Basında

ASU meeting

Eylül 20 2006Yorum Yok Kategori: Basında

Arizona State Universitesinin Klübünd eyapılan toplantı

2 You are invited to come and participate sharing your knowledge experience Hybrid Lateral Learning power distribution for collaboration Intergenerational/interfaith/intercultural/international “Day of Understanding” ”Day of meeting and Creating” Sponsered by www.sietarturk.org and American/ Turkish volunteers. Date: September, 9 2006 Time: 8.00 am -7 00 p.m. Place: University Club ASU 425 E University, Tempe, Arizona 85281 Contact: 480 473-9752 – RSVP-muradoglun@aol.com No charge- donations for the lunch Introducing Nevval Sevindi – www.nevvalsevindi.com Who is, interdisciplinary, intelligent, accomplished, producer, writer, and a winner and Ms.Cemalnur Sargut most loved leader educator. Turkey Companied by Dr.Canguzel Zulfikar, Dr.Human Bagli www.cemalnur.org N Sevindi has established protection and support ngo centers for Cancer in TR Starting to establish AHI-SUFI-RUMI Peace Centers TR/USA/EU She will introduce you to Turkish culture Ahi-Sufi-Rumi history and today, its timelessness with her eloquent style along with a team of woman leaders for Turkish innovations. Dr Kemal Aydin has brought in the aging care part. N N Muradoglu has donated her time ideas and funds to integrate this event. Speakers include: Marita Grudzen-Founder http://sgec.stanford.edu Interdeciplines. Cemalnur Sargut – President of Turkish Woman’s Cultural Association,Ist. – Yavapai Intergenerational Community Model-JobCore Nurhayat Bilge – Phd ICC ASU-AZ Norma & L Robert Kohls – Intercultural Quaker Model/on behalf D.Wells – History of Turkish Art/CD-vidio Sun City- day care center and Chez Louis volunteer Coffee House model Info on Governors Conference on Aging &Ms. Cynthia Lukas her Peace Works. Dr Paul Eppinger and Sybil Eppinger www.azinterfaithmovement.org Forum End of life care traditions by Imam Rabbi Jesuit Shaman Buddhist Quaker Hospice services , dialog, information sharing, on prayers, beliefs, ceremonial rules, and etiquettes; And starting dialog between interdisciplinary works For understanding, and connectedness.. creating systems .Dr. C T Wright&Mary – The light of Hope Institute Closing with Public and Presenters FORUM- facilitator Marita Grudzen Invitation to work with N N Muradoglu – developing USA/AZ PR model for intergenerational care, to developing world. Patricia Friedrich Phd ASU west her works on book –PEACE LANGUAGE, why … the need.. This program is supported by Mr Sinan Muradoglu of Honeywell FAA-DER and Mrs. N N Muradoglu İntroduction……. Nevval Sevindi The reason that I come to USA is, the reality of USA which is left as an only power in the world is not ONLY making war. Because in this country Mevlana sold 5 million Mesnevi, too many Rumi organizations is ongoing and Rumi is loved. And Republic of Turkey is not an old allied which is only an Asian country that is neighbor to undeveloped mid-east countries and left you alone in Iraq war. Turkey is a place where1000 years old Turkish culture lives in it and the inheritor of Ottoman Empire which stayed 700 years. Turkish land has 13.000 years old cities and has 7-8 different civilization’s signs, it is a culture which synthesis all of them and apply. 10.000 years old Çatalhöyük is the oldest allocation unit of mother goddess Kybele. It is at Çumra which is very close to Konya, it means it is close to Rumi as well. Turkish culture and Oguz clans were always been monogamous. According to the researches done with Americans (Alan Duben & Cem Behar), it shows that even in 18th century Turks are monogamous. The percentage of polygamous is less than today. Why I have told all of these? Because we all have tons of very inaccurate information about the “other” whom we never know. We call this prejudice. This is like seeing each other behind the closed doors. This is like talking without seeing each other. Open your doors to put these prejudices of yours in front of the doors. Right now. It doesn’t matter which nationality you are from, first open your doors. Than look at me. Than start to listen. Mesnevi begins with the word “Hear”. But TVs and communication tools talk non stop. Never listens. We are human. We have to listen. I come to USA for to talk and to listen. I come to say that the tradesman organization “Ahilik” which is established by Rumi and his coeval Ahi Evran, will open new horizons to us in today’s world. Ahilik, is not only a tradesman organization, it is a philosophy and culture organization model which stands 700 years. This philosophy based on love, morality and to watch out the “other”. In modern world egoism is running in front. Egoism is become the god of individual. There is no individual world we all connect to each other. To be aware of this or not is not going to change the result. If we will be aware we can change the result. American or Turkish, together hand in hand, we can restructure peace again. It has to be realized inside the person first. A person has to love himself first to give peace of mind to others. I hope my conferences for to know each other, to understand each other and to be cooperating, which is established by the hard work of Nihal Muradoglu and her husband, will develop in the future, and will continue. This will gain power to affect all wars including mid-east. So terrorism and Islam will be separated and we break free from terrorism. I will work for this

Medeniyet

Ağustos 27 2006Yorum Yok Kategori: Basında

La’l Kültür Sanat E-DErgisi için > > > >http://www.laldergi.cjb.net/

humaseca@hotmail.com DOĞU VE BATI MEDENİYETİ OLARAK AYRIŞTIRDIĞIMIZ, HERBİRİNİ KENDİ İÇİNDE BİR BÜTÜN OLARAK GÖRDÜĞÜMÜZ MEDENİYET KAVRAMINI TANIMLAYABİLİR MİSİNİZ? Doğu Batı sanal bir ayrımdır. Bütün kültürler ve medeniyetler birbirinden etkilenerek gelişir ve dönüşür. Bunu ayıracak olursak felsefi içerik olarak belki ayırabiliriz. Batı medeniyeti kendini üstün ve biricik görür, kibirlidir. Doğu felsefesi insanı odak olarak alır ve insanı seven bir insanî sıcaklığa sahiptir. Doğu ve Batı ayrımı Batı tarafından yapılmış ve üstünlük iddiasına temel teşkil etmiştir. Medeniyet ise kısaca tanımlarsak oryantalist bir kavramdır. MEDENİYETLER KENDİ İÇERİSİNDE ÇEŞİTLİLİKLER BARINDIRMAZ MI? Evet, medeniyetler kendi içlerinde çeşitlilik barındırırdı zaten. Çeşitliliğin homojenliğe dönüşmesinin ardında milliyetçilik yatıyor. Milliyetçiliği kışkırtan da batının sömürgeci büyük ülkeleri oldu, Fransa Almanya, İngiltere ve Rusya gibi, tabi Rusya biraz daha farklıydı diğerlerinden ama onlarla yandaşlık yaptı biraz daha fazla toprak kapma niyetinde olduğu için, fakat İngiltere Fransa Almanya İtalya milliyetçiliğin kalesi oldular. Milliyetçiliğin teşvik edilmesi yoluyla Osmanlı ülkesinin 20- 25 tane ülkeye bölünmesine neden oldular. Ve milliyetçilik azınlık tabir edilenlerin bir millet olmasını sağladılar ki bunlar gerçekten de azınlıktılar. Çünkü nüfus sayımlarına bakıyoruz örneğin Makedonya’da Müslümanlar bir milyonun üzerinde Rumlar çok daha az üçüncü sırada, ikinci sırada Bulgarlar var buna rağmen Müslümanların azınlıkta olduğu damgası vurulmaktadır. BİR MEDENİYETİ GÜÇLÜ YAPAN NEDİR? Bir medeniyeti güçlü yapan, tarihe baktığım zaman antik dönemlerden itibaren izledim daha doğru gördüğüm en büyük güç, adalet. Adaleti sağlayan ve adaleti gerçekleştiren medeniyetler gerçekten çok daha fazla ayakta kalırlar. İSLAM MEDENİYETİNİN ESASLARI NELERDİR? UZUN BİR SURE ZAMANA VE MEKÂNA BÖYLE DERİN İŞLEMİŞ OLMASININ SEBEBLERİ NELERDİR? BUNDA DİYOLOG KÜLTÜRÜNÜN ETKİSİ NE KADARDIR? İslam medeniyetin en önemli özelliği; temelinin adalet olması. Yani adil olmak insanlara adil davranmak, adaleti sağlamada tarafsızlık gözetmek. Din farkı gözetmeden adaleti sağlamanın kendi görevi olduğunu düşünmesi çok ciddi bir temel, bir medeniyet unsurudur ki İslam devleti olan Osmanlı’da da aynı şeyi görebiliriz. Uzun sürmesinin nedeni orada önemli olan İslam medeniyetinde ortak nokta, gruplar ve milliyetler değil dindir. Din esasi beraberliği olduğu için, din, hoşgörü, kardeşlik, sevgi bir arada yasamayı beraberinde getiriyor.1800 sonlarına 1900 başlarına kadar milletlerin oturma konumlarına baktığımızda var oldukları yerleri (mesela Makedonya Bulgaristan olabilir) o kadar içice geçmişti ki, birbirinden çok farklılıkla ve de farklı etnik gruplar, farklı diller bir arada yasıyorlardı. Bir köyde altı yedi farklı etnik grup ve 3–4 tane de Musevi, Hıristiyan, Hıristiyan Ortodoks ve başka kolları ve de Müslümanlar hepsi birbirine geçmiş şekilde bir yaşıyorlardı, bir köyde, yani en küçük yerleşim bölgesinde bile onları birbirinden ayırmak çok zordu. Milliyetçiliği balkanlarda o yüzden körüklediler. Çünkü bu ayrışması çok zor olan bir durum, yapılacak tek şey, Müslümanları katletmek ya da göçe zorlamak. Ki bu yapıldı. Oysa İslam medeniyeti, dini esas aldığı için insanları etnik karakteri ırk karakteri üzerinden değerlendirmiyor. Hâlbuki batı medeniyeti milliyetçiliği esas alır ve ırk üzerinden değerlendirir, ırk esastır. Alman anayasası 2005 Ocağına kadar anayasanın 1. maddesi alman ırkından olanlar ve alman anne babadan doğanlar sadece Almandır diye yazıyordu. Bu çok tipik Avrupada ki tüm medeniyetlerin temel prensibidir zaten. Ve bugün ırkçılıkta bu hep vardır, hep devam etmekte olanın yeniden tezahür etmesidir. Oysa İslam anlayışında, İslam devletinde ırkçılık yoktur. GÜNÜMÜZDE GEÇMİŞTEKİ KADAR GÜÇLÜ MEDENİYETLERDEN SÖZ ETMEK MÜMKÜM MÜ? Aslında şöyle diyebiliriz; tarihe baktığımız zaman hiç hayalî ve ideal altın çağlar olmamıştır. Aslında tarihi insan yeniden yazdığı için bunları altın çağ olarak tasvir etmiştir ama Şeyh Galib’in dediği gibi “ hiç bir zaman altın çağ yoktur, altın cağ yasadığınız çağdır.” Ben de tarih anlayışımı, bakış açımı buna göre yönlendiriyorum. Ve de bu çağda da altın çağ olabilir ve bu çağı altın çağ yapacak medeniyetler nedir diye baktığımız da; Batı, aşağı yukarı 300 yıldır tartışmasız üstünlüğünü, sömürgeciliğini, emperyalist durumunu sürdürmektedir. Batı yönlendirdiği için kendini tek ve rakipsiz medeniyet olarak gösterdi ve diğer medeniyetlerin hepsini kendisinden aşağıda konumlandırdı; tek ve üstün batı medeniyeti karşısında ilkel ve aşağıda, diğer medeniyetler gibi bir kategori oluşturdu. Oysa şimdi aşağı yukarı yani bu duvarın yıkılansıyla birlikte 89 – 90 lardan itibaren dünyada yeniden kendi yerel kültürlerinin milli kimliklerinin bir yükselişi görülmekte bu da batıya alternatif oluşturacak yeni fikirlerin ortaya çıkması demektir. Ben kendi açımızdan baktığımda Türkiye’nin batı karşısında alternatif olabilecek dünyadaki tek büyük kültür olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türk ırkı bir ırkı ifade etmez bir boylar grubunu ve çeşitli grupları ifade eder, bu nedenle birbirinden çok farklı kültürleri ve dinleri kapsar ve bunların arasındaki hoşgörü, dünyaya bakışı, felsefesi, temelde batının daima alıp hiçbir zaman vermeden yani daima al felsefesinin karşıtıdır. Daima ver ve alırken hep düşün, alternatif felsefe olarak dünya sahnesine bu ikinci bin yılda çıkması gerektiğini ve çıkacağını düşünüyorum Çünkü batı medeniyeti felsefe olarak ömrünü bitirmiştir. ŞU AN BÜTÜN İNSANLARIN EN ÇOK EKSİKLİGİNİ HİSSETTİGİ MEFHUM NEDİR? KISACA DÜNYAMIZDAN EKSİLEN NEDİR? Dünyada eksilen şey sevgi. Sevgi çünkü kelime olarak çok kolay çok harcıâlem kullanılıyor aşkla beraber. Ki bizim doğu kültürü aşk temelli bir kültürdür, aşk tamamen doğuya ait bir kavramdır, batıda aşk aşağılanan küçümsenen bir kavramdır. O yüzden de kullanılmaz onun yerine ( zaten Hıristiyan dünyada hep reddetmiştir aşkı) onun yerine sevgi kullanılır. Sevginin daha uzun sureli olduğu için orda alınıp burada zaman böyle şablonist bir laf olarak geçer; “Sevgi uzun sürelidir, aşk geçicidir” gibi. Oysa felsefi olarak aşk İslam medeniyetinin ruhunu oluşturur. Aşkla hayata, Allah’a, her şeye bağlanma vardır bizde. Ve bu sırf bizim kendimizle olan büyük mücadelemizi gerçekleştirmemize (büyük cihada) neden olur. Oysa batı medeniyeti sevgi karşıtı. Orada da tabi aileler var ama biz genele bakacağız. Doğal olarak ve demografik olarak baktığımızda devamlı eksilerde batı medeniyeti. Ve yapılan istatistiklerde 2020 de gittikçe yaşlanacak. Yine 2005 te yapılan sayımlarda Almanya’da doğan 630 bin bebeğin yarısı yabancı göçmenlere ait. Bu tabi çok büyük bir kriz yarattı Almanya’da. Bunun nedenleri üzerinde duruyorlar fakat sanayi toplumu olarak aileye değil çok işçiye ihtiyacı vardı, aileye değil. Daha ucuz emek olan çocukları ve kadınları ve de tam iş gücü olarak erkekleri hepsini parçalayarak çalıştırdı ve ailenin parçalanmasına sebep oldu. Akabinde tekrar aileyi toparlayamadı Çünkü aile tamamen bireylere indirgendi. Aile kavramı katledildi onun yerine tek tek insanların bir araya gelip oturması söz konusu oldu. Bu tek tek insanların arasında bir bağlılık, bağımlılık, dayanışma olmadığı için de (17- 18 yasındaki çocuğuna git kendi hayatını yaşa başının çaresine bak diyerek) aileyi sadece çocuk doğurup üreten ve üretimin çok kısa zamanda tamamlandığı bir mekân haline dönüştürdü; yuva değil. Oysa bizim anlayışımızda aile, sevgi, bağlılık, dayanışma, (eleştirdiğimiz çok fazla bağımlılık) olumlu olumsuz şeyleri içermekle beraber aile olmak kavramını doğurmaktadır. Ve bu da büyük bir güç oluşturmakta diye düşünüyorum. Batı medeniyeti bu konuda muzdarip ve bunun sonuçlarını bu yüz yıl içinde alacak. SİZCE TÜRKİYE MİRASINA SAHİP ÇIKABİLİYOR MU? YA DA TÜRKİYENİN BİR MİRASI VAR MI? Evet, önce Türkiye’nin gerçekten bir mirası var mı? Sorusundan başlayalım, çünkü -ne yazık ki- bize Kurtuluş Savaşında düşmanların yapamadığını içeride aydın veya akademisyen dediğimiz kesim yaptı. Ülkenin önderliğini yapması gereken, teoriyi üreten sınıfın, tamamen batı kopyacısı ve batılı gibi yetişmesi sonucu, kendi ülkesi ve kültürüne batı gözlükleriyle ve onun elinden verilmiş verilerle bakan (Ortadoğu’yu inceliyorsa İngiliz kaynaklarını, Çin’i inceliyorsa sadece Fransızca ve İngilizce kaynaklarla Çin’i inceleyen, Rusya’nın hiç bir kaynağından haberi olmayan bir araştırma ruhuyla) bir kesim bu. Kazakistan’da dışişleri toplantısına katıldığım zaman çok üzüldüm; çünkü Kazakistan, Türk cumhuriyetlerinden biri ve Amerikan Büyükelçisi Kazakça konuşma yaparken, Türk büyükelçisi İngilizce konuşma yaptı. Bu bence bizdeki elit yönetim anlayışının akademi ve elitkolik büroyla ne kadar yakın ilişki icerisinde olduğunu gösteriyor. Türklerin bir felsefesi ve medeniyeti olmadığını, Orta Asya’dan işte dıgıdık dıgıdık bir atla geldigini ve devamlı göçebe olduklarını, okuryazar olmadıklarını, felsefesiz bir göçebe topluluğu olduğunu hala ısrarla söyleyen ve insanların kafasını bu yargılarla dolduran ve yargıları bir bilgiymiş gibi satan, cok sayıda –maalesef- söz sahibi insan var. Oysa biz biliyoruz ki Osmanlı 650 yıl boyunca en sağlam arşivi tutmuş, adamının sattığı ekmeğinden kullandığı unundan, yaptığı binada kaç metre küp toprak kullandıgından taş kullandıgına kadar her türlü detaylı ayrıntıyı yazmıştır. Yazılı bir kültürdür. Çok daha eskiye gidersek Orhun Yazıtları’ndan itibaren de taşların üzerine yazılmış, ondan da eskiye gidersek Kıyansan dağlarında buluntu 15 bin taş üzerine Türklerin yaptığını bilim adamlarının da zaten söyledigi -ama batılıların anlamak istemedikleri – çizilmiş çok ilginç kaya yazıları ve resimleri var. Kaya resimlerinin tarihi 12 ile 15 bin yıla kadar gidiyor. Buradan Türk tarihinin çok eski bir tarih olduğunu söyleyebiliriz. Tarihin bu döneminden beri estetik kaygıları olan bir medeniyet, bir yazı kültürü oluşturduğunu da ekleyebiliriz. Birkaç kez alfabe değiştirmesini kişiliksizlik olarak görüyorlar, oysa ki Türklerin güçlü medeniyetler yanında alfabe değiştirmeleri, güçlü medeniyetlerin alfabe özelliklerini onlardan kopya etmeleri, özellikle etkileşimde bulunup almaları bir kişiliksizlik değil tam tersine güçlü ve kendine güven duyan bir medeniyetin özelliğidir. Çünkü medeniyetler ve kültürler birbirleriyle devamlı etkileşim içindedir. Yine kapalı bir toplum olmadığı, açık bir toplum olduğunu, açık toplum olarak her şeyi alabildiğini, iyi olanı da kendi kültürüne sentezledigini gösterir. Bu olağanüstü bir dehanın sonucudur. Yani bir ilkellik degil bir üstünlüktür ve Türkiye’nin çok ciddi felsefesi vardır, yerleşim kültürü de vardır. Sağlam medeniyetler kurmuşlardır, Selçuklu medeniyetinden daha üstün Osmanlıya, Osmanlı medeniyetinden sonra yine korkmadan yeni bir medeniyete… Demokratik dediğimiz, modern dünyaya daha uyumlu, batıya uyacak bir medeniyeti korkmadan kurmuşlardır. Yeryüzünde bir tek Türkler saatlerinden, şapkalarından, aylarının isimlerinden, yazılarına kadar herşeyi değiştirmişlerdir. Bu değişimi sadece 1923 ve 1940 yılları arasında yaptıklarını düşünürsek olağanüstü bir başarıdır. Çünkü bütün bir millet buna itiraz etmeden kabullenmiş ve sindirmistir. Bu sindirme becerisi de önceki yüzyıllardaki deneyimlerden gelmektedir zaten. Bu medeniyetin felsefesini oluşturan temel taşların da Orta Asya’dan beri derin kökleri vardır. Bin yıllık bir gelenegi minimum oranda taşımaktadır (yani İslam medeniyeti olarak Hz. Yesevi , Hz Mevlana , Haci Bektaş-ı Veli, Yunus Emre gibi temel taşları olan çok derin bir felsefenin ürünüdür). Türklerin nüfuzu altında bulunan medeniyetler bu felsefenin farkında değil. Bu kesim bu felsefeye inanmıyorsa da batı buna inanıyor ve korkarım batı bunu bize daha sonra kendi felsefesi olarak satışa sunacak ve bunu onların elinden almak zorunda kalacağız. Çünkü Amerika’da 2-3 yıldır bestseller olarak Mevlana’nın mesnevisi 5-6 milyon sattı. Dünyanın her yerinde milyonlarca site var Mevlana hakkında ve Mevlana’ya çok büyük bir ilgi var. Aynı şekilde divan edebiyatımızda Nedim ve onun gibi pek çok şair var. Onları batılı kaynaklardan okumak ve onlardan bu yolla haberdar olmak utanç verici… Türk kültürü gerçekten çok ilginç. Değişik, çok sevecen, doğa ve insanla uyumlu, en başından beri tek Tanrı inancına sahip bir kültür. Bu kültürel yayılma Boşnakları bile içine almıştır. Fakat bizim bugün bilmedigimiz gerçekler o kadar fazla ki, yani “derya içinde balıklar o deryayı bilmezler” halinin bir yansıması bu. Ancak içler acısı bir durum bu; çünkü dediğim gibi batı medeniyeti karşısında alternatif olabilecek tek medeniyet.. Ve bu alternatif olma halini Osmanlı yaşamış ve yaşatmıştır. Bu hayranlığı çektiği kadar kıskançlığı da çekiyor. Batı, bilimi tekeline aldığından, “sadece batıdan bilim üretilir ve söylenilen her şey doğrudur”, “aa bak bu bilimsel, Voltaire böyle yazmış” anlayışı tam da bunu gösterir. Sadece Voltaire temsil etmiyor, onun kesinlikle her yazdıgı şey doğrudur diye bir bakış açısı olamaz; tam tersine bilimsel kriterler var, hatta o kriterleri de baz alamayız, çünkü tahrifat diye bir şey var ,yalan yazabilmek var ,bunları kendileri de son zamanlarda yazdıkları kitaplarda “ne kadar çok aldatıldık bilimsellik altında” diye söylüyorlar. Ayrıca rasyonalizm tam anlamıyla yenilmiştir, nerdeyse büyücülük bile tüm Avrupa ve Amerika’da hortladı, herkes her yere saldırıyor. Değişik neler yapabilirim diye düşünüyorlar. New age tarikatlardan tutun da Budizme kadar uzanan bir yelpazede sürekli bir ruh arama halindeler. Ama biz bunların hepsine sahibiz de farkında degiliz. MODERNLEŞME PROJESİNDE NEREYE GELDİK? Modernleşme projesi Türklerin kültürel özelliklerinden geliyor.Yani biz hayatımızda ilk defa modernleşmedik.Türkler her zaman çevresindeki kültürlerle alış veriş içinde olmuştur. Çin kültürü, Bizans ve Fars kültürüne dair izler taşımamız Türklerin daha önce modernleştiğini gösterir. Hep daha iyi yaşamak, daha iyi olmak için onlara özendiler. O günün modernliği içerisinde, o dönemin modern sayılan şeyini yapmaya özen gösteriyorlar. Böyle bir merakları var, o yüzden dünyada hiç kimsenin yapmadığı bir tek Türklerin yapabildiği bir modernleşme projesi halk tarafından sindirilmiştir. Kavga, modernleşme projesi üzerine degildir ,bence kavga tümüyle bir ceteleşme ve iktidar üzerinden yürütülmektedir.Yoksa ben Anadolu’nun her yerinde her yıl altı ay köy köy nerdeyse dolaşıyorum, Anadolu’nun hiç bir yerinde kimsenin ne modern olmakla ilgili bir sorunu var, ne kentin bazı kesimlerinin ve iktidarın modern olmadıgını kabul ettigi türban gibi sorunlarla bir ilişkisi. Bunların hiç biri sorun değil orada, çünkü bunların hepsinin bir anlamı var ve anlamlılar, anlamlı olması en cahil adam tarafından bile anlaşılabiliyor, diğer tarafta anlaşılmamasının nedeni hatta anlayanların anlatmaya çalışmasını bile olağan üstü bir tepkiye, baskıya, zalimliğe uğramamıza neden olmasının nedeni çok şiddetli bir iktidar kavgasının oldugunu gösteriyor. Bu elit iktidar kavgasının kökü de zaten Osmanlının son yüzyılına kadar gidiyor, yani modernleşme çabaları Tanzimat’la beraber resmileşmiştir, ondan önce düşünce olarak başlamış. Tanzimat’la resmileşmiş olan bu 200 yıllık tasarrufların, çabanın ardında yatan neden, iktidarı ele geçirmiş olan, uzun süre de iktidarda duran elitlerle, bunlar aracılığıyla Türkiye üzerinde istediği gibi oyun oynayabilen Batı devletlerinin arasındaki ilişkide aranmalıdır. Çünkü Türkiye’de ne Kürt meselesi ne diğer problemimiz olan seylerin hiç birinin tek başına bağımsız bırakıldığında sorun olacağını düşünmüyorum. GENEL VE TEORİK OLARAK MEDENİYET KAVRAMI İÇERİSİNDE KADIN KAVRAMININ YERİ NEDİR? BUNU BİRAZ ÖZELLEŞTİRİRSEK, DOĞU VE BATI MEDENİYETLERİNDE KADININ YERİ NEDİR? GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BİR DEĞERLENDİRME YAPABİLİR MİYİZ? Bu da cok çarpıcı bir konu, maalesef bu konuda da bize öğretilen tamamen Batıdan alınmış. Bu bilgiler uyduruk, yalan ve sahte bilgiler. Bizim kültürümüz olan hem İslam kültüründe hem de Türk kültüründe, kadınlar, baştan aşağı kapalı, evlerine kilitlenmiş, bir erkeğin arkasında dört tavuk olarak dolaşan insanlar olarak gösteriliyorlar. Bu kültüre sahip ülkeler var ancak bunlar ne Peygamberimizin yaşantısıyla ne de Türk kültürü ile uyuşuyor. Türk kültürüne baktığımızda; Dede Korkut’un aktarımlarında buna tezat bilgilere rastlanır. Kadınlar eş seçmeye karar verdikleri zaman talipleriyle birlikte bir at oyunu oynarlardı -zaten kadınlar ata biner ve bütün savas oyunlarını erkek çocukları gibi öğrenirlerdi- . Bir ellerinde kurutulmuş bir keçi postu bulunur bir ellerinde de kamçı; talipler arkalarından koşturur yanına istemediği biri geldiğinde kamçıyı aşağı düşürür, istediği talip yanaştığında da postu ona verirdi. Postu kaptırmak da buradan gelen bir deyimdir. Kendi eşini seçmek ise Batıda 1930 larda 40 lardaki dönemde feminizmin yükselmesiyle başlayan bir olgudur. Öncesinde ise hele ki Ortaçağ’da kadınların hiçbir değeri yoktu. Hiçbir söz hakkına sahip değildi. Feodal ailedeki ilk gece kuralınca da, evlenen bir ilk gece feodal beyine aitti. Türklerde ise aynı dönemlerde böyle bir duruma rastlamak mümkün değildi. İbn Batuta seyahatnamesinde der ki: “Türk illerine gittim hayretler içerisinde kaldım, Türk kadınlarının evleri, yurtları açık olduğu gibi hakanla hatun yanyana oturuyor, hakan evde olmadığı zaman hakanın yerini hatun hakan gibi alıyor ve emirleri yayınlarken ‘hakan buyurdu ki’ diye yayınlanırsa o geçersiz sayılıyor, hatun ve hakan buyurdu ki yazılması gerekiyor”. Gerçekten Türk kültürü Çin, Japon, Hint, İran, Arap kültürlerinin etkisinin tamamen dışında olarak çok özgün bir kadına bakış anlayışına sahip olmuştur. Kadın sosyal, kültürel, ekonomik alanda eşitliğe sahiptir. Ama bu eşitlik herkesin kendi fıtratının yerine getirdigi bir eşitlik olduğu için de aldatma kayıtlarda hemen hemen hiç yoktur. Çünkü sevgi odaklı aile kurmak kadının hakkı olarak görüldü. Bu çok olağan üstü bir bakış açısı bence. Anadolu’ya geldikten sonraki sürece bakıyoruz, aynı dönemde Batıda kadınlar en alt sınıf ve de dini açıdan en günahkar, pis varlıklar olarak görülürken bizde 13. yüzyılda Ahi Evran’ın (Anadolu’nun en büyük bilim adamı ve örgütleyicilerinden biri) ahilik teşkilatını kurarken yanında karısı Fatma Bacı’da vardı. Fatma Bacı, yeryüzünde ilk defa olarak hiçbir kültürde olmayan Bacıyan-ı Rum‘u kurdu. Bacıyan-ı Rum yani Anadolu bacıları teşkilatı, dünyanın en girişimci kadınlarından oluşan kadın esnaflardı. Ahi Evran Moğollar tarafından 6 yıl esir alındıgı zaman her şeyi Fatma bacı idare etti ve kocasını bekledi. Gerçekten Anadolu’nun çok etkin, temel, kültürel örgütlenme modelini Ahiler eşleriyle birlikte yaptılar. Ayrıca kadına karşı asla şiddet uygulanmazdı, bunun tam tersine Kürtler Arap kültürüne dahil oldukları için kadını aşağı görür ve kadına şiddet uygularlardı, bu yüzden Türkmenler Kürtlere kız vermez evlenmezlerdi. Hatta bu hususta bir hikaye anlatılır: Ünlü bir Kürt aşiret beyi, bir Türkmen kıza talip olur ve evlenirler. Evlenince hanımını ata binmemesi, avlanmaması, gezmemesi, rahat hareket etmemesi için uyarır. Kız bir sene sonra dayanamayıp ata atlar, ava çıkar, gezer; geri geldiğinde ise Kürt bey kızın bir yumrukta dişini kırar. Kız hiçbir şey söylemez ve dişini alıp mendiline sarar ve ağabeyine gönderir. Ağabey hemen yola düşüp gelir, Kürt beyini öldürüp kardeşini alarak memleketine döner. Bu konuda da hiçbir şey konuşulmaz. Kadın çok değerlidir ve evlenip evden ayrılan kız evin parçası olmaz özelliğini sürdürür, tıpkı anne gibi kutsal bir yere bile sahiptir. Dayak atmanın karşılığı olarak savaş bile göze alınır; dayakçı öldürülüp kız geri alınırdı. Hz. Ahmet Yesevi devrinde de kadın erkek birlikte ibadet ederlerdi. Hatta Arap alimler bunun üzerine; “kadınlarla birlikte ibadet olmaz, Türkler fuhuş yapıyorlar” bile demişlerdir. Bu sözün üzerine, Hz. Ahmet Yesevi, onlara bir kamış içerisinde bir parça ateş ve bir parça pamuk gönderir. Oraya vardıklarında açarlar kamışın içini ve bakarlar ki, ne ateş sönmüş ne pamuk yanmış. Hz. Ahmet Yesevi’nin mesajı şu olur: “ Bizim içimizdeki iman ateşi hiçbir zaman sönmez ama bu bizim yanımızdaki pamuğu da yakmaz.”. Türklerin İslam’a ve kadına bakışı bu. Biz bunların hepsini birbirinde ayırt edebiliyoruz. Bunun yanında, Mevlana Konya’da kadınların kendisini dinlemesi için özel günler ayırır, kadınlarla birlikte sema yapardı. Kısaca kadın kutsaldır, ana kutsaldır ve cennet anaların ayakları altına serilmiştir. Kadına atfedilen bu değer, Osmanlı’da yoktur deniliyor ki; ben Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Kültür Merkezinde çalışıyorum. 17 yıllık bir kütüphane ve ben de 15 yıldır oradayım. Osmanlı kadın dergilerinin ilk defa tercüme edilmesi ile, Osmanlı kadın dergileriyle ilgili ilk bilimsel çalışmaları yapan akademisyen arkadaşlarla yaptığımız çalışmalarda çok şey öğrendik. Burada öğrendiklerimizi her yerde anlatıyorum ama bu yetersiz kalıyor. Tam değerlendirip topluma aktarılamıyor. Osmanlı kadınları da -asla- işe yaramaz değillerdi. Kurtuluş Savaşı’nda savaşan güçlerin temelini oluşturan kadınlardı. Aynı zamanda modern Türkiye dedikleri 1923 yasalarının ve temel kadın haklarının oluşturuldugu ilk modern anayasanın taleplerini Osmanlı kadınları ortaya koymuştur. Onlar tesadüfen bize verilmedi. Bir başka yargı daha vardır ve son derece yanlış, kadını aşağılayıcı bir bakış acısına aittir: “Her şey size hazır verildi, tepeden aldınız , o yüzden hiç kıymetini bilmediniz, bu hakları kullanamadınız”. Hiç böyle bir şey yoktur, o haklar aslında söke söke alınmıştır ve çok ciddi bir tarihi arka planı vardır. Çok eşlilik konusuna gelince, Oğuzlar hep tek eşliydiler, Türkler tek eşliydiler, bu konuda cok titizdiler. Çeşitli araştırmalarda görüldü ki; Osmanlı döneminde İstanbul hane halkı, büyük oranda tek eşlidir. Ayrıca Amasra, Edirne ve Çorum’da yapılan araştırmalar var, bu araştırmalarda da yine büyük cogunlukla tek eşli evlilik görülüyor. Buna göre Anadolu’da ve büyük kentlerde tek eşlilik esas, diğeri ise sapma olarak görülüyor. Bu basit gerçeklerin bile bilinmediğini görmek insanın yüregini acıtıyor. Kendinden habersiz bir toplumuz ve gerceklerin saklandığı bir toplum. Osmanlı’da feminist akımı, “eşit ücret” diye başladı. Gidip de eğlenelim diye başlamadı. Amerika’da bu akım, 1870 li yıllarda tekstil işçilerinin yürüyüşünde, yürüyüş yapanlara ateş açılması ile kadın işçilerin ölmesi ve bir kısmının da fabrikalarda kapıların kapatılıp yakılarak öldürülmesiyle başladı. Dünyada 8 Mart olarak hala kutlanıyor. O dönemde Osmanlı kadınları arasında da aynı günlerde hareket başladı. Bir işçi sınıfı hareketi değil. 1905‘te elli tane grev yapıldı bu elli tane grevin on tanesini kadın işciler yaptı. İngilizlerin yaptığı istatistikte 1900 başında bütün Ege bölgesinde 50 bin kadın halı dokuma tezgâhında çalışıyordu. Böyle bir alt yapı da vardı. Batı feministleriyle Osmanlı feministleri arasındaki fark, Osmanlı feministlerinin daha çok eğitim üzerinde yoğunlaşmasıydı. Agresif yöntemleri izlemiyorlardı, daha pasif ve daha barışcı yöntemlerle taleplerini sunuyorlardı. Vakıflar, dernekler kuruyorlar, konferanslar veriyorlar, kadın-erkek birlikte dinlenmesini sağlıyorlardı. Kadınlara meslek edindirme kursları açıyorlar, Balkan Harbi’ndekilere gönüllü hemşireler yetiştirip gönderiyorlar, hemşirelik yapıyorlardı. Çok ateşli yazılar yazıyorlardı; ilk defa feminst kadın dernegini feminst adı altında osmanlı kadınları kurdu. Yine dünyada ilk defa kadın partisini kurdular, bu kadın partisi cumhuriyetle birlikte kapatıldı. Devrimlerin başlamasıyla “devrimler bitince geri gönderilir teorisi gereğince” kadınlar cepheye sürüldü. Yani Türk kadını pasif, aptal, hiç bir işe yaramayan özelliklere sahip olarak görülmüyor; tam tersine, dünyada diğer kültürlerde rastlanmayan bir medeniyet ışığında olağanüstü haklara sahip bulunuyordu. Tabii, bugün insanlar soruyor, ne oldu da bugünkü hale geldik? SÖYLEDİKLERİNİZDEN ”KADINLAR OLARAK OKUMUYORUZ” SONUCU ÇIKARILABİLİR Mİ? Evet, doğru kadınlar olarak okumuyoruz. Uzun zamandır mücadele ediyorum. Kadın hareketinde çalışıyorum ve birbirinden farklı yerlerdeki -yani kırsal alan da farklıdır kent de farklıdır- kadınları bir araya getirmek zor. Ön yargılar, kadın düşmanı söylemler, kadını aşağılayan söylemler, içler acısı bir durumu gösteriyor. Kadın düşmanı bakış acısının en büyük yardakçıları da kadınlar haline getiriliyor böylece. İşte mücadele etmekte zorlandığımız alan bu. Yani erkekler değil. Erkeklerle mücadele edersin. Çünkü bildiğin bir şeyi alternatif olarak sunarsın, onun yaptığını yanlış olarak gösterirsin ve kendi doğrunu anlatırsın. Fakat kendi içinizdeki kadınla mücadele etmek çok daha zor. Mesela bugün medyada kadın kendiyle celişkiye düşüyor. Hemcinsini kötüleyip medyaya alet olarak oynanan oyunları görmezlikten geliyor. Kadınla alakalı haberin veriliş biçimi, resim kullanımı, haberin içerigi, saldırganlığı, iftirası her şey var bunun içinde. Ama buna bir kaç mail, bir kaç telefonla müdahele edilip sümen altı yapılıyor. Lakin, bir Fenerbahçe bir Galatasaray maçıyla alakalı bir şey olsa binlerce mail ve telefon gelebiliyor ve ayaga kalkabiliyor insanlar. Bu da kendi kimliğiyle alakalı duyarsızlığının altında yatan şey; kimliksizlik. Ne zaman bir şey bize cok acı verir? Sizin bilincinde olduğunuz şeylerin üzerine basıldığında acı verir. Yani siz aptalsanız, size aptal denildiginde bu sizi çok etkilemez, çünkü bunun farkındalığı içinde değilsinizdir, ama farkında olduğunuz bir hal zuhur ettiğinde siz de tavır alırsınız. Ama Türkiye’de aydın, tavır almaz, tavır alma kabiliyeti sabote edilmiştir, kimliği yoktur. Tamamen dışa tavır alma kabiliyeti vardır. Yine muhalefet dediğimiz, hükümetin dışında kalan insanlar, tavır almaz sadece düşmanlık üretir. Kadınlar toplu halde tavır almaz. Tavır alma dediğimiz şey, kimliğinizin ve duruşunuzun olması demektir. Bir duruşunuz varsa cesaretiniz vardır, cesareti yok Türk insanının, cesaretinin olmamasının nedeni öz güvenin olmaması, öz güvenleri de olmadığı için, sinmiş ve sadece pasif izleyici durumuna gelmiş. Oysa her şeyi kabullenmek değil mücadele etmek gerekir. ALLAH’IN RAHİM İSMİNİ (YARATICILIK VASFININ BİR PARÇASINI KENDİNDE BULUNDURAN KADININ ) DÜŞÜNCE DÜNYASINDAKİ YERİNİN ERKEKLER KADAR GÖRÜNÜR ETKİN OLMAMASININ SEBEBİ NEDİR? Bu çok önemli bir soru; bu Batıda da aslında bir sorun. Batı tarihini, bilimsel tarihini yazarken, kültürel tarihini oluştururken, günün kadınını buna eklemiyor. Felsefe tarihinde hiç bir tane kadın yok. Kadın aptal sınıfında, “siz hiç bir şey yapamazsınız” diyordu, Batı kendi kadınlarına… Felsefe tarihi üzerine yapılan araştırmalarda; ilk çağda çok sayıda kadın filozofun olduğu ortaya çıkarıldı. Yine bilim tarihinde kadın araştırmacıların yaptıklarını erkeklerin sahiplenip altına imza attıkları, yani sahtekarlık yapıldıgı ortaya çıkarıldı. Biz kadın kütüphanesini ve bilgi merkezini bunun icin kurduk. Zaten sadece Batı’da, batılı ülkelerde ve Amerika’da var. Onun dışında hiç bir ülkede kadın kütüphanesi yok. Mesele kadın tarihini görünür kılmak. Kadın tarihi tamamen silinmiş. Kadınların yaptıkları göz ardı edilmiş. Bu nedenle kadınlar sadece pasif bir doğurma makinesi haline gelmiş. Oysa tarih böyle değil ki. Kadın şeyhler var, Muhyiddin İbn-ül Arabî hazretlerinin şeyhi kadındır. Kim biliyor bunu ? Hiç kimse bilmiyor. Yine Arap dünyasında kadın yöneticiler var. Oğuz döneminde kadın yöneticiler var ama bunlar tarihten silinmiş, hiç bir şekilde anlatılmıyor. Bizim hayatımız beyaz, ırkçı, sömürgeci, erkek ideolojisinin girmesiyle değişti. 1920 ile 2000 arasında yayımlanan ders kitaplarında yapılan bir araştırma inanılmaz çarpıcı. 1923 te okuma kitabında “Annemiz bize ne ögretir ? “ sorusuna cevaben “Annemiz bize medeniyeti öğretir” cevabı yazılıymış. Türk kültür tarihinde böyledir, böyle bakılır kadına. Ama 1950 den sonra başlıyor değişiklikler. Okuma kitabındaki soru ve cevap degişiyor “Annemizi neden severiz? “ “Annemizi, dikiş diktiği, yemek yaptığı için severiz”. Birdenbire kadını evin içine sokmuşuz, bütün resimlemelerde kadın mutfağa yapıştırılmış; bulaşık yıkıyor, yemek yapıyor, ama baba kitap, gazete okuyor. Kabiliyeti var çünkü ama kadının hiçbir kabiliyeti yok. Kadının tek satın aldığı sadece maydanoz. Pazar alış verişini görür, yemek yapar ev temizler. Bütün kabiliyeti sınırlandırılmış. Bu erkek kim? Bu erkek ideolojisi yaptırımcı, sömürgeci erkek psikolojisine dayanıyor. Bu ona enjekte edilmiş, ta ilkokuldan, 6-7 yaşından itibaren başlıyor. Eğitim ne için yapılır? Kendine vatandaş yetiştirmek için. Birileri kendine vatandaş yetiştirmek istiyor. Bu yüzden de ben kendimi anlatacak, kendime yandaş olacak, kendi tarihimi, kültürümü, dinimi, her şeyimi araştıracak insan bulamıyorum. Çünkü bunlar yok. Allah’ın Rahim isminin üzerinde -mesnevide de yazar bu biliyorsunuz- “O ki kadın sanki yaratılmış değil, yaradan gibidir” yazar. Oysa peygamberimizin hadislerine bakıyoruz, hayatına bakıyoruz. Gerek kadın için söylediklerini, gerek kadın için yaptıklarına bakıyoruz. Peygamberimiz, Hz. Aişe ile birlikte camiye -o zaman sosyal bir merkezdi cami- giderdi. Yine eğlenceye kılıç kalkan ekibini izlemeye giderdi. Hz Aişe kalabalıkta göremediğini söylediğinde onu sırtına çıkarırdı. Bugün biz bunu eşimize söylesek; “saçmalama, deli misin sen” der. Halbuki bu zamanın insanı peygamberden büyük mü, yoksa kendini peygamberden daha mı büyük hissediyor? Çocuklarımızı yetiştirmede bakış acımızı degiştirmemiz lazım. Erkek çocukları şımarık, sınırlarını bilmeyen, canı ne isterse yapabilecek insanlar olarak yetiştirmemeliyiz. Çünkü bunu İslam da düzeltemiyor. Önümüzdeki örneklerde var. Erkek ideolojik İslam’ın içinde olabilir ama, gönlü İslam’ın içinde olmuyor. Gönüller Müslüman olmuyor çünkü gidip ihanet etmeyi erkeklik sayıyor. Kadına saygı duymuyor, halbuki sevgi fedakarlığı getirir. Sevgi haz üzerinden hareket değil sevgi tutku üzerinden hareket etmektir. Ne olursa olsun siz onu seversiniz, fiziksel değişimler önemli degildir, düşmesi, kalkması önemli değildir. Çünkü tam manasıyla sevmek ne olursa olsun büyük bir tutkudur. Zira siz onda kendinizi var edersiniz o da sizde kendini var eder. Ama şimdi düşünce diye bir şey yok. Alt yapı yok, okuma yok, güzele teşvik yok, iyiye özenme yok, onun için bu bizim sosyal bir yaramız. Bu vurdumduymaz yaşantıyı elinden gelenlerin anlatması ve toplumu eğitmesi gerekir, herkes üzerine düşeni yapmak zorunda. Zamanın düşünürlerine bu yüzden cok iş düşmektedir. Teşekkür ediyorum Ben teşekkür ederim. Hümeyra yıldız

Din ve sol

Ağustos 27 2006Yorum Yok Kategori: Basında

kuyerel grubunda

ABD’de yeni akým: Dinci sol Türkiye’deki sol bu modayý ne zaman keþfedecek bilinmez; ama ABD’de yeni bir akým hýzla yükseliyor: Dinci sol. Bu renkli akýmýn içinde siyahlarýn aðýrlýkta olduðu kiliseler, ýlýmlý Protestanlar, liberal Katolikler, dinci barýþ eylemcileri ve giderek artan sayýda dinine baðlý göçmenler var. Bu akým artýk Demokratlarýn geleneksel tezleri olan, eþcinsel evlilik veya evrim tartýþmasý gibi konulara girmiyor. ABD’deki yoksulluk, Irak savaþý ve çevre koruma gibi konulara aðýrlýk veriyor. Bir üniversitenin yaptýðý araþtýrmaya göre, kendisini “Dinci sol” olarak tanýmlayanlarýn oraný ABD’de yüzde 27’ye ulaþýyor. Dinci sað ise hâlâ yüzde 38 ile birinci sýrada. Saf laiklerin ise yüzde 21 oranýnda olduðu kaydediliyor.Yeni ortaya çýkan bir Hýristiyan lobi grubunun lideri Jim Winkler, giderek artan bir þiddetle Baþkan Bush’u hedef alýyor. “Irak’ta yasadýþý bir saldýrganlýk savaþý baþlatýp, bunu yalanlarla herkese yutturduðunu” öne sürüyor. Bush yönetimini yýkarak “Ýnsanlarda ve sistemde dürüstlük saðlayýp, Allah’ýn düzeninin kurulacaðý”na iliþkin vaazlar veriyor. ‘Yeni dinci sol’un en büyük uðraþlarýndan birisi, dinî anlam ve simgeler söylemini geleneksel saðýn elinden alabilmek. “Ýsa’yý bizden çaldýlar.” diyen dinci sol þimdi onu saðcýlarýn elinden geri almaya çalýþýyor. Bu yeni akýma göre Hýristiyan köktendinciler, Baþkan Bush’a çok fazla kulak verdiler ve onun þahsýnda Hýristiyanlýðýn doðruluk dürüstlük gibi temel deðerlerini hiçe sayan bir yola saptýlar. Demokrat Parti’nin gelecek seçimdeki baþkan adaylarý arasýnda olan Hillary Clinton’ýn da þimdiden bu akýma yatýrým yaptýðý söyleniyor. Clinton’ýn dinsel konulardaki danýþmaný Jim Wallis, yeni dinci solun önde gelen sözcülerinden birisi. Yazdýðý kitaplardan birinin adý þu: “Allah’ýn Politikasý: Sað Onu Neden Yanlýþ Anlýyor ve Sol Anlamýyor”. Wallis “Sað artýk din konusunda tek ses deðil.” diyor. Dinci solun diðer bir önderi de Rabbi Michael Lerner. Onun da “Allah’ýn Sol Eli” diye yeni bir kitabý var. Dinci solun aslýnda ABD tarihinde kökleri olduðu ve köleliðin ortadan kaldýrýlmasýnda önemli rol oynadýðý da vurgulanýyor. Vatandaþlýk haklarý için mücadele eden bu akýmýn geçmiþteki önderleri arasýnda Martin Luther King de sayýlýyor. Ancak ABD’de Demokrat Parti geçmiþ 30 yýlda dinî konularý tamamen Cumhuriyetçilere terk etmiþti. Bu da Bush’un dinî söylemlerle süslü propagandaya dayanarak yükselmesine yol açmýþtý. Rabbi Michael Lerner “Solun din düþmanlýðý, ilerici ve inançlý insanlarý sol politikalardan soðuttu.” diyor. Bush’un 6 yýllýk yönetiminden sonra Demokratlar, dinin politikadan silinip gitmeyeceðini yavaþ yavaþ anlamaya baþladýlar. Demokratlarýn önde gelen baþkan aday adaylarý Hillary Clinton ve Barack Obama þimdi konuþmalarýnda dinsel tonu giderek artýrýyorlar. ABD’ye gizlice giren 12 milyon göçmeni dýþarý atmak için çýkacak yeni yasa ateþli bir þekilde tartýþýlýrken Clinton “Bu yasa birçok dindar insaný suçlu duruma düþürecek, hatta Ýsa bile suçlu duruma düþebilirdi.” diye bir demeç patlattý. Latin kiliseleri zaten çoktandýr, yasadýþý ilan edilen Hispanik göçmenlerin yanýnda kararlý þekilde yer almaya baþlamýþlardý. Clinton 2005’te yaptýðý bir açýklamada da kürtajý “Birçok kadýn için üzücü hatta trajik bir olgu.” diye tanýmlayarak geleneksel Demokratlarý þaþýrtmýþtý. Dünya iklim deðiþikliði tartýþmasý üzerine ABD’de yapýlan bir anket Hýristiyanlarýn yüzde 63’ünün bunun Allah’ýn yarattýðý dünyayý bozmak anlamýna geldiðini düþündüðünü ortaya koyuyor. Ýklim deðiþikliðini önemsemeyen Cumhuriyetçi Bush yönetimi böylece yanlýþ safta yakalanmýþ duruma düþüyor. Dinci sol þimdi giderek artan bir þekilde dinî gerekçelerle çevreci temalarý birleþtiriyor. Türkiye dahil birçok ülkede Ýslamiyet ve sol buluþmasý yaþandý. Acý olan ahlak, dürüstlük, vatansever ve milliyetçi ruh, yoksulluða karþý olmayý sadece sað ideolojinin malý görmek. Toplumun bölünerek Çanakkale gibi hassas konularý bile çocuklarýna öðretememesi. Kim bunlarý anlayacak? Kim artýk zavallý ideolojik kalýplarý kýrarak bu ülkenin her þeyini sevecek? Nevval Sevindi/ Zaman __________________________________________________ Do You Yahoo!? Tired of spam? Yahoo! Mail has the best spam protection around http://mail.yahoo.com __._,_.___ MERHABA kuyerel@yahoogroups.com ‘a HOÞGELDÝNÝZ Bu mail grubu, http://www.kuyerel.com/ un alt iletiþim aðý olarak kurulmuþtur. kuyerel.com da yayýnlanan, araþtýrmalar, incelemeler, yorumlar ve makalelerin bu mail grubu aracýlýðýyla sizle ulaþmasý düþünülmüþtür. Bu mail grubu, demokratik bir iþleyiþe sahip, demokratlýk bilinci ve sorumluluðu çerçevesinde düþüncelerin ifade edilebileceði, tartýþmalarýn yapýlabileceði, “düþünsel platform” olma amacýyla kurulmuþtur. Bu baðlamda burada yazýlan yazýlar, yazan yazarlara ait düþüncelerdir.Grup düþüncesi vb gibi alðýlanmamalýdýr. Bu platformda özgür tartýþma ortamýnýn selameti açýsýndan, kendi hukukumuzu kendi irademizle belirleyerek tartýþmanýn ve düþünsel alýþ veriþin keyifli bir ortamda yürümesini saðlayayacaðýmýz inancýndayým. kuyerel@yahoogroups.com Moderatorü ——————————————————————– Tüm gruba mail göndermek için: http://kuyerel@yahoogroups.com grup üyeliði için: http://kuyerel-subscribe@yahoogroups.com gurup ana sayfasýna girmek için: http://groups.yahoo.com/group/kuyerel grup üyeliðinden çýkmak için : http://kuyerel-unsubscribe@yahoogroups.com kuyerel@yahoogroups.com Moderatorü

Konya’da

Temmuz 31 2006Yorum Yok Kategori: Basında

Nevval Sevindi ile “Boş”vakitler, karamsarlıklar ve çelişkiler üzerine.. “Rahmetli ananem derdi ki, dünya iyilerin sırtında döner. Yani iyiler her zaman daha az olur kötüler daha çok olur ama sonuçta dünya yine de döner. Onların fedakârlığı iyi şeyleri yeniden ayağa kaldırmaktır.” Röportaj: Esma Ürkmez 14 Aralık 2005

Nevval Sevindi ile aile ve kültür-sanatın hayatımızdaki yeri üzerine konuştuk. Hüzünlüydü, çünkü toplum gerçeğimiz asli yapımızdan uzaklardaydı biraz… İyimserdi, çünkü zor günleri yenebilmenin gücü vardı konuşmasında… Umutluydu, çünkü temelleri muhkem, ufku görebilen bir kültürün asla yok olmayacağına inanıyordu… Türkiye’nin en tanınmış antropologlarından bir tanesisiniz. Biz istedik ki kent kültürü, yemek, sivil toplum gibi konular hakkında sizin görüşlerinizi alalım. Türk toplumunun kültürel etkinlikleri ve boş vakit değerlendirme alışanlıklarını nasıl buluyorsunuz? Bu aslında çok önemli bir soru. Çünkü 1997’de ben bir yazı yazmıştım. Türk toplumunun boş vakit geçirme alışkanlıklarıyla ilgili. Bunu da Gallop araştırma şirketinin uluslar arası yaptığı bir araştırmadan aldığım sonuçlar ve biraz dalga geçen bir üslupla yazmıştım. İşte sinemaya çok az gidiliyor, yüzdeler var. Tiyatro gibi daha kentli olan uğraşlar, hobiler var. Kültür sanat etkinlikleri var. Onlara hepsine az gidilmesini anlıyorum. Yüzdelerini verdi. Ama dersiniz ki hani bu millet kitap okumuyor, gazete de okumuyor, e bunları da yapmıyor, demek ki hani sevdiği bir şeyler var. Ne yapar? E mutlaka yani herkes bu şans oyunlarını oynuyordur, işte herkes kumar oynuyordur dersiniz. Kumar da %1, tavla oynuyordur dersiniz %2. Ben sonunda tüm bunları çıkarınca dedim ki; çok merak ediyorum Türk milleti ne yapıyor acaba boş vakitlerinde! Bizim yargı olarak yaptığını varsaydığımız, boş eğlence diye görebileceğimiz şeyleri bile yapmıyor. Otobüste de bugün gelirken dikkat ettim insanlar mesela 3 saat elleri öyle böğründe boş boş yola bakarak oturuyor. Hiç sıkılmadan 4-5 saat minimum, ki bunun 12-24 saatleri de var, geçirebiliyor. Bir hedefi yok, bir hobisi yok, bir şeye merak salmıyor. Edebiyat veya sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmamız için eski toplumumuzda, sadece Osmanlı’yı kastetmiyorum, bin yıllık kültürümüzden bahsediyorum, sıradan insanlar şiire, edebiyata ilgi gösterirlerdi. Hatta bu ilgilenenler ayakkabıcı, tencereci, kalaycı falan. Ahilik sistemi içerisinde okuma odaları var, edebiyat odaları var, raks var. Mutlaka bir müzik aleti çalıyorlar. Bunlar bir de zanaatçı yani daha sanatkar değil. Tabi bir de sanatkârlıkla zanaatkârlığın mezcolduğu alanlar var. Şimdi o toplumdan buraya döndüğümüz zaman, onlar bizim atalarımızsa biz kimiz? Biz eğer Türk ve müslümansak onlar kimdi diye sorası geliyor insanın gerçekten. Bizim boş zamanlarımızı da değerlendirmemiz gereken günlük hayatımız da maalesef estetikten, nezaketten, letafetten yoksun bir hayat. Bu da zaten Müslümanlıktan da yoksunluk. Kaba saba, hırçın, oruç tutuyorum diye ona buna bağırıp çağıran hiçbir insanın Müslüman olacağına inanmıyorum ben. Bizim böyle bir kültürümüz de yok. Ama işte tümüyle sanattan, edebiyattan, kendi kültüründen kopuk insanlar ve meraksız, maddeye bağımlı insan tayfası Batı’dan bize aktarıldı ve maalesef de bir maya tuttu. Ben yine de kendi köklerimizin ölmez olduğunu bildiğim için, antropolog dediğiniz için özellikle onu söyleyeyim; kültür ölmez. Değişim geçirir, dejenere olabilir veya bazı şeyler unutulabilir ama sonuçta o gen bizde var tabi. Bunu yeniden canlandırmak ve mutlaka edebiyat, sanat ve hayata incelik katacak bütün sanat dallarıyla hayatımızı renklendirmemiz gerekir diye düşünüyorum. Siz her konuda, her alanda kendinizi, hayatınızın karelerini paylaşan bir insansınız. Bundan hareketle soralım, bu içe kapanıklığımıza nasıl çare bulalım? Neler söylersiniz? İçe kapanıklığın en önemli nedenlerinden birisi kendini bilmekle ilgili. Kendini bilmeyen insanın özgüveni olmaz, özgüveni yoksunluğu da kapalılık ve taassup getirir. Herkesten kaçar ve ya kendinizi aşağıda hissederseniz başkalarına karşı üstünlük duygusu taslarsınız ya da gerçekten ezik, pasif ve bir hiç olduğunuzu düşünürsünüz. İnsanımızın böyle bir sorunu var. Tabi “ilim ilim bilmektir / ilim kendini bilmektir. Sen kendin bilmezsen / bu nice okumaktır” Türkiye’nin durumu Yunus’un yedi yüzyıl önce söylediği durumdur. Yani insanlar diplomalar alıyorlar ama kendilerini bilmiyorlar. Kendini bilmek kültürünü bilmektir. Kendini bilmeyen kültürünü bilmez, kültürünü bilmeyen dinini bilmez, dinini bilmeyen zaten dünyada bir amaçtan yoksun ve hiçbir zaman eşref-i mahlukat olmaya merak sarmayacak insan demektir. Bunu sağlamak için bilenlerin de her şeyi paylaşması gerekir. Çünkü dünyada iki şey paylaştıkça azalmaz, tam tersine çoğalır. Biri sevgi diğeri de bilgidir. O yüzden bilgiyi ve sevgiyi paylaşırsanız bunları çoğaltırsınız. Ben buna inandığım için bunu gerçekleştirmeye çalışıyorum. Sizin aile ilişkileriyle ve ilişkiler içinde destek ve sevgiyi sunma ile ilgili çok güzel çalışmalarınız var, kitaplarınız var. Sevgimizi sunabilmek bizim toplumumuzdaki pek çok kişi için hala oldukça zor. Oysaki biz hep sıcakkanlı olduğumuzdan bahsederiz. Bu nasıl bir çelişkidir? Yine kültürle bağlantılı mıdır? Çok güzel bir soru bu. Çünkü bu çelişkiye parmak basıyor. Evet, bizim kültürümüz sevgi odaklı ve yaşama sevinci içeren bir kültür. Kültür derken binyıldan bahsediyorum yani. Son binyıllık kültürümüze baktığımız zaman yazılı belgelerde olsun, sözlü gelenekte olsun veya uygulama alanlarında olsun bu yaşama sevincini, sanata bağlılığı, tasavvuftaki anlayışlarda, kent tarikatlarında da bunu çok görürüz, hepsinin remzi bile bir çiçektir; nergistir, güldür. Böylesine inceliklidir yani hayata bakış. Ve Türklerin Müslümanlık anlayışı zaten yaşama sevinci üzerine kuruludur. Ramazan bayramını neşeli kutlar, ramazan ayını kasvetli ve kederli bir ay olarak değil çok neşeli ve sevinerek kutlayan ender Müslüman ülkelerinden biridir. Bu ayın gelmesi ve oruç tutmak, aç kalacağım, öleceğim halinde bir duygu değildir de Allahın istediğini yapacağım, insanlara iyilik yapacağım, ne iyi ki oruç tutacağım. İşte on bir ayın sultanı demişiz, bu bir yaşama sevincidir yani. Yaşama sevinci çok yüksek bir kültürüz aslında. Ama maalesef son 40-50 yıldır ideolojik kavgalar, Batının bize enjekte ettiği Batıya entegre aydınlar vasıtasıyla diyeyim, sadece kendilerinin iyi ve üstün olduğu, bizim de hiçbir şeyimizin olmadığı, işte Orta Asya’dan dıgıdık dıgıdık gelen atlılar ve yabaniler olduğumuz gibi deli saçması şeylere insanların hem kendileri inanmış, hem toplumu da inandırmak için sürekli negatif konuşmuşlar. Devamlı aşağılanan, horlanan, hiçbir bilgi verilmeyen, kendiyle ilgili bütün bilgileri unutan, ne mimarisi olduğunun farkında ne geçmişte ve bugün ciddi ilim adamları, sanat insanları yetiştirdiğinin farkında bir hayat sürüyoruz. Maalesef sadece şarkıcı, türkücü, dansöz üçleminde bir anlayışla insanların hayattan zevk almasını engellemiş oluyorsunuz. Kendinden mutlu olmayan, kendini tanımayan insanın yaşama sevinci kaybolur. Devamlı olumsuz haber ve olumsuz bilgi pompalıyorsunuz topluma ve bu, atalete yol açıyor. İnsanların parmağını oynatmaya hali yok. Çünkü zaten “ben bir işe yaramam”, zaten “ben bir şey yapamam”, zaten “bu memleketten bir şey olmaz” düşünceleri zihinlerde olunca da hiçbir şey yapamazsınız. Oysa Türkiye çok zengin bir kültüre, çok zengin bir gen haritasına sahip. O yüzden de çok zeki, çok atak dünya çapında insan gücü var. Ama bunu beyin avcıları avlıyorlar ve Batıya götürüyorlar, biz değerlendiremiyoruz. Tam tersine elimizdeki kıymetleri bile boğmaya çalışıyoruz. Eleştirimiz gençleri de içine kapatıyor bu anlamda değil mi? Tabi, kesinlikle. Gençlikte umut olması için gençliğin içinin dolu olması gerekir. Yani sadece yaşının genç olması bir insanın değer olması için yeterli değil. İçi boşsa, sadece aldığı cep telefonunun markası ile ilgileniyorsa, araba markalarıyla ilgileniyorsa ondan zaten bir tüketiciden başka bir şey çıkmayacağı için onun üreteceği bir sevgi de yoktur. Madde bağımlılığının bu kadar yüksek olması sevginin oluşumunu engelleyici bir şımarıklıktır. Ve maalesef ben, aile ilişkileriyle ilgili de dediğiniz gibi kitaplar yazıyorum ve de çok konferans veriyorum Türkiye çapında, maalesef Türk ailesi artık şımarık çocuk yetiştiriyor. Bunların hepsi uyuşturucuya aday, hepsi şiddete aday, mutsuzluğa aday ve başarısız insanlar olacaklar. Ama bu şımarık ve madde bağımlısı yetiştirdikleri çocuklar Türkiye’nin de başına dert olacak. Çevreme her baktığımda ben bir taraftan aydınlık bir tablo görüyorum, yetişen bir nesil var. Diğer taraftan da çok karamsar ebeveynler görüyorum dediğiniz gibi. Karamsarlığı yensek diyorum içimden. Acaba zor günlerde gülebilmek için neler yapabiliriz? Esas önemli olan o zaten; zor günlerde gülmeyi başarabilmek. Tabii ki hiçbir olaya hayatta sadece iyi sadece kötü diye bakamıyoruz. Her şey hayatın içinde bütün zıtlarıyla birlikte vardır. Elbette benim söylediğim olumsuzluklar da var ama diğer tarafta olumlular da var. Bu olumlu olan yan tabii ki kültürümüzün tamamen yok olmadığı yeni sentezleri yapan ve yapacak gençlerin veya insanların da var olduğu. Zaten rahmetli ananem derdi ki, dünya iyilerin sırtında döner. Yani iyiler her zaman daha az olur kötüler daha çok olur ama sonuçta dünya yine de döner. Onların fedakârlığı iyi şeyleri yeniden ayağa kaldırmaktır. Bir şekilde bizim bu insan sayısını çoğaltmamız gerekiyor. Hayata gülerek bakabilmek için birinci şart başkalarını sevmek. Yani kendinizi sevdiğiniz kadar, kendinize inandığınız kadar, kendi yapacaklarınızı bildiğiniz kadar başka insanları da sevmelisiniz. Diğer insanlarla birlikte olduğunuzu, onlar için yaşadığınızı, onlar için bir şey yapmanın aslında sonuçta yine kendiniz için bir şey yapmak olduğunu ve iyi insan olmanın, en iyi insan olmanın en basit Müslümanlık tarifi olduğunu bilmek. Ve de mutlaka inanmak, iman etmek. O inancın getirdiği güçle de hayata sarılmak. İnandığınız zaman iyimsersinizdir. Gerçekten inanmaktan söz ediyorum. Çünkü inanmak yaşama sevinci veren, sevinç içeren bir şeydir. Mevlana yaşama sevincini ölüme bile taşımış. Allah’a kavuşmak da bir sevinçtir. Ölmek bile bir sevinçtir. Ölmek bile bir düğün gecesi olarak adlandırılmış bir kültürde karamsar, karalar bağlamış olmanın hiçbir anlamı yok. Ve bu kendi kökünüze yabancısınız demektir. Yabancılıktan, kendimize yabancılaşmaktan kurtulmamız gerekiyor gülebilmek için. Ve de hayatta ne olursa olsun yaşamanın en büyük değer olduğuna inanmamız gerekiyor. Yaşıyorsak eğer, nefes alıyorsak insanlarla, sevdiklerimizle birlikteysek bu gülümseyebilmek için yeterli bir neden olacaktır.

AKP Örgütü çalışıyor

Temmuz 1 2006Yorum Yok Kategori: Basında

KADINLARA VAAT Yalçın Bayer Hürriyette yazdı. O gece aynı masada oturduk ve gençlere konuşmacı seçilen Nevval Sevindi :gençler kadınların müttefikidir dedi.

Yalçın BAYER ybayer@hurriyet.com.tr AKP örgütü çalışıyor muhalefet seyrediyor 1986 yılında yandı Kandilli Kız Lisesi; Boğaz’ın en güzel mimari yapıtlarından biriydi… 1876 yılında Sarkis Balyan tarafından Adile Sultan adına yapılmış; daha sonra kız okulu olarak kullanılmak üzere Milli Eğitim’e verilmişti. Yangından sonra, 1941′de bu okula giren ÇYDD Başkanı Prof. Türkan Saylan ‘harabe’nin ayağa kaldırılması için arkadaşlarıyla çalışmaya koyuldu. Önce KANKEV adlı bir okul vakfı kurdu, Vali Nevzat Ayaz döneminden restorasyon ve röleve çalışmalarının ilk adımı atıldı; bunun için bakanlığın katkısıyla 3 milyon dolar harcandı. Vali Kutlu Aktaş döneminde İl Özel İdaresi’nin katkısıyla çatısı yapılabildi binanın… Ama para yetmiyordu. Prof. Türkan Saylan, rahmetli Sakıp Sabancı’dan yardım istedi. “Para vermem” dedi; ertesi gün ise “Size güveniyorum, 3 trilyon lira vereceğim. Valilik de aynı parayı versin ortaklaşa yapalım” dedi. Prof. Saylan havalara uçtu; binlerce gencin yaşamını değiştiği gibi bu işin de üstesinden gelebileceğini anladı. Altın varak işlemeli yüksek tavanlı 500 kişilik salonunda önceki akşam AKP İstanbul İl Başkanlığı’nın 4 aydır sürdürdüğü ‘Gençler Buluşuyor Geleceği Konuşuyor’ adlı toplantıların ‘finali’ yapılıyordu. Başbakan Erdoğan, bu projeyi bizzat izliyor. AKP, geleceğin siyasetçilerinin kozasını şimdiden ördürüyordu. Bir anlamda bu çalışmaların, 2012 seçimlerinin altyapısı olduğu düşünülebilir. Bir de şu yorum yapılabilir. “Erdoğan, gençlere özgüven ve dinamizm aşılıyor.” Salonda, mahalle örgütlerinden gelen 380 genç vardı; kızların yarısına yakınının türbanlı olduğu dikkati çekiyordu KADINLARA VAAT Erdoğan, Zaman Gazetesi yazarı Nevval Sevindi’nin, böyle bir çalışmadan ötürü AKP’yi kutlaması ancak parlamentoda kadınların İran, Pakistan ve Afganistan’dan daha düşük oranda (%4) temsil edilmesini eleştirmesi üzerine, “Nevval Hanım haklı… Kadınların Meclis’teki temsilde ‘zayıf’ olduklarını kabul ediyorum” diyerek şunları ekledi: “Ancak, bu seçimlerde kadınların farklı bir temsil gücüne ulaşılan bir AKP görüleceksiniz.” Siyasetin ‘karalandığını’ kendilerinin ‘siyasetin onurunu’ kurtarma mücadelesi verdiklerini savunan Erdoğan, “Yıllarca apolitik bir gençlik oluşturuldu” vurgulamasında bulundu

Zeytin kültürü

Haziran 13 2006Yorum Yok Kategori: Basında

www.tarimgonulluleri.com da zeytin yazım yayınlanmaktadır.

merhaba, nevval hanim oncelikle gecmis olsun dileklerimi iletmek istiyorum. sitenizde okudugum ve anladigim kadariyla kanser hastaligina yakalanmissiniz. tarim,zeytin ve zeytinyagi kulturu konulu bir yaziyi ayın konugu bolumumuz icin iletirseniz sitemizde bunu yayinlamaktan mutluluk duyacagiz.saygilarimla cengiz bostanci bartin tarim danismani ziraat muhendisi www.tarimgonulluleri.com

Muhafazakarlık Araştırması

Mart 29 2006Yorum Yok Kategori: Basında

Türkiye Muhafazakarlaşıyor mu?başlığı altında Haberturk kanalında Basın odasında tartıştık. Bu araştırma neyi gösteriyor?

Bu araştırma bize Batı kavramlarıyla Türkiye’yi anlamanın imkansız olduğunu,Batı muhafazakarlığının statükoculuğunun bizde değişim ev yenilik talebiyle yer değiştirdiğini gösteriyor. hem muhafazakar hem ilerlemeci ve yenilikçi tutumuya Türk halkı tüm devrimleri, reformları içselleştirmiş nadir bir toplumdur.

Turkuazda yayınlandı 2004

Kasım 15 2005Yorum Yok Kategori: Basında

Ben fikir amazonuyum Hasan Sutay Onu romantik yazılarıyla tanıdık önce. Bahar çiçekleri, meltem esintileri derken araya feminizm rüzgarları girdi. Erkeklere karşı kullandığı üslupla giderek amazonlaştı. Artvin hariç Türkiye’nin bütün illerini gezerek program yaptı, kadınları yönlendirdi. Yaşadıklarını, gördüklerini yine romantik bir üslupla kitaplaştırdı. Evini taşırken yaşadığı bir terslik, bünyesinde taşıdığı kanser illetini tetikledi. Bu olay bir anlamda şansıydı onun. Çünkü bu sayede erken teşhis konuldu. Neredeyse düzineyi bulan kitapların tamamı şahsi tecrübelerin aktarımı diye özetlenebilir.

Ben fikir amazonuyum Hasan Sutay Onu romantik yazılarıyla tanıdık önce. Bahar çiçekleri, meltem esintileri derken araya feminizm rüzgarları girdi. Erkeklere karşı kullandığı üslupla giderek amazonlaştı. Artvin hariç Türkiye’nin bütün illerini gezerek program yaptı, kadınları yönlendirdi. Yaşadıklarını, gördüklerini yine romantik bir üslupla kitaplaştırdı. Evini taşırken yaşadığı bir terslik, bünyesinde taşıdığı kanser illetini tetikledi. Bu olay bir anlamda şansıydı onun. Çünkü bu sayede erken teşhis konuldu. Neredeyse düzineyi bulan kitapların tamamı şahsi tecrübelerin aktarımı diye özetlenebilir. Yeni kitapları çıktığı için yılbaşı öncesi görüştük. Yoğun bir trafik yüzünden iki saate yakın Akmerkez’de beklemek zorunda kalınca, karşımda yılbaşı çamına dönüşmüş bir Nevval Sevindi ile karşılaşmaktan endişe ettim. Umarım, stresli bir yolculuk sonrasında yapılan konuşmada bir çam devirmemişizdir. Nevval Sevindi’yi romantik yazılarından tanıdık. Buna nasıl karar verdiniz? Neden siyaset değil de aşk yazıları?… Doğru, ilk kitabım 1990′da yayınlanan ‘Aşkın ölümcül etkileri’ydi. Gecekondu bölgelerinde 6 ay inceleme yapmıştım. Onunla kendi hayat hikayemi birleştirerek anlattığım bir kitaptı. O zaman kadına ve erkeğe denk bir bakış yoktu. Erkeğin üstünlüğünü anlatan bir bakış veya kadının üstünlüğünü anlatan, günümüzün feminizm anlayışı gibi bir tarafgirlik vardı. Benim kitabım Cumhuriyet’te çok geniş bir yer aldı. Neden aşkı seçtiğime gelince; kadın gazeteciler ve köşe yazarları, aşkı ve sevgiyi küçümsüyorlardı. Yetersiz insanların yazabileceği bir konuymuş gibi görüyorlardı. Ciddi ağırlığı olan yazarlar, özellikle kadın yazarlar siyaseti yazıyorlardı. O nedenle, ben kimsenin beğenmediği konuya girdim. Yeni Yüzyıl gazetesinde ‘muhabbet’ başlığıyla köşe yazmaya başladım. Muhabbet, biliyorsunuz bizim kültürümüzün en köklü sözcüklerinden biri. Aşk ve sevgiyi de sadece cinsellikle ilişkilendirmek değil, konuyu hem kültürel, hem de sosyal açıdan vermek üzere kaleme aldım. Biraz da provakatif olmak, insanları ajite etmek gibi bir amaçla başladık. Aşk ve sevgiyi seçmemin asıl nedeni, insanların ağır politik dalgalanmaların, kültürümüzün has özelliği olan aşkı ve sevgiyi yok ettiğini düşünmemden kaynaklandı. Çünkü, ben insanların farklı politik görüşlerinden dolayı birbirini öldürdüğü dönemde üniversitede okudum. Aşka ve sevgiye karşı nefreti ekmeye çalışan anlayışa karşı bir tavır olarak aşkı ve sevgiyi savundum. Her ne kadar aşk ve sevgiyi cinsellikle eşdeğer görmeseniz de, çoğu zaman yan yana duruyorlar. Konuyu yazarken zorlandığınız zamanlar oluyor mu? Hayatın her alanında olduğu gibi, aşkın içinde de cinsellik vardır. Ancak aşk eşittir cinsellik, sevgi eşittir cinsellik asla değildir. Popüler kültür ve gündelik yaşam içinde medyanın baskın tavrı, aşk eşittir cinsellik olarak algılanmasına yol açıyor. Bu asla doğru olmadığı gibi, ‘indirgemeci bir aşk’ ve ‘indirgemeci bir cinsellik’ kavramı öneriyor bize. Bu ise her şeyi basite indirgemeye ve ilkelleştirmeye neden oluyor. Ben ise tam tersini yapmaya, zenginleştirmeye çalışıyorum. Cinselliğin bizim dinimizde de, kültürümüzde de ilginç bir yeri olduğunu düşünüyorum. Çünkü hiç bir kutsal kitapta, bizim kitabımızda olduğu gibi cinselliğe yer verilmemiş, cinsellikten övgüyle söz edilmemiş ve bunun Allah’ın bir lütfu olduğundan bahsedilmemiştir. Böylesine özgürlükçü ve insani duyarlılığı işleyen kitabımız olduğu için, günlük hayatımızda da gerektiği kadar yer almasını istiyorum. Ne görmezden gelmek, ne de pespaye hale getirmek doğru değil. Kitaplarınızda okurlara pratik diyebileceğimiz teklifler sunuyorsunuz. Bunun karşılığında ne tür tepkiler geliyor? Genelde olumlu tepkile alıyorum. Birbirini tamamlayan son iki kitapta (Ne kadar sevgi o kadar çözüm ve Ne kadar ilgi o kadar sevgi) soru cevap yöntemini kullandım. Soruları kim soruyor peki? Bir erkek!… Bunun nedeni şuydu: Görsel medyaya odaklanan insanın okumakta güçlük çektiğini farkettim. Ama kafasında bir takım sorular var. Bu sorulara bir sohbet havasında cevap vermeye çalıştım. O nedenle okuyucudan tepki alıyorum. Çoğu “Benim kafamda çok sayıda soru vardı, bunların çoğuna cevap buldum.” diyor. En çok da, kadın erkek ilişkisindeki çözümsüzmüş gibi duran noktalarda zorlandıklarını söylüyorlar. Bir de erkeklerin, eşlerine karşı sevgilerini belirtmede duyarsız oldukları anlaşılıyor. “Evliyiz işte canım, başkasını mı seveceğiz?” şeklindeki tavırları kadınları rahatsız ediyor. Onlar daha bir incelik ve ilgi bekliyorlar. Kitaplarda bir konu ele alınırken, bazen eksik bırakılan noktalar sonradan açığa çıkar. Kitaplarınızda değişiklik yapıyor musunuz? Alfa’da yayınlanan kitapları büyük ölçekte değiştirdim ama aynı isimle bastık. Kent ve Kültür, Türkiye’de sahasında yayınlanan ilk kitaplardan biriydi. Yine aynı isimle, ancak kapasitesini büyük ölçüde artırarak yayınladık. Gerçekten önemli bir konsept o. “Aşk kapıyı her zaman çalar” zamanında çok satmış bir kitaptı. Onun da bir bölümünü değiştirdim. Ölümsüz aşk bölümünü koydum. Gazete yazılarından oluştuğu için, eksik kalmıştı. Yeni bölümle birlikte konsept yerine oturdu. Girişimci Amazonlar kitabı da Türkiye’de bir ilk. Maalesef bunun başka örneği yok. Her şey tercüme. Kitap basımında terslikler yazarların peşini bırakmaz. Siz nelerle karşılaşıyorsunuz? İsmimde çift ‘v’ olmasından dolayı sıkıntı çekiyorum. Bazen bir ‘v’yi unutuyorlar. Bir kaç kere kapakta unutuldu mesela. Editör dikkatsizliğinden kaynaklanan bazı problemler oluyor. Sizin titizlendiğiniz konularda ‘tamam tamam’ diyorlar. Sonra da unutuluyor. Yazar, kitabın kapağından, içeriğine, baskısından pazarlamasına kadar çok işle uğraşmak zorunda. Bu yüzden, yazar, yazı dışında her işle uğraşan insan anlamına geliyor. Kitaplarınızda duygu yoğunluğu hayli fazla. Bu da sanıyorum okurla aranızda sıcak ilişkiler kurulmasını sağlıyor? Ben yaptığım her işe samimiyetimi katıyorum. Samimiyeti olmayanın, ahlakı olmadığını inanıyorum. Samimiyetle yazdığım için, insanlarla duygusal bağı çabuk kuruyorum. Kadın konusu tartışıldığında akla feminizm geliyor. Feminizle birlikte Nevval Sevindi hatırlanıyor. Arkasından erkek düşmanlığı geliyor. Siz erkek düşmanı mısınız? Kadınları koruyan bir çalışma yaptığım için, yeri geldiğinde de erkeklere ‘çaktığımdan’ dolayı, erkekler olumsuz bir sonuç çıkarıyorlar. Halbuki, erkekler kötüdür veya erkekler kadınlardan daha geridedir, aşağıdadır gibi bir söylem içinde olmadım. Sadece kadınlara kötü davranan, kadınları ikinci sınıf gören erkeklere tavır takındım. Erkek düşmanı olmadığınızdan eminsiniz yani? Elbette. Erkek olmadan kadın, kadın olmadan da erkek olmaz. Burada yanlış algılamadan kaynaklanan bir sonuç var. Ben bunu Zaman gazetesinde yazıncaya kadar böyle bir tepkiyle karşılaşmadım. İlk defa burada karşılaştım. Bunun nedeni de, Zaman okurlarının böyle bir söylemle karşılaşmış olmayışından kaynaklanıyor olabilir. Feminizm, kadınların erkeklere üstün olduğu söyleminden hareket etmez. Batıya ait bir kavramdır. 1800′lerde ortaya çıkmış ve tamamen ikinci sınıf sayılan kadınların haklarını savunmak için ortaya atılmış bir harekettir. Daha sonra feminizmin ikinci, üçüncü dalgaları değişim geçirerek, erkeksiz bir hayatın mümkün olduğunu savunur hale gelmiştir. Arkasından kadın ve erkeklerin eşit olmasının gerekmediği, denk olması gerektiği tezi ortaya atıldı. Sizin söylediğiniz anlamda, feminizmin yanlış anlaşılmasının nedeni, Türkiye’de feminizmin temsilciliğini yapan kesimin maalesef erkek düşmanlığı gibi göstermesinden kaynaklandı. Buradan yola çıkarak feminizmin Türkiye’de yanlış yolda olduğunu söyleyebilir miyiz? Kesinlikle, Batıdaki anlayışın kötü bir kopyasıdır. Türkiye’de kadın haklarının savunuculuğu yapılacaksa, kendi koşullarından hareket etmeli, kültürünü dikkate almalıydı. Feminizm kuramsal olarak oluşturulamadı zaten. O yüzden kötü kopyalar olarak kaldılar. Medyada görünen feministlerin tavrı yüzünden alerji doğurdu. Erkeklerden nefret etmek, bizim kültürümüze uyan bir durum değil. Bizde aile yapısı vardır. Kadın erkek dayanışması ön plandadır. Feminizm denilince hatırlanması gereken bir konu daha var; başörtüsü. Feministler bu konuyla hiç ilgilenmiyor. Neden duyarsız davranıyorlar? Feministlerin Türkiye temsilcileri başörtüsünü bir kadın sorunu olarak görmüyorlar, siyasal bir sorun olarak değerlendiriyorlar. Bense bütün özgürlükler konsepti içinde görüyorum başörtüsünü. Türkiye’nin 21. yüzyılda hala anayasal düşünce özgürlüğüne kavuşamamış olmasının konsepti içinde değerlendiriyorum. Hiç bir özgürlüğümüzü alamadığımızı, başörtüsünü de bu konseptin içinde görmek gerektiğini düşünüyorum. Sadece başörtüsü için mücadele, ulaşmamız gereken noktanın küçük bir parçası olduğunu düşünüyorum. Halbuki özgürlükleri bir bütün olarak görmek gerekiyor. Eylem olmadığı sürece, konuşma ve yazma özgürlükleri sonuna kadar savunulmalı. Demokrasi ve özgürlükler paketi içinden sadece birini alırsanız olmuyor. Peki siz amazon musunuz? İzmirliyim. Symirna’nın kraliçesinin amazon olduğuna dair bir söylenti var. Benim amazonluğum, babamın tavsiyesinden geliyor. Çünkü babam bize derdi ki: “İncir olup ezileceğinize, ceviz olup takırdayın!” Amazonluğun temeli budur zaten. Biz üç kız hepimiz amazon olduk! Oğlan kardeşiniz ezilmiş ve ana kuzusu olmuş öyle mi? Biraz öyle, ama o memnun hayatından! Bir de kanser vakası yaşadınız. Tecrübelerinizi aktardığınız kişiler oldu mu? Ünlülerin yaşadıkları tecrübeleri toplumla paylaşması Amerikanvari bir tutum. Bizde insanların bunu yapmadığını gördüm. Bu yüzden daha ilk günden itibaren öğrendiklerimi toplumla paylaştım. Kanser olduğunuzu nasıl öğrendiniz? Öğrenmem çok tesadüfi oldu. Evimi taşırken göğsümün olduğu tarafı şiddetle bir yere çarptım. ‘Mobil’ dedikleri türden kanser hücresi harekete geçmiş. Eğer açığa çıkmasaydı ne kontrole giderdim, ne de doktora… Hastalığı öğrendiğinizde tepkiniz ne oldu? Öğrendiğimde ilk doktorla kavga ettim. “Göğsünüzü almamız gerekir!” deyince itiraz ettim. Doktorlar son derece radikal bir çözüm peşindeydiler. Bana karşı çıktım. Bir kadın için iki önemli unsur vardır: Göğüs ve saç. Amerikada araştırma yaptım. Kanser tedavisi gören kadınlar hastalıktan değil, radikal tedavi yöntemleriyle göğsü alındığı için bunalımdan ölüyordu. Günümüzde doktorlar eskisi gibi radikal davranmıyor artık. Amazonlar için göğsünün birini feda etmek şart değil mi? Ok atmak için göğüslerinin birini aldırırlar silah kullanmak için. Benim ok kullanmaya ihtiyacım olmadığı için böyle bir yola girmedim. Ben fikir amazonuyum. Topluma zorla dayatılan bütün fikirlere itiraz ediyorum. Hiç üstüme vazife değilken yüzlerce seminere katıldım. Anadolu’yu baştan başa dolaştım. Kanser hakkında yüzlerce konferans verdim. İnsanların bu konuda çok sayıda ön yargıları olduğunu ve bilgiden uzak olduğunu gördüm. Bilhassa kadınların, kanser hastalığından sonra yalnızlığa itildiklerine şahit oldum. Doktorlo aranız düzeldi mi sonradan? Sonradan dost olduk. Bana mücadelemde hak verdi. Başkalarına mutluluk reçeteleri yazıyorsunuz. Siz mutlu musunuz? Mutluluk çok izafi bir kavram. Ama şöyle söyleyeyim: Genel olarak mutluyum. Neden mutlu olduğumu sorarsanız, bir kere Allah’ın bana bahşettiği hayattan mutluyum. Başımıza felaket bile gelse, o felaketlerden yola çıkarak insanlara yardım edebilmekten mutluyum. İnsanların sevgisini kazanmak, onlarla duyguları paylaşmak mutlu ediyor. Akıllı bir kızımın olmasından mutluyum. Kızınız da amazon mu? Benim kadar çabuk celallenen biri değilse de amazon. Onun mayasında amazonluk var. Kadının başka bir yönü de pop unsuru haline getirilmesi. Televizyonlar hafifmeşrep kadınlarla reyting yapma yarışında. Buna tepkiniz nedir? Medyada elbette eğlendiren kadınlar olacaktır. Bütün dünyada televizyon bir eğlendirme aracıdır. Türkiye’de sadece eğlendirenler var. Diğerlerinden kimse yok. Bilgilendiren, sivil toplum kuruluşlarıyla yönlendiren, felaketler, hastalıklar karşısında eğiten binlerce model olması lazım. Çocuklarımız ‘rol model’ dediğimiz zaman, şarkıcı, türkücü, dansöz gibi eğlendirenleri hatırlıyor.

Alternatif Bakış Dergisi

Kasım 8 2005Yorum Yok Kategori: Basında

Aliye Ertuğrul yazdı:Kısacası Müslüman dünyadaki kadınların önündeki engel İslamiyet değil, yobaz ve bağnaz erkek zihniyetidir.

NEVVAL SEVİNDİ RÖPORTAJ Ülkemizdeki kadınların, bilim dünyası ile tanışmasının 1922 gibi çok eski bir tarihte olmasına rağmen, ne yazık ki halen bir kısım çevre tarafından, genç kızlarımızın okutulmaması yönünde bir uygulama söz konusu. Bu konu ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? Bu konu ile ilgili olarak, Güneydoğu’da ‘ana kültür’ adında bir dernek kurduk ve ilk defa namus cinayetlerini gündeme getirip, uluslararası sözleşmelerde bu kavrama yer verilmesini sağladık. Bunun yanında, Güneydoğu’da yaşayan kız çocuklarının okutulmaması meselesini gündeme taşıdık. Yapmış olduğumuz bu çalışmaların sonucunda da büyük adımlar attık. Güneydoğu’da, Gap İdaresi’nin 2010 yılı master projesinde, hem sivil toplum örgütü üyesi olarak, hem de devletin sahası olan Çatomlarda çalıştım. Çatomlar; kadın örgüt ve merkezleri olup, bu bölgemizde de büyük bir ilgi gördü. Daha sonra bu örgütler, çok amaçlı merkez halinden, kadın merkezi haline geldiler. Çünkü, bölgede bu konudaki ihtiyaç çok fazlaydı. Mesela; bölge kadınları Türkçe bilmiyordu ve ilk olarak kadınlara okuma yazma kursları açıldı. Daha sonra da el işi, meslek edindirme, İngilizce ve bilgisayar kursları bunu takip etti. Hatta, bu çalışmalar sonucunda bir kardeşimizi ABD’ye burslu olarak eğitime gönderdik. Bugün kendisi Çatomda çalışıyor. Bunun yanında, kadınlara kendilerini nasıl yöneteceklerini öğrettik ve onları da Çatom’un yönetimine aldık. Kısacası çok yönlü çalışmalar yaptık. Bu çalışma yaklaşık 5 yıl sürdü ve bu çalışmaların sonucunda amacımıza ulaştığımızı gördük. Çünkü amacımız, insanların dikkatini çekmekti. Bunun dışında, kadın eserleri kütüphanesinde yönetim kurulu üyesiyim. Kadın tarihini oluşturmak için kadın belgeleri topluyoruz ve bu kütüphane sadece kadın yazarların eserlerinden değil, kadına ait her şeyden oluşuyor. Bu çalışma, kadının tarihteki görünmezliğini kaldırmak adına yapılıyor. Ne yazık ki ne Türk ne de batı tarihinde kadın yok. Bir dönem, kadın girişimcilerin tanıtıldığı bir kadın programı yaptınız. Yapmış olduğunuz bu program ile hedefinize ulaştığınızı söyleyebilir misiniz? Sizin de belirtmiş olduğunuz gibi, STV’de Anadolu’daki girişimci kadınların konuk olduğu bir program yaptım. Aslında bu programı kadınlar için değil, erkekler için yapıyordum. Şimdi dönüp baktığımda, amacıma da ulaştığımı görüyorum. Çünkü, eşlerinin çalışmalarına kati surette izin vermeyen erkekler, bu programdan sonra eşlerine programa çıkan kadınların yaptıklarını takdir edip, kendilerinin neden çalışmadıkları yönünde eleştiride bulunmaya başladılar. Kısacası bu program, o dönemde çok sevilerek ve takdir edilerek seyredildi. Şimdi bazen beni yolda görüp “niçin televizyonda programınız yok, sizi severek izliyorduk” diyorlar. Ben de bu insanlara diyorum ki; “bu işler, sizlerin talepleri doğrultusunda olur. İmzalar toplayıp, fakslar çekerek bu talebinizi gerekli mercilere ulaştırmanız lazım ki, bizler de böyle hayırlı programlara imza atalım” Basın, kadınlarımızın kültürel, sosyal ve ekonomik hayatına ne oranda katkıda bulunuyor? Size göre basının buradaki rolü ne olmalıdır? Son yıllarda basın, doğrudan kadınla ilgilenmeye başladı. Mesela, Milliyet Gazetesi şu anda kız çocuklarının okuması için bir takım kuruluşları da yanına alarak eğitim kampanyasının öncülüğünü yapıyor. Basın bunu iki senedir bir misyon olarak yüklendi. Aslında bu işler sivil toplum örgütlerinin işi. Fakat, Türkiye’deki sivil toplum örgütlerinin azlığı ve faaliyetlerine yeterli bütçe ayıramamaları nedeni ile, uzun yıllardan beri istenilen ölçüde mesafe kat edilemedi. Basın, insanların ikna edilmesinde ve heveslendirmesinde büyük bir güç olduğu için ‘kız çocuklarının okuması kampanyası’ basının desteği ile önemli bir yol aldı. Basın yoluyla daha geniş kitlelere ulaşıldı. Kadının tarihi seyrini de göz önünde tutarsak, bugün Türk kadını nerede? Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, kadının eğitimi çok önemseniyordu. Avrupa’da kadınların çalıştığı meslekler, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki çalışmalar sonucunda ortaya çıktı. 1940’lı yıllardan itibaren ise kadın yeniden hor görülmeye başlandı. Bugün ise basının bu noktada kadınları teşviki söz konusu ve umarım bu durum böyle de devam eder. Çünkü hepimiz biliyoruz ki basın, yönetici olarak kadınlara yer vermez. Kadınlar basında daha çok çay kahve servisinde vardırlar. Zaten gazetelere de baktığınız zaman, haberlerin veriliş biçiminden de durum rahatça anlaşılabiliyor. Şöyle ki; bir adam eşini aldattığında, bu hareketi basın tarafından hoş görülüyor ve hatta övülüyor, fakat aldatan tarafın kadın olması halinde basın o kadına karşı o kadar agresif ve saldırgan bir tutum içine giriyor ki, anlaşılmaz gibi değil bu zıtlık. Bence bu konuda bir kampanya yapılmalı ve kadınlarımız sadece cinsel bir obje olmaktan kurtulmalıdır. Kısacası, zihniyet değişmelidir. Mesela, bir tecavüz haberi okunduğu zaman yahut izlendiği zaman bunun unutulmaması gereklidir. Halk, bu konuda tepkisini ortaya koymalı, medyada bu durumun üstüne gitmelidir. Fakat, ne yazık ki kadının statüsü, eğitimi ne olursa olsun maço erkek beyninde kıymetsiz bir yerde ve kadın sadece verilmiş şartlara uyması gereken ve hayattan herhangi bir beklentisi olmayan bir obje olarak algılanıyor. Neyi ne kadar bildiği ile değil, kocasına ve evine ne kadar hizmet ettiği ile değerlendiriliyor. Peki bu bakış açısının ortaya çıkmasında kadınlarımızın hiç mi suçu yok? Ne yazık ki bir kısım kadınımız, yaptıkları ile bu tarzda düşünen erkeklerin ekmeğine yağ sürüyor. Fakat bu durumun temelinde çok farklı nedenler var. Çünkü, bu insanlar çocukluktan itibaren ‘kızdı erkekti’ ayrımı ile hayattan korkutularak yetiştiriliyorlar. Erkek, hep bir çocuk olarak yetiştirilirken, kız çocukları büyümüş ve küçülmüş kadın modeli olarak hayata hazırlanıyor. 5 yaşında bir kız çocuğu da olsanız, babanıza ve ağabeyinize su götürmekle veya sizden daha küçük kardeşinize bakmakla yükümlüsünüzdür. Yani, size sorumluluk verilir. İşte bu sorumluluk verme alışkanlığı, Güneydoğu’daki kızların okutulmamasının da ana nedenidir. Çünkü, kız çocuğu bir nevi annesinin evdeki hizmetçisidir. Kız çocuklarının, çocuk olma gibi bir hakları yoktur. Kızlar üzerinde o kadar yasak var ki, küçücük yaştan itibaren size bu yasaklar uygulandığı için kendinize güveninizin olması mümkün değil. Ve bu kadar kendine güvensiz bir şekilde yetiştirilen ve bir rol model kendine dayatılmış olan kız çocuğunun büyüdüğünde, dış dünyanın kendisine korkutucu gelmesi kadar normal bir şey yoktur. Kadını bir cinsel obje haline getiren gazetedeki kadın resimleri ve televizyonlardaki görüntüler hakkında ne düşünüyorsunuz? Tabi ki çok üzülüyorum. Maalesef bırakın tecavüz fotoğraflarını, kadınlarımızın kişilik haklarını zedeleyen ve alakasız konularda dahi çıplak kadın resimlerine yer veriliyor. Örneğin; bir meme kanseri konusunda, o konu ile alakası olmayan üssüz bir kadın resmine yer veriliyor. Ne yazık ki Türkiye’de, “ne kadar çok kadın bedenine yer verirsek, o kadar iş yaparız” şeklinde bir gazetecilik ve televizyonculuk anlayışı söz konusu. Eğer bir gün bu gazeteleri çıplak kadın resimleri için alan insanlar bundan vazgeçerlerse, bu durum da düzelir. Kısacası, çözüm zihniyet değişikliğinden geçiyor. Toplum, dikey ve yatay bütün kanallarıyla cinsiyet ayrımına karşı bir savaş açtığında, bu hadise de kendiliğinden çözülür. Fakat bu konuda devletin de desteği alınmalıdır. Tabi ki erkek nüfusunun kadınlara bakış açılarındaki ön yargıların da bu konuda değişmesi lazım. Bence bu konuda eğitim çok önemli. Sizin de üzerinde ısrarla durduğunuz gibi, Türkiye’deki kadın gazetecilerin sayısı oldukça az. Bunun nedeni size göre nedir? Gazetecilik çok zor bir meslek. Bizim ülkemizde kadın olmanın da başka bir zorluk olduğunu düşünürsek, kadınların gazetecilik yapması doğal olarak daha da zorlaşıyor. Bunun yanında, ülkemizde meslek örgütü diye bir kurum yok. Yani, sana arka çıkacak, haklarını savunacak kimse yok. Mesela, bir gazeteci olarak siyasi hücuma uğrayıp, bütün iftiraların, yalanların, hatta terbiyesizliklerin altında kaldığımda kimse yanımda değildi. Çünkü, beni koruyacak bir kurum veya meslek örgütü yoktu. Ne yazık ki, Türkiye’de düşündüğünü söylemek ve öyle yaşamak çok pahalıya mal oluyor. Fakat medyanın, sırf kadın sorunlarında değil, her türlü sorunda haberin niteliğine göre 5N 1K kuralına uyması, dürüst ve objektif habercilik yapması gerekiyor. Fakat ülkemizdeki medya kurumları, bunların hiçbirine uymadan haber yapıyor. Zaten kadın sorunları da ilgi alanında olmadığı için onun böyle bir sorunu yok. Hatta önemsemediği kadınlar hakkında yalan haberler yazdığı zaman dahi dönüp özür dileme ihtiyacını duymuyor. Peki böyle bir medya içinde kadınlar nasıl gazetecilik yapsınlar? Ben bir gazeteci yazar olarak her zaman bildiğimi yazdım. Hatta “bu yazınızı yazamayız” dediklerinde dahi o yazımı geri çekmedim ve onlar yayınlayana kadar yeni yazı vermedim. Dinimiz, kadına kişilik kazandırmış, ona saygı ve şefkat gösterilmesini emretmiş iken, Türkiye’deki medya, senelerce bunun tam tersini savunmuş ve kadını İslam’da ezik bir insan statüsünde lanse etmiştir. Sizce bunun nedeni nedir? İslam ile kadın ilişkisi ayrı bir yaramız. Bence, İslamiyet’in kadını ezdiği düşüncesine, sadece batılılar değil tüm Türkiye inanıyor. Bu bakış açısında, erkeklerin dindar olması ya da olmaması da fark etmiyor. Mesela, Refah Partisi’nde ayak işlerini yapan ve partiyi iktidara getiren kadınlardır fakat her zaman arka planda ve ikinci sınıf olarak kalmışlardır. Bakınız, bu partinin üst kademesinde hiçbir kadın yoktur. İslamiyet ve kadın konusunun Türkiye’de bu kadar çok tartışılmasının ana nedeni, Kuran’ı okumadan insanların kafalarından yorum yapmalarıdır. Adamın Kuran’la herhangi bir alakası yok, ama ahkam kesiyor. Bir kere İslamiyet, kendi yüzyılında değerlendirilmelidir ki, ben efendimizin yaptığı her şeyi çok cesur ve inanılmaz reformist buluyorum. Herkesin kadını hor gördüğü bir dönemde kendisi kadını yüceltmiş, kadına bakışını yaşamında ortaya koymuştur. Efendimizin hayatına bakınca, Müslüman olduğunu iddia eden fakat kadınlara zulüm eden erkeklerin efendimizi hiç anlamadıkları ortaya çıkıyor. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Efendimizin hayatı baştan sona bir örnektir. Kendisi kaç bin yıl önce dul, çalışan ve kendisinden kaç yaş büyük bir kadınla evlenmiş ve eşini ölünceye kadar sevmiştir. O dönemde tek kadınla evlilik anormal bir durumdu. Bunun dışında kadınlara büyük haklar müjdelemiştir. Hatta Batı bu konuda İslamiyet’i örnek almıştır. Mesela, İslamiyet kadına boşanma ve boşanmadan sonra bir mehir hakkı veriyor. Kısacası Müslüman dünyadaki kadınların önündeki engel İslamiyet değil, yobaz ve bağnaz erkek zihniyetidir. İslamiyet’in Anadolu’daki yorumunda da sizin bahsetmiş olduğunuz bu bakış açısı kendini göstermiş midir? İslamiyet’in Türkler tarafından yorumu da kadına büyük bir özgürlük vermiştir. Mevlana Hazretleri, kadınlarla oturumlar yapmış, onların bulunduğu ortamlarda onlarla istişarelerde bulunmuş, hatta sema yapmıştır. Anadolu’da kadın evliyalara da rastlıyoruz. İslamiyet, kadın ve erkek ile birlikte bir hayatı beraberinde getirmiştir. Kadın Türk İslam anlayışında çok ateşli bir Müslüman. Ne yazık ki günümüze medyası İslam ve kadın konusunda hiçbir şey bilmiyor. Devamlı bir şekilde kulaktan dolma bilgilerle karşımıza çıkıyor. Ne yazık ki önemli bir bilim kadınını televizyonlarda göremeyiz, çünkü kadınların böyle bir rolleri yoktur. Fakat bu durum Batı için de geçerlidir ve daha yeni yeni feminist kadınlar kendilerini göstermeye başlamışlardır. Bizdeki aydın geçinen sınıf ise sadece tercüme ederek işi idare ediyor ve ne yazık ki yeni bilgiler üretemiyor. Televizyonlardaki evlilik yarışmaları ve bu yarışmaların izlenme oranlarının bu kadar yüksek olması hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Televizyondaki bu tür yarışmalar, insanların talepleri doğrultusunda, insanların dedikodu duygularını gıdıklayıp iyi paralar kazanmak için yapılan ve ruhsuz insanların mahremiyetlerini dışarıya ittikleri programlar şeklinde tarif edilebilir. Bunlar daha usturuplu ve eğlenceli bir şekilde yapılabilir ve de insanların ölümüne neden olmaz. Fakat ne yazık ki bu tür yarışmalar, toplumdaki yozlaşmayı daha da hızlandırıyor. Evet, televizyonlar bir eğlence aracı ancak bu tarz programlar gerek kültürümüze ve gerekse örf ve adetlerimize aykırıdır. Yalnız şunu da unutmamak lazım ki, bu tür programları bizler çoğaltıyoruz. Çünkü bizler bu programları izlemesek, bu programlar reklam alamazlar ve para kazanamazlar. Eğer halk bu programları seyretmekten vazgeçtiğinde her şey biter. Dünya’da her beş kadından biri, tecavüz veya tecavüz girişiminin kurbanı oluyor. ABD’de her 90 saniyede bir kadın tecavüze uğruyor. Cinsel istismarlarla ilgili veriler her geçen gün artıyor. Size göre dünyanın bu hale gelmesinin nedeni nedir? Basının bu konudaki sorumluluğu ne oranda? Bütün savaşlarda önce kadınlar ve kız çocukları tecavüze uğrar. Yani, kadın ve çocuğun çekmediği kalmaz savaşta. Ne yazık ki bütün dünyada durum bu. İşin kötü tarafı günlük hayatta da taciz var. Ve sen bu konuda hiçbir şey yapamıyorsun. Hatta cesur bir kadınsan ve buna tepki gösteriyorsan iftiraya bile maruz kalabiliyorsun. Bu konuda kadınlar korkmamalı ve kadınların arasındaki dayanışma artmalı. Şurası unutulmamalıdır ki aydın kadın, başkalarını seven kadındır. Yoksa aydın değildir. Bu noktada, kadın her yerde şahsiyeti ile var olmalıdır. Dünya’da sizin de sorunuzda belirtmiş olduğunuz sorunu çözen bir millet yoktur. Bu konuda İsveç örnek gösteriliyordu fakat onlarda da alkolün etkisi ile kadına şiddet artmaya başladı. Ne yazık ki dünyanın birçok ülkesinde kadın değersiz bir konumda. Bu da kadınları pek çok sorun ile karşı karşıya getiriyor. Ben bu konuda birçok insandan farklı olarak, gündüz saatlerinde yapılmakta olan programları, bazı şeyleri ifşa etmeleri nedeni ile faydalı olduğunu düşünüyorum. Deşifre bu bağlamda güzel bir olay. Bu anlamda her şey dört duvar arasında kalmamalı. Çünkü bu durumda erkek karlı çıkıyor. Fakat deşifre olunca, adam ‘elalem ne der’ psikolojisi içine giriyor. Mesela, çok gariptir ki tecavüz olayları mahkemelerde yok gibi. Bunda da kadını aşağılayan erkek zihniyetinin üstünlüğünü görüyoruz. İşte bu nedenle bu tür hareketleri ve yaşananları medyanın gündeme getirmesi ve deşifre etmesi bir hizmettir. Bu sayede kadının kendisine olan saygısı geri gelmektedir. Bu deşifre olayı basın yolu ile yapılmalıdır ki o suçlu artık orada yaşayamasın ve o davranış biçimi ortadan kaybolsun. Güçlü bir kadın denildiğinde o kadından ne anlıyorsunuz? Güçlü bir kadın olmak bireysel olarak kendine güvenmekten geçer ve kendinden ve başkasında korkmamayı gerektirir. Eğer bir konuda doğru isen başkası ne der diye düşünmeden o konunun arkasında olman gerekmektedir. Mesela ben biraz önce de belirtmiş olduğum gibi medyanın lincine uğradım ama yılmadım. Şimdi 28 Şubat’ta beni eleştirenler, benim kavramlarım ile yazıyorlar. Bu noktada maddiyat veya statü önemli değil. Önemli olan insanın onuru ile inandığı gibi yaşamasıdır. İnşallah medya da inandığı gibi yaşayan insanlarla düzelecek ve her şey yoluna girecektir.

TGRT

Ekim 8 2005Yorum Yok Kategori: Basında

Sahur programında sizinleyim

Sayfa 8 / 12« İlk...«678910»...Sonraki »