Basında

Habertürk

Aralık 21 2007Yorum Yok Kategori: Basında

Özlem Gürses’le Bayram masasında yemek ve sohbet

Leyla Umar,Tamer Karadağlı,Metin Uca,Cengiz Aktan ve yönetmen Biray Dalgakıran Nevval Sevindi sohbeti Bayramın ilk günü saat!4.00-17.00 arası ve sonra tekrarı akşam22.00 de verilen program neşeliydi.

Türk gazeteleri Almanya’da birbirleriyle yaris halinde

Kasım 13 2007Yorum Yok Kategori: Basında

Referans – Jale Özgentürk yazdı…

Kasım 10 2007Yorum Yok Kategori: Basında

Kasaba politikası çöktü sağa kentli parti gerek Seçimlerde en büyük hezimeti yaşayan Demokrat Parti’de (DP) 17-18 Kasım’da kongre yapılacak. Genel başkanlık için kulislerde Tansu Çiller’den Sinan Aygün’e kadar çeşitli isimler dolaşsa da bu isimlerden adaylığını açıkça ilan eden yok.

Seçim sonrasında sessizliğini koruyan ve ortalarda pek görünmeyen Mehmet Ağar’ın adaylığı konusunda ise önceki gün “taban istiyor” şeklinde bir açıklama yapıldı. Ancak tabandan böyle bir talebin olmadığı da yapılan açıklamalarla görünüyor. DP’de adaylığını ilan eden tek bir isim var: Nevval Sevindi. Sosyolog ve gazeteci Nevval Sevindi ile bir araya geldik ve herkesin kaçtığı bir partiden ne beklediğini konuştuk. Parti kilitlendi Sevindi’nin ne bir ofisi var ne de yanında dolaşan ekibi. Sohbetimizi bir kafede yaptık. Anlattıkları da bugüne kadar dinlediğim politikacılara benzemiyordu. “Temmuzdaki seçim hezimetinin hemen ardından başladım çalışmalara” diyor. O günden beri çeşitli bölgelerde ilçe örgütleriyle çalışmalarını sürdürdüğünü söylüyor. Seçim sonrasında partinin kilitlendiğini, hiçbir yetkili organın çalıştırılmadığını ekliyor ve “Türkiye yanıyor kimseden ses çıkmıyor. Anadolu’da taban aymazlığın farkında. Ben tabanla ilgiliyim” diyor. Sevindi, aslında tüm partilerin yaşadığı bir gerçeği dile getirerek “Demokrasi yok. Seçim unutulmuş. Tüzük antidemokratik. Gelen gitmek istemiyor” sözleriyle eleştirilerini sıralıyor. Sosyolog kimliğiyle yaptığı analize dayanarak da “Türkiye’de kentlilik gelişiyor. Merkez sağ da gücünü köyden değil kentten alıyor” diyor. Bu konuda tezini dayandırdığı bir araştırma var: Geçenlerde açıklanan Boğaziçi Üniversitesi’nin “orta sınıf” araştırması. Araştırmanın sonucunda ortaya çıkan tespitleri kendisinin bir yıl önce yaptığını söylüyor ve “Türküm, modernim, Müslümanım demiştim. Araştırma da bunu işaret ediyor. DP bu gelişmeleri okumuyor” diyor. Eski kafalarla işim yok Neden başta Süleyman Demirel olmak üzere herkesin umudunu kestiği bir partide politika yapmak için ısrar ettiğini ise şöyle açıklıyor: “Benim hayallerim var. Baştan sona yenilenmiş bir parti hayal ediyorum. Eski kafalarla, eski bakış açılarıyla işim yok. Ayak oyunlarıyla yürüyen sistemi değiştirmek istiyorum. Eski paradigmalar ’soğuk savaş’ dönemi paradigmalarıdır. Ben yeni bir paradigma öneriyorum. Tabanda politika yapacağım. İlçe başkanları para bulamayacak politika üretecek.” Sevindi’nin “Kasaba politikalarını geride bırakmamız gerek” sözleri aslında tüm siyasi partiler için geçerli. Demirel’in “Siyaset tango değil halaydır” sözlerini de hatırlatan Sevindi, “Türkiye’de partilerde hâlâ tango yapılıyor. Bu nedenle başarı yok” diyor. Sevindi’nin belki şansı yok ama medeni cesareti ve yenilik talebini böyle sesli dile getirmesi takdir edilmeyecek gibi değil.

SU TV ‘deyim

Kasım 9 2007Yorum Yok Kategori: Basında

saat:21.00 de

Basakhayat Dergisi

Ekim 23 2007Yorum Yok Kategori: Basında

Aliye Yaman – Söylesi Çogumuz onu gazeteci yazar ve son dönemde de politikaci olarak tanisak da, aklina koydugu her isi yapacak kadar yürekli, elini attigi her isin altindan kalkacak kadar gayretli biri Nevval Sevindi. Sohbetin bir yerinde “Hayatta istedigim ne varsa yaptim, hatta çocuklugumdaki masalsi hayallerimi bile…” diyor.

Politikanın karmaşık ilişkilerle örülmüş yapısına rağmen, her fırsatta bağımsız aydın tavrını koruma kararlılığını dile getiren Sevindi, Türkiye’nin alışık olmadığımız bir siyasetçi modeli sergiledi. Biz de bu yeni siyasetçi modelini Nevval Sevindi’nin şahsında tanımak istedik. Sizin açınızdan siyaset nasıl bir iş? Siyaset çok stresli bir iş. Aslında demokratik koşullar altında, belirli bir düzeyde stres normaldir, ama onun dışında da her şey çok kurallı gitmiyor. Siyasete çok alışkın değilseniz, ağır bir stres altında kalabiliyorsunuz. Benim hoşuma giden taraf strateji kurma işi. Siyaset öngörü isteyen bir alan. Uzun vadede stratejiler kurmayı, düşünmeyi sevdiğim için siyasetteyim. Tabi, pratik siyasette ve günlük siyasette ne yazık ki durum daha farklı olabiliyor. Daha gündelik ve daha kişisel şeylere dayalı oyunlar oynama alışkanlıkları var. O oyundan çok fazla hoşlandığımı söyleyemem. Ama yine de siyaseti seviyorum, çünkü siyaset aynı zamanda bir vizyon oluşturmaktır. Evet, mutlaka siyaseti sevdiniz ki, milletvekili adaylığından sonra Demokrat Parti Başkanlığı için de aday oldunuz. Bizi kimler yönetiyor diye herkesin uzaktan bir fikri var. Gazeteci olarak çok uzağında değildim siyasetin ama, içinde olmak başka bir şey. Çünkü dışarıdan aklınızla kavradığınızı, içinde olduğunuz zaman duygularınızla da kavramış oluyorsunuz. Bence stres nedeni de bu. Yani duygularınızla kavradığınız şey, çok gerçek. Hiçbir mazereti yok ve onu çırılçıplak gördüğünüzde, pek hoşunuza gitmiyor. Ben Türkiye’nin çok daha akil adamlar tarafından yönetilmesini, gerçek politika yapılmasını, gerçek politik tartışmaların olabileceği bir ortam doğmasını çok isterim. Tabi bunu istemek yetmiyor. Bu yüzden ben de elimi taşın altına koydum bir anlamda. El yetmiyor tabi, insanın kolunu da istiyorlar. Siyasete devam kararı almamın nedeni siyaseti Türkiye’de çok ciddi düzeyde değiştirmek gerektiğine inanmam oldu. Yani var olan siyasi ortamın, Türkiye’yi ileriye götürecek gerçek bir sjyaset üretmeyi sağlayabilecek bir ortam olduğuna inanmıyorum. İçeriden gördüğünüz manzara nasıldı, biraz daha açar mısınız? Oyunun çok fazla bireysel oynandığı, açık ve şeffaf olmadığı, doğrular yerine göz boyamanın daha egemen olduğunu gördüm. Güç kavramının yanlış anlaşıldığını gördüm. Bilgi, deneyim, eğitim gibi şeyler de güçtür ama böyle algılanmıyor. Güç olarak anlaşılan şeyler; para, kaba kuvvet, silah, çeteleşme… Bu da siyasi algının yanlış olduğunu gösteriyor. ANAP ile DYP’nin birleşme döneminde yaşanan sıkıntılar ve onların yansımalarını gördünüz. Onun da bir etkisi oldu mu kararınızda? Pek çok şeyin etkisi oldu kararımda, birleşme de bunlardan biri. Samimi ve iyi niyetli davranırsanız, olmayacak hiçbir şey yok. ilkzamanlardaki olabilirlik de tamamen bu iyi niyet çerçevesinde gerçekleşti. Kurmaylar olmadan iki başkan iyi niyet çerçevesinde birleşmeyi ilan edelim, kurmayla detayları tamamlasın ve bu işi bitirsin kararı aldı. Bu çerçevede ben de katkıda bulunmaya çalıştım. Birleşmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum çünkü. Fakat bu bireysel iyi niyet çerçevesi iki hafta içerisinde maalesef yıkıldı ve güvensizlik ortaya çıktı. Kendinize güven duymuyorsanız politika yapamazsınız. Kendilerine güven duymayan insanlar başkalarına hiç güven duymazlar. Politika esnek bir iştir ve herkese güven duymanız gerekir. Yoksa esnek olamazsınız. Politika yapabilmek için, insana inanmanız şart. İşte bu noktada insana inanmamayı gördüm. Benim için fazlasıyla nefse dönük bir şeydi bu. İnsanın egosuna dönük bir şeydi. Politika bizim özel dertlerimiz için yaptığımız bir iş değil; insanlara, topluma, dünyaya, misyona, ideallere hizmet için yaptığımız bir iş olmalı. En azından ben öyle bir politika istiyorum. Ben kendi adıma sizin başkanlık adaylığınızı hoş, naif ama çok da iddialı olmayan bir hareket olarak gördüm. Zannederim parti içerisinde de biraz “heves etmiş, aday olmuş” şeklinde karşılandı. Siz nasıl tanımlıyorsunuz adaylığınızı? Bunu naif olarak algılamaları biraz önce bahsettiğim güç kavramından kaynaklanıyor. Onların güç olarak görmediği ama “asıl güç” olan her şey bende var; itibar var, akıl var, çok büyük bir deneyim var, kitaplar var, belli bir düzeyde bilgelik var, nefsini kontrol altına almış, büyük bir hastalığı yenmek için mücadele etmişlikvar, topluma hizmet var, bu hizmet anlayışıyla sivil toplumda belli bir kariyer sahibi olduğum bir geçmiş var… Bunlar batılı demokrasilerde çok büyük güçlerdir. Bunların bir tanesiyle bile başbakan olabilirsiniz. Buradaysa bunların hiçbiri güç olarak algılanmıyor. Her şeyden önce, partinin bakış açısından yola çıkarsak, kadın olmanız bile yöneticiler açısından bir naiflik zaten. Bir kadın olarak buna cesaret etmiş “vah vah, yazık!”deniyor. Sonra bakıyorlar nesi var diye; silahı yok, parası yok, arkasında onu kollayacak zengin adamlar yok, yani dayandığı hiçbir şey yok. insanın hiçbir yere dayanmadan böyle bir iddiada bulunması tamamen naiflik. Çünkü birey olarak var olamıyor insanlar. Ben iddiamda gayet ciddiyim. Anadolu’dan iddiamın ciddiyetine aynı ciddiyetle karşılık buluyorum. Beni görmeye beldelerden ve kasabalardan geliyorlar. Gerçekten de bir çaba harcıyorlar bunun için ve aslında ellerindeki her şey bitmiş durumda. Yani 2 dönemdir varlık gösterememiş bir partiyi açık tutmak için kendi ceplerinden harcayan insanlar bunlar. Sadece duygusal bağlılıkları var partiye, hizmetleri var. Onların da anlaşılmadığını, partinin üst kademesiyle, genel merkezle halkın ilişkisinin tamamen kopmuş olduğunu görüyorum zaten. O nedenle de halk ciddiye alıyor, genelmerkez almıyor. Bu benim açımdan olumlu bir şey tabi. Başka türlü olsa rahatsız olurdum. Seçim öncesi dönemde medyada hep siz vardınız DP adına. Şu anda durum nasıl? Ben olmadığım yerde haber yok. Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri çok zayıf, medya ilişkileri hiç yok. Medyada da demokrat parti diye bir şey yok. Seçim dönemi ile ilgili bir medya araştırması yaparsanız, benim olduğum her yerde Demokrat Parti de benimle birlikte adını geçirtebildi. Seçim sürecinde de tam anlamıyla bir medya çalışması yapabilmiş tek kişiydim ben zaten partide. 13 Ağustos’ta genel başkan adaylığımı ilan ettiğimde bütün gazeteler bu haberi verdi. Ankara’da olduğum için İstanbul’un taleplerine yetişemedim hatta. Daha sonra Çiller’le görüştüm, o da medyada yer aldı. Ne zaman ben varsam, o zaman Demokrat Parti’nin adı geçiyor medyada. Bu ara çıkmıyorum, Demokrat Parti de yok. Partinin halkla ilişkileri benim üzerimden yürüyor bir anlamda. Deniyor ki; Nevval Sevindi’yi bir politikacı olarak Mehmet Ağar lanse etti. Ağar’ın desteği ile bir noktaya geldi. Şimdi ise ona karşı aday oldu. Yani Ağar’a ihanet etti. Nasıl bakıyorsunuz bu duruma? Mehmet Ağar politikaya kendi kendine mi girdi acaba? Mehmet Âğar’ı politikaya kim lanse ettiyse, ona ihanet ederek, onun elinden koltuğu alarak genel başkan adayı olmuştu. Benim açımdan önee iyi ilişkiler yaşayıp sonra ihanet etmek söz konusu olmadı. Benim genel merkezle en ufak bir para ilişkim ve bir bütçe ilişkim olmadı. Genel Başkan bana haytr olsun diye politikaya davet etmedi beni. Benim marka değerimi kullanmak için yaptı bunu. Doğru Yol Partisi’ni ortadan kaldıracağını biliyordu ve Demokrat Parti gibi hiçbir marka değeri olmayan bir isimle seçime girmesi, benim gibi marka değeri yüksek olan isimlere büyük bir ihtiyaç doğurdu. O nedenle, bir ihanet varsa, benim marka değerimi kaybedeceğimi bile bile kullanmış olmasındadır. Neyse ki benim karizmam böyle bir kayıpla çizilebilecek bir karizma değil, ama onun karizmasının çok ciddi çizildiği ortada. Doğrusu, ben Ağar’ı sözünün eri zannettim. İstifasını açıkladığında, bu beyana inandım, 5 yaşında bir çocuk gibi 48 saat sonra geri döneceğini düşünmedim. Ortada bir genel başkan yokken, genel başkanlığa adaylığımı koymam gayet doğal. Açık ve şeffaf politikadan yanayım. Açık ve şeffaf politika olmazsa, gizli saklı, kapalı kapılar arkasında yapılan politikayla Türkiye’nin geleceğini iyi görmüyorum. Böyle bir ortamda politika değil kişisel çıkarlar üretilebilir ancak… Kişisel çıkarlara karşı, milletin çıkarını, toplumun çıkarını savunmak üzere böyle bir çıkış yaptım. Hiç olmazsa “işte böyle bireysel bir çıkışta oldu, demek ki mümkünmüş” densin ve benden sonra da insanlar böylesi bir cesaret gösterebilsin istiyorum. Siyasette kadın olmak da ayrıca bir zorluk değil mi? Medyada da öyle. Yani erkek gibi davrandığınız, bir erkeğe sırtınızı yasladığınız ve herkesin üzerine basarak iktidara yürüdüğünüz zaman var olabilirsiniz. Ama bir kadın şefkatini taşıyarak, kadın gibi davranarak, bir kadın gibi giyinerek, bir kadın gibi süslenerek var olmaya çalıştığınız zaman belden aşağı vurmalara da hazırlıklı olmamız gerekiyor. Ben bunu medyada, siyasette ve daha pek çok alanda yaşadım. Ama tavrımdan vaz geçmedim, Çünkü ben Türkiye’de az bulunan bir bireysel çıkışa sahibim. İşte buna bağımsız-aydın tavrı, bağımsız-entelektüel duruşu deniyor. Daha çok batılı bir tarz. Batıda bir aydının tek başına ayakta durması övünülecek bir durumdur. Bunun sıkıntılarını çeker, parasız kalır, işsiz kalır ama bağımsız aydın tavrı sonuç olarak ilgiye değer bir durumdur. Bizde böyle bir duruş olmadığı için, sizi bir röportajla bir yere bağlamak isterler. Nereden bağlayabileceklerini hayal etmeye çalışırlar. Tek başına böyle bir insan olamayacağını, tek başına böyle bir şeye cesaret edilemeyeceğini, tek başına kadın haliyle kafa tutmanın mümkün olmadığını düşünürler. Ben hem çok kafa tutan hem de kontrol edilemeyen biri olduğum için, çalıştığım her sektörde bunu yaşadım. Siyasette de “tam kontrol” üzerine kurulmuş bir sistem var. Beni kontrol edemediler ve bu onlara belden aşağı vurmak için verilmiş bir hak gibi geldi. Ama ben zaten bu tavrımla da millet tarafından seviliyorum. Anadolu’dan yüzlerce telefon ve mail yağdı, ilk iki gün hiçbirşey ile başa çıkamadım, zaten cevap verebilecek durumda değildim. Hepsinin söylediği, cesaretinize helal olsun ve Mehmet ağar gibi birisine karşı durup genel başkanlığa adaylığınızı koydunuz. Seçim öncesinde Zaman Gazatesi’nde çalışıyordunuz ve aday olmak için ayrıldınız. Sizin aday olduğunuzu duyanlar, AKP’den aday olduğunuzu düşündüler ama böyle değildi durum. O dönem sizin Gülen Cemaati ile yakınlığınızdan ve aslında bir Truva Atı olduğunuzdan söz edildi. Ne düşünüyorsunuz bu yorumlar hakkında? Dediğim gibi Türkiye’de bağımsız aydın tipi olmadığı için, bu bağımsızlığı anlama kabiliyeti de oluşmuyor tabi. O yüzden bizde paranoyak algılar çok yüksek, komplo teorileri çok fazla. İnsanların yargıları bilgilerinin önüne geçiyor. Ben Cumhuriyet’te yazdım Cumhuriyet ödüllerim oldu. Yeniyüzyıl’da yedi yıl yazdım. Onlar dikkate alınmadan Zaman Gazetesi’nde beş yılım konuşuldu. Aynı dönem Şahin Alpay’la birlikteydik Zaman’da. Etyem Mahçupyan bizden beş yıl önce başlamıştı, Hilmi Yavuz da orada yazıyordu. Eğer sebep buysa, onlara da böyle bir yafta koymak gerekir. Ama onlara öyle bir yaftayı koyarlarsa, onlarla kavga etmeleri gerekir. Onların belli bir arkadaşlığı, dayanmışlığı ya da aidiyetliği var; Galatasaraylı olmak gibi, Fransız ekolü olmak gibi… Benim orada ne kadar bağımsız bir görüşle yazdığımı da okumadıkları için, bilmiyorlar demek ki. AKP iktidara geldiğinde, sol da dahil hiç kimse bir tek kelime dahi eleştiri yazmazken, tam tersine övgüler yazarken, Zaman gibi bir gazetede bir tek ben eleştiri yazıyordum. Ama bunu izlemeyen insanların algılaması mümkün değil. Gazetecilerin gazete okumadığı bir ülkede bunları beklemek biraz zor oluyor tabi. O yüzden insanların ilk algısı benim AKP’den olacağım yönünde oldu. Ben CHP’nin kadın kollarıyla da çalıştım. Hiç CHP’li olmadan yani, oraya kayıtlı olmadan AKP ile de çalıştım, Refah Partisi ile de çalıştım. Hem onları izleme adına hem de kadın konusunda ortak tavır geliştirmek adına, kadınlarla, gençlerle kim olursa olsun çalıştım. Bunu da izlemedikleri için bilmiyorlar. Bir yargıdan hareket ettiklerinden Demokrat Parti’den denince çok şaşırdılar. Peki, cemaatten bir tepki geldi mi? Hayır, Fethullah Gülen’i sevdiğimi her zaman söylerim, yaptıklarına saygı duyuyorum. Ben bütün dünyada Türkçe’nin ana dillerden birisi olmasını ve yayılmasını istiyorum, Türk kültürünün yayılmasını istiyorum. Bunu yapan herkese de büyük bir minnettarlık duyarım. Ben meseleye tamamen kültürel açıdan bakıyorum. Cemaat bana her zaman iyi davrandı. Yaptığım hizmetleri anladı, algıladı. Hatta bana saldırıldığı zamanlarda bile sahip çıktı. O yüzden ben onlara saygı ve minnet duyarım. Türkiye’de kadınların seçen ve seçilen olarak politikada etkinliğinin arttığını düşünüyor musunuz? Politikada kadınların rolü Refah Partisi’nde belirgin bir biçimde ortaya çıktı. İlk defa 96 yılında 10 gün süren bir dizi yaptım. Çok detaylı bir çalışmaydı ve bir ilkti. O zamana kadar ne akademisyenler ne de gazeteciler incelemişti bu konuyu. Uluslar arası atıf indeksine de giren bir makale oldu. O çalışmayla Refah Partisi kadınları, kadınlar da kendilerini fark etti. Çünkü Allah rızası için her göreve koşturan kadınlar birden bire ne kadar güçlü olduklarını, eğer onlar olmasa, seçimin kazanılmasının %60 mümkün olmayacağını anladılar. Sabahlara kadar koşturuyorlardı.Tabi kapalı oldukları için kimse onların böyle bir çalışma içinde olduklarını anlayamadı da. Günlerce evlerine gelmeyen kadınlar vardı. Çocuklarını, kocalarını bırakıp gidiyor ve işlerini sistematik olarak yapıyorlardı. Kadınların gücünü ilkTayip Erdoğan anlamıştı, istanbul’da ilk kez 1 milyon kadını üye yapan Tayip Erdoğan’dı. Kadınların politikada etkinleşmesi, sizin son derece duyarlı olduğunuz bir konu zaten. Benim son kitabım “Politikada Kadın Eli”nde de alt başlık şöyle; “1996-2006 Kadın seçmenler geliyor”. Bu dönem kadın seçmenin oluşma dönemiydi. Sahada, o kadın seçmenlerin nasıl oluştuğunu gözledim. Daha öncesinde kadınlar seçmen olarak var olamadılar. Ailenin erkekleri tarafından oyları gasp ediliyordu veya yönetiliyordu. Ama bu dönemde bir farklılaşma oldu. Bu farklılaşmanın içinde benim de içinde bulunduğum KADER (Kadın Adayları Destekleme Derneği) nin de etkisi oldu. Biz KADER’i kurduğumuzda böyle bir politik kadın seçmen kitlesinin oluşmasına katkıda bulunmak ve bunu sağlamak için yola çıkmıştık. O günden bugüne alınan 10 yıl içerisinde çok iyi bir gelişme kaydedildi. Bu 10 yıl, kadınların nasıl politik seçmen haline geldiğini gösteriyor. Bu gün mecliste 50 kadın milletvekili var. Kadınlara karşı duyarlılık var. Anadolu’da kadın genel başkana müthiş bir yatkınlık var. Kadın olduğum için bana daha fazla güveniyorlar. Kadın olmamın çok olumlu bir şey olduğunu söylüyorlar. Yani hemTürk kültüründe hem de politik kültürde, Demokrat Parti’nin zemininde kadına bir yatkınlık var. 2006 yılında Birleşmiş Milletlerin yaptırmış olduğu bir araştırmada doğrudan Doğru Yol Partisi’nin tabanı araştırılıyor. Bu tabanda kadın adaya ne kadar oy verileceği saptanmıştı. O %68 gibi çok yüksek bir oran çıkıyor. Kadın adaya böylesine bir yakınlık var. Tabi Tansu Çillerin orada uzun yıllar genel başkanlık yapması, ilk kadın başbakan olması da etkili belki. Biraz da ben Türk kültürünün anacı tarafının etkili olduğunu da düşünüyorum. Kadınlar siyasette bugünden itibaren çok daha iddialı var olacaklar. Bu iddiayı taşımak için de genel başkanlığa adaylığımı koydum. Tansu Çiller, Türk kadınları için bir şans mıydı, yoksa şanssızlık mı? Çok büyük bir şanstı. Çünkü, Avrupa demokrasileri bile kadın başbakan çıkaramazken Türkiye bir kadın başbakan çıkardı. Sayın Çiller’le konuştuğumuzda, bir kadın hareketinin kendiliğinden başlayacağını düşündüğü ve bu konuda bir girişim başlatmadığı için çok hatalı olduğunu ifade etti. Kendisinin en büyük eksikliğinin bu olduğunu söyledi. Ben bunu söylemesinden çok memnun oldum gerçekten. Çünkü bunu fark etmesi Türkiye’nin politika hayatı için önemli olduğunu düşünüyorum. Tansu Çillerin bir başbakan olarak başarılı olamaması, kadınları politikada istemeyen zihniyetin eline bir koz vermedi mi? Bu bana da çok yansıdı. Doğrusunu söylemek gerekirse; 80 yıllık demokrasi tarihimizde, yüzlerce, binlerce başarısız erkek politikacı geldi geçti. Bu kadar başarısız erkek politikacılardan hiç birinin adı anılmazken, onları normal kabul ederken bir kadının başarısızlığının “bak bu bütün kadınların başarısızlığı” diye ikide bir önümüze sürülmesi tamamen erkek bakış açısı ve bir el bükme işi. Evet, sayın Tansu Çiller hatalar yaptı, bunu kendisi de kabul etti. Ama bu hatadan dolayı, bütün kadınlar başarısızdır, bütün kadınlar politikada işe yaramazdır gibi sonuçlar çıkarmak için bir erkek aklı lazım diye düşünüyorum. Aslında Türkiye’de görmeyi çok arzu ettiğimiz bir tavır sergiliyorsunuz. KADER bünyesinde Türkiye’de kadın adayların sayısının artması için çalıştınız, başarılı oldunuz, bu başarı AKP’ye yaradı. Siz şu anda bir başka partinin genel başkan adayısınız ama bu çalışmanızdan AKP’nin nemalanmış olmasından rahatsız değilsiniz… Tabi ki hayır, Türkiye’nin kazançları hepimize ait. Benim sürekli altını çizdiğim, bağımsız – bireysel duruş, bağımsız düşünce tarzının yaygınlaşması lazım. Maalesef bir şeye bağımlı olarak baktığınızda, taraflı baktığınızda doğruları göremiyorsunuz. Çünkü tarafsınız, taraf olduğunuz için de Türkiye’nin kazançları ya da kayıpları diye bakamıyorsunuz. Ben kadınlarla ilgili olan her türlü gelişmeyi, kadınların kazancı ve Türkiye’nin kazancı olarak görüyorum. Kimin yaptığıyla hiç ilgilenmiyorum. Yapılan hatalar varsa, onları da söylerim. Doğru ya da yanlış, yapılan şeyi kimin yaptığına bakmadan ortak çıkarlarımızı savunmamız gerek. O bağımsız tutum ve davranış olmadığı sürece iyi ve kötüyü birbirinden ayırt etme şansı olmuyor, iyi ile kötüyü ayırt edemediğimizde, politika yapma şansımız olmadığı gibi Türkiye için herhangi bir misyonu yerine getirme şansımız da yok. Çünkü önümüzü göremiyoruz. Ben Türkiye’nin “birlemesi” gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle ortak değerlerimizi oluşturmamız gerekiyor, ortak değerlerimize hiç kimsenin bir şey söylemesine izin vermemeliyiz. Ortak değerlerimizde anlaştıktan sonra Türkiye’nin geleceği adına herkes farklı bir yoldan gidebilir. Buna da zaten politika denir. Herkes farklı bir yol önerebilir. Ama ortak değerlere dokunarak, ortak değerleri yok ederek olmaz… Bu hidayete erersek politikada yapabiliriz. Merkez sağda bir boşluk olduğu malum. Bu boşluğu doldurabilmek noktasında AKP’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP merkez sağda bir parti mi, yoksa İslamcı bir parti mi? islamcı demesek bile, merkez sağ değil. Merkez sağda bütün partiler çöktü, solda da… Bunun nedeni liderlerin partileri babalarının malı olarak görmeleri, kendi özel alanları haline getirmeleri. Partilerin milletle kan bağlarının kopmasına neden oldular. Şimdi böylesine bir yokluk halinde AKP boşluğa oturan parti. Bir boşluğu doldurmakla o boşluğun sahibi olamazsınız. O boşluğu kendi alanına çevirebilmek için, bunu hak edecek şeyler yapması gerekiyor. AKP merkez sağ olarak nitelenecek işler yapmış ve bu alanı hak edecek bir parti değil. Hatta parti olarak da kurumlaşmış bir parti değil. Kurumlaşmamış olmanın sancılarını da içeride çok ciddi bir şekilde yaşıyor. Tabi iktidar olmanın avantajı bu sorunların üstünü örtüyor şimdilik, ama iktidar olmanın zafiyetleri başlarsa bu örtülü zafiyetler de açığa çıkar. O nedenle, AKP merkez olmak istiyorsa, bu boşlukta ben adam oldum diye sevinmeyip merkez olmaya çalışmalı, islamcı bir parti mi diye sormanıza neden olan davranış biçimlerini, tavrı, ideolojik basını uzaklaştırmayı ve onları susturmayı becerebilmesi gerekiyor. Bu potansiyeli görüyor musunuz AKP’de? Bu, öncelikle lidere ve liderin yönlendirmesine bağlı. Tabi bu milletin tek parti ile yetinebilmesi de mümkün görünmüyor. O noktada demokrasiden söz edemeyiz zaten. Diğer partilerin başarısızlığından dolayı başarılı olmak bir marifet değil. AKP güçlü ve başarılı partilerin arasından sıyrılıp çıksaydı, buna bir başarı demek mümkün olurdu. İşte öyle bir ortamın doğması için ben AKP’nin de gayret etmesi gerektiğine inanıyorum. Yani diğer partileri baltalamak yerine, hepsi değişebilsinler, daha güçlü partiler haline gelsinler diye, desteklemesi ve güçlüler arasında bir yarışı talep etmesi gerekiyor. Ben bunu talep etmediği zaman tehlikeli görüyorum. Çünkü bu otoriter bir tavırdır. Sizin liderlik yarışında en büyük avantajınız, son dönemde özellikle çok fazla başarısız başkan görmeniz oldu değil mi? Yani onlar ne yaptıysa, yapmamak galiba en iyisi.Peki sizin yapacaklarınız neler?Projeleriniz var mı? Çok proje var. Bütün hayatım baştan aşağı proje.Türkiye’nin kısa vadeli, orta vadeli ve uzun vadeli projelerinde, bölgesel projelerinde, bölgesel kalkınmasında, kadın odaklı projelerinde, mahalle bazında projelerinde birbiriyle uyumlu bir gelecek planı oluşsun, bir vizyon oluşsun istiyorum. Benim hayal ettiğim bir Türkiye var. Hayal ettiğim Türkiye, benim dedelerimin kurduğu, benim dedelerimin büyüdüğü Osmanlı kültürünün bir sentezi. Ben buna Türk Rönesans’ı diyorum. Türk Rönesans’ı için Türkiye kendi kendini gerçekleştirmek zorunda. Bunu yapabilecek beyin takımlarını kurmalı. Türkiye insan malzemesini hızla çöpe atan, insanlarını genç – yaşlı demeden ya dışarıya ya çöpe gönderen bir ülke. Bu insan potansiyelini, entelektüel kapitali Türkiye’nin optimum düzeyde kullanması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de bir güç olarak bile görülmeyen entelektüel sermayenin çok önemli olduğunu, Türkiye’nin bu güçle ekonomik alanda da çok büyük yollar kat edebileceğini biliyorum. Türkiye’nin önünü açacak, bir şeyleri tarafsız olarak yapabilen bir örnek model oluşturulursa daha güçlü bir siyasi, demokratik kültür dünyası oluşturabileceğimize inanıyorum. Bu tek başına yapılabilecek bir şey değildir. Bütün tarafların, bütün partilerin, öncelikle bu düşünce üzerinde uzlaşması gerek. Ben Türkiye’nin yararına gördüğüm bir konuda, her kesimle her partiyle çalışırım. Türkiye’nin geleceğiyle ilgili iyi bir şey olacaksa, bunun nereden geldiği beni ilgilendirmez. Ama Türkiye’nin yolunu tıkayacak bir şeyse, yapan kim olursa olsun engellemek için elimden geleni yaparım. Türk milletine çok inanıyorum. Öyle sessiz, kendi halinde durduğuna aldanılmaması gerektiğine, içinde çok büyük bir güç barındırdığına inanıyorum. Ülkenin sorunu, bu gücü yönetecek ve yönlendirecek liderler çıkmamasıdır. Bu günün dünyasında liderlik artık tek başına yapılan bir iş değil. Aynı anda bir koordinatör İider altında liderlerin birlikte çalışabilecekleri bir sistem de mümkün. Çok zor tabi ama başarılabilirse, Türkiye’nin kaynaklarını sonuna kadar kullanması mümkün olur. Yoğun gündeminiz içinde vakit ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Rica ederim. Başak Hayat Dergisi aracılığıyla Başakşehirlilere saygı ve selamlarımı sunuyorum.

Faruk Şen yazdı

Ağustos 24 2007Yorum Yok Kategori: Basında

Demokrat Parti’ye yeni lider DP’de halen aday olarak Sinan Aygün, Abdüllatif Şener gibi politikacıların isimleri geçiyor. Buna karşılık İstanbul´da bölgesinde birinci aday olarak DP´ye en fazla oy kazandıran genç ve akıllı politikacı Nevval Sevindi gibi bir kadının liderliğinde DP, konzervatif liberal platformda ismini duyurabilir. Eğer önümüzdeki seçimlerde AKP´ye karşı konzervatif sağ ile sosyal demokrasi ciddi bir alternatif oluşturmak istiyor ise, yenileşmek zorunda, yoksa 75 yaşına girecek Deniz Baykal’lı CHP ve Süleyman Demirel´in önerdiği bir aday ile DP, önümüzdeki seçimlerde yine nal toplar ve AKP tüm Türkiye´nin partisi olarak üçüncü dönemde de tekrar iktidara gelir. Demokrasinin gelişmesi açısından CHP’nin ilk adımı atması gerekiyor. 81 ilde sosyal demokrasiye gönül veren akıllı kişilerin genel merkezi bu konuda zorlayacağından hareket edebiliriz.

Yeni Açılımlar 06.08.2007 / Faruk Şen / Yorum CHP 22 Temmuz seçimlerinde, bu kadrosu ile işi ancak buraya kadar götürebildi ve hiçbir oy artısı sağlayamadan seçimlerde DP´nin yanında ikinci kaybeden parti olarak tarihe geçti. Bu seçimlerin tartışmasız galibi AKP, şimdi halka dostluk sinyalleri veriyor. Ümit ederiz ki; AKP iktidarı Türkiye´de ve dünyada yaşayan tüm Türklerin iktidarı olur ve söz verdiklerini yerine getirir. Gelelim CHP ve DP´nin durumlarına: CHP için, dört yıl evvel katıldığı Sosyalist Enternasyonal´den ihracı için İsveçlilerin önderliğinde bir dosya açıldı. CHP´ye ordu yanlısı ve ulusalcı bir yaklaşım nedeniyle dava açılıyor ve Sosyalist Enternasyonal´ın kriterlerine uymadığı söyleniyor. Bu girişim CHP´ye karşı yapılan bir haksızlık, fakat bugüne kadar CHP de bu konuda herhangi bir girişimde bulunmadı. Türk iç politikası ile uğraşan Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen´nin bu konu ile ilgili kimse ile temasa bile geçmemesi, CHP´nin Sosyalist Enternasyonal´den de ihracını beraberinde getirecek. Genç seçmen küstü CHP´nin en büyük ikinci sorunu da; 81 ilden ancak 5 ilde birinci parti olmasıdır. Seçim sonuçlarına baktığımızda, Türkiye´deki gençlerin artık CHP’ye “hayır” dedikleri ortaya çıkıyor. Genç seçmenlerin oyları AKP ve MHP´ye yöneliyor. İşin diğer ilginç bir yönü de, CHP seçmenin yüzde 42’sinin üniversite mezunu olmasına karşılık, partinin bilime ve araştırmaya hiç önem vermemesi ve seçim öncesi hiçbir dosyayı kamuoyunun önüne getirememesi, anketler yapamamasıdır. Düşünün; akademisyen ve bilinçli bir kitleden oluşan seçmenler CHP´ye oyunu verirken, CHP de akademisyenleri ve bilimi reddeden bir parti yapısı içinde. Okumayı ve üretmeyi sevmeyen CHP´nin önde gelen isimleri Önder Sav, Eşref Erdem ve hakkında bir ok suistimal görüşü ortaya atılan Mehmet Sevigen’den oluşan kadrosu ile Deniz Baykal´ın artık yapacağı en namuslu çizgi, partiyi bu işi yapabileceklerin eline bırakması ve parti içinde ciddi alternatif üretebilecek kimselere yolu açmasıdır. Baykal’ın alternatif nedir CHP´de Onur Kumbaracıbaşı ve Hikmet Çetin gibi yaşları Deniz Baykal gibi 70’lerde olanların tek alternatif olamayacağından hareket edebiliriz. Buna karşılık sosyal demokrasi konusunda kafa yoran Burhan Şenatalar, Avrupa´daki sosyal demokrasiyi çok iyi bilen Ercan Karakaş, Hurşit Güneş, Süleyman Çelebi, Umut Oran gibi köklü sosyal demokratların yanında, Türkiye´de sosyal demokratik çizgiye fikir üretebilecek Osman Kavala, Tavit Köletavitoğlu gibi isimlerin CHP´de artık ön plana çıkması zamanı geldi. CHP’nin, belirli bir kitlenin yönetici olarak güzel odalarda oturup, devletten sağlanan kaynaklarla alınan son model arabalara binip ve geçimini sadece partiden sağlayan kişilerin yerine, artık halk için birşeyler üretmek isteyen kişilerin eline geçmesinin tam zamanı. Bu açıdan da, CHP için en önemli sınav 2009 yerel seçimleri olacak. Bugüne kadar yerel seçimlerde İzmir dışında başarılı olmayan CHP, artık yeni bir kadro ile en geç bu yıl sonundan itibaren İzmir’i kaybetmemesi için harekete geçmesi gerekir. CHP, Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu´nun yaptığı çalışmalarıyla başarılı bir şekilde yolunda yürüyen İzmir’in yanısıra, İstanbul ve Ankara´dan da akıllı adaylar göstererek, belediye seçimlerinde başarı göstermesi gerekecek. Yerel secimlere daha 18 aylık bir süreç var, bu süreç zarfında CHP ciddi bir sosyal demokrat partisi olması lazım, yoksa sosyal demokrat parti tanımını Ertuğrul Günay´ların ağırlını koyduğu AKP´de yavaş yavaş görmek mümkün olacak. Gelelim DP´ye. Demokrat Parti’ye yeni lider DP’de halen aday olarak Sinan Aygün, Abdüllatif Şener gibi politikacıların isimleri geçiyor. Buna karşılık İstanbul´da bölgesinde birinci aday olarak DP´ye en fazla oy kazandıran genç ve akıllı politikacı Nevval Sevindi gibi bir kadının liderliğinde DP, konzervatif liberal platformda ismini duyurabilir. Eğer önümüzdeki seçimlerde AKP´ye karşı konzervatif sağ ile sosyal demokrasi ciddi bir alternatif oluşturmak istiyor ise, yenileşmek zorunda, yoksa 75 yaşına girecek Deniz Baykal’lı CHP ve Süleyman Demirel´in önerdiği bir aday ile DP, önümüzdeki seçimlerde yine nal toplar ve AKP tüm Türkiye´nin partisi olarak üçüncü dönemde de tekrar iktidara gelir. Demokrasinin gelişmesi açısından CHP’nin ilk adımı atması gerekiyor. 81 ilde sosyal demokrasiye gönül veren akıll 6.08.2007

gAZETE kADIKÖY’DE

Temmuz 21 2007Yorum Yok Kategori: Basında

1. Bölge için bizim de bir tahminimiz var… 1. Bölge için bizim de bir tahminimiz var…

1. Bölge’de partilerin en popüler adayları yarışıyor. Adaylar bugünlerde merkezi çalışmalardan, TV programlarından fırsat buldukça halkın arasında dolaşıyor, sivil toplum kuruluşlarını ziyaret ediyorlar. Bu arada gazetemize de uğrayan adayların sayısı artıyor. Adayları daha yakından tanıma anlamında doğrusu biz de memnunuz. Geçtiğimiz hafta İstanbul 1. Bölge’den DP 1. sıra adayı Nevval Sevindi konuğumuzdu. Nevval Hanım’ın birikimini, konusundaki uzmanlığını, politikadaki hedeflerini, geçmişini şimdi tartışma durumunda değiliz. Ama konusuna hakim, kendini iyi ifade eden bir insan olduğunu yakından görüyoruz. Sohbetin bir yerinde ona aday olduğu Kadıköy’le, bu bölgeyle ilişkisinin, bağının ne olduğunu sorduk. Biraz duraksadıktan sonra “Bir bağım yok, bazen buralardan geçerdim” diye cevap verdi. Diğer partilerin adaylarının büyük bölümünün durumu da pek farklı değl. Şimdi fiili bir durum var, tek tek adaylara da sözümüz yok. Ama yerel inisiyatifleri dışlayan, atama tarzı, aday belirleme ve parti içi demokrasinin işlememesi konusundaki genel anlayış rahatsızlık veriyor. Kadıköy’ün de içinde bulunduğu 1. Bölge, 11 ilçede toplam 24 milletvekili çıkaracak. Geçen seçimlerde vekillerin 14’ünü AKP, 10’unu da CHP kazanmıştı. Yüzde 10 baraj sistemi, milletvekillerin belirlenmesinde demokratik karar mekanizmalarının işletilmemesi yine geçen seçime yakın bir sonucu gündeme getirecek gibi gözüküyor. Anlaşıldığı gibi tahmin yapmaya çalışıyoruz. Çok şey söyleniyor, parti temsilcileri iddialı açıklamalar yapıyor, tahminler çoğu kere birbirini tutmuyor. Biz öncelikle kendi somut gözlemlerimize dayalı öngörümüzü ifade etmek istiyoruz. Burada seçim, ağırlıklı olarak CHP ile AKP arasında geçecek. Bu defa CHP’nin bir adım önde olduğunu düşünüyoruz. Geçen seçimlerden farklı olarak MHP barajı geçerse bir veya iki milletvekili çıkarabilir. Diğer bir sürpriz de bağımsız aday olarak katılan Mehmet Ufuk Uras’ın parlamentoya girme olasılığı ciddi olarak var. Bizimkisi bir anlamda yüksek sesle düşünmek. Gerçek sonuçları öğrenmeye zaten az bir süre kaldı. Merakla 23 Temmuz’u bekliyoruz. Salman ALTUNDAL saltundal@gazetekadikoy.com

MPL TV

Temmuz 18 2007Yorum Yok Kategori: Basında

Medeniyet ve Mutluluk Platformu 20 Temmuz’da saat:21.05′ de yayın

DP,CHP,MHP ve Saadet partisi temsilcileri katılıyor.

Ulusal TV

Temmuz 18 2007Yorum Yok Kategori: Basında

17.Temmuz’da Seçim 2007 programında İşçi partisi adayı Haluk Durukal ve DP adayı Nevval Sevindi

Business Channel

Temmuz 18 2007Yorum Yok Kategori: Basında

19.Temmuz saat:12.30 yayındayım

Sayfa 2 / 11«12345»...Sonraki »