Güncel

transgenetik

Mart 5 2006Yorum Yok Kategori: Güncel

TRANSGENİK ÜRÜNLER AVRUPA’DA ABkomisyonu 1988 yılında genetik değişime uğramış ürünlerin kıtaya girişini yasaklamıştı.Şubat başında Dünya Ticaret Örgütü bu ürünlerin Avrupa’ya girmesine karar verdi.

2004’de Kanada ve Arjantin’in baş vurusuyla hafifletilen yasak kararı sonunda ortadan kaldırıldı.Genetik değişikliğe uğramış ürünlerin insan sağlığına zararlı olduğu tezlerini hala savunan Yunanistan gibi ülkeler de sınırları açmak zorunda. Avrupa Amerika karşısında geri adım atmış oldu. Bakalım sonuçları ne olacak? Bu konuda yazan uzmanlardan biri olan ziraat mühendisi Ahmet Nedim NAzlıcan idealist bir araştırmacı. Bu konudaki görüşlerini aşağıda derlediğim şekilde bulacaksınız. Bakalım kim haklı çıkacak? “Çevreye ve insan sağlığına getireceği riskler nedeniyle duyulan korkular ve yarattığı vicdani rahatsızlıklar kadar, insan aklının kolayca anlayamadığı bir teknolojik gelişmeyle elde edilmesiyle de oldukça soğuk ve ürpertici bir etkiye sahip olan ama sayıları da giderek artan transgenik (genetik yapısı değiştirilmiş) ürünlerin piyasaya sunulmuş olmasından büyük gurur duyan kişi ve kuruluşlar, sanki bu işi öncelikle para kazanmak için düşünmemişler de, sırf insanlığın açlığını gidermek, sağlığını korumak ve geleceğini kurtarmak gibi etkileyici bahanelerle açıklamaya çalışıp, gözlerimizi yaşartmaya(!) bayılıyorlar nedense. Oysaki, ürettikleri o tür ürünlerin geniş toplum kesimlerine saldığı şüphe ve endişeleri fark etmemek mümkün değil ! Transgenik ürünleri haklı göstermenin en kolay yolu olarak hep, dünya nüfusunun hızlı artışı nedeniyle, 20-30 yıl sonra büyük açlık problemleriyle karşılaşılacağı ileri sürülmektedir. Aslında, ünlü iktisatçı ve nüfus teorisyeni Malthus’tan bu yana, felaket senaryoları dillendirmekten hoşlananlar tarafından yüzyıllardır tekrarlanıp durmakta. “Ekim alanlarının son sınırına yaklaşıldı, her yer ekiliyor ve her türlü tarım teknikleri kullanılıyor ama yine de üretim tüketimi yakalayamıyor” deyip, yüreklere açlık korkusu salınırken, önemli tarım ülkeleri ve bölgelerinde hala sulamaya açılmamış ne büyük alanlar olduğunu niye görmezden gelirler bilinmez. Başkan Clinton döneminin ABD Tarım Bakanı Dan Glickman bile, bakanlığının ilk günlerinde güçlü bir transgenik lobisiyle karşılaştığını ve sonunda pes ettiğini itiraf edebilmektedir. Onun açıklamalarına göre; “transgenik teknolojisinin iyi olmadığını söylemek neredeyse ahlaksızlık olarak kabul edilmekteydi ve tartışılan bazı konularda açık fikirli bir görüş sunmaya çalışıldığında, insan neredeyse kendisini bir yabancı, bir hain gibi hissediyordu.”Oysa gerçek bu değildi. Örneğin; ilk transgenik uygulamalardan birisi olarak tanıtılıp, 7-8 yıllık uğraştan sonra piyasaya sunulan ve normal ürünlerden daha yüksek fiyatlarla satılan Flavr Savr domateslerinin, hiç de öyle söylendiği gibi bir üstünlük taşımadığı, normal domateslerden iki kat daha fazla taze kalma ve daha sert kabukluluk iddialarının pazarlama aşamasında fos çıktığı görülmüş. Geleneksel domates çeşitleriyle rekabet edemeyip, halkın beğenisini de kazanamayınca, pes eden firması satılmış ve bu tür domateslerin üretimleri de durdurulmuş. 1990’larda, Brezilya kestanesinden alınan bir gen, proteinini daha da zenginleştirmek üzere soya bitkisine aktarılıp soya küspesinin besleyiciliği arttırılmış olacaktı. Ancak, Brezilya kestanesinde bulunduğu bilinen bir alerjik maddenin insan gıdasına karıştığında ne olacağı araştırılıp, insan vücudunun bu maddeye tepki gösterdiği görülünce proje iptal edilmiş. Yine aynı şekilde, 2000 yılında ABD’de, yemlik bir transgenik mısır çeşidinin sindirim sırasında yavaş parçalanması nedeniyle alerji belirtileri vermesi üzerine, üretici firma tarafından piyasadan tamamen toplatılmış. 2003 yılı rakamlarıyla, endüstrileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerde toplam 68 milyon hektar alanda transgenik ürün yetiştiriciliği yapıldığı tespit edilmiştir. Bu alanların % 63’ünü tek başına ABD sağlamakta, onu % 21 ile Arjantin, % 6 oranıyla Kanada ve % 4’le Çin izlemektedir. Zaten bu 4 ülkenin toplam üretim içindeki payları da % 94 oranına ulaşmaktadır. Aç gözlü teknolojinin aceleci ve bitirim metotlarına hemen teslim olmadan, tartışarak, her yeniliği hemen alıp benimsemek yerine, doğruluğu iyice tescillendikten sonra kabullenmeye yanaşmak ve en önemlisi de; doğada her şeyin bir alternatifinin bulunacağını bilerek, hiçbir bilimsel zorlamanın kaderimiz olmadığına inanmak gerekiyor. Tıpkı, bütün yayılmışlıkları ve geçerliliklerine rağmen, örneğin; silaha, şiddete ve sigaraya karşı inatla karşı çıkanların ruhlarına sinen, haklı çıkma mutluluğunu yaşamak gibi! “ Transgenik Gıdalar sosyal bir sorun.Bu konuyu işlediği için Nevval Hanım şahsında Zaman\’ a teşekkür ederim. Daha çok üzerine gidilmesi dileğiyle.. Muharrem Çemç ( Gıda Mühendisi – İstanbul ).

Annenin İsyanı

Aralık 30 2005Yorum Yok Kategori: Güncel

merhaba kanseri ancak onunla savaşanlarla paylaşılır. benin kızımda üç yıla yakın bir süredir kansele savaşıyor, tam sona geldik yend,k derken başa dönüyoruz . bazan ümitsizliğe kaplıyorum ve yeter artık bitsin diyorum .

çünkü o küçüçük bendenin kemoterapilerle çektiği acılara dayanamıyorum , o daha çok küçük yaşaması gerek çok şeyler var daha hayatı tanımıyor daha tomurcuk ,açmamış bir gül o!!!! bunlar yazarken bile gözyaşlarıma engel olamıyorum .. biliyormusunuz artık kimseyle konuşamıyorum , çevren çok geniş , çok arkadaşım var ama artık onlarla konuşmıyorum onlar bana çokçuklarının gelecek planlarındn bahsederken benim içim yanıyor çünkü benim minik kuşum okula bile gidemiyor, kulaklarım onların konuştuklarını duymuyor yada duymak istemiyor.. size kızımdan bahsedeyim , benim mimik kuşum 2 ocakta 13 yaşına girecek , bu hastalığa 10 yaşınayken yakalandı. tanısı anaplastik larc cell lenfoma . 12 kür kemoterapiden sonra 21 gün ışın aldı ne yazık ki ışından bir ay sonra tekrarladı . tek şansımız ilik nakli . abisi tam uyumlu olduğu halde dr ler otolog yapılmasından yana . biz her şeye hazırız ama ne yazık ki çapa gibi bir üniversitede sadece 3 odalı kit ünitesi var ve sırada 2000 den fazla hasta var, bir hastanın kitten çıkması en az 2.5 ay sürüyor ve bizim lösemili çoçuklar derneğinin 7 odası var ve kapalı . bir yöneticinin hatası yüzünden tam donanımlı bu ünite iş görmüyor bu haksızlık değil mi ? neden bu ünite çapa tıp fakültesine verilmiyor ? bu haksızlık değil mi? ” Bu anne Lösemili Çocuklar Derneğine soruyor bakalım cevap verecek var mı?Balo yapmaya benzemiyor hayat. fikriye_ozan_@hotmail.com

Maraş’tan

Ağustos 25 2005Yorum Yok Kategori: Güncel

merhabalar , ben kahramanmaraş rehberlik araştırma merkezinde çalışan bir rehber öğretmenim.bizim sokak çocuklarıyla ilgili bir çalışmamız var ve onun makalesini siznle paylaşmak istedim. saygılarımla İbrahim Daşkıran. TEHLİKE DEĞİL, TEHLİKEDEYİZ!

Bazen bir park köşesinde yere çömelmiş simsiyah elleriyle ayakkabı boyarken, bazen cadde üzerinde “ Abi bir sakız al be,valla ekmek parası” sözleriyle yanımıza yaklaşırken,bazen de bir cafe önünde sevdiğimiz biriyle otururken masamıza uzatılan kırmızı bir gülle karşımıza çıkarlar. Belki onları tanımıyoruz, adlarını bile bilmiyoruz ama hepimiz onların o donuk yüzleriyle sokakta tanışıyoruz. Mendil satan, oto camı silen, ayakkabı boyayan,ATM’ lerde uyuyan, kışın o zemheri soğuğunda lastik parçaları yakarak ısınan, tiner çeken ve bunun gibi bir çok özelliği olan bu çocuklardan biz hep korktuk. Yanımıza yaklaştıkça daima onları kendimizden uzaklaştırdık. Bizler için birer tehlike teşkil ettiklerini düşünüp onları zararlı birer canlı olarak gördük. Oysaki sokağın o acımasız kanunlarıyla cebelleşen, sürekli şiddete maruz kalarak yaşam mücadelesi vermeye çalışan bu çocuklar tehlike içindeler.Yarınlarının ne olacağını bilmeden yarına kalmak için çırpınan bu çocuklar yaşamla olan mücadelelerini sokağın tüm acımasızlığına rağmen sürdürmekteler. Sosyal, ekonomik, teknolojik gelişmelerin, savaşların ya da göçlerin gerek toplum gerekse bireyler üzerinde bıraktığı etkiler doğrudan ya da dolaylı bir şekilde toplumların geleceği olan çocuklarımıza yansımaktadır.Zor şartlar altında yaşayan çocuklar toplumların gelişim sürecinde yaşadığı çarpıklıkların neticesinde ortaya çıkmış ve yeni sorunlara kapı açmıştır.Zor koşullar altında yaşayan çocuklar kategorisi içinde son yıllarda sayıları giderek artan ve toplum içinde kolayca karşılaşılabilmeleri nedeniyle dikkatleri çeken “sokak çocukları” tüm dünyada çözüm bekleyen bir sorun haline gelmiştir. Sokak çocukları gelişmekte olan ülkelerde işsizliğin,yoksulluğun,göçün ve parçalanmış ailelerin ortaya çıkardığı bir sorun; gelişmiş ülkelerde ise yabancılaşmanın kurbanları olarak görülmektedir. Sokak çocukları kendi kategorilerinde üç gruba ayrılırlar. Birinci grup sokak çocukları; aileleriyle bağlarını koparmamış, sürekli ilişki içinde olan, aile bütçesine katkıda bulunmak için sokakta çalışanlar, ikinci grup; ailesiyle arada bir görüşen ve sokakta yaşamını sürdüren çocuklar, üçüncü grup ise aileleriyle bağlarını tamamen koparmış, suça eğilimli, madde bağımlısı olmaya aday sokak çocuklarıdır. Sokakta çalışan çocukların bir kısmı kazançlarının tümünü ailelerine teslim ederken diğer bir kısmı kazancın bir bölümünü kendilerine ayırmaktadırlar. Yapılan çalışmalar çocukların zamanla ailelerine verdikleri payı azaltırken kendi paylarını arttırdıklarını, bu eğilimdeki çocukların zamanla sokağın özgürlüğünün ve kendi kendilerine yetebilirliklerinin bilincine vararak aileleriyle bağlarını yavaş yavaş koparmakta ve “sokağın çocuğu” olma potansiyelini göstermektedir. Bu acı gerçek tüm çıplaklığıyla karşımızda durmakta ve sokağı mesken edinen çocukların sayısı hızla artmaktadır. Kahramanmaraş İlimizde resmi kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre 2004 yılında 177 çocuk evinden kaçıp sokağı tercih ederken bu sayı 2005 yılı ilk altı ayında 158 olmuştur. Bu veriler konunun nasıl bir önem ve aciliyet taşıdığını sanırım yeterince gözler önüne seriyor. Çocukların sokağı mesken tutmaları ilk bakışta çeşitli nedenlere bağlanabilir. Bunlar arasında aile içi şiddet, cinsel ve fiziksel istismar, ailenin ekonomik yapısı, sevgisizlik ve ihmal sayılabilir. Bu sorunlara genel bir bakış açısı getirildiğinde ise kaynağın aileye dayandığı görülmektedir. Özellikle dayak ve cinsel istismarın yoğun olduğu aile ortamında yetişen çocuk için sokak yaşamı her türlü tehlikesine rağmen cazip bir hal almıştır. Ünlü pop sanatçımız Nazan Öncel “Demir Leblebi” albümünde bir üvey baba portresini ve bunun sonucunda sokağın hikayesini etkili bir şekilde dile getiriyor. Bazı durumlarda çocuğun kısa süreli evden kaçmaları ailelere “Artık sesimi duyun ve benimle ilgilenin” mesajını vermektedir. Bu çağrılara cevap alamayan çocuk, çözümü aileden tamamiyle uzaklaşarak aileyi cezalandırmakta bulmaktadır. Sokakta yaşamaya başlayan çocuk sokak yaşamının gereği olarak, şiddet, fiziksel veya cinsel istismara maruz kalmakta, uyuşturucu maddelerle tanışıp çeşitli suçlara itilmektedir. Ülkemizde sokaklarda yaşayan çocukların sayısı hakkında bilgi sahibi olabileceğimiz bir çalışma bulunmamaktadır. Resmi yetkililerden öğrendiğimiz kadarıyla sokakta şu sayıda çocuk yaşıyor demek neredeyse imkansız.Çünkü bu sayı sürekli değişkenlik göstermekte, her geçen gün sokağa yeni çocuklar düşmektedir. İşte tüm bu yaşanılanlar karşısında onları görmezden gelemeyiz artık. Sokağın sesine kulak vermenin zamanı geldi de geçiyor bile. Bir çok gönüllü, umut çocukları adı altında dernekler kurmakta ama maddi imkansızlıklar yüzünden çalışmalarında randuman sağlayamamaktadır. Hiçbir firma bu tür oluşumlara sponsor olmaya sıcak bakmamaktadır.Çünkü onlar her şeyi ticari kafayla düşündükleri için sokak çocuklarına yapılacak yatırımı ölü bir yatırım olarak değerlendirmektedirler. Sevgili Anneler ve Babalar, lütfen çocuklarınıza kulak verin. Onların değerini nolursunuz onları kaybedince anlamayın. Sevgi parayla satılmıyor. Onları sevginizle sarmalayın. Sokağa açılan kapıya barikatlar kurun ve yuvanızın içini yaşanılır bir hale getirin. Unutmayalım ki çocuklarımızın yeri sokaklar değil, oyun parkları ve evimizdir.Sokaklar onlar için yalnızca okula gittikleri, alışverişten dönerken geçtikleri mekanlar olarak kalmalı.Eğer yürekleriniz yeterince sevgi üretmiyorsa başarılı bir üretici değilsiniz demektir. Bu nedenle yüreğinizi sevgi ve umutla doldurun. Bu çocuklar hepimizin çocukları.Hadi hep birlikte tutalım onların elinden. Onları artık görmezden gelemeyiz! VE BU MEKTUBU DESTEKLEYEN SON HABER: Geçen yılın ilk altı ayında 76 bin 895 olan şahsa karşı işlenen suç sayısı 96 bin 978′e, 96 bin 329 olan mala karşı işlenen suç sayısı 137 bin 743′e çıktı. Buna göre ilk altı ayda meydana gelen toplam 234 bin 721 suç sayısı ile 2000 yılının yıllık suç sayısına şimdiden ulaşılmış oldu. Rapora göre rakamlar, suç işleme sayılarında bu yıl bir patlama yaşanacağına, artış trendinin bu şekilde devam etmesi halinde suç sayısının 450 bini aşacağına işaret ediyor. 2000 yılında yaklaşık 260 bin, 2001 yılında 300 bin, 2002 yılında 296 bin, 2003 yılında 322 bin, 2004 yılında 354 bin suç işlendiği dikkate alındığında, 2005 yılında kriz yıllarının iki katına yakın bir suç işleme rakamına doğru hızla ilerlendiği ortaya çıkıyor. -HIRSIZLAR HIRS YAPTI- Emniyet Genel Müdürlüğü verilerinden yararlanılarak hazırlanan rapora göre, bu yılın ilk 6 ayında en önemli artışlardan biri, yankesicilik ve kapkaç suçlarında yaşandı. Geçen yılın ilk altı ayında 7 bin 665 yankesicilik ve kapkaç olayı meydana gelmesine karşın bu yılın ilk yarısında bu rakam, kapkaçta yüzde 55.6, yankesicilikte yüzde 71 artarak 12 bin 774′e yükseldi. Rapora göre evden hırsızlık olayları da yüzde 50.6 ciddi bir artışa imza attı. 2004 yılının ilk altı ayında 16 bin 157 evden hırsızlık olayı gerçekleşirken bu yıl aynı dönemde bu sayı 24 bin 328′e yükseldi. Mala karşı işlenen suçlar kategorisinde yer alan diğer hırsızlıklarda görülen artış ise ”küçük ve Büyükbaş Hayvan Hırsızlığında yüzde 18.7, Oto hırsızlığında yüzde 25.1, İş Yerinden Hırsızlıklarda yüzde 35.7, Resmi Kurum ve Kuruluşlardan Hırsızlıklarda yüzde 39, Otodan Hırsızlıklarda yüzde 44.2” şeklinde sıralandı. Gasp ve Yağma başlığı altında yer alan ”Evden Gasp ve Yağma” olaylarında yüzde 27.5, Şahıstan Gasp ve Yağma olaylarında ise yüzde 32.9 yükselme görüldü. -YAK-KAÇ OLAYLARI DA ARTTI- Aynı dönemler karşılaştırıldığında yangınlarda yüzde 23, zorla çek senet imzalatma suçlarında yüzde 25.3, adam kaldırma olaylarında yüzde 63, dolandırıcılık suçlarında yüzde 46.7, emniyeti Suiistimal suçlarında yüzde 62, suç eşyası satın alma suçlarında yüzde 62.8, mala zarar vermek suçlarında yüzde 103 artış yaşanırken, hükümet emirlerine muhalefet suçları yüzde 22.6, bilişim suçları ise yüzde 64.3 oranında düşüş gösterdi. -DEVLETE HİZMET, CEBE ZİMMET- Devlet Aleyhine İşlenen Suçlar arasında yer alan zimmet suçlarında yüzde 40, devlet memurlarına hakaret darp ve saldırı olaylarında yüzde 34, kolluk kuvvetlerine mukavemet, hakaret, darp ve saldırı olaylarında yüzde 14.9 artış görüldü. Raporda bu yılın ilk 6 ayında geçen yılın aynı dönemine göre İntihar olaylarında yüzde 4.1 gerilemeye karşın, intihara teşebbüs fiilinin yüzde 38.4 oranında artış gördüğüne dikkat çekilirken, meskun mahalde silah ama fiilinde yüzde 9 artış yaşandığına vurgu yapıldı. -SUÇLARDA TOP 10- 2004 yılı suç ve nüfus rakamları dikkate alınarak hazırlanan suçların illere göre dağılımı listesinin başında İstanbul geliyor. İstanbul’da yüzbin nüfusa 856 suç düşüyor. İstanbul’u 854 suç sayısı ile Balıkesir, 800 suç sayısı ile Gaziantep, 751 suç sayısı ile Uşak, 749 suç sayısıyla Kayseri, 734 suç sayısıyla ile Burdur, 724 suç sayısı ile Denizli, 688 suç sayısıyla Antalya, 684 suç sayısı ile Kırklareli, 674 suç sayısıyla Ankara izliyor. Yüzbin nüfusa en az suç düşen illerin başında Muş geliyor. Muş’ta yüzbin kişi başına 94 suç düşerken bu ili sırasıyla 138 suç ile Şırnak, 140 suç ile Gümüşhane, 155 suç ile Yozgat, 168 suç ile Ordu izliyor. -BALIKESİR İLK SIRADA 2000-2004 yılları arasındaki dört yılda suçların en çok arttığı il Balıkesir. 2000 yılında 2 bin 406 suçun yaşandığı Balıkesir’de 2004 yılına gelindiğinde suç sayısı 9 bin 332′e çıkmış durumda. Buna göre son dört yılda Balıkesir’deki suç artış oranı yüzde 288. Balıkesir’i yüzde 218 artışla Erzincan, yüzde 193 artışla Denizli ve Kastamonu, yüzde 186 artışla Elazığ, yüzde 177 artışla Kırklareli, yüzde 145 artışla Edirne, yüzde 119 artışla Diyarbakır izliyor. Aynı dönemde İstanbul’da suç artış hızı yüzde 40 olarak gerçekleşirken, bu ilimiz suç oranında 31′inci sırada yer alıyor. Üç büyük ilimizden İzmir yüzde 28 artışla 40′ıncı, Başkent Ankara yüzde 24 artışla 44′üncü sırada bulunuyor. -SUÇ, MUŞ’TA TUŞ- Muş’ta suç sayıları her geçen yıl düşüyor. 2000-2004 yılları arasında Muş’ta suçlar yüzde 29 oranında düşmüş durumda. 2004 yılında 2000 yılına göre suçların düştüğü illerin ikinci sırasında Malatya geliyor. Bu dönemde suçlar Malatya’da yüzde 27 gerilemiş durumda. Bu ili yüzde 26 gerileyen suç oranıyla Osmaniye, yüzde 25 ile Bayburt, yüzde 20 ile Rize, yüzde 19 ile Tunceli, yüzde 17 ile Gümüşhane izliyor. Tokat ve Bolu’da ise dört yıldır suç oranları yerinde sayıyor. -SUÇ ALETİNDE YENİ TREND- Bu yılın ilk altı ayında işlenen suçlarda bin 320 ruhsatlı, 6 bin 105 ruhsatsız olmak üzere toplam 7 bin 425 ateşli silah, 9 bin 428 bıçak, 24 bin 213 adet çeşitli türlerde suç aleti kullanıldı. Rapora göre suçlarda her yıl meydana gelen artışa rağmen olaylarda kullanılan ruhsatlı ve ruhsatsız ateşli silah kullanımı giderek düşüyor. Buna karşın bıçak ve çeşitli türlerdeki suç aletlerinin sayısı artıyor. 2001 yılında 299 bin olan suç sayısı 2004 yılında 353 bine çıkmasına rağmen, 2001 yılında 3 bin 590 olan ruhsatlı silah sayısı 2004 yılında 2 bin 760′a düştü. Ayni dönemde ruhsatsız silah sayısında da 2004 yılı hariç düşme gözlendi. Buna karşılık 2001 yılında 15 bin 310 olan bıçak sayısı 2004 yılında 18 bin 182′ye, 21 bin 517 olan çeşitli türdeki suç aletlerinin sayısı 43 bin 128′e yükseldi. -ATO BAŞKANI AYGÜN- Rapora ilişkin değerlendirmelerde bulunan ATO Başkanı Sinan Aygün, suç perdesinin arkasındaki aktörlerin, ”hayata yenik Türkler, organize örgütler” olduğunu ifade ederken, gelen her iktidarın ”pembe tablo çizmekte ve af çıkartmakta mahir, kara tabloyu görmekte kör olduklarını” savundu. Raporun ortaya çıkardığı tablonun suç işleme sayılarında bu yıl bir patlama yaşanacağına, suç sayısının 450 bini aşacağına işaret ettiğini savunan Aygün, ”bu hızla gidersek bu yıl, geçen yıla göre suçlarda yüzde 78 artış yaşanmış olacak. Ne ihracat, ne turizm… Aflardan sonra suçlar patladı suçlar” dedi. Aygün, şunları kaydetti: ”Ekonomi 2004 yılında yüzde 9 büyüdü diyorlar. Ekonomi yüzde 9 büyüyorsa, yılın ilk altı ayındaki ekonomik suçlardaki yüzde 43′lük artışın anlamı ne? Büyüyen ekonomi böyle mi olur? Neremiz büyüyor? Ekonominin büyüdüğü yok, büyüyen suç ekonomisi. Aş, iş bulamayan insanlarımız hayata, devlete küstüler. Bu küskün Türkler, organize suç örgütlerinin eline düştüler. Suç sayılarına bir bakın. Bu yıl sonunda kriz yıllarındaki suç sayılarını bile ikiye katlayacak. Ekonomiyi değil suçları katlıyoruz. Toplum olarak değil, tek tek patlıyoruz. Türkiye ekonomisi berkemal değil ki, asayiş de berkemal olsun…Af ile yönetilen bir ülkede asayiş mi kalır? ” Ankara Ticaret Odası (ATO) tarafından hazırlanan ”Suç Raporu’na göre, bu yılın ilk 6 ayı ile geçen yılın aynı döneminde işlenen suçların çeşitleri ve artış oranları şöyle: ŞAHSA KARŞI 2005 2004 ARTIŞ İŞLENEN SUÇLAR (İLK 6 AY) (İLK 6 AY) (%) ————– ———- ———- —– ÖLDÜRME ——- KASTEN 1022 866 18.0 İHMAL VE KAZAEN 374 456 -18.0 ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS 257 194 32.5 MÜESSİR FİİL ———— KASTEN YARALAMA 14455 12701 13.8 İHMAL VE KAZAEN YARALAMA 2571 2161 19.0 DARP 23471 17594 33.4 GEN. AD. VE AİLE NİZ. İLE ŞHS. HÜR. ALH. SÇ. ——————- KIZ-KADIN ERKEK KAÇIRMA 2544 2085 22.0 ÇOCUK KAÇIRMA 207 138 50.0 REHİN ALMA 16 12 33.3 TEHDİT 5001 2732 83.1 AİLE FERTLERİNE KÖTÜ MUAMELE 4914 3312 48.4 HAKARET VE SÖVME 2097 1102 90.3 MÜSTEHCEN HAREKETLER 913 989 -7.7 IRZA GEÇMEK 644 594 8.4 IRZA TASADDİ 440 370 18.9 EVLENME VAADİYLE KIZLIK BOZMA 189 228 -17.1 FUHUŞA TEŞVİK VE KADIN TİCARETİ 904 1092 -17.2 KUMAR OYNAMAK VE OYNATMAK 872 1611 -45.9 DEVLET İRADESİ ALEYHİNE İŞLENEN SUÇLAR —————– KOLLUK KUV. HAK. MUK. DARP VE SALDIRI 3384 2945 14.9 DİĞER DEV. MEM HAK.DARP VE SALDIRI 852 636 34.0 RÜŞVET 70 89 -21.3 ZİMMET 14 10 40.0 İRTİKAP 8 18 -55.6 İHTİLAS 5 14 -64.3 DİĞER —— İNSAN TİCARETİ (TCK 201 7 b) 66 118 -44.1 6136 SKM 4901 3795 29.1 MESKUN HALDE SİLAH ATMAK 2587 2373 9.0 İNTİHARA TEŞEBBÜS 6397 4622 38.4 İNTİHAR 823 858 -4.1 TASNİF DIŞI SUÇLAR 16980 13180 28.8 —————————————————— TOPLAM 96978 76895 26.1 MALA KARŞI İŞLENEN SUÇLAR ————— HIRSIZLIK ——— EVDEN 24328 16157 50.6 İŞ YERİNDEN 21760 16034 35.7 RESMİ KURUM VE KURULUŞLARDAN 2009 1445 39.0 BANKADAN 87 53 64.2 OTODAN 18996 13174 44.2 OTO HIRSIZLIĞI 14922 11928 25.1 YAN KESİCİLİK VE KAPKAÇÇILIK 12774 7665 66.7 BÜYÜK VE KÜÇÜK BAŞ HAYVAN HIRSIZLIĞI 496 418 18.7 DİĞER 15439 10411 48.3 GASP-YAĞMA ———– ŞAHISTAN 2894 2178 32.9 EVDEN 88 69 27.5 İŞ YERİNDEN 137 155 -11.6 BANKADAN 1 2 -50.0 ADAM KALDIRMA 44 27 63.0 ZORLA ÇEK SENET İMZALATMAK/TAHSİL ETMEK 99 79 25.3 YANGIN —— 2320 1886 23.0 DİĞER SUÇLAR ————- DOLANDIRICILIK 3837 2615 46.7 EMNİYET SUİSTİMAL 2672 1649 62.0 SUÇ EŞYASI SATIN ALMAK/SATMAK/ SAKLAMAK 293 180 62.8 MALA ZARAR VERMEK (NASI IZRAR) 6838 3369 103.0 BİLİŞİM SUÇLARI 80 149 -46.3 MESKEN MAHS. ALEY SUÇLAR 1057 942 12.2 HÜKÜMET EMİRLERİNE MUHALEFET 1702 2200 -22.6 TASNİF DIŞI SUÇLAR 4870 3546 37.3 ———————————————————- GENEL TOPLAM 137743 96329 43.0 . . İllerin 2000 yılına göre toplam suç artış oranları ile suç artışında il sıralamaları şöyle: İLİN ARTIŞ HIZI SIRASI İL 2000 2004 (%) —— ——– ——– ——– ———– 1 BALIKESİR 2406 9332 287.9 2 ERZİNCAN 276 877 217.8 3 DENİZLİ 2151 6307 193.2 4 KASTAMONU 661 1934 192.6 5 ELAZIĞ 1214 3477 186.4 6 KIRKLARELİ 809 2241 177.0 7 EDİRNE 833 2041 145.0 8 DİYARBAKIR 4014 8796 119.1 9 KARAMAN 315 690 119.0 10 KİLİS 258 558 116.3 31 İSTANBUL 67.299 94.509 40.4 40 İZMİR 16.710 21.358 27.8 44 ANKARA 23.059 28.647 24.2

SENİN EKSİK PARÇAN BENDE

Nisan 8 2005Yorum Yok Kategori: Güncel

DOKTORUM VE BEN Doktoru ilk hatırladığımda kucağına yatırmış bademciklerimi alıyordu. Ben çocukken çocukların bademciksiz olmaları modaydı. Kardeşim ve ben moda yüzünden onları kaybettik. Belki bu nedenle hiçbir organımı cerraha hediye etmek hoşuma gitmez. Doktor hep bir öğretmen edasında olur ve asık suratı canımı sıkardı. Ama maun ve yekpare masasını çok severdim.

Sonra göz ve diş doktorlarıyla sık karşılaştım. Hastanede henüz yeni bilim dalı olan ortodontinin genç asistanları güler yüzlüydü. Muayenehanelerde en sık tartıştığım konu randevu konusuydu. Ben hasta olarak beş dakika geç kalsam sıramı kaybediyor ve uzun süre bekliyordum. Doktor bir saat geç gelse bana hiç bir açıklama yapmazdı. Bir kere sekretere bunun uygar bir davranış olmadığını söyledim ve kadın hayretle yüzüme bakarak: Burası Türkiye dedi! Kızımın ortodonti tedavisini yaptırdığım bir profesör kadın da aynı ilkel davranışı sürdürürken iki yıllık tedavi ücretini de peşin almıştı. Hiçbir fatura vermeden elbette. Üstelik benim tüm yıllık programımı düzenlemek isteyince parayı da bırakarak doktoru değiştirdim. Bu hiyerarşik ve despotik bakış açısı en rahatsız olduğum yön. Fakat çok sevdiğim doktorlar da oldu. Çok insancıl ve insana hizmet ettiğinin bilincinde olan. Kanser olduktan sonra hep şanslıydım ve doktorlarımla çok olumlu bir işbirliği yaptık. Her şeyi paylaştık ve konuştuk. Hatta onkologum gazeteci olduğum için bana başvuran yoksul hastalara bile bakıyor. Kulak Burun Boğaz doktorum çok harika bir insandır ve sanata çok düşkün. Benim yaptığım sivil toplum hareketlerine ve çalışmalara destek vermek için her gittiğimde projeleri konuşuruz. Diş hekimim Güneydoğu için bir projemize maddi destek verdi. Hiçbir gerçek tek yüzlü değildir. Ayrıca dünyada son gelişmeler yeni bir paradigmayı kesinleştirdi artık. Buna karşılıklı bağımlılık ilkesi deniyor. Senin eksik parçan bende demek bu. Ben kaybedersem sen de kaybedersin demek. Birlikte kazanabilirime inanmalıyız. Doktor hasta ilişkisi bu nedenle yeniden gözden geçirilmelidir. Hasta olarak ben tedavinin tarafı değil,ortağıyım. Pasif bir hasta taraf olmak istemiyorum. Bu bir proje ve bu proje de birlikte çalışacağız demek. Bugün şirketlerden siyasete yeni iş yapma kültürü bunu zorluyor. Bugün şirketler bile rakipleriyle ya evleniyor,ya işbirliği yapıyorlar. Hasta doktorun rakibi değil üstelik. İşbirliği burada hayat kurtarmakla kalmaz , bilimsel çalışmanın önünü açar diye düşünüyorum. ABD’de hasta doktor ilişkisindeki yakınlık ve işbirliği düzeyi yeni tedaviler bulmakta birinci derecede rol oynamaktadır. Aynı dili konuşabilmek için doktorların iletişim tekniklerini ve süreçlerini öğrenmeleri gerekiyor. Doktorun malzemesi insan yani kültür o nedenle toplumun kültürüne vakıf olmak zorunda. Kendi sınıf kültürü yeterli olamaz. Aynı dili konuşmadığımız için Türkiye’ de kimse kimseyi dinlememekte. Bir çok şeyi yeniden tanımlamak ve diri bir iletişim kurmak şart. İnsan odaklı yeni bir yüzyıla girdiğimizi hatırlatmak isterim. İdeolojik bakış ve önyargılar henüz gitmediler çöp tenekesine fakat işe yaramaz hale geldiler. İnsan tek başına değerli. Dikey yapılanmadan kurtulup yani daha üst konumda doktor ve daha alt konumda hasta düzeyi, yatay ilişkilere gelmeliyiz. Hatta Networks ilişkisinden söz edilmekte dünyada. Hasta,yakınları ve doktor arasında eşit bir iletişim yapılanması çözüm olacaktır. Çünkü artık tek doktor ve kurtarıcı doktor da yok! Bugün multi-disiplener dediğimiz çoklu bilimsel çalışma odaklarıyla koordineli çalışmak zorundayız. Çünkü insan karmaşık bir varlık. Sadece biyolojik varlığını tedavi etmek tedavi olmuyor. O ruhu olmayan bir cesedi tedavi etmek anlamına geliyor. İnsan ruh ve bedenden,can ya da gönül dediğimiz iç dünyadan oluşmakta. Kültürü tanımamız bu yüzden hayati bir anlam içerir. Akıl ve gönül beraberliği hem kültürümüzün özü hem de onu hayata geçirebilirsek bilgi çağına adım atmış olacağız. Kendi sentezimiz olmadan bu yüzyılda ayakta kalmamız söz konusu değil. Hasta doktor ilişkisi kültürel yapının göstergelerinden biridir. Doktor, insan hayatı kurtarması nedeniyle ,büyücü olarak başladığı binlerce yıllık geçmiş atalarının ruhundan kurtulması kolay olmadı. 1950-60’lar Batı’da doktor hasta ilişkilerinin daha demokratik,insani bir zemine oturtulması için çaba harcanan yıllardır. Hasta haklarının ilk konuşulmaya başlandığı bu yıllarda “en büyük doktor” basamağından doktorlar insani ilişki kuran doktor zeminine çekilmeye çalışılmıştır. Yasalarla, yasal uygulamalarla ve de sivil toplum çalışmalarıyla günümüze kadar sürdü. Türkiye’de doktorlar hiyerarşik düşünce yapısının ürünü bir konumlandırma içindeler. Otoriter yapıları ve hasta karşısında daha üst hiyerarşide oturan pozisyonlarıyla hasta ile ilişki kurmayan doktor modeliyle çok karşılaştım. Yıllardır en iyi denen doktorlarla bile muhatap olduğumda asla fatura vermeyen, randevuya sadık kalmayan, sizi kendi keyfine göre maniple etmeye çalışan, kişiliğinize saygı duymayan bir model izledim. Çok sevdiğim iyi doktor arkadaşlarım var, tanımadıklarım da vardır elbette. Böyle notlar maalesef Türkiye’de gerekli oluyor. Oysa toplumsal alandaki eleştiriler genel içindir ve alınganlık içermesi söz konusu olamaz. Ne yapalım ki, burası Türkiye! Gazetede Bakan Ali Çoşkun’un yeğeni Pelin hanımın haberi dikkatimi çekti. Doktorunu ve hastaneyi mahkemeye vermiş. Kapalı safra kesesi ameliyatı yüzünden enfeksiyon kaptığını iddia ediyor. Gelişmeleri kendi ağzından yayınlanan Pelin hanımın yaptığı hatalara bakalım: 1.”Doktor muayeneye bile gerek görmeden telefonda sağlık sigorta numaramı alıp beni hastaneye yatırdı.” Peki, hasta olarak neden siz buna itiraz etmediniz? Hasta olarak ameliyat öncesi konuşmak,tartışmak ve bilgi almak haklarınızı kullanmadınız? 2. “Ertesi günü ameliyat oldum”. Ameliyat gibi ciddi ve risk içeren bir eylemi bu kadar kolayca karar vermek ne kadar doğru bir davranış?Anladığım kadarıyla Bakan beyin eşini de ameliyat eden doktora aile önerdiği için büyük bir teslimiyet söz konusu. Hiçbir nedenle kendi haklarınızı unutmayın. 3.”Ameliyat öncesi hiçbir tetkik ve test uygulanmadı” diyor.Peki, bu kadar önemli bir konuda hiçbir şey sormadan,itiraz etmeden her denileni onaylayıp pat! Diye ameliyat masasına yatanın hiç mi suçu yok yani. 4.Ameliyatla ilgili hiçbir bilgi alış verişinde bulunmadan, hiç sorgu sual etmeden masaya yatan Pelin hanımın annesiyle doktor arasında geçen bir konuşma evlere şenlik; “ben çok doktorun pisliğini temizledim, şimdi başkaları da benim pisliğimi temizlesin. İsterseniz Tabipler Odasına şikayet edin” Neresinden tutacaksın! Ben de bir ünlü diş hekimini şikayet etmek istediğimde Odaların birbirini tutan meslek erbaplarından oluştuğu,asla kimsenin kimseye bir şey yapmayacağını örnekleriyle kanıtlamışlardı. Meslek odaları sivil toplum kuruşları olarak sivil toplumun, halkın hizmetinde olması gereken yapılardır. Ancak Türkiye’de daha bunun ciddi örnekleriyle karşılaşamadık. Arkadaşlık, meslektaşlık,hemşerilik hep gerçeğin önünde duvar gibi yükseliyor memleketimizde. Hata yapan doktorun vurdumduymazlığı da buna kanıt zaten. Hiçbir doktora yakışmayacak yukarıdan bir üslupla konuşma metinleri uzayıp gidiyor. Hastanın özel hayatına müdahaleden tutun hakarete kadar her şey var bu konuşmaların içinde. Ne kendine güven böyle! İyi ki, Bakan beyin yeğeni Pelin hanım,sıradan insanların halini düşünmek bile ürkütücü. Gerçi ünlü bir estetisyenin burnu düşen ve nefes alamayan hastasına dediklerini de duyduğumda ağzım açık kalmıştı. Ünlü ve çok kazanan doktorun küstah olma hakkı varmış gibi bir inanç var . Bu doktorlar güçlerini ve görevlerini suiistimal eden karakterler elbette. Hortumcular, siyasetçiler gibi kızılan bir çok katmandan farkları kalmıyor. Üstelik insan sağlığı gibi çok kutsal bir alanda “insan”a yapılanlar hepimizi yaralamalıdır. İnsan toplumun en değerli varlığı, doğanın şerefli mahlukatı . Ona saygısız olmak, hayatına kast etmek yapılabilecek en büyük günah ve suçtur. Batı’da bu yasalarla çok sıkı denetim altına alınmıştır. Yine de mesleki odalardan Amerika’da onlarca doktor,dişçi ihraç edilir etik değerlere uymadıkları için. Bizim odalardan ihraç son 40 yılda kaç kişi acaba çok merak ederim. Hasta olmanın anlamı kendini sorgusuz sualsiz doktora teslim etmek değildir. Hasta olarak bilgi edinme,seçme ve değerlendirme haklarınızı kullanın. İtiraz etmeniz gereken her şeye karşı çıkın ve gereğini sağlığınızı kaybetmeden yapın. Her şey olup bittikten sonra maddi manevi faturanız büyür. Büyücü-doktor geleneği kabilelerde kaldı. Doktor uygar dünyada uygar insana hizmet veren bir meslek erbabıdır. Yasalara bağımlıdır ve olmalıdır. Hukuk devletinin üstünde değildir. Bunu bilmeyenlere hastalar hatırlatmalıdır. Sağlıklı kalın. Bugün yeni şeyler söyleme zamanı…. NEVVAL SEVİNDİ

mektuplar

Mart 1 2005Yorum Yok Kategori: Güncel

nevval hanım yeniden yine merhaba ankaradan. maili yeniden yazmak istedim rahatsızlığınızı öğrendim.üzgünüm!!! ama benim değil sizin durumunuz önemli sizin durumunuzu bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa o da ne olursa olsun yaşamdan kopmamak,kopamazsınızda zaten.okurlarınız olarak aramızdaki sevgi köprüsünü yıkmamalısınız.çünkü biz ö köprüyü sevgi ve inançla ördük. o kadar sağlam köprümüz.nevval hanım ben o köprüden hayata yürüyorum hemen o köprünün ardında hayat bahçem oradadır umut çiçeklerim oradabüyür hayallerimde büyür bir çınar misali.şu dünya karmaşında belkide tek sığınanım. size yaşamak bazen belki olurya sıkıntılı ,zor,kimi zaman sancılı gelebilir biz okurlarınız tam ordayız.size bir Anne,bir evlat,bir dost gibi sizin için için tüm sevgilerimizle sımsıcak……. görüşmek ümidiyle okurunuz hüseyin şahin sağlıcakla kalın saygılar.. sevgiler…….. nevval hanım yazılarınızı sürekli takip ediyor ve çok başarılı buluyorum,elimden geldiğincede etrafıma sizi ve yorumlarınızı empoze etmeye çalışıyorum..birkaç gün önce bir televizyon programındaki konuşmanızı dinledim ve nevval hanıma mutlaka birşeyler yazmalıyım dedim..umarım sizinle uzun soluklu bir beraberliğimiz olur,biz okuyucularınızı yalnız bırakmayın olurmu..hoşcakal okur mektubu: ‘Aşk korkuyu kovar’ adlı yazınızın zaman gazetesinin turkuaz ekinde yayınlanmasının üzerinden epeyce bir zaman geçmesine rağmen, yazınızı kutsal bir metinmiş gibi çantamda saklar, hemen hemen karşılaştığım her insana okuturum.Çünkü o yazınızın kendi benliğini yitirmekte olan bir ulusun çocuklarına kendilerie gelmeleri için çok şeyler katacağına çok inanıyorum.Umarım sizin aşka ve aşkın yapısalcılığına inancınız halen o yazıyı yazdığınız günkü kadar hatta daha da fazladır. İnsanları aşka ve sevgiye davet eden yazılarınızın eıksilmemesi, kaleminizin kısırlaşmaması dileğiyle…Hoşçakalın mektup:Nevval hanım size Ankaradan selamlar.ben Hüseyin şahin.(26)ben şiire meraklı istekli şiir tadında her şeyi seven ve hayatında şiirsiz, şekersiz bir çay içmeye benzediğini düşünürüm. ara sıra olsada yazılarınızı takip ediyorum.tarihini bilmiyorum ama1yada 2 yıl kadar olmuştur. bir yazınızı saklamıştım.”yarının ve aşkın umudu” başlığıyla inanın o kadar zevk alaram okudum ki sanki bugün için saklıyormuşum.şu anki ruh halime ilaç gibi geldi.sizi ve eserlerinizi daha yakından tanımak isterim.içimde bir şeyler yazılara dökülmeyen gizli bir anartarla açılmayı bekleyen bir kapı misali.bir şeyler yazmak istiyorum(şiir)yaşadıklarım hayellerim kağıda dökülmüyor,dökülenler hoşuma gitmiyor.bunun için ne yapmalıyım bilmiyorum.sizin yazılarınız çok güzel ve de kaliteli .neler tavsiye edersiniz.gazete yazarlığı dışında neler yaparsınız kitaplarınız varmı?görüşmek ümidiyle hoşça sağlıcakla kalın…… mektup:Merhabalar, Yazilarinizi cok begeniyor, ilgi ile okuyorum. web sayfanizin adresini gonderirmisiniz ? luxembourg’tan saygilar selamlar umut mektup: nevval hanım ankaradan hüseyin şahin selamlar.nevval hanım rahatsızlığınızı öğrendim.üzüldüğümü söylemek isterim. ama önemli olan sizin durumunuz. rahatsızlığınızın durumunu bilmiyorum ama bildiğim bir şeyde ne olursa olsun vazgeçmemelisiniz hayattan, vazgeçemesiniz de zaten, aramızdaki sevgi köprüsünü yıkmaya hakkınızda yok ,çünkü ben o köprüden hayata yürüyorum, o köprünün hemen ardındaki gizli bahçede hayallerim yeşeriyor, umut çiçeklerimi orada büyütüyorum.benim için hayatın sırrı orada, şu dünya karmaşasında belkide tek sığınağım.Nevval hanım inanın o bahçede bir umut çiçeği soldu bu haberi alınca, ama sizin bahçemde artık daha çok umut çiçekleri var ve daha çok sevgiyle büyütüyorum onları sizin için.Nevval hanım şunu bilinki o köprü o kadar sağlamki ,inanç ve sevgiyle örülmüş, ne zaman hayat size sancılı ,çekilmez ,belkide yaşamak zor gelebilir işte o an sevgimizi yüreğinizde hissedin biz tam ordayız…………………….. (şu an bir kitabınızı almaya gidiyorum.mart ilk haftası İstanbuldayım görüşmek ümidiyle, gönülden sevgilerle ,hoşça ,sağlıcakla kalın mektup:Merhaba,ben sizi ortalam 4 yılboyunca gazeteden takip eden her hafta Turkuazdaki köşenizi kaçırmamaya çalışan Gazi Ünivesitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü son sınıf öğrencisiyim. Sizi takip ederken sizin Antropolog olduğunuzu bilmiyordum ve şöyle düşünüyordum Nevval Hanım mutlaka Şehir Planlama mezunu olmalı ve Kent Sosyolojisinde master yapmış olmalı diyordum. Çünkü ben sizi gerçekten çok fazla bir ilgi ve beğeniyle takip ettiğimden şu anda da Kent Sosyolojisinde master yapmayı çok istiyorum çünkü sizin köşe yazılarınızdan algıladığım kent kültürü, kent kimliği bana hep mesleğim için farklı düşüncelere yelken açmamı sağlamıştır. Şu sıralar sizin Kent ve Kültür isimli kitabınızı okuyorum ve inaınıki çok beğeniyorum. Bir kitap ancak bu kadar renkli bu kadar hoş anlatımlı olabilir. Benim sizden bir ricam olacak, bana göre; bizim insanlarımız kendi tarihinin, kendi kültürünün, kendi değerlerinin farkında olmayan ve dolayısıyla kimliğini bulamayan bir toplum. Toplum da yaşanan kimlik kaybı da mekana yansıyor ve kimliksiz kentlerin oluşumunu başlatıyor. Gazetede haftalık yayınlanan İletişimin ekinde birazda kentlerin sosyal boyutu irdelense, mekansal sorunlar daha bilimsel bir biçimde ortaya konulsa insanların yaşadığı kent hakkında doğru bilgileri olur diye düşünyorum. Hoşçakalın,Dilber AYGÜN slm lar sitenizde abuk mektuplar yazısı dikkatimi çekti okudum cidden gülünç durum az bilgi ve gereğinden fazla ön yargı var. aslında genel olarak baktığımız zaman tüm branşlar için aynı ön yargı yı yaparlar vede bilgi olmadan hayalperestyazıyorsunuz ciddi olalım lütfen… yazmış vatandaşın biri ya hiç bir şey diyemiyorum çünkü anlatsan anlamazlarr üstad boş konuşmayı sever halkımız hiç birşey bilmeden çok bilmiş gibi davranır ve eleştirmeyi sever ama hep te kötü eleştirir eleştirinin bile ne olduğunu bilmezler yani. anlatılacak çok şey var ama bitmez ki anlatmakla. size mesleki hayatınızda başarılarınızın devamlılığını dilerim slm ve sevgi ile Vedat harika bir site
Mesaj: öncelikle böyle güzel fikirlerinizi bizimle paylaştığınız için cok teşekürlerimi sunmak istedim.sizin gibi,duyarlı insanlar var olduğu sürece bizim yaşam hakındaki bilgilerinizi sizinle paylaşmaktan memnunluk duyacağız. saygılarımla
Gönderim Zamanı: 14-12-2006 14:42:26
Ömer yaptıklarınızı okudum ve cok beğendim harika olaylara sebep olmuşsunuz yaşım belki kücük olabilir ama sizinle abla kardeş olarak arkadaşlık yapa bilirmiyiz sizden cevap bekliyorum ablacım sizi daha yakından tanımak istiyorum ve sizden bilgiler almak istiyorum cevabınızı bekliyorum şimdiden hoşca kalın
Gönderim Zamanı: 27-12-2006 04:16:21
Zihni Nevval HanımSize iyi bir hafta sonu diliyorum.Çok uzun ve çok sağlıklı ve çok mutlu ve çok huzurlu daha yüzlerce,binlerce hafta sonlarını gönlünüzce yaşamanızı diliyorum.Neşe dolu,uzun dolu bir ömür diliyorum size.Ben sıklıdığım zamanlar,kendimi buruk,hüzünlü hissettiğimde,sizin web sayfalarınızı,internet sitenizi inceliyorum,hoşuma gidiyor.Eğer izin verirseniz,bu güzel sayfalarınızda benimde bir yazımın bulunmasından gurur duyarım efendim.Saygılarımla.Vedat Kuşaklı

edremit
Mesaj: Sevgili kardeşim seni çok takibediyordum.Bir ara kaybettim.Siteni tesadüfen buldum.Acılarını kederlerini gönülden paylaşıyorum.Yüce yaradanın bize verdiği herşeyi şeref ve gururla taşıyacağız.Sen bunu çok güzel yapıyorsun.Yaradan seni seviyor,bende seviyorum elimde olsa mutluluklar olmasada mutsuzluklarını zor günlerini seninle paylaşmak isterdim.Allaha emanet ol.En kısa zamanda medyada seni sağlıklı ve mutlu görmek istiyorum.Layıksın.İnsanların senin bilgi birikimine kültürüne fikirlerine vede dik duruşuna ihtiyacı var.Sen örnek türk kadınısın.Şimdilik hoşcakal.Sevgi ve saygılarımla…
Gönderim Zamanı: 02-06-2006 12:56:21
Merhaba Nevval hanım, Soya aracılığıyla da olsa sizinle arada bir yazışmak zevkliydi. Ancak hem gazetecilik ve kitap yazımı ve hem de kanserle ilgili koşuşturmalarınızı düşünüp, çok istememe rağmen sizi fazla rahatsız etmek istemiyordum. Yoksa ilgilendiğim konular arasında yer aldığından, toplumsal değerleri konuşmak üzere bir sosyolog ile yazışmak ve tartışmak benim açımdan çok doyurucu olurdu. Ama dediğim gibi, hassas düşünmeye ve yorgunluk verici olmamaya gayret ediyordum. Bu arada, geçenlerde Tempo veya Aktüel dergilerinden birinde siyasete gireceğinizi okumuştum sanıyorum.Bu durumu öğrenince, “eyvah! dedim, şimdi hiç yazamam artık. Bunca koşuşturmanın üstüne şimdi siyasetin daha yorucu yoğun gündemi de eklenince, benim insanlara zahmet vermeme yönlü hassasiyetim daha fazla devreye girecektir”. Bir de rahmetli babamdan miras kalan, “tanıdık birisi politikaya atıldığında ne olur ne olmaz, aklına kendisinden bir beklentimiz olabileceği düşüncesi gelmesin” diye uzak durma alışkanlığı da eklenince, ben Nevval hanıma bundan böyle hiç yazamayacağım herhalde diye düşündüm. Zaten 24 yıllık meslek hayatım boyunca, mecburen Ankara’ya gittiğimde bile resmi kurumlardan ve iş toplantıları dışında kendi bakanlığımın binalarından da uzak durduğumdan, kendi meslek grubum içinde dahi fazla tanınmazdım. Gerçi soya mücadelesi ve dergilerdeki yazılar nedeniyle şimdi durum epeyce bir değişti ama bunlar hala özel çabalarımla olan şeyler. Bu eski kafa dürüstlük anlayışı nedeniyle nasıl karşılanırım bilemiyorum ama her derdi için Ankara’ya koşan ve torpil bekleyen vatandaş tiplemesinden rahatsızlık duyduğumdan, değişmeye de pek niyetim yok sanırım. Bu kendimi özetlediğim satırlar tuhaf kaçabilir belki ama yüreğimi esir alan hassasiyeti aktarmaktan geri duramadım. Siyasete girme fikri ani mi oldu, yoksa bir süredir kendinizi alıştırıyor muydunuz? Neyse hayırlı olur inşallah! Değişik mesleklerden insanların o ortama girmeleri hep söylenir ama son dönemlerde bazı sanatçı, gazeteci ve yazar çizerin bir kaç yıllık tecrübenin ardından “keşke girmeseydim” dediğini duyunca da, bu sonuca üzülüyor insan. Galiba özgürce düşünüp, yaşayan insanlar için, birden bire bir takım sınırlamalarla çevrili parti taassubu içinde çırpınıp kalmak, olumsuz etki yapıyor olmalı. Genelde ele avuca sığmaz tipler daha fazla şikayetçi oluyor bu durumdan. Siz ne düşünüyorsunuz gelecekle ilgili? Gerçi hanımlar çoğu kez daha direçli çıkıyor ve inadına erkeklerden daha mücadeleci olabiliyorlar ama herhalde çektikleri bir çok derdi de bizlere yansıtmıyorlar. Yine de 100 yıl kadar önce, “benden sonrakilerin de benzeri sorunları yaşamaması için, benim gibi birilerinin öncü olması ve gerekirse belalarla uğraşması ve acı çekmesi gerekir” diyen ilk kadın tiyatrocumuz Afife Jale gibi öncülerin olması iyi bir şey ama 2007 yılında artık bu bakış açısının da değişmesi ve hanım olsun, değişik mesleklerden insanlar olsun, kendisini ülkesine hizmete adamış insanların kolayca bu çabaların içerisine girebilmesinin yolları açılmış olmalıydı. Dilerim, TV’lerdeki açık oturumlarda izlediğim, o kararlı ve iddialı fikir tartışmalarında bulunma tavrınızı, siyaset arenasında da sergileme şansı bulabilesiniz. Size, daha yolun başında başarılar; mutlu ve huzurlu bir çalışma ortamı diliyorum. Yine de soya ile ilgili bir isteğiniz olursa, her soya dostuna dediğim gibi beni rahatlıkla arayabilirsiniz. Bu arada size daha önce bahsetmişmiydim bilemiyorum ama soya yanında, bir de yerbademi adını verdiğim chufa bitkisiyle uğraşıyordum yıllardır. Belki İspanya’ya gitmişseniz orada bu bitkiden elde edilen Horchata adlı içeceği tatmışsınızdır. Gelecek sene inşallah bu bitkiyle ilgili ülkemizin ilk çeşidini tescil ettirip piyasaya sunmuş olacağım. Bu bitkinin de kalp rahatsızlıkları ve kansere iyi geldiğine yönelik bazı İspanyol literatür bilgileri mevcut.Siz hiç duydunuz mu bu konuyu? Bu ayki Atlas dergisinde bu bitkiyi tanıtan ve benim çalışmalarımı özetleyen bir yazı var. Zaman bulabilirseniz okumanızı isterim doğrusu. (http://www.kesfetmekicinbak.com/doga/03712/) sitesinden de okuyabilirsiniz”. Size sağlıklı günler ve başarılı çalışmalar diliyorum. Selamlar. Ahmet Nedim Sizi sosyolog bir arkadaşım aracılığıyla tanıdım.İran ve Türkiye\’yi anlattığınız bir kitabınızda yaptığınız gözlemlerinizi okudum.Ve İzmirdeki yazlık evimize gittiğimizde acaba bu yaz Nevval hanımla tanışabilir miyim? diye sordum kendime ve saf saf numaranızı 118 den araştırdım .:) Tabiki cevap alamadım…Sonta yine kitaplarınıza dönmeye karar verdim… Nevval Hanım açıkçası farklı kültürden bir kişiyle yaptığınız evlilik beni etkilemişti.Çünkü o zamanlar benim de bu tür bir durumum vardı.Bazen düşünüyorum.İçsel zenginlik arayışının bir yansımasımıydı acaba bu ?… Kitaplarınızın nerdeyse hepsini okudum.Günümüz bir çok feminist yazarın aksine siz inançlarınızla kavgalı değilsiniz.Bu yönünüzü çok beğeniyorum.Ama buna rağmen neden Simone de Beaviour \’u kaynak olarak kullandığınızı anlamıyorum.Sizin ona kaynak olmanız gerekir.:) Çalışmalarınızın hayırlara vesile olmasını diler,saygılarımı sunarım… Sizi ve anlamınızı somutlaştırma anlamında yeterli degil ilk iletim…. sizin ve bu ülkeye ve bu insanlara kattıgınız degerler duygularla kelimelerle anlatılamaz.. ben sizde sizin yazılarınızda nasıl yeniyle buluşmanın heycanı mutlulugu ve sıcaklıgını aldıysam ve kattıysam yüregime hayatıma , şunu bilin benimde size vefe borcum var..sizi koşulsus gülüşlerimle salamlıyor ve her zaman bir hayat kardeşligi sıcaklıgında yanınızdayım….siz hayatın gülüşünü taşıyan sevecen gözleriniz , onurlu yüreginiz, ve üreten beyniniz le yalnız degilsiniz.. sizi yalnız bırakamayız.. siz yalnız degilsiniz.. siz direncin şiirini hayata aktarırken, hayat sizi yalnız bırakmaz..sevgi sizi yalnız bırakmaz.. biz sizi yalnız bırakmayacagız…— Orjinal mesaj —nevval hanım merhaba… iletiniz icin teşekkürler…kitebınızı alacagım… o yazıların bir bölümümün kitablaştıgına sevindim.. ötekilerin kitab olmayısına sevivdim.. cok iyi yazılar vardı.. inşallah onlarda kitablaşır…96 askkerden gelince sizi haşmet babaoglunu bülent somay ve gündüz vassaf takip ettigim yazarlardı..bülent somay yazmıyor radikalda.. haşmetin bu dönem yazdıgı yazıları okumuyorum.. sizi şimdi gec de olsa takip ediyorum.. ezidiler ve süryanilerle ilgili yazılarınızı okudum..ben sizi cok objejtif samimi ve icten buluyorum….bende ezidiler süryanilerile ilgili yogunlaşmalarım var.. kendinize iyi bakın…umut ve direncle kalın.. İYİKİ VARSINIZ.. İYİKİ VARSINIZ HAYATIMIZDA… nevval hanım gerçektende size minnettarım.çok saolun duyarlılığınız için.( sokak çocuklarıyla ilgili makalemi paylaşmıştım) inanın sizin gibi temiz gazeticilerimiz olduğu için şanslıyız.çizginiz çok güzel umarım bu çizginiz hiç değişmez.size maraştan kucak dolusu sevgi ve selamlarımızı yolluyorum.şunu unutmayın eğer bir gün yolunuz maraşa düşerse( ki umarım düşer) burada bir eviniz olduğunu hiç unutmayın.kapımız sonuna kadar açıktır.Allah yardımcınız olsun.sizden aldığımız manevi destek sayesin de sokak çocuklarıyla ilgili olan çalışmamıza daha bir sıkı sarıloacağız buna emin olun. ibrahim daşkıran Sevgi değer Nevval Hanım, Bursa kitap fuarında Meltem Hanımla beraber vermiş olduğunuz “Aşk’ta akıl var mıdır?” başlıklı söyleşide konu bir noktada fedakarlık kelimesine gelmişti. Orada Meltem Hanım, insanların fedakarlık yapmış olmak için fedakarlık yapmamaları gerektiğini söylemişti. Lafı çok uzatmadan demek istediğime geleceğim.. İsterseniz bir kişiyi çok sevdiğiniz için kendinizden taviz vermiş olun, isterseniz aşık olduğunuz için, isteseniz merhamet duyduğunuz için vs. neticede yapılan eylemin genel adı fedakarlıktır. Fedakarlık kelimesine savaş açmanın hiç bir manası olmasa gerek. Yada türkçemize yeni bir kelime kazandırmanız gerek :) Çok sevdiğim yavrum için, çok sevdiğim canım babam için kendimden taviz veriyorsam eğer bunun adıda fedakarlıksa hiç sorun değil. Ben fedakar bir insanım ve sevgime yada yapmış olduğum fedakarlıklara karşılık beklemiyorum. Tıpkı sizi sevdiğim için bu saatte bir eposta yazmam gibi.. Fedakarlık güzel bişeydir, yeterki yapılması geren rituallere dönüşmesin ve bir görev olarak algılanmasın.. Görev olmaktan çıktığı zaman fedakarlık, menfaat ilişkisinden uzak bir yerde gerçek manasını bulmuş olacaktır. Nice epostalarda hasbihal ve istişare edebilmek duasıyla.. slm ve muhabbetle. Öznur Çolakoğlu www.oznurcolakoglu.com mektup:sevgili Nevval Hanım, Gerek internet sayfanızın gerekse zmandaki yazılarınızın sürekli takipçisiyim.Ailem Bosna Hersek kökenli ve bende Türkiye Bosna Hersek Dostluk Derneginin genel sekreteriyim.Yurt dışında tahsilini yapmış şu anda Ankarada serbest eczacılık yapan 50 yaşında bir hanımım.1983 den beri özel ilgim olan Kuzey Kafkasya ve Bosna Hersek konularında çeşitli arşivlerde araştırmalarımı sürdürürüm. Bu araştırmalarımdan yola çıkarak ve Bosna Hersek kökenli Türk vatandaşlarını bilgilendirmek amacıyla Mayıs 2005 te Babil yayınlarından “Osmanlınının Hizmetkarı Galip Ali Paşa Rızvanbegovic-Stoceic ” isimli bir kitap çıkardım.Kitabım tamamen arşiv araştırmalarının sonucudur.Kitabımı size gönderip yorumlarınızı almak isterim.Kadınlara her konuda destek veren bir hanımsınız.Desteginizi ve eleştirilerinizi ve yorumlarınızı almak isterim.Benim tahsil hayatım edebiyat ve yazım kökenli olmadı bunun için lütfen kitabımı okurken beni bu yönde değerlendirmeyiniz. Sizden ricam kitabımı hangi adresinize göndermem gerektiğini bana e-mail yolu ile bilgi verirseniz beni mutlu edersiniz. Saygı ve sevgilerimle Merhaba, Nevval. Sincandaki konferansında, yanımda eşim ve kızım; seni en dikkatli izleyen;kır saçlı gözlüklü bendim. Entellektüel islamın (özünden ayrılmadan) gelişmesi için; sen ve senin gibi aydınlara cok ihtiyaç var.Aşk’ı yazmak özgürlüktür, Aşk’ı yazamayan, hiç bir değerli şey yazamaz. “Kalplerin en latifi, en şefiki; kısm-ı sani ile tabir edilen kadın kalbidir.” “Ahirzamanda kadınlar taifesinde, hakaik-ı imaniye ziyade inkişaf edecek.” Bediüzzaman Saygıyla… Şiirlerim:siirci.com şair ara Ahmet Bektaş aslında sizi eskisi gibi yakından takip etmiyorum ki eskidende sadece tv lerde gördüğüm zaman izlerdim dinlerdim kitaplarınızı falanada almadım hiç okuyorum tabi ama daha farklı kitapları ha popüler kitapları değil onları on yıl sonra okuyacağım neyse ama sizi çok takdir ediyorum .çalışmalarınızda başarılar selamlar, ben Yurtisinda Hollanda’da okuyan 16 yasinda memleketi Aksaray olan ve bu yil gazetecilik meslegine dogru yonelen genc bir bayanim. icimde bir gazetecilik hevesi var. nedendir bilmiyorum haber pesinde kosmak arastirmak benlik is diye dusunuyorum. bu sene basliyacagim Allah izin verirse bu egitime. ama bu sene baska bir meslege’de yelkenme hakkim var, bunuda degerlendirmek istiyorum. o yuzden bana gazeteciligi anlatir bana meslek sirlarinizi ogretip beni bu meslege dogru iyice heveslendirmenizi istiyorum sizden. zaman zaman Hollanda gazetesindeki yazarlara email araciligyla ulasmaya calistim, hicbiri orali olmadi. oysa ben bu meslege iyice A$IK olmak istiyorum, umarim siz bana yardim edersiniz. gelecekte elimde diplomam oldugu vakit Turkiye’nin Meshur Arastirmaci-Gazeteci kategorisine girmeyi umit ediyorum, belki ozaman beraber calisiriz ne dersiniz? :-) )) … ………….CiGDeM VaRLi…………. Etyen, Yazilarini sikca olmasada firsat buldukca okumaya calisiyorum. Genellikle Ermenileri yukseltme olmasada, Turkleri yada Turkiye yi asagilama ana fikirin. Bunu senin Ermeni olman sebebiyle normal karsiliyorum. Ancak bunu yaparken durust olsan daha iyi olacak diye dusunuyorum. Bazi gunluk olaylarin arkasina yada entellige siginarak zehrini akitmana gerek yok saniyorum. Bazi seyleri zehir akitmadanda aciklayabilirsin, eger gercek bir entellektuel isen ve yeterince malzemen varsa. Aci olan senin gibi insanlarin benim gibi sosyal demokrat ve mosayikligin taraftari bir insani bile bastan cikarip malesef Turkcu konumuna dusuruyorsa, ben bunda senin gibi insanlarin buyuk payi oldugunu dusunuyorum. Diger bir degisle sen yada senin gibi kisiler bazi seyleri yanlis yapiyor. Uzunca bir sure once Trabzon daki Papaz beyin oldurulmesini Su Cilgin Turkler kitabiyla baglantilandirmistin ve olayi yazinda Turkleri asagilamanin bile otesine goturmustun. Gordugun gibi bu olaya ne Avrupa nede Dunya ilgi bile gostermedi. Yani olay senin dedigin gibi cikmadi. Ama sen bir firsat buldun ve zehrini akittin. Benim demek istedigim su: bunu bir Ermeni milliyetcisi olarak yap, hic problem degil, ama entellektual kiliflara girip yapma. Eger samimi olarak entellektuel isen ve bu ulkeni faydasi icin kalemini kullaniyorsan, dunyanin heryerindeki soydaslarina kedilerini orada burada acindirarak daha fazla asagilatmamalarini soylemelisin. Sen Turk kulturunu bilirsin. Ermenilerin bu yaptigini bir Turk yapamaz. Cunku Turkler senin gozunde koyludur. Dogrudurda. Ancak koylu gurur sahibidir, tabi iyi anlamda. Bir koylu Turk gozunde bu onlarin kendilerini asagilatmasi, ve ne kadar aciz ve gucsuz olduklarini gostermesidir (yurt disinda bir Turk aciz yada gucsuz gorundugu durumlari bile ortbas etmeye calisirki kendine acimasinlar. Yani senin bu koylu gordugun millet o kadar onurludur). Tabi bu Ermenilerin bilecegi is. Ama onemli olan su: cahil bati bunlara inararak bizi bos islerle ugrasmak zorunda birakiyor. Bizim bunla kaybedecek zamaniniz yok. Sizler saf Osmaliyi yillarca oyaladiniz. Son sansinizi kullandiniz, ve sutunu bile bozdugunuz hanedani kullanmadiginiz. Ama sen zaten amac bu, Ermeniler basarili oluyor diyebilirsin. Benim noktam su: eger sen samimi isen, bu ulkeyi seviyorsan, bir seyleri duzeltmeye calismak istiyorsan, gerceklerin ortaya cikmasi icin calismalisin. Soydaslarinin olayi anlamasina yardimci olmalisin. Bu isin orada burada simarik cocuk olarak cozulemeyecegini anlatmalisin. Ama tabi seninde amacin bu ulkenin ekmegini yerken bu ulkeye zaman kaybettirmekse gercek yuzunu ortaya cikar. Ama sunu bilki Ali Kemal lerin karinlari bu ulkeyi yiyemeyecek kadar kucuktur, kendileri gibi. Unutma Amerika da yasayan samimi yabancilar ne Amerikan dusmaligi yapar nede devlet buna izin verir. Turkler ne kadar temiz ve hosgoruluki, ve senin begenmedigin devletimiz ne kadar genis karinli bir devletki senin gibi insanlar her firsatta zehirlerini salgilayabiliyor, hemde vatansever oldugunu iddia eden bir gatezede. Ya bu gazeteler cok temizler, ya cok saflar, yada B planlari var. Umarim sonuncusu dogrudur. Calismalarinin bu guzel ulkeni bu temiz insanlarina fayda saglamasi dilegiyle. Nevval hanim, Cevabiniz icin tesekkur ediyorum. Size ve editore mesaji ozellikle kopye yaptim ki ilgili olan kisiler bir vatandasin bir seylerden rahatsiz oldugunu anlasinlar diye. Ben butun yazar meslektaslarinizi tanimiyorum ama bu mesaji dediginiz kisilere de gonderecegim. Yazar listesinde tek tanidigim isim sizdiniz. Bu Zaman a yazdigim ucuncu yorumdu. Ilk iki yorumuma hic bir cevap alamamamistim. Onu da ya Zaman yada STV web sayfasinda ki bir haberle ilgili olarak yazmistim. Yazinin basligi aynen soyleydi: “Baskan Roj TV ye sahip cikti”. Yazi basligi ilgimi cekti ve altini okudum. Yazinin tonu bana yine hic bir sey ifade etmemisti, yani Baskanin (Hakkari Belediye Baskani) bu TV ye sahip cikmasi iyi yada kotu anlaminda (dogal olarak, sahip cikma kotu bir imajla verilmeliydi tabi). Hal boyle olunca ben olayi Zaman gazetesi Baskanin bu yaklasimini dogru karsiliyor olarak aldim, ve bundan baska anlam cikarmakda mumkun degildi. Ve yorumumda sunu yazmistim: gazete olarak neye hizmet ettiginiz konusunda kuskularim oldugunu belirttim. Biz STV yi ve programlarini internetten yakindan takip ederiz ve bir cok programida cok begeniriz. Calismalarinizda basarilar diliyorum. Soylemek istedigim su: gercekten sizlere cok is dusuyor. Cunku ulkeyi yonetmeye gelen insanlar bizlerden birileri. Bizden daha zeki yada ufku bizden daha acik insanlar olmayabilirler. O nedenle surekli takip edilmeliler ve elestirilmeliler. Elestiri bir feedback tir ve yanlislar olmadan yanlisin onlenmesine yardimci olur. Tabi bu gazeteler kadar muhalefetinde gorevi. Oz cumle, gonul isterki ulke yonetimine talip olan insanlar, politik dusunce ve kisisel egolarini bir yana birakip, bu ulkenin kotu yonetmelerle kaybedecek zamani olmadigini anlayabilseler, cunku boyle bir luksumuz yok artik. Bu ulke 1958-1959 yillarindan beri sendeletiliyor. Cok zaman kaybettik/kaybettirildik. Bu uzun sendeleme goz onune alinirsa biz gercekten hala cok genc bir ulkeyiz, o sebeten zaman gibi bir luksumuz yok. Ama sunu gordumku bu guzel insanlarimiz artik her oyuna gelmiyor. Bunda sizlerin buyuk katkisi var. Ozellikle, Subat Sogugu dizisi insanlarimizin gozunu cok acti. Bu dizi bittikten sonra diger kanallarada (buyuk kanallar yayinlamak istemeyebilirler) ozellilkle ulke capinda yerel kanallara cuzzi ucretle satilmaliki daha genis halk kitlelerine ulasilabilsin. Vaktiniz aldigim icin affiniza siginiyorum. Iyi calismalar. Ata Ataman Merhaba
Mesaj: Ben Samsun\’dan 28 yaşında bir okurunuzum. Daha doğrusu hayranınız. Yeni Yüzyıl gazetesinde Çin gezisindeki fotoğraflarınızdan biri beni çok etkilemişti. Siteyi tesadüfen buldum, o resmi galeride göremedim. Ama hala çok güzelsiniz. Kanser olduğunuzu duyduğumda ise çok üzülmüştüm, yola devam etmenize sevindim. Kendinize iyi bakın. İyi akşamlar.
Gönderim Zamanı: 03-01-2007 16:10:25

Mesaj: demin sizinle dertleşmek için yazdım sonra sizin siteyi inceledim ne güzel bir ablaymışsınız gözlerinizin içi gülüyor bende olan bir şey size lazım olursa verebilirim böbrek göz gibi ( 2 tane olanlardan) ablam allahım korusun sizi
Gönderim Zamany: 08-02-2009 18:48:38

Doğunun Batı Karşısındaki Duruşu

Şubat 10 2005Yorum Yok Kategori: Güncel

Dediğimizde doğu nedir, batı nedir gibi eski,derin ve tartışmalı bir soruyu masaya sürmüş oluruz.Bugünün dünyasında Batı neresi?Avrupa ve Kuzey Amerika diyebiliriz.Doğu için geri kalan her yerdir dersek Batı’nın “öteki” diye gördüğü Doğu’yu tarif etmiş oluruz.Batı “öteki” gördüğü her yere din ve dille girerken tek tip davranış göstermiştir. Ancak brezilya ya da Afrika’dan farklı bir Doğu tarifi de oryantalistler için mevcuttur.

Bunun nedeni Marco Polo’nun da yıllarca gezdiği ,baharatın ve zenginliğin aktığı ilk etkileşim noktası olan Doğu’nun coğrafi olarak Asya’yı işaret etmesidir.Eski Sovyet bloku toprakları,Rusya,Çin ve İslam dünyası denilen Orta Doğu, Arap ülkeleri ve hepsinin arasındaki köprü ülke Türkiye. . 1500’lü yılların başında dünyada Avrupa prensliklerinin hemen doğusunda,Ru imp.,Osmanlı imp., Çin imp., Hint imp., Safevi İmp.;Afrika kıtasında Mali ve Songay adlı iki imp., Amerika kıtasında Atek ve Maya imp. Vardı. Sadece Almanya, Fransa ve İtalya’nın bulunduğu coğrafyada toplam prenslik sayısı 500’ü buluyordu.Bugün Avr.’da 40 ülke var. Asya’da 68, Afrika’da 55, Amerika’da 45 devlet kurulmuş durumda. Son yirmi yılda kurulan devlet sayısı 50! Bir yirmi yıl sonra bu sayının 300 olması bekleniyor. Avrupa birleşirken dünyanın geri kalanı parçalanıyor. Avrupa ve Batı ile karşılaşan Amerika, Afrika ve Asya halklarının ayrı devlet kurma azminin nereden kaynaklandığı ilginç bir soru olmalıdır. Yoksa Batılılar bizzat cetvelle mi bu devletleri çizdiler? Batı ve sömürgecilik olgusu birlikte düşünülmesi gereken iki uç. Demokrasinin beşiği Batı ayni zamanda sömürgeciliğin vatanı. Dünyanın Batısı birleşirken Doğusu neden parçalanmaktadır? Birkaç yüzyıl önce feodal prensliklerle dolu Batı Doğu’nun merkezi devletlerine çok uzak bir kültürdü. Batıda ve Doğu’da farklı iki uluslaşma, milli kimlik ve devlet oluşumu var. İki ayrı model olduğu ortada.Batı’da devlet ulusu yaratmış,Doğu’da ulus devleti yaratmıştır. Doğal bir medeniyet ve kültürel akış içinde gelişmiştir. Halkların birleşmesi medeniyet ve kültürel yolla mümkün.Dayandığı zemin geçmişte yarattığımız medeniyetler, tarih ve yaşam biçimiydi. Biz 80 yıl önce millet olmadık elbette. Doğu’da devletler etnik veya ırk temelinde kurulmaz.Sürece önderlik eden bir hakim etnik topluluk her zaman vardır. Bu topluluk diğer etnileri içinde eritir, ortak bir medeniyette birleştirir.Millet bu ortak çerçevede duygu birliği sağlar. İşte İran bir çok etnisiteden oluşur,Fars kültürü milleti yaratmıştır. Çin yine öyle ortak dil ve medeniyet çok farklı etnileri içinde barındırır. Büyük merkezi devletler ve medeniyetler o nedenle Doğu’da büyük coğrafyalara etkili olabilmişlerdir. Afrika’nın Kuzeyinde Magrip denen bölgede önce Arap İslam devletlerinin sonra Osmanlının yönetimi altında istikrarlı bir toplumsal-siyasal yapı vardı.Bu bölge kendi içinde bütünlüklü bir parçaydı.Kızıldeniz’in diğer yanında kalan Maşrık ile birleşerek Büyük Arap dünyasını oluşturuyordu. İbni Haldun’un ailesi de bu coğrafi bütünlük içinden Güney Arabistan’dan çıkıp İspanya’ya taşınabiliyordu. Sıradan bir Arap ailesi bu uçsuz bucaksız toprakları yalnızca Arapça konuşarak ve hiç yabancılık çekmeden baştanbaşa kat edebiliyordu. Ayni aile 600 yıl sonra geri döndüğünde aşina olduğu ortamla karşılaşıyordu. Asya’da Hint,Çin, İran ve Türk-Moğol toprakları uzanıyordu.200 yıl öncesine kadar da geniş merkezi iktidarlar ve büyük ulusların coğrafi yaygınlığı korunuyordu. Bugün kızılan ve tartışılan bir konu:Globalleşme Globalleşme Batı dan Doğu’ya algılandığı için kızgınlık topluyor. Oysa Yıllardır China town’lar,Hind lokantaları ve mağazaları,Türk dönerleri,bankalara ve yatırımlara akana Arap sermayesini,gece klüpleri satın alan,eğlence ve iş dünyasında at koşturan Rusları görmüyoruz. Dünün dünyası da global etkileşim içindeydi. Hem mutfaklarda Doğu ürünleri var dört bir yandan gelen,hem ipek gibi tekstil ürünleri. Osmanlı İmp. 20milyon km.kare toprak içinde binlerce etnisitenin yaşadığı global bir dünya. Savaşlar goballeşme kapsamında düşünülebilir. 13.yüzyılda da Mevlana Haçlıların ve Moğolların at koşturduğu iki ayrı yönden gelen felaketlerin yaşadığı topraklardadır:Anadolu’da “neolursan ol gel”demektedir inanlara barış için seslenmektedir. Derin bir iç dünya, felsefe ve bakış sunan Mevlana gibi bir çok İslam filozofu Batı’yı derinden etkilemiştir. Batı’da feodal yapının kırılması ve birleşme çok zor ve geç sağlanabildi.Farklı etnik kökenler devletler içinde kaynaşmadan yan yana bugüne geldiler. Örneğin Belçika, İsviçre hepinizin bildiği aynı dili bile paylaşmayan unsurlardan oluşan devletler. Birbirine düşman söylemler içeride çok yaygın. Flaman ve Valonların sevgisinden pek söz edilemez. Irkçılığın Batı’da sevilmesi tesadüf değildir.Batı katı ve gayri insani feodal yapıyı ancak burjuvaziyle kırabilmiştir. Bu insanı hiç değer olarak görmeyen,sınıfları ve aristokrasiyi sadece varolan değer olarak gören Batıda devrimler sert,acımasız oldu. Onlardan özgürlük,eşitlik,adalet talebi doğdu.Bütün dinlerin Doğu’da doğması, Orta Doğu kökenli olması bir tesadüf değildir. Batı karşısında Doğu o zaman sağlam bir devlet geleneği ve güç,otorite ile duruyordu.Batıyı küçümsüyordu zaten.Doğu’da insan merkezli,adalete inanan bir kültürel dünya vardı. Batı acımasız bir feodaliteden modernleşmeye giden yolu Rönesans’la ve Doğu ile buluşmasını rasyonalize ederek buldu. Bu derece gayri insani bir dünyası ve felsefesi olmayan Doğu ise ilerleyen yüzyıllarda gelenekle modernleşme arasında sıkıştı. Bugün ise globalleşme ticari ilişkiler ve kültürel güç ve etki alanı geliştirmeye döndü. Bugün totaliter rejimleri nedeniyle aşağılanan,barbar denilen Doğu yine de manevi ve mistik dünyanın merkezi. Batı pazarında Budizm,Tibet ve Nepal mistisizmi, yoga,meditasyon, bitkisel geleneksel tedaviler,yöntemler yer buluyor. Batı manevi liderlerini de Doğu’da arıyor.Mevlana,Budha,Dalai lama ve Kabala öğretileri moda. Çinli veya Hintli bir çok manevi lider rolü oynayan aktörler Amerika’da Avrupa’da cirit atıyor. Mevlana’nın kitapları Amerika’da best seller. Avrupa’da binlerce dernek ve elektronik siteler var hakkında. Müritleri milyonları buluyor. Batı’nın karşısında Doğu hala kültürel kimliğiyle ve geçmişte oluşturduğu medeniyetiyle duruyor. Dünden bugüne değişen ne? Değişen Doğu eskiden Batı’yı küçümserken , teknolojik devrimler ve sanayi devrimi sonrası zenginliğiyle Batı artık özenilen taraf. Büyük bir özenti,imrenme duygusu var. Bu Doğu’da aşağılık kompleksine neden oluyor. Olmuş olduğu şeyleri unutuyor ve savunmaya geçiyor. Sadece savunma yapan taraf zayıftır. Bugün Doğu Batı karşısında savunma yaptıkça suçlu bir kimlik ediniyor. Hele 11 Eylül sonrası İslam!ın saldırgan olarak tarif edilmesi savunmacı tutum ve davranışları arttırdı. Sadece İslam’la da ilişkili değil aslında . Çin de çok milliyetçi davranıyor. Batı kültürüne karşı çok kuşkucu ve uzun yıllar Coca Colayı,McDonald’s ı ülkesine sokmadı. Elbette ki,11 Eylül Batı’ya en radikal meydan okumadır. Hemen ardından en radikal tavır Afganistan’daki Budha heykellerinin bombalanması gelir. Dünyada yaşanan alfabe savaşları da bu kapsamda düşünülebilir. Batı Doğu felsefesini Rönesans döneminden sonra 2000li yıllarla yeniden keşfetmekte. 2.Rönesans kotarma talebi var. Çünkü batı’yı Batı yapan refah,para,teknoloji insanların iç dünyasını ve doğallıklarını yok etti.Doğu’nun geri kalmış, barbar denilen gelenekçi medeniyeti şimdi Batı’ya ilaç gibi geliyor.Ayrıca bunu pazarlayamayan Doğu’ya karşı Batı Doğu’nun değerlerini pazarlama konusu yapıyor. İçselleştirmeye çalışıyor. Ortaçağı Doğu felsefesiyle yenen Batı bir arada yaşamayı bilmiyor. Bu yüzden demokrasiye,insan haklarına çok ihtiyacı var. İspanya’nın öldürdüğü ve sürdüğü Yahudileri Osmanlı imparatorluğu kabul ediyor.Hıristiyanlık bu anlamda çok büyük bir Batı Doğu kavgası içermektedir. Haçlı Seferleri bunu açıklamaya yeter. Ortodoksluk bu çerçevede batı karşısında bir doğu duruşudur. Çünkü Müslümanlarla Ortodoksların bin yıllık bir arada yaşama geleneği,geçmişi var. Hindistan’ın Batı karşısında duruşu dediğimizde aklımıza Mahadmi gandhi geliyor. Güney Afrika ‘da Mandela, Çin’de Mao ve Sun yat Sen, Rusya’da Lenin,Türkiye’de Atatürk Batı karşısında bir Doğu kültürü duruşu sergilemişler. Kültürel kimliklerini ve ekonomik bağımsızlıklarını korumak istemişlerdir.Siyasi bağımsızlıklarını ulus devletle şekillendirmişledir. 14.y.y. da İbni Haldun “Mukaddime” adlı eserinde tarihsel gelişim aşamalarını ve kabileden devlete geçiş olgusunu ortaya koyar.Uygarlıkla yerleşikler birlikteliğine karşı göçebelerin ve barbarların çelişkisini ele alan kitabı tarihte çok yinelenmiş bir süreç. İbni haldun’un tarih tezi barbarların uygarlaştırıcı etkisi üstünedir. Barbarların kolektif mülkiyet ilişkileri ve kolektif davranışlarını uygar toplumlara aşılayarak onları yeniden yapılandırma süreci uluslaşmanın ana öğeleri olarak bugün karşımıza çıkmakta. Çağdaş Rusya’nın bütün düşünce tarihini tek bir olgu belirler ,yönlendirir: Rusya ile Batı arasındaki ilişki ve çelişki der Aleksandre Koyré . Geçmişi barbar bulup üzerine bir sünger çekmek isteyen batıcılara göre ;Rusya’nın kurtuluşu, batı uygarlığını eksiksiz bir şekilde benimsemekten geçiyordu. Batı Doğu’yu hep Hıristiyanlaştırmaya çalıştı. Dilini ve kültürünü misyonerlik aracılığıyla yaymak için didindi. Filipinlerin anaerkil düzenini bozarak ataerkil Hıristiyanlık yaratmak onu mutlu etti. Yani batı deforme ettiği kültürlerin bugün terörüyle de karşı karşıya. Bakın Afrika’ya, Güney Amerika’ya ya da Orta Doğu’ya. Kaplan varlığını sergilemektedir.Hep onbin yıl önceki kaplandır. İnsan birey olarak insanlığı sergilemez.O medeniyetle varlık biriktirir,hazine oluşturur. Buradan çalınırsa o hırsızlık ,yer değiştirmenin bedeli olacaktır. Antropolog Geoffrey Gorer 1937’de Bali’ ye gittiğinde buradaki insanların şimdiye kadar rastladığı dünyanın en mutlu insanları olduğunu söyler.1985’de giden başka bir İngiliz seyyah bu duyguyu paylaşmaz. Adalıların daha uygarlaştığını,ama kültürdeki uyum ve mutluluk kavramının değiştiğini söyler. Kültürel yaşamlara ve süreçlere dışarıdan müdahale mutsuzluk getirir.Bugün yerel dillerin kaybolması da sosyal yabancılaşma getirmektedir.Çeşitlilik azalmaktadır. Doğu Batı’nın karşısında hep çeşitliliğiyle,fraklı renkleri ve zengin kültürel dünyasıyla durdu. Bir arada yaşamanın felsefesini oluşturmuş inançları,dinleriyle direndi. Bir Batılı olmasına rağmen Batı karşıtı felsefe üreten Marks’ın anlatısıyla Batı karşısında bir duruş geliştirmeye çalıştı. Özetlersem: Batı’nın temel değerleri olan eşitlik,özgürlük ve bireycilik Sümerlerden beri Doğu ve Orta Doğu topraklarında , İslam felsefesinde sıkı kökleri ve benzer değerleri olan ortak değerlerimizdir. Bunlar batı buluşu değildir. Batı’nın daha acımasız ve insanı dışlayan uzun feodal dünyası ve sonraki sanayi toplumunun acımasız insan üzerinden para toplayıcılığı İnsan iç dünyasını anlamı kaybettirmiştir. Doğu modernizmi,teknolojik gelişmeleri sağlayamadı. Ancak Doğu anlamı,mistisizmi ve geleneksel değerleri korumayı daha çok başardı. O nedenle bugün Batı anlamı yine doğu’da aramaktadır. Doğu da batının bunu anlayamayacağını düşünüyor. Onu kibirli buluyor. Batı ve Doğu ortak değerlere sahiptir,yalnızca bunları hayata geçirme ve tarif etmede farklılıklar bulunuyor. Bunu da kültürel form ve yöntemler olarak algılayabiliriz.Haçlı Seferleri yapan Batı’ya karşı savunmacı bir refleks geliştiren Doğu bugün savunmayı sürdürüyor. Belki Doğu’nun Batı karşısındaki duruşunu ve açmazını en iyi Mevlana söyler: “Ruh karanlık içindeyse yolunu bulması için aklın aydınlığına ihtiyaç duyar,fakat ruh aydınlanmışsa kimse aklın kandilini aramaz.” Bugün Doğu Batı karşısında hem ruh aydınlığını sağlayan mistik ve insani değerleri, hem de aklın ışığını bir araya getirerek ,akıl ve gönül birliğini sağlama gayretindedir. Akıl ve ruh beraberliği Doğu’nun Batı’ya en büyük hediyesi olacaktır. Hepinizi sevgi ile selamlıyorum.Ruhunuz aydınlık olsun. Not:Bu konuşma Moskova’da 16-21 Ağustos’da 37.Uluslararası Dünya Şarkiyatçılar kongresinde İngilizce yapıldı.

AYÇA ŞEN YAZDI:DELİKANLI KADIN

Ocak 24 2005Yorum Yok Kategori: Güncel

‘Delikanlı’ kadın FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN Yazar, gazeteci, profesyonel konuşmacı Nevval Sevindi güçlü bir kadın. Akıcı, kolay anlaşılır ve dürüst bir dili var. Sanki satırların arasında iri kıyım bir kadın, kaşlarını çatmış, ayaklarını patır patır yere vurarak yürüyor 2005-01-08 (473 defa okundu) AYÇA ŞEN (Arşivi) Girişimci amazon: Nevval Sevindi Şu bendenizin doğum sonrası depresyonundan sonra, bir nebze de olsa kitap okuma eğilimine girdiğim bir dönem, kütüphanemde (ki çoğu şık ciltli, kilo ile alınmış ansiklopedilerden oluşuyor) bir kitap buldum. Bu kitaplık garip bir kitaplık. Yarıdan fazlası boş olmasına rağmen nasıl oluyorsa arada gaipten bir kitap türüyor. Nevval Sevindi’nin kitabı da işte böyle rastlantıyla elime geçti. Kadınların ezilmesi, toplumda yer edinmeleri, haklarını savunmalarına dair, zaman zaman kadına da sinirlenen, kadın tarafından yazıldığı belli, fakat cins ayrımı yapmayan bir kitaptı bu. Saygı ve sevgiyle erkekle kadının birlikteliğinin olabileceğine olan inancını kaybetmekten ürken bir tarafı da vardı yazarın. Kütüphanedeki kitabının adı Girişimci Amazonlar’dı. Sonradan Kent ve Kültür ve Aşk Kapıyı Her Zaman Çalar kitapları da geçti elime. Radyo programında bölümleri okunabilecek (tabii kaynak belirtilerek) akıcı, kolay anlaşılır, yormayan ve dürüst bir dili vardı yazarın. Sanki satırların arasında iri kıyım bir kadın, kaşlarını çatmış, ayaklarını patır patır yere vurarak yürüyordu. Çok hoşuma gitmişti. Ama Nevval Sevindi kimdir, ne iş yapar, nerede yaşar, hiç haberim yoktu. Önce Samanyolu TV’de program yaptığı haberiyle hayallerim yıkıldı. Şöyle; nasıl olurdu da televizyona çıkardı! Onu keşfeden bendim; fakat bana ihanet etmişti; demek ki yaptığını beğeniyordu; bu olacak iş değildi! Aklı başında biri televizyona çıkar mıydı… İkinci bomba, aktüaliteye sahip arkadaşımdan geldi; kitaplarını evde gören arkadaşım “Aaa, Nevval Sevindi mi okuyorsun; abi o Fetullahçıdır,” dedi. Nasıl olur; şimdi, hayatta ilk kez kendi keşfettiğim yazar bir de ‘bişiyci’ mi çıktı! Ama politik, dini, iktisadi bir öğe taşımıyordu kitapları? O zaman anladım ki, tanımadığınız birini sevmek için bir sürü engeli aşmanız gerekiyor. Aradan bir kaç sene geçti. Resmini dahi görmediğim yazarı meğer herkes tanıyormuş. Geçenlerde kitapçıda yeni kitabını gördüm: Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi. Kitabın parasını öderken bir yandan ‘gasteyi’ arıyordum röportaj edeyim mi diye, “Aaa, tabii güzel olur,” denildi. Röportaja karar verilen gün aynı zamanda Avrupa Birliği şeysinin, Semra Hanım’ın final gecesinin ve Şeb-i Aruz’un olduğu güne denk geliyordu. Hangi birine ait olduğumu yine bilemeden ve ömrü billah muamma kalacak bu kargaşaya hakkını vererek ihtişamlı sayılabilecek evin kapısını çaldım. Bir süre bekledikten sonra kapıyı çeyrek açıp fönlü ve açık kumral röfleli saçlarını yandan sarkıtarak kadının olgunluk çağı seksapeliyle “Gel Ayça’cığım, kusura bakma, şimdi girdim içeri, sen geç otur, hemen geliyorum” deyip bornozuyla parmak uçlarında koşa koşa içeri gitti. Nevval Sevindi İzmirli. Yaşını sorduğumda ona yaşını soran genç bir kıza verdiği nazik cevabı anlattı. “Biz kadınlar hoş bir kadın görünce hemen yaşını merak ederiz, bilirsiniz,” deyince artık genç kız olmadığımı anladı, güldü ve “Kırk yedi,” dedi. İnanamadım. Öyle kendi tarzında, güzel, rahat ve genç. Ya ben elli yaşı gözümde büyütüyorum ya da yeni-eski kuşak gerçekten genç kalıyor. Çin çaylarımızı içerken sohbet başladı… “Ben dominant bir kadınım” Yeni Yüzyıl ‘dan Zaman’a geçişiniz nasıl oldu? ‘89′da yazmaya başladım. Cumhuriyet Gazetesi’nde gazeteciliğe başladım. ‘91′de ilk kitabım çıktı. O yıllardan beri aktif olarak yazı yazıyorum. Ankara Üniversitesi’nde Antropoloji okudum. Sonra Klasik Yunanca mastır çalışması yaptım. Çok okurdum. Bütün Türk ve dünya çocuk klasiklerini ilkokulda bitirmiştim. Kendimi bildim bileli her konuda okurum. Sonra Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı’nda kıdemli konuk olarak çıkmaya başladım (gülüyor). Entelektüellerimiz ekranda konuşan kadın görünce sevmedi. Hemen kulp bulunmaya başlandı. Sonra Kanal E’de üç yıl program yaptım. Sonra Samanyolu TV’de… Yeni Yüzyıl kapanınca işsiz kaldım. İki yıl önce Şahin Alpay’la birlikte Zaman’a geçtim. Fetullahçı deniyor sizin için? Hoca Efendi’yle röportaj yaptıktan sonra hiçbir şeyi araştırmadan, tamamen önyargıyla eleştiren ve bunun şık göründüğünü düşünen kesim adımı öyle koydu. Ben sosyal bilimci olarak bu anlaşılması gereken bir fenomendir dedim. Kitabımda da yazdım. Ben çocukluğumdan beri İslami terbiyeyle büyüdüm. Hep inançlıydım. Bu beni ilgilendirir. Dinlemeden mantıksızca eleştirdiler, yargısız infazlarda bulundular. Ama eleştirilerde bulunanlar, iktidar değiştikten sonra artık bu konuda yazıyor. Ne yazıyorlar? En son Nurculukla ilgili kocaman bir yazı dizisi yaptılar ya. Bugüne kadar kimse anlamadı; ben sosyolog olarak şu an devreye giriyor ve anlayın diyorum diye emreden yazı dizisi. Benim en zor dönemde, 28 Şubat’ta söylediklerimi, şimdi benim yazdıklarımdan çalarak söylüyorlar. Fetullah Gülen’in gazetesi, televizyonu ve hatta okulları AKP’den önce de vardı ve çocuklarını Gülen’in okullarına gönderen bir çok entelektüel tanıyorum. Bu bir kargaşa değil mi? Evet, zaten komedi de burada. Sıkılmadınız mı Gülen’le anılmaktan? Bu Türk entelektüel dünyasının sıkıntısı önce. Zaten uzun zamandır bu konu gündeme gelmiyor; fazla uzatmazsak sevinirim. Meselâ yeni kitabım çıktı. Zaten kitaplarımın hiçbirinde bu tip konular yok. Benim derdim bir insanı yargısız infaz edip kötülemeye karşı çıkmaktı. Herkes işine geldiği gibi, yine kendi çevresinde prim yapmak için dinlemeden, anlamadan yargıladı. Gülen’le ilgili köşe yazım bile yok. Bu düşmanlık anlaşılır gibi değil Evli misiniz? Değilim. İlk eşimle evlenip dört sene İran’da yaşadım. Sonra ayrıldık. Tekrar evlendim. Onunla da anlaşamadık. Ben dominant bir kadınım. Erkeklerle anlaşması kolay olmuyor dominant kadınların. Çocuktan sonra meselâ, benim sevgili kurumum çöktü. Siz de yaşıyor musunuz bunu? Tabii çocuk bir sorumluluk getiriyor. Erkekler sorumluluk almayacakları kadınları tercih ediyor. ‘Feminist değilim’ Nevval Sevindi’nin Ulduz isimli bir kızı var. Bir an böyle duvar gibi kararlı biri annem olsa ne halt ederdim diye korkup ona geçenlerde önünden yürüdüğümde Memo’nun kafayı basamağa gömmesinden sonra annemin “Sana vasiyetim olsun; asla çocuğunun önünden gitme,” dediğini anlatıp çocuğundan ön planda yaşamak ile anne-kız muamması bir araya gelince neler oluyor diye sordum, “Problemler çıkmaz mı, tabii ki çok çıkıyor; ben baskın karakterli, prensipli ve kararlı bir anneyim. İster istemez çok sorun yaşadık, hele ergenlik çağında … Şimdi üniversite bitti, Amerika’da iki yıl kalmak kendine güvenini sağladı. Artık ilişkimiz çok daha iyi. Zaten Ulduz pek evden çıkmayan, kendi halinde bir çocuktu. Ama evlendiğim zamanlarda mutsuz oluyordu; çocuk anneyi paylaşmak istemiyor başkasıyla. Yaz tatillerinde babasıyla görüşüyor. İkisinin ilişkisine karışmam .” Gazetecilikten böyle ev yapacak kadar para kazanılıyor mu? Benim bir de şirketim var; yönetici danışmanlığı yapıyorum. Ayrıca Diyalog Avrasya dergisinin yayın yönetmeniyim. Kitaplarım çok okunuyor, çok baskı yapıyor. Profesyonel konuşmacıyım. Nevval Sevindi İzmir Amerikan Koleji’nde okurken 800 metre koşucusuymuş. Yine lisede disk atıyormuş; sahiden de cümleleri Alman milli kadın disk atıcıları gibi kaslı. Kenar süsü yapmak için değil, gerekli olduğu için sıra sıra diziyor kendinden emin ve güzel kelimeleri yan yana. İngilizce ve Farsça biliyor. Farsçayı İran’da öğrenmiş. Şah geldikten sonra çarşaf giyme zorunluluğu gelmiş ama zorluk çekmemiş; üzerinde ne olduğuna değil, işine gücüne bakmış. Ben olsam saatlerce aynanın karşısında ne kadar da Türkmen köylülerine benzedim deyip ona bir de feminist bir kulp bulmaya çalışırdım. Nevval Sevindi ise “Feminist değilim,” diyor. Alfa Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı Kırık Kalpli Kadınlar Ülkesi, en sevdiği ilk kitabı Aşkın Ölümcül Etkileri kitabının 2005 versiyonu. Seksenlerde yazılan bu kitabın orjinali, o dönemki feminist kitapların aksine erkeği kadını aynı kefeye koyuyor. Hamilelikte aldığım yaraların iyileşmesinde yanımdan ayrılmayan, edebî artizlikler yapmayıp bir de o halimle anlama güçlüğü yaşatmadığı ve emzirme şeridinde bile bana güç verip gülle kaldırtabilecek coşkuyu sağladığı, herhangi bir ‘ist’e hizmet ettiğini zerre kadar düşünmediğim bu güçlü kadına minnetlerimi arz ederim. Ayrıyeten altın gününe gidiyor gibi giyim kuşam tarzını bile kendisiyle tanıştıktan sonra sevmeye başladım. ‘Er meydanlarında’ inandığını savunacak bir yüreklilik gösterebilmiş; inandığını savunamayanlara da öyle sanıyorum mahalle delikanlısı gibi tespih çekmiştir. Bu röportajın İpek Yolu 1) Anadolu’nun her yerini adım adım gezmiş, hatta dünyanın her tarafını, İpek Yolu’nun bile büyük bir bölümünü deveyle geçmiş, hayatın, halkın içinde olan bir kadın. 2) Dürüst bir kadın. Anlatımı o kadar yalın ki, onu dinlerken gıpta ettiğim anda, “Dili sadeleştirebilip anlaşılır kılmak için yalanlardan temizlemek gerekir,” diye bir ses duydum içimden. 3) Uzun yıllar tiyatro oyunculuğu, prodüktörlük ve belgesel yönetmenliği yapmış. Hatta İpek Yolu projesinde ona prodüktörlük görevi verilmiş. Şimdi de bir ayağı yurtdışında. 4) Kameralarda görünmeyi ve poz vermeyi seviyor. Mesela nevvalsevindi.com diye bir de sitesi var, orada da zaten böyle saçlarını filan sallandırıp ellerini çenesine filan koymuş. Gözleri yeşil ve her dem makyajlı ve şıkmış. 5) Kendisiyle kilo sohbetimiz de oldu. Üç verdim, beş aldım muhabbetinde kemoterapiden sonra kilo aldığını çünkü göğüs kanseri geçirdiğini söyledi; üç dakikalık bir şok yaşadım. Şimdi iyiymiş ama tabii altı ayda bir kontrole gitmesi gerek. Altı yıldır bu konuda çalışmalar yapıyor ve bir kitabı var: Kanserle Yaşıyorum. 6) Girişimci Amazonlar kitabını okuduktan sonra ben de bir kitap yazmaya karar verdim: Girişimci Amazontalar. Hatta cuma sabahları Radyo N101′de, Bilge diye bir arkadaşla Amazontalar diye bir program yapıyoruz 08.01.2005 Radikal

mektup:Nevval Hanım Merhaba, Nasılsınız? Umarım Pazarınız dolu geçiyordur,iyi sonlanır. Radikal’in Cumartesi ekinde sizinle yapılan röportajı okumuştum. Şimdi tekrar okurken bu mesajı yazmak geldi aklıma, ve ertelemeyeceğim: Üslûp. Nedense yanıltmıyor. Tarzlarımızın rengine bandıktan sonra çıkan şu kelimelerin içinde duran, gerçekten dinleyene sahibinin adeta genetik şifresini, ona verilen dünyasına ne yaptığını, iradesiyle yapmakta olduğunu, sızan güzel kokulardan veya (ters taraflarda bir yerde gezinme durumlarında) sanayi atıklarından anlayabiliyoruz. Bunu, ve Yazı’nın ne demek olduğunu.., konuştuklarına ve yazıverdiklerine dikkak etmeyenler (ettiğini zanneden isimsiz mektup/ e-posta sahipleri dahil) bilmese de, anlatıyor işte insanı, telaffuz ettikleri.. “Dili sadeleştirip anlaşılır kılmak için yalanlardan temizlemek gerekir” diye bir ses duydum içimden, şeklinde yazmış Ayça Şen. Yan etkilerinizin böyle olmasının bir anlamı var. Yazdıklarınız yoluyla sizden çok şey öğrenen birisi olarak teşekkür ederim. Bütün bir sayfa boyunca ‘hadi ya?’ dediğim, beni çok şaşırtan tek şey: kırk yedi, oldu. 4′ün 3 olduğunu sanıyordum. İşin sayılarla filan alâkası olmadığına harika bir örnek. Gönlünüze göre aynı ince ayar iyi günler, ve süprizlerinin lehinize olacağı verimli bir yıl dilerim. Saygı ve sevgilerimle,

abuk mektuplar

Aralık 8 2004Yorum Yok Kategori: Güncel

Bana gelen çok ilginç mektupları yayınlamaya karar verdim. ne kadar kafası karışık, ne kadar az bilgi çok önyargı, ne kadar “zihni sinir” projesi halinde düşünce tarzı var memlekette net bir biçimde görünüyor. Kaba saba ve egosu kaf dağında insanları okumak hepimize eğitim konusunda da bir fikir verecektir.Siz de fikirleriniz yazıp gönderin. Mektup:1:İyi günler nevval hanım.Yazılarınızı bazan okuyorum bence çok hayalperest yazıyorsunuz.biraz ciddi olalım lütfen bu bir gazete.YİNEDE İYİ YAZIYORSUNUZ.ALLAH YARDIMCINIZ OLSUN. (Bu mektuptaki nefrete sahip insandan ne olur siz karar verin) MOLLA MÜMTAZ EFENDİ, BİZ TEHLİKENİN FARKINDAYIZ DA ACABA SEN FARKINDAMISIN ? İÇİ ÖRÜMCEK DOLU KAFAN HERGÜN DIŞARIYA İRİN SAÇIYOR ,FARKINDAMISIN?GİT TEDAVİ OLDA O İRİNLER PİS PİS DIŞARIYA SAÇILMASIN !ETRAFA MİKROP YAYMA ! BEN BİR SSK EMEKLİSİYİM,535 YTL MAAŞ ALIYORUM.(HERHANGİ BİR FETULLAH CEMAATİNDEN YAN GELİRİM YOK,ZATEN 5 MİLYARDA VERSELER REDDERİM), VATANSEVERİM,ÜLKEMİN SÜRATLA BİR MOLLA CUMHURİYETİNE DOĞRU YÖNLENDİRİLMEK İSTENDİĞİNE ETRAFIMI GÖREREK ŞAHİT OLUYORUM, EN BAŞTAKİ ŞAHSIN BİZZAT TETİKÇİBAŞISI NIN SÖYLEMİ VE İDDİASI DA ZATEN TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ BİR İSLAM CUMHURİYETİNE DÖNÜŞTÜRMEK DEĞİLMİ? BU KONUDA HAZIRLADIĞI ÜNİVERSİTE TEZİ YOKMU? TEHLİKENİN FARKINDA DEĞİLSEN YA KENDİNİ TÜRK HİSSETMİYORSUN YADA GİT KAFANI BİR DUVARA VUR ,BELKİ AKLIN YERİNE GERİ GELİR ! Deniz [markallen79@hotmail.com] Kime: Saadet Nevval Sevindi Abuklukta değil sadece nefret taşımada uzmanı bi mektup.Elbette İzmirli değildir ,bu iş doğmakla olmuyor: Neval Sevindi sen kentini güzel izmirimizi sevebilirsin ama izmirli emin ol ki seni zerre kadar sevmiyor. Senin gibi pis fetullahçılardan nefret ediyor! Keşke seni yolda gezerken görseydim!!Bu şehir canım izmir şuanda Türkiyenin yüzakıdır.Yolda gördüğün başı açık her gençkızın,evli hanımın,yaşlı teyzenin alnından öpmen gerekir!Onlar bu islamlaştırılmak istenen vatanda onurlu ve namuslu birer abidedir tek tek.Ama sende bunu anlayacak ne kafa nede yürek var.Sen ve ekürin varsa yoksa Türban,imamhatip,kuran kursu vs konusunu kaşımaktan ve provake etmekten başka birşey yaptığınız varmı bu vatan için? Sen kendini pis fetullahçıların kucağına atmışsın!!Kalemini onlara satmışsın! Senin nostaljiden başka izmirlilikle bir alakan yok,.Kendini o kadar çok islamı kesime odaklamışsınki beceriksiz ve dört senedir memlekete bir çivi çakamayan Tayyibi bile köşende tenkit edemiyorsun! ettirmiyorlar sana! yanlız sen değil tüm fetullah basını aynı. İzmirli oylarıyla zaten sizden nefret ettiğini göstermiyormu? Sen izmiri sevebilirsin ama İnanki İzmirli senden nefret ediyor! (Nasıl kaba ve terbiyesiz olunur dersi!) tekrar merhaba. dün değerli eşim benim adıma zat-ı alinize cevap yazmışlar. Ona cevap yazmayarak kabalığınızı göstermiş oldunuz. Fakat ben ne var ne yok diye sitenize girdim ve gezindim az biraz. İşin ilginç yanı DW’da veya GodTv’de izlediğim modern yalnızların benzeri ilgi bekleyen bir ‘yazar’ı (?) sitenin her yanında görmemdi. Sessiz sedasız bir evlilik yaptığınızı duydum. Evliliğin size yaradığını ve sizi doyurduğunu sanıyordum ama sanırım hala zihninizin bir tarafı boşlukta. Neyse konumuz bu değil. Siz de değilsiniz. Bence moderniteyi, 18. yüzyıl Aydınlamasını ve Türk Cumhuriyet rejiminin kuruluşunu tekrar tekrar yeniden okuyun ve bu tarihsel karelerle hermeneutik bir diyaloga geçmeyi deneyin. Anlamın şimdiki zamandaki özel tarihselliğinden kendinizi azıcık kurtararak olayları, olguları ve hayatı kavramlarla okumaya çalışın. Özel olarak Prof. Dr. Tahsin Görgün ve Prof. Dr. İsmail Kara’yı, ‘Dinle Modernleşme Arasında’ (Dergah yayınları) ve ‘İlahi Sözün Gücü’ (gelenek yayınları) okumanızı tavsiye diyorum. Giriş için çok yerinde iki kaynak. Başta anlamakta zorlanabilirsiniz ama gitgide anlmaya başlarsınız. Saygılarımla, muhammedozdemir_25@mynet.com mektup:bir ara fettullah hocayla canciğerdin dün de arusi şeyhlerinden bahsediyordun. bugün de fransa ile ilgili yorumlar yapıyon kuzum bu ne ya. altı şişhane üstü kebap putperestlerin bile inanci vardı senin o da yok .diyon ki hollanda ve fransa türkiye lafini duyunca ürperiyormuş. adamlar haklı. bizim insanlarımız sokak ortasında karısını, kızını vuruyor. başını açtığı için ve ya namus için. yabancılar korkmasın da ne yapsın sonra avrupa 1960 ların türkiyesini belki alabilir. ama şu an ki türkiye arap mı acem mi kuzey afrika ülkesimi belli değil. zaten avrupalı bazı yetkilililer de şunu söylüyor: türkiyeyi alacağımıza tunusu alalım. onlar en azından insanın başıyla kıçıyla uğraşmıyorlar. oysa bizim hükümetin tek derdi baş ve kıçı örtmek siz de örtünseniz de manevi destek olsanız mehmettas2004@mynet.com abdullah` E-Posta: canadian85@mynet,.com Konu: devami Mesaj: siz cok detayli birine benziyorsunuz amma bu diyalog sunumunun derinlerine hic inmiyorsunuz goruyorsunuz ki bu gune kadar evliyalarin alimlerin hatta peygamberlerin bile yapmadigi bi seyi yapan var o mu iyi biliyo siz ce bu soruya cevap vermeseniz iyi olur cunku duzgun dusunemiyorsunuz ankladigim kadariylaben sizden herhangi bi cevap almaktan memnun olurum eger sizin icin uygunsa bu konuyu detaylariyla gorusebilriz hatta o yuzlerce kitap okumus adam bile gelse ben gibi az bilgili biri onu yere atar aslýna bakýlýrsa uzun zamandýr size yazmak istediðim halde bir türlü toparlayamadýðým düþünce ufkum ve zamanýn süratle akýþýna benimde kendimi süratle kaptýrmam gibi belki de önemli gibi görünen ama aslýnda ve hakikatte pekte önem arzetmeyen bazý gerekçelerden dolayý yazma temayülümün önünde bir set oluþtu. neden size?neden baþkasýna deðilde size yazmak istedim.?bununda bir gerekçesi belkide yok ama belkide var.biliyorum kafamýn karýþýlýðýna hükmetmek için gerekli bütün yazý dizinini elinize verdiðimi ve benim biraz problem yaþadýðýmý düþündürecek bazý olaylar girdabýnýn içine düþtüðümü düþüneceksiniz.ama öyle deðil.bundan emin olabilirsiniz.hatta banim size olan saygýmýn ve sevgimin bir ifadesi olarak kabul edin bu ele ayaða dolanmýþ cümlelerimi.çünkü bildiðimden beri varlýðýnýzý bir kez olsun size ulaþma eðiliminin içinde olduðumu biliyorum.bunu gerçekleþtirmek mümkün olmasada belki böylelikle bir nebze olsun sizi tanýmadan ve daha önemlisi sizin beni tanýmadan konuþabiceðimiz bir atmosfer oluþturabileceðimiz ihtimalinin kuvvetle muhtemel olmasýdýr.uzayan zamanýn ardýndan ve aksine yaþadýðýmýz hayatýn kýsa oluþuna sýðdýrabileceðimiz bir çok hayal ve hatýranýn sýcaklýðý-soðukluðu’na raðmen bir dünya kurabildiðimiz ölçüde deðer kazanabileceðimizi bildiðimiz yada düþündüðümüz bir heyulayla hayatýn þahikalarýnda kendimize bir yer edinme kaygýsýnýn zýddýna sukuneti kendime daha sýcak hissederek alemimde bir pencerenizi açarak en azýndan teneffüs ettiðiniz alemin havasýndan bir nebze olsun tarafýma iltihakine vesile olabilirseniz kendimi mutluluk ülkesinin prensi kabul edecek kadar çýlgýn görmesemde yakýnýna geleceðimden emin olabilrsiniz.çünkü kiþi kýymeti nisbetinde deðer arz eder.ve sizde deðerinizi içinde bulunduðunuz kýymet nisbetinde yansýtabildiðinize göre ve yansýtabildiðiniz ölçüde gönüllere bir taht kurma, dillere pelesenk olma ve herdaim hatýranýzýn izlerini bulunmadýðýnýz yerlere dahi götürme bahtiyarlýðýný yaþayýp duracaksýnýz. biliyorum ki……..çoðu þeyler nafile……..ulaþmak isteyipte ulaþamadýðýmýz,dokunmak isteyipte dokunamadýðýmýz nice þeyler var……….belki de siz onlardan birisiniz………yada ben ulaþamayacaðým bir heyulanýn peþindeyim. neyse …………………önemli olan düþüncelerimde aslýnda çokça yer aldýðý halde sadece bir kesitini sunduðum bu yazýyýda yazýyor olma cesaretimi bile alkýþlayabilirim.evet nasýl olsa tek kiþlik dünya sahnemde beni alkýþlayan olmayacak…………ve ben gönül rahatlýðýyla kendi yazýmý yazabilrim.vede sonlandýrabilirim……… aslýna bakýlýrsa daha yazýlacak çok þey vardý ama kesmem gerektiðine karar verdim.sadece üç sualýn cevabýný zatý þahanelerinizden istirham ediyorum. -hakikat nedir? -doðru nedir? -insan nedir? mektup:merhaba yazdığınız yazılara farklı bir şekilde bakan ve yorum göndediğim için umarım kızmıyorsunuz sayın sevin hanım bır cok ciddi mesele dururken neden bu tür yazılar yazıyorsunuz anlamış değilim ,gazetenin size verdiği bu fırsatı neden yanlış kunlanıyorsunuz yada neden daha vahim olayların özerine gidmiyorsunuz acab bu günkü yazınızı okuyan kaç kişi -aa avrupa duraklama surecine giriyor avrupa sarsılmaya başlamıştır, kanatine varmıştır! yada avrupa bizi avrupa birliğine almatıkları için avrupa gelecek kuşakları şimdiki siyasetcileri eleştirecekmi aslında bu tür yazılar inanıyorumki kimsenin dikatini bile cekmez eğer bana soracak olursanız bende size derimki eğer korkmuyorsanız artık kabuğunuzdan çıkın daha söz gediren ve yankısı cok yuksek olan yazılar yazmanızı isterim örnek olarak size iki gazeteciyi tavsiye edebilir biri İBRAHİM KARAGÜL DİĞERİDE SAMİ HOCAOĞLU haa bunların yazılarını yeterli buluyormuyum hayır ama yinede en çok beğendğim gazetecilerden bir kacı sözün sözü bu kadar zulumun olduğu bu dünyada ya mazlumların yazan eli haykıran çığlığı olursunuz ya da hiç bir seyi umursamadan bu haftada bu gazeteye bir yazı gönderelimde paramızı alalım onlara karsı ayıp olmasın diyenlerdenmisin karar senin yinede bizden söylemi unutma yeryuzunde dua edip bir kurdarıçı isteyen muhakakki bir mazlum vardır onun sesi olmak senin elinde safını belirle SEN KİMLERDENSİN said1884@mynet.com yazılarını okuyorum anlatım yönünüzü begen miyorum çok amatörce .kızacaksınız fakat begenmek öznel birşey.En son okudugunuz kitabın ismi ögrene bilir miyim belki sizi etkilemiştir. Tarih: 2006-06-17 Abdullah Dag mektup2:Çok değerli görüşlerinizin hocalığını kimin yaptığını çok merak etmekteyim. Sizin gibi değerli gazetecilerin yıkıcı faaliyette bulunup CIA gibi gizli servislerle bağlantısı olabileceğini hiç ihtimal vermiyorum.iyi çalışmalar… Ahmet Avcı To: Subject: YAZIK SÝZE HEP DE ÇOK Date: Fri, 27 Mar 2009 23:57:51 +0200 (EET) Reha muhtarın programını esefle izledim ve Fethullah GÜLEN ve ZAMAN gazetesi hakkında söylediklerinizi size hiç yakıştıramadım.YAZIKLAR OLSUN …Bu zamana kadar sizi hep destekledik sizin haberiniz yok ama herkeze sizin vefalı olduğunuzu ii biri olduğunuzu anlattım ama nafileymiş…Keşke daha isabetli olsanız doğruları söylesenizz olmaz mı…Yazıklar olsuuun Ne deyim…. ALLAHINDAN BUL NEVVAL:… LİMAN KIRINTILARI Bahamalı martılar beni çağırdı bir ikinci bahar gecesi. Yalan söyledim yırtık blucinli tayfalara Seni sevmediğimi söyledim. Oysa rıhtımlar en şarkılı dalgalarla yıkanıyordu Midye kabuklarında sakladım gözyaşlarımı; Hastaydım kırık kötümser bir öksürük yapışmıştı boğazıma Seni unutmak gerekiyordu… Bahamalı martılar beni çağırdı bir ikinci bahar gecesi. İskele fenerlerinin altında oturup seni bekledim sevgilim Ellerim ıslaktı, gözlerim ıslaktı. Gelip caydırabilirdin beni gitmekten Oturup sigara içer, anlaşabilirdik… Sana tapacağım yalan değildi benim olursan Seni seviyordum, seni istiyordum… Bahamalı martılar beni çağırdı bir ikinci bahar gecesi. Filler gibi içtim liman meyhanelerinde; seni unutmak için içtim… Senin sokağında geceler yıldızsızdı senin sokağında gece yağmur yağıyordu Ben zayıftım, çabuk ıslanıyordum Bana sevmek yaramıyordu, ben sevilemiyordum… Bahamalı martılar beni çağırdı bir ikinci bahar gecesi. Sana bırakacağım bu kentin üç semtinde üç damla gözyaşı döktüm Birincisi seni ilk gördüğüm yerdi ikincisi seni ilk öptüğüm yerdi Üçüncüsü… söylemeye dilim varmıyor, üçüncüsü bana git dediğin yerdi İşte bu mısraları orda karalıyorum; işte demir aldı şilebimiz Gidiyor, gidiyor, gidiyorum…

bir deabuklugu tavan yapan mektuplar var.Paranoya dahil tum hastaliklardan muzdarip> Benim adim gecmeden kelam edemeyen bu zavallilar bana yazma cesareti gosteremez ancak boyle sagda solda havlayarak “soz’u kirletirler. Sayin Emin Sirin: Fetullah efendi tarikatinin vitrinde iyi durur, bizi iyi saklar (Iran ajani Nevval Sevindi orneginde oldugu gibi) amaci ile goz onunde bulundurulan Ekrem Duman’li isimli sahsa fazlaca kiymet verip epey zaman harcamissiniz. Degerli vaktinizi bu tip kisilere uzun mektuplar yazip onlari onemli biriymis havasina sokmamaniz icin ekteki bilgileri gonderiyorum. Bu tipe daha once Vatan gazetesi yazari Mustafa Mutlu’nun sordugu sorulari bir defa daha sormanizi istiyorum. Bu tur tiplerin en buyuk ozelligi bir konuda aciklari yakalandimi aldiklari talimat geregi isi lagara lugaraya getirip kivirtmak, meseleyi “uykuya yatirmak”, takiyye vesarie yapmak (Fehmi Koru bunu en iyi yapanlardandir), ve Cuneyt Ulsever orneginde oldugu gibi kafalarina dank diye ne olduklarini vurursaniz isin icinden hakaret ederek cikmaya calismaktir. Nurettin Veren gibi ordukleri corabin ipine un sererseniz mafya usulu tehdit’e kadar isi vardirirlar. Bu yakisikli arakadas isi lagara lugara seviyesinde idare edecek ve ipliginin pazara cikmasini pek istemeyecektir. Vitrin bozulmasin, aman satislar, abone kazlar kacmasin… O nedenle kisa ve oz , Mustafa Mutlu’nun sorularini bir sorun bakalim hangi kocek havasini koyup kivirtacak bir gorelim. kendini herkesin üstünde gören cahil ve maço erkek ideolojisinden kaba bir ses: ya bu kadýn ilk önce baþýný örtsün sonra bana birþeyler anlatmaya baþlasýn. böyleleri çok piyasada. anlamýyorum bunlarý. ilk önce amel etsinler sonra aþktan meþkten bahsetsinler. aþka gelene kadar, mevlana hzlerine gelene kadar imamý azamlar var. onlarý hele bir talim etsinler. sinir oluyorum bu entel geçinen taifeye. nasýl müslüman bunlar. niyet sorgulamasý yapmýyorum. ama bu yol yanlýþ. dininin hükümlerini öðrenmeden, uygulamadan bana ne anlatabilir ya da ne kadar faydalý ve etkili olabilirler.kusura bakmasýn o kadýn, bizde aydýnlanma rasulullahla s.a.v. baþladý. nedemek bu ya. mevlana geldi aydýnlandýk “batýlý manada” bunu mu kastediyor. yok hümanist aydýnlýkmýþ filan. ne bu? böyleleri kör cahil iki kitap okuyup baþýmýza muhabbet tellalý kesiliyor. sorun o kadýna iki hadis iki ayet biliyor mu? “..Tam o sýrada Mevlana geldi: “Evet” dedi. “Ýmanýn sýrrý buradadýr. Haktan, vefasýzlýktan korkan Hýristiyan da olsa imanlýdýr. Býrakýn adamý 50 yýl kime hizmet etmiþse yine ona etsin. Ne farký var?”..” bununla neyi anlatmaya çalýþýyorsun be kadýn. güya hoþgörü ve diyalog saplantýlý insan.. ama suç bu zavallýnýn deðil ki. onun gazetede yazmasýna müsade edenlerin. “Bugün içi boþalan entelektüel yapýmýz «þeb-i arus» ile vuslata ererse yeni bir sentezin düðün gecesi de yakýndýr demek.” demiþ o kadýn. zaten entel dantel diye diye bu hale getirdiniz bizi ve kendinizi. sen ilk önce dinini adam akýllý yaþa sonra bize o “entellektüel” birikiminden “terennümler” sunarsýn. entel takýlacam diye ne dediðimizi bir kendimiz anlar hale geldik. nerde sade, az ve öz konuþmak. nerde rasulün s.a.v. sünneti? diyalog hastasý o taifeye sesleniyorum. mevlanayý kullanarak bu þekilde bugüne kadar kaç insaný müslüman ettiniz. hiç. edemezsiniz de bu iþ böyle olmaz olmamýþtýr da. sen ey kadýn baþýný örtsen emin ol daha çok insana faydan dokunur. sade ve kaba bir dil kullandým çünkü siz bundan anlarsýnýz. daha yazardým ama yeter bu kadar. amaç hasýl oldu sanýrým. dsfg fvbn okudunuz Bunu son yüz yýllarda türedi sapýklarýn kitaplarýndan baþka > nerde gördünüz de bu fikri savunuyorsunuz. > > > Ömer Emrah Değişmemekle övünen,okuduğunu anlamayan okur örneği:Yeni Yuzyil`da yazdiginiz dönemden beri sizi okumuyor, okuyamiyordum.. O dönem yazilarinizin tutkunuydum! YY kapandiktan sonra bi daha sizi okumadim! Taa ki, sizi merak edip az önce internette adinizi arastirip web sitenizi görene dek! Sitenizde söyle turladiktan sonra Neo-milliyetçilik baslikli yaziniza göz attim; ama inanin o eski tadi alamadim! Cok degismis kaleminiz.. Ve benim begeni anlayisim da muhtemelen! Lakin, Turk, Turkiye ve Turkiyeli olma kavrami hakkinda ki dusunceleriniz sizi benden bi daha uzaklastirdi! (Belki umrunuzda olmayacak, fakat bunu vurgulamak icin size yazma geregi hissettim) Ve sunu da belirtmek istiyorum; Ben Turkiye Cumhiriyeti`nde yasayan, Turk olmayan milyonlarca `Turkiyeli`den biriyim. Inanin kendime baska tanim bulamiyorum! Cunku Turk irkindan gelmiyorum ve ana dilim Turkce degil; amma velakin Turkiye`yi cok seviyorum! Bu ulke sinirlari icersinde sadece tek bir irkin, milletin “Ust Kimlik” olarak adlandirilmasina hem sasiyor, hem de uzuluyorum; bu beni mutsuz ediyor! Inanin bunu yillardir dusunuyordum ve simdi bu “Turkiyeli” tanimi gundemde ve insanlar buna cephe almis durumda! Cok uzgunum, sizi artik anlayamamaktan, Turkiyem`de bir yabanci olarak anilmaktan muthis muzdaribim! Hele bir kesimin bunu kullanip, uzerine körukle gitmesi ve “Turkiye`yi bunlar böluyor!.. Hainler ve Böluculer Turkiyeli`dir!” gibi bir hava yaratilmak istenmesi uzuntumu ikiye, dörde, ona, bine katliyor! Sizin gibi gercekci bir yazarin bu olaya daha objektif yaklasmasini ve bakmasini beklerdim; yanilmisim! Kaleminiz gibi, klavyaniz ve klavyenizin tuslarina dokunan parmaklariniz da degismiz sanirim. Gecmis bayraminizi kutluyor, esenlikler diliyorum; kolay gelsin! “S.SENOCAK” mektup: nevval abla ben19mayıs üniv 3.snf öğrencisiyim yazılarınızı zamandan takip ediyorum ve size bir fikir danişmak istiyorum benim 5-6 yıldır bir roman yazma fikrim var ve sizden yardım istiyorum nasıl bir roman yzacağıma gelince dini içerikli ama bu içerik günümüz islami roman yazarlarınınkinden çok farklı olacak yani belki abarttığımı düşüneceksiniz ama victor hugo nun sefilleri kadar dünyada ses getirecek için de özellikle tasavvufi felsefe yani nasıl desem yunustan sefillerden mevlanadan simyacıdan bişeler olacak kurgsu ve dili de aynı derecede etkili olacak önceden şiir deneme öykü ve de makale yazmışlığım var (kendi çapımda tabi) ve hiç roman yazmadım zor olduğunun farkındayım yardım istiyorum lütfen geciktirmeyin iyi çalışmalar şimdiden teşekkürler… nevval abla teşekkür ediyorum uzatmadan net söylemişsin ama şok olmadım desem de yalan olur demek tek başıma bu işin üstesinden gelmem şart eğer gerçekten öle ise (ki ben bana birilerinin de yardım edebileceği kanısındaydım) tüm inancımı yitirdim desem galiba yalan olmaz ;yalan olmaz çünkü,gerçekten fikirlerine(hepsine katılmamakla birlikte)çok değer verdiğim bi yazarsınız ve sizin gibi bir yazar ve düşün insanı tek başıma yazmamın şart olduğunu söylüyorsa işim gerçekten zor ama yine de fikirlerine değer verdiğim diğer yazar abi ve ablalarıma danışmak istiyorum umarım başarırım nevval abla belki de onca işinin arasında beni kaale alarak meilime cevap vermene inan çok sevindim(üzücü haber verseniz de) (: kalın sağlıcakla ellerinizden öpüyor ebedi mutluluklar diliyorum ve son olarak mevlana’m dan bir vecize ile bitiriyorum:DEĞER VERDİĞİN ŞEY KADAR DEĞERLİSİN. NOT: danışmak istediğim farklı konular da da görüşünüze başvurabilir mektup:Hocam saygılarımla yazilarınızı zaman gaz. takip etmeye çalışıyorum geçen hafta vereceğiniz kadınlarla ilgili konferansınızın konusunu okurken aklıma bir kadın mutifi takıldı bu konuya bakışınızı merak etim.Bir mağra kadınını anlatmak istedim bırakın haklarını bilmeyi bunlar bildikleri haklarını bile TALEP ETMEKTEN COK UZAK YAŞAMIŞLAR.kimisi daha fıtri olan korkuyu bile tanımadan gelin olmuş ortda bir yova yada eş yok tabiki gelin olmanın anlamı onun için coban olmaktan ibaret hemde erkeklerin içine girmekten korktuğu bir mağarada aylarca yanlız kalmak pahasına cobanlık .asıl merak ettiğim şey mudern olarak nitelediğimiz 21. asrın eğtimli kadınıyla ayaklarının altını öptüğüm eğtim siz bırakılan mağara kadınını aynı kişilik yada aynı bünyede yani tek kişide izleme imkanımız varmı olsa nasıl durur. bütün hatalardan dulayı özür diliyorum saygılar yargıları düşünmenin engeli olan zavallılar “araştırır”mış!Bakın ne kadar anlamalı cümleler!!! Gönderen: Alp Kutluer
E-Mail: cimbomyilmaz@web.de
Sehir: Münih/Almanya
Telefon:
Adres:
Mesaj: Saygideger Nevval hanim, sizin sayfanizi internette buldugum zaman aklimdan su gecmisti \”ne kadar da güzel ve hanimefendi hanima benziyor\”. Maalesef biraz sizin üzerine arastirma yaptiktan sonra bu sonuca vardim: Siz TV showlarinda cok pis ve igrenc konusan, saga sola hakaret yagdiran disiplinsiz ve idaresiz bir insansiniz. Inanilmaz küfürler aliyorsunuz agziniza (Köpeksiniz, cahilsiniz, ahlaksiz kisi vs.). Ilginc olan, önceden modern bir hayat yasayan insanlar hasta olduklari zaman birden dindar oolmaya calisip belirli tarikatlarin aleti olmaya yöneliyorlar. sizde oldugu gibi. Acikcasi siz benim icin ne cumhuriyet kadini, ne dindar kadin, ne de herhangi düzgün bir kadinsiniz. Islamda biliyorsunuz kadinlarin bir rolü vardir ve erkeklerin bir rolü vardir. Bari müslüman ayaklari yapiyorsaniz bas örtü takinda dindar bir hayat yasayin ki bizde size inanalim. Ama bas örtüsüz gezipte ben müslümanim diyemezsiniz. saygilarimla ” mektuP:Nevval Hanım size bir şey sormak amacıyla bu iletiyi gönderiyorum ben uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi okumaktayım. Mezuniyet sonrası da valilik ve kaymakamlık sınavlarına girmeyi düşünüyorum. bir arkadaşımın kardeşi bu sınavlara girenlerin telefonlarının dinlendiğini bir internet sitesinden öğrenmiş Acaba bunun doğruluk payı var mıdır? bu hususta nasıl bilgi edinebilirim ? Saygılar… FAYDADAN NE ANLADIĞI MALUM OLMAYAN BİRİ:ya kardeşim şöyle bir defa da dolu bir şeyler yaz da herkes faydalansın. yazık günahtır ya.. dön bak bir yazdıklarına; ben ne yazıyorum diye .. neye hizmet ediyorum diye. fındık kabuğunu doldurmayacak şeylerle niye uğraşıyorsunuz ki. varsa bir birikiminiz paylaşın okurlarla. sizi daha da yüceltecektir. inanın… avamca tabirle, sizi okuyanlar, ‘yahu bu kadın bayağı bilgili ,faydalı şeyler yazıyor.’ desin.. sizi her okumaya başladığımda inanın hayal kırıklığım biraz daha artıyor. belki bu defa bana faydalı olabilecek bir şeyler yazmışdır diye başladığım köşe yazılarınızdan sonra keşke okumasaydım dediğim çok olmuştur. gazetenin her bir köşesini okumak gibi bir huyum vardır. ve bu köşelerin içine sizin de yazılarınız dahil oluyor. kimseye acımıyorsanız bana acıyın.. lütfen…. her daim çok bilen bir arkadaşın militanla yurttaşı ayırt edemeden okuma hali:Sayın sevindi yukarıda tarihini verdiğim yazınızda Şia mezhebini kritik edip olumsuz buluyorsunuz.Peki sünniliği ne derece kabul ediyorsunuz.Diyelim ki bu şia bu görüşleriyle kötü. Peki kabul ettiğiniz sünniliğin kurallarını neden uygulamıyrsunuz.Diyelim ki Humeyni şii olduğu için kötü.Peki humeyni ye bile sizin gibi şialığından dolayı düşman olan koyu bir sünni Ladin’e de düşmansınız.Bu çelişkinizi nasıl açıklıyorsunuz.Sizin probleminiz şu bu mezhep değil.Dini yaşam tek sorununz.ve olaylara ABD penceresinden bakmanız…. Aynı yazınızda “Şii militanlar iç savaşta güney Lübnan’a girdiler bir daha çıkmadılar” diyorsunuz.Bu bilgi fukralığına ne demeli.Şiiler zaten yıllardır oranın yerlisi değiller mi?..Tarihin -el alemin bildiği bu hakikati siz nasıl bilmiyorsunuz.Hayret…. M.Ö. G.iAntep KENDİNİ her şeyin üstünde gören ve kınama sözcüğünün anlamını bilmeden üniveristeden mezun olanlar o kadar çok ki….Hakaret etmekten başka bir tek diplomaya sahiplere örnek: Merhabalar nevval hanım reyhanlı hakkındaki goruslerınızı yenı okuma şansı yakaladım hemde ilginç bir tesadüf sayesinde okuyabildim .Nasıl biliyormusunuz arama motoru sayesinde!!!!! yani sıradan bir insanın reyhanlı hakkında araştırma yapması durumunda gayet rahat bir şekilde bulabileceği şekilde!!!!! ne demek istediğimi anlamışsındır.Sizi bu pervasız açıklamalarınızdan dolayı kınıyorum ve bir gazeteci kimliğine yakışmayacak şekilde etik bile diyemeceğim hakeretlerinizi bu gune kadar hakkında hiç bir şey bilmediğiniz bir yer için yaptığınız saçma acıklamalarınızdan dolayı tekrardan yinelemek istiyorum sizi kınıyorum…Gelelim ne demeye çalıştığıma reyhanlı köy değil dir ayrıca cehaletin bu kadarı bile diyemeyeceğim bir olay varki pes demeden geçemiyorum!Sizin köy dediğiniz yer türkiyenin vergi rekortmeni bir ilçedir halkı cahil değil gayet kültürlüdür.Ben gıda mühendisiyim ve reyhanlılıyım iyi bir üniversite mezunuyum saygın bir şirket sahibiyim yani bu laflarıo işittiğiniz kişi sıradan bir insan değil belkide siz reyhanlılı diye köylü diyebileceğiniz bir insan!Okuyanları ağlatacak nitelikte anlattığınız muhafaza memurları 780 milyon maaşla çalışmaya mahkum zavallı dediğiniz insanlar çocuklarını özel okullarda okutup son model arabaların ve sayısız gayrimenkulunn sahibidirler!!!! Çok acınacak haldeler dimi !! O memurlar nöbete kalmak için can atarlar acaba neden diye sorarsanız daha iyi anlayacaksınız.Son olarak reyhanlı gençlerine işsiz güçsüz halk cahil demek için gelir durumunu da bilmeniz gerekiyor işsiz dediğiniz gençler türkiyede genel müdürlük sıfatıyla anılan kişilerden bile daha fazla aylık gelire sahiptirler!!! SİZİN GİBİ GAZETECİLERİN DAHA BİLİNÇLİ BİR ŞEKİLDE OLAYLARI ELE ALMASINI BEKLERDİM EVET BİR TRAFİK PROBLEMİ VAR AMA REYHANLI HALKI SAYESINDE OLMUŞ BİR OLAY DEĞİL SEVİNMENİZ DE GEREKİR ASLINDA IHRACATIMIZ ARTIYOR NE KADAR GUZEL ULKE EKONOMISI İÇİN İYİ İŞLER DEMEK VARKEN KOSKOCA BIR ILCEYI VE SINIR KAPISINI HARITADAN SILDINIZ!!!! SANIRIM DAHA FAZLA BIŞEY SOYLEMEME GEREK YOKKKK sayın 1996′nın yeniyüzyıl ‘antropoloji’ yazarı, Sayın Nevval çizgen(yada çizen), Kadını o ‘muhteşem bedeni’ ile tasvir ettiğiniz pazar günü yazılarınızı vazgeçilmez tutkumuz haline getirdiğiniz günlerinizden geriye kalan tek şey, ‘ikinci uygarlık devriminin’ sahipleri ve önder gücü uluslararası finans oligarşısının(yada batı aydınlarının birkısmının deyimi ile”finans sanaicilerinin” oligarşisi) salodırganlık-yıkım-kıyım makinasının içinde yeralmış olmanız.Buna ’sonmodel liberalizm’ savunuculuğu yada ”global ruh-bellek-beden üçlemesi!!” diyorsunuz.’Tanrı-Meryem-İsa’ üçlemesinin bir başka dile getirilişi gibi bir şey….Acele etmeyin.ben Ateistim Geçmişiniz umut-şevk-bilgi saçmaya çalışan ‘idealizm’ aydınıydı.Oysa siyasi ikbal’in ateşten gömleği size hiç yakışmadı. Geçmişinizden özür dileyerek,şimdinize sitemkarım. O günlerde, abartılmış dahi olsa,kadın özgürlüğü için harcadığınız zaman-beden-ruh ve bellek,aslında erkeği daha çok eğitiyor ve kadının özgürleşmesine erkek desteği sağlıyordu. Şimdilerde,kadını dışarı çıkarıyor,seminerlere,gecelere,siyasete,yani toplumsal hayata katıyorsunuz,tamam….Aynı kadın gidip dergah mezarlarında mum yakmayı,son tahlilde ‘BÜTÜN UĞRAŞILARININ’ sebebi saymayı da öğrenmiş oluyor.Yakılan hermum,bir paratönerin sökülmesine yolaçtıkça,uğraşılarınız başarılı demektir….Muhteşem özgürleşme ….(ve elbete muhteşem demokrasi örnekleri) Sadece siz değil,eskimiş birçok aydın-yazar-çizer sizinle aynı şeyi yapıyor.M.Barlas,E.mahçupyan,A.Bayramoğlu,M.Altan gibi ‘Acze düşmüşlerin kurtarıcı olarak bindikleri ‘global at’ yeni dünya düzeni seferine çıkmış Global nazilerin saldırgan-yıkıcı-ölüm atından başkabirşey değil.Bu küresel sefere çıkmışların atına binmiş olanlar ‘ahmedi Necat-fethullah Gülen-Bush üçlüsünü biraraya getirme şansına sahip değiller,bu açık değilmi ki? O halde başka hedefleri var,onu da biz bilmiyoruz… ..Dede Osman A.

UMUDUN SESİ

Eylül 22 2004Yorum Yok Kategori: Güncel

“Yaşamda umutsuz durumlar yoktur, umutsuzluk besleyen insanlar vardır yalnızca..”der Clare Luce. Ruh ve zihin dünyamızın acımasızca “umutsuzluk” ile zehirlenmiş olduğunu görüyorum. Genelde politik durumdan, kendimizden, ekonomiden , çevreden hiç bir şeyden umutlu değiliz. Kendimiz ve ulusumuzu küçümsüyor, umutsuz bir vaka olarak görüyoruz. Bunu aşan noktalar ise, at yarışları,piyango gibi talih oyunları.. Biz az rastlanır büyük fırsatlara inanıyoruz. Her gün yaşanan küçük fırsatları, çıkarlarımızı, avantajları değerlendirmekten aciz durumdayız. Bu kötümser ruh hali bir kara bulut gibi ülkenin üstünü sarmış.

Herkes bir diğerinden kuşku duyuyor. Sen bu ülkeyi batıracaksın, yok sen benden önce batıracaksın kavgalarına küfürler karışıyor. Felaket tellallığı bir yaşam biçimi halinde. İnsanlar “bende şans mı var”diye lafa başlıyor, “bu memleket adam olmaz”la devam ediyor, “tamamı hırsız bunların”la bitiriyor. Ne güzel sonbahar diye lafa girseniz deli muamelesi yaparlar. Yağmur yağacak düşen yaprakların tıkadığı kanalizasyonlar etrafı göle çevirecek, trafik perişan olacak diye karamsar bir sonbahar tarifi! Genelde herkesin yaptığı tek bir parçadan genellemelere varmak. Bu tür genellemeler acımasız ve olumsuzdur hep. “Bu şehirde yaşanmaz”, “bu hastalık iyileşmez çünkü babam bundan öldü”, Başarısızlıklarda ise iki türlü davranılıyor; ya başkasını sürekli suçlamak ya da sürekli kendini suçlamak. Atalarımız demiş ya bir şeyi kırk kere söylersen olur diye , gerçekten kendinize sürekli hangi fikirleri ve yargıları tekrarlayıp duruyorsunuz bir düşünün. Aklınıza ya da dilinize geldikçe bir yere not edin. Bakın ne kadar cümle birikmiş ve ne kadar kesin yargılarla yaşamınızı kesintiye uğratıyorsunuz. Bu durumda başkası yerine de kararları siz verirsiniz; “biliyorum ,beni istemezsin”, “ben sana uygun değilim” gibi. Hayatımızın en karanlık günü diye düşündüğümüz bir çok günü zamanla atlattığımızı hatırlayalım. Thomas Carlyle’nin yaşamındaki en karanlık günler , arkadaşı ünlü felsefeci Stuart Mill’in gelip okumak için aldığı müsvetteleri hizmetçinin sobayı tutuşturmakta kullandığını söylemesiyle başladı. Çünkü o tek kopyaydı. Öfke ve acı arasında gidip gelen, derin bir umutsuzluğa düşen Carlyle bir gün pencereden bakarken duvar ustalarını gördü. “Onlar nasıl tuğlaları üst üste koyuyorsa ben de sözcükleri, cümleleri üst üste koyabilirim diye düşündüm” dedi ve oturup bugün önemli klasikler arasında olan Fransız Devrimi’ni yeniden yazmaya başladı.* Böyle bir çok öykümüz var bizim de, çünkü yasaklı bir ülkeyiz. Bir çok olumsuzlukdan sonra çoğu yazmaktan vazgeçti. Bir çok önemli olabilecek insanı yitirdik, ama onlar direnebilseydi ve inatçı olsaydı önemli olacaklardı. Bir çok insan kendini hipnotize ediyor, saplantılara kapılıp gidiyor. Kendi kendimizi hep olumsuzlar için ikna ediyoruz. Bu da kendimizi ve zihnimizi sınırlama anlamına gelir. Toplumsal kurallar ve yaptırımlar, çevremiz bize sürekli sınırlar çizer. Bizim kendi kendimize çizdiğimiz yeni sınırlar daha da yaşam alanını küçültücüdür. Orada sıkışıp kaldığımızı fark etmeden hep şanssızlıktan, başarısızlıktan, başkalarının düşmanlığından söz ederiz. Çünkü başarı düşlerimizdir. Düşleri olmayan insanın hedefi yoktur ve amaçsız boşlukta sallanır durur. İyimserlik ve olumlu düşünce kendimize güvenin ruh halidir. Bir ulusa yapılacak en büyük kötülük karamsarlık aşılamaktır. Özgürlük ve sevginin kaynağı insanlardır, kurumlar değil. Hep kuşku içinde yaşamak insan hakkına aykırıdır. Çünkü insan düşleriyle sınırsız bir güce sahiptir. Bu ülke için iyi düşler kurmayı deneyelim. Bunları gerçekleştirmek bizim elimizde, yoksa karanlıkta otururuz gözlerimiz açık. Gönül gözü olmayınca neyleyim ışığı… *Alan Loy McGinnis İyimserliğin Gücü Beyaz Yay.

37 Cinayet Bin Hata

Temmuz 26 2004Yorum Yok Kategori: Güncel

“hızlandırılmış tren” diye bir “zihni sinir” projesinin maliyetini her zamanki gibi yine toplum ödedi. Hem maddi,hem manevi maliyet ödemekten helak olan Türk milleti her sarıldığı dalın kırılmasından umutsuzluk içinde.Her gelenin ayni zihniyetin “boz-yap”oyununun bir parçası olduğunu görmek geleceğimizin karanlık dehlizlerinde dolaşmak gibi. Bu kazada insanları öldüren zihniyet Türkiye’nin başındaki en büyük ve kemikleşmiş felakettir. yeni tren kazasıyla bu daha anlamlı bir yazı oldu!!!8 kişi daha öldü.Ne gam!

radyasyonlu çayı televizyonda içen zihniyet hızlı trende de kahvaltı edip “hem çevreyi seyrediyoruz hem sohbet ederek kahvaltı yapmanın zevkini yaşıyoruz” diyen Bakan beyi yalanlayan Metin Sever’in sabah gazetesindeki haberi. Tabak ve bardakların havada uçuştuğunu kara mizahla anlatan arkadaşımızı bir okuyun. Yine kime oldu olan?Milletimize.Türk siaysal tarihinin zihni sinir projeleri milletimizi biçe biçe ilerliyor.19.yüzyıldan kalma ihtiyar raylar üstünde hızlı tren projesi 19.y.y.’dan kalma siyasi liderlik,zihniyetin ürünüdür. TOTALİTER ZİHNİYET “Türkiye’de “Zihni Sinir” projeleri vardır, bunlar parlak fikirler olarak bize çok pahalıya patlar. Yurtiçi biletlerde indirim yapmak, geçen sene 10,5 milyon olan yolcu sayısını iki katına katlamak dehşetengiz bir fikir elbette. Bakkal defteri gibi devamlı satışlar, toplanan para yazılıyor. Ne güzel toplama çıkarma işlemi bilen CEO’larımız var. Bu zihniyetle modern teknolojiler ve işletmeler kullanılamaz.Rötarlarla gireceğimiz 21. yüzyılda yerimizin rötarlarla kaybedilmiş olduğunu göreceksiniz. Belki akrabalarımızı atadığımız koltuklar kalır arkeolojik bulgu olarak bizden de 21. yüzyıla. Dünya yöneticilik kültürüne Türkiye katkısı bununla sınırlı kalacak anlaşılan. Bir işletmeyi siyasi tabanına göre pazarlayan ve de bununla kâr ediyorum diye övünenler ülkemizin geleceğini zarara sokmaktalar. Milli kaynak israfı sadece maddi zarar hesabıyla yapılmaz. İnsan, zaman, akıl ve ruh sağlığı, beden sağlığı, değerlerin kaybı, marka değeri kaybı gibi kalemlerle yapılır. THY marka değerini yitirmektedir. Modern dünya tasarımına ait işler köylülükle yürütülemez. Bekleyecek herkes bir gün uçaklar düşmeye başlayıncaya kadar. O zaman belki koyun yerine konan müşteri şikayetleri dikkate alınır. Geç mi olur? Yok canım…”Bir çöküş efsanesi:THY” başlıklı yazımdan aylar sonra basınımız THY ile ilgili bütün incileri gündeme getirdi. Kaç tane uçak mecburi iniş yaptı düşmeden herkes biliyor. Haddini bilmeyen ve bu konuda ısrar eden yöneticiler,siyasiler bilime karşı zihniyetleriyle Türkiye’nin kaynaklarını kurutmaktalar. Erozyonla savaştan daha acili bu zihniyetle mücadele olmalıdır. “Hızlandırılmış tren” siyasi bir buluş olarak hayata geçmesi insanlarımızın hayatını elinden aldı. Ayrıca zamanlama bu zihniyete bir tokat gibiydi. Kültürümüzün iftihar kaynağı Mostar köprüsünü yıkan önyargılı, otoriter Sırp-Hırvat yaklaşımına karşı insanlık elele verdi ve Mostar köprünü yeniden inşa etti. Türkiye Mostar köprüsünün üstünden bütün dünyaya barış, cesaret, diyalog ve sevgi mesajı verme imkanını “hızlandırılmış” kafayla kaybetti. Bizim kültürümüzün hakkı olan bu olağanüstü an zavallı zihniyet yapısının altında ezildi.Tüm dünya Mostar açılışında bizim cinayet gibi tren kazası haberiyle çalkalandı. Binlerce yıllık kültürümüzden çok uzak düştüğümüz cümle aleme malumu ilan oldu. Milleti kandırabilirsiniz ama hayatı kandıramazsınız,raydan çıkıverir! Korku filmini aratmayacak uygulamalar, bilim dışı ve otoriter zihniyet dayatmaları,inatlaşmalar karada,havada, rayda ve denizde sürdürülmektedir. Ulaşımın iflas etmesinin açığa çıkması siyasi atamalarla oldu. Çünkü yok edilen kurumsal hafıza zor idare edilen pamuk ipliği bağlantıları da kopardı attı. Totaliter, emredici yönetici tarzı eski yüzyıl artığıdır.Totalitarizm,senin söylediğin şeylere ya da sürdürmeyi istediğin pratiklere ben saygı duymadığım zaman ortaya çıkar.Her şeyin şimdi nasıl olduğunu ve gelecekte nasıl olacağını kesinkes bildiğini sanmanın ürünüdür. Benim cennet düşüm pekala senin cehennem düşün olabilir.Bu cehennemler dünyasından kaçınmak istiyorsak çeşitliliğe, eleştiriye açık olmak mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla sorunun özünde yatan şey, farklılığa,çoğulluğa ve çeşitliliğe karşı potansiyel tehlike olan hoşgörüsüzlüktür.İnsan yaşamının sonsuz çeşitlilik içerdiğini kabul etmedikçe,tek doğru kendini sandıkça siyasal tartışmalara totalitarizmin özünü üreten hoşgörüsüzlüğü yeniden üreten zihniyetten kurtulamayız. En büyük zenginliğimiz insan kaynağımızdır.Onu kıra kıra AB’ye giremeyiz. Totaliter inat bilimle, eleştiriyle barışık değildir. En büyük tehlike hızlandırılmış totaliter zihniyettir, Türkiye’yi ezer geçer. Biz de bakar kalırız. *24.02.2004 Zaman

Sayfa 21 / 23« İlk...«1920212223»