Analiz

Hayatınız hayalleriniz kadar olur

Nisan 10 2003Yorum Yok Kategori: Analiz

Nevval Sevindi: Hayatınız hayalleriniz kadar olur AMSTERDAM: Kadın sorunlarıyla ilgili bir dizi konferans vermek üzere Hollanda’ya gelen gazetemiz yazarlarından Nevval Sevindi’nin bu konferansları büyük ilgi gördü. Avrupa’da yaşayan Türk toplumuna ait ilk nesil kadınların istisnalar hariç Türkiye’deki kadınlara oranla daha çok baskı gördüklerine değinen Sevindi, bunun çözümünün kendini geliştirmekten geçtiğini söyledi. Gazeteci yazar Nevval Sevindi, dünya kadınlar günü ile ilgili olarak Zaman Gazetesi ve Feza Tv’nin düzenlediği etkinlikler çerçevesinde bir dizi konferans vermek üzere Hollanda’ya geldi. Kadın ve kadınların toplumsal sorunları üzerine yaptığı araştırmalar ve yazdığı kitaplarla tanınan Sevindi’nin ülkenin değişik yerlerinde verdiği konferansları büyük bir ilgi gördü. Benzer çerçevde konferanslar vermek üzere Anadolu’yu turlarken araya Hollanday’ı sıkıştırdığını belirten Sevindi, yaşanılan coğrafyalar farklı olsa da aynı kültürel bağlardan gelindiği için Avrupa’daki Türkün de Anadolu’daki Türkün de benzer sorunlara sahip olduğu görüşünde. Türkiye’deki kadınlara oranla Avrupa’daki Türk kadınlarının daha çok şiddete uğradığını söyleyen Sevindi, sözlerine şöyle devam etti: “Göç kuşakları adlı televizyon programını yaparken de çok fazla tecrübe sahibi oldum. Avrupa’daki Türkler maalesef ekseriyetle Türkiye’dekilere göre biraz daha fazla kapalılar. Eşlerini okula göndermemişler. Kendileri de gitmemiş. Dil bilmeyen kadın dış toplumla bağını koparmış, içine kapanık hale gelmiş. Ben beş yıl güneydoğudaki kadınlar üzerinde araştırmalar yaptım. Orda da çok sorun var. Mesele yurttaş olabilme meselesi aslında.” Nevval Sevindi’ye göre Avrupa’ya gelen ilk nesil çok büyük zorluklar yaşadı. Ama bu zorlukların aşılmasında ne yaşadıkları toplum ne de Türkiye esaslı bir çözüm bulmak için hiç bir çaba sarf etmedi: “Türkiye buradaki insanları sadece bir ekonomik kanal olarak gördü. Bu insanlara sadece para ağacı olarak bakıldı. Bu insanların ne gibi sorunları var. Kültürel, toplumsal sorunların aşılmasında ne yapabilirimi hiç düşünmedi. İstisnalar hariç geldikleri ülkelerde pek bir şey yapmadı. Ne dil öğrenmesi için imkan hazırlandı ne onun bilgi becerisini geliştirmesi için imkanlar sunuldu. Ama bunun aksine ikinci ve üçüncü nesil bana göre parlak bir geleceğe sahip olacak. İlk nesle kıyasla. Tabii ki Avrupa standartlarında değil. Birde şu sorun var anne veya baba kendi eksikliklerini çocuklarında giderme yolunu seçiyorlar. Avukat olamayan baba oğlunu avukat yapamaya uğraşır, doktor olmayan anne ise kızının doktor olmasını ister.” Feminizm ilk Osmanlı’da kullanıldı Toplumda oluşan önyargının aksine kadın haklarını savunmanın feministlik anlamına gelmediğini esasında feministliğin yanlış tanımlandığını bundan dolayı da negatif anlamlar içeriyormuş gibi göründüğünü belirten Nevval Sevindi, aslında feminizmin ilk osmanlıda kullanıldı diyor: “Feminizm ilk olarak 1880’lü yılarda Osmanlı’da kullanıldı. Kimi kadın yazarların çıkardığı kadın dergilerinde bu konular o zaman tartışıldı. Bu tarihlerde Avrupa’da bırakın kadın haklarını hak denen bir şey yoktu. Batı hukuk üstünlüğünü kabul ederken kadınları atlamıştı. Kadınlar kendi mücadelelerini vererek zorlu bir yol aştılar ve hukuki haklarını aldılar. Yoksa Batı’da ve Doğu’da kadına bakış arasında çok fark yoktu. Tam tersi bile söylenebilir. Batı’da kadın bir şeytan ve cadı olarak yakıldı Ortaçağ’da.” Peki bu bu tarihsel gerçekliğe rağmen neden doğunun kadını hep bir meta olarak gördüğü ve ona hiç değer vermediği anlatılır? Nevval Sevindi bu tespitlerin aslında bir önyargıdan, daha da ötesi bilinçli bir yanlış provokasyondan kaynaklandığı görüşünde: “Avrupa’nın kadını ikinci sınıf gören tarihi anlayışı unutup doğuya laf söyleyenlerin asıl amaçları farklı. Bugün kadına yapılan zulüm, eziyet ve haksızlığın en büyük kaynağı olarak din gösteriliyor. İslamiyet en başta olmak üzere. Bence bu çok basma kalıp bir laf. Çünkü Budist Çin’ de kadınlara bakış ve yapılanlar inanılır gibi değildi. Bu gün bile Çin’ de tek çocuk yasası yüzünden aileler kız bebeklerini öldürüyorlar. Japonya Şinto dininden ve kadının toplum ve aile içindeki konumu ikincil. Afrika’ da animist ya da Hıristiyan topluluklara bakın yine kadın çok aşağılanır. Bunu anlatmakta amacım Doğu’ da kadının ezilme nedeni “din” değil, ataerkil gelenekler, yaşam tarzı ve din gibi gösterilen inanışlardır. İslamiyet’le hiç ilgisi olmayan bir çok gelenek Müslümanlık postu altına gizlenmekte. Batı bu gelenekleri kadını hukuk devletinin kanatları altına alarak kırabildi. Kadını ülkenin vatandaşı kabul ederek, ona “olumlu ayrımcılık” yapmak zorunda kaldı. Bence bizde de kadınlar için yeni yasalar hızla çıkarılmalı ve kadınlar “sosyal köle” olmaktan kurtarılmalıdır. Çünkü Türkiye’nin gelişmesi ve demokratikleşmesi buna bağlı. Erkekler iktidarı kaybetmesin diye Türkiye geleceğini kaybedemez. Kadınlar örgütlenmeli ve topluma seslenmelidir. Yoksa Türkiye Avrupalı olma şansını kaybedecek. Bunu görmeyen ancak kör sayılabilir. Dünyayı izleyen herkes kadın ve erkeğin ortak bir sosyal, ekonomik yapılanma içinde ülkeyi kalkındırdığını görüyor. AB’ye girmemiz için kadını toplumsal hayatın içinde görmek gerekiyor. Kadınlar kendi hayatları hakkında karar verebilmeliler. Okumak, eş şeçmek, istediği yerde yaşamak, çalışmak, kendi iradesi ile giyinmek, karar vermek ve politik özgür kararını vermek ve de karar merkezlerinde bulunmak onun hakkıdır. Bu hakkın hediye edilmesini beklemeyin. Unutulmamalıdır ki, hayatımız hayalerimiz kadar olur.” Basri Doğan – Yasin Yağcı / Amsterdam Notice: Attachments are automatically scanned for viruses using Reply Reply All Forward Delete Previous Next

ALMANYA DEDİKLERİ

Mart 13 2003Yorum Yok Kategori: Analiz

GİRİŞ: 60’lı yılların başında Avrupa bir rüyaydı. Bir çok insanın hayallerini süsleyen bir masal ülkesi. Bu uzak cennete gitmek her şeyin hallolması demekti. 1960’da ilk gidenler davul zurna ile karşılanan Türkler oldu. Almanya onları bağrına bastı. 1961 ‘ de imzalanan Ankara anlaşması ile sayıları 2500 olan Türk işçi kitlesi Almanya’ ya vasıl oldu. İş ve işçi bulma kurumu önünde kuyruklar uzadı. Kimi meraktan kuyruğa girip pasaport aldı kimi böyle bir paye kazanmak için. Doktorların önüne çıktılar boynu bükük ağızlarını açtılar. Sapasağlam raporlarını aldılar. Telekli bir şapka uğruna ya da fiyakalı otomobillere kandı görenler. Oralarda paralar kürekle toplanıyordu. Hayat kolaydı. Onlar arabalara, trenlere doluşarak Avrupa kapılarına dayandılar ve 1991 yılında 1milyon 675 bine ulaştı sayıları.Bu gün Avrupa’da beş milyona yakın Türk var. Almanya’ ya göç, bir işgücü göçüydü. O nedenle her iki tarafta bu göçe “geçici” olarak baktı. Bir traktör alıp, bir ev ya da araba alıp geri döneceklerdi. Hatta bakkal borcunu ödemek için bile gelen vardı gurbet ellere. Çocukları, eşleri arkada kaldı. Onlar yapayalnız gurbette, kalanlar boynu bükük geride. Kadınlar göçmen karısı olarak çok çektiler. Çok sayıda evli kadında kocasını ilk fırsatta ismen davetle “Almanya’ya aldırma” sözü vererek yolcu edildi. Bir çok aile dramı, sosyal ve psişik sorunlar yaşandı. Ama zaman geçti, bir kuş gibi uçtu ve kırk yıl geride kaldı. Kimsenin geri dönmek niyeti gerçek olamadı. Teşviklerle zaman zaman geri gönderilen işçiler hariç Türkler kaldılar. Türkler birinci kuşak ikinci kuşak derken üçüncü kuşak büyüdü artık Avrupa’da. İlk kuşağın çığlığı gök kubbede asılı kaldı öylece: Ne Almanya ne Türkiye Bizi anlamadılar niye Haklarımız diye diye Ömür bitti biz ilk kuşak. Onlar bugün artık Avrupalı Türkler. Onlar evlerini , yurtlarını Avrupa ‘ ya kurdular. Çocukları iş sahibi oldu ya da okuyor, torunları kreşlerde… artık Avrupa’ dan köye dönüş yok. T.C. nin onlarla ilgilenmesini bekleyerek 40 yıl geçirdiler. Bugün kendi haklarını kendileri alıyorlar. Ama kültürlerinden, sosyal tabanlarından koparılmış hayatlarını koruma kaygıları hiç bitmedi. Çocuklar torunlar Türkçe konuşsun, dinini kültürünü unutmasın telaşı hala var. Gittikleri her ülkenin kalkınmasında alın teri olan Türk işçileri Almanya’ da çok önemli bir kalkınma faktörü oldu. “Alamanya alamanya Türk gibi işçi bulamanya” diye türküler yakılması boşuna değil. Avrupa’ daki Türk topluluğunun yakın ve uzak geleceği ile ilgili önemli kültürel problem, ikinci ve daha sonraki kuşak çocuklarının sosyalizasyonu. Yani topluluğun kültürel beka’sı ile ilgili kaygılar ve korkular ya da asimile olması ihtimali en önemli kültürel problemi Türk yurttaşlarının. Türklüğü konserve ederek bunu çözemeyiz. Bireysel ve kolektif bir kimlik arayışını görmek gerek. Bu gün Almanya’ da en çok Alman vatandaşlığı için başvuru Türklere ait. Türkiye ‘ nin yıldıran ve umursamaz uygulamalarından, bürokrasisinden kurtulmak için insanlar yeni pasaport almakta. Türkiye kırk yıldır belirlemediği Avrupalı Türkler politikasını umarız artık belirler. Bunun bir modernizasyon projesi olarak kabul edilmesi gerektiğini kavrar ve dışa açılan, ayakta kırk yıl kalmayı başaran bu insanlara gereken değeri ve önemi verir. Biz bir taş attık arif olan anlar diye…. 1.sunuş binlerce insan avrupa denilen düş ülkesine gelmek için trenlere, otobüslere , uçaklara doluştu. Kimi kalabilmek için para vererek kiralık gelin aldı kendine, kimi yasa dışı başka yolları denedi, kimi pasaportsuz yıllarca kaldı çalıştı. Kimi çiftçi geldi işçi oldu, kimi işçi geldi patron oldu. Onların çocukları girişimci, doktor, avukat ya da milletvekili oldular bugün. Çok zor koşullarda geldiler, kaldılar, çalıştılar ve kök saldılar. 2.sunuş gurbette tutunmak zor zenaat. İnsanlar ancak yaşayan bir vatanda sahiden varolabilirler, gettolarda değil. göçmen olmak marjinalleştirilen bir yaşamdır biraz. Türkler fabrikalarda ellerini, kollarını, parmaklarını kaybettiler, sevdikleri kadınları unuttular, zaman zaman işlerini kaybettiler dışarı atıldılar, kültürlerini ve sosyal bir varlık olarak ilgi alanlarını kaybettiler, kızlarını oğullarını verdiler gurbete kurban diye… kocalar karılarını, kadınlar kocalarını gurbette bir yaprak gibi fırtınaya bıraktılar. Kimini uyuşturucu aldı , kimini alkol…. racon Fahri’ nin dediği gibi: Evladımı da aldı , ruhumu da bu memleket… 3.sunuş Sevdikleri insanlardan uzak kaldılar. Yalnız kaldılar. Geri dönüp baktıklarında ne vatanları Türkiye’ de kimse kalmıştı ne de Avrupa’da yaşadıkları ülkede. Kimi Dede Efendi’ de teselli arıyor yalnızlığına, kimi yardımsever Türk komşularında. Artık Türkiye’ ye bile gömülmek istemiyorlar. Çünkü onları ziyaret edecek herkes Avrupa’da yanlarında. Geride sessiz ve boş köyler, kimsenin oturmadığı evler kalmış… 4.sunuş Hayatın her zaman iki yüzü vardır: biri ölüm diğeri yaşama sevinci içeren. İyilik ve kötülük, ışık ve karanlık olarak. Avrupa’ da sadece kötü günler, gurbet yok elbette. Avrupa çoğu zaman da umut, başarı, öğrenme ve yükselişin simgesi oldu. Bir çok insanın, bebeğin hayatı oralardaki hastanelerde kurtarıldı. Oralarda severek tedavi edildiler. İnsan olmanın kıymetini ve biricikliğini Avrupa’ da öğrendiler. Sosyal vakıflar kurdular, devletin açık bıraktığı yerleri insanlar kendi imkanları ile doldurdular. 5.sunuş bugün birinci kuşak artık yaşlı insanlar. Bir kısmı ölmüş bir kısmı bakıma muhtaç. Artık Türk huzurevlerine, mezarlıklarına ihtiyaç var Avrupa’ da. İsviçre ‘ de bazı kantonlar mezarlıklarını almış, Almanya’ da ise henüz başvuru aşamasında. Çünkü mezarlık kamu malı sayılıyor. Uçakların en arkasında son yolculuklarını yapan Türkler bir imam bile olmayan günlerden bugünlere geldiklerine şükrediyorlar. İnsanlarımız kültürlerini, inançlarını Avrupa’ ya taşıdılar. Avrupa’ da dil öğrendiler onların kültürleriyle haşır neşir oldular. Hoşgörülü olmayı, demokrasiyi öğrendiler. Farklı kültürler birbirlerine aşık oldu , evlendiler. Çoluk çocuğa karıştılar. 6.sunuş Göç Kuşakları çekimleri sırasında 26.000 km. yol yaptık. Avrupa’dan iki Türkiye’den dört kişi bu projede çalıştı, yoruldu ve terledi. İnsanımızı tanıdık sıcak yüreği ile bizi konuk etti. O alicenap insanımız yanısıra kadının döven bozulmuş yapıyı da size gösterdik. Hep olumlu hem olumsuz öyküleri dinlerken kah güldük sevindik kah ağladık yerindik. Bu zor programa TV Kültür dalında ödül veren Türkiye Yazarlar Birliği’ ne teşekkür borçluyuz. Bize umut verdi, şevk verdiler. Bize telefon eden, yazan, hayatını samimiyetle açan herkese çok çok teşekkür ediyoruz. Her şeyi sizin için yaptık. Büyük bir kültürün taşıyıcısı olan sizler için…

BİR KADIN PORTRESİ

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

Balıkesirli Döndü Kartal yaşamı kanatlarının ucunda taşıyan bir kadın. Beş çocuğunu büyütmek için tek başına yaşam mücadelesi veren Döndü hanım hiç dil bilmeden almanya’ da çalışmaya başlamış. Disburk ‘da yaşayan ailede eşi sürekli kumar oynayan , ailesine bakmayan sorumsuz biridir. Genç kadın eşinin acı dilinden , kıskançlığından çektiği bir yana çocuklarının tüm sorumluluğu onun sırtındadır. Memleketten yemeğini bile alır getirir. Haftalarca eve gelmeyen canı isteyince eve uğrayan bir erkek ve beş çocukla tek başına okuma yazma bile bilmeyen bir kadın. Gerektiğinde amelilik yapar gerektiğinde yerleri siler çocukalrını doyurmak için. İki kızı Meral ve Elif onun eli ayağı olur. Ana kız dayanışması onları bugüne getirir. Elif mükemmel Almancası ile dili Meral hanım ise ev işleriyle eli olur onun. Oğulları kayıp bir babanın sorunlu çocukları. Onları da kurtarmak ve kazanmak için büyük bir çaba harcar Döndü hanım. Kartal pençelrini yaşama geçirrir ve sonuna kadar direnir. Bir çöplük olan park yakınındaki bu yerde içinde açamayan tüm çiçeklerin açmasını sağlar. Kendi elleriyle her şeyleri diker, sular , bakar. Bu bahçe onun gözyaşlarıyla ıslattığı çiçeklerin renkli dünyası gibi. Ektiği sebzelerini severek toplarken tüm bu sıkıntılara rağmen gülen, iyimser yüzü onun güçlü yanı. O hep çöplükten bir çiçek bahçesi yaratmak için uğraşmış ve başarmış bir kadın. Bugün 9 torunu ve çocuklarıyla istediği dünyayı yaratmış. Bacı İmbiss tek yaprak döner yapan, dolmalar saran lokanta . Yanında çalışanlar hep aileden. İlk önce seyyar bir araba ile başladığı yemek işinde bu gün başarılı bir iş kadını artık. Onun yemeklerini Almanlar da seviyor. Elbette her şey geçer ama delip de geçer derler. Onun da bir çok sağlık sorunu bugün geçen acı günlerin anısı olarak kalan. Yine de Döndü Kartal en umutsuz durumlardan çıkılabileceğinin canlı örneği.

İKİ GENCİN ÖYKÜSÜ

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

· İÇİMİZDEN BİRİ ASLINDA. İSTANBUL DA DOĞAR. BEŞ YAŞINDA AİLESİYLE İSVİÇRE YE GELİR. ZÜRİH DE İLKOKULU BİTİRİRLERKEN BABALARI TÜRKÇE KONUŞAMADIKLARI GEREKÇESİ İLE AĞABEYİ İLE ONU TÜRKİYE YE GERİ GÖNDERİR. BU SEFER TÜRKÇE BİLMEDİKLERİ İÇİN YABANCI KALIRLAR. FARKLI BİR EĞİTİM SİSTEMİ VE İNSAN İLİŞKİLERİ İÇİNDE BOĞULURLAR. KONUŞARAK ANLAŞMAYI ÖĞRENMİŞ BU ÇOCUKLAR EVDE BABALARINDAN YEDİKLERİ DAYAĞIN BİR KAÇ KATINI DA OKULDA YERLER. HAKSIZLIK ÇOK DOĞALDIR TÜRKİYE DE. ONLARIN İSVİÇRE DE ÖĞRENDİĞİ ADALET DUYGULARI SARSILIR. AMA ÇİLELERİ BİTMEZ. BABALARI BİR KEZ DAHA ONLARA SORMADAN KARAR VERİR VE UYGULAR. İKİ KARDEŞİ TERÖR NEDENİYLE TEKRAR İSVİÇREYE GERİ GETİRİR. UNUTTUKLARI DİL YÜZÜNDEN YENİDEN YIL KAYBEDERLER VE YABANCI MUAMELESİ GÖRÜRLER. İKİ KARDEŞ HİÇ BİR YERE AİT OLAMAZ İKİ KÜLTÜR ARASINDA GİDİP GELİRLER BOYUNA. BABASI ÇOCUKLARININ HAYATINA EMREDEREK YÖN VERMEYE DEVAM EDER. HİÇ SEVMEDİĞİ ARABA TAMİRCİLİĞİ MESLEĞİNİ YAPMASINI İSTER. AKLINCA TÜRKİYE DÖNECEKLER VE DÖNÜNCE OĞULLARI TAMİRHANE AÇACAK VE HAYATLARI KURTULACAKTIR. BU HİÇ SEVMEDİĞİ MESLEĞİ OKUYAN AHMET İYİCE BUNALMIŞTIR ARTIK. KEKELEDİĞİ İÇİN, YABANCI OLDUĞU İÇİN ONUNLA ALAY EDİLİNCE BİR MESAİ ARKADAŞINI ZİFT TABANCASI İLE ZİFTE BOYAR. BİR KAVGAYA KARIŞIR VE ADAM YARALAMAKTAN HAPSE DÜŞER. ZATEN TÜM BU OLUP BİTENLER SIRASINDA ALKOLİZM BAŞLAR. ANA BABA 17 YIL ÖNCE TÜRKİYE YE DÖNER . AHMET O YIL EROİNE BAŞLAR. GERİYE DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOLA GİRİŞ O GİRİŞ OLUR. AĞABEYİ DE ALKOLİZM BATAĞINA SAPLANIR. İKİ KARDEŞ BUGÜN UMUTSUZ VE İŞ GÖREMEZ DURUMDA. KAÇ KEZ BIRAKIR EROİNİ KAÇ KEZ ABŞLAR. BUGÜN GÜNDE ÜÇ KEZ DOKTORA GİDİP İĞNE OLMAKTA VE AĞRI KESİCİLER ALMAKTA. HİÇ YEMEK YİYEMEYEN VE BU DURUMDAKİ AHMET AĞABEYİNİN KENDİSİNDEN DE KÖTÜ OLDUĞUNU SÖYLÜYOR. ÜSTELİK EVLEN DÜZELİRSİN DENDİĞİ İÇİN EVLİLİK YAPMIŞ VE İKİ ÇOCUĞU DA ORTADA KALMIŞ BİR ÖYKÜ. AHMET BEN ELALEMİN KIZININ BAŞINI YAKMAM DİYEREK BENİ EVLENDİRMELERİNE KARŞI KOYDUM DİYOR. BU DURUMDAKİ ÇOCUKLARINI EVLENDİREREK KURTARMAYI DÜŞÜNEN CEHALET NEDENİYLE ÇOK DRAM YAŞANMAKTA AVRUPA’ DA. ANNE BABALAR ÇOCUKLARININ HAYATLARININ TEK YÖNETİCİSİ OLMAKTAN VAZGEÇMEK ZORUNDA. ONLARIN DA BİR AKLI,FİKRİ OLDUĞUNU, BİREY OLDUĞUNU ANLAMAK ZORUNDA. AHMET HERKESE ÖRNEK OLACAK BİR ÖYKÜ. İKİ GENCİN KAYBOLUŞ ÖYKÜSÜ.

FRANSAYA KOMŞU BRÜKSEL

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

Brüksel’e 80 km.. uzaklıktaki Mol’da yaşıyor ümmühan Arıkan. Mol Türkçe köstebek anlamına geliyor. Ümmühan hanım nevşehirden göçen bir ailenin kızı. Henüz 31 yaşında ama yaşamı bir köstebeğin dağıttığı toprak gibi. 3.5 yaşından beri iki kültür arasında kalmanın ikilemini yaşayan Ümmühan hanım huzuru bulamamış bir türlü. Babası ilk kuşak olarak kızlarını sosyal yaşamdan uzak tutmuş ve okumalarını engellemiş. Köy zamanında duran hayatları saatin ilerlediği Belçika ya uyum sağlayamaz. Eski görenekler flamanca konuşan ve bu ortamda yaşayan ümmühan’ a bir şey veremez. İsteyerek evlenen ümmühan beş yıllık evliliğinde de mutluluğu bulamaz. Evi yanar. Yeni gelinin eşyaları kül olur gider. İthal damat olan eşi uyumsuzluk gösterir. Bu uyumsuzluk ölümle sonuçlanan bir trajediye dönüşür. Dövülerek öldürülen kocasında kurşun yarası da tespit edilir. 1. Ümmühan sakin bir hayatı özlemektedir. Bir fabrikada çalışan koca kendi kuaför dükkanına yakın bir ev onun için yeterlidir. Kocası ise son model araba ve yaşamı özlemektedir. Bu nedenle cinayetle birlikte oysa hayatın hazırladığı senaryo daha farklıdır. Bu oyunda heyecan, sıkıntı ve ölüm vardır. Kocası bir cinayete kurban giden Ümmühan derin bir bunalıma düşer. Küçücük kızı tuğbayı bile gözü görmez. Her şeyden ve herkesten nefret eder. Öfke doludur. Neden onun başına gelmiştir tüm felaketler? Ümmühan Belçika da doğup büyüdüğü halde Türkiye’ de doğup büyüyen bir erkekle evlenmenin sorunlarını yaşarken haksız yere kendini de suçlar durur. Farklı dünyaları biraraya getirmek zordur. bakışının değiştiğini söylüyor. Bugün toplumla daha yakından ilgili. bugün yeni bir eğitim alarak yuvada zamanını çocuklarla geçiren ümmühan hanım çocukların yanında huzuru bulduğunu bize sevinerek anlatıyor. annesine ve ablasına yakın evinde kızıyla sakin yaşama kavuşan ümmühan hanım öfkesini sevgi ile yeniyor. o artık geleceğe daha umutlu bakıyor. Hayatı çocuklarla paylaşmaya devam edecek…. Annesi şerife hanım hiç okula gitmemiş. Bu yangın içinde kaldığından kızlarını okutmaya ahd eder. Belçika’da ev kadını olarak köy yaşamından kurtulan şerife hanımın mutlu bir ailesi olur. Bu hayatı çocukları şerife hanımın. Çocukları kepaze etmemek önemliydi bizim için diyor. Şimdi kızların çalışmasını çok olumlu karşılıyor. Onun şimdi en büyük üzüntüsü Ümmühan. Şerife hanım mutluluğu beş altı ay gittiği göreme de ki bağlarında bahçelerinde buluyor. Türkiye’ de daha mutluyum diyor gülümserken. Figen hanım 7 yaşındadır belçika ya geldiğinde. Ablası figen hanım Ümmühan’a çok düşkün. Ailece oturup çay içerken şerife hanımın pastaları gözümüzü şenlendiriyor. Figen hanım üç çocuğuyla mutlu bir evliliği var. Kardeşini destekleyen figen hnaım onun çok değiştiğini anlatıyor. Belçika’ yı seven figen hanım tipik bir ikinci kuşak. Eşi ahmet bey i yağmurda yakaladık. Ahmet bey siyasetle de yakından ilgilenen sosyal bir insan. Son yapılan yerel seçimlerde ilk kez çok sayıda türk yer aldı ve yerel meclislere seçildi. Cinayet gününü ahmet bey anlatırken o günlerin acı dolu olduğunu belirtiyor elbette. Belçikada Türklerin cinayete çok karıştığını öğreniyoruz. Namus cinayetlerinin önemli bir yer tuttuğu bu cinayetler gazetelerin baş sayfalarında yer alan haberler.

ALİ BEY İnsanın başına umulmadık olaylar gelir. Bir ocak ayı Ali beyin başına da gelen beklenmedik olandır. Soyguncu tarafından vurulup ölümden dönen ali bey o günü ayrıntıları ile ilk kez bize anlattı. Çünkü bu olayın psikolojik etkisini unutmaya çalışan Ali bey anlatmayı pek sevmiyor. Filmlerde yaşanan soygun ya da cinayet hayatın içinde de yer alıyor maalesef. O günü an be an yaşayan ali bey aynı heyecanı hissetti sanki. Soygun günü soğukkanlılığı korumanın önemini anladım demesine rağmen ali bey bir an öfkeye kapılınca kurşunu yer. Ölümden dönen ali bbey iki ay sonra ancak normal yaşama kavuşur. Soyguncu bugüne kadar yakalanmamış. Soygundan sonra aylarca “bir ses” in peşine düşen Ali beyin psikolojisi sarsılır. Çünkü her sesi soyguncunun kine benzetip tedirgin olmaktadır. Ölümden dönmek elbette hayata bakışını değiştirir Ali beyin. Artık sadece para kazanmak önemini kaybeder. Daha sosyal bir insna haline gelir. Toplumsal değerlere sıkı sıkı sarılır. Afyon’ un bayat kazasından 1974’ de gelen babası 75’ de onu ve annesini getirir brüksel’e. Ama o arkadaşlarını özler . Tek başına türkiye’ ye döner. Hayal ettiği okula girer. Tek aşına yaşamanın sorumluluğu onu başarılı kılar. Avrupa’da eğitim sistemini görmek bile Ali beyin ufkunu açmıştır. Türkiye’deki kadına bakışla Belçikayı karşılaştıran Ali bey Türkiye yi bu konuda geri buluyor. Türkiye ve Belçika arasında bir git gel yaşamış ali bey. Ücretli bir iş bulsa iş adamı olmayı düşünmeyecektir ama iş bulamaz. Memlekette çobanlık yapan, tarımda çalışan ali bey bugünlerin hayalini kuramadığını söylüyor. Köyde bile kirada oturmaktadırlar ailece. 41 yaşındaki Ali bey kendini geliştirmeye ve öğrenmeye çok meraklı. Onu hem maddi hem manevi zenginliğe taşıyan bu merakı olmuş. Eşi Nazike hnaım da o kötü günü hatırlamak istemiyor. O ambulansın sesi hala kulaklarında. Yoğun bakımda eşini heyecanla bekleyen Nazike hanım bugün olayın seneyi devriyesinde tüm ailenin sarsıldığını anlatıyor. Yakup o günlerde 11 yaşındadır. Pek bir şey hatırlamadığını söylerken babasını kaybetme korkusunu taşıdığını belirtiyor özellikle. Hülya hanım çalıştığı ali beyi iyi insan olarak tanımlıyor. Türkçesinin zayıf olduğunu söyleyen Hülya hanım zor dönemlerde okumuş.

KADIN DRAMI

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

Lütfiye hanım onbeş yaşında teyzesinin oğluyla evlendirildiğinde başına bunların geleceğini bilemezdi. Bunca mutsuzluk, özlem çekeceğini hayal edemezdi. Bunca kırılacağını, yanacağını ne bilsin on beşinde Lütfiye. Hele onu yakan kızının özlemi… Bir parça kor sanki yüreği. Mutlu olmasının önünde kocaman bir engel.lütfiye hanım on yıldır kızının kokusuna hasret. Kızını göremeden geçen on yılda ne acılar geçirmiş Lütfiye hanım. O hüzünle dolu gözlerini kızının hayalinden ayıramıyor. Gözlerinden akan hasret yaşları yemenisinin ucunda ıslak bir veda mektubu gibi. Gencecik bir gelin olarak hep yol bekler. Hep yalnızdır. Hasretlik yazılmıştır onun alnına sanki. Evlendiğinde hasta olan kocası tedavi olsun diye onun danimarka’ ya babasının yanına gitmesine izin verir. Sonra yıllarca görmez onu. Danimarka’ da evli biridir ayni zamanda. On yıl önce eski koca kızını alır götürür Danimarka’ ya. Artık ne ses ne nefes duyar kızından. Evli olduğunda Lütfiye hanım bir garip evlidir gurbetçi hanımları gibi baba evinde oturur. Midesine giden lokmalar kocasından değil, kayın babasından gelir sadece. Hep çalışmak zorunda kalır Lütfiye hanım. Hep boyun eğer. Kadere razı olur Lütfiye hanım. Lütfiye hanımı kızını gönder Avrupa’ ya hayatı kurtulsun derler. Öyle razı olur kızının geleceği adına. Bilemez ki bir gelecek yoktur Avrupalarda. Kızı sevgiden , şefkatten yoksun yaşayacaktır. Eski eşinin eroinman olduğunu söyleyenlere hala inanmadığını söyleyen Lütfiye hanım kızının yaşadıklarını bilmiyor. O kendi yaşadıklarını biliyor elbette. Bugün yeniden evlenen ve bir oğlu olan Lütfiye hanım mutlu bir aileye sahip. Yine de yüreğinde kızının özlemi ona rahat vermiyor. Kızından onu ayıran yoksulluk denen hayat şartları ve de toplumun önyargılı bakışıdır. Arkasında kimsesi yoktur. Bugün gönderdiğine çok pişman. Kızına duyduğu sevgiyi tarif edemiyen Lütfiye hanım bu özlemle yaşlanmış. Her gelen turistte kızının hayalini görür. O turistlere gidip sorar; kızımı gördünüz mü diye. Ağlaya ağlaya giden fatoş’un kokusu gitmesin diye yastığını saklayan Lütfiye hanım özlemini bastırır sürekli. Fatoş’ un bir tek teline kıyamayan anne yüreği dağlara taşlara yazar derdini. Kızının görüntülerini babası ve oğlu ile izleyen Lütfiye hanım Aslında geç kaldığımıza inanmıyorum diyor. Kızı Fatoş’ u kucaklamak için sabırsızlanıyor. Vicdan azabıyla yatıp geceleri uzun ve karanlık geçiren Lütfiye hanım kızına sonuna kadar hak veriyor. Bugün tek isteği onunla aynı dili konuşmak. Sarılmak. Koklamak.Bağrına basmak. Fatoş oradan oraya savrulan bir yaprak gibi uçuşup durur. Annesinin sevgisi uzak bir düş gibi bugün. Fatoş ‘un da Lütfiye hanımın da tek dilekleri birbirine kavuşmak. Fatoş’ un gönderdiği küçük ayıcık binlerce sözcüğü taşıyor annesine. Bu sözlerin Türkçe olması en büyük isteği Lütfiye hanımın. Kızı Fatoş’ un bunalımından kendini sorumlu tutan Lütfiye hanım geleneklerin de suçlu olduğunu söylerken çok haklı. Gençleri zorla, istemeden evlendiren gelenek bir çok insanı mutsuz ve hasta etti. İnsanların cehaleti ve anlayışsızlığı gençlerin geleceğini, mutluluğunu yok ediyor. Lütfiye hanım bunu çok açık yüreklilikle belirtiyor. Anlayana… Lütfiye hanım çok olgun düşünen bir anne. Fatoş kendi kararını verebilecek yaştadır diyor Lütfiye hanım. Bir kere telefon eder Fatoş’a. Fatoş hiç konuşmaz dinler öyle. Yabancı dilden anlatır Fatoş. Eroinman babanın bedelini ödeyen küçük Fatoş bugün 20 yaşında. Büyüklerin yanlış hesaplarının kurbanı olan Fatoş bugün annesinden çocukken kırdığı saati isteyor. O günleri, o zamanı geri getirmek belki özlemi Fatoş’un. Lütfiye hanım bugün vermek istediği tek şey “anne sevgisi”. Kızım Hiç mutluluk görmedi diyen Lütfiye hanım onu mutlu etmek istiyor. Kapısı açık, yüreği açık … Bekliyor….

MADENCİLER

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

Madenin kapısından balarısı sürüsü gibi çıkarak dağılan madenciler karanlık bir dünyanın pırıltılı gece böcekleri sanki. Almanya’da yaşayan 56 bin civarındaki maden işçilerinin içinde Türkler önemli bir sayıda. Kapkara yüzlerindeki meraklı gözlerle beni izliyorlar. Sarı baretli işçiler yeşil baretli güvenlik sorumluları mavi baretli elektrikçiler arasında kalıyorum. Onlar şakalaşarak gün ışığına merhaba diyorlar. Madende 19 ayrı ülkeden insan çalışıyor. Friedrich-heinrich/ Rheinland madenine ilk giren Türk Televizyonu olarak ilgi topluyoruz. Madene inmek uzun izinler sonucu olabilen bir iş. Madenin koruyucusu saint Barbara Almanya’ da tüm maden işçilerinin koruyucusu olan azize. Onun üzgün yüzü madende yıllardır çalışan Türk işçilerinin öyküsünü anlatır gibi. Bu havzadaki madenlerde genelde Türkler çalışıyor hatta en zor yerlerde çalıştıklarını da söyleyebiliriz. 1960’ lardan beri getirilen maden işçileri artık bu kasabaların yerlileri olmuş. Ocaktan çıkan işçiler elbiselerini tavana asıp duşlarını alıyorlar ve tertemiz giyiniyorlar. Tavanda asılı giysiler masalsı bir dünya tadı veriyor mekana. Sonra evinin yolunu tutuyor herkes. Bazıları da kafede bir şeyler atıştırıyor. Bu Türk işçilerinden davud bozçelik de evinin yolunu tutanlardan. Kızı kapıyı açıyor babasına sevgiyle. Kırşehirli Davud bey yeni aldığı evinin bahçesinde ağırlıyor bizi. Kızları, oğlu ile birlikte olmanın keyfini çıkarıyor. Kahvesini yudumlarken günlük gazetelere göz atıyor. Türk televizyonlarını izlemek için çanak antenini düzelterek biraz bahçeyle ilginiyor. Biraz alış veriş ederek yolda sohbet . Bugün kentte eğlence var. Kent merkezindeki eğlenceyi oğlu çok seviyor. Davud bey 1972 de almanya’ ya gelmiş. Bugün Alman vatandaşı olmayı istemiyor gerekçesi de “bana alman denmesini istemiyorum”. O da Türkiye ‘ de gördüğü ve dinlediği “Almancılara” kanarak hayaller kurmuş. Yine de Annesi babası Türkiye’ ye dönünce tek başına kalsa da devam etmek istemiş davud bey. İlk madene girdiği gün ödü kopan Davud bey sonra yılların nasıl geçtiğini anlamaz. Madencinin soluduğu, yediği içtiği taştır diyor herkes. Varolan maden işçisi sayısını yarı yarıya azaltmaya çalışan Almanya bu konuda güçlüklerle karşılaşıyor. Çocuklarını okutan Davud bey Türkiye’ de kalsaydı bu kalitede yaşamı olacağına inanmıyor. Türk devletini arkasında hissetmek istiyor insanlar bunu herkesle konuşurken anlıyoruz. Ekrem bey de 20 yıldır madende babası da 1960Larda maden işçisi olarak gelmiş ve 30 yıl madende çalışmış. O zamanlar Almanya’ da televizyon siyah beyaz , evlerde de banyo tuvalet yoktu diyen Ekrem bey babasının şartlarının çok daha ağır olduğunu anlatıyor. Kütahyalı Ekrem bey eşini kaçırarak evlenmiş. Çocuklar olunca buzlar çözülmüş. Ünser hanımın madenci eşi bugün hastanede yatıyor. Madenci hastalığından depresyona giren eşinin durumu tehlikeli. Madenci eşi olmak hiç kolay değil. Son cümle: madenin karanlık dehlizlerinden yaşamın aydınlığına çıkmak pek kolay olmuyor. Biz konuşurken orada iki öğrenci kızı ders çalışırken yakalıyoruz sohbet için. Maden işçilerinin kızları okuyor artık. Onlar Almanaya’ da doğmuş olsalar da Türkiye’yi seviyor. Onu istiyorlar. Yarım Türkçeleriyle duygularını anlatıyorlar. Her iki ülkede de yabancı olmaktan şikayetçi genç kızlar. Kendilerini Almanya’ da daha rahat ve özgür hissdiyor onlar. Yürekleri Türkiye’ ye çağırıyor onları. Eşlerini yine de Türkiye’ den istiyorlar.

BİR MİLLETVEKİLİ

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

İsminur Lone Yalçınkaya Sivas göçmeni bir işçi ailesinin kızı. Danimarka’ya geldiğinde on yaşlarındadır. Burada okur. Dilini öğrenir. Ticaret lisesini bitirir. Akrabasıyla mutsuz bir bir evlilik yapar. Oğlu Ozan en büyük kazancıdır. Ozan , Danimarka doğumlu ve Türkçe bilmeyen sevimli bir çocuk. Annesinin yoldaşı, canı ve her şeyi. İşe giderken , yolda, trende hep birlikteler… İsminur hanım 23 yıldan beri Danimarka parlamentosuna giren ilk Türk kökenli milletvekili. 18 yaşlarında politikaya ilgi duyan İsminur hanım tüm Danimarkalı politikacılar gibi otobüsle işine gidip gelen bir parlamenter. Burada başbakan da bisikletle işine gidiyor zaten. Danimarka’ da politikaya girmek çok zor değil. Çünkü ülke gençlere alt yapıyı hazırlıyor. İsminur hanım ilk kez gittiği partide kendisine gösterilen sıcak ilgiyi ve samimiyeti bu gün bile sevgiyle hatırlıyor. O günden beri partinin üyesi olan İsminur hanım Türk gençlerin politika ile ilgilenmesi gerektiğini düşünüyor. Varolan fırsatlardan yararlanmak gerektiğinin altını çiziyor İsminur hanım. Bugün Danimarka’ da Türk olmak pek kolay değil. Her iki toplumun da birbirlerine önyargılı olması birbirlerine açılmayı engelleyen en önemli faktör. Danimarkalılar Türkleri sırtlarında bir yük olarak görüyorlar. Türk toplumu geldiği yıllar olan 1960lı, 1970li yılların değerleriyle yaşamakta bu gün bile. Türk toplumunun en derin sosyal yaralarından biri olan; zoraki evlilikler Danimarka’ da yasaları bile değiştirmiş. Bugün 25 yaşından önce evlenerek Danimarka’ya yerleşmek mümkün değil. İsminur hanım yabancı kadınlarla ilişkili bir dernek kuruluşunda bulunur ve kadınların dertlerini daha yakından hisseder. Kadınların toplum dışındaki yaşamlarını sosyalleştirmeye çalıştıklarını söylemek mümkün. Bugün milletvekili olmasına karşı ailesi ile çeşitli sorunlar yaşamış olan İsminur hanım politikada bir yer edinince ailesi tarafından onaylanır. Bugün gençken aile içinde yaşadığı sıkıntıları pek konuşmak istemeyen İsminur hanım aile içinde kız çocuğunun omuzlarına çok ağır yükler konduğunu söyleyebilmekte bize. Danimarka’ da bir diğer önemli sosyal yaramız; evden kaçan kızlar sorunu. Evde çok sıkılan ve bunaltılan Türk gençleri sosyal danışmanlık ve kendilerine verilen hukuki avantajlardan yararlanarak evden kaçmakta. Fakat bunun bedelini genç kızlar çok ağır ödemekteler. Özgürlüğü bilmeyen, onu nasıl kullanacağına dair bir fikri bulunmayan kızların iki kültür arasına sıkıştığı gözleniyor. Türk toplumu kaçan kızları toplumlarından dışlayarak onları tamamen kaybetmekteler. İsminur hanım bu konuda Danimarka kurumlarının da Türk kültürünü bilmemesini büyük bir eksiklik olarak görüyor. Medyada geniş yer verilen İsminur hanım olumlu bir Türk kadını modeli toplum için. Yabancılarla ilgili bir çok yargının değişmesinde rol alan İsminur hanım bir çok çalışmaya imza atar. Merkez Demokratları Partisinin yabancılarla olan ilişkini olumlu kılar. Danimarkalılara vermemiz gereken Türk kültürü bilgisi, sıcak insan ilişkileri belki de… bunu yapabilmek için önce kendimizi tanımamız gerekiyor elbette. İsminur hanım gibi Avrupalı Türkler ne kadar çok parlamentoya girerse Türklerin kendini anlatması o kadar kolaylaşacaktır. O yalnız ama güçlü bir kadın. Kendine güvenerek mücadele eden ve bu mücadeleyi sürdüren bir Türk kadını. İ

sminur Lone Yalçınkaya Sivas göçmeni bir işçi ailesinin kızı. Danimarka’ya geldiğinde on yaşlarındadır. Burada okur. Dilini öğrenir. Ticaret lisesini bitirir. Akrabasıyla mutsuz bir bir evlilik yapar. Oğlu Ozan en büyük kazancıdır. Ozan , Danimarka doğumlu ve Türkçe bilmeyen sevimli bir çocuk. Annesinin yoldaşı, canı ve her şeyi. İşe giderken , yolda, trende hep birlikteler… İsminur hanım 23 yıldan beri Danimarka parlamentosuna giren ilk Türk kökenli milletvekili. 18 yaşlarında politikaya ilgi duyan İsminur hanım tüm Danimarkalı politikacılar gibi otobüsle işine gidip gelen bir parlamenter. Burada başbakan da bisikletle işine gidiyor zaten. Danimarka’ da politikaya girmek çok zor değil. Çünkü ülke gençlere alt yapıyı hazırlıyor. İsminur hanım ilk kez gittiği partide kendisine gösterilen sıcak ilgiyi ve samimiyeti bu gün bile sevgiyle hatırlıyor. O günden beri partinin üyesi olan İsminur hanım Türk gençlerin politika ile ilgilenmesi gerektiğini düşünüyor. Varolan fırsatlardan yararlanmak gerektiğinin altını çiziyor İsminur hanım. Bugün Danimarka’ da Türk olmak pek kolay değil. Her iki toplumun da birbirlerine önyargılı olması birbirlerine açılmayı engelleyen en önemli faktör. Danimarkalılar Türkleri sırtlarında bir yük olarak görüyorlar. Türk toplumu geldiği yıllar olan 1960lı, 1970li yılların değerleriyle yaşamakta bu gün bile. Türk toplumunun en derin sosyal yaralarından biri olan; zoraki evlilikler Danimarka’ da yasaları bile değiştirmiş. Bugün 25 yaşından önce evlenerek Danimarka’ya yerleşmek mümkün değil. İsminur hanım yabancı kadınlarla ilişkili bir dernek kuruluşunda bulunur ve kadınların dertlerini daha yakından hisseder. Kadınların toplum dışındaki yaşamlarını sosyalleştirmeye çalıştıklarını söylemek mümkün. Bugün milletvekili olmasına karşı ailesi ile çeşitli sorunlar yaşamış olan İsminur hanım politikada bir yer edinince ailesi tarafından onaylanır. Bugün gençken aile içinde yaşadığı sıkıntıları pek konuşmak istemeyen İsminur hanım aile içinde kız çocuğunun omuzlarına çok ağır yükler konduğunu söyleyebilmekte bize. Danimarka’ da bir diğer önemli sosyal yaramız; evden kaçan kızlar sorunu. Evde çok sıkılan ve bunaltılan Türk gençleri sosyal danışmanlık ve kendilerine verilen hukuki avantajlardan yararlanarak evden kaçmakta. Fakat bunun bedelini genç kızlar çok ağır ödemekteler. Özgürlüğü bilmeyen, onu nasıl kullanacağına dair bir fikri bulunmayan kızların iki kültür arasına sıkıştığı gözleniyor. Türk toplumu kaçan kızları toplumlarından dışlayarak onları tamamen kaybetmekteler. İsminur hanım bu konuda Danimarka kurumlarının da Türk kültürünü bilmemesini büyük bir eksiklik olarak görüyor. Medyada geniş yer verilen İsminur hanım olumlu bir Türk kadını modeli toplum için. Yabancılarla ilgili bir çok yargının değişmesinde rol alan İsminur hanım bir çok çalışmaya imza atar. Merkez Demokratları Partisinin yabancılarla olan ilişkini olumlu kılar. Danimarkalılara vermemiz gereken Türk kültürü bilgisi, sıcak insan ilişkileri belki de… bunu yapabilmek için önce kendimizi tanımamız gerekiyor elbette. İsminur hanım gibi Avrupalı Türkler ne kadar çok parlamentoya girerse Türklerin kendini anlatması o kadar kolaylaşacaktır. O yalnız ama güçlü bir kadın. Kendine güvenerek mücadele eden ve bu mücadeleyi sürdüren bir Türk kadını.

ÖZBEK HAYRANI

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

Mardin Savruk’ da doğar Bayram Balcı. Çiftçi , kalabalık bir ailenin çocuğu olarak. Mardin’in çokkültürlü, çok dilli, çok dinli havasında büyür. Anadili arapçadır. Okula gidince Türkçe öğrenir. İlk kez mardin’ e gittiğini asla unutamaz. Heyecan ve sevinçtir Mardin. Annesi bölgede yaygın olan böbrek hastalığından ölür. Yeni anne gelir ve onunla birlikte fransa macerası başlar. Günlerce Fransayı hayal eder kardeşler. Eşyalarını koyacak yer bulamazlar. Vedalaşmalar uzar. Her türk gibi Almanya ya gitmek isteyen mehmet bey Fransa’ da mecburen kalır aslında. Peugot fabrikasında çalışır yıllarca. Bugün iyi ki Fransa’ da kalmış babam diyor Bayram bey. Fransa’yı demokratik bir ülke olarak tanımlıyor. Paris’i çok sevmese de havasını özlüyor. Onun aşkı OrtaAsya. Fransız vatandaşı olunca tanışır OrtaAsya ile ve bir daha da ayrılamaz. Sayısız kereler gider Ortaasya’ya bursla. Başına komik öyküler de gelir. Oradan başlıklar,şapkalar ve takkelerle dolu döner kolları. Çeşitli anlamlar taşıyan simgelerdir bu şapkalar. Siyasal bilimleri bitiren Bayram beyin doktora tezi OrtaAsya ve orada rasladığı Türk okulları. Sayısız makale yazan Bayram bey bugün bir çok dil konuşan, araştıran bir akademisyen. Hem okullardan hem dış İşlerinden burs alarak tüm bölgedeki Özbek ve Türkmenlerle ilgili çalışıyor. En son Suudi Arabistan ‘ a göç etmiş yaşayan özbekleri incelemiş. Ayrıca özbekce –Fransızca sözlük çalışmasını bitiren bayram bey çalışınca her şeyin olduğuna inanıyor. Çalışanı destekliyor bu ülke diyor. Onu hasetle dinliyor insan doğrusu. Devletin desteklediği bilim ülkesinin önünü açar elbette.

Sayfa 6 / 6« İlk...«23456