyorlar.) Antalya rutubetli geldi uymadı “4 yıl Antalya’da kaldık. Ama iklim bu iş için uygun değildi. Sıcak, rutubet fazla. Baktık ağaç çalışıyor, sabah aldığın ölçü akşam tutmuyor. Burdurlu olduğumuzdan, buranın havasını da biliyoruz, işi buraya taşıyalım dedik. Buradan (Organize Sanayi Bölgesi’nden) yer aldık, 1996’da taşındık. Bu arada, bürokrasiden o kadar yıldık ki, 50 kere Almanya’ya geri dönüyorduk az kaldı. Antalya’da eleman sorunu vardı. Turizm şehri olduğundan herkes rahatlıkla iş buluyor. Bizimki de öğrenmek gereken bir iş. Buraya gelince eleman bulmak daha kolay oldu. Genelde mobilya sektöründen gelen elemanları aldık. Onları eğitmek daha kolay. Şu anda 7 kişi çalışıyor, iki de biz (iki kardeş) dokuz kişiyiz burada.” (Personelin çoğu 10 yılı geçmiş. Kalıcılar, çünkü Burdur’da iş yok, rakip şirket yok, rakip iş kurmaları çok zor. Düzgün de bir maaş alıyorlar.) Niye iç pazara sat(a)mıyorlar “Türkiye’de okullara, üniversitelere demirbaş enstrüman alınıyor. İhaleye giren firmalar bizden de teklif istiyorlar. Ama ihale komisyonunda oturanlar sadece fiyata bakıyorlar. Hangisi ucuzsa, artık Çin malı mı, neyse, kalitesine bakmıyorlar. Görmeden alıyorlar. Aldıkları da bir işe yaramıyor. Sorun ihale kanununda. Boşuna para harcıyorlar.” “Bir de orkestralar var, onlar ihaleyle almıyorlar. Ben Almanya’da isimli firmalara kontrbas yapıyorum (diyor Erkan Usta); bana geleceklerine, yurtdışına birini görevlendiriyorlar, 20’şer bin avro verip 3-4 katı fiyata iki tane kontrbas alıp geliyorlar. Ki büyük ihtimalle, benim yaptığım kontrbasları alıyorlar. Bana gelip sormuyorlar bile. Saz geliyor, beğenmezlerse geri de gönderemiyorlar artık; geri göndermek bir dünya para…” “İş bölümü sayesinde (“akustikten ben sorumluyum” diyor Erkan Usta) herkes bir parçasını yapıyor. Ayda 50-60 ’beyaz’ alet imal ediyoruz. Cila, apayrı bir iş. (diye söze giriyor Hakan Usta) El cilası, organik cila. Bu işi hızlandırmak önemli bir yatırım gerekiyor. Şu anda tek tek cilalanıyor. O da ayda 5-6 alet demek. Çünkü 15 kat cila atılıyor, her katta da 1-2 gün beklemek gerekiyor. Mal cilaya hazır satılıyor. Son satıcı kendi cilasını kendi atıyor. Bir anlamda cila onun imzası, onun elinden çıktığının göstergesi. Aletlerin piyasadaki değeri ismine, etiketine göre değişiyor, 1.000 avroya da keman var, 30-40 bin avroya da. Cila, yapım kadar önemli, (diyor alçakgönüllülükle Erkan Usta); cila, seste yüzde 10’luk, yüzde 20’lik kalite getirir. Sekiz sene uğraştık cilayı yapmayı öğrenmek için; ayrıca görüntü de önemli tabii.” (Mesela Macar caz ustası, “kontrbasın Paganini’si, Aladar Pege, Erkan Usta’nın elinden çıkma bir enstrüman çalıyormuş. “Kim bilir daha hangi ustalar var ama…”) Öyle 25 yılda marka olunmaz “Türkiye’de bilen biliyor da, dışarıda (marka olmak) kolay değil. Marka dedikleriniz, 150 yıllık, 200 yıllık işletmeler. Dededen kalma işletmeler. Ben 25 yıllık ustayım, gülerler bana. Kolay değil dededen toruna bir işletmeyi devam ettirmek. Onların hakkı o! Belki ben değil de, çocuklarım, torunlarım…” (Hakan Usta’nın iki, Erkan Usta’nın da bir kızı varmış. Hakan Usta’nın bir kızı baba mesleğine ilgi duymaya başlamış. “Seneye Eskişehir Çalgı Yapım Bölümüne girecek gibi” diyor Hakan Usta.) “Türkiye’de biraz mal satabilsek, Avrupa’ya kendi markamızla belki açılırız ama… (Peki Türkiye’de devletin, üniversitelerin dışında keman, viyolonsel satın alan yok mu?) Özel okullar var, öğrenciler var. O zaman da öğretmenler giriyor devreye. Onları ikna etmek (!) ayrı bir dert. Herkes uyanık Türkiye’de. Hoca ’bu iyi değil’ dedi mi, Stradivarius olsa satamazsın. (Ayrıca, Doğu Bloku’nun yıkılışından sonra Azerbaycan’dan ve eski komünist ülkelerden gelen hocalar girmiş devreye. Onlar da, tatil dönüşü keman, çello getirip öğrencilerine satıyorlarmış. “5-6 bin dolara satıyorlar. Öğrencinin eli mahkum, aleti öğretmenden almadı mı, sınıfı geçemiyor.”) Bir lokanta ve bir halı saha (Burdur OSB’nin içinde küçük ve sevimli bir lokanta var, adı Küçükkaya Lokantası. Başında, Erkan Usta’nın eşi duruyor. Küçükkaya kardeşler öğlen bizi ağırlamakta ısrar ediyorlar. Aynı tesiste bir de halı saha var.) “Yan iş olsun dedik ama yanlış yatırım. Biraz memleketimiz gelişsin diye yatırım yaptık ama… (Niye yan işe ihtiyaç duymuşlar?) İşimiz eskisi kadar iyi gitmiyor. Çin piyasaya girdiğinden beri Alman şirketin işleri düştü. Ayrıca 6-7 senedir Türk lirası avro karşısında (onlar öyro diyorlar) değer kazanıyor. Daha geçen gün avro 1,90 idi 1,70’e düştü. Bizim kazancımız da her gün eriyor. ” (En önemli giderleri personel ve enerji. İkisi de artıyor. Maliyetler yükseliyor ama birim fiyatlarını avro olarak arttıramıyorlar. Malı Almanya’da teslim ettikleri, oradan mal getirdikleri için de, petrol fiyatlarındaki artış da cepten gidiyor.) “Artık zarar etmeye başladık!” (diyor Hakan Usta.) Yine de birlikte gülüyoruz: Türkiye’de iyi yapılan iş, cezasız kalmaz! 3 DEĞİŞİK AĞAÇ KULLANIYORUZ “3 değişik ağaç kullanıyoruz. Göğüs kısmı ladin ağacı. Yanlık, sırtı ve salyangoz kısmı akçaağaç. Kelebek ağacı da deniyor. Siyah, gartinür denilen kesimler (burgular, tel takozu) abanoz ağacı. Hepsini yurtdışından getiriyoruz. Ladini denedik ama burası tuhaf bir memleket. (Özetle ormanda ihaleye sokmamışlar iki kardeşi.) Her yer, her şey paylaşılmış. Adam ihaleye girecek, ben ondan alacağım. Beş altı aracıyı besleyeceğim. Artvin’de, Borçka’da, yüz yıllık, ikiyüz yıllık güzelim ladin ağaçları çürüyüp duruyor. Odun yapıyorlar. Adam orada metreküpünü 150 milyona satıyor. Biz değerlendirsek, 2 bin, 3 bin avroya çıkarırız.” İçlerinde keman çalan yok Sizin bir müzik bilginiz yok, değil mi? deyince itiraz ediyor Erkan Usta: “Var canım, akort filan yapıyoruz biz. Ama çalma yok… İşin gerektirdiği kadar bilgimiz var! Akort yapmayı bilmek de yetmez, tahtadan nasıl bir ses çıkacağını öğrenmen lazım. Yani ağacına göre işlem yapacaksın, parmak ucuyla tık tık vuracaksın, orada bir ses oluşuyor. Malzemeyi işleyerek, rendeleyerek, sistre çekerek istediğin tınıyı bulacaksın. Bizim yaptığımız işte her parça tek parça, tek tek işleyeceksin.” Tuhaf memleket Burdur’da da üniversite açılmış: Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi. “Çalgı yapım bölümü açın, biz de bedavaya öğrenci yetiştiririz. Malzeme var, böyle bir bölümü açmak için ne lazım, biz biliyoruz, diye önerdik” diyor Hakan Usta. “Ama kulağımıza gelen doğruysa, YÖK’e vurgulu çalgılar bölümü açmayı önermişler!” Kardeşi içini çekiyor: “Tuhaf memleket!”

Dişli bir vaka

Ağustos 16 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Şaban Dişli olayı AKP’nin yarattığı ‘Yüzsüz rüşvet sistemi’nin belgesidir Türkiye geçtiğimiz yıllar içinde pek çok yolsuzluk ve rüşvet olayına tanık oldu. Ama AKP döneminde rüşvette gelinen nokta, bütün sınırları aştı. Rüşvet ve yolsuzlukta küstahlık ve yüzsüzlük sınırları aşıldı.Basın toplantısında bir belge görseydik de dişimizi kırsaydık!!!

Ortaya çıkan, medyaya, kamuoyuna yansıyan belgeler şunu gösteriyor. AKP yönetimi Şaban Dişli aracılığı ile rüşvet karşılığı bir şirkete arsa imar planı değişikliği için söz vermiştir. Rüşvetin Şaban Dişli’ye gittiği iddia edilen kısmı 1 milyon dolardır. Ama ilgili imar değişikliği yerel belediyenin yanı sıra AKP yönetimindeki İstanbul Anakent yönetiminden de geçmiştir. Daha kimlere kaç para aktarıldığı sorusu ortadadır. Ancak olayın asıl vahim yanı, yani küstahlık ve yüzsüzlük kısmı, bu anlaşmanın noter önünde yapılmış olmasıdır. Türkiye ‘Rüşvetin belgesi mi olur?’sorusundan ‘Noter tasdikli rüşvet çağı’na geçmiştir. Türkiye’ye bu çağı atlatan Tayyip Erdoğan yönetimindeki AKP’dir. Bugün AKP yönetiminin olaya her zamanki gibi kayıtsız kalamadığını öğreniyoruz. Hukukçu bir MYK üyesi, iddiaları bir rapor haline getirerek Erdoğan’a sunacakmış. MYK üyelerinden oluşan üç kişilik bir komisyon, Dişli’yi dinlemiş.Bakalım tren devirenler gibi, diğer yolsuzluklara karışanlar gibi unutulacak mı bu raporda? AKP yönetimi o kadar kendine güvenli, o kadar kimseye hesap vermeyeceğine inanmış ve o kadar pervasızdır ki, rüşvet tüm üst yönetimin bilgisi dahilinde yasal ve noter tasdikli hale getirilmiştir. Bu AK Parti için değilse bile Türkiye için utanç kaynağıdır. Bu olay Türkiye’yi istatistikleri uluslar arası kurumlarca ayrıntılı olarak tutulan rüşvet ve yolsuzluk sıralamasında üst sıralara taşıyacaktır. Şaban Dişli’den hesap sorulmasını, görevden alınmasını, soruşturmaya uğramasını beklemek Türk milletinin hakkıdır. AKP’nin parti içi mekanizmaları ve tek adam sistemi buna izin vermiyor. Her şeyden sorumlu olan AKP lideri Erdoğan’dır. Çünkü hepsi “bizim adamımız” korunması altında. Şaban Dişli AKP rüşvet sisteminin küçük bir parçasıdır. Noter tasdikli rüşvet AKP’nin Türkiye’yi nasıl çürük, yozlaşmış, küstah ve utanmazca bir ortama sürüklediğinin açık kanıtıdır. AKP ve liberal aydınlar Ergenekon soruşturmasına “temiz eller” diyorsa “dişli Ergenekon” için de bildiri yayınlamalılar. Temiz ülke için temiz eller gerekiyor,ak parti değil ak eller gelmeden ülke yolsuzluk utancından kurtulamaz. NEVVAL SEVİNDİ Dindarlık kisvesi altına saklanarak haram yiyen, israfla hayatlarını geçiren ve eşlerinin israfına destek olan Dişli’lere karşı bir yazı: HEBA OLMASIN 50 yaşıma geldiğim şu dönemimde ,kendimi bir çok konuda biraz daha bilinçli ama,bir o kadar da zayıf ve eksik hissediyorum.Öncelikle israfın her türüne karşıyım.Bir arkadaşıma’’Bana niçin boşu boşuna kontör harcatıyorsun?’’dedim.Kendisi bozuldu,gücendi ve bunu bana bildirdi.’’Kontör benden kıymetli ?’’dedi.Hiç tartışmadım,çünkü israfın ne olduğu konusunda boşa çene yormakta bir israf.Dengeli,ölçülü,hesaplı yaşamak gerekiyor.Bunun para,pul,mal,mülk ile hiçbir ilgisi yok.İki dakika konuşma ile açıklanabilecek bir konuyu yarım saatte anlatmak,bir sayfa ile yazılabilecek bir meseleyi on sayfada yazmak,üç dilim ekmek ve bir tabak yemek ile doymamıza rağmen bir somun ekmeği ve beş tabak yemeği midemize tıka basa doldurmak,7 saat uyku bizi dinlendirmesine rağmen 10 –12 saat uyumak veya yatmak,arabayı bir kova su ile silmek varken hortum takıp yıkamak vb…ne kadar,nasıl israf varsa ben karşıyım.Yeterli kıyafetleri olan insanın devamlı kıyafet almasına,güzelim A-4 kağıtlarının müsvedde kağıt olarak kullanılmasına,elektrik ve su israfına ben karşıyım.Dünyanın her tarafının uydu istasyonları,cep telefonları,televizyon çanak antenleri,internet ağlarının kaplanmasına ben karşıyım.Ormanların yakılmasına,dağların ve denizlerin naylon şişe artıkları ile ve bozuk elektronik cihazlar ile bir mezarlık,bir tel ve naylon lağımı haline getirilmesine ben karşıyım. Ömrümüzün ,bu dünyadaki varlığımızın; bilemediğimiz ama pek de uzun veya fazla olmadığını bildiğimiz bir süre ile sınırlı olduğunu hatırlayalım.Bu süreyi elbette Yüce Yaratıcı(Her şeyin sınırsız kaynağını elinde ve kontrolünde bulunduran yönetici)bilir.Ama günümüzdeki istatistiklere göre,bu sürenin genel olarak ortalaması, erkeklerde 75-80 yaş aralığında,kadınlarda ise 80-85 yaş aralığında diyebiliriz.İstisnaların genel kaideyi bozmayacağını da unutmayalım.O halde bu süreyi çok iyi değerlendirmek gerekiyor.Bu süreyi tekamül etmek için,olgunlaşmak için,bilinçlenmek için,kamil olmak için çok dikkatli ve çok tutumlu kullanmak zorundayız.Her bir saniyenin,her bir dakikanın hakkını vererek yaşamalıyız.Her an bir şeyler öğrenmeliyiz.Her saat ruhumuzu biraz daha aydınlatmalıyız.Her gün,her gece ruhumuzdaki o göremediğimiz nur,biraz daha ışıl ışıl parlamalı.Her baharda,açan çiçeklerin kokusunu içimize biraz daha çekmeliyiz.Her yazın güneşin sıcaklığında biraz daha ısınmalıyız.Her kış,yağan kar tanelerinin tatlı serinliğini yüzümüzde biraz daha hissetmeliyiz.Bu dünya bizim için birer tarla.Bu tarladan ürün olarak bitmemiz,çıkmamız,yetişmemiz demek; öbür dünyaya bir başak olarak doğmamız demektir.Başaklar dolu dolu olmalı,bereketli olmalı,sarı sarı ışıldamalı,iri taneli başaklar olmalı….Sonra;bu dünyanın sonu olan ama aslında diğer dünyanın başlangıcı olan ölüm anımızda,varlığımızın daha da bilinçli ve daha da huzurlu olarak devam edeceğini bilelim. Aşık Veysel’in dediği gibi:’’Uzun ince bir yolda,gidiyoruz gündüz gece’’.Evet! hepimiz gidiyoruz,istesek de,istemesek de gidiyoruz.Durmak yok.Yola devam.Ta…Allah’a ulaşacağımız o ana kadar,tabakadan tabakaya geçerek,halden hale tekamül ederek,yörüngeden yörüngeye sıçrama yaparak yolculuğumuz devam edecek.Bu dünyada ölümümüz demek,aslında vücudumuzu ait olduğu toprağa veya suya geri iade etmemiz demektir.Ama bizim varlığımız bu vücudumuz değil ki….Vücudumuz sadece ve sadece ruhumuza giydirilen çok güzel bir elbise.Zamanı geldiğinde bu elbiseyi,sırtımızdan çıkartacağız ve kumaş deposuna iade edeceğiz.Yani üryan geldik,üryan gideceğiz.Ruhumuz a asil,o kutsal bir vazife olan yolculuğuna,seyyahlığına,gezmenliğine devam edecektir. İşte biz,şu anda kullandığımız bu vücut elbisemizi de heba etmeden,har vurup harman savurmadan kullanmalıyız.Göze,kulağa,ele,kola,bacağa,dişe,ağza,dudağa ve iç organlara zarar,ziyan verebilecek her ne var ise,işte onlardan kaçınmalıyız . 1993 de babacığımı 71-72 yaşında iken,1995 de anneciğimi 67-68 yaşında iken,diğer sonsuz aleme uğurladığımızda ben bunları hissedemedim.Sadece çok ama çok yoğun miktarda gözyaşı,hıçkırık sarf ettim.1965 yaz sonun da kız kardeşimi böbrek rahatsızlığı(nefrit ve albümin)ile henüz 4-5 yaşında ölüm meleğine emanet ettiğimiz zaman ise,ben hiç korkmadım ve hiç ağlamadım.O gün sadece şunu sezdim:annem ve babam için ve elbette biz diğer evlatları için,hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.İşte bu beni tedirgin etti.Yani;ortalamalar ne derse desin;doğan her bir canlı bir ölü adayıdır ve bu sebeple bu canlının bu dünyada diri olarak bulunacağı her bir saniyeyi,anı; dolu dolu,faydalı,olumlu,sevinçli,neşe ile,öğrenerek,bilinçlenerek,tekamülünü biraz daha tamamlayarak,ruhunun nurunu biraz daha parlatarak,tüm diğer canlılara biraz daha saygı duyarak,ve tüm alemlerin rahmetine biraz daha inanıp güvenerek geçirmesi,değerlendirmesi lazımdır.Tek bir anı,bir saniyeyi bile ve bir yudum suyu bile,bir lokma ekmeği dahi heba etmeye hakkımız yok.Aldığımız ve verdiğimiz her bir soluğun hakkını vermek lazım.Heba etmek yok.Gürültü yok.Tamah yok.İsraf Yok.Daima ve daima bir ölçünün,bir dengenin peşinde olacağız.Çok korkmak yok,çok üzülmek yok,çok sevinmek yok,çok cesur olmak yok,çok ağlamak yok,çok gülmek yok….Çok düşünmek yok. Ben kişisel gelişim uzmanı veya psikolog değilim ama;bu ilkelerim; benim kendimi çok iyi ve dengeli hissetmemi ve kendimden yeterince emin olmamı sağlıyor.Sanırım aldığım bu netice,küçümsenecek bir netice değil.Ama çok da övünmemek lazım.Gurur,onur duygumuzu da boş yere heba etmemek lazım. Vedat Kuşaklı 29.08.2008 Kocaeli,Değirmendere Türkiye

Kök hücre tedavisinde çığır

Ağustos 12 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

“Türkler bir şey keşfedemez”diyen 20 mumluk aydınlarımıza neler yapabileceğimizi gösteren yaratıcı ekiplere teşekkür ediyorum. İnsana yatırım yaparsak karşılığını ülkemiz alacaktır. Eğer ülkemizin zenginleri bilime,kültüre ve sanata yatırım yaparlarsa Türkiye’nin dünya liginde nasıl yol alacağının haberi aşağıda:

Kök hücre tedavisinde çığır açacak çalışma 12 Ağustos 2008 Selçuk YAŞAR/İSTANBUL Yeditepe Üniversitesi’nde, kök hücre tedavisi sırasında karşılaşılan kanser riskini ortadan kaldıran bir çalışma yapıldı. Çalışma, özellikle yaşlılıkta ortaya çıkan birçok hastalıkta çare olabilecek. Projenin başkanı Prof. Dr. Fikrettin Şahin, “Kök hücre üzerinde eskiden ’virüs’lerle yeniden programlama yapılıyordu. Ama bu çeşitli sorunlara neden oluyordu. Biz dişten alınan kök hücreye ’gen’ nakliyle bunu aşmayı başardık. Kanser riski ortadan kaldırıldı” dedi. YEDİTEPE Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü’nde görevli 18 akademisyen ve öğrenci, büyüyen 20’lik dişten alınan kök hücreleri yeniden programlayabilmek için verilen virüslerin, kanser ve benzeri hastalıklara neden olmasını önleyen farklı bir yöntem buldular. Kök hücreler, virüslerle istenildiği şekilde programlanarak, hastalıklı hücre ve yaraların tedavisini sağlıyor. Ancak virüste zaman zaman kansere varan komplikasyonlar oluşabiliyor. Üniversitenin Prof. Dr. Fikrettin Şahin başkanlığındaki genetik bölümündeki çalışmada ise aynı işlem gen kullanılarak yapıldı. Böylece virüsün neden olabileceği zararların önüne geçildi. İlk açıklaması dün YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın katıldığı toplantıyla açıklanan buluşa ilişkin makale, uluslararası bilimsel araştırma dergilerine gönderilecek. Yaralar hızla iyileşti Kordon kanından alınan kök hücrenin yerine dişten alınan kök hücreyi kullanan akademisyenler, gen nakli ile yeniden programladıkları kök hücreleri enjekte ettikleri farelerde, yaraların hızla iyileştiğini gördüler. Yeditepe Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Fikrettin Şahin, “Eskiden virüslerle yeniden programlama yapılıyordu. Fakat bu çeşitli sorunlara neden oluyordu. Biz gen nakliyle bunu başardık. Kanser riski ortadan kaldırıldı. İleride ALS, parkinson, beyin felci, kanser gibi hastalıklar, dişten alınan kök hücrelerle tedavi edilebilecek” diye konuştu. Şahin, buldukları yeni yöntemin patent başvurusunun temmuzda Uluslararası Patent Enstitüsü’ne yapıldığını söyledi. Basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Bedrettin Dalan, “Genetik ve Biyomühendislik Bölümü Laboratuvarları için 60 milyon dolar yatırım yaptık. Bilime hizmet etmek için her türlü yatırımı yapmaya hazırız” dedi. Dalan, ayrıca, üniversite laboratuvarlarında sivrisinek larvasını tamamen yok edecek çalışmalar yapıldığını belirterek “Dünyada en çok ölümlere neden olan tek canlı sivrisinek. İnsanın bir düşmanı daha yeryüzünden yok olacak. Sivrisineğin larvasını tamamen yok eden bakteriyel çalışmalarda başarılı olduk” diye konuştu. Kordon bankacılığı son bulacak Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Bedrettin Dalan, bilim ekibinin yaptığı “Yetişkin İnsan Kök Hücresinin Yeniden Programlanması”yla bundan sonra hücresel gen tedavisinin emniyetli şekilde yapılmasının önünün açıldığını söyledi. İnsanda sadece göbek bağında ve diş kökünde bulunan kök hücreyi yeniden programlayarak bir nevi embriyonik kök hücre haline getirildiğini belirten Bedrettin Dalan, şunları anlattı: “Embriyonik kök hücrenin özelliği, çoğalarak, bölünerek, yeni hücreler yaratabilmesi, yani canlıdan, canlı yaratma hadisesi. Bunun için çocuklar doğunca göbek kordonlarındaki kök hücreler saklanıyordu. Arkadaşlarımızın teknolojisiyle, artık dünyada, kordon bankacılığının sonu gelmiş oluyor. Çünkü şimdi insanın bankası kendi dişinde saklı. Bu ispat edildi.” 30 gazeteci ve 20 akademisyen izledi Yeditepe Üniversitesinde düzenlenin toplantıyı 12’si kamereman, 30 medya mensubu izledi. Toplantıya 20 de akedemisyen katıldı. Prof. Dr. Fikrettin Şahin’in, kök hücre tedavisinde çığır aşan buluşu, tıbbi terminolojiyle anlatması üzerine Beddetin Dalan “Hocam siz profesörsünüz, lütfen halkın anlayabileceği sade bir dille anlata bilir misin” dedi. Prof. Şahin’in aynı anlatımı sürdürmesi üzerine Dalan kürsüye gelerek buluşu sade bir dille anlattı. Gazetecilerin “Çalışmaları yakından takip ettiğiniz belli oluyor” sözleri üzerine Dalan “60 milyon dolar yatırım yaptık tabii ki yakından takip edeceğim” yanıtını verdi. BİREYSEL ARAŞTIRMA DESTEĞİ İlk kez verilen bireysel araştırmacı desteğini, Türkiye’den Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mete Soner aldı. Miktar 880 bin euro Avrupa Araştırmalar Konseyi (AAK), çiçeği burnunda bir kurum. Avrupa Birliği tarafından AB üyesi ve aday üye ülkelerdeki öncü araştırmaları desteklemek üzere kurulmuş. Son 10 yılda dünyada önemli başarılara imza atmış öncü araştırmacıların katılabildiği, bilimin sınırlarını öteye taşıma iddiasında olan bir oluşum. Bugüne kadar büyük araştırma ağlarının desteklenmesi yönünde politikalar izleyen AB, ilk kez bireysel araştırmacılara destek veriyor. AAK, destekleyeceği öncü araştırmaları 1) Yaşam bilimleri, 2) Sosyal bilimler, 3) Doğa bilimleri ve mühendislik olmak üzere 3 kategoride toplamış. Doğa bilimleri ve mühendislik alanında toplam 997 başvuru olmuş; bunlardan öncü ve bilimin sınırlarını zorlayan projeler olarak değerlendirilen 105 tanesinin desteklenmesine karar verilmiş. Türkiye’den de 15 – 20 başvuru olmuş -ki bu çok sevindirici; destek alan tek proje ise Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mete Soner’in “Finansal risk yönetiminde matematiksel metotlar” başlıklı araştırması. Destek miktarı 880 bin euro. İmrenilecek kariyer Dün sabah Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tosun Terzioğlu’nun ev sahipliğinde Prof. Soner’le tanışma ve sohbet etme imkânı bulduk. Tanışmadan önce Prof. Soner’in özgeçmişini inceledim. Gençlik yıllarında matematikçi olmayı hayal eden ve matematiği hep çok seven bendeniz için gerçekten imrenilecek bir kariyer. Boğaziçi Üniversitesi’nin ardından Brown’da doktora, Carnegie Mellon’da 6 yılda profesörlük, ardından Princeton’da öğretim üyeliği, 2000’de Türkiye’ye dönüş ve Koç Üniversitesi, son 1 yıldır da Sabancı… Prof. Soner, dünyada matematikle ilgili öncü fikirlerin tartışıldığı akademik ağların önde gelen isimlerinden biri. Akademik alanda dünyanın en prestijli sıralamalarından biri olan Thompson ISI Highly Cited Researcher listesinde Türkiye’den yer alan tek isim. Risk yönetiminde Prof. Soner, genel olarak finansal piyasalarda risk modellenmesi, ölçümlenmesi ve denetlenmesi üzerinde çalışıyor. AB’nin destek sağladığı “finansal risk yönetiminde matematiksel modelleri” araştırdığı projesinde ise riskin çeşitli senaryolara göre nasıl ölçülebileceği ve nasıl yönetilebileceği üzerinde çalışıyor. 3 yıllık olan bu projede 880 bin euro ile ne yapılacak diye soracak olursanız… Prof. Soner, doktora öğrencileri ve doktorası yeni bitmiş genç araştırmacılarla “bilimin sınırlarını öteye taşımak üzere” çalışacak. Bu çalışmadan kimler yararlanabilir derseniz cevap, yatırım şirketleri ve bankalar. Bu başarıda Sabancı Üniversitesi’nin de hakkını vermek lazım. Prof. Soner, üniversiteye yeni geçtiği günlerde, üniversitenin Araştırma ve Lisansüstü Politikalar Direktörü Cemil Arıkan, Avrupa Araştırmalar Konseyi’ne başvurmasını önermiş. Zaten 4 – 5 araştırma projesini yürütmekte olan Soner’in ilk tepkisi, “Bir de bunu üzerime alamam” olmuş. Ama bütün bürokratik işlemleri Sabancı Üniversitesi’nin bu işler için özel olarak oluşturulmuş birimlerinin üstleneceğini öğrenince durum değişmiş meral tamer/Milliyet

Sami Selçuk ve karar analizi

Ağustos 7 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

“Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” hatırla!

Birden çok yargıcın katıldığı, toplu yargılamanın söz konusu olduğu mahkemelerde geçerli/sağlıklı bir kararın çıkması için birbirini bütünleyen ve binlerce yıllık deneyimlerin süzgecinden geçerek olgunlaşan ve yetkinleşen aşağıdaki kurallara, çeşitli yasalarda yer alan, çokluk birbirinin yinelenmesi niteliğinde olan ayraç içindeki hükümlere uyulması zorunludur Görüşme ve oylama kuralları açısından Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararı-1 Her yargılamada son karardan önce birden çok konu/sorun (mesele) ortaya çıkar. Bunların sırasıyla tek tek çözülmesi, daha sonra son kararın verilmesi gerekir. Tek yargıçlı mahkemelerde, bu konuları/sorunları tek yargıç çözeceği için, görüşme ve oylama yapılmaz. Buna karşılık, birden çok yargıcın katıldığı “toplu yargılama”larda bunların çözülmesi için görüşme ve oylama yapılması zorunludur. İşte bu görüşmelerin ve oylamaların nasıl yapılacakları hemen hemen bütün yargılama yasalarında ayrıntılarıyla düzenlenmiştir. Aşağıda değinileceği üzere, 2004/5271 sayılı Ceza Yargılama Yasasında (CYY) bu ilkelerin yalnızca bir kesimi ele alınmıştır. Düzenleme ayrıntılı değilse de, eksikliklerin işlemin doğası gereği kolaylıkla giderilebilmesi olanaklıdır. Bununla birlikte ülkemiz uygulamasında bu kurallara tam olarak uyulduğunu söylemek olanaksızdır. Batı öğretisinde kimi yazarlar, görüşme ve özellikle oylama ve izlenecek sırayı sayfalarca işlemişlerdir. Çünkü, bu konuda yapılacak en küçük bir yanılgı, kararı butlan (hiçlik) ile sakatlayacaktır. Böylesine bir sakatlığa yol açmamak için mahkemeler bu konuda son derece duyarlıdırlar. Jürinin yer aldığı yargı organlarında ise konu daha da önem kazanmaktadır. Çünkü, sözgelimi jürili cinayet mahkemelerinde (ağır ceza mahkemeleri) verilen kararların gerekçeleri. Gerekçe, kararın en önemli bölümlerinden biridir. Kararın sonucunu belirleyen nedenleri içerir. Kararın denetlenmesini sağlar. Ancak, karar, halkın temsilcisi olan jürinin da bulunduğu bir organ tarafından verildiği için, “halkın halkı denetleyemeyeceği ilkesi” gözetilerek bu mahkemelerde gerekçeye yer verilmemektedir. Yargıtay, bu mahkemelerin kararlarını görüşme ve oylama kurallarına uyulup uyulmadığını inceleyerek denetlemektedir. Özellikle Fransız Yargıtayı, bu konuda hiçbir boşluğu bağışlamamakta, kararı bozmaktadır. Buna karşılık Türk öğretisi, bu konuya yeterince eğilmemiştir. Yüzeysel değiniler sonucu, bu konuda verilen örnekler ise, üzülerek belirteyim ki, çoğu kez yanlıştır. AYM, Yargıtay, Danıştay, ağır ceza ve ticaret gibi mahkemelerde birden çok yargıcın katıldıkları toplu yargılamalar yapılmaktadır. Ne var ki, bu konuda uygulamanın duyarlı olduğunu söylemek olanaksızdır. Birden çok yargıcın katıldığı, toplu yargılamanın söz konusu olduğu mahkemelerde geçerli/sağlıklı bir kararın çıkması için birbirini bütünleyen ve binlerce yıllık deneyimlerin süzgecinden geçerek olgunlaşan ve yetkinleşen aşağıdaki kurallara, çeşitli yasalarda yer alan, çokluk birbirinin yinelenmesi niteliğinde olan ayraç içindeki hükümlere uyulması zorunludur. 1-Görüşme ve oylamada yöntem kuralları: a- Görüşme ve oylama gizlidir. Yargılama yasalarında açık (1927/1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasası (HYY), m. 382) ya da dolaylı (CYY, m. 227; 1929/1412 sayılı Eski CYY, m. 382; 1963/353 sayılı Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve Yargılama Usulü Yasası (AMKYY), m. 172) olarak gizlilik ilkesine değinilmiştir. Değinilmesiydi bile gizlilik ilkesi uygulanacaktı. Zira, açık yargılamadan sonra kararı verecek yargıçların işin doğası gereğince görüşmeleri ve oylamaları gizli yapmaları zorunludur. Amaç, kamuoyuna karşı yargının bağımsızlığını sağlamaktır. Çünkü karar, yalnızca mahkemenin önüne gelen kanıtlarla göre verilecektir. Kamuoyu diye bir kanıt ve kaynağı yoktur, hukukta. b- Oylama en kıdemsiz üyeden başlanarak yapılır. Başkan ya da kıdemli üyeden başlamaz. En son başkan oy kullanır. Bu kuralın yakın amacı, kıdemsiz üyeleri daha kıdemli üyelerin manevi etkisinden ve baskısından kurtarmaktır. Kuralın uzak amacı ise, yargıçların başka yargıçların görüşlerine karşı bağımsızlıklarını sağlamaktır (2949 sayılı Y, m. 42; CYY, m. 229; 1929/1412 sayılı Eski CYY, m. 385; AMKYY, m. 171; HYY, m. 385). Çünkü yargı bağımsızlığının bir boyutu da budur. 2-Yapısal kurallar: Mahkeme, her görüşme ve oylamada o mahkemenin oluşması için yasada öngörülen sayıda yargıçla toplanmak zorundadır. Bu kuralı, HYY, eski ama özlü anlatımıyla şöyle açıklamıştır: “Müzakereye iştirak ve rey ita edebilecek hakimlerin cümlesi hazır bulunmadıkça müzakere icrası caiz değildir.” (m. 384). Unutulmamalıdır ki, her görüşme ve oylamada, yargıçların fizik olarak, yani bedenen görüşmede var olmaları yetmez. Fikren, yani oy kullanarak katılmaları da zorunludur. Eğer bu sayı oy olarak eksik ise mahkeme yasaya uygun olarak oluşmamış demektir (m. 227; Eski CYY, m. 382; AMKYY, m. 172; HYY, m. 383, 384). Bu kurallara uymamak, kesin temyiz ve bozma nedenidir. Çünkü, mahkeme fikren yasal sayıda yargıçla toplanmadan karar vermiş demektir. Bunun da yaptırımı, kararın mutlak butlanla (hiçlik) sakat olmasıdır (CYY, m. 289). 3-Konuları/sorunları hep birlikte/toptan oylama yasağı: Görüşme ve oylamayı yöneten başkan (CYY, m. 228), görüşülecek ve oylanacak konuları/sorunları ve bunların sıralanmasını belirler. Her konu, her sorun bu sıraya uyularak ayrı ayrı görüşülür ve ayrı ayrı oylanır. Özleri/nitelikleri/mahiyetleri başka başka olan sorunlar asla birlikte, topyekûn görüşülemez ve oylanamazlar. Yeni CYY’nin 228. maddesi, bu konuda eksik düzenlenmiş, gerçi konuların/sorunların sıralanmasından söz etmemiştir. Oysa Eski CYY’de “hallolunacak meselelerin tertibi”nin (m. 383), AMKYY’de, “çö(züm)lenecek konuların düzenlenmesi”nin (m. 168); HYY’de, “karara rapt olunacak meseleler(in) tayin”inin (m. 383) oturumu yöneten başkana ait olduğu belirtilmiştir. Ancak bu durum, işin özünde böyledir ve giderilmesi olanaksız bir eksiklik değildir. Yeni CYY’nin 228. maddesinin gerekçesinde bu kuralla ilgili olarak verilen örnekler, konunun derinliğine incelenmediğini göstermektedir. Çünkü, çoğu gelişigüzel, karışık ve tutarsızdırlar. Bir ceza yargılamasında ve dolayısıyla ceza yargılamasına benzetilen parti kapatma yargılamasında konular/sorunlar, zorunlu olarak üç ana başlıkta toplanırlar: a- Eylemin kanıtlanmasına (sübuta) ilişkin olanlar: Suç konusu eylem(ler) olmuş mu olmamış mı? Olmuş ise sanık (davalı parti) tarafından mı gerçekleştirilmiştir ya da gerçekleştirilmemiştir? b- Hukuksal tanıya (teşhise), adlandırmaya (nomen juris) ilişkin olanlar: Eylem var ve sanık tarafından meydana getirilmiş ise, eylemin hukuktaki tanısı, yani adı nedir? Sözgelimi, insan öldürmeye kalkışma mı, yaralama mı, hırsızlık mı, dolandırıcılık mı? Parti yargılamasında eylemler ‘odak’ olmuş mu? c- Yaptırıma ilişkin olanlar: İşlenen eylemler cezada suç olarak tanımlanmışlarsa, yaptırımı hapis mi adli para cezası mı, bunlardan biri ya da ikisi birlikte ise miktarları ne olmalı? Parti yargılamasında eylemler odak olma noktasına ulaşmışlarsa, yaptırımı kapatma mı yoksa devlet yardımının kesilmesi mi olmalı? Devlet yardımının kesilmesi ise oranı ne olmalı? Bu üç ana başlık altında birçok konu/sorun alt başlıklar olarak gündeme gelebilir, gelecektir de. Nitekim, cinayet (ağır ceza) mahkemelerinde, özellikle Almanya, Fransa, İspanya, İtalya, Portekiz gibi bizimle aynı yargılama hukukunu benimsemiş ülkelerde, görüşülecek ve oylanacak konu/sorun sayısı, her defasında 90 ila 120 arasında değişmektedir. Birbirinden ayrı ana ya da alt başlıklarda yer alan bu konuların/sorunların birlikte, topyekûn görüşülmesi ve oylanması olanaksızdır. Mantığın gerektirdiği sıraya uyulmaması kararı mutlak butlanla sakat kılar. Konuyu yarın da incelemeyi sürdüreceğim. Prof. Dr. Sami Selçuk: Onursal Yargıtay Başkanı, Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi YARIN: Çoğunluk kuralı, işlevsel kural ve diğerleri Öz/nitelik/mahiyet açısından özdeş, yani türdeş olan konular/sorunlar gerçekleşme ve gerçekleşmeme, var/yok açısından, yani karşıt durumlarıyla oylanabilirler. Sözgelimi, eylem ya da odak olma var/yok gibi. Ancak eylemin varlığı/yokluğu konusu/sorunu, hukuksal tanı (hırsızlık, dolandırıcılık, odak olma gibi) ya da yaptırımla birlikte asla oylanamaz Görüşme ve oylama kuralları açısından Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararı-2 Önceki yazımdaki konuyu kaldığım yerden irdelemeyi sürdürüyorum. 4-Çoğunluk kuralı: Her konu/sorun, oybirliği ya da en azından yalın, salt ve nitelikli çoğunluk türlerinden biri ile karara bağlanır (CYY, m. 229, Eski CYY, m. 385; AMKYY, m. 170; HYY, m. 386; Anayasa, m. 69, 149, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü (AYMİ), m. 12). 5-İşlevsel kural: Bütün konular/sorunlar ayrı ayrı görüşülür, HYY’nin yine eski ama özlü anlatımıyla “serbestçe münakaşa olunur” (m. 385) ve oylanır. Burada unutulmaması gereken ilke şudur: Her konu, her sorun, kural olarak (iki) seçenekli ve birbirine karşıt durumları sergileyen diyalektiğe göre görüşülür ve oylanır. Bu hususta özen gösterilecek nokta şudur. Öz/nitelik/mahiyet açısından özdeş, yani türdeş olan konular/sorunlar gerçekleşme ve gerçekleşmeme, var/yok açısından, yani karşıt durumlarıyla oylanabilirler. Sözgelimi, eylem ya da odak olma var/yok gibi. Ancak eylemin varlığı/yokluğu konusu/sorunu, hukuksal tanı (hırsızlık, dolandırıcılık, odak olma gibi) ya da yaptırımla birlikte asla oylanamaz. Böyle bir yöntem, armutlarla elmaların toplanmasını yasaklayan matematiğin/mantığın yasaları ile çatışır. Bu kuralın istisnasına ve yine istisnai çözüm yoluna aşağıda değinilecektir (n. 7). 6-Görüşmeye ve oylamaya katılmaktan kaçınamama kuralı: Mahkemede hazır bulunan her üye, her konuda/sorunda görüşlerini açık ya da örtülü olarak bildirmek, oylamaya katılmak zorundadır. Söz almasa bile esasen oylamaya katılarak görüşünü de açıklamış olacaktır. Hiçbir yargıç, daha önceki konuda/sorunda azınlıkta kaldığı bahanesiyle herhangi bir konuda/sorunda görüşmeye ve oylamaya katılmaktan kaçınamaz; çekimser oy kullanamaz (CYY, m. 229/3; Eski CYY, m. 384; AMKYY, m. 169; AYMİ, m. 11). Kaçınır ya da çekimser oy kullanmaya kalkışırsa “yargılama görevini savsama ya da yapmaktan kaçınma suçu”nu (le dèni de justice) işlemiş olur. Oylamada bu kurala uyulmadığı takdirde, mahkeme yasaya göre oluşmamış ve toplanmamış olur. Bu koşullarda verilen bir karar, kesin temyiz ve bozma nedenidir (CYY, m. 289/1-a). Bu kural, “yapısal kural”ı tamamlayıcı ve bu kuralın örselenmesini engelleyici nitelikte bir kuraldır (n. 2). Bunu bir örnekle açıklayalım. Varsayalım ki, on bir yargıcın katılımıyla oluşan bir mahkemede, yargıçlardan biri ya da beşi, ilk oylamalardan birinde eylemin kanıtlanmadığı ya da odak olmadığı yolunda görüş bildirmiş ve oy kullanmış olsunlar. Azınlıkta kaldıklarını ileri sürerek daha sonraki görüşmelere ve oylamalara katılmaktan kaçınamazlar. Sözgelimi eylemin niteliği (hırsızlık, dolandırıcılık, odak olma gibi) ya da uygulanacak yaptırımın türü ve dozu, oranı konusunun/sorununun görüşülmesi sırasında görüşlerini bildirmekten ve oy kullanmaktan kaçınamazlar. Kaçınırlarsa, karar mutlak butlanla sakattır, kesin temyiz ve bozma nedenidir (CYY, m. 289/1-a). Bu kural, ne yazık ki hukuk mantığına aykırı olarak düz bir mantıkla ülkemizde sık sık göz ardı edilmektedir. Çünkü, hukuk mantığından uzak bir önyargı zaman zaman yargıçlarımıza egemen olmaktadır. Nitekim yıllar önce katıldığım bir Ceza Genel Kurulu oturumunda, “eylemin oluşmadığına inanarak oy kullanan bir yargıcı, hükümlülük kararında oy kullanmaya zorlamanın yanlış olduğu” ileri sürülmüştü. Bu kaba, yüzeysel bir yanılgıydı. Yukarıda kimilerine yollama yapıldığı üzere her yargılama yasasında ve CYY’nin 229/2. madde ve fıkrasında yer alan ve görüşme ve oylamadan kaçınamama kuralını öngören bu tür hükümlerden amaç, bu biçimdeki olası itirazları engellemek içindir. Bu madde olmasaydı bile, mahkemenin yasaya göre oluşması ilkesi ve matematiğe yaslanan hukukun mantığı bizi aynı sonuca ulaştıracak idi. Batı öğretisinde bu konuda hiçbir tartışma yoktur. “Eylem olmamıştır” biçiminde oyunu kullanan bir yargıç, mutlaka hukuksal tanı, yaptırım konularını/sorunlarını çözmek için de görüşmelere katılmak, oy kullanmak zorundadır. Öğretideki biricik tartışma şudur: Sözgelimi, eylemin olmadığı ya da eylemin suç oluşturmadığı yolunda oy kullanan bir yargıç, daha sonraki konularda/sorunlarda oylama yapılırken ilk oyunun etkisinde kalarak sürekli sanıktan yana oy kullanırsa ne olacaktır? Bu soruya şu yanıt verilmiştir: Yargıç, önceki oylarının etkisinde kalarak önyargıyla oy kullanmamalıdır. Sanki, eylemin kanıtlandığı yolunda oy kullanmış gibi davranmalıdır. Eğer yargıç, daha önceki oyunun etkisiyle oy kullanırsa, yargıçlık yeterliliğini yitirmiş olur. Bu konuda doğru oy kullanmanın en çarpıcı örneğine 2409 yıl önce yapılan Sokrates’in yargılamasında rastlıyoruz: “Sokrates suç işlemiş mi, işlememiş mi?” konusunda/sorununda 502 yargıçtan 281’i işlemiştir, 221’i “işlememiştir” yönünde oy kullanmıştır. Bu konunun/sorunun oyçokluğuyla çözülüp karara bağlanmasından sonra ikinci konunun/sorunun görüşülmesine ve oylamasına geçilmiştir: “Sokrates’in cezası ölüm müdür?” Bu ikinci oylamada, birinci oylamada “suç işlenmemiştir” diyenlerden 30 yargıç, ilk oylamadaki görüşlerinin etkisinde kalmaksızın, “madem ki, Sokrates’in suç işlediği saptanmıştır, o halde cezası ölümdür” diyerek oy kullanmışlar; sanık Sokrates 311 oyla ölüm cezasına çarptırılmıştır. Hukuk tarihinin oylamada en çarpıcı örneklerinden biridir bu ve çok da tutarlıdır. Kaçınamama kuralı öylesine önemlidir ki, sadece eksik sayıda yargıçla karar verilmesini, mahkemenin yasaya aykırı olarak toplanmasını önlemekle kalmamaktadır. Azınlıkta kalan her yargıcın daha sonraki görüşmelere ve oylamalara katılmasını da sağlamakta, böylelikle bir konuda/sorunda azınlıkta kalan yargıçların elenmesini de önlemektedir. Eğer tersi geçerli olsaydı, ortada daha sonraki görüşmelere ve oylamalara katılacak yargıç bile bulunamazdı. 7-Oyların sanık yararına (favor rei) toplanması kuralı: Görüşme ve oylamalarda çoğu kimi zaman istisnai olarak ikiden çok seçenek ortaya çıkar; yani oylar en azından üç kümeye dağılır. Bu çaresizliğe yasalar şu çözümü getirmişlerdir: En aleyhteki oydan sanık yararına en lehteki oya doğru gidilmeli, en aleyhteki oy kendisine en yakın oya eklenerek çoğunluk sağlanmalı (CYY, m. 229; Eski CYY, m. 385, Askeri CYY, m. 170). Ancak yineleyeyim ki, bu istisnai kuralın uygulanabilmesi için, ilkin işlevsel kurala (n. 5) sıkı sıkıya uyulmak gerekir. Bir başka deyişle özünde/niteliğinde/mahiyetinde özdeş ve türdeş olan konuda/sorunda ikiden çok durumun ortaya çıkması gerekir. Yukarıda söylediğim gibi, kanıtlama ile hukuksal tanının, hukuksal tanı ile yaptırımın özü/niteliği/mahiyeti özdeş değildirler. Armutlarla elmalar gibidirler. Bu noktada toplama kuralı asla işlemez. Esasen böyle bir durumda konuların/sorunların birlikte/topyekûn oylanmasına ilişkin yasak da çiğnemiş olur (n. 3). Ancak bu durum, uygulamada çoğu kez niteleme ya da yaptırımın oranının saptanmasında ortaya çıkmaktadır. Sözgelimi, varsayalım ki, on bir yargıçtan üçü eylemin “kişinin malını koruyamayacak durumda olmasından yararlanarak hırsızlık” (TCY, m. 142/2-a, 3 yıldan 7 yıla kadar hapis), dördü “kendini tanınmayacak duruma sokarak yağma” (TCY, m. 149/1-b, 10 yıldan 15 yıla kadar hapis), dördü de “kişinin içinde bulunduğu zor koşullardan yararlanarak dolandırıcılık” (TCY, m. 158/1-b, 2 yıldan 7 yıla kadar hapis ve 5000 güne dek adli para cezası) suçlarını işlediği yolunda oy kullandılar. En ağır yaptırımı içeren yağma tanısının oyları en yakın hırsızlık tanısı oylarına eklenir, sanık hırsızlık suçundan hüküm giyer. Yine varsayalım ki, sanık hakkında on bir yargıçtan dördü iki yıl hapis, ikisi üç yıl hapis, beşi dört yıl hapis için oy kullandılar. Bu durumda en aleyhteki oya (dört yıl hapis) en yakın oy (üç yıl hapis) eklenir ve sanık yararına üç yıl hapis cezasına hükmedilir. Parti kapatma davalarında da aynı yöntem uygulanacaktır. Varsayalım ki, davalı parti hakkında on bir yargıçtan dördü partinin devlet yardımının yarısından, ikisi üçte ikisinden, beşi tamamından yoksun kılınması için oy kullandılar. Bu durumda en aleyhteki oya (yardımın tamamından yoksunluk) en yakın oy (yardımın üçte ikisinden yoksunluk) eklenir ve davalı parti yararına yardımın üçte ikisinden yoksun kılınmasına hükmedilir. Dikkat edileceği üzere, verilen örnekler, niteleme ve yaptırım gibi sadece ve sadece özleri/nitelikleri/mahiyetleri özdeş konularla/sorunlarla ilgilidirler. 8-Önceki bir oylama, daha sonrakileri gereksiz kılarsa, görüşme ve oylama son bulur: Bu kuralı HYY, şu biçimde vurgulamıştır: “Bir mesele hakkında ittihaz olunacak karardan diğer meseleler hakkında tetkikat ve müzakere icrasına lüzum olmadığı anlaşılır ise diğer meseleler hakkında müzakere icrasıyla karar itasından sarfınazar olunur” (m. 385). Bu mantığın gereğidir. O nedenle her yargılama yasasında böyle bir hükme gerek duyulmamıştır. Sözgelimi, sanık “suç işlememiştir” ya da “davalı partinin eylemleri odak noktasına ulaşmamıştır” oyu çoğunluğa ulaşmışsa, daha sonraki konulara/sorunlara elbette geçmeye gerek yoktur. Prof. Dr. Sami Selçuk: Onursal Yargıtay Başkanı, Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi YARIN: Hukukun kestiği parmak kanar… Kanımca bu kararla devlet yardımının kesilmesi yaptırımı uygulanırsa, hukukun kestiği parmak kanar durur. Unutmayalım. Hukuk zar atmaya katlanamaz. Yirmi birinci yüzyılda 2 bin 409 yıl önce Sokrates’i yargılayan halk yargıçlarının gerisine düşmeye de katlanamaz Türk yargıçları Görüşme ve oylama kuralları açısından Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararı-3 Şimdi de önceki yazılarda sergilenen kuralların AYM’nin 30 Temmuz 2008 tarihli kararında oylamalara nasıl yansıdığını inceleyelim. O günkü açıklama şöyledir: Yargıçlardan biri, eylemlerin odak noktasına ulaşmadıkları görüşüyle ve nitelikle ilgili olarak davanın reddi; eylemlerin odak noktasına ulaştıkları görüşünü benimseyen yargıçlardan altısı partinin temelli kapatılması, dördü yardımdan yoksun kılma yönünde ve yaptırımla ilgili olarak oy kullanmışlardır. Yine açıklamaya göre, temelli kapatma nitelikli yedi oy sayısına ulaşmamış, bu oy dağılımı karşısında, temelli kapatma yönündeki en aleyhteki oylar kendisine en yakın olan devlet yardımının yarısından yoksun kılma yaptırımı oylarına eklenerek davalı parti bire karşı on oy ile devlet yardımının yarısından yoksun kılınma yaptırımına hüküm giymiştir. Matematik yanılmaz. Buradaki toplam, açıklamaya göre ondur, on bir değil. Peki Mahkeme Başkanının oyu nerede? Yok. Çünkü, “odak olma yoktur” dediği aşamada kalmış. Ancak, konuyu irdelemeden önce şunları vurgulamak isterim. Bugüne dek hiçbir yargı kararını, gerekçesi yayımlanmadan eleştirmemeye her zaman özen gösterdim. Eleştirmemek gerektiğini de sık sık yazdım ve söyledim. Ancak bu sözlerim kararın özüyle/esasıyla ilgiliydi. Bu bir. Şimdi incelenen ise salt usulle ilgilidir ve açıklamadan tablo, gerekçeyi beklemeksizin, apaçık biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu iki. Tablo oylamanın yanlış yapıldığını da yine apaçık biçimde ortaya koyuyor. Zira yasalara uygun oylama yapılsaydı, bu oylar hiçbir zaman yan yana gelmezler ve üç kümeye dağılmazlardı. Bu üç. Oylar böyle dağılmayacağından, çok istisnai nitelikteki “favor rei kuralı”na başvurmaya da gerek kalmazdı. Esasen bu kuralın bu oy dağılımında kullanılması da olanaksızdır. Çünkü koşulları oluşmamıştır. Bu dört. İşin özü şudur: Açıklamadan kolaylıkla anlaşılacağı üzere, görüşme ve oylamalarda sadece gizlilik ve kıdemsiz yargıçtan oylamaya başlama kurallarına (n. 1) uyulmuş; öbür kurallar çiğnenmiştir. Bu durum, hukuka aykırıdır ve de çok vahimdir. Ancak bunların nedenlerini açıklamadan önce, bir ayraç açarak, temel bir yanlışlığa değinmek isterim. Anayasa (m. 69/7) ve 1983/2820 sayılı Siyasal Partiler Yasası (SPY) (m. 101/2), “devlet yardımından yoksun kılma” yaptırımını bağımsız bir yaptırım olarak öngörmüyorlar. Her iki yasa da bu son yaptırımı, “kapatma yaptırımı”na bağımlı ve onun “yerine” uygulanabilecek bir seçenek olarak öngörüyor ve uygulanmasını mahkemenin takdirine bırakıyorlar. Bu konuda her iki Yasanın anlatımı özdeştir ve şöyledir: “AYM,…temelli kapatma yerine, dava konusu eylemlerin ağırlığına göre… yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına…karar verebilir.” Burada kullanılan “yerine” sözcüğüne dikkatleri çekmek isterim. Maddenin hangi anlamda yürürlükte olduğu açıktır: AYM, önce öz ve biçim açısından kapatma yaptırımı koşullarının varlığını arayacak, bu koşullar varsa ancak o zaman eylemlerin ağırlık derecesini gözeterek devlet yardımından yoksun kılma yaptırımının uygulanıp uygulanmayacağını takdir edecek ve bunun için de ayrı bir görüşme ve oylama yapacaktır. Eğer anılan yasalar, bir başka düzenleme getirseydiler, “yerine” demeyip de sözgelimi, “AYM, siyasal partinin eylemlerini odak haline geldiğini saptadığı takdirde temelli kapatılmasına veya/ya da, dava konusu eylemlerin ağırlığına göre, devlet yardımından yoksun bırakılmasına Ökarar verebilir” deseydi, seçenekli yaptırımlar söz konusu olurdu. Bu koşullarda da iki yaptırım birbirinden bağımsız olduklarından elbette, yardımdan yoksun kılma yaptırımı temelli kapatma yaptırımı koşullarına bağımlı olmaksızın uygulanır ve bunun için de salt çoğunluk yeterli bulunurdu. Yanlış bir yorumla “devlet yardımından yoksun kılma” bağımsız bir yaptırım gibi görülmüş, kapatma yaptırımında aranan nitelikli çoğunluk (7 oy) aranmamıştır. Bu temel yanılgıya değindikten sonra ayracı kapatarak irdelemeyi sürdürelim. Bilindiği üzere, 1983/2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa, siyasal partilerin kapatılmalarına ilişkin davaların, CYY’nin hükümlerine göre “inceleneceğini ve karara bağlanacağını” öngörmüştür (m. 33). Dolayısıyla parti kapatma davalarının görüşülmesinde ve oylamasında da CYY’nin 227-229. maddeleri, bunları açıklayan daha önceki kurallar uygulanacaklardır. Kapatma davasında Mahkemece ilkin özleri/nitelikleri/mahiyetleri özdeş/türdeş olmayan konuların/sorunların birlikte görüşülmesi/oylanması yasağı kuralı çiğnenmiştir. Nitelik ile yaptırımlar birlikte oylanmışlardır. Gerçekten on bir yargıçtan biri, eylemlerin odak olmadığı; onu, eylemlerin odak olduğu; altısı, temelli kapatma; dördü devlet yardımının yarısının kesilmesi yönünde oy kullanmıştır. Birinci kümedeki hukuksal tanıyla; ikinci ve üçüncü kümedekiler ise yaptırımla ilgilidirler. Dolayısıyla aynı görüşme sonucunda oylanamazlar. Çünkü, özleri/nitelikleri/mahiyetleri başka başkadırlar. Ama oylanmışlar, üstüne üstlük bir de toplanmışlardır. Yargı karar verdi diye doğa ve matematik yasaları değiştirilemezler; elmalarla armutlar toplanamazlar. Değiştirilmeye kalkışılırsa, o hüküm sakattır ve kesinlikle temyiz merciince bozulur. Nasıl altı elma ile dört armudun toplamı, ne on elma ne de on armutsa, altı temelli kapatma ile dört yardımdan yoksunluğun toplamı da ne on kapatma ne de on yardımdan yoksunluktur. Oysa yapılacak iş belliydi. Her şeyden önce iddiada yer alan eylemlerin gerçek olup olmadıkları saptanmalı, gerçek olanlardan odak olma açısından hangilerini gözetilecekleri belirlenmeli, belirlenen eylemlerin sanık sandalyesine oturtulan davalı parti açısından odak olup olmadığı konusu/sorunu görüşülüp oylanmalıydı. Bunun için de ilkin kararlılık konusu/sorunu görüşülüp oylanmalı; salt çoğunluk sağlandığı takdirde oylama bitmiş olur, yoğunluk konusuna/sorununa geçmeye gerek kalmazdı. Salt çoğunluk sağlanmadığı takdirde elbette bu beriki de oylanmak gerekirdi. Böyle yapıldığı takdirde olasılıkla bir yargıç odak olmadığı, on yargıç odak olduğu yönünde oy kullanacaklardı. Olasılıktan söz etmemin nedeni, bu bile tam anlamıyla açık/belirgin değildir. İkinci görüşme ve oylama ise, odak olduğu kabul edildikten sonra, davalı parti hakkında iki yaptırımdan hangisinin uygulanması gerektiği konusunda/sorununda olmalıydı. Kapatma yaptırımı nitelikli çoğunluğa (7 oy, Anayasa, m. 149) ulaşmadığı takdirde dava reddedilmeli, ulaştığı takdirde, üçüncü görüşme ve oylamaya geçilmeliydi: Devlet yardımından yoksun kılma yaptırımı uygulanacak mı uygulanmayacak mı? Uygulanacak görüşü nitelikli çoğunluğu sağladığı takdirde son görüşme ve oylamada da salt çoğunlukla bu yaptırımın oranı belirlenmeliydi. Bu son konuda/sorunda oy dağılımı ikiden çok olduğu takdirde konuların/sorunların özleri/nitelikleri/mahiyetleri özdeş, yani sadece yardımdan yoksunluk yaptırımı olduğundan, favor rei kuralı (n. 7) uygulanarak hüküm kurulmalıydı. O zaman Başkan dahil, bütün yargıçlar oylamaya katılacakları için salt çoğunluk mutlaka sağlanacaktı. Olayda nitelikli çoğunluğun sağlanmadığı doğru ise dava retle sonuçlandırılmak gerekirdi. Sağlıklı oylama buydu. Yanlış yorumlar ve oylamalarla her şey birbirine karıştırılmıştır. Hiç kimse nasıl olsa on yargıç odak konusunda birleşmiştir, o halde sonuç değişmezdi demeye, geleceği önceden kestirmeye sakın kalkışmasın. Hiç belli olmaz. Pekâla sonuç değişebilirdi, kararın yazgısı değişebilirdi. Oylama kurallarına uyulmadığından oylar dağılmış, karar belirsizleşmiş, istisnai kural gereksiz yere işletilmiştir. Özetleyecek olursak, inceleme konusu karar; 1-Türdeş olmayan konular/sorunlar birlikte oylandığı, topyekûn oylama yasağı çiğnendiği, 2-Türdeş konular ikili olasılıklara göre ayrı ayrı oylanmayarak işlevsel kurala ters düşüldüğü, 3-Mahkeme Başkanı, daha sonraki konularda/sorunlarda görüşmelere/oylamalara yasaya aykırı olarak katılmadığı ve bu nedenlerle; a-Mahkeme yasaya göre sayısal açıdan eksik oluştuğu, b-Görüşme ve oylamaya katılmaktan kaçınamama kuralı çiğnendiği, 4-Devlet yardımından yoksun kılma yaptırımı; a-Bağımsız bir yaptırım olarak algılandığı ve kapatma yaptırımının koşullarına bağımlı olarak algılanmadığı, nitelikli çoğunluk aranmadığı, b-Dahası, dört oy yeterli görüldüğü, 5-Favor rei kuralı, doğa/matematik yasalarını/kesinlikleri göz ardı ederek, türdeş olmayan konularda uygulandığı, bir başka deyişle Başkanın “odak değildir” oyu, özü/niteliği/mahiyeti bambaşka olan oylara eklendiği, oyların toplanabilmesi için özlerinin/ niteliklerinin/ mahiyetlerinin özdeş olması kuralı gözetilmediği, İçin kurulan hüküm, hukuka, CYY’nin, AMKYY, SPY’nin başat hükümlerine aykırıdır. Bu durum karşısında oylama mutlak butlan (hiçlik) ile sakatlanmıştır. Elimizdeki karar, hukuka aykırıdır. Meslektaşlarıma da bir çift sözüm olacak burada. Hepsini sever ve sayarım. Ancak gerçeği, hukuku herkesten daha çok sevmek ve saymak zorundayım. Konuyu birlikte değerlendirelim. Kimse “kurallara uyulsaydı bile sonuç değişmezdi” gibi lakırdılara sığınmasın. Bu kurallar boşuna icat edilmediler. Sokrates’ten bu yana iki bin beş yüz yıllık bir insanlık deneyiminin ve nice beyinlerin hücrelerinden süzülüp gelen bilgi birikiminin ürünüdürler. Lütfedip araştırırlarsa, Türk öğretisinin fazla önemsemediği bu kuralları Batı öğretisinin nasıl ayrıntıyla didik didik ettiğini, oralara gidip mahkeme dosyalarını incelerlerse bu konuda öğretiyle uygulamanın nasıl örtüştüğünü görebilirler. Bunları yerine getirmeden ve konuyu ayrıntıyla incelemeden lütfen yargılarda bulunmasınlar. Ya kurallara uyulsaydı da aynı sonuç çıkardı diyenlere ne demeli? Bu söz özellikle hukukçulara hiç yakışmıyor. Çünkü “anayasa bir kere delinmekle bir şey olmaz” sözünden hiç farkı yok. Lütfen ciddi olalım. AYM yargıçları dahil, hepimize düşen ödev bellidir. Kararın hukuka uygunluğunu sağlamak, onu yetkinleştirmek. Bunu derinliğine yapılan incelemelerle ve birbirimizi iyi anlayarak başarabiliriz ancak. Eleştiri öncesi çağları yaşayan toplumlarda görülen içgüdüsel tepkiler göstererek değil. Verilen karar kesindir; mahkeme davadan elini çekmiştir. “Davasız yargılama olmaz” ilkesi gereğince yetkili merci tarafından dava açılmadan dava dosyasını yeniden görüşemez. Star gazetesinde çıkan yazımda Yargıtay C. Başsavcılığının karara karşı olağanüstü yollara başvurmasını, bu önemli kararın hukuka uygun biçimde düzeltilmesini önermiştim. Acaba örnekseme yoluyla CYY’nin 310. maddesi uygulanabilir mi? Tartışılmalı. Ancak Yeni CYY’ye göre, elimizde sağlam bir yol var. Davalı partinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmasıdır. Sonuç alınma olasılığı büyüktür. Unutmayalım ki, yasalara aykırı da olsa sonuçta bu bir hükümlülük kararıdır. Her hükümlülük kararı, aynı zamanda bir kınama yargısıdır da. AİHM’nin kararı “ihlal var” biçiminde çıktığı takdirde parti, hakkında verilmiş olan hükümlülük kararından ve kınama yargısından arınmış olacaktır. Ülkemizde yaygın ve dar bir anlayışa göre, AİHM’ye başvurmak, kendi ülkesini yabancı bir mahkemeye şikâyet etmek demektir. Saçma bir yaklaşımdır, bu. AİHM, Avrupa hukuk uygulamasıyla bizi bütünleştiren, yanılgılarımızı gösteren özgür irademizle benimsediğimiz bir kurumdur. Yanılgılar saptandığı takdirde hukuk uygulaması aynı yanılgıyı yinelemeyecek, bundan da Türkiye kazançlı çıkacaktır. Demek bu mercie başvurmak, ülkeyi kötüleme değil, tersine hukukumuza hizmettir. Eğer karar ihlal biçiminde çıkarsa, CYY’nin 311/1-f. maddesine göre AYM’ye yeniden başvurulabilecek, kararın düzeltilmesi sağlanabilecektir. Kanımca bu kararla devlet yardımının kesilmesi yaptırımı uygulanırsa, hukukun kestiği parmak kanar durur. Unutmayalım. Hukuk zar atmaya katlanamaz. Yirmi birinci yüzyılda 2409 yıl önce Sokrates’i yargılayan halk yargıçlarının gerisine düşmeye de katlanamaz Türk yargıçları. Katlanmamalılar. Prof. Dr. Sami Selçuk: Onursal Yargıtay Başkanı, Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi BİTTİ

Üniversitelere Müdahale ve YÖK

Ağustos 6 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Neden tarafsız bir Cumhurbaşkanına ihtiyacımız vardı?

İstanbul Teknik Üniversitesinde (İTÜ) bazı senato üyeleri ve öğretim üyelerinin, rektörlüğe yapılan atamayı protesto amacıyla görevlerinden istifa ettiklerini sözlü olarak eski rektör Prof. Dr. Faruk Karadoğan’a ilettikleri kaydedildi. İTÜ Ayazağa Yerleşkesi’ndeki Atatürk Meydanı’nda bir araya gelen eski rektör Prof. Dr. Faruk Karadoğan ile bazı senato ve öğretim üyeleri, rektörlüğe yapılan atamayı protesto ettiler. Prof. Dr. Karadoğan, burada yaptığı açıklamada, böyle bir devir teslimin İTÜ’de ilk defa yaşandığını belirterek, bu durumun İTÜ’nün edindiği birikimle bağdaşmadığını söyledi. İTÜ’nün bu karardan iyi ders alması gerektiğini ifade eden ve bu kararı verenlerin İTÜ’yü tanımadıklarını savunan Karadoğan, “İTÜ, Türkiye’ye çok şey kazandırmış. Tarihimizin 335 yıllık kutsal sayılacak bir kuruluşudur” dedi. Karadoğan, gerçek İTÜ’lünün söylemiyle, eylemiyle demokrat ve sözünün eri olduğunu belirterek, demokrat olabilmek için ön koşulun “laik olmak” olduğunu, gerçek İTÜ’lülerin ise laik olduğunu vurguladı. İTÜ’lülerin, bilimin yönetiminde demokrasi olabileceğini gördüklerini ve bunu vurgulayarak yaşadıklarını ifade eden Karadoğan, son 20 rektörü belirleme sürecinin demokratik esaslara dayalı olarak gerçekleştiğini kaydetti. Prof. Dr. Faruk Karadoğan, İTÜ yönetim kurulu ve senatosunun farklı görüşlerin bir araya geldiği, farklılıkların akılla birleştiği bir kurum olduğunu, bunun da İTÜ’nün demokrasi düzeyini gösterdiğini dile getirdi. Karadoğan, rektör atamasının açıklanmasının ardından bazı senato ve öğretim üyelerinin sözlü olarak istifa ettiklerini kendisine ilettiklerini bildirdi. Prof. Dr. Faruk Karadoğan, istifa edeceklerini belirten öğretim üyeleriyle ilgili bir soru üzerine, “Bunlar bireysel kararlardır. Saygı ile karşılıyorum, önem veriyorum” dedi. Bu arada, Maden Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mahir Vardar, görevinden istifa ettiğine ilişkin dilekçeyi, basın açıklamasının ardından Faruk Karadoğan’a verdi. Sözlü olarak istifalarını ileten senato ve öğretim üyelerinin isimleri şöyle: “Rektör yardımcıları Prof. Dr. Erkin Nasuf, Prof. Dr. Fuat Anday ve Prof. Dr. Haluk Karadoğan, Sosyal Bilimler Enstitü Müdürü Prof. Dr. Ümit Şenesen, Prof. Dr. Özgür Turhan, Prof. Dr. Remzi Akkök, Prof. Dr. Mehmet Ali Taşdemir, Prof. Dr. Haluk Eyidoğan, Doç. Dr. Rahmi Nurhan Çelik, Prof. Dr. Melek Tüter, Fen Bilimleri Enstitü Müdürü Prof. Dr. Sumru Pala.” GAZİ ÜNİVERSİTESİ’NDE DE İSTİFA VAR Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ayşe Dursun da Prof. Dr. Rıza Ayhan’ın rektör atanması nedeniyle istifa etti. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan Prof. Dr. Ayşe Dursun ise Prof. Dr. Rıza Ayhan’ın rektörlük görevini bugün devralmasının ardından istifa ettiğini açıkladı. Gazi Üniversitesi’nde yapılan seçimlerde en yüksek oyu Prof. Dr. Kadri Yamaç almasına karşın YÖK tarafından Yamaç’ın ismi gönderilmemişti. Prof. Dr. Yamaç’dan önceki dönemde Rektörlük görevini yerine getiren Prof. Dr. Rıza Ayhan’ın dün Abdullah Gül tarafından yeniden rektör seçilmesi Gazi Üniversitesi’nde de tepkilere neden oldu. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi dekanı, dekan yardımcıları, başhekim ve hastane müdürü istifa etti. AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ayşe Dursun, dekan yardımcıları Prof. Dr. S. Sabri Uslu, Doç. Dr. Sinan Sözen ile Başhekim Prof. Dr. Mustafa Şare ile Hastane Müdürü Prof. Dr. Ali Kıyaz Koç istifalarını sundu. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi dekanlığına vekaleten Pediatrik Endokrinoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz getirildi. DOKUZ EYLÜL’DE REKTÖR ADAYI BAŞHEKİMLİKTEN İSTİFA ETTİ Dokuz Eylül Üniversitesi’nin (DEÜ) rektör adaylarından Prof. Dr. Sedef Gidener, DEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliği görevinden istifa etti. Prof. Dr. Sedef Gidener, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı tarafından yapılan rektör atamalarının ardından, DEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliği görevinden ayrıldığını bildirdi. Üniversitede yapılan seçimde en çok oyu kendisinin aldığını, YÖK’te yapılan seçimde de en çok oyu kendisinin aldığını kaydeden Gidener, atamaları eleştirdi. NEDEN TÖREN YAPILMADI Görev süresi dolan Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Emin Alıcı, yerine atanan Prof. Dr. Mehmet Füzün için neden devir teslim töreni yapmadığını DHA’ya açıkladı, seçim sonucu değerlendirdi. Ortada seçim kazanan olmadığı için bir tören yapmadığını belirten Prof. Dr. Alıcı, “Seçim kazanıp gelseydi büyük törenler olurdu. Ama ortada seçimi kazanan biri yok. Yüzde 15 oy alacaksın, gelip yüzde 85′in üzerine oturacaksın, Bu etik değil, bu ahlaki değil” dedi. Prof. Dr. Alıcı, seçim sonucu değerlendirmesinde Prof. Dr. Sedef Gidener’in rektör adayı belirleme seçiminde oyların yüzde 47′sini, ikinci sırada yer alan Prof. Dr. Mehmet Füzün’ün ise oyların yüzde 15′ini aldığını hatırlattı. YÖK’te de en fazla oyu Gidener’in alıp, adının istenin birinci sırada Çankaya’ya gittiğini belirten Alıcı, şunları söyledi: “Rektörlük seçimi demokrasinin üniversitelerde var olmasına neden olan tek unsur. Oyların yüzde 47′sini Gidener, yüzde 15′ini Füzün, kalanını da diğer adaylar aldı. Gidener YÖK’te de oyların hepsini aldı. Ancak Cumhurbaşkanı hiçbir gerekçe göstermeden Gidener’i atamadı. Oysa 2 ay önce Cumhurbaşkanı, Malatyalı işadamlarını kabulünde, rektör adaylarıyla ilgili olarak görüşlerini açıklamış, ‘Siyasi mülahazalardan uzak olacak, kim çok oy alırsa, oyların çoğunluğunu alanı atayacağım. 3- 5 rey alanı karşıma getirmeyin’ demişti. Cumhurbaşkanlığı yeminini ederken tarafsız olacağını, partilerüstü olacağını söylemişti. Cumhurbaşkanımızdan beklentimiz yeminine bağlı kalmasıydı. Oysa bu sonuçta liyakat aranmadığı ortaya çıktı. Çünkü Mehmet Füzün’ün öyle ulusal, uluslararası bilimsel başarısı, yöneticiliği yok. Tek özelliği kardeşinin AKP ilçe başkanı olması. Belki şimdiki değildir, ama AKP ilçe başkanıydı. Bu yüzde yüz doğru. Kendisi de son bir yıldır kardeşinin AKP’liliğini ve rektör olacağını söylüyordu. Bu özellik rektör olmak için yeter özellikmiş. Bundan sonra rektör olmak isteyenler kardeşlerini, ilçe başkanı, ya da yönetim kurulu üyesi yapsınlar. Kardeşinin AKP ilçe başkanı olması rektör olmaya yeter, bütün Türkiye’ye duyrulur.” Prof. Dr. Alıcı, Prof. Dr. Gidener’in de başhekimlikten istifa edip izine ayrıldığını kaydetti. Prof. Dr. Gidener ise telefonlarını kapattı. Rektör atanan üniversiteler ve rektörlerin isimleri şöyle: -Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. İsrafil Kurtcephe -Ankara Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Cemal Taluğ -Atatürk Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Hikmet Koçak -Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Kadri Özçaldıran -Cumhuriyet Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. İlyas Dökmetaş -Çukurova Üniversitesi Rektörlüğüne yeniden Prof. Dr. Alper Akınoğlu -Dicle Üniversitesi Rektörlüğüne, Prof. Dr. Ayşegül Jale Saraç -Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Mehmet Füzün -Ege Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Candeğer Yılmaz -Erciyes Üniversitesi Rektörlüğüne Hasan Fahrettin Keleştemur -Fırat Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Ahmet Feyzi Bingöl -Gazi Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Rıza Ayhan -Gaziantep Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. M. Yavuz Coşkun -İnönü Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Cemil Çelik -İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Muhammed Şahin -Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğüne yeniden Prof. Dr. İbrahim Özen -Ondokuz Mayıs Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Hüseyin Akan -Orta Doğu Teknik Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Ahmet Acar -Trakya Üniversitesi Rektörlüğüne, yeniden Prof. Dr. Enver Duran -Uludağ Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Medet Mete Cengiz -Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. İsmail Yüksek atandı. Bugün 21 üniversitede devir teslimler yapılacak. ODTÜ REKTÖRÜ: DURUŞUM ÜNİVERSİTENİN DURUŞU GAZİ’DE TARTIŞMALI ADAY YENİDEN REKTÖR KOLTUĞUNDA EGE ÜNİVERSİTESİ’NDE DEVİR TESLİM DEÜ REKTÖRÜ GÖREVE BAŞLADI Bugün Gül’e kızanlar dün neredeydi! Ortalığı velveleye vermenin anlamı varmı.. Dün susanların bugün konuşmaya hiç hakkı yok.. Ahmet Necdet Sezer ne yaptıysa, Cumhurbaşkanı Gül de aynısını yaptı.. Sürpriz değil, şaşırtıcı değil! Ne yani.. Gül’ün türbana karşı çıkan, türban meselesinin laiklik sorunu olduğunu söyleyen Akdeniz Üniversitesi Rektörü Mustafa Akaydın’ı yeniden rektör yapmasını mı bekliyordunuz? Akaydın kaç oy alırsa alsın rektör olamayacaktı.. Olamadı da.. Sezer de en çok oyu alan kişiyi seçmemişti.. Gül de seçmedi.. Fark yok.. Sezer kendi dünya görüşüne yakın olanları tercih ediyordu.. Gül de öyle yaptı.. İkisi de en çok oy alan kişiye bakmadı.. İkisi de üniversitelerin tercihini dikkate almadı.. Kızmanın anlamı yok.. Yasa antidemokratik.. Onlarca yıldır yürürlükte.. Kim el attı, kim sesini çıkardı? Köşk’te Sezer var diye, son kararı o veriyor diye herkes sustu.. Görmezden gelindi.. Bugün isyan.. Bu da yanlış.. Bu tavır da demokratik değil.. Sevdiğimiz kişi Köşk’te ise susalım.. Kızdığımız kişi Köşk’e çıkıp, aynı yöntemi izleyince demokrasi, üniversitenin iradesi, ‘siyasi tercih’ diye bas bas bağıralım.. Yakışık alıyor mu? * Yasa üniversite hocalarına güvenmiyor.. Koca koca profesörlere rektörünüzü seçemezsiniz diyor.. Seçilmişler atanmışlar tarafından denetleniyor, sıralamadaki yeri değiştiriliyor, liste dışına bile çıkarılıyor.. YÖK’ün bu yetkisi var.. Cumhurbaşkanı’nı ise ne seçim sonucu ne de YÖK’ün tercihi ilgilendiriyor.. Önüne üç isim konuluyor, birini atıyor.. Cumhurbaşkanı yetkisini kullanıp istediği kişiyi atayınca da haksızlık diyoruz.. İtiraz ediyoruz.. Eleştiriyoruz.. Cumhurbaşkanı’nın tercihine değil, dönüp sisteme bakalım.. Baştan sona yanlış, haksız, hukuksuz.. Ve bugünün meselesi değil.. Hep var! * Ama Gül böyle yapmamalıydı.. Doğru.. Sezer bu yanlışları yaptı diye Gül peşinden gitmemeliydi.. Milli iradeyi ağızlarından düşürmeyenler üniversitelerin iradesine saygı göstermeliydi.. Ama bu iş böyledir.. Muhalefetteyken, elinde güç yokken en demokratik tavrı sergileyenler, demokrasinin ipine sarılalım diyenler iktidarla birlikte eski söylemlerini unuturlar.. Yasa antidemokratik olsa bile ondan yararlanmaya bakarlar.. AKP YÖK’ü kaldırır mı? Kaldırmaz.. Başına kendine yakın bir ismi getirdi, kontrolü ele geçirdi.. AKP, rektör seçimini değiştirir mi? Değiştirmez.. Niye değiştirsin ki, Cumhurbaşkanı kendilerine yakın, istediği kişiyi rektör yapma hakkına kavuştu.. Bu sistemin bir gün kendilerine yarayacağını düşündükleri için ellerini sürmediler.. Gündeme bile getirmediler.. Eski YÖK başkanına kızdılar, Sezer’in tercihlerini beğenmediler ama sustular.. Sıra bize de gelecek diye düşündüler.. Bugün olan budur! Mehmet Tezkan /VATAN

Adres belli şimdi ne diyecek?

Ağustos 3 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Birileri Güngören’de yaşanan terörü Adnan Menderes çıkmazına bağladı,kimi Ergenekon’a ve biri de failin adını koymayın dedi. Olayın sorumlusu kısa bir süre önce K.Irak’ta eğitim alıp gelmiş bir PKK’lı ve 8 kişi yakalandı.İtiraf etti,İçİşleri bakanı açıkladı ve hatta teröristler nasıl seyrettiklerini soğukkanlılıkla anlattılar. Bu olayın çeşitli düzeylerde sorumluları vardır: 1.PKK’yı koruyan ve kollayan ,son olayda görüldüğü gibi malzeme sağlayan Talabani ve Barzani, 2.Bunlara müdahale etmeyen Irak yönetimi, 3.Bu konuda uyarılan ve kılı kıpırdamayan K.Irak’taki ABD yönetimi, 4.K.Irak’taki ABD askeri yönetimi, 5.AB üyeleri;PKK’ya siyasi örgüt muamelesi yapmakta ısrarcı olan AB bu yafta altında çalışan çeşitli örgütlere de destek vermektedir.Bakınız Roj TV ve destekçisi Danimarka, 6.Aydınlarımız; bazılarının PKK aklama ve temizleme,masum gösterme çabaları, bu katil çetesine göz yummaları, 7.Israrla PKK bir terör örgütüdür demeyen DTP ve yetkilileri, 8.Bölgedeki insan hakları savunucularının PKK ile aralarına duvar çekmemeleri , bu katil çetesini çocuk öldürmek için cesaretlendirmektedir. Başbakan ve onun destekçisi medya, umarım Ergenekon kadar PKK’yı da tehlikeli bulur ve gerçekleri merak ederler. BU düzeylerde açıklanan sorumlulara destek vermezler. Bu iş külhanbeylik işi değil, cesaret işidir. PKK bu topraklardan kazınmalıdır.

DTP Parti Meclisi toplantısı öncesinde bir açıklama yapan Ahmet Türk, dün Güngören’de yaşanan saldırının herkesi derinden sarstığını, acıya boğduğunu belirterek, saldırıda yaşamını yitirenlere tanrıdan rahmet diledi. “Artık kimden gelirse gelsin demeyeceğim. Bu saldırıyı şiddetle ve nefretle kınıyorum. Barışı, demokrasiyi insanlarımızın birlikte yaşama isteğini vuracak bir saldırı” diyen Ahmet Türk, olayla ilgili resmi bir açıklama olmadan adres gösterilmesinin yanlış olduğunu söyledi. Bekliyoruz. Elbette Başbakan da ayni mealde konuşunca 30 yıldır yaşadığımız PKK terörü sanal mı acaba diye düşündük.Yoksa şehitlerimiz ortadan kaybolmuş da şehit olmamışlar mıydı? Meclis’bak bak da ağla…. Şırnak’ta bugün 5 korucu öldüren PKK ‘ nın çocuk katili olduğunu bilmeyenlere işaret veriyor arkadaşlar….

Ahmet Bektaş

Ağustos 3 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Aşağılık Kompleksi Aşağılık kompleksi olanlar kendi şahsına saygı duymadıkları için kendilerine saygılı olanlara da saygı göstermez. Kendini aşağı gördüğünden kendini aşağılayanı da yüksek görür. Onlara tevazu gösterirseniz sizi aşağı zannederler, kibirli olup onlardan üstün olduğunuz hissiyle davranırsanız, size hürmet ederler. Sayısız güzel, özlü söz var; hepsi doğru kabul edilir. İçlerinde yanlış olanlar olduğu gibi söyleyen kişiye ve zamana has olanlar vardır. Yeni bir söz söylediğinizde illa geçen yüzyılın bilge şahısları, tescilli filozoflarının görüşlerinin süzgecinden geçiriliyor ise fikirlerin geliştirilmesi de mümkün değildir. “Dünle beraber gitti düne ait ne varsa, bu gün yeni şeyler söylemek lazım, cancağızım.” Mevlana Eğer geçmişe bağlı yaşayacak isek yeni bir şey söylemenin ne anlamı var? Eski bilgiler ezberlenir, yeri geldiğinde kusulur. İşte burada özgün kişilik devreye girmeli. Herkes kendi kişiliğini açığa çıkarmalı. Yüklenilen ezber bilgilerin hazmıyla oluşacak yeni fikirler üretilmeli. “İlim kendini bilmektir” Yunus Emre. Kendimiz olalım, kendimizi bilelim. Farklı kişiliğimizi açığa çıkaralım. Başkalarının özgün kişiliğini eleştirirken insaflı olalım. Bizi eleştirenleri de hoş görelim. Sözün değeri kısalığındadır.

Türbe/dar Şu yaşlı Dünya’da kısacık bir an gibidir insan ömrü. Fakat ebedi bir hayatın da esasıdır. Kim ister ki boş yere yaşayıp ölüm gelince de yok olup gitmeyi? “Şehitler ölmez” nidaları kulaklarımda çınlıyor. Başka bir boyutta devam eden farklı bir yaşamı ihtar eder gibi. Bu yaşamın nasıl olduğu herkesin kendi aleminde farklı olabilir. Gönüllerde yaşamak da bence bir nevi yaşamak. İnsanlar değer verdiği kişilerin ölmesini istemezler bir şekilde hatırasını yaşatmak isterler.Anıt mezarlar, türbeler bu maksatla yapılır. Anadolu’da sayısız türbe var. Tarih kokar her yanı.Vefakar insanımız türbe ziyaretlerini seviyor.Özellikle ulaşımı kolay ve bazı dertlere derman olduğu söylenenler ziyaretçi akınına uğrar. Türbe ziyaretlerini severim. Fazla kalabalık olmayan, hatta vasıtayla gidilecek yolu bile olmayan, tarihi dokusu insanlar tarafından tahrip edilmemiş türbeleri ziyaret etmek değişik duygular açığa çıkarıyor bende. Günümüzde bu sakin ve nezih mekanlar menfaatperest insanlar tarafından öylesine hoyratça su-i istimal ediliyor ki üzülmemek elde değil. Mevtadan istekte bulunanlar ve hurafelerle meşgul olan ziyaretçiler yetmiyormuş gibi son zamanlarda bir de hayır yapmak bahanesi ile bazı tadilatlar yapılır oldu. Hayır yapmakla isim yapmayı karıştırmamalı. Hayır işlemek niyetiyle bu mekanların tarihi dokusu harap ediliyor. Mermerler, fayanslar, avizeler, zemine döşenen laminant parkeler; güzelleştirmiyor, çirkinleştiriyor. Bir de türbe girişine ziyaretçilerin gözüne sokar gibi (üzerinde ismi yazan kişiye teşekkür mesajı bulunan) levhalar asılıyor. Ankara’nın Çamlıdere ilçesinde, sık ziyaret ettiğim tarihi bir türbenin şu anki hali içimi parçaladı.Şeyh Ali Semerkandi Türbesinden bahsediyorum. Türbe restore edilmiş ve tarihi dokudan eser kalmamış. Sandukaların üzeri kadife kaplanmış, gizemli havası kalmamış. Tabii ki giriş kapısının kenarına (yardımı dokunan şahsın ismi ve teşekkür mesajı içeren) levha asılmış,unutulmamış. Nasrettin Hoca leyleği kuşa benzetememiş, makasla ayaklarından ve gagasından biraz kısalttıktan sonra şöyle söylenmiş; –İşte şimdi bir kuşa benzedin!?… J Lokal mi, genel mi? Anestezi sözcüğünü duymayan yoktur. Lokal anesteziyi dişçiler sık uygular. Burnumdaki kemiği almak için lokal anestezi uygulanarak yapılan ameliyatı şuurum açık, acı hissetmeksizin izledim. Bir de dokunmaya hassas olanlar var, bir nevi tik; dokunma/tik insanlar var. Böğrüne dokununca gayri ihtiyari küfredenler, “hıyyy” şeklinde ses çıkaranlar…Bazılarında bu hal o kadar ilerlemiş ki dokunmaya gerek yok uzaktan işaret etmekle de aynı tepkiyi gösteriyor.Televizyonu uzaktan kumanda ile kontrol eder gibi… Toplumsal davranışlar da lokal ve genel olarak açığa çıkıyor. Bu davranışlar toplum yapısını yansıttığı için etki ve tepki oluşturmak açısından önem arz eder. Bir dönem ciddi olarak toplumda etki-tepki oluşturan (Sahtekar tarikat şeyhi ve onun güya kandırdığı “masum” sevgilileri) olayların düzmece olduğu haberini televizyonda izlerken; gözden kaçan asıl meseleye dikkat çekmek istedim. Böyle bir olayın etkisi hangi toplumda ne şekilde olur? Yani lokal mi olur, genel mi? İnanın ileri toplumlarda bu tip olayların hiçbir etkisi olmaz, tepki de gösterilmez. Bizim toplumumuzda bu tür etkilerin tepki ile sonuçlanmasını nasıl izah ederiz? Daha da açayım “Bu olaylar düzmeceymiş, görün kimler etki yapıp tepki oluşturmuş” diyenler de şunu bilmeli. Bizim toplumumuzun geneli ileri görüşe sahip olsaydı, etkiciler tepki oluşturmak için böyle bir tezgah kurma gereği görmeyecekti. Çünkü netice alamayacakları işlere yatırım yapmak istemeyeceklerdi. Hadi şeyh ve sevgilileri düzmece, binlerce mürit ve cemaat de mi düzmece?!… Böğrüne dokununca tepki gösterenler gibi etkiye açık ve rasgele tepki gösteriyor ise vay haline o toplumun. Bu hallerini değiştirmedikçe birilerinin etki oluşturmak için yapacağı her şeye tepki gösterecek , olduğu yerde sayacak ve asla ilerleyemeyecektir. Kapınızı kilitleyin, hırsızı da günaha sokmayın. Dolandırıcıya sormuşlar neden bırakmıyorsun bu işi, ömrün boyu yetecek para dolandırdın? Cevap –Etrafta o kadar çok enayi var ki, dayanamıyorum. Saygılar. Ahmet Bektaş Eşitlik ve özgün olmak Lemalar | On Yedinci Lem’a | 118 büyük zannetme. hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. çünkü mahlukat mabudiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi, mahlukiyet nisbetinde de birdirler.” üçüncü nota ey Yaratılış olarak insanların kendi aralarında eşit olduğu kabul edilir.Öyledir de… Bu eşitliği özgün olmak bozar mı? Eşitlikten ne anlamalıyız? Aynı kalıptan çıkmışçasına tek düze davranışlar gösteren toplumlar ideal midir? Dinler ve izimler tek tip bireylerden oluşan bir toplum oluşturmak için mıdır? Evvela eşitliği anlamalıyız, her birey kendi özgün kişiliği ile diğerlerine karşı eşit hak ve özgürlüğe sahiptir. Yani özgün olmak eşitliği bozmuyor, kişinin öz hukukunu diğerlerinin müdahalesine karşı koruyor. Çoğunluğun kabul ettiği izimler veya dinlerin esaslarına bağlı olarak oluşturulmuş (ideolojik veya cemaat) gruplarının kendi iç hiyerarşi kademelerinden aldıkları güç ile diğer insanları yönetme, yönlendirme hakkının var sanılması büyük bir toplumsal travma olarak açığa çıkıyor.Yeterli güce ulaşana dek gayet nazik, ılımlı faaliyet gösteren bu gruplar; güçlendiklerine kanaat getirdiklerinde eski nezaketlerini yitiriyor, tebliğ ve telkin yerini azar ve tehdide bırakıyor! Yani aba altından sopa gösteriyorlar. Kendi kalıplarına uymayan özgün insanların kişisel tercihlerine müdahale etmeyi kendilerine vazife ediniyor, başkalarını terbiye etmek üzerine davranış geliştiriyorlar. Bu grupların izimler ve dini söylemleri sıkça kullandıkları; ticaret, siyaset, eğitim, spor, kültür, sanat,vb. Alanlarda söz sahibi olmak ve toplumu kendi görüşleri doğrultusunda sınırlamak için gayret gösterdikleri açıkça görülüyor. İzim ve dinlerin amacı insanlara yol göstermek olmalıdır. Yani akla kapı açmalı, kabul konusunda zorlayıcı olmamalı, “Ortak akıl” havuzunda yerini almalıdır. Bireyler tercihlerini özgür ve özgün olarak yapmalıdır. Özgün olmayan, öğrenilmiş / öğretilmiş, ezber kaynaklı, hazmedilmeyen bir kanaatin kişinin kendisine fayda vermeyeceği açıktır. Saygılar Ahmet Bektaş

ver 25milyonu vur laikliğe

Temmuz 30 2008Yorum Yok Kategori: Güncel

Karar açıklandı.Bu sonuç aslında AKP’nin tehlikeli bulunduğuna kanaat getirildiği, ancak kapatılmadan ihtar vermeye karar verdiler. Anayasa Mahkemesi üyeleri, hatta Mahkeme Başkanı dedi ki:”Bu ciddi bir ihtardır. ” Türk hukukuna teşekkür ediyoruz. AKP dersini aldı mı göreceğiz? Başbakan konuştu:”Bu güne kadar laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmadığımız gibi bundan sonra da olmayacağız”!

Yani 6+4 mahkeme üyesi bu işi bilmiyor. her şeyi Başbakan biliyor ve yola devam aynen. Tek başına iktidara gelen AKP yasal hiç bir cesur karara imza atmadı. Siyasi partiler kanunu dahil yapısal yasaları çıkarmadı.Bu korkak tutumunun demokrasi havariliği ile ilişkisi olmadığı yumurta kapıya gelince anlaşıldı. Ülkeyi bu noktaya getiren ve geren AKP yardım almamakla uslanacak mı bakalım……. AKP’li yöneticilerin dostları……. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün diplomasi yürütme alışkanlığı hem kendine hem de Türkiye’ye zarar vermeye başladı. Bunun son örneği İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın Türkiye ziyareti. Amerika ile arasını bulmaya çalıştığımız Ahmedinejad Anıtkabir’i ziyaret etmemek için programını resmi ziyaretten çıkarıp,çalışma ziyareti yaptı. Bu diplomaside zaman zaman başvurulan bir yoldur,söylenecek laf yok. Ancak İran Cumhurbaşkanı Ankara’ya gelmeyi de kabul etmeyip İstanbul’a gelecek Bizim Cumhurbaşkanımız da Ahmedinejad ile görüşmek için Ankara’dan buraya gelecek. Bu kadarı fazla. Çankaya’nın internet sitesinde İran Cumhurbaşkanı’nın geleceği 14 Ağustos gününe dair bir program gözükmüyor. Ancak Cumhurbaşkanı’nın yaz çalışmaları kapsamında İstanbul’a geleceğine dair bir bilgi de yok. Yani Gül bir ya da iki gün önce İstanbul’a gelse bile bu yolculuğun neden yapılacağı şimdiden belli. Çalışma ziyareti için Amerika’ya giden heyetlerimizle Bush Beyaz Saray’da değil de New-York’ta mı buluşuyor? Ahmedinejad da Türkiye ile görüşmek istiyorsa kendi şartlarını koymayacak ve Türkiye’nin şartlarına uyacak. Uymuyorsa da Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ile görüşemeyecek. Bu adam Ermenistan’a “Soykırım Anıtı”‘na çelenk koymayı kabul edip gitti sonra programını kısa kesip geri döndü. Erivan’a giderken programına “Soykırım Anıtı’”nı yazmayı kabul eden İran Cumhurbaşkanı’nın Anıtkabir alerjisini anlayabiliyorum. Anlayamadığım biz niye bu alerjiye merhem oluyoruz. İcranın başı Başbakan Erdoğan İran Cumhurbaşkanı ile İstanbul’da görüşür ve olur biter. Ama Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı kendi ülkesinde bir başka cumhurbaşkanının ayağına gitmez. İnanmayan Dışişleri Protokol Genel Müdürlüğü’ne sorsun öğrensin… Özay Şendir 08/Habertürk

Sayfa 21 / 30« İlk...«1920212223»...Sonraki »