La’l Kültür Sanat E-DErgisi için > > > >http://www.laldergi.cjb.net/
humaseca@hotmail.com DOĞU VE BATI MEDENİYETİ OLARAK AYRIŞTIRDIĞIMIZ, HERBİRİNİ KENDİ İÇİNDE BİR BÜTÜN OLARAK GÖRDÜĞÜMÜZ MEDENİYET KAVRAMINI TANIMLAYABİLİR MİSİNİZ? Doğu Batı sanal bir ayrımdır. Bütün kültürler ve medeniyetler birbirinden etkilenerek gelişir ve dönüşür. Bunu ayıracak olursak felsefi içerik olarak belki ayırabiliriz. Batı medeniyeti kendini üstün ve biricik görür, kibirlidir. Doğu felsefesi insanı odak olarak alır ve insanı seven bir insanî sıcaklığa sahiptir. Doğu ve Batı ayrımı Batı tarafından yapılmış ve üstünlük iddiasına temel teşkil etmiştir. Medeniyet ise kısaca tanımlarsak oryantalist bir kavramdır. MEDENİYETLER KENDİ İÇERİSİNDE ÇEŞİTLİLİKLER BARINDIRMAZ MI? Evet, medeniyetler kendi içlerinde çeşitlilik barındırırdı zaten. Çeşitliliğin homojenliğe dönüşmesinin ardında milliyetçilik yatıyor. Milliyetçiliği kışkırtan da batının sömürgeci büyük ülkeleri oldu, Fransa Almanya, İngiltere ve Rusya gibi, tabi Rusya biraz daha farklıydı diğerlerinden ama onlarla yandaşlık yaptı biraz daha fazla toprak kapma niyetinde olduğu için, fakat İngiltere Fransa Almanya İtalya milliyetçiliğin kalesi oldular. Milliyetçiliğin teşvik edilmesi yoluyla Osmanlı ülkesinin 20- 25 tane ülkeye bölünmesine neden oldular. Ve milliyetçilik azınlık tabir edilenlerin bir millet olmasını sağladılar ki bunlar gerçekten de azınlıktılar. Çünkü nüfus sayımlarına bakıyoruz örneğin Makedonya’da Müslümanlar bir milyonun üzerinde Rumlar çok daha az üçüncü sırada, ikinci sırada Bulgarlar var buna rağmen Müslümanların azınlıkta olduğu damgası vurulmaktadır. BİR MEDENİYETİ GÜÇLÜ YAPAN NEDİR? Bir medeniyeti güçlü yapan, tarihe baktığım zaman antik dönemlerden itibaren izledim daha doğru gördüğüm en büyük güç, adalet. Adaleti sağlayan ve adaleti gerçekleştiren medeniyetler gerçekten çok daha fazla ayakta kalırlar. İSLAM MEDENİYETİNİN ESASLARI NELERDİR? UZUN BİR SURE ZAMANA VE MEKÂNA BÖYLE DERİN İŞLEMİŞ OLMASININ SEBEBLERİ NELERDİR? BUNDA DİYOLOG KÜLTÜRÜNÜN ETKİSİ NE KADARDIR? İslam medeniyetin en önemli özelliği; temelinin adalet olması. Yani adil olmak insanlara adil davranmak, adaleti sağlamada tarafsızlık gözetmek. Din farkı gözetmeden adaleti sağlamanın kendi görevi olduğunu düşünmesi çok ciddi bir temel, bir medeniyet unsurudur ki İslam devleti olan Osmanlı’da da aynı şeyi görebiliriz. Uzun sürmesinin nedeni orada önemli olan İslam medeniyetinde ortak nokta, gruplar ve milliyetler değil dindir. Din esasi beraberliği olduğu için, din, hoşgörü, kardeşlik, sevgi bir arada yasamayı beraberinde getiriyor.1800 sonlarına 1900 başlarına kadar milletlerin oturma konumlarına baktığımızda var oldukları yerleri (mesela Makedonya Bulgaristan olabilir) o kadar içice geçmişti ki, birbirinden çok farklılıkla ve de farklı etnik gruplar, farklı diller bir arada yasıyorlardı. Bir köyde altı yedi farklı etnik grup ve 3–4 tane de Musevi, Hıristiyan, Hıristiyan Ortodoks ve başka kolları ve de Müslümanlar hepsi birbirine geçmiş şekilde bir yaşıyorlardı, bir köyde, yani en küçük yerleşim bölgesinde bile onları birbirinden ayırmak çok zordu. Milliyetçiliği balkanlarda o yüzden körüklediler. Çünkü bu ayrışması çok zor olan bir durum, yapılacak tek şey, Müslümanları katletmek ya da göçe zorlamak. Ki bu yapıldı. Oysa İslam medeniyeti, dini esas aldığı için insanları etnik karakteri ırk karakteri üzerinden değerlendirmiyor. Hâlbuki batı medeniyeti milliyetçiliği esas alır ve ırk üzerinden değerlendirir, ırk esastır. Alman anayasası 2005 Ocağına kadar anayasanın 1. maddesi alman ırkından olanlar ve alman anne babadan doğanlar sadece Almandır diye yazıyordu. Bu çok tipik Avrupada ki tüm medeniyetlerin temel prensibidir zaten. Ve bugün ırkçılıkta bu hep vardır, hep devam etmekte olanın yeniden tezahür etmesidir. Oysa İslam anlayışında, İslam devletinde ırkçılık yoktur. GÜNÜMÜZDE GEÇMİŞTEKİ KADAR GÜÇLÜ MEDENİYETLERDEN SÖZ ETMEK MÜMKÜM MÜ? Aslında şöyle diyebiliriz; tarihe baktığımız zaman hiç hayalî ve ideal altın çağlar olmamıştır. Aslında tarihi insan yeniden yazdığı için bunları altın çağ olarak tasvir etmiştir ama Şeyh Galib’in dediği gibi “ hiç bir zaman altın çağ yoktur, altın cağ yasadığınız çağdır.” Ben de tarih anlayışımı, bakış açımı buna göre yönlendiriyorum. Ve de bu çağda da altın çağ olabilir ve bu çağı altın çağ yapacak medeniyetler nedir diye baktığımız da; Batı, aşağı yukarı 300 yıldır tartışmasız üstünlüğünü, sömürgeciliğini, emperyalist durumunu sürdürmektedir. Batı yönlendirdiği için kendini tek ve rakipsiz medeniyet olarak gösterdi ve diğer medeniyetlerin hepsini kendisinden aşağıda konumlandırdı; tek ve üstün batı medeniyeti karşısında ilkel ve aşağıda, diğer medeniyetler gibi bir kategori oluşturdu. Oysa şimdi aşağı yukarı yani bu duvarın yıkılansıyla birlikte 89 – 90 lardan itibaren dünyada yeniden kendi yerel kültürlerinin milli kimliklerinin bir yükselişi görülmekte bu da batıya alternatif oluşturacak yeni fikirlerin ortaya çıkması demektir. Ben kendi açımızdan baktığımda Türkiye’nin batı karşısında alternatif olabilecek dünyadaki tek büyük kültür olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türk ırkı bir ırkı ifade etmez bir boylar grubunu ve çeşitli grupları ifade eder, bu nedenle birbirinden çok farklı kültürleri ve dinleri kapsar ve bunların arasındaki hoşgörü, dünyaya bakışı, felsefesi, temelde batının daima alıp hiçbir zaman vermeden yani daima al felsefesinin karşıtıdır. Daima ver ve alırken hep düşün, alternatif felsefe olarak dünya sahnesine bu ikinci bin yılda çıkması gerektiğini ve çıkacağını düşünüyorum Çünkü batı medeniyeti felsefe olarak ömrünü bitirmiştir. ŞU AN BÜTÜN İNSANLARIN EN ÇOK EKSİKLİGİNİ HİSSETTİGİ MEFHUM NEDİR? KISACA DÜNYAMIZDAN EKSİLEN NEDİR? Dünyada eksilen şey sevgi. Sevgi çünkü kelime olarak çok kolay çok harcıâlem kullanılıyor aşkla beraber. Ki bizim doğu kültürü aşk temelli bir kültürdür, aşk tamamen doğuya ait bir kavramdır, batıda aşk aşağılanan küçümsenen bir kavramdır. O yüzden de kullanılmaz onun yerine ( zaten Hıristiyan dünyada hep reddetmiştir aşkı) onun yerine sevgi kullanılır. Sevginin daha uzun sureli olduğu için orda alınıp burada zaman böyle şablonist bir laf olarak geçer; “Sevgi uzun sürelidir, aşk geçicidir” gibi. Oysa felsefi olarak aşk İslam medeniyetinin ruhunu oluşturur. Aşkla hayata, Allah’a, her şeye bağlanma vardır bizde. Ve bu sırf bizim kendimizle olan büyük mücadelemizi gerçekleştirmemize (büyük cihada) neden olur. Oysa batı medeniyeti sevgi karşıtı. Orada da tabi aileler var ama biz genele bakacağız. Doğal olarak ve demografik olarak baktığımızda devamlı eksilerde batı medeniyeti. Ve yapılan istatistiklerde 2020 de gittikçe yaşlanacak. Yine 2005 te yapılan sayımlarda Almanya’da doğan 630 bin bebeğin yarısı yabancı göçmenlere ait. Bu tabi çok büyük bir kriz yarattı Almanya’da. Bunun nedenleri üzerinde duruyorlar fakat sanayi toplumu olarak aileye değil çok işçiye ihtiyacı vardı, aileye değil. Daha ucuz emek olan çocukları ve kadınları ve de tam iş gücü olarak erkekleri hepsini parçalayarak çalıştırdı ve ailenin parçalanmasına sebep oldu. Akabinde tekrar aileyi toparlayamadı Çünkü aile tamamen bireylere indirgendi. Aile kavramı katledildi onun yerine tek tek insanların bir araya gelip oturması söz konusu oldu. Bu tek tek insanların arasında bir bağlılık, bağımlılık, dayanışma olmadığı için de (17- 18 yasındaki çocuğuna git kendi hayatını yaşa başının çaresine bak diyerek) aileyi sadece çocuk doğurup üreten ve üretimin çok kısa zamanda tamamlandığı bir mekân haline dönüştürdü; yuva değil. Oysa bizim anlayışımızda aile, sevgi, bağlılık, dayanışma, (eleştirdiğimiz çok fazla bağımlılık) olumlu olumsuz şeyleri içermekle beraber aile olmak kavramını doğurmaktadır. Ve bu da büyük bir güç oluşturmakta diye düşünüyorum. Batı medeniyeti bu konuda muzdarip ve bunun sonuçlarını bu yüz yıl içinde alacak. SİZCE TÜRKİYE MİRASINA SAHİP ÇIKABİLİYOR MU? YA DA TÜRKİYENİN BİR MİRASI VAR MI? Evet, önce Türkiye’nin gerçekten bir mirası var mı? Sorusundan başlayalım, çünkü -ne yazık ki- bize Kurtuluş Savaşında düşmanların yapamadığını içeride aydın veya akademisyen dediğimiz kesim yaptı. Ülkenin önderliğini yapması gereken, teoriyi üreten sınıfın, tamamen batı kopyacısı ve batılı gibi yetişmesi sonucu, kendi ülkesi ve kültürüne batı gözlükleriyle ve onun elinden verilmiş verilerle bakan (Ortadoğu’yu inceliyorsa İngiliz kaynaklarını, Çin’i inceliyorsa sadece Fransızca ve İngilizce kaynaklarla Çin’i inceleyen, Rusya’nın hiç bir kaynağından haberi olmayan bir araştırma ruhuyla) bir kesim bu. Kazakistan’da dışişleri toplantısına katıldığım zaman çok üzüldüm; çünkü Kazakistan, Türk cumhuriyetlerinden biri ve Amerikan Büyükelçisi Kazakça konuşma yaparken, Türk büyükelçisi İngilizce konuşma yaptı. Bu bence bizdeki elit yönetim anlayışının akademi ve elitkolik büroyla ne kadar yakın ilişki icerisinde olduğunu gösteriyor. Türklerin bir felsefesi ve medeniyeti olmadığını, Orta Asya’dan işte dıgıdık dıgıdık bir atla geldigini ve devamlı göçebe olduklarını, okuryazar olmadıklarını, felsefesiz bir göçebe topluluğu olduğunu hala ısrarla söyleyen ve insanların kafasını bu yargılarla dolduran ve yargıları bir bilgiymiş gibi satan, cok sayıda –maalesef- söz sahibi insan var. Oysa biz biliyoruz ki Osmanlı 650 yıl boyunca en sağlam arşivi tutmuş, adamının sattığı ekmeğinden kullandığı unundan, yaptığı binada kaç metre küp toprak kullandıgından taş kullandıgına kadar her türlü detaylı ayrıntıyı yazmıştır. Yazılı bir kültürdür. Çok daha eskiye gidersek Orhun Yazıtları’ndan itibaren de taşların üzerine yazılmış, ondan da eskiye gidersek Kıyansan dağlarında buluntu 15 bin taş üzerine Türklerin yaptığını bilim adamlarının da zaten söyledigi -ama batılıların anlamak istemedikleri – çizilmiş çok ilginç kaya yazıları ve resimleri var. Kaya resimlerinin tarihi 12 ile 15 bin yıla kadar gidiyor. Buradan Türk tarihinin çok eski bir tarih olduğunu söyleyebiliriz. Tarihin bu döneminden beri estetik kaygıları olan bir medeniyet, bir yazı kültürü oluşturduğunu da ekleyebiliriz. Birkaç kez alfabe değiştirmesini kişiliksizlik olarak görüyorlar, oysa ki Türklerin güçlü medeniyetler yanında alfabe değiştirmeleri, güçlü medeniyetlerin alfabe özelliklerini onlardan kopya etmeleri, özellikle etkileşimde bulunup almaları bir kişiliksizlik değil tam tersine güçlü ve kendine güven duyan bir medeniyetin özelliğidir. Çünkü medeniyetler ve kültürler birbirleriyle devamlı etkileşim içindedir. Yine kapalı bir toplum olmadığı, açık bir toplum olduğunu, açık toplum olarak her şeyi alabildiğini, iyi olanı da kendi kültürüne sentezledigini gösterir. Bu olağanüstü bir dehanın sonucudur. Yani bir ilkellik degil bir üstünlüktür ve Türkiye’nin çok ciddi felsefesi vardır, yerleşim kültürü de vardır. Sağlam medeniyetler kurmuşlardır, Selçuklu medeniyetinden daha üstün Osmanlıya, Osmanlı medeniyetinden sonra yine korkmadan yeni bir medeniyete… Demokratik dediğimiz, modern dünyaya daha uyumlu, batıya uyacak bir medeniyeti korkmadan kurmuşlardır. Yeryüzünde bir tek Türkler saatlerinden, şapkalarından, aylarının isimlerinden, yazılarına kadar herşeyi değiştirmişlerdir. Bu değişimi sadece 1923 ve 1940 yılları arasında yaptıklarını düşünürsek olağanüstü bir başarıdır. Çünkü bütün bir millet buna itiraz etmeden kabullenmiş ve sindirmistir. Bu sindirme becerisi de önceki yüzyıllardaki deneyimlerden gelmektedir zaten. Bu medeniyetin felsefesini oluşturan temel taşların da Orta Asya’dan beri derin kökleri vardır. Bin yıllık bir gelenegi minimum oranda taşımaktadır (yani İslam medeniyeti olarak Hz. Yesevi , Hz Mevlana , Haci Bektaş-ı Veli, Yunus Emre gibi temel taşları olan çok derin bir felsefenin ürünüdür). Türklerin nüfuzu altında bulunan medeniyetler bu felsefenin farkında değil. Bu kesim bu felsefeye inanmıyorsa da batı buna inanıyor ve korkarım batı bunu bize daha sonra kendi felsefesi olarak satışa sunacak ve bunu onların elinden almak zorunda kalacağız. Çünkü Amerika’da 2-3 yıldır bestseller olarak Mevlana’nın mesnevisi 5-6 milyon sattı. Dünyanın her yerinde milyonlarca site var Mevlana hakkında ve Mevlana’ya çok büyük bir ilgi var. Aynı şekilde divan edebiyatımızda Nedim ve onun gibi pek çok şair var. Onları batılı kaynaklardan okumak ve onlardan bu yolla haberdar olmak utanç verici… Türk kültürü gerçekten çok ilginç. Değişik, çok sevecen, doğa ve insanla uyumlu, en başından beri tek Tanrı inancına sahip bir kültür. Bu kültürel yayılma Boşnakları bile içine almıştır. Fakat bizim bugün bilmedigimiz gerçekler o kadar fazla ki, yani “derya içinde balıklar o deryayı bilmezler” halinin bir yansıması bu. Ancak içler acısı bir durum bu; çünkü dediğim gibi batı medeniyeti karşısında alternatif olabilecek tek medeniyet.. Ve bu alternatif olma halini Osmanlı yaşamış ve yaşatmıştır. Bu hayranlığı çektiği kadar kıskançlığı da çekiyor. Batı, bilimi tekeline aldığından, “sadece batıdan bilim üretilir ve söylenilen her şey doğrudur”, “aa bak bu bilimsel, Voltaire böyle yazmış” anlayışı tam da bunu gösterir. Sadece Voltaire temsil etmiyor, onun kesinlikle her yazdıgı şey doğrudur diye bir bakış açısı olamaz; tam tersine bilimsel kriterler var, hatta o kriterleri de baz alamayız, çünkü tahrifat diye bir şey var ,yalan yazabilmek var ,bunları kendileri de son zamanlarda yazdıkları kitaplarda “ne kadar çok aldatıldık bilimsellik altında” diye söylüyorlar. Ayrıca rasyonalizm tam anlamıyla yenilmiştir, nerdeyse büyücülük bile tüm Avrupa ve Amerika’da hortladı, herkes her yere saldırıyor. Değişik neler yapabilirim diye düşünüyorlar. New age tarikatlardan tutun da Budizme kadar uzanan bir yelpazede sürekli bir ruh arama halindeler. Ama biz bunların hepsine sahibiz de farkında degiliz. MODERNLEŞME PROJESİNDE NEREYE GELDİK? Modernleşme projesi Türklerin kültürel özelliklerinden geliyor.Yani biz hayatımızda ilk defa modernleşmedik.Türkler her zaman çevresindeki kültürlerle alış veriş içinde olmuştur. Çin kültürü, Bizans ve Fars kültürüne dair izler taşımamız Türklerin daha önce modernleştiğini gösterir. Hep daha iyi yaşamak, daha iyi olmak için onlara özendiler. O günün modernliği içerisinde, o dönemin modern sayılan şeyini yapmaya özen gösteriyorlar. Böyle bir merakları var, o yüzden dünyada hiç kimsenin yapmadığı bir tek Türklerin yapabildiği bir modernleşme projesi halk tarafından sindirilmiştir. Kavga, modernleşme projesi üzerine degildir ,bence kavga tümüyle bir ceteleşme ve iktidar üzerinden yürütülmektedir.Yoksa ben Anadolu’nun her yerinde her yıl altı ay köy köy nerdeyse dolaşıyorum, Anadolu’nun hiç bir yerinde kimsenin ne modern olmakla ilgili bir sorunu var, ne kentin bazı kesimlerinin ve iktidarın modern olmadıgını kabul ettigi türban gibi sorunlarla bir ilişkisi. Bunların hiç biri sorun değil orada, çünkü bunların hepsinin bir anlamı var ve anlamlılar, anlamlı olması en cahil adam tarafından bile anlaşılabiliyor, diğer tarafta anlaşılmamasının nedeni hatta anlayanların anlatmaya çalışmasını bile olağan üstü bir tepkiye, baskıya, zalimliğe uğramamıza neden olmasının nedeni çok şiddetli bir iktidar kavgasının oldugunu gösteriyor. Bu elit iktidar kavgasının kökü de zaten Osmanlının son yüzyılına kadar gidiyor, yani modernleşme çabaları Tanzimat’la beraber resmileşmiştir, ondan önce düşünce olarak başlamış. Tanzimat’la resmileşmiş olan bu 200 yıllık tasarrufların, çabanın ardında yatan neden, iktidarı ele geçirmiş olan, uzun süre de iktidarda duran elitlerle, bunlar aracılığıyla Türkiye üzerinde istediği gibi oyun oynayabilen Batı devletlerinin arasındaki ilişkide aranmalıdır. Çünkü Türkiye’de ne Kürt meselesi ne diğer problemimiz olan seylerin hiç birinin tek başına bağımsız bırakıldığında sorun olacağını düşünmüyorum. GENEL VE TEORİK OLARAK MEDENİYET KAVRAMI İÇERİSİNDE KADIN KAVRAMININ YERİ NEDİR? BUNU BİRAZ ÖZELLEŞTİRİRSEK, DOĞU VE BATI MEDENİYETLERİNDE KADININ YERİ NEDİR? GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BİR DEĞERLENDİRME YAPABİLİR MİYİZ? Bu da cok çarpıcı bir konu, maalesef bu konuda da bize öğretilen tamamen Batıdan alınmış. Bu bilgiler uyduruk, yalan ve sahte bilgiler. Bizim kültürümüz olan hem İslam kültüründe hem de Türk kültüründe, kadınlar, baştan aşağı kapalı, evlerine kilitlenmiş, bir erkeğin arkasında dört tavuk olarak dolaşan insanlar olarak gösteriliyorlar. Bu kültüre sahip ülkeler var ancak bunlar ne Peygamberimizin yaşantısıyla ne de Türk kültürü ile uyuşuyor. Türk kültürüne baktığımızda; Dede Korkut’un aktarımlarında buna tezat bilgilere rastlanır. Kadınlar eş seçmeye karar verdikleri zaman talipleriyle birlikte bir at oyunu oynarlardı -zaten kadınlar ata biner ve bütün savas oyunlarını erkek çocukları gibi öğrenirlerdi- . Bir ellerinde kurutulmuş bir keçi postu bulunur bir ellerinde de kamçı; talipler arkalarından koşturur yanına istemediği biri geldiğinde kamçıyı aşağı düşürür, istediği talip yanaştığında da postu ona verirdi. Postu kaptırmak da buradan gelen bir deyimdir. Kendi eşini seçmek ise Batıda 1930 larda 40 lardaki dönemde feminizmin yükselmesiyle başlayan bir olgudur. Öncesinde ise hele ki Ortaçağ’da kadınların hiçbir değeri yoktu. Hiçbir söz hakkına sahip değildi. Feodal ailedeki ilk gece kuralınca da, evlenen bir ilk gece feodal beyine aitti. Türklerde ise aynı dönemlerde böyle bir duruma rastlamak mümkün değildi. İbn Batuta seyahatnamesinde der ki: “Türk illerine gittim hayretler içerisinde kaldım, Türk kadınlarının evleri, yurtları açık olduğu gibi hakanla hatun yanyana oturuyor, hakan evde olmadığı zaman hakanın yerini hatun hakan gibi alıyor ve emirleri yayınlarken ‘hakan buyurdu ki’ diye yayınlanırsa o geçersiz sayılıyor, hatun ve hakan buyurdu ki yazılması gerekiyor”. Gerçekten Türk kültürü Çin, Japon, Hint, İran, Arap kültürlerinin etkisinin tamamen dışında olarak çok özgün bir kadına bakış anlayışına sahip olmuştur. Kadın sosyal, kültürel, ekonomik alanda eşitliğe sahiptir. Ama bu eşitlik herkesin kendi fıtratının yerine getirdigi bir eşitlik olduğu için de aldatma kayıtlarda hemen hemen hiç yoktur. Çünkü sevgi odaklı aile kurmak kadının hakkı olarak görüldü. Bu çok olağan üstü bir bakış açısı bence. Anadolu’ya geldikten sonraki sürece bakıyoruz, aynı dönemde Batıda kadınlar en alt sınıf ve de dini açıdan en günahkar, pis varlıklar olarak görülürken bizde 13. yüzyılda Ahi Evran’ın (Anadolu’nun en büyük bilim adamı ve örgütleyicilerinden biri) ahilik teşkilatını kurarken yanında karısı Fatma Bacı’da vardı. Fatma Bacı, yeryüzünde ilk defa olarak hiçbir kültürde olmayan Bacıyan-ı Rum‘u kurdu. Bacıyan-ı Rum yani Anadolu bacıları teşkilatı, dünyanın en girişimci kadınlarından oluşan kadın esnaflardı. Ahi Evran Moğollar tarafından 6 yıl esir alındıgı zaman her şeyi Fatma bacı idare etti ve kocasını bekledi. Gerçekten Anadolu’nun çok etkin, temel, kültürel örgütlenme modelini Ahiler eşleriyle birlikte yaptılar. Ayrıca kadına karşı asla şiddet uygulanmazdı, bunun tam tersine Kürtler Arap kültürüne dahil oldukları için kadını aşağı görür ve kadına şiddet uygularlardı, bu yüzden Türkmenler Kürtlere kız vermez evlenmezlerdi. Hatta bu hususta bir hikaye anlatılır: Ünlü bir Kürt aşiret beyi, bir Türkmen kıza talip olur ve evlenirler. Evlenince hanımını ata binmemesi, avlanmaması, gezmemesi, rahat hareket etmemesi için uyarır. Kız bir sene sonra dayanamayıp ata atlar, ava çıkar, gezer; geri geldiğinde ise Kürt bey kızın bir yumrukta dişini kırar. Kız hiçbir şey söylemez ve dişini alıp mendiline sarar ve ağabeyine gönderir. Ağabey hemen yola düşüp gelir, Kürt beyini öldürüp kardeşini alarak memleketine döner. Bu konuda da hiçbir şey konuşulmaz. Kadın çok değerlidir ve evlenip evden ayrılan kız evin parçası olmaz özelliğini sürdürür, tıpkı anne gibi kutsal bir yere bile sahiptir. Dayak atmanın karşılığı olarak savaş bile göze alınır; dayakçı öldürülüp kız geri alınırdı. Hz. Ahmet Yesevi devrinde de kadın erkek birlikte ibadet ederlerdi. Hatta Arap alimler bunun üzerine; “kadınlarla birlikte ibadet olmaz, Türkler fuhuş yapıyorlar” bile demişlerdir. Bu sözün üzerine, Hz. Ahmet Yesevi, onlara bir kamış içerisinde bir parça ateş ve bir parça pamuk gönderir. Oraya vardıklarında açarlar kamışın içini ve bakarlar ki, ne ateş sönmüş ne pamuk yanmış. Hz. Ahmet Yesevi’nin mesajı şu olur: “ Bizim içimizdeki iman ateşi hiçbir zaman sönmez ama bu bizim yanımızdaki pamuğu da yakmaz.”. Türklerin İslam’a ve kadına bakışı bu. Biz bunların hepsini birbirinde ayırt edebiliyoruz. Bunun yanında, Mevlana Konya’da kadınların kendisini dinlemesi için özel günler ayırır, kadınlarla birlikte sema yapardı. Kısaca kadın kutsaldır, ana kutsaldır ve cennet anaların ayakları altına serilmiştir. Kadına atfedilen bu değer, Osmanlı’da yoktur deniliyor ki; ben Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Kültür Merkezinde çalışıyorum. 17 yıllık bir kütüphane ve ben de 15 yıldır oradayım. Osmanlı kadın dergilerinin ilk defa tercüme edilmesi ile, Osmanlı kadın dergileriyle ilgili ilk bilimsel çalışmaları yapan akademisyen arkadaşlarla yaptığımız çalışmalarda çok şey öğrendik. Burada öğrendiklerimizi her yerde anlatıyorum ama bu yetersiz kalıyor. Tam değerlendirip topluma aktarılamıyor. Osmanlı kadınları da -asla- işe yaramaz değillerdi. Kurtuluş Savaşı’nda savaşan güçlerin temelini oluşturan kadınlardı. Aynı zamanda modern Türkiye dedikleri 1923 yasalarının ve temel kadın haklarının oluşturuldugu ilk modern anayasanın taleplerini Osmanlı kadınları ortaya koymuştur. Onlar tesadüfen bize verilmedi. Bir başka yargı daha vardır ve son derece yanlış, kadını aşağılayıcı bir bakış acısına aittir: “Her şey size hazır verildi, tepeden aldınız , o yüzden hiç kıymetini bilmediniz, bu hakları kullanamadınız”. Hiç böyle bir şey yoktur, o haklar aslında söke söke alınmıştır ve çok ciddi bir tarihi arka planı vardır. Çok eşlilik konusuna gelince, Oğuzlar hep tek eşliydiler, Türkler tek eşliydiler, bu konuda cok titizdiler. Çeşitli araştırmalarda görüldü ki; Osmanlı döneminde İstanbul hane halkı, büyük oranda tek eşlidir. Ayrıca Amasra, Edirne ve Çorum’da yapılan araştırmalar var, bu araştırmalarda da yine büyük cogunlukla tek eşli evlilik görülüyor. Buna göre Anadolu’da ve büyük kentlerde tek eşlilik esas, diğeri ise sapma olarak görülüyor. Bu basit gerçeklerin bile bilinmediğini görmek insanın yüregini acıtıyor. Kendinden habersiz bir toplumuz ve gerceklerin saklandığı bir toplum. Osmanlı’da feminist akımı, “eşit ücret” diye başladı. Gidip de eğlenelim diye başlamadı. Amerika’da bu akım, 1870 li yıllarda tekstil işçilerinin yürüyüşünde, yürüyüş yapanlara ateş açılması ile kadın işçilerin ölmesi ve bir kısmının da fabrikalarda kapıların kapatılıp yakılarak öldürülmesiyle başladı. Dünyada 8 Mart olarak hala kutlanıyor. O dönemde Osmanlı kadınları arasında da aynı günlerde hareket başladı. Bir işçi sınıfı hareketi değil. 1905‘te elli tane grev yapıldı bu elli tane grevin on tanesini kadın işciler yaptı. İngilizlerin yaptığı istatistikte 1900 başında bütün Ege bölgesinde 50 bin kadın halı dokuma tezgâhında çalışıyordu. Böyle bir alt yapı da vardı. Batı feministleriyle Osmanlı feministleri arasındaki fark, Osmanlı feministlerinin daha çok eğitim üzerinde yoğunlaşmasıydı. Agresif yöntemleri izlemiyorlardı, daha pasif ve daha barışcı yöntemlerle taleplerini sunuyorlardı. Vakıflar, dernekler kuruyorlar, konferanslar veriyorlar, kadın-erkek birlikte dinlenmesini sağlıyorlardı. Kadınlara meslek edindirme kursları açıyorlar, Balkan Harbi’ndekilere gönüllü hemşireler yetiştirip gönderiyorlar, hemşirelik yapıyorlardı. Çok ateşli yazılar yazıyorlardı; ilk defa feminst kadın dernegini feminst adı altında osmanlı kadınları kurdu. Yine dünyada ilk defa kadın partisini kurdular, bu kadın partisi cumhuriyetle birlikte kapatıldı. Devrimlerin başlamasıyla “devrimler bitince geri gönderilir teorisi gereğince” kadınlar cepheye sürüldü. Yani Türk kadını pasif, aptal, hiç bir işe yaramayan özelliklere sahip olarak görülmüyor; tam tersine, dünyada diğer kültürlerde rastlanmayan bir medeniyet ışığında olağanüstü haklara sahip bulunuyordu. Tabii, bugün insanlar soruyor, ne oldu da bugünkü hale geldik? SÖYLEDİKLERİNİZDEN ”KADINLAR OLARAK OKUMUYORUZ” SONUCU ÇIKARILABİLİR Mİ? Evet, doğru kadınlar olarak okumuyoruz. Uzun zamandır mücadele ediyorum. Kadın hareketinde çalışıyorum ve birbirinden farklı yerlerdeki -yani kırsal alan da farklıdır kent de farklıdır- kadınları bir araya getirmek zor. Ön yargılar, kadın düşmanı söylemler, kadını aşağılayan söylemler, içler acısı bir durumu gösteriyor. Kadın düşmanı bakış acısının en büyük yardakçıları da kadınlar haline getiriliyor böylece. İşte mücadele etmekte zorlandığımız alan bu. Yani erkekler değil. Erkeklerle mücadele edersin. Çünkü bildiğin bir şeyi alternatif olarak sunarsın, onun yaptığını yanlış olarak gösterirsin ve kendi doğrunu anlatırsın. Fakat kendi içinizdeki kadınla mücadele etmek çok daha zor. Mesela bugün medyada kadın kendiyle celişkiye düşüyor. Hemcinsini kötüleyip medyaya alet olarak oynanan oyunları görmezlikten geliyor. Kadınla alakalı haberin veriliş biçimi, resim kullanımı, haberin içerigi, saldırganlığı, iftirası her şey var bunun içinde. Ama buna bir kaç mail, bir kaç telefonla müdahele edilip sümen altı yapılıyor. Lakin, bir Fenerbahçe bir Galatasaray maçıyla alakalı bir şey olsa binlerce mail ve telefon gelebiliyor ve ayaga kalkabiliyor insanlar. Bu da kendi kimliğiyle alakalı duyarsızlığının altında yatan şey; kimliksizlik. Ne zaman bir şey bize cok acı verir? Sizin bilincinde olduğunuz şeylerin üzerine basıldığında acı verir. Yani siz aptalsanız, size aptal denildiginde bu sizi çok etkilemez, çünkü bunun farkındalığı içinde değilsinizdir, ama farkında olduğunuz bir hal zuhur ettiğinde siz de tavır alırsınız. Ama Türkiye’de aydın, tavır almaz, tavır alma kabiliyeti sabote edilmiştir, kimliği yoktur. Tamamen dışa tavır alma kabiliyeti vardır. Yine muhalefet dediğimiz, hükümetin dışında kalan insanlar, tavır almaz sadece düşmanlık üretir. Kadınlar toplu halde tavır almaz. Tavır alma dediğimiz şey, kimliğinizin ve duruşunuzun olması demektir. Bir duruşunuz varsa cesaretiniz vardır, cesareti yok Türk insanının, cesaretinin olmamasının nedeni öz güvenin olmaması, öz güvenleri de olmadığı için, sinmiş ve sadece pasif izleyici durumuna gelmiş. Oysa her şeyi kabullenmek değil mücadele etmek gerekir. ALLAH’IN RAHİM İSMİNİ (YARATICILIK VASFININ BİR PARÇASINI KENDİNDE BULUNDURAN KADININ ) DÜŞÜNCE DÜNYASINDAKİ YERİNİN ERKEKLER KADAR GÖRÜNÜR ETKİN OLMAMASININ SEBEBİ NEDİR? Bu çok önemli bir soru; bu Batıda da aslında bir sorun. Batı tarihini, bilimsel tarihini yazarken, kültürel tarihini oluştururken, günün kadınını buna eklemiyor. Felsefe tarihinde hiç bir tane kadın yok. Kadın aptal sınıfında, “siz hiç bir şey yapamazsınız” diyordu, Batı kendi kadınlarına… Felsefe tarihi üzerine yapılan araştırmalarda; ilk çağda çok sayıda kadın filozofun olduğu ortaya çıkarıldı. Yine bilim tarihinde kadın araştırmacıların yaptıklarını erkeklerin sahiplenip altına imza attıkları, yani sahtekarlık yapıldıgı ortaya çıkarıldı. Biz kadın kütüphanesini ve bilgi merkezini bunun icin kurduk. Zaten sadece Batı’da, batılı ülkelerde ve Amerika’da var. Onun dışında hiç bir ülkede kadın kütüphanesi yok. Mesele kadın tarihini görünür kılmak. Kadın tarihi tamamen silinmiş. Kadınların yaptıkları göz ardı edilmiş. Bu nedenle kadınlar sadece pasif bir doğurma makinesi haline gelmiş. Oysa tarih böyle değil ki. Kadın şeyhler var, Muhyiddin İbn-ül Arabî hazretlerinin şeyhi kadındır. Kim biliyor bunu ? Hiç kimse bilmiyor. Yine Arap dünyasında kadın yöneticiler var. Oğuz döneminde kadın yöneticiler var ama bunlar tarihten silinmiş, hiç bir şekilde anlatılmıyor. Bizim hayatımız beyaz, ırkçı, sömürgeci, erkek ideolojisinin girmesiyle değişti. 1920 ile 2000 arasında yayımlanan ders kitaplarında yapılan bir araştırma inanılmaz çarpıcı. 1923 te okuma kitabında “Annemiz bize ne ögretir ? “ sorusuna cevaben “Annemiz bize medeniyeti öğretir” cevabı yazılıymış. Türk kültür tarihinde böyledir, böyle bakılır kadına. Ama 1950 den sonra başlıyor değişiklikler. Okuma kitabındaki soru ve cevap degişiyor “Annemizi neden severiz? “ “Annemizi, dikiş diktiği, yemek yaptığı için severiz”. Birdenbire kadını evin içine sokmuşuz, bütün resimlemelerde kadın mutfağa yapıştırılmış; bulaşık yıkıyor, yemek yapıyor, ama baba kitap, gazete okuyor. Kabiliyeti var çünkü ama kadının hiçbir kabiliyeti yok. Kadının tek satın aldığı sadece maydanoz. Pazar alış verişini görür, yemek yapar ev temizler. Bütün kabiliyeti sınırlandırılmış. Bu erkek kim? Bu erkek ideolojisi yaptırımcı, sömürgeci erkek psikolojisine dayanıyor. Bu ona enjekte edilmiş, ta ilkokuldan, 6-7 yaşından itibaren başlıyor. Eğitim ne için yapılır? Kendine vatandaş yetiştirmek için. Birileri kendine vatandaş yetiştirmek istiyor. Bu yüzden de ben kendimi anlatacak, kendime yandaş olacak, kendi tarihimi, kültürümü, dinimi, her şeyimi araştıracak insan bulamıyorum. Çünkü bunlar yok. Allah’ın Rahim isminin üzerinde -mesnevide de yazar bu biliyorsunuz- “O ki kadın sanki yaratılmış değil, yaradan gibidir” yazar. Oysa peygamberimizin hadislerine bakıyoruz, hayatına bakıyoruz. Gerek kadın için söylediklerini, gerek kadın için yaptıklarına bakıyoruz. Peygamberimiz, Hz. Aişe ile birlikte camiye -o zaman sosyal bir merkezdi cami- giderdi. Yine eğlenceye kılıç kalkan ekibini izlemeye giderdi. Hz Aişe kalabalıkta göremediğini söylediğinde onu sırtına çıkarırdı. Bugün biz bunu eşimize söylesek; “saçmalama, deli misin sen” der. Halbuki bu zamanın insanı peygamberden büyük mü, yoksa kendini peygamberden daha mı büyük hissediyor? Çocuklarımızı yetiştirmede bakış acımızı degiştirmemiz lazım. Erkek çocukları şımarık, sınırlarını bilmeyen, canı ne isterse yapabilecek insanlar olarak yetiştirmemeliyiz. Çünkü bunu İslam da düzeltemiyor. Önümüzdeki örneklerde var. Erkek ideolojik İslam’ın içinde olabilir ama, gönlü İslam’ın içinde olmuyor. Gönüller Müslüman olmuyor çünkü gidip ihanet etmeyi erkeklik sayıyor. Kadına saygı duymuyor, halbuki sevgi fedakarlığı getirir. Sevgi haz üzerinden hareket değil sevgi tutku üzerinden hareket etmektir. Ne olursa olsun siz onu seversiniz, fiziksel değişimler önemli degildir, düşmesi, kalkması önemli değildir. Çünkü tam manasıyla sevmek ne olursa olsun büyük bir tutkudur. Zira siz onda kendinizi var edersiniz o da sizde kendini var eder. Ama şimdi düşünce diye bir şey yok. Alt yapı yok, okuma yok, güzele teşvik yok, iyiye özenme yok, onun için bu bizim sosyal bir yaramız. Bu vurdumduymaz yaşantıyı elinden gelenlerin anlatması ve toplumu eğitmesi gerekir, herkes üzerine düşeni yapmak zorunda. Zamanın düşünürlerine bu yüzden cok iş düşmektedir. Teşekkür ediyorum Ben teşekkür ederim. Hümeyra yıldız