Analiz

Rusya

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

RUSYA’DA SOSYOLOJİ 137 yıldır sürdürülen Oryantalistler Kongresi bu yıl Moskova’da toplandı. Binden fazla insan dünyanın her yerinden kongreye geldi.

Bu ilginç kongrenin içeriğinden çok yeni tanıdığım Sosyoloji Araştırmaları Merkezi Başkanı’ndan söz etmek istiyorum. Cumhurbaşkanlığı Akademisi içinde yer alan Merkez’in başkanlığını Vladimir Baykov yapıyor. Değerli bir bilim adamı olan Baykov son derece sağlam bir kişilik sergileyince şaşırdım. Çünkü bildiğimiz bu sistemlerde doğruyu söyleyeni ve araştıranı iş başında tutmazlar. Ancak Rusya ,belki de büyük devlet olma iddiasından dolayı, rasyonel bir tavır sergiliyor ciddi işlerde. Çok uzun yıllardır Başkanlık yapan Baykov Gorbaçov’un da özel danışmanlığını yapmış. Halkın onu sevmediğini söyleyen Baykov tüm raporlarda dürüst ve tarafsız olmanın önemini vurguladı. Ayrıca özel Sosyoloji Enstitüsü var ve onun da yöneticiliğini yapan Baykov dışarıdan bir çok bilim adamıyla çalışıyor. Rusya’nın tamamında devamlı süren sosyolojik araştırmalar yapıyorlar. Bir kısmı uzun soluklu sosyolojik veriler için, bir kısmı antropolojik veriler topluyor ve güncel davranış,etki ve tepkileri de inceliyor. Senede 8-10 araştırma yapan merkezde 14 eleman daimi çalışıyor. Diğerleri proje bazında yer alıyorlar. Devlete ait Sosyoloji Araştırmaları Merkezi’nin Rusya genelinde 36 şubesi var. Şu anda en çok seçimleri izlediklerini söyleyen Baykov seçimlere, politikaya ve politikacıya halkın inancının zayıfladığını bulmuşlar. Nedenlerini araştırıyorlar .Buna çok önem verdiklerinin altını çizdi. Manevi alan araştırmaları yürüten merkez halkın dine bakışını, moral değerleri,klasik edebiyatı, müziği, bu alandaki modernleşmeleri ve Batılılaşmaya karşı davranışları izliyor. Dinin gereklerini yerine getiren toplumun %8-10 arası. Sovyet dönemindeki oranla aynı bu oran. Yani din yükselmiyor Rusya’da.Toplumun %30’u Kiliseye arada bir gidenler. Yani ilgileri var, bilinçli bir devamlılıkları yok.Kiliseyi sosyal bir kurum ve terapi merkezi gibi algılıyorlar. Kilise demek ayin parası demek ve de ayin parası devamlı yükseldiği için insanlar kızgın. Kilise bir iş hali yani! %70 dine karşı ilgisiz. Kültür dejenerasyonları üstünde çalıştığını belirten Baykov şu anda emek,sosyal ilişkiler ve iş dünyasına etkilerini inceliyor. Artık işçi sendikaları olmayan dünün işçi hakları cumhuriyetinde fabrikalarda iş güvenliği bile yok. Yabancı işçilerin akını var ülkeye ve Türkiye’den çok işçi geldiğini söyledi. Köle gibi çalıştırılan yabancı işçilerle yerli halkın çatışmalar yaşadığı gerçeğini gizlemiyor. Devlette ve özel sektörde iş motivasyonu üstünde çeşitli araştırmalar yapıyorlar. Rus halkının tarihi bellek araştırmalarını bitiren Baykov’ u imrenerek dinledim. Keşke sonuçları karşılaştırmalı çalışma şansımız olsaydı diye düşündüm. Rusların tarihsel gelenekle ve Ortodokslukla ilişkisinin 40 yaş ve üstü insanlarda sağlam bir gelenek ilişkisi olarak ortaya çıktığını dinliyorum. Toplum sınıfsal olarak ayrışmakta Rusya’da ve bu manevi alanda da gerçekleşiyormuş.40 yaş ve üstü Rusluk duygusuna sahip. Sosyal hayatta henüz aktif olan, verimli çağlarındaki bu nüfus toplumu belirliyor. Bu güçlü bir hafıza ve kimlik yaratıyor. Bu grup Batı’dan gelen savaş,şiddet filmlerine, klasik olmayan edebiyata,İngilizce sözcüklere ve dilin bozulmasına, reklamlara, reklamlardaki cinselliğe tepkili. Cinsel azınlıklardan da hoşlanmıyorlar. Kısacası Türkiye’deki yargının tam tersi Rus toplumu erotik meselelere iğrenerek bakıyor. Oysa 25 yaşına kadar ki genç grup tam zıddı konumda ve duyguda. Onlar için diğerlerinin nefret ettiği her şey uygarlığı temsil ediyor. Batılı olmakla eşdeğer anlam taşıyor. Ben modern mi, uygar olmak mı diye ısrarla sordum. Modernizm değil, uygarlık diye o da vurguladı. Batı uygarlığı! 60 yaş ve üstü konu dışında tutuluyor. En ilginç bulgu Ruslar en yargılayıcı ve kötü davranışlarını Yahudilere karşı göstermeleri. “Yahudilere karşı olmalarını henüz biz de anlamıyoruz diyor” Baykov. Bunun nedenlerini öğrenmek için araştırıyorlar hiç olmazsa.

Moldovya

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

MOLDOVYA ‘ DA KADIN OLMAK Rusya ile Avrupa’nın bağlantı noktası olan stratejik geçiş Moldovya ‘ ya soğuk bir kış günü vardım. Üç ayrı bölgeden , bir çok dil ve etnik gruptan oluşan Moldovya şarabıyla ve Hıristiyan Türkleriyle ünlü. Gagauzlar , ortodoks Hıristiyanlar ve bizim dilimize en yakın Türkçeyi konuşuyorlar.

Ekonomisi zayıf olan Moldovya ‘dan yurt dışına işçi akını yoğun. Aynı zamanda Moldovya pazarında bir çok yabancı var. İtalyan, Fransız ve Alman işadamları yanısıra Çinliler de var. Çinliler marketçilik işini ellerinde tutuyor. Giyim ve oyuncak Türkiye’den. Elektronik eşya Japonya’dan geliyor. Mobilya mağazaları genelde İtalyan. Şaraplarını Fransızlar alıp şişeliyor. Moldovya zayıf bir ekonominin güçlüklerini yaşayan bir ülke. Bir ülkede ekonomik yoksulluk varsa bunun yükünü en fazla kadınlar çeker. Çünkü onların bakmaları gereken çocukları vardır. DUDAĞINDAN RUJU EKSİLMEYEN KADINLAR ÜLKESİ Günlük hayatın her anında ve alanında kadınlar var. En ağır işlerde en ucuza çalışan kadınlar. Tüm eski Sovyet bölgesinde olduğu gibi. Kanalizasyondan inşaata her yerde onlar .Türk işadamı anlatıyor :”40 tane inşaat işçisi istedik. Ertesi günü çok şık 40 hanım geldi. Şaşırdık. Sonra tulumlarını giydiler ve çalışmaya başladılar. İşleri bitince böyle ağır bir işte çalışmış olduğunu anlamayazdınız. Yine süslenip gittiler.” Sokaklarda yanyana dizilmiş kadınlar görürsünüz. Hepsinin elinde bir ya da iki parça eşya onu satmaya çalışıyorlar. Pazarlarda çalışan yine kadınlar. Erkek ya da kadın kuaföründe çalışan yine kadınlar. Başkent Kişinov’ da bu kadın egemenliğinin nedenini Moldova Kadınlar Birliği Başkanı Ludmilla E. Scalnyı şöyle açıklıyor: “20 yıl önce Birleşmiş Milletler tarafından kadın hakları beyannamesi yayınlandı. Biz hakların hepsine sahip değiliz. Ama tam gün çalışma hakkımız var. Yasalara göre her hakkımız var . Fakat pratikte bir şey yok. Yolda çalışırlar, mağazada çalışırlar bir de gelip evde çalışırlar.” 4.3 milyon nüfuslu Moldova’ nın parlamentosu 500 kişi. milletvekili kadın sayısı ikiyi üçü geçmiyor. Üst düzey karar mekanizmalarında kadın yok. Yedi yıl önce Kadınlar Birliğini kuran Bayan Ludmila pedagog ve psikolog , iki çocuk annesi. 20 yıldır yabancı ülkelerle dostluk ilişkileri geliştiren bir derneğin de başkanlığını yapıyor. Erkeklerden söz ederken çok esprili konuşuyor. Eskiden boşanma olmadığını herkesin dayandığını şimdi ise boşanmanın çok yaygınlaştığını anlatıyor. Kendisi 25 yıllık evli. Evde söz hakkı onun. Diyor ki: “Biz de bir atasözü vardır; kadının sabah şansı yoksa akşam hiç aramasın derler. Yani ikinci koca hayır etmez demek. Birinci koca kardeş gibidir, ikinci kuzen , üçüncü koca ise kuzenin kuzeni olur.” Onlar da eskiden daha fazla saygı olduğuna inanıyor ve şimdiki gençliği saygısız buluyorlar. Evde para ortada toplanır ve ben dağıtırım diyen Bayan Ludmila “bana göre bu işi erkek yapmalı ama diyor erkeklerin hesabı zayıf olduğu için kadınlar yapar genellikle!” diyerek gülümsüyor. Bayan Ludmila Moldovya’ nın bağımsızlığı için çalışmış ve ilk parlamento seçimlerinde milletvekili olmuş. Şimdi işe partiler karışınca her şeyin bozulduğuna inanıyor ve politikadan uzak duruyor. Politikacılara inanmıyor. Plan program olmadığı için reform yapılamadığından yakınıyor. Kadın partisine inanmıyor, çünkü Rusya’da kadın partisi sadece %2 oy almış. Türk kadınlarını çok yanlış tanıdıklarını anlatıyor bana. Biz Türk kadınlarının kafes arkasında oturduğunu, çok eşli yaşam sürdüklerini ve toplumsal hayatta yerlerinin olmadığını sanıyorduk diyor. Ben Avrupa ve Amerika’dan fazla sayıda kadın profesöre ve hukukçuya sahip olduğumuzu söyleyince şaşırıyor. Neden kendinizi tanıtmıyorsunuz diye soruyor. Ben de dergimizin amaçlarından birinin bu olduğunu söylüyorum. Biz de kadınların önü açılsın istiyoruz diyor ve ekliyor:” Müslüman bir ülke olarak siz kadın başbakan seçtiniz. Onu seçenler kahramanlar bence. Yönetimde %30-40 kadın olursa devletimizin gidişatı değişir. Yönetimde kadın olmayan bir ülke annesi tatile gitmiş bir eve benzer “ diyerek son noktayı koyuyor. Bağımsız Moldovya Gazetesi başredaktörü Boris Mariam da tansu Çiller’i “etekli napolyon”a benzetiyor. Müslüman bir ülkeden kadın başbakan çıkmasına herkes hayret etmiş buralarda! Kadın gazeteci oranının yüzde elli olduğunu öğreniyorum. Kadın gazetesi oranı ise yüzde beş. Ekonomik güçlüklerden bir çok kadın dergisi kapanmış. KADININ OLDUĞU YER UYGAR OLUR Bir şirketin finans müdürü olan Elvira Koskestkaya yedi yıldır bu görevde. Finans konusunda eğitim görmüş kadının çok sayıda olmasına karşın az sayıda yönetici olduğunu belirtiyor. Bunun nedenleri bize de pek yabancı değil doğrusu. “Ev işi üstünde ağır bir yük kadının, sermayesi yok, düşük maaşlı işlerde çalışıyorlar”. Petrol istasyonun gibi gelir getirici işler erkek tekelinde. Moldova’ da hem özel sektörde hem devlette belli oranda kadın çalıştırma zorunluluğu var. Bu kota sisteminin nedenini Elvira şöyle açıklıyor:” Kadının olduğu yer uygar ve düzenli oluyor. Kadın bulunduğu yeri değiştiriyor.” İş dünyasında kadının aile ve çocuk sahibi olması yükselmesini engellediği için karşılaşılan sorunları çözmek için bir Kadın Klübü kurmuşlar. Örneğin bir keramik fabrikası müdürü olan kadın arkadaşı enerji sıkıntısından dolayı fırınlarını çalıştıramıyormuş. Gelir düşüyor ve maaşlar ödenemiyor dolayısıyla. İşçileri azaltamıyor çünkü bu açlık demek. Bir çok sektör krizde ülkede. Tekstilde olduğu gibi hammadde sıkıntısı da had safhada. Elvira’nın annesi İşkadınları Klübü’ nün başkanı. KÖYDEN GELDİM ŞEHİRE Moldova’da 35- 45 yaş grubu kadınları çoğunluğu köyden başkente gelip eğitim görmüş ve kentte yaşamaya devam ederek yeni bir kuşak oluşturmuş kadınlar. Onlar güçlüğü ve değişimi göğüslemiş olanlar. Bayan Ludmila da başkent Kişinev’e köyden geldiğinde Rusça bilmiyormuş. Çünkü önce Romen istilasında kalan Moldovya’da ana dil Romence. Sonra Ruslar gelmiş. Rusça bilmeyen birinin işe alınması söz konusu bile olmadığından geldiği ilk geceyi milli kahraman Stefan Çel Mare heykelinin dibinde sabahlayarak geçirmiş. Tüm yeni evlilerin ziyaret ettiği bu heykelin anlamı belki bunun için değerlidir. Sonra ona acıyıp işe alan rus kadını hala ziyaret ettiğini anlattı. Gözlerinde okunan minnettarlık ve duygu yükü kadınların iyiliği hiç unutmayan güzel yanı. Peki, sizin erkekleriniz için ne dersiniz diyorum. Bir kahkaha atıyor: “Çok tatlılar diyor sevecenlikle ve muzipçe ekliyor: “biz onları eğitiriz, peşinden koşarız, onların iyiliği bizi mutlu eder kötülüğü üzer. Evlenirken de biz onları seçeriz.”doğururuz, EVİN EN ÖNEMLİ YERİ , EŞİK Moldova geleneğinde eşik kutsal. Eşikten evin içine girmeden el veremezsiniz ya da yemek uzatamazsınız. Çünkü uğursuzluk sayılır. Göze ve nazara çok inanıyorlar. Kurşun dökme ve okuma var. Göze gelmiş kişi evde ocağın yanında bacağa doğru oturtulur ve okunur, sonra bir avuç un bacaya serpiliyor. İnsanlar çok dost ve sıcak Moldova’ da. Onlar dostluğa ve sevgiye önem veriyor. Bir ana kucağının sıcaklığını ve vefasını hissediyorsunuz konukseverliklerinde. Burada konuk her şeyden daha değerli. Gittiğim ailelerde o kadar candan karşılandım ki anlatamam. Harika bir masa hazırlıyorlar. Evde ne var ne yok önünüze seriyorlar. Sonra ısrar başlıyor; hadi!yiyin. Çayı reçelle birarada sunmaları beni eski gekeneklerimize götürdü. Bu bir Osmanlı ve Balkan geleneğidir. Çaya erik kurusu da katıyorlar, portakal da koyuyorlar. Ben de limon istiyorum onlardan. Lohusaya özellikle sütlü çay veriliyor sütü bol olsun diye. Bunları Nicolai ve Vera Karaivan ailesinin masasında konuşuyoruz. 17 yıllık evli Karaivan çiftinin iki çocuğu var. Oleg 14 yaşında, Sveta ise daha büyük. Eskiden Rusça okuldaymış, şimdi Moldovanca okuyor. Okçuluk yapıyor. Vera Gagauz Türkü ve annesoyadı (baba demiyor) Karanfil. Vera bir kadın hastanesinde görevli. Bir çok resmi görevli gibi altı aydır maaş almıyor. Nicolai mezbahada müdür yardımcısı. Vera çok aktif bir kadın. Üç yıl Çekoslovakya’da ve 98’de Moskova’da çalışmış. Vera Ukranya’daki Gagauzlardan. Köyden gelmiş Kişinev’e. Sonra çalışırken Nikolai ile tanışmış. Masada en geleneksel kıyırma böreği var. Kompot denen evde yapılan harika meyva suyu sunuyorlar ve ev şarabı. Şarap burada hayatın en önemli unsuru. O doğumdan ölüme ve sonrasında bile insana eşlik ediyor. Ölü anma günlerinde mezarın başında yemekler yeniyor ve mezarın üstüne de şarap dökülüyor. Bebelerin mamalarına da katıyorlar sağlıklı olsun diye çocuklar. KİLİSEDE KADINLAR Cathedrala Schimbarea La Fata ‘nın ilginç bir öyküsü var. Kömünist dönemde planatoriuma çevrilmiş, bugün yine kilise. Kutsal Meryem Kilisesi’ nde aziz Nikolai Günü ayinine denk geldim. Kilise genellikle yaşlı ve genç kadınlarla, çocuklarla dolu. Eşarplı , şapkalı yoksul ve zengin kadınlar yan yana. Burada yaşlı kadınlar özellikle eşarp bağlıyor. Bizim anneannelerimiz gibi dediğimiz eski usül. İki köşeye de mükellef masalar kurulmuş. Yuvarlak, saç örgüsü ekmeklere batırılmış mumlar yanıyor. Elma, üzüm gibi meyvalar yanısıra cevizli tatlılar, bol miktarda içecek kutsanıyor. Ayin sonunda hepsi yenecek . Kilise girişinde iki bidon suyun çeşmesinden gelen içiyor. Üstünde “Kutsal su” yazıyor. Yaşlı kadınlar haç çıkarıp secdeye kapanıyorlar. MOLDOVYALI RUS AİLE Valentina Vorobiov çok güzel bir kadın. Oğlu Alek(20) yanında kardeşi gibi duruyor. Rus dili ve edebiyatı öğretmeni olan Valentina şimdi rehberlik yapıyor. Ailesi çok eskiden Moldova’ ya yerleşmiş. Puşkin’den konuşuyoruz. Puşkin Odesa’dan sürgüne Kişinev’e gönderilmiş. Yakın bir köyde üç yıl kalmış. Uznik isimli eserini burada yazmış. Burada rahat ettiği halde pek sevememiş ve hakkında kötü şiirler yazmış. En romantik şiirlerinden sayılan Çingeneler ‘i de burada yazmış. Bu nedenle bir çingene kızına aşık olduğu, bir süre çingenelerle kaldığı rivayeti var. Bu şiir Moldova ile ilgili en romantik ve önemli şiirlerden sayılıyor. 1700’lerdeki kral Dimitri Kandimir de Osmanlı sarayında eğitim görmüş. Türkiye’de bestekar olarak ünlenmiş Kral Dimitri Türklere çok yardım ettiği için hakkında Tatar olduğu söylentisi yayılmış , çok az tahtta kalabilmiş. Moldovalı bir kadın her şeyi başarmalı diyor Valentina. Burada erkeğin pek önemi yok diye ekliyor. Edebiyat, tiyatro eğitimi yapana Ruslar fazla para verirmiş. Bedava seyahat, tiyatro ve kütüphane imkanları tanınırmış. Eskiden tiyatroya gitmek için devlet bedava bilet verir ve kontrol edermiş. Tiyatroya gitmeyeninbilet parasını maaşından keserek cezalandırırmış. “ O zaman para vardı şık elbise yoktu “diyor. Şimdi şık elbise var para yok. “ 91-92 ‘de şıklık sembolü olan kot pantolonun da artık pabucu dama atılmış. Diğer ailelerde duyduğumu Veronica’dan da işitiyorum; Çalıkuşu romanı ve dizisi buralarda Türk kadınına bakışı değiştirmiş. Edebiyatın gücünü bir de Türk yetkililere anlatabilsek! Çalıkuşu dizisi annesinin Türk kadınına bakışını değiştirmiş önce. Sonra onun duygusu Türk kadınının ailede çok güçlü olduğu yönünde olmuş. Oyuncuları çok beğenirlermiş , “çok güzel giyinirlerdi” diyor. Türkiye Moldova’ da Avrupai bir etki yapmış. Sovyet zamanı Türk kadınıyla ilgili beş yılda bir ancak küçük bir haber çıkardı diye ekliyor. Çalıkuşu romanının Rusça basılması da çok etkili olmuş. Çok satmış. Bütün bunları oğlu Alek Türkçe konuşarak çevirdi! MOLDOVYALI BİR AİLE Larissa (kırlangıç demek) ve İvan Tulgara kızı Lena ve oğlu Sergcio ile çok sevimli bir aile. İvan eczacı ama insanlar para ödeyemediği için ilaç karşılığı mal kabul ediyor. Sonra bunları pazarlamak ikinci işi olmuş elbette. Larissa laborant. 16 yıldır evliler ve yeni ev almışlar. Yeni yılı kutlamaya hazırlanıyorlardı. Noel ağacı için konuşmanın ardından , yeni yılda mutlaka şampanya içildiğini ekliyor. Esas ilginç olan gece 24:de herkesin yüzüne maske takması. Bu el yapımı maskeler önemli bir ritüel. 10 ocak ‘da ilk misafir eve girerken buğday, pirinç serpiyorlar. Yeni yıl bereketli geçsin diye. Moldovyalı ailelerde eski grekçe kadın isimleri yaygın. Larissa nın annesi tam bir köylü kadını. Larissa da köyden Kişinev’e okumaya gelmiş ve kalmış. İvan da onun köyünden. İvan ,”sosyalizm köyle kenti eşit duruma getirmeyi hedefledi ama başaramadı . Köyler tamamen boşaldı. Herkes çocuğunun kente gitmesini istiyor. Köylerde elektrik, gaz,su yok “ diyor. Larissa adetlerini unuttuklarını , çoğu gencin kültüründen uzaklaştığını anlatıyor. . Kadın kadına eğlence olarak biraraya gelip örgü ördüklerini, şarkı söylediklerini hatırlıyor eskilerin. Dini bayramlarda hala bunu yapıyorlar. GAGAUZ KADINLARI DERNEĞİ Gagauz dili öğretmenlerine para ödenmediği için çocuklar dilsiz diye söze giriyor Lidiya Çorap. Moldovaca da 200 tane Türkçe sözcük var. Masa, dolap, çoban,düşman gibi… 94 yılında derneği kurmuş. Yaklaşık 90 üyesi var. Meslek sahibi kadınlar çoğunlukta. Hasta ve sakat Gagauz kadınlara yardım ediyorlar. Rus dilinde eğitim yapan bir okulda “çorbacı”, yani müdür Bayan Lidiya ve üç aydır maaş alamıyor. Bir Kıpçak köyünden Kişinev’e gelmiş. Ailesi çiftçi olan Lidiya ailede Büyükannemin sözü geçerdi diyor. Rus ve Ukranyalı çocukların bile Türkçe heveslerinden söz ediyor. Eski düğünlerden söz ediyoruz günlerce süren. Mutlaka Kilise’de olurdu diyor. Sonra kömünistlik geldi Kilise kalktı şimdi yeniden eskiye döndük . Benim annem ve anneannem okumamıştı. Onları otururken hiç görmezdim. Gaz lambası ışığında iş işlerlerdi “diyor. Gerçekten harika kanaviçe işleri var. Antika sayılıyor artık. Onun annesi zengin aileden olduğu için fakir olan babasına kaçmış. Babası bakkalmış. Sidanka denen kadın eğlencesinden o da söz ediyor. tüm kadınlar biraraya gelir, yer içer ve türküler söylerlermiş. Pazar günleri “hora” oynar, kağıttan çiçekler yaparlarmış. Başlarına taktıkları bu çiçekleri sevdikleri oğlanlara vererek kalbini çalanı işaret edermiş. Oğlan çiçeği başına takınca oğlanın da onu sevdiği ilan edilmiş olurmuş. Gagauzya ‘ya başlı başına bir macera gerçekten. Oraya gidince Türkçe konuşan bu halkın sıcacık kalbiyle dost oldum. MOLDOVYA’DA KADIN Namuslu, şerefli, gururlu ve misafirperver bu insanların kadınları çilekeş gerçekten. Buna karşın giyiminden makyajından vazgeçmeyen Moldovan kadınlar kendilerine saygısı olan kadınlar. Tüm güçlüklere gülümseyerek bakan, çalışarak hayatı yenen kadınlar. Onlar erkekleri de çocuklarını da geniş bağırlarında büyütüyorlar. En ağır işlerde çalışırken bile kadın olduklarını unutmuyor ve unutturmuyorlar. Kadınlığa saygının bir temsilcisi onlar. Göçmen işçi olarak gurbetlerde çalışan Moldovan kadınlar yuvasına çöp taşıyan kuşlar gibi hep evlerini düşünüyorlar. Köylü geçmişlerinden çok hızla kentli kimliğe geçen kadınların yükü ağır. Yine de değişim devam ediyor. Onlar iddialı kişilikleriyle gelecekteki Moldova’ nın temelini atıyorlar. Doğal güzelliğiyle şirin bir ülke olan Moldova kadınlarıyla daha da güzel. NEVVAL SEVİNDİ YEMEKLER Kadınlardan söz edince hemen mutfak kapıları açılıyor. En ünlü yemekleri “ sarmali” yani sarma. Bu kadar bağın olduğu yerde yaprak sarma normal. Mamaliga dedikleri mısır unu, tereyağ ve kaşar peyniriyle yapılan yemek tıpkı Karadeniz mıhlaması ve bunu da balıkla yiyorlar. Plaçenta , peynirli, kıymalı, reçelli, patatesli ,lahanalı yapılan bir börek, raçitura tavuk haşlama soğuk ve jöleli yeniyor. Sakatat çok seviliyor. Domuzu yılbaşı öncesi kesip derisini yüzüyorlar. Deri tütsüleniyor ve tuzlanıyor. Çok faydalı olduğuna inanıyorlar. Kulakları, kellesi, ayakları ayrı ayrı pişiriliyor. Paskalyada ise kuzu kesip yeniliyor. Oruç zamanları et ve sütlü gıda yemiyorlar. Patates ve lahana olmadan burada hayat durur diyorlar. Mutfağın bir diğer temel gıdası greçka denilen buğdaya benzeyen, proteinli bir gıda. Havuç ve soğanla kavurarak yapıyorlar. Kaz ve ördek bile onunla doldurulup kızartılıyor. Çin mantısı gibi iri mantılar çok ünlü. Üstüne krema dökülüyor yoğurt yerine. Acika diye yaptıkları kırmızı biberli acı sosumuz. Borç her yerde içilen ana çorba. Yaz kış ekmek arası közlenmiş patlıcan yiyebilirsiniz. Pazarlarda satılan “pireşki” yi ise İran’dan tanıyordum. Bu çok sevdiğim börek yağda kızartılır. İran’ da Ermenilerin yaptığı bu börek burada her yerde. Tukmaş çorbası çok sevilen yerel bir çorba. Kemikli et suyuna makarna kesiliyor. Kadınlar konservelerini kendileri yapıyorlar. Her evin konserve rezervi çok geniş ve mutfakta özel yerleri var. Reçelinden salçasına bizim eski usul kadın elinden çıkıyor evde. BİR RUS ŞAKASI (en sonda kutu içinde olabilir) Adam akşam eve gelir sarhoş halde. Masaya vuru ve bağırır: Kim lan bu evin reisi diye. Kadın cevap olarak bir temiz döver adamı. Adam sızlanır: soru da soramayacak mıyız, yahu!

Özbek

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

Cedidciler Hareketi diye bilinen ilk özgür Özbek kimliğinin tanımlanması sayılacak hareket 1930’da yetmişten fazla Özbek gencin Almanya’ya okumaya gönderilmesiyle başlıyor. Çoğu özgür, savaşan gazeteciler olan bu gençlerin tüm yaşamı bir dram .

Yirmiden fazla öğrenci ülkesine geri dönememiş ve Almanya’ya yerleşmiş. Dönenlere ise komünist rejimin baskısı hayatı zindan etmekle kalmamış onların yaşamına mal olmuş.Bu kültür taşıyıcıları Stalin baskısıyla Sibirya’ya sürülmüşler. Çeşitli bilim dallarında eğitilmek için giden bu gençlerin içinde tek bir kadın var:Hayrünisa Mecid Han.Tıp okuyor.1938’de Sibirya’da öldürülüyor. Hayrünisa’nın büyükbabası okumuş biri. Büyükannesi eğitime gönderilmesine karşı çıkınca şöyle cevap veriyor: Ben onun gerçek bir insan olması, eğitimli bir insan olmasını istiyorum. 1917’de gazete çıkaran Cedidçiler hareketi Almanya’dan giden aydınlar için söylenen “uçan kuşlar” hareketine benziyor. Bu tarihi bilgiden sonra komünist rejim gazeteyi haber veren bir araç olmaktan çıkarmış makale yayınlanan bir kağıda dönüştürmüş. Denetim güçlü ve korkutucu. Bu nedenle Özbek gazetecilerde otokontrol çok yüksek. Yeni çıkarılan yasalardaki özgürlükler, haklar bile onları ikna etmeye yetmiyor. Alışkanlıklar devam ediyor.Gençler istekli ama dinozorlar yerlerini bırakmıyor gazete odalarında. 1991’de özgürlükle birlikte gazete patlaması yaşanmış. Vatan, Adalet gibi eski gazeteler de biçim değiştirmiş. İlk bağımsız gazete olarak Hürriyet ünlü.Taşkent’te üç gazete haftada beş gün yayınlanıyor. Komünist rejimde yasak olan reklamlar şimdi çok seviliyor. 50’ye yakın dergi ayda bir çıkıyor.60 gazetenin 52 tanesi bağımsızlıktan beri yayınlanıyor. En çok gazete Andican ve Fergana eyaletlerinde yayınlanmakta. Andican özel radyosu gençler tarafından en çok dinlenen radyo. Karakalpakistan’da üç gazete var; rusça,Özbekçe ve Karakalpakça yayınlanıyor. Tüm gazetelerin toplam tirajı 45-60.000 arası. Bilimsel dergilerin sayısı hızla artıyor ve çok ilgi görüyor. Gazeteler gibi özel radyo ve televizyon sayısında da artış olmuş. Alman Deustche Welle temsilcisi Rusça bilen bir genç Alman. Deutsche Welle çok sevilen Taşkent özel radyosu “Radyo Grand” ile anlaşma imzalamış. Bir saat Almanca yayın hakkı da almış. Bu radyo Rusça, Özbekçe ve İngilizce yayın da yapıyor. Ama Türkçe yayın yok. İlgilenen de yok. Oysa tüm gençler Türk pop müziği için çıldırıyor. Hiç malzeme yok ellerinde. Almanlar hem kültür merkezi açmışlar hem Konrad Adenauer Taşkent şubesini. Kablo tv henüz yok. Televizyon haber ileten tek kanal. Resmi devlet kanalı on dilde yayın yapan 4.kanalı, Özbekçe yayın yapan 2.kanalı, resmi yayın yapan birinci kanalı ve Özbekçe/Rusça program yayınlayan 3. kanalıyla yerel anlayışı aşarak 92’de devlet TV’sine dönmüş.Televizyonculuk anlayışı henüz olmayan Özbekistan Televizyonu teknik park yenilemesini Siemens aracılığıyla yapıyor. Nizami Machmudov televizyon sorumlusu olarak şunları söylüyor: Uzun süre totaliter yaşadık. İnsanlarımızın kişilikleri gelişmemiş durumda. İnsanlar bilgilerini geniş kitlelere iletemiyor. Tam anlamıyla özgürlük ve kendini ifade etme henüz mevcut değil ülkede. Demokratik normları bunları düzeltmek için kullanmalıyız. Gazetecilerin yetiştirilmesinde en önemli sorunumuz onları düşündürmeye alıştırmak.” Devlet desteğine inanmayan Nizami bey gibi düşünen Kerimov 2000 yılında kendi kendini finanse eden bir televizyon yapın diye emretmiş. Bunun planlamasını yapmaya uğraşıyorlar. Dış dünyadan öğrenilecek her şeyi öğrenmeye çabalıyorlar. Özbekistan’da Vahabilere karşı bir savaş yürütülüyor. Televizyon gerçek olaylardan çektikleri bir kaseti bana verebileceklerini söyledi. Namanga şehrinde kamplar, hücre evleri kurmuş Vahabiler. Bir iki emniyet görevlisinin kafası kesilerek emniyet müdürlüğünün kapısına asılınca bu görüntüler yayınlanmış ve savaş başlatılmış. Kubilay vakasına benzer bir duygu içindeler Özbekler. Burada Vahabiler sözcüğü Fundemantalist yerine kullanılıyor. Bunun arkasında Pakistan,İran ve Suudiler var diyorlar. 2000 yılı bir hedef Özbekistan’da .Latin Alfabesine de geçiş için son tarih bu. İlkokul birinci sınıflar şimdi Latin alfabesine geçmiş durumda. Bu işi yürüten komisyonun başındaki yetkili Cihan Dilleri Üniversitesi rektörü ve İngilizce uzmanı. O nedenle ş ve ç ‘ler “sh” ve “ch” halinde. İnsanlar bu alfabeden pek memnun değil. Onlar bizim alfabeyi benimsiyor. Turgut Özal bizim alfabeyi benimserseniz tüm alfabe kitapları benden diye söz vermiş. O ölünce unutuldu gitti! “İlimsiz adam haflı adam(korkunç) “ diyor Özbekler. Taşkent Belediye Başkan yardımcısı ve Meclis üyesi Faride Abdurakhimova ile kadınları konuşuyoruz. 1995’de bir kanun çıkmış ve Hatunkızlar Komitesi başkanı Başbakan yadımcılığına atanmış. Bu kanunla tüm vali ve belediye başkan yardımcıları Hatunkızlar komitesinden bir hanım olarak atanmış.Böylece 400 kadın karar mekanizmasına taşınmış. Bakanlar Kurulundada sekreterya oluşuturlmuş.Burada üç temsilci çalışıyor. Her ilçede de hatunkızlar komitesi var. Meclis’deki 250 milletvekilinin 19’u kadın. Meclis Başkan yardımcısı da kadın. “İslam eke (Kerimov) kadınlara çok önem veriyor” diyorlar. Bu yıl ayrıca aile yılı ilan edilmiş. Bu konuda tüm medya ve araç gereçler seferber edilmiş. Aile birliği konusunda Özbekistan sorunlu bir ülke. O nedenle aile, kadın ve çocuk çok ciddi olarak ele alınmış durumda.Bu yıl 147 milyar sum kadınlara ayrılmış. Feride hanımın emrinde 6 milyar sum var. ailelerin sosyal yapısı, sağlık, kreş,nüfus planlaması çalışmaları yapacaklar.Aile ilmi/ameli Enstitüsü diye bir yer kurulmuş. Kadın araştırmaları yapacak.Hatunkızlar derneğinin üç ayda bir çıkan dergisinin tirajı 135.000 parayla satılıyor. Yaklaşık toplam 30 kadın gazetesi var Özbekistan’da. Bir çok gazete ve dergide haftada, ayda bir onlara tam sayfa yer veriliyor. Televizyonda ve radyoda programları var düzenli. Nüfusun %51 kadınlar. Kadınlar her işte çalışıyor. mahalle düzeyinde bir gençlik ve kadın örgütlenmesi sağlanmış. Mahallelerde kadınlara iş yerleri açıyorlar; pastane,fırın,terzihane gibi. Mahallenin tüm üretimini kadınlar yüklenmiş böylece hem eve yakınlar hem üretimdeler. Geleneksel olarak kadın bizde azizdir diyor Feride hanım. Kadının ailede üstünlüğü var diye ekliyor. Renkli bir mozaik olan Taşkent’te Karakalpaklılar,Ermeniler,Azeriler,Yahudiler, Tacikler,Koreliler,Ahıska Türkleri,Gürcüler,Tatarlar,az sayıda Rum var. 550.00 Rus etnik köken nedeniyle terk etmiş ama yine de Ruslar çok. Eglence dünyasını onlar yönetiyor. 2000 sum alan profesör kadının büro temizliğine gititği Özbekistan bir laboratuar görünümünde. Parayı henüz kavradıkları, ekonomik anlamını buldukları söylenemez. Özbek-Türk İşadamları Derneği’ne Başkanı Yusuf Yılmaz konvertibilite yüzünden boş kalan alana İran ve Pakistan’ın kaçak doldurduğunu söylüyor. Konvertibilite yüzünden aramızdaki ticaret %27 azalmış. 1996 yılı itibariyle Özbekistan’da 3.250 yabancı ortaklı firma kayıtlı bunların 150 tanesi faal olmak üzere 384 tanesi Türk ortaklı şirketler.Ziraat Bankası ile Özbekistan Pahtabank ‘ın ortaklaşa kurdukları UTBANK bankacılık faaliyetlerini sürdürüyor. Özbekistan’da yatırım yapan ve yatırım projeleri olan Türk firmalarının yatırım tutarı 625 milyon dolar.inşaat işleriyle toplam 1.4 milyar dolarlık bir yatırım. Arçelik çamaşır makinesi ve buzdolabı fabrikası kuruldu 1997’ de. Özbekistan önümüzde uzanan ve Batı’nın çok ilgisini çeken bir pazar. NEVVAL SEVİNDİ

Semerkant

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

Çanakkale Seramik’in sponsorluğunu yaptığı develerle “İpekyolu “ projesi binlerce kilometre yolu , Gobi ve Taklamakan çöllerini,Tiyenşan dağlarını da aşarak aldı.Son kervanın yüzyıl önce geçtiği bu derin sessizliğe gömülmüş bölgede üç Türk ,bir Amerikalı azimle ilerliyor.Deve kervanıyla Buhara’da buluştum ve büyük macerayı dört kentle süsleyerek İpekyolu’nun dününü ve bugününü yaşadım.Horasan illerinden gelen erenlerin dağıttığı bilgelik ve tasavvuf ruhundan bugün tersine bir göç var.

Türkiye Horasan erenlerine olan borcunu eda ediyor.Okullarda Türkçe konuşuluyor,Türkçe okunuyor.Latin alfabesine geçme hazırlıkları yapılıyor.Herkes Türkçe şarkılarla çoşuyor,Türkçe dinliyor.Çin’den başlayan İpekyolu Türkiye’ye doğru ilerliyor.Türkiye kültürel coğrafyası genişliyor ve Türk dili kültür aracı olarak yayılıyor. İki iklim arasında duran Türkiye’nin arkasında,göğün temel atmış olduğu noktayı izleyen bir iklim daha var diyorum kendime.Yüreğim çarpıyor. Bu yollardan binlerce yıl önce yürümüşlüğüm var ve perdem aralık ,ışık penceresine yakın bir yerdeyim.Bu iklimde bakalım hangi tılsım,simya beni karşılayacaktı? İpekyolu biraz da “deve yolu”dur.Sıcaklığın yazın 50,kışın -20 dereceyi bulduğu Taklamakan çölü’nü Çin develeri geçmişler hep.Onlara çölün gemileri denirmiş.30 gün hiç yemek yemeden gidebilen bu çift hörgüçlü develer günde 30 km.yol alabiliyor.Artık kervan olmadığından eğitilmemiş olan develer çabuk ürküyor ve sırtında ne varsa şanğır şunğur yerlere fırlatıyormuş.O develeri yenileriyle değiştiren ekip yeni develerinin de ayak altlarının pembe pembe açıldığını artık yürüyemediğini söyledi.Çünkü deve bulmak çok zor artık.Deve duygusal bir hayvan.Arif deveyle böyle bir ilişki geliştireceğimize inanmazdım diyor bana.Ağızlarından dudaklarıyla yavaşça yiyecek alıp yiyorlar ve tüm sohbetlere kafalarını uzatıyorlar.Kızdıran olursa da yüzüne tükürüyorlar.Tekme atınca otursun diye o da tekme atarak insiyatif koyuyor!Çöllerden geçen develerin açlıktan telef olduğunu İbni Batuta Harezm’den geçerken yazar;”Harezm dışından Cennetteki dört nehirden biri olan Ceyhun ırmağı geçer.Bu nehir kışın donar;halk üzerinden geçer.Beş ay donmuş olarak kalır.”Bu nehire Amu Derya ve Yunan mitolojisinde de Oxsus denir.Semerkant ve Buhara’yı sulayan Zerefşan ırmağı da onun kadar ünlü. Binbir Gece Masallarının geçtiği Semerkand ve buhara pişmemiş topraktan evleriyle tezat oluşturan muhteşem camileri,medreseleriyle bahçeler kentiymiş.Buhara bahçeleri kayısı,kiraz,üzüm,kavungül, süsen,ayçiçeği,haşhaş ve tütünleriyle ünlüymüş.Bugün de her köşe başın da ayçiçeği satılıyor ve kış kavunu ikram ediliyor.Pazarda haşhaş satılıyor.Bizde maraş otu denilen keyif verici bir toz her yanda satılmakta ve kullanılmakta.Dil altına biraz koydukları bu yeşil renkli madde yüzünden kekeme gibi konuşuyorlar.Buralarda esrara “neşe” deniyor.Sigaraya sarıyorlar;”neş çeken mi?”diye soruyorlar size de. Her yan üzerlik kokuyor.Üzerlik bitkisi dağlar gibi yığılı,her eve lazım. Harezm bölgesinde Amu Derya ile Siri Derya arasında,Kızıl kum ile Karakum çölünün ortasında efsanevi bir vaha :Hiva. 2500.yılını kutlamaya hazırlanan Hiva orta asya’nın en eski bölgesi Harezm’de ünvanıyla mağrur.Zerdüştlerin Avesta’sında adı geçen Hiva Neolitik döneme kadar uzanan bir geçmişe sahip. Ortaçağın otantik yapı formunu sürdüren Hiva kenti iki bölüm;İçan Kala,Dışan Kala.Antik kent kale içindeki bölüm,kale dışındaki kent ise çamur,kerpiç evlerden yapılmış.Sapsarı kerpiçten bir dünyanın içinden fışkıran mavilikler sizi gökyüzüne çekiveriyor.Mavinin,turkuazın ve sarının sonsuz gün batımında başınız dönüyor.Kerpiçten yapılmış kenti çeviren kalenin surları sırlarını vermek istemez gibi asık suratlı.Bu bilinmeyen dünyanın çağlar ötesinden gelen mistik havası tüm çinilere yazılmış gibi.Çamurun görkemli dünyası kutsal bir dünya sunuyor.İslam aleminde fayansın adı kaşi ya da kaşanidir.Kaşipaz ise bu işin ustasına denir.Bir kaşipazın çok yetenekli bir öğrencisiyle olan öyküsü muhteşem fayansların yapımını bize anlatır gibi.Yetenekli öğrenci çok hırslıdır ve her şeyi bildiğini düşünerek ustasından daha iyi kaşi yapabileceğini ispat etmek ister.Ustasından gizli çok çalışır, tüm yaratıcılığını kullandığı fayanslar ateşten çıkınca çarpık çurpuktur. Hırsının cezalandırıldığını düşünen öğrenci ustasının yanına gider ve hoşsohbet usta ona şunu söyler:Sen şimdiye dek sadece zanaatçılık yapıyordun ama bir de son adım var ki orası zanaatı sanata dönüştürme yeri. Hiva fayansları,seramikleri gerçek bir sanat eseri.Oyma,bazı yerleri kabartma bazı yerleri oyma olan işler,rengarenk parlak çiniler ve mozaikler ,olağanüstü Maveraünnehir seramikleri Hiva’nın ruhunu yaratanlar.UNESCO dünya kültürel mirası kapsamında olan Hiva mavinin kenti.Ahmet Biruni’nin ve İbni Sina’nın doğduğu bu bölge 9. ve 10.yüzyıllarda Doğu Rönesansının yaşandığı bölge.Ama İbni Batuta bile gittiği yüzyılda “artık buralarda ne irfan,ne alim kalmış” diye yazar.Bugün için eskinin mavi düşlerinden gayri bir şey yok sosyal alanda.Hiva’yı kurduğu rivayet edilen Nuh’un oğlu kadar uzak bilim üretenler Hiva’ya.Ama misafirperverliğiyle ünlü insanları. Sarı çamurdan kentin daracık,ışıksız sokaklarından geçerken yüzlerce yıl öncesine düşümüş gibiyim.Dolunayın parladığı gökyüzü,geniş sofalı evlerin içinde doğunun rahatlığı.Her yeri halı kaplı eviçine ayakkabılarımızı çıkarıp giriyoruz.Duvarlara halı asma geleneği var. Yer gök halı ama eskinin el dokumalarının yerini makine halıları almış.Yerlerde duran yığınla büyüklü küçüklü yastıklara yaslanarak yerden bir karış yükseklikteki uzun masanın yanına oturuyoruz.tam bir Doğu görkemiyle süslenmiş masanın üstünden ünlü tatlı üzümleri bademle karıştırarak ağzıma atarken Hayyamın ünlü şarap dizeleri aklıma geliyor.Tercümanımız Şevket 400 mısrayı ezbere biliyor Hayyam’dan bu 256 rubai demektir.İngilizce ve almancasının da biliyor üstelik daha önce Alman dili ve edebiyatında öğretim görevlisiymiş.Rusçasını ise söylemeye gerek yok zaten!Şevket bir Tacik. Tacikler Akdenizli özellikleri gösteriyorlar.Açık renk gözlü ve beyaz tenli Aryan yani İranlılara akraba.Zaten Semerkant’ta Farsça yaygın konuşuluyor,Tacikler Farsça biliyor.Onunla Farsça konuşunca Şevket çok şaşırdı. Mavi ğöğün içine yükselen mavi çinili minareler, turkuaz fayanslar Gök Tanrı Tengrinin kutsal rengini yerden alıp göklere savuruyor gibi. Tüm kapılar ve pencereler de mavi boyalı eski inançtan kalma bir gelenekle.Çünkü mavi kutsal renk. Yarım kalmış koca bir minare görüyorum ve sabah Hiva’nın yüzündeki tülü buradan kaldırmaya karar veriyorum.Kalta Minar denen bu yarım minare müthiş bir mavi şenliği.Bunu yapan mimarı minare bitince öldürecek Han diye söylenti çıkınca mimar kaçıp gitmiş bitirmeden.26 metre yüksekleğindeki minare Orta asya’nın en yükseği. Cuma Mescidi ise olağanüstü güzellikte ahşap oymalardan oluşan 212 sutünuyla etkileyeci.İslam Hoca Medresesi ve minaresi ise yerel yaratıcılığın şaheseri,labirent gibi bir yapı.Lacivert ve açık mavi tonların süslemelerdeki görkemi 42 odalı medresenin eski günlere ağıtını yakar gibi. Hiva pazarında tüm bu renkler yitmiş Sovyetlerin gri ve siyah rengi etrafı sarmış olduğunu görüyorsunuz.Çoçuklar iyi ki renkli beşiklerde henüz uyutuluyor.İnsanlara sadece ideolojinin putları konmuş.Yaşamlarından diğer her şey çekilip alınmış.Din,ibadet, el sanatları,otantik yaşam yok.Hepsi aşağılanmış.Ramazan’da oruçlu insan pek yok.Şenlikli bir hava yok ortalıkta.İdeoloji ölünce herkes ortada kalmış havaya asılı gibi.Anlamsızlık ve yoksulluk çok net algılanıyor. KUTU1______________________________________________ Düşleri Bol Bir Türk Seyyahı:Arif Aşçı Bir benzeri daha önce yapılmamış zor bir yolculuğu gerçekleştiriyor Arif Aşçı.Düşlerinin peşine takılıp gitmeyi seviyor.Projenin danışmanlarından biri olarak ben ona inandım hep ama inanmayanı da çoktu.İmkansızı iste ki olsun babından “İpekyolu” serüveni.İlk kez 1986’da üniversite hocalığından istifa ederek Asya’nın yollarına düşen Arif Aşçı üç yıl kültürler ve renkler arasında gidip gelmiş.Kaşğar’da Türkçe konuşup anlaşınca Türkçe’ya kafayı takmış!Tüm Moğolistan’da altı ay dolaşıp Türkçe konuşarak bir dizi yapmış televizyona.Sonra İpekyoluyla taşınan seramik adına yaptığı bu projede eski kervancılar gibi yürüyerek,develerle Türkiye’ye varmak fikri gerçekleşmiş.Beş ayda Çin’i geçen ekip Hindukuş dağlarından Kırgızistan’a varıyor.Yol üstündeki tüm ülkelerin devlet başkanlarına Türkiye’nin dileklerini Cumhurbaşkanımız dilinden ileten ekip tüm aldığı mesajları toplu olarak Çankaya’ya sunacak dönüşte. Sekiz ay içinde dağları,çölleri aşan Aşçı en ilginç olarak develerle kurduğu dostluk ilişkisini görüyor.Yorgun günün sonunda otlarını yiyen develerine karşı köpeğiyle kurduğu sevgi ilişkisinin benzerini yaşamak onu şaşırtmış.Binlerce yıl öncesinin insanının doğayla içiçe yaşamının daha anlamlı olduğuna inanıyor Aşçı.Onu kaybedince çevrecilik çıktı sanırım! Çin’de Uygur bölgesi ve Kırgızları çok etkileyici bulan Aşçı, sadelik ve konukseverliğin bir benzerini hiç bir yerde görmedim diyor.Kurban edilen koyun,kuzunun hesabı yok.Aynı etkiyi Özbeklerde bulamamış olmaktan üzgün.Çok yorucu geçen Çin bölümünden sonra Kırgızistan’da dağlardaki Narin kasabasının öyküsü çok ilginç:”Türkçe konuşan çoçuklar karşıladı bizi ,çok heyecan vericiydi.Sonra ekmek tuz töreni bitince çocuklar bir Türkçe konser verdiler ve “onun arabası var”ı ilk kez orada dinledim.Bölgede ,Pekin’deki Uygur mahallesinde bile İbrahim Tatlıses çalıyor.Kaşkar ve Hotan’da Tarkan da ünlü. Genç şarkıcıları da hepsi tanıyor. Sovyet etkisi herşeyi ezip geçmiş.Buralarda güven ilişkisi bitmiş.İpekyolunda aşk bitmiş.Aşk yok.Uygurlar özgün kalmış ama diğer Türkler çok değişmiş.Uygurlar çok yoksul ama çok çalışkan.Oysa buradakiler hep yatıyor.Tüm alt yapıyı Ruslar yapmış,bunlar hiç bir şey eklememiş buna.Etik yok olmuş.Evliliklerde ihanet çok fazla.Bunu eşitlik adına mı yapıyorlar bilmiyorum. Fuhuş çok yaygın ve bunu fuhuş yapar gibi yapmıyorlar.Dans ederken çok doğal pazarlık ediyorlar.Yemek yer gibi davranıyorlar.Karşılaştığımız her kadın para karşılığı yatmayı fuhuş saymıyor.Herkesin bir fiyatı var.Bunu Moskova’da anlamak mümkün, ama Buhara’da,Semerkant’ta ve Bişkek’te!” Türkiye’ye dönünce “Ulusal Coğrafya vakfı” kurarak önemli bir açığımızı kapatma hazırlığını yapıyor uzun yol boyu sohbetlerinde. Gezi boyunca tüm ekip en çok sevgililerinin yokluğunu hissedip üzülmüş.Ara ara gelen sevgililer büyük bir özlemle kucaklanıyor.Bir de gazete okumayı özlemişler.Arif Aşçı da en çok “Yeniyüzyıl” okuma keyfini özlediğini söyledi. KUTU2___________________________________________________—- Yol Boyu Şaman İzler Özellikle Kırgızistan’da dağ köylerinde şaman geleneklerin diriliği şaşırtmış herkesi.”Bir yerde yaşlı bir kadın mezarlıktan çıkıp yolumuzu kestiler.Ellerini kavuşturup eğilerek uzun uzun develeri selamladılar. Kırgızca kocasının deveci olduğunu ve bu yollarda kervancılık yaptığını şimdi deve kervanını görünce onu görmüş gibi olduğunu anlattı.Kocasının develerle dönen ruhuna saygı gösteriyormuş.Tüm geçmişine bir selam olan bu seremoni sonucu develerin tüyünden kopararak gögsüne sakladı bu yaşlı kadın.Oralarda üç gün mezar başında yatılıyor.Kervanlar geçen yüzyıla kadar geçiyormuş eski İpek Yolu’ndan.İzole kalmış yerlerde şamanizm korunmuş.”Deve tüyü büyü ve hastalıklarda kullanılıyor hala ve deve sidiği çok kiymetli,çünkü eksema gibi bazı hastalıkları iyileştirdiğine inanılıyor. Kadınlarda dövme çok yaygın.Kaşkar’da korunma amaçlı dövmeler de varmış.Hala tüm medreseler,mezarlar yatır muamelesi görüyor bölgede.Timur’un tüm akrabalarının da mezarları olan Şah-ı Zinde’de bir elektrik kablosunun üstüne bağlanmış yüzlerce çaput tüm dilekleri iletiyordu etrafına.Ateş yakarak ibadet etmek,dilek tutmak çok yaygın.kutsal su,kutsal ateş ve kutsal ağaç kültü devam ediyor. Yemeğe otururken ve yemekten sonra “sofra duası” okunması Allah’ın emri.Bu uygulama olmadan sofra kalkamaz.Konuk varsa en onurlu yer ona ait olduğundan konuk duayı yapar. KUTU3_____________________________________________________ İpekyolu’nda Yemek — İçmek Sabah kahvaltısını kefir,bilincik denen içi etli bir hamur işi, yeşil çay ve ekmek oluşturuyor.Köylerde ise sadece ekmek,çay var. Yemeklerde pamuk yağı kullanılıyor ve inanılmaz kötü bir tat bırakıyor ağızlarda.Şaşlık denen şiş kebap ya da şiş köfte ise az pişirilip çok yağlı sunuluyor.Özbek pilavı et ve havuçla pişiyor,yine bol yağlı.Elle yeniyor genelde.Ya da kaşık tüm yemeklerde kullanılan. Çin noddles(şehriyenin uzunu)benzeri lagman tuzsuz bir makarna türü ama çorba içinde yeniyor.Yaygın olarak yenen koyun eti yanısıra at ve sığır,inek yeniyor.İnek eti siyah ve sert.Mantı tıpkı Çin mantısı ya da küçük suda haşlanmış halinin adı çuçvara.Tacikler tuşbera,Uygurlar çuçureh diyor. Şorpa(çorba)içine ne bulursan at halinde bir karışım;lagman,et,nohut,sebze,patates. Sıcak ve soğuk süt çorbası çok yaygın.Bizde Anadolu’da içine pirinç atılarak yapılanın aynı.Süt burada içine tuz ve tereyağ konarak içiliyor.Yoğurt ya kefir ya da katık adıyla süzme olarak tüketiliyor.Kurut ise süzme yoğurdun kurutulmuşu,kaymak da süt ürünleri arasında. Nohutla yapılan Samsa bir Tacik yemeği.Tohum barak ise yumurtalı hamur işi.Tohum yumurta demek.Çakka tuzsuz lor peynirinin otlarla karıştırılarak sunulması.Mısırdan yapılan ekmeğe çörek deniyor.Pideye benzer ekmekleri ise çok sert bir hamur.Fatir denilen ekmeğin üstüne yağ ve yumurta sürülüyor çok kıymetli. Özbek ve Uygur yemekleri benzerlik gösterirken balkabağı çok kullanılan bir sebze.Buharda pişirilen balkabağına moşiçiri deniyor. Pilava da konuyor.Dimlama ise patates,et,soğan ve sebzeyle uzun süre ateşte pişen bir yahni.Yediğim en lezzetli yemek buydu.Honum ise geniş boru gibi bir lagmanın içine doldurulmuş et ve patates.Dolma yaygın bir tür.Nişalda sadece Ramazan’da yapılan bir tatlı.Yumurta akı,şeker ve bir tür ağaç kökü konuyor içine bembeyaz bir köpük oluyor. Nevruz’da da özel yemekler yapılırmış;sumalak ve halim. Ahıska Türkleri bize yakın lezzette yemek yapıyor.Pilavları,yoğurtları ve açma börekleri çok lezzetliydi.Hoşaf,turşu yanısıra yemekte çay her an serviste.İçki çok içiliyor,esas olarak “arak” denen içki yaygın.Yanısıra vodka,şarap ve şampanya dedikleri köpüklü şarap. Ramazanda içki her yerde satılıyor ve içiliyor.Yemek daha çok içmek ve sohbet demek.Müzik dinlemeden ya da söylemeden hiç olmaz. KIZILKUM ÇÖLÜNÜN GÖRKEMLİ VAHASI MAVİ BUHARA Kültürlerin,dinlerin ve ticaretin kesişme noktası olan Buhara eskiden Maveraünnehehr’in merkezi olup Cengiz Han tarafından viran edilmiştir.Tuğla ve kerpiçten sarı bir Orta Asya kenti olan Buhara mavi çinili başkaldırısıyla Zerefşan ırmağının onu böldüğü eski büyük İpek yolu’nun görkemli kenti Buhara dinlerin kalbi. Şehname’de Buhara kalesinin yapımıyla ilgili anlatılan efsane Siyavuş’un Ceyhun ırmağını geçip Afrasyap’a kızını almaya gitmesinin Siyavuş’un öldürülmesiyle sonuçlanan öyküsüdür.Onun gömüldüğü Doğu kapısına Kakfuruşan (saman satıcısı)denir.Buharalı zerdüştler her yıl Nevruz’da buraya horoz adarlar.Buharalılar Siyavuş’un hüzünlü ölümünü inleyerek yad ederler . 2500 yıllık Buhara bir çok yıkım,istila ve kıyım yaşamıştır.Büyük İskender’den Arap istilasına kadar geçen maceralı tarihinde Araplar tüm zerdüşt tapınaklarını camiye dönüştürmüşlerdir.Maghoki Attar Camii bunlardan biri,5.yüzyılda Zerdüşt tapınağı olarak yıkıma uğramış,erken dönemde Budist tapınak olmuş ve 16.yüzyıla kadar cami olmakla birlikte akşamüstleri sinagog olarak kullanılmış Yahudiler tarafından.Gerçek bir Buhara tanımı bu cami. Aşkın,şarabın ve bilimin kenti Ömer Hayyam’dan İbni Sina’ya yaşadığı görkemi bugün bulmak pek kolay değil.En çok Timur dönemi yapıları bugüne kalan Cengiz Han herşeyi yerle bir etmiş. Eski Buhara büyük surları ve kapılarıyla üç bölümdür; İki bölüm emir’e ait olup üçüncüsü tüccarlara ve pazara ait.Bugün ise alınıp satılacak hiç bir şey yok ortada.Türk tırlarından ne düşerse,düzensiz bir mal akışı var.,Sabun,şampuan,traş kremi bulmak şansa kalmış.Arap istilasında 700 zengin tüccarın terk ettiği Buhara bugün ticaretin kalbi değil artık.Gri giysili ve ruhsuz bir görünümde. Özbekistan başı Kerimov’un Meclis’te dediği yenir yutulur gibi değil zaten:”Altın akıllılar gitti,altın kollular gitti ve biz altın dişlilere kaldık burada!”Altın akıllılar Ruslar,altın kollular tüm zenaat işlerini yapan Tatarlar,altın dişliler ise Özbekler.Altın diş burada zenginliğin ve güzelliğin sembolü.Tüm kadınların ve erkeklerin ağzı altın dişlerle kaplı, pırıl pırıl .Özbekler komünizmi pek sevmiş anlaşılan Türkiye’de vize almaktan başlayarak inanılmaz bir bürokrasi ve zorluk çıkarma serüveni var.Her şeyi abartmışlar,kentten kente vize ve pasaportla geçiyorsunuz.Hiç trafiğin olmadığı geniş ve boş yollar hoşunuza gidebilir acele etmeyin bir polise rastlarsınız.Burada polis her şey.Herkesten fazla maaş alan polisin yetkisi çok,her an sizi sokakta durdurup otelde alıkoydukları pasaportu sorma akıllığını göstermekteler!”Döküman”yani belgeler en çok sorulan.Özbekistan’dan Türkmenistan’a geçerken tam bir işkence yaşadık.Issız çöllerin ortasındaki çizilmiş sınırlar ve kapılar tartışma noktaları.Onlara göre tüm yabancılar casus!Türkmenistan şakası ise tüm Stalin heykellerinin kafasının koparıldığı ve yerine Türkmenbaşı’nın kellesinin konduğu şeklinde.Burada etnik düşmanlıklar fazla.1989’da Özbekler Misket Türklerine saldırmış,15.000 Misket Türk’ü mülteci olarak göçmüş.Tatarlar da göçmüş.1990’daKırgız ve Özbekler çatışmış ve 200 ölüyle bitmiş savaş.23 milyonluk Özbekistan’da Rus,Tacik,Kazak,Tatar,Karakalpaklar %2,Kırgız ve Koreliler %1,geri kalan Özbekler.Buhara’da yahudiler,Ortodoks ve Katolikler ,Baptistler ve Evangalistler,Protestan ve Fergana vadisinde yaşayan Budistler var. Renkler azalmakla birlikte henüz solmamış.Sovyet rejiminde sürekli aşağılanan yerellik,yerel kültür ve din insanları kişiliksiz ve insiyatifsiz bırakmış.Geçmişten kopmuş ve boşlukta sallanır gibiler.Bir tek Ahıska Türkleri farklı.Onları süren Stalin değiştirmeyi başaramamış.Bize benzer dilleri ve yaşam tarzlarıyla Türkiye özlemi büyük bir grup Ahıska Türkleri.Bizi konuk ettiler ve çocukları unutmasın diye çaldıkları Çanakkale türküleriyle ağırladılar.Akordiyon,def ve üflemeli sazdan oluşan trionun fes giymesi çok hoştu.Yeni gelin ise temenna ederek yanımıza çıktı ve oyun oynadı.Kaç göç olmayan Ahıskalılar çalışkan insanlar. Buhara’da bir çok yapı Sovyet döneminde kötü restorasyondan geçmiş ve aslı bozulmuş.Modern adı altında yapılan kunt ve asık suratlı KGB binaları,kilometrelerce koridorlardan oluşan yapılar Buhara’nın ölen ruhunun gizlendiği labirentler sanki. Ark denilen kent girişinin ve kalenin hemen yanı leb-i hauz ve arkası zindan. Buhara havuzlarıyla ünlü bir kent,hala Leb-i Hauz kentin bir bölümünün adı ve havuz kenarlarında alçak peykelerde oturan,çay içen ve çene çalan yaşlılar çoğunlukla satranç oynuyorlar .Bin yaşında görünen bu insanlar eski Buhara’yı anımsatan en büyük abidelerdi bence.Onlarla sözlü kültürün derinliklerinde kaybolmak isterdim.Türkiye’den olduğumu duyunca beni pek sevimli ağırlıyorlardı.Eskiden yıkama işini de kulleteyn denilen havuzlardan yaptıklarından Buhara veba salgınlarıyla ünlü.19.yüzyılda yaş ortalamasının 32 olduğu söyleniyor.Bolşevikler su sistemini modernize ederek önemli bir alt yapı sağlamışlar.Her yerde kocaman kuş yuvaları görülüyor ama boşalan havuzlarla birlikte leylekler de gitmiş,ama martılar var çığlık çığlığa dönen. Hemen arkasında eşeğine binmiş çarıklı Nasrettin Hoca heykeli bir tanıdık olarak gülümsüyor.Burada ve Çin’de ona “Ependi” deniyor.Bizim efendi sözcüğünden galat.1950’de Ruslar “Nasrettin Hoca Buhara’da” diye bir film yapmışlar.Buhara emirleri döneminde geçen traji-komik bir film.Biz daha böyle bir film üretemedik. Son parlak çağını 16.yüzyılda yaşayan Buhara pazarıyla ünlüymüş .Bugün elişi yapan kalmamış.Şaybaniler zamanında yüzlerce kervansaray,yüzden fazla medrese,onbin öğrenci ve 300 caminin görkemini Kalan Minar (büyük minare) 850 yıllık haşmetiyle anlatır gibi. BUHARA ÖZEL TÜRK LİSESİ Fatih Rüştü Zor beş yıldır lisenin müdürü olarak görev yapıyor. İlk mezunlarını geçen yıl vermişler;41 mezunun 38’I ünevirsiteye girmiş,18 de Türkiye’yi kazanmış bunların yedisi Türk üniversitelerine gitmiş. Özbekistan’da bir efsane gibi bu okullar.Çok ağır ders programlarına karşın en başarılı öğrencileri yetiştiren okullar.Türkçe İngilizce eğitim veren özel bir müfredatla çalışılıyor.Şu anda 16 okulları var.Tamamen ezbere dayalı Rus sisteminden biz düşünen insana dönüştürmeye çalışıyoruz diyor okul müdürü.Bu gelişim çok yavaş oluyormuş.Tüm kitaplar Türkiye’den gidiyor.Şu anda okul parasız ve öğrencinin girdiği sınav belirleyici, en zekiler eğitiliyor.Ama okullar önümüzdeki yıldan itibaren paralı eğitime başlayacaklar.”Biz buradaki insanlara yardım ediyoruz.Ruslar her şeyi yasaklamışlar.Herkes Türkçe öğrenmeye hevesli burada.Bize hep çok uzakta kalmış akraba muamelesi yapılıyor. Kömünizm bu insanların yeteneklerini,çalışmalarını,bilgilerini öldürmüş.Şu anda bu insanları harekete geçirmek çok kolay değil. Kabiliyetleri ölmüş hepsinin.Buradaki öğrenciler Türkiye’dekilerden daha çalışkan ve istekli.Dışarıda onları ayartacak hiç bir şey yok.”diyor Zor.Fethullah Gülen okulları diye bilinen bu okullar Türkçe’nin yaygınlaştırılmasında önemli bir rol oynuyor.Özbekistan birincileri, bölge birinci ve ikincileri öğrencilerle çalıştıkları labrotuarlarda konuştum.Tek istedikleri iyi bir üniversiteye girmek ve Türkiye’ye gitmek.Ekonomi,uluslararası ilişkiler ve bilgisayar gözde meslekler.Suudilerin finanse ettiği Vahabiler medreseleri başarısız okullar olmuş insanlar Türk modelini tercih ediyor. İlkokullarda bu sene latince eğitim başlamış ve latince alfabeye geçiş için çalışmalar sürüyor.Türkiye,Kırgıistan ve Özbekistan’da ortak okutulacak ders kitapları hazırlığı da Orta 1 edebiyat bölümleri için hazırlanıyormuş.Tüm edebi kişiliklerden ve ortak kültürden yararlanılacak.Bu okul geleneği Kırımlı İsmail Gaspıralı ‘nın “usülü cedit” adı altında açtığı okullarla daha önce yaşanmış.Buu okullar döneminde Kaşkar’a kadar yayılarak 5000’e kadar yükselmiş. Bölgenin müstakil çıkan ilk gazetesi “Hürriyet” (1918) yayına yeniden başlamış.Burada gazeteler günlük değil haftalık.Müdür yardımcısı ve edebiyat öğretmeni Hüseyin bey Buhara’da dört sinema olduğunu ve sözlü kültürün tüm gücüyle devam ettiğini söylerken yeni çıkan bir romanın türünü şöyle tarif ettiğini anlattı;”tasavvufi fantastik”.Hala Nevai’nin şiirlerine nazire yazıyorlar. Klasik gelenek biçim olarak devam ederken içerik değişiyor tabii. Mesela Lenin’e yazılmış methiyeler var.Şiir geleneği çok güçlü tüm bölgede.Ruslar aracılığıyla Avrupa edebiyatıyla tanışmışlar ama biçim almamışlar.” “Ev içinde de ev dışında da kadınların egemenliği çok.Velileri çağırdığımızda hep kadınlar geliyor.Yönetimde ve okullarda kadın oranı da çok fazla.Tüm okulların müdürleri kadın neredeyse.Kadın nüfusu da fazla zaten.Pakistan ve Türkiye dışında erkek nüfusu fazla olan ülke yok,ben bilgisayarda baktım.”diyen Zor yağan lapa lapa kar altında bizi yolcu ederken çocuklar Türk Pop müziği dinliyorlardı. Öğretmenleri ve yöneticileriyle topluma örnek insanlar olan okullar çok seviliyor. BUHARA YAHUDİLERİ Yahudi küçük kız Rado’nun peşinde Buhara’nın daracık sokaklarına düşünce Buhara’nın ruhunu buldum.Yağmurdan oluşmuş gölcükler ve bir çamur deryasından oluşan sokakların arasından ark akıyor.Mavi boyalı kapı ve pencerelerin ardından bakan kadınlar kerpiç ve sarı tuğladan evleri şenlendiriyor.Köpeklerle kediler dost geziyor ortalıkta. Buhara kedili bir kent.Düşlerdeki yolculuklara benzer daracık labirent içinde önde Rado ilerliyorum.Yoksul evlerin büyük kapılarında kocaman kilitler,ahşap oyma kapıların duru çağrısı insana sırtını dayadığı samanla karışık çamur duvarın binlerce yıllık şarkısı baş döndürücü.Basit,kocaman bir kapıyı iktirip eliyle gel diyor bana Rado. Kocaman bir avlu içinde çok güzel bir sinagog çıkıyor karşıma.Aydınlık camlardan gizemli bir dünyanın pırıltıları yansıyor dışarıya.Altın sırmalarla işli kocaman armalı kumaş pankartlar asılı.Her yerde şamdanlar ve bir yaşlı amca mumları yakıyor.Genç haham “buraya kadınlar giremez”diyor.Bir kare fotoğraf çekmeme izin veriyor.Masanın etrafına toplanmış erkeklerle sohbet ediyor yüksek sesle.Dış cephede eski avadanlıklar,ibrikler sergileniyor.Başka bir sinagoga geçiyoruz.Bu daha yoksul görünen ama içten bir mekan yaşlı iki erkek ellerindeki eski kitapları okuyorlar.Hiç ses etmiyorlar girmeme.Buhara’ya Yahudiler 500 yıl önce gelmiş ve tüm ticaret onlardaymış.Şimdi bin kadar Yahudi nüfus kalmış.Amerika’ya göçen çok olmuş ve NewYork’ta Buhara Yahudileri mahallesi varmış,tamamı Semerkand ve Buhara’dan göçmüş.Bu arada küçük bir oğlan et ve meyva tabakları taşıyor.Hattum bayramı için hazırlık var mutfakta. Et ve meyvanın yanına hamur parçaları konmuş üstünü ince lavaş gibi bir ekmekle örtüyorlar.Her yanda mumlar yanıyor. Daha çok bir eve benzeyen yoksul görünüşlü son sinagogda ise bekçi bir kadın!Tamara tüm Yahudiler gibi Tacikce konuşuyor.Gördüğü ilgiden memnun oğlunun İsrael’e gittiğini anlatıyor.İsraele’ göçen çok oldu diyor.Duvarda İsrailden gelmiş bir poster asılı ortada Sultan Süleyman oturuyor.Kürsünün üstünde “Miramir” yazıyor,yani tüm dünyada barış.Haham günde iki kez gelirmiş,Cumartesileri üç kez.Oysa Semerkand’ta Sinagog Cumartesi kapalıydı ve haham gelmeyi red etti ısrarımıza rağmen.Sadece ahşap oymacılığın geçmişini anlatan eski kapı ve kocaman asma kilidiyle tanışabildik. ZERDÜŞT GELENEK SÜRÜYOR Samani hanedanlığının kurucusu İsmail Samani’nin 9.yüzyıldan kalma anıt mezarında babası ve torunuyla yatıyor.Alınlıktaki zerdüşt semboller üçgen ve içinde bir daire ile sonsuzluğu ifade ediyor.Bu formlar ve anıt mezar formu Bakü’deki ateş tapınağıyla aynı.Pişmiş tuğladan yapılmış anıt mezar her cephesiyle dünyanın dört bir yanını işaret ediyor.Samaniler makberesi önünde ateş yakılarak bugün de ibadet ediliyor ve mumlar adanıyor.Sandukalara el sürülerek dualar okunuyor.Ateş kültü tüm canlılığıyla sürüyor. Hemen yanındaki Eyüp Çeşmesi’nde içeride küçük hücrede insanlar mum yakıp Kur’an’dan parçalar okuyorlar.İçerde bulunan çeşmeden akan kutsal sudan içiyor ve taşıyorlar şifa olarak.Özellikle yazın burasının dolduğunu söylüyorlar. BAHAEDDİN NAKŞİBEND’İN ZİYARETGAHI 11.Yüzyılda Nakşibendiliğin kurucusu olan Nakşibend’in ziyaretgahı ve külliyesinin içinde kocaman bir havuz var.Abdest alma havuzu olarak geleneksel bir yapı olmasına karşın İmamın anlattığı öykü Buhara’nın geçmişine uygun.Eskiden bu havuz şarapla doldurulurmuş ve biraz ilerideki kuyu formunda yapılan yerin çukuruna oturtulmuş kocaman kazana aktarılırmış her gelen bir bardak bu kazandan şarap alırmış.Şimdi havuz boş. Tarikat edep ve erkanını Emir Külal’dan öğrenen Nakşibend’in Küsem Şeyh ve Halil Ata gibi Yesevi temsilcilerinin etkisi altında kaldığı bilinmektedir.Halil Ata’nın Çağatay Hanlığı’nda hüküm süren Gazan han ile aynı kişi olduğu ileri sürülür.Nakşiliği Orta Asya merkezlerine yayan mutasavvıflar tarikatı hem mistik hem siyasi açıdan kurumlaştırmışlardır. Erkekler ve kadınlar için ayrı iki cami var,solunda Çilehane.40 gün çile dolduran öğrencilerden çoğu da Nakşibend’in yanında yöresinde gömülü.Muzaffer Han döneminde yapılmış olan bina restorasyondan geçmiş ve medresesi faal durumda. Arapça eğitim veren medresede eğitim dört yıl.Medrese 48 hücreden oluşuyor,minare sonradan eklenmiş.Cuma ve Pazar günleri çok kalabalık oluyormuş.Buhara’dan buraya yürüyerek gelmek bir adak ve eski bir gelenek. Nakşibend’in yüksek mezarı beyaz mermerden.Her iki tarafında çok uzun şaman direkleri var.Etrafını üç kere dönerek tavaf edenler bu direkleri ve taşları öpüyorlar,el sürüyorlar.Burada kadın erkek karışık ibadet. Bir imam Arapça okuyor sedirde.Hemen arkasında kutsal su var.Ondan içtikten sonra caminin ve avlunun ahşap direklerinin önünde kadınlar önce eğiliyorlar ellerini kavuşturup sonra direkleri öpüyorlar.Kutsal ağaç kültü ,su kültü sürdürülüyor.Her yanda hatta kale burçlarında,surlarda bile olan şaman direkler dilek için asılmış bez parçalarıyla donanmış. Türbenin karşısındaki aşevi de çok ilginç.Camlarında lale resimleri var.Tüm Orta Asya’da duvarları resimleme geleneği var.Asla dümdüz boyanmıyor,köylerde bile motiflerle süslü duvarlar.Her yan resim.Türk mezar taşları heykel formlarında.Türklerde resim ve heykel yapımının çok eski bir estetik duygu olduğunu düşünüyorum.Şah-ı Zinde’de kanalizasyon kapaklarının üstünde bile lale resimleri vardı.Lale gerçek bir Türk çiçeği.Duvar resimlerinde de akan dereler,kuşlar ve laleler var.Evlerdeki tül perdeler bile ayni motiflerle süslü ek olarak pembe flamingolar var.Hepsinde egemen renk ve yer ise mavi bir gökyüzü. TİMUR’UN BAŞKENTİ SEMERKAND Dar sokakları,alçak toprak evleri,kenarlarında kavak ağaçlarının yükseldiği geniş caddeleriyle Semerkand altın tozcuklarının serpildiği bir kentte mavi çinilerle süslü şehir merkezi Registan ve Timur’un anıt mezarıyla geçmişin koynunda uyur gibi.Büyük İskender burayı alınca; “Marakanda için duyduğum her şey doğru,eksik olan şey benim düşlediğimden güzel olması “der. Timur’un torunu Uluğ Bey zamanında bir entellektüeller başkenti olan Semerkand’dan kimler geçmiyor ki; Türkçe yazdığı “Zafername” ile ünlü tarihçi Ali Yazdi,şair Lütfi,Muharrem El Harezmi,Uluğ Bey’in öğrencisi Ali Kuşçu ve hocası Kazızade Rumi.Uluğ Bey kurduğu rasathane ile Avrupalı bilginlerle aynı masada resmedilmiş bir astrolog. Uluğ Bey medresesi ve rasathanesi dönemin bilim akademisi gibi.Uluğ Bey’in trajedisi oğlunun emriyle öldürülmesidir.Onu boğan cellat altı ay sonra oğlunu da öldürür.Onun kanlı giysilerinden parçalar müzede sergilenmekte ve “bir zalimden bir alim,bir alimden bir zalim” deyişini doğrulamaktadır.Timur’un anıt mezarının altın varaklarla süslü kubbesinin altında siyah bir mermer altında yatmakta Uluğ Bey. 1942’de Rus arkeologlar Timur’un ve torununun mezarını açıp kemikleri inceliyorlar,Özbekler “açmayın uğursuzluktur”dedikleri halde mezarların açılması yüzünden İkinci Dünya Savaşının çıktığına inanıyorlar.Şer Dor ve Tilla Kari medreseleri de iç bezemelerinde altın kullanılan görkemli yapılar ve Registan meydanının hemen önünde duran beyaz bir küre dikkatimi çekiyor.Üstünde oturan bir öküz var. Çin takvimini neden kullandıklarını merak edince Çinlilerin hayvan yılı takvimini Türklerden aldığını öğreniyorum.Düzenli olarak hayvan yılı izleniyor,kutlanıyor ve kürenin üstündeki hayvan heykelcikleri her yıl değiştiriliyor.Timur’un GürEmir türbesi kadar görkemli olmasa da Çinli eşi Bibi Hatun için yapılan cami devasa kubbeleriyle görkemli bir atmosfer sunuyor.Hemen yanında pazarın çarpıcı gürültüsü ve sürekli sizi kazıklayan Türk kardeşleriniz!Ama kurutulmuş kavun bir harika ve yüzyıllardır değişmeyen bir lezzet olarak seyahatnamelerde anlatılıyor.Şahı Zinde ise Orta Asya’nın Mekkesi gibi .Bu kutsal mezarlar sokağı mavinin tüm tonlarından mozaik ve fayanslarla sizi sarıp sarmalıyor. MEHMAN ATAANA’DAN ULUDUR. Gelen konuk evdeki en büyük olandan önemlidir demek olan bu atasözü ayni zamanda Türklerde ki soyağacının “ana” ile başladığına da işaret eden eski bir söylem olmalı.Kırgız sözcüğü de “kırk kız”dan gelmekte ve kırk anaya dayalı kabileden ana kökenli efsaneye dayanmakta.Hiva’da hep kadınlar hizmet etti.Açık ve uygar insanlardı. Konuk çok seviliyor,insanlar insanlarla zenginleşiyor.Onlardan haber alıyorlar,kültürel alış veriş sağlıyorlar.Karşılığında konuk izzet ikramla ağırlanıyor.Konuk tuz ve ekmekle karşılanıyor.Yolculara para vermek gelenek,hatta şaşırıp almak istememiş bizim Türk ekip. İnsanlar dilekleri için para adıyorlar.Hoşgeldin olarak ayrıca pembe beyaz şekerler ikram ediyorlar.Şeker ikramı bizim gibi.Hoşgeldin yemeği olarak vodka,elma,et ve pilav şart.Kırgızistan’dan geçerken bir dağ köyünde Borgebik isminde 75 yaşında bir saz şairi ve ozan kervanı görünce kuzular çevirmiş.Çünkü son kervan onun doğumunda geçmiş ve hamile olan annesine yardım etmişler.Ozan bir yerde bu borcu ödemek için gelen mistik bir kervan gibi bakmış gelenlere.Sabaha kadar kopuz çalıp,şiirler okumuş.Sözlü kültürün çok önemli gelenek taşıyıcılarının araştırılması gerekmekte.Ne yazık ki el değmeden duran hazine bizim kültürümüzün kaybı olacaktır.Türk sosyal bilimcileri Asya’yı keşfetmeliler.Manas destanını toplayan bile bir Rus Türkolog geçen yüzyılda.Çin seddine yakın dağlarda yaşayan “Sarı Uygurlar” da budist Türkler ve bizim lehçemize yakın Türkçe konuşuyorlar.Şu anda çocukları Çince öğreniyor.Oraları arşivlemek ve antropolojik çalışma yapmak elzem. Konukseverlik kültürünün egemenliği sözlü kültürde yaşamakta, bunun kökenleri yaşam biçimiyle yakından ilgili elbette. SEMERKAND’DA DEVLET TÜRK LİSESİ

Hiva1997

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

ORTAÇAĞDAN KALMA BİR DÜŞ :HİVA Harezm bölgesinde Amu Derya ile Siri Derya arasında, Kızılkum ile Karakum çölünün ortasında efsanevi bir vaha Khiva. Zerdüştlerin Avestasında adı geçen Khiva Neolitik döneme kadar uzanan geçmişiyle sapsarı bir şehir.Ortaçağa ayak basmak isteyen Khiva’ya görkemli şehir kapılarından girebilir.Çünkü bu sene 2500.kuruluşunu kutlamaya hazırlanıyor Khiva.

Mavilerin şehri çölün bittiği yerde bir serap gibi elini uzatıyor insana.Yabani bir çok devenin başıboş dolaştığı kumul tepelerinin boş ufkundan sonra sarı çamur bir şehir selamlıyor beni. Sarının altın tozuna bulanmış rehavetinin üstünde mavi çiniler yükseliyor.Uzaktan mavi ve turkuazın binbir rengi eski bir masal çümbüşü sunuyor insana.Eski adı Khivarizm olan şehrin adı Hive diye okunuyor.Çoğu Türk,hepsi müslüman olan halkından,eski coğrafya ve tarih bilginleri pek çok bahseder.Bahsettikleri kadar da vardır.Hiveliler uzak ülkelerde tanınmış tacirlerdir, mallarıyla yedi düvelin ülkesini dolaşırlar.Yalnız böyle bezirgan bir kavim için garip görünen tarafları çok iyi silah kullanmalarıdır.Ruslar bu tacir kavme Kaliz derlerdi. Alış verişin karışık girdi çıktısını bunlardan iyi bilen kimse olmadığı gibi,para işlerinde neredeyse tehlikeli olabilecek bir ünleri vardı.Bu müslüman Kalizler alış veriş için Macaristan’a kadar uzanmışlardı. İbni Batuta Hiva’den övgüyle söz eder.Burası Türklerin en güzel şehriydi.Bu şehirde oturanların sayısı adeta belirsizdir,sokaklarda her zaman büyük bir kalabalık itişir kakışır,gelip geçenlerin adımları sanki yeri titretir,uzaktan bu insan seli adeta köpüren, dalgalanan bir denize benzer.Bu zamanlarda Hiva Özbek Sultanının hükmünde bulunuyordu.Çok cömert ve konuksever olan halkı övmekle bitiremez İbni Batuta.Yeryüzünde onlardan daha sıcak kanlı,daha müslüman insanlar hiç bir yerde bulunmaz.Cennetten çıktığına inanılan dört ırmaktan biri olan Amuderya tıpkı Volga gibi kışın donar ve buz tabakası beş ay kadar çözülmez.Yazın ise üzerinde gemi seferleri işlektir ve Termez’e kadar gidilebilir.Bunlar buğday ve çavdar taşırlar buralara.İbni Batuta şehrin valisi olan Türk Kutlu Demür’ün konağına varınca onu ahşap kabul salonuna alırlar.”Kabul salonunun ağaç kısımları yaldızlı süslerle kaplıydı,duvarlara ağır pahalı kumaşlar çekilmişti ve tavan boydan boya altın işlemeli ipekle kaplı idi. “Bugün hala Orta Asya’da duvara kumaş kaplama,kumaş ya da halı asma geleneği sürmektedir.Duvarlar resimlenir ve renkli boyanır.Kapı pencereler ise mavi renktedir.Gök Tanrı Tengri’nin kutsal rengi mavi tüm giriş çıkışları kutsamaktadır böylece.Sapsarı toprak evler mavi kapı pencereler ve mavi çinili mekanlarla Hiva bir düş ülkesi sunmakta. İbni Batuta’ya altın gümüş tepsilerde piliç,turna,güvercin kızartmaları,tereyağı ile yapılmış Kuluça denen bir tür pasta,çörekler vemeyva sofraları getirirler.Narlar,üzümler,kavun ve karpuz nefistir. Bize de üzüm,badem,ceviz ve nar ikram ettiler ve kolumu dayadığım yastıklara yaslanarak yer sofrasında harika yemekler yedim.Kefir içmeden yemeğe başlayamaz oldum.Yemek süresince yeşil ya da kara çay servisi var.Küçük çanaklardan içilen çay şekersiz ve bol .Kuru üzüm kadar yaş üzüm de ikram da itibarlı bir meyva. amma ille de kışlık kavunlar mis gibi bir rahiya saçarak masayı şenlendiriyor.Geniş sofalı evlerin içinde Doğu’nun rehavetini yaşıyorum.Her yan halı ve yastık yerlerde serilip sohbet etmenin keyfini çıkarıyorum.Kaldığım evin kızları hizmet ediyor,yüzleri açık ve çok rahatlar.Burada kaç göç yok,zaten Türk kültüründe kadın egemen bir anlayış var.Kadınlar güçlü ve erkekleriyle birlikte yaşıyorlar her yerde. Bunu pazarda gözlemek mümkün.Satıcı çok sayıda kadın var.Kalabalık pazar içinde kadın erkek eşit sayıda görünüyor.Ramazan ayı olması nedeniyle yapılan Nişalla denen bir tatlı satılıyor.Beyaz,yoğurt gibi bir görünümü var.Rişe-i deraht ile şeker kaynatılıyor bembeyaz oluncaya kadar.Beze tadında bir şey oluyor.Dağlar gibi her yanda üzerlik bitkisi yığılı ,insanlar evlerini tütsülüyor bunlarla.Nazara gelmemek için. Pazarda haşhaş ve bizde Maraş otu denen keyif verici bir toz her yerde satılıyor.Dil altına koydukları bu yeşil renkli madde yüzünden kekeme gibi konuşuyorlar.tüm ağız içi yemyeşil oluyor.Burada esrara “neşe” deniyor.Sigaraya sarıp size de “neş çeken mi?” diye soruyorlar. Dişler ise sapsarı altın. Çünkü altın diş zenginlik göstergesi.tüm dişleri altın kaplatıyorlar. Tüm servetleri ağızlarının içinde saklı. Beşikler,süpürgeler,renkli çeyiz sandıkları arasından Türk pop müziği eşliğinde geçiyorum.Herkes Türk pop müziği seviyor,dinliyor. Eski geleneksel el sanatları yok edilmiş,insanların yerel giysileri bozulmuş her yan grinin,kahverenginin tonlarına boyalı gibi.O soğuk ve ağır komünizm damgası insanların yüzüne,yaşamlarına vurulmuş. Antik ve bilinmeyen bir dünyaya yolculuk olan Hiva şehri tarihin sayfalarından önünüze çıkartılmış bir sayfa gibi.Bu şehir çamurun ve tozun öyküsünü bağrında taşıyor .Tüm ipek ticaretinin yapıldığı İpek yolu üstündeki Hive kenti kutsallığının haşmetiyle mağrur mavi kubbelerini güneşe tutuyor.Tüm şehre şekil veren çamur sarı bir tül perde gibi iniyor şehrin üstüne.Ortaçağın otantik yapı formunu sürdüren Hiva kenti iki bölüm:İçan Kala,Dışan Kala.Antik şehir kale içindeki bölüm,kale dışındaki şehir ise kerpiçten.Kerpiçin içinden fışkıran mavilikler sizi gökyüzüne savuruveriyor.Mavinin, sarının ve turkuazın sonsuz gün batımında başınız dönüyor.Kerpiçten kale duvarları şehri koruyan asık suratlı muhafızlar gibi.Bu bilinmeyen dünyanın çağlar ötesinden gelen mistik havası tüm çinilere kakılmış sanki.Çamurun görkemli dünyasında daracık sokaklar boyunca dolaşıyorum.Gece karanlık sokaklara, arnavut taşı döşeli genişçe meydanlara bastırınca gökyüzünde kocaman bir dolunay Binbir Gece Masallarını anlatmaya devam ediyor. İslam aleminde fayansın adı kaşi ya da kaşanidir.Kaşipaz ise bu işin ustasına denir.Bir kaşipazın çok yetenekli bir ögrencisiyle olan öyküsü muhteşem fayansların sırrını bize fısıldıyor.Kaşipaz’ın öğrencisi çok yeteneklidir,hırslıdır.Herşeyi bildiğini düşünerek ustasından daha iyi kaşi yapabileceğini kanıtlamak ister.Ustasından gizli çok çalışır.Tüm yaratıcılığını kullandığı fayanslar ateşten çıkınca çarpuk çurpuktur.Hırsının cezalandırıldığını düşünen ögrenci ustasının yanına gider ve hoşsohbet usta ona şunları söyler: “ Sen şimdiye dek sadece zanaatçılık yapıyordun ama bir de son adım var ki orası zanaatı sanata dönüştürme noktasıdır. Hiva fayansları, seramikleri gerçek bir sanat eseri.Oyma,bazı yerleri kabartma bazı yerleri oyma olan işler,rengarenk parlak çiniler ve mozaikler olağanüstü Maveraünnehir seramikleri Hiva’nin ruhunu yaratanlar.UNESCO dünya kültür mirası listesinde olan Hiva şehri Ahmet Biruni’nin ve İbni Sina’nın doğduğu yer.Bu bölge 9. ve 10. yüzyıllarda Doğu Rönesansının yaşandığı bölge.Ama İbni Batuta’nın gittiği dönemde bile “ artık buralarda ne irfan,ne alim kalmış” diye yazılır.Bugün sosyal alanda eskinin mavi düşlerinden başka bir şey yok. Hiva’yi kurduğu rivayet edilen Nuh’un oğlu kadar uzak bilim üretenler Hiva’ya.Hayyam’ın ünlü dizelerin Tacik olan rehberimiz söylüyor ve biraz teselli buluyorum.Şevket 400 mısrayı Hayyam’dan ezbere biliyor. Tacikler Farsça biliyor ve Semerkant gibi yerlerde Farsça yaygın.Şevketle Farsça konuşuyorum ve o şaşırarak yüzüme bakıyor. Yarım kalmış koca bir minare görüyorum.Kalta Minor müthiş bir mavi şenliği.Bunu yapan mimarı Han yapı bitince öldürecek diye rivayet çıkınca mimar yarım bırakıp kaçmış.26 metre yüksekliğindeki minare Orta Asya’nın en yükseği.Cuma Mescidi ise olağanüstü güzellikte ahşap oymalardan oluşan 212 sutünuyla çok etkileyici bir mekan.Tam ortasındaki ağaçın olduğu noktadan ışık boşalıyor mekana.Daracık minareye tırmanıyorum,şerefesiz minarede küçük kafesli pencereler var.İslam Hoca Medresesi ve minaresi ise yerel yaratıcılığın şaheseri, labirent gibi bir yapı.Lacivert ve açık mavi tonların süslemelerdeki görkemi 42 odalı medresenin eski günlere ağıtını yakar gibi. İçan Kala’nın 2100metre uzunluğundaki surları 7-8 metre yüksekliğinde ve 5-6 metre genişliğinde.Çok güçlü savunma yapıları olan bu duvarların kapıları:Kuzeyde Bağça darvaza Urgenç şehri yolu üstünde,Doğu kapısı Palvandarvaza Amuderya ‘ya doğru mevzilenmiş.Güney kapısı Taş darvaza ve Batı kapısı Atadarvaza ki 1920’de ciddi olarak hasar gören kapı yeniden yapılmış sonraları.Mimari değer olarak Palvan-darvaza gösterilir.Silahşörler kapısı denen bu kapı massif. Kapının üstündeki mermerde “Şehri Kheyvak 1221-1806- Khivak şehri” yazar.Ünlü Allaqulikhan medresesi 99 hücreli ve kervansaray barındırmakta bünyesinde. Kente girişin yapıldığı çifte ana kapı ise Koş darvaza seramik detayları ve pişmiş tuğlalarıyla ünlü.Geometrik abstract desenler ya da bitki motifleri mekan cephelerini süslüyor. Taş-avli(avlu) isimli saray ise daha geç dönem mimari özelliklerle birlikte Hiva’da kullanılmış tüm mimari çeşitliliğin özelliklerini taşımakta.Küçük kulelerle süslü duvarlar ve sokak fener direkleri karakteristik.Bu kompleksin giriş bölümünde yüksek tuğla duvarlar bulunmakta.Güney bölümde ise Arz-havli (kabul avlusu) bulunmakta, eğlence için isthrat-havli öncelikle tamamlanmış bölümler. Kunya Arka denen antik kale Aranghan zamanında yapılmış (1686)Kunya ark’ı koruyan surlara pakhsa duvarı deniyor.Kaleye giriş kapısı anıtsal bir mimari ve portallar içermekte.Bir çok avludan oluşan iç bölümlerde ahşap kolonlar kullanılmış.Fasatta mavi ve beyaz fayanslar süslemede kullanılmış.Yazlık ve kışlık camilerin olduğu bölüm dışında kullanılan günlük alanlar var. Pehlivan Mahmut Musoleum ise Harezm’in değişik mezarlarına bir örnek olmakta.Bazı yerlerde çadır biçiminde olan mezarlar burada tümsek biçiminde. Asya’nın en büyük köle pazarlarından birini barındıran Hiva 1740’da İran Şahı Nadir Şah tarafından harap edilmiş.2500.yıl şenliklerine hazırlanan Hiva da her yer şantiye halinde çalışıyor,yenileniyor. Bulunmaz bir zaman makinası macerası yaşamak istiyorsanız kendinizi İpek yolunun bu ünlü şehrine atın ve ortaçağa kadar gidip geri gelin. Hiva eski zengin pazarların ve görkemli günlerin düşünü turizmle yeniden kazanmaya çalışıyor.Eldeğmemiş bir güzellik Hiva,maviliklerin sarı çamurdan fışkırmasının öyküsü. NEVVAL SEVİNDİ

İran 1997

Ağustos 12 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

Hatemi’nin İlk Seçim Öyküsü Sıcak bir yaz gecesinin kokusu var Tahran havaalanında.Uzak geçmişin insanı elinden tutup götürdüğü bir dünya İran.Çok uygar bir mekana girebilmek için tüm kadınlar başımızı örtüyoruz.İranlı kadınlar ise daha dikkatli örtünüyorlar.

Uçakta yanımda oturan İranlı kadın uzun tırnaklarımı gösterip “bu İran’da yasak” dedi.”belki siz yabancı olduğunuz için bir şey demezler “diye ekledi.Ojesiz olan uzun tırnaklarıma devletin karışmasının keyfiyetini düşündüm. İran denediği toplumsal modelle bambaşka bir dünya. Bu ülkede en büyük tehlike olarak görülen kadınlar siyah uzun mantolar,pardesüler ya da çadıralarını giymek zorundalar.Benim Tahran’a indiğim gün “Toplumu doğruya davet etme,doğru yola getirme” haftasının başlangıcıydı.O gün büyük bir gösteri yapılmış ve kadınların nasıl giyinmesi gerektiği,tesettüre uygunluk,süslenme konusu ve eğlenme isteklerinin İslami icaplara uyması uzun uzun söylevlerle anlatılmış.Ama tüm çabalara karşı 18 yıldır boğulmuş olan İran’da son üç yıldır ciddi bir gevşeme olduğu söyleniyor.İran’da özel yaşama müdaheleden insanlar bıkmış. Eski pastarların zihniyeti ; kadınlar zararlı yaratıklardır ve potansiyel suçlulardır.Eski pastarların yerine yeni bir gençlik örgütü kurulmuş, bunlar motorsikletli yoksul gençler. İstediklerine yol kesip hesap sorma yetkisine sahipler.Örneğin bir kız erkek yanyana yürürken evlilik cüzdanı ya da siga belgesi sorabilirler. Bunlara karşı olduğunu dört Cumhurbaşkanı adayı da açık oturumda söylediler.Bu gençlere üniversiteden kontenjan sağlandığı için bu örgüte tüm liseliler rağbet ediyor.Bunlar İslami yaşam tarzı uygulamalarında asayiş kuvveti olarak kullanılıyor.Kadınların vucüdunun şekli belli olmamalı,mutlaka siyah çorap giymeliler, büyük siyah eşarplar takmalılar.Aslında bunun için yeni icat edilmiş modeller var.Megna denilen bu örtülerin bir çenenizi bile saklayan modeli var, bir de sadece yüzünüzü çerçeveleyen bir diğer modeli.Kadının her davranışı devlet tarafından belirleniyor.Eskiden kot pantolon giymek de yasakken şimdi herkes kot pantolon giyiyor.Yanları beyazlatılmış siyah ya da mavi jean.Şimdi açık renk giymek muhalefet göstergesi İran’da.Kahverengi nin tonları veya kemik rengi anlamlar içeriyor! Televizyonda çocuk programları muhalefetin ana merkezi durumunda.Yavaş yavaş 9-10 yaşındak kız çocuklarına kadar tırmanan bir yaş silsilesi içinde örtünmemeye , başı açık çıkmaya başlamışlar.Yine müzik yasağının ilk delindiği yerde televizyondaki çocuk programları . Önce kadınlar çıkıp koro halinde şarkı söylemeye başlamışlar, sonra masal aralarında küçük şarkılar seslendirmişler.Çünkü kadın solist yasaktı, sonra küçük kızlar tek başlarına şarkı söylemeye başlamışlar.Açık renk giyinip,açık renk örtü örtmeye başlamışlar.İran’da yasada 9 yaşındaki kız yetişkin sayılır.Hem evlilik için hem ceza kanunu gereğince.Bu nedenle o yaştaki kızların çocuk programında tek başlarına şarkı söylemeleri herkesi sevindiren bir devrim olmuş . Son bir yıldır evlilik,aşk, kadın erkek ilişkisini ailede anlatan programlar yapılmaya başlanmış.Geleneksel çadıra giyilmiyor artık. Siyah çadıra ise siyasi İslamin simgesi olarak algılanıyor ve Tahran’ın kuzeyinde oturanlar asla çadıra giymiyorlar ve başlarını megna ile örtmüyorlar.Onlar büyük şallar örtüyor başlarına,saçları görünüyor. Uzun siyah ya da koyu renk çok şık mantolar giyiyorlar.Kolları sırmalarla işli, önden düğmeli zarif tokalı modellerin yanısıra en son kullanılan kolları pelerin gibi dikilmiş bol mantolar. Tahran’ın pahalı ve şık kısmı olan kuzey Tahran’da vitrinler şıklık ve pahalılık yarışında.Eskiden yasak olan makyaj ürünleri her yanda satılıyor.Tüm vitrinler en ünlü Avrupa mallarıyla dolu.En şık İtalyan ayakkabıları hiç de İslami olmayan modelleri size sunuyor. Son bir yıldır moda kavramı çok yayılmış ve radikal İslamcılar bundan çok rahatsız.Çünkü modayı Batılı buluyorlar ve tüm sınırlamalara karşın bunun önüne geçemedikleri için canları sıkılıyor.Tahran’da en çok gözünüze çarpan kadın sürücüler.Kadınlar çok yaygın bir şekilde araba kullanıyor. Kadınlar giysileriyle , davranışlarıyla bir muhalefet yolu bulmuş ve bunu ifade ediyor.Aydın kadınlar,gençler ben çadıra giyince “utanırız seninle gezmeye” dediler bana.Toplumda bir kamplaşma hissediliyor. Kentli zenginlerle yoksullar arasında. Her alış veriş merkezi kapısında, restoran kapısında ya da girişlerde nasıl örtünmüş ve İslam’a uygun tesettürle girilebilir posterları asılı.Şekille size uyarı yapılıyor. 18 milyonluk İran devrim sonrası doğum kontrolunun yasaklanmasıyla 60 milyona çıktı.Sekiz savaşa rağmen nufüs artışı başına dert oldu. Son üç yıldır doğum kontrol hapları ve kanal bağlatma serbest bırakılmış. Buna önem vermeye başlamışlar devlet olarak.Cinsellik büyük bir tabu. Okullarda asla konuşulmuyor .”İslam ve Cinsellik” yazılı bir kitap poşette yayınlanmış geçenlerde.Bu tür yayınlar satış rekoru kırıyormuş. Son rekor kıran kitap ise “Simyacı”.Burada aşk, sevgi konusu sinema diliyle,resim ya da başka bir araçla aktarılınca kıyamet kopuyor. Bir liseli genç “ cinselliği nereden öğreneceğiz hiç bilmiyoruz.Ama burada kızlar azmışlar artık. Kızlar saldırıyor adama. Ama erkeklerin tek konusu da kız.Ben de genç evliliğe inanıyorum. Kız erkek ilişkisi evlerde gizli sürüyor,gizli olduğu için de istenmeyen bir çok facia yaşanıyor” diyor. Erkekler evlenirken kesinlikle bakire istiyorlar hatta bir kısmı adli tabipten kağıt istiyor şart olarak.Çünkü kızlar rahatlıkla cinselliklerini yaşama isteği gösteriyorlarmış.Evde yakalanan kızın o erkek tarafından kızlığının bozuluduğu ispatlanırsa bunun mehriyesi (bedeli) yasada sağ el ve sol bacağın kesilmesidir.Böyle evlenen erkek asla o kadından boşanamaz.Çünkü siga 25 yaşın altındaki kadınlara yasal olarak uygulanamaz. Mefasili içtemai denen özel güvenlik güçleri özel yaşamın her anına karışabilir ve sizi cezalandırabilir.Polisle aynı giysileri giymekle birlikte onların karakolları ve mahkemeleri ayrıdır.Düğün evini,yaşgünü partisini basmak bunların işidir.Düğün kadın erkek ayrı olmalı ve eğlence olmamalı.Buna uymazsanız ya komşunuz ihbar eder gelirler yada onlar geçerken ses duyup evi basarlar.Alıp götürürler tüm konuklar dağıtılır ve düğün geceniz rezil olur.Şellak (kırbaç) cezası yerine artık para cezası var genellikle.O nedenle düğünler büyük otellerde kadın erkek ayrı yapılıyor.Partiler ise her zaman risk taşıyor. Dışarıya ses gitmesin diye cam çerçeveyi battaniyelerle örtseniz bile çağrılmadığına sinirlenen biri sizi ihbar edebilir.Ben oradayken üniversiteli bir gencin yaş günü partisi basıldı. Bir çok mağazada tezgahtar,kasiyer çok kız çalışıyor.Süperlerde kadın iç çamaşırı bölümüne erkeklerin girmesi yasak.Erkek kuaför yasak. Genelde Ermeni olan erkek kuaförler kaçak çalışıyorlar.Kadın kuaför salonları çok lüks ve kadınlar çok dekolte giyiniyor içeride.Hepsi makyajlı ve gösterişli.Gelin başı yapanlara sordum burada gelinlerde türban takma yok.Yani tesettür işlemiyor.Normal duvak takıyorlar. Sadece sokağa çıkarken büyük bir kapuşonla örtüyorlar duvağı ve yüzlerini. Üniversiteli kızlar iş kadınları gibi giyiniyor,ellerinde bond çantalar taşıyorlar.Danışkai Zehra gibi sadece kızların okuduğu üniversiteler var ama genelde üniversite karışık.Liseler ise kesinlikle ayrı. Son yıllarda üniversitelerde gevşeme olmuş, gençleri biraz rahatlatmışlar. Kadınlar sigara içebiliyorlar,otel lobileri ve cafeler gençlerle dolu. Birlikte sohbet edip, elini falan tutup çene çalıyorlar.Yalnız ya da iki kadın gelip oturuyor ve çayını içiyor lobide. Yine de Tahran’ın en güzel sineması olan Azadi’nin yakılmasını önlemiyor bunlar. Tüm gençlerin sevdiği bu sinemanın yakıldığı söyleniyor. En büyük sorunlardan biri de uydu yayınlar.Uydu ve çanak anten yasak hem para cezası hem hapis var.Ama komşularından emin olan her evde uydu yayın izleniyor.Herkes Türk kanallarını izliyor.Azeriler İstanbul lehçesi konuşuyor, Farslarda Türkçe öğrenmeye başlamışlar. Her yerde Türkçe kursları açılmış.İran tÜrkiye’nin sosyal ve siyasal etki alanı içinde bu nedenle hükümet Türkiye aleyhine hiç bir yayını atlamadan icra ediyor. İran’da siyaset insanların özel yaşamını düzenlemek demek ne müzik dinledikleri ,ne giydikleri,nasıl eğlendikleri , evlendikleri , sevişmeleri, doğumları her anıyla yaşamları devlet tarafından planlanıyor ve kontrol edilmek isteniyor.Elbette imkansızı isteyen u bu sistem başarılı değil.Çünkü Tanran’da parası olan herkes canının istediğini bir şekilde yapıyor.Rüşvet çok yaygın ya rüşvet vererek ya da gizlilik içinde işler yürüyor.Her yerde içki bulabilirsiniz, lüks tüketim malına ulaşabilirsiniz.Dini Aşura Tasua günleri bile kız erkek görüşme anlaşma partisine dönüyor.Sokaklarda yakılan mangallardan yayılan üzerlik kokusu her yanı gençliğin büyüsüyle tutuşturuyor. Restoran Elbruz’a gittim.Masada “Sayın misafirler lütfen İslami yiyecek kurallarına uyun” yazıyor.Uyarılardan kurtulma şansı yok. Şah dönemi yaşanan korku ve uyarı dolu dünyanın tıpkısı. Temel prensip totaliter zihniyeti kamu alanında yaygınlaştırmak. Bir taksi şoförünün bana söyledikleri yaşama bakıştaki karamsarlığı aktarıyor: “biz artık nasıl yaşarız diye düşünmüyoruz nasıl rahat ölebiliriz diye düşünüyoruz.”Sadece 30 yaş civarında olan bir insanın ülkesindeki yaşam sevincini yitirmesinin özetiydi bu. Bu nedenle dört adayda seçim konuşmalarında halka daha rahat ve modern taleplere cevap vereceklerini söylediler,buna Natık Nuri dahil. Türkiye nelere sahip olduğunun farkında bile değil.Gücünü görmüyor ve kullanamıyor.İran ise demokrasi kültürü olmayan ama siyaset geleneğine sahip bir ülke ve politika yapanların düzeyi yanısıra ülkelerinin geleceğine olan duyguları nedeniyle toplumda bir gerginlik olmasın diye oylarını Natık Nuri’ye verebilirler.İran’ın toplum olarak siyasi olgunluğu ülkelerinin geleceğiyle ilgili günlük siyasetlerle değil. Planlı ve yemyeşil bir kent Tahran.Çınar ağacı kentin sembolü ve tüm caddeler, sokaklar çift sıra ağaçlıklı.Büyük parklarda fiskiyeli havuzlar ve her yer gül , çiçek içinde.Tahran gül ve hanımeli kokuyor. Yasalara uymayanın şansı yok pek, Tahran belediye Başkanı çok çalışkan biri. Amerika’da kent planlaması okumuş olan başkanı insanlar seviyor. Geniş bulvarları,üst geçitleri ve yeni otobanları, meydanları, heykelleriyle Tahran modern bir kent sunuyor.Hatta bir bankamatik bile bulabilirsiniz , dört yıldır kullanılıyor ve kentte 30 tane var.Ama kredi kartı kullanılmıyor, cep telefonu 3000 dolar.Banka %15 faiz veriyor, döviz ise sürekli müdahalelerden dolayı bir aşağı bir yukarı.Bankaya döviz bozmaya gittim adam bana “deli misin dışarıda iki katı, git dışarıda boz” dedi. Eski büyük alana oturmuş,yüksek duvarlı villaların yerini çok katlı binalar almış.Bu yüksek binalar site olursa şehrin dışındalar.Büyük suiteler var ama yemyeşil çevreleri, çiçekler içinde. Apartmanların estetik görünümü ise bizden daha yüksek bir kalitede. Burada zengin olanlar için modern bir yaşam var. Evinde piyanosunu çalabilir, tenis oynayabilir, bir saat uzaklıktaki kayak merkezinde kayağa gider, snowboard yapabilir. ikiyüzelli bin dolara arabaya binilen Tahran’da tirek çok yaygın.Oysa kimyevi uyuşturucunun cezası çok ağır, yasalarda karşılığı idam. Yasalarda kadının durumu bu denli modern bir görünümle taban tabana zıt.Kadınlar yasada erkekten daha aşağı bir konumda hep. Evlilik şahidi bile kadın olamaz,bir erkeğin karşılığı iki kadın ediyor çünkü. Zina halinde karısını basan bir erkek her ikisini de öldürme hakkına sahip. Zina yapan kadın ya da erkek taşlanır. Kız çocukları 9 yaşından sonra kadın ve yetişkin sayılıyor,tesettür mecburiyeti var.Ama üç dört yaşından sonra çadıralı çocuk görebilirsiniz.Erkekler ise 15 yaşından sonra yetişkin sayılıyor. Bir gazete haberinde Gali denen bir yerde 11 yaşında bir kız 17 yaşında bir erkekle ilişkiye girdiği anlatılıyor.Sonra miras nedeniyle ikisi birlik olup kızın üç kardeşini öldürüyorlar.Birini boğarak,birini keserek falan.İkisi de idama mahkum olmuşlar. Burada birini öldürmek en ağır suç.O nedenle cezası idam.Kanı ancak kan temizlere inanıyorlar. İran yasal açıdan tam bir erkek demokrasisi.Erkeksen ne istersen yapabilirsin.Erkek karısının haberi bile olmadan onu boşayabilir ama kadının boşanma hakkı yok.Yurt dışına çıkmak,pasaport çıkarmak, çalışmak erkeğin iznine bağlı.Aydın ailelerde erkek karısına genel vekaletname vererek bu sorunu aşıyor. “Medeni bir toplum hem kadın hem erkek için önemlidir” diyen Khatemi’yi anımsadım. Hemen ardından İran’da Mefaset denen ekibi öğreniyorum.Fesat yapanlar anlamına gelen Mefasetçiler eğlenerek, özel yaşamında İslami olmayan tarzda yaşayan fesatları tutuklamakla görevli. Lise ders kitablarında kadın hakkında şöyle yazıyor: Kadın hukukta erkekle eşittir.Kadın duygusal ve ruhsal olarak üstündür.Kadının en büyük üstünlüğü annelik gücüdür. Annelik sevgisi olmayan insan bile değildir. Kadın çocuğu ve kocası için her türlü fedakarlığı yapmalıdır.Kadına iyi davranmalı onu mutlu etmeli ki o iyi çocuklar yetiştirsin.Kocası karısına sevgisini göstermelidir.Mehriye (evlilikte kadına ödenen para) ise erkeğin sevgisini ve centilmenliğini gösterir.Kadına kendisini sevdirir.Mehri kadınlara vermenin anlamı onlara hediye edilmesidir.Kuranda bunun karşılığında “sadaka” sözcüğü kullanılmıştır, bazı kızlar bunu para kaynağı olarak görüyor.Ağır mehriyeler isteyen kızlar iyi aile kuramazlar.” Bu arada gençler porno seyretmek için internet’e giriyorlar.Genelde gece ikiden sonra boş telefon hatlarından Türkiye’ye bağlanıyorlar Türkiye’den internet’e geçiyorlar. İslam ceza kanununda bir müslüman erkeği öldürene kan diyeti (297.madde) – 100 deve sağlam ve şişman -veya 200 tane öküz -veya 100 tane koyun -veya 200 takım elbiselik iyi cins kumaş -veya 1000 dinar (her dinar 4.5 gr) yani 4.5 kg altın vermek zorunda. Yasanın 300.maddesi ise çok kısa ; “Eğer bir müslüman kadın öldürülürse kan diyeti erkeğin yarısıdır.” Yasanın 435.maddesi ise çok ilginç: “Eğer bir nedenle erkeğe zarar verip onun hayalarının ikisi de kesilirse sanki adam öldürmüş gibi tam diyet alınır taraftan.Yok sadece sol haya zarar görmüşse 2/3’ü,sağ haya ise 1/3’ü alınır. Hayalar sadece şişerse 400 dinar,bu şişme yürümeyi engelleyecek kadarsa 800 dinar diyet gerekir.” 638.madde:İslama uygun olmayan giysiyle kamuya çıkan kadın 10 günle 2 ay arasında hapis cezasına çarptırılır. Gayri İslami kadın erkek ilişkisi zina haricinde 200 şellak (kırbaç) İçkiyle ilgili her şey 3 ayla bir yıl arası hapis ve ilaveten 24 şellak. Kamu alanında kadına veya çocuğa sarkıntılık 2-6 ay hapis ve 74 şellak. Kanunda siga akti(sözleşmesi) iki türlü ;geçici ve devamlı.Geçici olanda süre belirtilir.Burada en az süre üç ay on gündür.Yeniden evlenmesi için en az üç regl dönemi geçmesi gerekir. Siga sözcük anlamı “nikah”. Evlenirken her halükarda siga olunuyor buna dini nikah deniyor eğer olmazsa çocuklar gayri meşru sayılır.Noterde hazırlanan belge olmadan birlikte olamazsınız.Siganın yasal hakları da var.Şah zamanı siga ayıptı ve sadece fahişeler yapardı .Devrimden sonra kadın erkek birlikte olabilmenin tek yolu olmuş siga. Çünkü boşanma formalitesi olmadan üç dört ay birlikte olup ayrılmak mümkün.Eskiden metres olan kadına bazı haklar sağlayan siga şimdi modern gençlerin birlikte olma aracı. Kadınlar siga istiyor zaten.Kanunda sigalı kadının çocuğunu isterse erkek tanımaz diyor.Yani kanun yaptırım uygulamıyor doğan çoçuğun babasına.Bu nedenle siga normal evlilik değil sadece bir ilişki kurma biçimi. Hazar kıyıları yeşillikleriyle bizim Karadeniz’e benzer, zaten Kuzeyliler Lazca konuşurlar.Yazın denize girmek için kadınlar ve erkekler yüksek ve denizde devam eden bir paravanla ayrılmıştır birbirinden. Kadın erkek ayrı denize girmekle birlikte kadınlar bikini falan giyemezler. Mayo bile azdır,genelde elbiselerle, paçalı donlarla girerler. Artık deniz eğlencesi halkın olmuş, zenginler özel havuzlarına ya da spor kompleklerindeki özel havuzlara gidiyorlar.Özel alanlarda bisiklete biniyorlar. Kız çocuklarına paten yapma izni varmış parklarda ben hiç görmedim.Zaten İran’da kadın dedikleri şey 17 ile 30 yaş arasında var. Sonra ailesi için parçalanan biri,beğenilmesi çok zor. Gençler bile bu düşüncenin etkisi altındalar.Genç erkekler kadının gençken ancak sevilebilir olduğunu sanıyor.Çok erken yaşlarda evleniyorlar. İran minyatürlerinde kadına bakıyorum açık saçları beline kadar,başını bir taç ya da başlık süslüyor.Erkeğiyle birlikte çalıp söylüyor, şarap içiyor.Çok samimi kucak kucağa minyatürler var.Hz.Yusuf gibi güzel erkek görünce bayılan kadınları tasvir eden minyatür İran’daki kadın kültürünü anlatır gibi.İranlı kadınlar evin içinde tek egemen ve söz sahibidir.Güzel siyah gözleri sürmeli ve çok aktif kadındır. Bugün her şeye rağmen kamuda çalışan kadın çok fazla.Kadınlar eve kapatılamamış durumda.Kadınlar cesur ve yürekli. Lise din kitabında kadının gerçek rolü bölümünde atife yani analık sevgisi anlatılıyor.Avrupa’da Amerika’da annelik duygusu az olduğu için aile sıcaklığı yoktur ,bu yüzden bir çok sorunları vardır deniyor. Nasıl eş seçmelisiniz bölümünde ilk şart olarak iman ve takva (inanç) sahibi olmalıdır yazıyor.Karı kocanın birbirini eğitmesi ve ailede kadın erkek ilişkisini anlatan bölümler kitabta geniş bir yer tutuyor.Erkeğin kadını sevmesi ve yardımcı olması öğütleniyor ama yapmazsa da bu kadının yapması gerekendir deniyor.Evişinin ağır olduğu kabul ediliyor.Erkeğin üstün olduğu duygusunu veriyor yazılanlar. Khatemi’nin kızı Leyla Khatemi ile yapılan bir röportaj ilginç soru ve cevaplar içeriyor.Sanati-i Şerif üniversitesinde matematik öğrencisi olan Leyla ‘ya neden matematik bölümünü seçtiğini soruyorlar: _Bir ülkede temel bilimlerin önemli olduğunu düşünüyorum _Baban bu seçimde seni serbest bıraktı mı? _Ben özel hayatımda ve seçimlerimde tamamen serbestim sadece onun irşadından ve deneyimlerinden yararlanırım.Sosyal bilimlere, edebiyata ve güzel sanatlara da çok meraklıyım.Babama ne zaman bir şey anlatmak istesem beni dinler.Bizim ailede karşılıklı görüş alış verişi çok önemlidir. _Acaba babanın kararlarında ne kadar etkili olabilirsin? _Bunu babama sorun. _Babanız için kızla erkek fark eder mi? _Babam için eşittir. _Babanı tanıtmak için ne dersin? _Düşünen hür bir insan _Babanın kazanmasını ister misin? _Biz babamla birlikte olabilmek için işinin daha az olmasını isteriz.Ama o bir Cumhurbaşkanı özelliklerine sahip. _Araba kullanır mısın? _Evet. _Evde uydu ya da video var mı? _Video var uydu yok. Son gördüğü İran filmini ve okuduğu kitabı anlatıyor Leyla, Simyacı ‘yı okumuş.İran’da kadınların çok zor günler geçirdiğini söyleyen Leyla son yıllarda kadınların haklarnıa sahip olabilmek için çok uğraştıklarını anlatıyor.Babasının sanata çok önem verdiğini ve tüm sanat kollarını canlandırmak istediğini belirterek tüm aydınlara mesaj veriyor. Khatemi ve ekibi daha özgür ve dünyayla ilişkili bir İran özlemine cevap verirken halk onu istiyor ama toplumsal gerilimden de ürküyorlar.

İran 1997

Ağustos 12 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

İran ilk Hatemi seçiminden notlar ve yorum

Tahran’da siyasi konuşmalarda ben Khatemi’nin kazanacağına inandığımı söylediğim zaman herkes oyunu Khatemi’ye vereceğini ama kazananın Natık Nuri olacağına inandıklarını belirttiyorlardı.Türkiye’ye geldim ve ayni yorumu yaptım yine herkes bana Natık Nuri’nin kazanacağını Khatemi’ye izin verilmeyeceğini söyledi. Ben de çenemi kıstım işin doğrusu ama inancımı yitirmedim. Neden ben bu karara varmıştım?Çünkü konuştuğum bir çok kesimden insan 18 yıldır bu rejimde boğulduklarını ifade ediyordu.Özel yaşamlarına her an müdahale edilmesinden,kanunsuzluktan, bürokrasiden ve keyfi davranışlardan bezdiklerini söylüyorlardı. Eğlenmenin ve insani ilişki kurmanın İslam adına cezalandırıldığı bir ülkede sadece molla vaazıyla yaşamanın insanı yaşama sevincinden alıkoyduğunu anlatıyorlardı bana.Gençler farklı düşünüyor,yaşamak ve gülmek istiyorlardı. Kadınlar ise zararlı yaratıklar olarak görülmekten bıkmışlardı.Biraz özgürlük istiyorlardı. Bütün arabaların camlarına, önlerine Khatemi posterleri yapıştıranlar bu dileklerine karşılık bekliyorlardı. Din uleması olan mollalar bile yapılanların ayıp olduğunu abartıldığını söylüyordu.Seçim konuşmaları sırasında dört adayın da ortak sloganı kadınlara ve gençlere daha fazla hak arıyacağız, yasal olmayan özel hayata müdahalelere izin vermeyeceğiz oldu. Khatemi seçim konuşmalarında şunları söyledi: _Kadınlar isteklerini mantıklı bir şekilde açıklayabilmeli ve bunun takipçisi olmalılar -Dini inançları dar ve karanlık bir yerde tutamayız,o zaman aydınlarla halk birbirinden kopar.Halk bilgisiz kalır. -Siyasi nedenlerle İran’dan çıkmış olan vatandaşların sorunları yasayla varsa tamam ama şahıslarla sorunumuz yoktur.Bu işler kişisel değildir,hukukla ilgilidir. -Kanuna karşı gelenler anarşi doğurarak toplumun sağlığını bozuyor bununla yüzleşmek zorundayız. -Kadınların rolunün iyileştirilmesinde özel sektörün rolü arttırılmalı devletin rolü kısıtlanmalıdır. -Kadınlar hakkındaki kanunlar eksik bile olsa uygulanması,onların hakların koruyan yasalar çıkarılması hiç olmamasından iyidir.Medeni bir toplumda hukuk devleti devletin ya da özel sektörün zorbalığını önler.Kanundan kaçışın İran’da eski kökleri vardır bizde hukuktan hoşlanmıyorlar.Ama medeni bir toplum hem kadın hem erkek için önemlidir.Kadınlar daha iyi eğitim görmeliler, kültür, spor, ekonomi ve bilimsel çalışmalarda öne çıkmaları sağlanmalı.Bu sene Meclis’ten bir çok kanun geçirildi bu konularda. -Cumhurbaşkanı her şeyi yapamaz kurumlar ve düzen olmalı Khatemi’nin vurgulamak istediği Veli Asri Müslümünü Cihan Hamanei ;yani tüm dünya müslümanlarının yol göstericisi, fetva vererek kanunun üstüne çıkıyor ve onun dediği oluyor. Dolaylı olarak bunu eleştiriyor ve buna karşı çıkıyor.Partilerin serbest kalmasını savunuyor ve silahlı mücadele önermedikçe herkesin serbestçe fikir düzeyinde tartışması gerektiğini söylüyor ve yeni partiler fikrini destekliyordu. Khatemi’yi öven konuşmaları yapanlar hem aydın kesimden, hem halkdan.Çünkü İran dünyada yerini almak istiyor,kapalı yaşamdan bıkmış.İran’ın Lübnan’a,Suriye’ye,Filistin’e ya da Tacikistan’a para yağdırmasından hiç hoşlanmıyorlar.Bizim paramızı oraya buraya dağıtıyorlar diyorlardı.Enflasyon insanları bunaltmış. Khatemi otobüsle seçim turu yaptı.gerçek anlamda tüm ülkeyi gezerek seçim propogandası yapan,otobüsle halka ulaşarak onlara mesajlarını doğrudan iletti.Khatemi mantıklı ve aydın konuşmalarıyla gönülleri çeldi.Sürekli İslamiyi İran yerine Halkı İran diyerek önemli bir ayrım yaptı.Babası da çok açık,aydın ve özgürlükçü biri olan Khatemi sosyal adaleti sağlayacağını vaad etti. Hepsinden önemlisi Khatemi insanlara özel yaşamlarını ve özgürlüklerini geri vereceğini belirtti.Kimseye zorla bir şey yaptıramazsınız diyen ve uydu yayınların izlenmesinde sakınca görmeyen Khatemi modernizmin, globalleşmenin ve insan haklarının gelecekte dünyayı belirleyeceğini bir kez daha kanıtladı. İran İslami ve şeriat yasalarıyla kalıplaştırılmış toplum modelini patlayan dikiş yerlerinden söküyor. KUTU 1—————————– Şeriat Polisi Mefasil-i içtemai güvenlik güçleri arasında bulunan bir örgütlenme olmakla birlikte karakolları ve mahkemeleri ayrı.Polisle aynı giysileri giyen bu güçler özel araçlarıyla her an sokakta görülebilir.Ya kendileri denetimdedir ya da ihbar değerlendirirler.Şah döneminden beri ihbar mekanizması sağlam işler İran’da.Komşularına güvenen, akrabalarına güvenen ancak yasaklanmış işleri yapabilir.Korku egemendir insanlara. Genellikle yoksul gençlerin girdiği bu örgüt İslami yaşama uygun yaşayıp yaşamadığınızı kontrol eder.Motorsikletli gençlerin de bulunduğu ekipler birden yolunuzu kesip neden saçlarınızın göründüğünün hesabını sorabilir,alıp karakola götürebilir.Üniversiteye kontenjandan girme gibi büyük bir rüşvet karşılığı liseli gençlerle beslenen şeriat polisi özel yaşamın her an kontrol altında tutulmasına yaramaktadır.Mefaset denen ekip ise fesat yapanları yani özel yaşamında İslami kurallara uymayanları tutuklamakla görevli. Fesat yada devrim sonrası deyimiyle “takuti”lik Şah zamanı olan haram yaşamı simgelemekte.Modernizmi isteyen herkes Batı’yı dolayısıyla Şah’ı istemiş olur bu zihniyete göre.Saf İslam kurallarına göre yaşanması, anayasada varolan şeriat hükümlerine uyulması daha da kötüsü yasada olmayan keyfi kararlarla kontrol edilen özel yaşam sürekli bireyi tehdit altında tutmakta.Özel yaşamı nedeniyle insanlar tehşir edilmekte, ceza görmekte ya da engellenmekte. Özel yaşamınız yoktur bu devletin ve güvenlik güçlerinin büyük gözaltındadır. Ama bu örgütlenmelerde büyük rüşvetler dönmekte.Bir kısmı bu güçlerin kontrol dışına çıkmış durumda ve istedikleri evlerden, zenginlerden haraç kesmekteler.İşsiz bir çok gencin katıldığı “Sepah” örgütünde de liseyi bitirmiş genç Sepah’a katılarak eline devletin verdiği bir özel kart geçiriyor. ceplerine de bir silah konuyor ve gençler bu güçten çok mutlu oluyor.Bunu kullanarak sıradan insanların yapamadığı şeyleri yapıyor ve rüşvet alıyor.Örneğin fotoğraf çekemezsiniz ama ona dolar karşılığı çektirirsiniz. Bu nedenle evlerini satanlar var.Şah döneminin zenginlerinden biri villasını satıp apartmana taşınmıştı.Evi yeni alan ise sürekli gelip kendisini güvenlik güçlerinin rahatsız etmesinden şikayetçiydi.Korkudan rüşvet veren aile zorbalardan bıkmıştı. Mafia usülü bir çetecilik İran’da bu güçler aracılığıyla yaygınlaşmış bulunmakta. KUTU2———————————– Evdeki Şeriat Yasakları Neler Evinizde İslami kurallara aykırı olarak kadın erkek birarada eğlenemezsiniz.Birinci dereceden akrabalar haricinde herkes bu kapsama girer.Yasak olan pop Batı müziği,pop İran müziği ,heavy rock, acid, rock gibi müzikleri dinleyemezsiniz ve dans edemezsiniz. İçki içemezsiniz ve dağıtamazsınız.Evde bile olsa aşırı dekolte ve makyajlı olamazsınız. Uyuşturucu kullanamazsınız.tirek çekemezsiniz. Gürültü yaparak eğlenemezsiniz.Havuzunuza mayo ya da bikini ile giremezsiniz. Evinizde uydu yayınla yabancı televizyon istasyonlarını izleyemezsiniz, yabancı radyo dinleyemezsiniz. Evinizde porno yayın ya da video kaset bulunduramazsınız.Yasak video filmleri seyredemezsiniz. Evinizde açık saçık kadın resmi bulunduramaz ya da duvara asamazsınız.Çıplak erkek fotoğrafı da kadın gibi yasak olanlar arasında.Yasak kitapları bulunduramazsınız, yabancı yasak kitapları yada yabancı dergileri, yabancı İran aleyhinde yayın yapmış yayınları bulunduramazsınız.Evinizde silah bulunduramazsınız. Evinizde kadın erkek karışık düğün yapamazsınız, eğlenemezsiniz. >>Kadın erkek karışık herhangi bir parti yada yaşgünü kutlaması yapamazsınız. Yabancı bir genç kız ve erkek zina harici bile gayri İslami konumda evde oturamaz.Evde evli olmayan çiftler sevişemez. İrannet denen izinli network dışında network sistemine giremezsiniz. Bu kadar ev içi yasağa karşın ev temizliğine gelenler hep erkek! KUTU3————————– Sokaktaki Yasaklar İslami hicaba uygun örtünmeden sokağa bir kadın çıkamaz. Kısa kollu gömlek ya da şortla bir erkek gezemez.Üstünde amerikan bayrağı amblemi ya da amerikayla ilgili bir motif olan gömleği giyemez.Erkekler kravat takamaz ama buna çok fazla son yıllarda itiraz etmiyorlar.Aşırı ve göze batıcı makyaj yapamazsınız.Tırnaklarınızı uzatamazsınız ve boyayamazsınız. Kutsal Muharrem aylarında siyah haricinde renk giyemezsiniz. Fakat Tahran’ın kuzeyinde kadınlar daha az erkekler daha çok olmak üzere bu yasağı deliyorlar. Oysa yasada uzun cetveller halinde nelerin giyilip nelerin giyilemeyeceği belirtilmiş. Kadın erkek gayri İslami pozda yürüyemezsiniz. İçki içemezsiniz. Üç yıldır devlet artık giyim modellerine karışmıyor ve vitrinlerde her model elbise var. Sokakta bir tek fotoğraf çekene raslamadım. Video ve fotograf çekimi yasak.Sadece düğünlerde videoya sokakta izin var. Gösteri yapmak,duvarlara bir şey yazmak ya da yapıştırmak, İslam ve İran aleyhinde konuşmak yasak. Kadınlar ve erkekler ayrı spor merkezlerinde spor yapabilir ya da bisiklete binebilirler.Birlikte denize girmek dahil her şey yasak. Sadece birlikte yemek yiyebilir, cafelerde oturabilirsiniz. KUTU4——————————– İçki Evde yada dışarıda içki kesinlikle yasaklanmasına karşın içkiyi her yerde bulabilirsiniz.Özellikle Ermenilerin yaptığı vodka su gibi satılıyor.Arak içen İranlılar vodkadan sonra en çok viski seviyorlar. Birayı evlerinde yapanlar var.Genelde insanlar içki yapımı konusunda belli uzmanlıklar edinmişler.Likör türü kolay içkileri yapıyorlar. Tüm partilerde içik bol.Sokağa çıkınca da Cola’nın içine dökerek ortalık yerde yine içki içilmiş oluyor.İranlılar içkiye ve yemeğe düşkündür. Bunun yasaklanması Amerika’daki içki yasağına dönmüş büyük bir yeraltı sektörü doğurmuş durumda. Türkiye’de içki yasağı koymaya meraklı belediyelere insan ruhsal durumu ve demokrasinin yararları konusunda bir eğitim olabilir İran deneyimi. KUTU5————————– Eğlence İran’da en büyük sorun eğlenmek. Eğlenmek yasak neredeyse.Bir ortaçağ Hıristiyan geleneği olan eğlence ve gülme düşmanlığı mollar tarafından en çok uygulanmak istenen şeydi.Ama insani olmayan bu yasak her tarafından delik deşik.İnsanlar ne yapıp edip bir formul buluyorlar bunun için.Daha çok eza ve ağlama kültürü içeren Şia geleneği hep matemdedir.Oniki imamın ölüm günlerinin taziyeleri, matemleri ,muharrem ayı matemleri bitmez bir eziyet ve matem halidir. Aşure Tasua’da ise bu en yüksek noktasına çıkar.Gerçi yabancılara ayıp oluyor diye mollalar sırt kanatmayı, bıçakla göğüs yaralamayı ve kafaya vurmayı yasaklamışlar.Artık ortada kan yok . şia kültürü Hıristiyanlıkta olduğu gibi geçmişi canlandırma kültürü taşır.Kerbela olaylarını birebir canlandırır kostümlü olarak, ölümleri canlandırır. Katolik din kültüründe olan bu gelenek aynen Şialıkta da geçerli. O nedenle Şialık bir nevi Katolik yaşama bakış denilebilir.Öyle bağnaz ki yaşamdan kopartılmaya çalışan insanı din sınıfı aracılığıyla sürekli eziyette tutmak başlıca amacıdır. KUTU6——————– Bir Yolsuzluk Bünyad-ı Müstalsefan adıyla devrimde kurulan örgüt yoksullara yardım amacı taşıyordu.Fak-Fun fonu gibi bir şey denebilir. Buranın başkanı olan zatın kardeşi geçen sene karıştığı yolsuzluk ortaya çıkmış ve gazetelerde manşet olmuş.Üç kişilik çeteden biri Avrupa’ya kaçmış.Diğer ikisi mahkemeye çıkarılmış.Avrupa’ya kaçana ise tahahütname verilerek öldürülmeyeceği söylenmiş o da pişmanlık imzalamış ve İran’a dönmüş.İdam edilmiş.Başkan’ın kardeşine ise ömür boyu hapis!Hapiste içinde saunası,tenis kortu olan bir bölümde kaldığı söyleniyor ve geceleri dışarı çıkmasına izin veriliyor deniyor. Olabilir, çünkü adam Bank-ı Saderatı soymuş ve 123 milyar tümen götürmüş! Yolsuzluk haberleri çok fazla ama sonuç alınan yok.Ayaklar baş oldu ve hepsi götürmeye meraklı deniyor. NEVVAL SEVİNDİ

İran 1997

Ağustos 12 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

Tahran’da on günlük propoganda süresinin üç günü Aşure Tasua ile geçti ,son iki gün de halk etkilenmesin diye propoganda yasaklandı ve böylece göz açıp kapama hızında bir seçim çalışması yapıldı. Elenen yüzlerce aday arasında 9 tane de kadın aday vardı. Tahran’ın her mahallesinde bulunan adaylara ait propağanda merkezlerinde sessiz bir çalışma vardı.Her yere posterleri yapıştırılan adaylar sonra bunların temizlenmesi için para ödüyorlarmış.Gençlerin gruplar halinde dağıttığı basılı malzeme bolluğuna karşılık söz fazla yok.Gösteri yasak.Gençler genellikle iki gruba ayrılmış durumda; Natık Nuriciler ve Khatemiciler.Mirdamat’ta bu iki grup karşı karşıya geldi ve birbirlerine laf atmayla başlayan sataşma kavgaya dönüştü.Askerler gençleri ayırdı ve ayrı yönlerde yürümeye mecbur etti. İran tarihinin en belirsiz seçimini yaşıyor,seçim sonuçları tam ortada. Geçen gün yayınlanan bir karikatür herkesin dilinde ; şimdi İran dilini sadeleştirme modası var.Bu nedenle her yabancı sözcüğün Farsçası bulunup kullanılıyor.Karikatürde biri Khatemi yazılmış bir oyu sandığa atıyor oy diğer karede Natık Nuri diye okunuyor.Altında şu yazıyor: Farsçayı doğru yazıp doğru okuyalım! Özellikle Tahran’ın iyi semtlerinde ve üniversite çevrelerindeki Natık Nuri posterlerinin gözü oyulmuş ya da yırtılmış.Bu nedenle poster yırtmak yasaklandı ve halktan yırtanları ihbar etmesi istendi. Hiç bir slogan yok yazılı görünen,gençlerin söylediği ise “mutlaka Khatemi”.Natık nuri için ise “Natık-ı Nuri reiscumhuri zuri” sloganı var,yani zorla yapılan cumhurbaşkanı demek. Genç kadınlar siyah çadıra giymeyerek tepkilerini anlatmaya çalışıyorlar.On milyonluk Tahran’da protesto rengi açık renk giyinmek.Ya da pardesünün boyunu diz hizasında tutmak.Eşarp takarak tesettüre uymak. Tahran bir rivayetler kenti! Natık Nuri posterleri yapıştıranlara 3000 tümen veriliyormuş, ama yapıştıranlar Khatemi’ye verecekmiş! Yayınlanan on kadar kadın dergisi Khatemi’ye açık destek veriyor. 7.Gün isimli haftalık dergide Khatemi’nin kızı Leyla Khatemi ile ilginç bir ropörtaj yayınlandı.Zenan (kadınlar) isimli kadın dergisi ise Khatemi kadınlar hakkında neler söylüyor isimli bir makale yayınladı. Ayni dergide kadınlar Natık Nuri ile ropörtaj yapmışlar ve incelikli sorular sormuşlar ve Natık Nuri’nin cevap vermediği yerleri boş bırakmışlar.İran kadının en önemli sorunları nelerdir diye bir yuvarlak masa tartışması yayınlandı ayrıca. Şu anda Milli Kütüphane müdürü olan Khatemi üniversitede siyasi felsefe dersi veriyor ve propoganda konuşmalarında sürekli yurt dışında eğitim yapmış olması vurgulanıyor. Televizyon’da dört adayla birlikte yapılan seçim konuşmalarını yöneten sorular soruyor adaylara ve onlar da her konuda fikirlerini iletiyor halka.Khatemi’nin en önemli sözü “insanların özel hayatına karışmayacağım”. -Refsencani televizyonda hiç bir adayın diğerini kötülemeye hakkı olmadığını söyledi.Sürekli televizyonda söylenen “halkın güvenini suistimal etmeyin, sandıklarla oynamayın ve halkın güvenini sarsmayın.”Halkla yapılan ropörtajlarda insanlar kampanya önemli değil ben adayımı seçtim diyor.Kampanyayı “etkileyici” olursa kötü buluyorlar,sadece tanıtıcı olması yeter diyorlar. Halkın içinde serbest konuşma ve propoganda yok.Adayların yaptığı konuşmalara özel giriş kartı olmayanlar giremez ve bunu elde etmek çok zor bir iş! Geleceğin İran’ını nasıl düşünüyorsunuz sorusuna Khatemi’nin yanıtı: İran-ı abad, İran-ı azat, İran-ı mütefekkir,İran-ı müstagil ve hukukun olduğu İran.

İRAN’DA TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ İran onsekiz yıl önce gerçekleştirdiği “İslam” devrimiyle bir toplumsal model dayatan yüzyılın son devrimi oldu. İran İslam anlayışı Türk İslam anlayışıyla o denli farklıdır ki, iki ülke arasındaki en önemli ayrım dindedir diyebiliriz. Sünni inanışta imamet yoktur.İman konusu değildir. Şiilik ise imamlığı iman konusu yaparak bir ruhban sınıfı yaratır.İmamlar geçmiş gelecek her şeyi bilen, Kuran-ı Kerim’in gizli anlamlarını çözebilen tek yetkili ağızlardır.Onlara karşı gelmek Kuran’a karşı gelmektir.Böylece ilahi bir sıfat kazanan İmam halka karşı sorumlu değildir,azledilemez. Yetkisinin kaynağı , 12 İmam silsilesi yoluyla Allah’tır. İmam’a karşı gelen Allah’a karşı gelmiş olur.Yarı Tanrı-kral kültünün Şiilikte yatak bulması sonucu ruhban sınıfı doğar. Oysa ,Sünni siyaset doktrinine göre,”İslam’da devlet başkanı hiçbir selahiyetini Allah’tan devralmamıştır,hiçbir ilahi sıfat ve yetkiye sahip değildir.O, ümmetin diğer fertlerinden biridir.Onu başkanlık makamına getiren ümmettir yahut temsilcileridir.” Şiilikte ise imama itiraz afaroz gerekçesidir.Çünkü “ İmamın emirleri Allah’ın emirleridir, yasakları da Allah’ın yasaklarıdır.İmamlara itaat Allah’a itaattir,isyan Allah’a isyandır.” Çünkü İmamlar Allah’tan vahiy alırlar, sadece Cebrail’i görmezler. İran’da ruhban sınıfı siyasi mücadelede hep ön safta oldu.Mali özerklikleri ve geniş toprakları bu savaşımda çok yararlı oldu.Devletin gücü de hep dinden yana olmuştur,ta ki; din devlete ve yönetime talip olana kadar.Bu tutkuyu bilen Şahlar ruhban sınıf olan İmamları zaman zaman tehdit etmişlerdir.Ama gücünü kırmakta başarılı olamamalarının nedeni dini iktidarlarına alet etmekti. Şiiler üç kez namaz kılarlar ve namaz vakitleri radyodan her zaman verilirdi. 12 İmam’ın ölüm günlerinde siyah bayraklar asarak ve siyahlar giyerek yas tutarlar, doğum günlerinde kutlama yaparlar. Aşure Tasua’da büyük ve günlerce süren yas tutulur. Siyah giymeyen sokağa çıkamaz. Eskiden İmamlar insanlara küçük anahtarlar satarlardı, bunlar cennetin anahtarlarıydı. Irak savaşında da askerlere dağıtılan bu cennet mekanları bugün pek talip bulmuyor. İran’da hep gam,tasa ve kasavet halinde sunulan dini günler ve anlayış karşılığında Türk İslam anlayışı dini neşeyle birleştirir. Ramazan Bayramını “Şeker” bayramına çevirir, Ramazan gecelerini eğlenerek geçirir. Dini günler ve olaylar sevinç nedenidir Türklerde. Türk İslam anlayışı Hocaefendi’nin dediği gibi Sevgi’ye dayanır, İran İslam anlayışı Ömer nefreti üstüne kurulmuştur.Hz.Ali sevgisi üstüne değil.Oysa Alevilik bizde Hz. Ali sevgisiyle yoğrulmuştur.İnsan sevgisine yaslanır, insanın “gül cemali”nde Allah’ı bulur. İran hiç bir döneminde laiklikle tanışmamıştır, demokrasi kültürü yoktur. Türkiye ‘de devletle din arasındaki ilişki Osmanlı’dan beri bir geleneğe sahiptir.Bu kendine özgü gelenek devletin egemenliğidir, dinin değil.Devletin işlerine meşruiyet kazandıran din adamları devlete bağlıdır Osmanlı’da.Ortadoğu’nun biricik laik İslam ülkesi Türkiye’dir. Nevval Sevindi Nevval Hanım merhaba. uzun süredir size ulaşmaya çalışıyorum ama sanırım yanlış soyadıyla aradığım için adresinizi bulamadım. Neyse ki Sami (Oğuz) aradığım nevval Hanımın siz olduğunu haber verdi. öncelikle kendimi tanıtayım: ismim Gülşen Çakıl. Sakarya Üniversitesi Sosyoloji’den geçen yıl mezun oldum hala aynı üniversitede yüksek lisansa devam ediyorum. Sosyolojide okuyorum ama gönlüm sosyal antropolojiden yana her zaman. uzun süredir İran’la ilgileniyorum. yalnız okulumda konuyla ilgili bana yardımcı olabilecek kimse olmadığı için internet üzerinden Ruşen Çakır ve Sami Oğuz’a ulaştım. Sami Oğuz İran’da bir süre yaşadığı için bana çok yardımcı oluyor. İstanbul’daki görüşmemizde tez konumu belirlemeye çalışrken çok güzel bir fikir oluştu. İran duvar resimleri üzerine çalışmaya karar verdim. ama kaynak taramasınadan sonra küçük bir sıkıntıyla karşılaştım çünkü Türkçe’de konuyla ilgili kaynak yok. ben de İran’da yaşamış kişiler üzerinden gitmeye karar verdim en azından çalışmanın çerçevesini belirleyebilmek için. bunun için uğraşırken Nevval Çizgen’in İki Ülke İki Devrim kitabına ulaştım. bu kitap benim için önemliydi çünkü yazarı bir antropologtu yani olayların sadece siyasi yönü ön planda değildi. sonra size ulaşmaya çalıştım. konuyla ilgili yardımınıza ihtiyacım var eğer sizi çok meşgul etmeyeceksem bana yardımcı olabilir misiniz? yanıtınızı heyecanla bekliyorum…

Tahran

Ağustos 12 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

GİZEMLİ DOĞU’NUN PENCERESİ iRAN “Bir pencere yeter bana “der İranlı kadın şair Furuğ. İran Doğu’nun penceresidir ve size çok şey anlatabilir. İran en kadim uygarlıklardan, dinlerden ve inançlardan bir demet sunar insana.

Türkiye’nin Doğusuna geçince birden Asya’nın ve Doğu’nun gizemine yolculuk başlar. Binlerce yıllık Zerdüşt tapınaklarının bitmeyen ateşlerinin gölgesinde ölülerin vahşi kuşlara bırakılan bedenleri uzak geçmişlerin anısınadır sanki. İran dili Farsça olan ve ülkemizle sınırı doğal sınır olup hiç değişmemiş komşumuzdur.Farsça melodisi şen şakrak bir dil ve eski dünyanın edebiyat dilidir. Selçuklu saraylarında Farsça konuşulurdu, Osmanlıca’nın önemli bölümü Farsça sözcüklerden ve gramerinden oluşmuştu. Türkçemizde hala Farsça sözcük sayısı çok fazladır. Farsça bir şiir dilidir ve İranlılar da Türkler gibi şiir sevdalısıdır. İran’a karadan giderseniz Azerbeycan’dan geçerek ve türkçe konuşarak “yahşi” gidersiniz. Dümdüz, bozkırda küçük kasabalar geçerek Tebriz’e vasıl olursunuz. Tüccar Tebrizliler halı ticaretinde ve yapımında ustadır. Tebriz Azerice konuşur ve güzel bir kent dokusu vardır. Eğer İran’a trenle giderseniz Van’ı ve Van gölünü geçersiniz kurak topraklar boyunca bir ağaca hasret kalır gözleriniz. Tahran’a Güneyden giren tren en yoksul yelerden geçerek bir düş ülkesine bırakır sizi gar niyetine. Zaman tüneline düşmüş gibi şaşkın kalırsınız binbir çeşit insan ve giysinin ortasında. Eğer uçakla Tahran’a inerseniz uygar bir havaalanına indiğiniz için Türkiye benzeri bir yer sanabilirsiniz, ama dışarı çıkar çıkmaz yüzünüzü yalayan sıcaklık sizin Doğuda olduğunuza delil sunar. Gece indiyseniz havaalanına ışıl ışıl Tahran uygar bir kent olarak size kendini sevdirir. Şah’ın görkemli Şehriyar meydanı ve anıtının adı artık Meydan-ı Azadi (Özgürlük alanı) ilk göreceğiniz kent anıtı bu.Gerçekten şehirçilik ve planlama açısından Tahran çok ileri bir kent tasarımı sunar. Belediyecilik çalışmaları açısından başarılı olan Tahran güller,parklar ve sular içindedir.İranlılar havuz ya da fiskiye görmeden yaşadıklarını anlamazlar çünkü. Büyük parklar bizi kıskandırır. Daha karmaşık GüneyTahran’a göre bakımlı ve Batılı Kuzey Tahran lüks restoranlar, alış veriş merkezleriyle doludur. Burada Sorneto en lüks restorandır. Eskiden barı tıklım tıklım dolu bir yerdi. Şah zamanından kalma bir mekan olarak nostaljik. Elbruz dağlarından adını alan kebap restoranı ise her zaman kalabalıktır. Çelo Kebap İran’ın en ünlü yemeği. Bembeyaz ve kokulu pirinçle gelen kebap tanıdık bir tat. En lüks restoran bile 18 dolara sizi doyuruyor. İran’da yemek her zaman bol ve ucuzdur.Tüm Asya ülkelernide olduğu gibi, porsiyonların küçüldüğü ilk ülke Doğu’dan gelirken Türkiye’dir. Hele pilavın sunuluşuna çok gülerler ; minicik bir kase! Güneydeki Gülistan Sarayı ve civarı eski kentin olduğu yerdir, “old town” binaları ve çevresiyle görülmeye değer. Tahran Arkeoloji müzesi ise dünyanın önemli müzelerinden. Özelikle Persopolisten parçalar çok görkemli. Persopolis 2500 yıllık arkeolojik bir değer. İran’a gidip de Şah’ın Kuzeydeki sarayını gezmemek olmaz elbette. Bu görkemli sarayın önemli bir bölümü dışişleri ve konuk ağırlama için kullanılıyor. bu nedenle kapalı bölümleri açık olanlardan daha fazla. Son Şah’ın babası Rıza Şah’ın kaldığı bölüm açık. İran’ın çok ünlü ayna,minyatür ustası olan Ağai Behzat tarafından yapılmış duvar süslemeleri muhteşem.Tavanlar ve tüm duvarlar ayna işlemeciliğinin harikası. Yatak odasında Fransız karyola ve mobilyaları olan baba Şah her zaman yer yatağında yatmıştır. Eski İran geleneğinde adet olduğu üzre. Yazı masasındaki Antionette resimleri o nedenle biraz komik geliyor bana. İtalyan yapımı çıplak kadın heykellerine hayretle bakıyorum, onlara dokunulmamış.Üstelik genç bir asker bana bunların İtalyan olduğunu anlatıyor rahatlıkla! Önyargılarımız bizi ne kadar yanıltıyor, şimdi bunu Türkiye’de anlatsam kimse bana inanmaz biliyorum. Şahbanu ve Şehinşah’ın yaşadığı bölümde her ikisinin büstü salonu süslüyor. Bronzdan yapılmış büstler gibi heykelleri de var. Sanki Farah Diba ve Pehlevi oradan insana bakıyor gibi. Devrimde buraya akan insan selini gördüm ben, şimdi turist gibi gezmek garip geliyor. Goblen duvarlar, 17. ve 18. yüzyıl resimleri, fransız, Çin ve İtalyan mobilyaları gerçek bir zenginlik sunuyor . Tüm avizeler görkemli ve İtalyan. Sarayın girişinde birebir yapılmış Şah heykelinin yarısı devrimi hatırlatır gibi kırık. Sadece iki çift çizmeli bacak kalmış geriye Şah’tan! Sıtını Elbruz dağlarına yaslamış görkemli binalardan oluşan sarayın bahçesi cennetten bir köşe gibi. Dağlardan kopup gelen gürül gürül bir dere tüm bahçeyi gürültüye boğarak çağıldıyor. Her yer çına ağaçları ve güllerle donanmış. Tahran’ın simgesi çınar ve gül diyebiliriz. Sarayın tüm iç mekanlarında ipek ve ipek kadife perdeler kullanılmış ve hepsinin üstüne kraliyet arması işlenmiş. Banyolar altın musluklardan ve beyaz mermerden. Minyatür müzesi sarayın içindedir. İran minyatür sanatının seçkin örnekleri bize başı açık, saçları beline kadar, zülüfleri dağınık kadınları resmeder. Bu kadınlar erkeklerle kucaklaşır, birlikte yiyip içerler,şiirler okurlar. Tüm etnik kökenli kadınların giysiler renk renk ve çok ihtişamlıdır. Başlıklar görkemli ama kapanma yok. İran’da Hz.Muhammed’in yüzü resmedilir. Genç ve güzel bir erkek olarak resm edilen Hz.Muhammed’in altın paraları da var, kolyesi de. Bir minyatürde Hz.Yusuf’un güzelliğini görünce bayılan, birbirine sarılarak nefesini tutan kadınlar işlenmiş. Bir erkeğe karşı duyulan aşk, zevk ve ilgi bu kadar iyi anlatılır. Etnoloji müzesi de görülmeye değer zenginlikte. Ne çok etnik grup ve malzeme var görebilirsiniz. Çok eski tekerlekli film makineleri teneke bir şenlik aracı gibi duruyor köşede. Tahran dışında en ünlü kent Şiraz Hafız’ın ve Sadi’nin Şiraz’ı güller kenti. Meşhed ise kutsal kent ve hep deprem kuşağında sallanır. İsfahan hemen sonra sıraya girer ve İsfahanlılar cimrilikleriyle ünlüdür İran’da. İbni Batuta Şiraz’ı şöyle tarifler bize: “Birg ün Şiraz çarşılarından birinden geçerken,güzel bir mescid gördüm. İçinde bir rahle üzerinde ipek keselere yerleştirilmiş mushaflar konmuştu,orada da güzel giyinmiş bir şeyh oturmuş Kuran okurdu.. Şiraz haricinde bulunan makamlardan biri de Şeyh Sadi’nin kabridir.Sadi farsça lisanında zamanın en büyük şairi idi.Mezarı yanında kendisinin inşa etmiş olduğu ve bir bostanı bulunan bir zaviye vardır.Bu zaviye rüknabad nehrinin yakınındadır.Şeyh , orada elbisesini yıkamak için, mermerden küçük havuzlar yapmış olmasıyla, halk şehirden şeyhin ziyaretine gider ve sofrasında yemek yiyerek nehirde çamaşırlarını yıkadıktan sonra dönerler. Ben de öyle yaptım. Şiraz’dan iki günlük mesafede bulunan Kazrun’da Şeyh Ebu İshak Kazruni’nin kabrine gitmek için acem kabilelerin olduğu çöllerden geçtik.” İran’ın Kürt bölgesindeki Kirmenşah da çok renkli bir göçebe bölgesi. Kürt göçebeler yaylakda çadır kurarlar, renk renk giysileriyle çalışırlar. Düğünleri ise pek neşeli ve değişik geçer. Hazar kıyıları İran’ın ve özellikle Tahran’ın sayfiyesidir. Bi kapalı deniz kıyıları çok ünlüdür. Kadınlaral erkeklerin ayrı ayrı denize girdiği kıyılarda oturanlara “Laz” denir ve lazca konuşurlar. Buranın sarmısak turşusu, uzun burun balığı ve el altından vodkası meşhurdur. Güneye Arap bölgesine inerseniz İran körfezisinin sıcak ve balık zengini sularına kavuşursunuz. Buradaki kadın giysileri v ekadınların yüzüne örttüğü maskeler çok ilginçtir. Deniz okyanus balıkları ve köpek balığı kaynar.Burada Kiş adası çok meşhur bir yer ve kaçak her türlü mal bulunur. Kiş tam bir Arap uslubu sergiler. İran çok geniş topraklarının önemli bölümünü Deşti Kebir olarak çöle verir. Dağlar heybetli ve aşılmaz gibi görünür. Devrimden sonra bir çok kaçak Kürtlerin rehberliğinde buraları aşıp Türkiye’ye kaçtı. Rizayiye ise Azerilerin, Ermenilerin çok bulunduğu uygar bir kenttir. Rizaye Gölü sodalı göllerden. Buranın yaptığı şaraplar ünlüydü eskiden. Şarap yapılır ve toprağa gömülürdü. Bir yıl sonra topraktan çıkarılan küpten kesilerek alınan parçalar sulandırılarak içilirdi. İran turistik açıdan keşfedilmeyi bekleyen bir kapalı dünya. Bu gizemli dünyaya yolculuk kendinizi ve bu ülkeyi tanımanız için fırsat olabilir. Gitmeden mutlaka bir bilene danışın, yapacaklarınızı planlayın. Orada başınız ağrımasın istiyorsanız, kuralları bilerek gitmenin sayısız yararları var elbette. Macera arayanlara gizemli bir yolculuk; İran. NEVVAL SEVİNDİ YOLCULUK KİTABIMIN İÇİNDEKİLER 1.Giriş 2.Bir Yolculuğa nasıl Hazırlanmalı? 3.İpek Yolu 4.Hiva 4.Alaaddin’in Sihirli Lambasındaki Dev :Çin 5.Çin’e Yön Veren Türkler 6.Pekin’de Aşk 7.Çin’de Kadın 8.Malezya 9.Hongkong 10.Singapur 11.İran 12.Maya 13.rio 14.Buenos Aires 15.Meksika 16.Malta 17.Granada 18.İspanya 19.Kartaca 20.Zimbabwe 21.Zambia 22.Afrika üstüne bir şarkı 23.Mısır 24.Casablanca 25.Tunus 26.fas 27.Jambo safari 28.Robben Adası 29.Yeni Zelanda 30.Amerika 31.Londra

İranlı KADINLAR

Ağustos 12 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

İRANLI KADINLAR KİMLİĞİNİ ARIYOR İran’da ilk kadın hareketi 1892’ de başlar.Nasrettin Şah’ın oğlu Mirzani’nin sarayına yürüyen çadıralı kadınların yedisi öldürülür.Bu , tütün boykotu olarak tarihte yer alan ünlü direniştir, mollaların da desteklediği boykotta aynı gün 40 kişi öldürülür.

1971’de yürüyüş yapan kadın işçilerden 19’u öldürülür. Tarih tüm zor dönemlerde; savaşlarda ve devrimlerde kadınların mobilize edildiğine tanıktır. Büyük Ekim devriminde de kadınlar ön saflarda çarpıştılar, ama devrimin başarıya ulaşmasından sonra “yazılı bir emre kadar..” kadınların evlerine dönmeleri istendi.Anna Kollantai acı acı bunu anlatır. İşin hammallığını yapan kadın karar mekanizmalarını hediye eder ve evine döner.Erkek nufüs azalınca yer dolduran kadınlar denge sağlanınca kendini çocuk doğurmak için evde bulur, Ürdün’de olduğu gibi. 1976’da Ürdünlü erkekler Arap ülkelerinde çalışmak üzere göç ediyorlar.Devlet bunu destekliyor döviz için.Bu boşlukta kadınlar iş yaşamına giriyor.76’da bakanlıkları, genel müdürlükleri olan kadınlar 78’de göç durunca önce kurumsal bazda elde ettiklerini yitiriyorlar sonra işten çıkarılıyorlar. İran’da şah döneminde tam bir feodal ve ataerkil sistem içinde kadın yaşıyordu.Hukuk ,yarı şerii hukuk esasına bağımlıydı. Örneğin iki kadın şahit bir erkek şahit ederdi Şah zamanında da.Medeni yasa Şah döneminden kalmadır ve çok az değiştirilmiştir.Hatta olumlu değişiklik yapılabildi, boşanmadan sonra kadının ailenin mal varlığının yarısına sahip olmasını sağlayan yasa Meclis’ten geçti. Biz henüz bunu geçiremedik ve Medeni yasamız altı yıldır bekliyor değişiklikler için. Yani Şah dönemi kadının yaşamı çok iyiydi diyemeyiz.Tek ilginç olan kadının “baba soyadını” kullanma hakkı olmasıydı.Biz bunu daha yeni elde edebiliyoruz. Kırsal kesimde ve kente göçmüş kadınlar ezilen kitlenin en altında yer alıyordu.Bunlara Şah’ın verdiği hiç bir kimlik yoktu.Devrimle beraber tüm kadınlar sokağa döküldü ve demokrat,özgür bir ülke için sokaklarda yürüdüler, çarpıştılar. Devrimden sonra kadınları eve göndermek isteyen rejim Irak savaşı nedeniyle bunu gerçekleştiremedi.Sokağa çıkan kadınlar dönmediler. Kadınların başları örtüldü, vücutları belli olmayaccak şekilde örtünmesi emredildi,makyaj ve tüm güzelleşmeye dönük temayülleri yasaklandı.”Fıtrat”ında olana izin verilmedi. Kadın erkek birarada olabilmek imkansız hale geldiği gibi kocanla bile yürüyemez oldun.Çünkü durdurup ikide bir hani evlilik cüzdanın diye soran pastarla burun buruna yıllarca yaşadılar. Herkes tek tip yaşama, tek tip elbiseye,tek tip sevgiye, tek tip müziğe mahkum edildi. Çin’e gittiğim zaman da bunu gözlemiştim; insanlar büyük bir özlemle o tek tip elbiseden çıkıp kendi olmak istiyordu. Büyük Çin kültürüne hakarettir Kültür Devrimi diyordu aydınlar haklı olarak.İran’ın tarihi geçmişine ve köklü kültürüne despotluk sökmedi. Ömer Hayyam’ın şiirinden ve şarabından vazgeçilebilir mi? Tanrı tek tip kul istese onu yaratırdı, kulları ondan daha mı akıllı onun yaptığı çeşitliliği beğenmiyorlar dersiniz? İran rejiminin fanatikleri potansiyel suçlu ve zararlı yaratık gördükleri kadınları hizaya sokmak için çok uğraştılar. “18.Temmuz.1979 son on gün içinde fahişelik suçundan dört kadın kurşuna dizildi.Urmiye kentinde bir çift, zina suçundan dolayı 179 kırbaç darbesi ile cezalandırıldı.Kent meydanında toplanan halkın önünde kadına 100 kırbaç,erkeğe 79 kırbaç cezası uygulandı.” Rejim her türlü cinselliği bastırmak için çevik ahlak zabıtaları kurdu (Sarollah). Tüm bunlardan sonra 18 yıl geçti ve devrim yeni bir yol ayrımına geldi. 1994’de İstanbul sinema festivalinde “Sara “ isminde seyrettiğim bir İran filmi çok ilginç mesajlar içeriyordu.Sara evli bir kadın ve kocasından gizli kocasına yardım olsun diye para karşılığı iş yapmaktadır.Gizli yaptığı bu işin içinden çıkamayınca kocasının onu aşağılamaları,hiç dinlemeden önyargılarıyla hırpalamaları sonunda kadın kocasından ayrılır.Kendi kimliğini yeniden düşünme ve kimliği hakkında karar verebilme yolunu seçer.Çocuğu için ise yorumu nettir: “Çocuk bana aittir”. Kocasına, “Ben kimliğimi yeniden tanımlamalıyım çünkü senin bana biçtiğin kimliği kabul etmiyorum,o beni ezen bir kimlik”der.Film 1993 yapımıydı. Kadının yeniden biçimlendiği rejim içinde çok belliydi. Ben 1994’de yazdığım yorumu şöyle bitirmişim: “İran’da ilginç olan kentli kadının diretmesi ve devrim nedeniyle sokağa çıkabilmiş kadının geri dönmemesidir.İranlı kadının oy hakkı vardır.Bunu kullanacaktır.”* İranlı kadın ezici bir çoğunlukla oy hakkını kullanmıştır. En çok aşk filmlerinin seyredilmesi son üç yıldır bir raslantı değil. İranlı kadın aşkını,ruhunu, kimliğini ve hukukunu geri istiyor. Onlar şair Furuğ’un dediği gibi “ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum/ Soğuk mevsimin eşiğinde” ve “her zaman bir aralık var/pencere ile görmek arasında” Ve bir pencere yeter bana diyordu Furuğ .İşte bir tek oy penceresi yetti kadınlara. Ey Türk kadınları siz neyi bekliyorsunuz? NEVVAL SEVİNDİ

Sayfa 5 / 6« İlk...«23456»