Çanakkale Seramik’in sponsorluğunu yaptığı develerle “İpekyolu “ projesi binlerce kilometre yolu , Gobi ve Taklamakan çöllerini,Tiyenşan dağlarını da aşarak aldı.Son kervanın yüzyıl önce geçtiği bu derin sessizliğe gömülmüş bölgede üç Türk ,bir Amerikalı azimle ilerliyor.Deve kervanıyla Buhara’da buluştum ve büyük macerayı dört kentle süsleyerek İpekyolu’nun dününü ve bugününü yaşadım.Horasan illerinden gelen erenlerin dağıttığı bilgelik ve tasavvuf ruhundan bugün tersine bir göç var.
Türkiye Horasan erenlerine olan borcunu eda ediyor.Okullarda Türkçe konuşuluyor,Türkçe okunuyor.Latin alfabesine geçme hazırlıkları yapılıyor.Herkes Türkçe şarkılarla çoşuyor,Türkçe dinliyor.Çin’den başlayan İpekyolu Türkiye’ye doğru ilerliyor.Türkiye kültürel coğrafyası genişliyor ve Türk dili kültür aracı olarak yayılıyor. İki iklim arasında duran Türkiye’nin arkasında,göğün temel atmış olduğu noktayı izleyen bir iklim daha var diyorum kendime.Yüreğim çarpıyor. Bu yollardan binlerce yıl önce yürümüşlüğüm var ve perdem aralık ,ışık penceresine yakın bir yerdeyim.Bu iklimde bakalım hangi tılsım,simya beni karşılayacaktı? İpekyolu biraz da “deve yolu”dur.Sıcaklığın yazın 50,kışın -20 dereceyi bulduğu Taklamakan çölü’nü Çin develeri geçmişler hep.Onlara çölün gemileri denirmiş.30 gün hiç yemek yemeden gidebilen bu çift hörgüçlü develer günde 30 km.yol alabiliyor.Artık kervan olmadığından eğitilmemiş olan develer çabuk ürküyor ve sırtında ne varsa şanğır şunğur yerlere fırlatıyormuş.O develeri yenileriyle değiştiren ekip yeni develerinin de ayak altlarının pembe pembe açıldığını artık yürüyemediğini söyledi.Çünkü deve bulmak çok zor artık.Deve duygusal bir hayvan.Arif deveyle böyle bir ilişki geliştireceğimize inanmazdım diyor bana.Ağızlarından dudaklarıyla yavaşça yiyecek alıp yiyorlar ve tüm sohbetlere kafalarını uzatıyorlar.Kızdıran olursa da yüzüne tükürüyorlar.Tekme atınca otursun diye o da tekme atarak insiyatif koyuyor!Çöllerden geçen develerin açlıktan telef olduğunu İbni Batuta Harezm’den geçerken yazar;”Harezm dışından Cennetteki dört nehirden biri olan Ceyhun ırmağı geçer.Bu nehir kışın donar;halk üzerinden geçer.Beş ay donmuş olarak kalır.”Bu nehire Amu Derya ve Yunan mitolojisinde de Oxsus denir.Semerkant ve Buhara’yı sulayan Zerefşan ırmağı da onun kadar ünlü. Binbir Gece Masallarının geçtiği Semerkand ve buhara pişmemiş topraktan evleriyle tezat oluşturan muhteşem camileri,medreseleriyle bahçeler kentiymiş.Buhara bahçeleri kayısı,kiraz,üzüm,kavungül, süsen,ayçiçeği,haşhaş ve tütünleriyle ünlüymüş.Bugün de her köşe başın da ayçiçeği satılıyor ve kış kavunu ikram ediliyor.Pazarda haşhaş satılıyor.Bizde maraş otu denilen keyif verici bir toz her yanda satılmakta ve kullanılmakta.Dil altına biraz koydukları bu yeşil renkli madde yüzünden kekeme gibi konuşuyorlar.Buralarda esrara “neşe” deniyor.Sigaraya sarıyorlar;”neş çeken mi?”diye soruyorlar size de. Her yan üzerlik kokuyor.Üzerlik bitkisi dağlar gibi yığılı,her eve lazım. Harezm bölgesinde Amu Derya ile Siri Derya arasında,Kızıl kum ile Karakum çölünün ortasında efsanevi bir vaha :Hiva. 2500.yılını kutlamaya hazırlanan Hiva orta asya’nın en eski bölgesi Harezm’de ünvanıyla mağrur.Zerdüştlerin Avesta’sında adı geçen Hiva Neolitik döneme kadar uzanan bir geçmişe sahip. Ortaçağın otantik yapı formunu sürdüren Hiva kenti iki bölüm;İçan Kala,Dışan Kala.Antik kent kale içindeki bölüm,kale dışındaki kent ise çamur,kerpiç evlerden yapılmış.Sapsarı kerpiçten bir dünyanın içinden fışkıran mavilikler sizi gökyüzüne çekiveriyor.Mavinin,turkuazın ve sarının sonsuz gün batımında başınız dönüyor.Kerpiçten yapılmış kenti çeviren kalenin surları sırlarını vermek istemez gibi asık suratlı.Bu bilinmeyen dünyanın çağlar ötesinden gelen mistik havası tüm çinilere yazılmış gibi.Çamurun görkemli dünyası kutsal bir dünya sunuyor.İslam aleminde fayansın adı kaşi ya da kaşanidir.Kaşipaz ise bu işin ustasına denir.Bir kaşipazın çok yetenekli bir öğrencisiyle olan öyküsü muhteşem fayansların yapımını bize anlatır gibi.Yetenekli öğrenci çok hırslıdır ve her şeyi bildiğini düşünerek ustasından daha iyi kaşi yapabileceğini ispat etmek ister.Ustasından gizli çok çalışır, tüm yaratıcılığını kullandığı fayanslar ateşten çıkınca çarpık çurpuktur. Hırsının cezalandırıldığını düşünen öğrenci ustasının yanına gider ve hoşsohbet usta ona şunu söyler:Sen şimdiye dek sadece zanaatçılık yapıyordun ama bir de son adım var ki orası zanaatı sanata dönüştürme yeri. Hiva fayansları,seramikleri gerçek bir sanat eseri.Oyma,bazı yerleri kabartma bazı yerleri oyma olan işler,rengarenk parlak çiniler ve mozaikler ,olağanüstü Maveraünnehir seramikleri Hiva’nın ruhunu yaratanlar.UNESCO dünya kültürel mirası kapsamında olan Hiva mavinin kenti.Ahmet Biruni’nin ve İbni Sina’nın doğduğu bu bölge 9. ve 10.yüzyıllarda Doğu Rönesansının yaşandığı bölge.Ama İbni Batuta bile gittiği yüzyılda “artık buralarda ne irfan,ne alim kalmış” diye yazar.Bugün için eskinin mavi düşlerinden gayri bir şey yok sosyal alanda.Hiva’yı kurduğu rivayet edilen Nuh’un oğlu kadar uzak bilim üretenler Hiva’ya.Ama misafirperverliğiyle ünlü insanları. Sarı çamurdan kentin daracık,ışıksız sokaklarından geçerken yüzlerce yıl öncesine düşümüş gibiyim.Dolunayın parladığı gökyüzü,geniş sofalı evlerin içinde doğunun rahatlığı.Her yeri halı kaplı eviçine ayakkabılarımızı çıkarıp giriyoruz.Duvarlara halı asma geleneği var. Yer gök halı ama eskinin el dokumalarının yerini makine halıları almış.Yerlerde duran yığınla büyüklü küçüklü yastıklara yaslanarak yerden bir karış yükseklikteki uzun masanın yanına oturuyoruz.tam bir Doğu görkemiyle süslenmiş masanın üstünden ünlü tatlı üzümleri bademle karıştırarak ağzıma atarken Hayyamın ünlü şarap dizeleri aklıma geliyor.Tercümanımız Şevket 400 mısrayı ezbere biliyor Hayyam’dan bu 256 rubai demektir.İngilizce ve almancasının da biliyor üstelik daha önce Alman dili ve edebiyatında öğretim görevlisiymiş.Rusçasını ise söylemeye gerek yok zaten!Şevket bir Tacik. Tacikler Akdenizli özellikleri gösteriyorlar.Açık renk gözlü ve beyaz tenli Aryan yani İranlılara akraba.Zaten Semerkant’ta Farsça yaygın konuşuluyor,Tacikler Farsça biliyor.Onunla Farsça konuşunca Şevket çok şaşırdı. Mavi ğöğün içine yükselen mavi çinili minareler, turkuaz fayanslar Gök Tanrı Tengrinin kutsal rengini yerden alıp göklere savuruyor gibi. Tüm kapılar ve pencereler de mavi boyalı eski inançtan kalma bir gelenekle.Çünkü mavi kutsal renk. Yarım kalmış koca bir minare görüyorum ve sabah Hiva’nın yüzündeki tülü buradan kaldırmaya karar veriyorum.Kalta Minar denen bu yarım minare müthiş bir mavi şenliği.Bunu yapan mimarı minare bitince öldürecek Han diye söylenti çıkınca mimar kaçıp gitmiş bitirmeden.26 metre yüksekleğindeki minare Orta asya’nın en yükseği. Cuma Mescidi ise olağanüstü güzellikte ahşap oymalardan oluşan 212 sutünuyla etkileyeci.İslam Hoca Medresesi ve minaresi ise yerel yaratıcılığın şaheseri,labirent gibi bir yapı.Lacivert ve açık mavi tonların süslemelerdeki görkemi 42 odalı medresenin eski günlere ağıtını yakar gibi. Hiva pazarında tüm bu renkler yitmiş Sovyetlerin gri ve siyah rengi etrafı sarmış olduğunu görüyorsunuz.Çoçuklar iyi ki renkli beşiklerde henüz uyutuluyor.İnsanlara sadece ideolojinin putları konmuş.Yaşamlarından diğer her şey çekilip alınmış.Din,ibadet, el sanatları,otantik yaşam yok.Hepsi aşağılanmış.Ramazan’da oruçlu insan pek yok.Şenlikli bir hava yok ortalıkta.İdeoloji ölünce herkes ortada kalmış havaya asılı gibi.Anlamsızlık ve yoksulluk çok net algılanıyor. KUTU1______________________________________________ Düşleri Bol Bir Türk Seyyahı:Arif Aşçı Bir benzeri daha önce yapılmamış zor bir yolculuğu gerçekleştiriyor Arif Aşçı.Düşlerinin peşine takılıp gitmeyi seviyor.Projenin danışmanlarından biri olarak ben ona inandım hep ama inanmayanı da çoktu.İmkansızı iste ki olsun babından “İpekyolu” serüveni.İlk kez 1986’da üniversite hocalığından istifa ederek Asya’nın yollarına düşen Arif Aşçı üç yıl kültürler ve renkler arasında gidip gelmiş.Kaşğar’da Türkçe konuşup anlaşınca Türkçe’ya kafayı takmış!Tüm Moğolistan’da altı ay dolaşıp Türkçe konuşarak bir dizi yapmış televizyona.Sonra İpekyoluyla taşınan seramik adına yaptığı bu projede eski kervancılar gibi yürüyerek,develerle Türkiye’ye varmak fikri gerçekleşmiş.Beş ayda Çin’i geçen ekip Hindukuş dağlarından Kırgızistan’a varıyor.Yol üstündeki tüm ülkelerin devlet başkanlarına Türkiye’nin dileklerini Cumhurbaşkanımız dilinden ileten ekip tüm aldığı mesajları toplu olarak Çankaya’ya sunacak dönüşte. Sekiz ay içinde dağları,çölleri aşan Aşçı en ilginç olarak develerle kurduğu dostluk ilişkisini görüyor.Yorgun günün sonunda otlarını yiyen develerine karşı köpeğiyle kurduğu sevgi ilişkisinin benzerini yaşamak onu şaşırtmış.Binlerce yıl öncesinin insanının doğayla içiçe yaşamının daha anlamlı olduğuna inanıyor Aşçı.Onu kaybedince çevrecilik çıktı sanırım! Çin’de Uygur bölgesi ve Kırgızları çok etkileyici bulan Aşçı, sadelik ve konukseverliğin bir benzerini hiç bir yerde görmedim diyor.Kurban edilen koyun,kuzunun hesabı yok.Aynı etkiyi Özbeklerde bulamamış olmaktan üzgün.Çok yorucu geçen Çin bölümünden sonra Kırgızistan’da dağlardaki Narin kasabasının öyküsü çok ilginç:”Türkçe konuşan çoçuklar karşıladı bizi ,çok heyecan vericiydi.Sonra ekmek tuz töreni bitince çocuklar bir Türkçe konser verdiler ve “onun arabası var”ı ilk kez orada dinledim.Bölgede ,Pekin’deki Uygur mahallesinde bile İbrahim Tatlıses çalıyor.Kaşkar ve Hotan’da Tarkan da ünlü. Genç şarkıcıları da hepsi tanıyor. Sovyet etkisi herşeyi ezip geçmiş.Buralarda güven ilişkisi bitmiş.İpekyolunda aşk bitmiş.Aşk yok.Uygurlar özgün kalmış ama diğer Türkler çok değişmiş.Uygurlar çok yoksul ama çok çalışkan.Oysa buradakiler hep yatıyor.Tüm alt yapıyı Ruslar yapmış,bunlar hiç bir şey eklememiş buna.Etik yok olmuş.Evliliklerde ihanet çok fazla.Bunu eşitlik adına mı yapıyorlar bilmiyorum. Fuhuş çok yaygın ve bunu fuhuş yapar gibi yapmıyorlar.Dans ederken çok doğal pazarlık ediyorlar.Yemek yer gibi davranıyorlar.Karşılaştığımız her kadın para karşılığı yatmayı fuhuş saymıyor.Herkesin bir fiyatı var.Bunu Moskova’da anlamak mümkün, ama Buhara’da,Semerkant’ta ve Bişkek’te!” Türkiye’ye dönünce “Ulusal Coğrafya vakfı” kurarak önemli bir açığımızı kapatma hazırlığını yapıyor uzun yol boyu sohbetlerinde. Gezi boyunca tüm ekip en çok sevgililerinin yokluğunu hissedip üzülmüş.Ara ara gelen sevgililer büyük bir özlemle kucaklanıyor.Bir de gazete okumayı özlemişler.Arif Aşçı da en çok “Yeniyüzyıl” okuma keyfini özlediğini söyledi. KUTU2___________________________________________________—- Yol Boyu Şaman İzler Özellikle Kırgızistan’da dağ köylerinde şaman geleneklerin diriliği şaşırtmış herkesi.”Bir yerde yaşlı bir kadın mezarlıktan çıkıp yolumuzu kestiler.Ellerini kavuşturup eğilerek uzun uzun develeri selamladılar. Kırgızca kocasının deveci olduğunu ve bu yollarda kervancılık yaptığını şimdi deve kervanını görünce onu görmüş gibi olduğunu anlattı.Kocasının develerle dönen ruhuna saygı gösteriyormuş.Tüm geçmişine bir selam olan bu seremoni sonucu develerin tüyünden kopararak gögsüne sakladı bu yaşlı kadın.Oralarda üç gün mezar başında yatılıyor.Kervanlar geçen yüzyıla kadar geçiyormuş eski İpek Yolu’ndan.İzole kalmış yerlerde şamanizm korunmuş.”Deve tüyü büyü ve hastalıklarda kullanılıyor hala ve deve sidiği çok kiymetli,çünkü eksema gibi bazı hastalıkları iyileştirdiğine inanılıyor. Kadınlarda dövme çok yaygın.Kaşkar’da korunma amaçlı dövmeler de varmış.Hala tüm medreseler,mezarlar yatır muamelesi görüyor bölgede.Timur’un tüm akrabalarının da mezarları olan Şah-ı Zinde’de bir elektrik kablosunun üstüne bağlanmış yüzlerce çaput tüm dilekleri iletiyordu etrafına.Ateş yakarak ibadet etmek,dilek tutmak çok yaygın.kutsal su,kutsal ateş ve kutsal ağaç kültü devam ediyor. Yemeğe otururken ve yemekten sonra “sofra duası” okunması Allah’ın emri.Bu uygulama olmadan sofra kalkamaz.Konuk varsa en onurlu yer ona ait olduğundan konuk duayı yapar. KUTU3_____________________________________________________ İpekyolu’nda Yemek — İçmek Sabah kahvaltısını kefir,bilincik denen içi etli bir hamur işi, yeşil çay ve ekmek oluşturuyor.Köylerde ise sadece ekmek,çay var. Yemeklerde pamuk yağı kullanılıyor ve inanılmaz kötü bir tat bırakıyor ağızlarda.Şaşlık denen şiş kebap ya da şiş köfte ise az pişirilip çok yağlı sunuluyor.Özbek pilavı et ve havuçla pişiyor,yine bol yağlı.Elle yeniyor genelde.Ya da kaşık tüm yemeklerde kullanılan. Çin noddles(şehriyenin uzunu)benzeri lagman tuzsuz bir makarna türü ama çorba içinde yeniyor.Yaygın olarak yenen koyun eti yanısıra at ve sığır,inek yeniyor.İnek eti siyah ve sert.Mantı tıpkı Çin mantısı ya da küçük suda haşlanmış halinin adı çuçvara.Tacikler tuşbera,Uygurlar çuçureh diyor. Şorpa(çorba)içine ne bulursan at halinde bir karışım;lagman,et,nohut,sebze,patates. Sıcak ve soğuk süt çorbası çok yaygın.Bizde Anadolu’da içine pirinç atılarak yapılanın aynı.Süt burada içine tuz ve tereyağ konarak içiliyor.Yoğurt ya kefir ya da katık adıyla süzme olarak tüketiliyor.Kurut ise süzme yoğurdun kurutulmuşu,kaymak da süt ürünleri arasında. Nohutla yapılan Samsa bir Tacik yemeği.Tohum barak ise yumurtalı hamur işi.Tohum yumurta demek.Çakka tuzsuz lor peynirinin otlarla karıştırılarak sunulması.Mısırdan yapılan ekmeğe çörek deniyor.Pideye benzer ekmekleri ise çok sert bir hamur.Fatir denilen ekmeğin üstüne yağ ve yumurta sürülüyor çok kıymetli. Özbek ve Uygur yemekleri benzerlik gösterirken balkabağı çok kullanılan bir sebze.Buharda pişirilen balkabağına moşiçiri deniyor. Pilava da konuyor.Dimlama ise patates,et,soğan ve sebzeyle uzun süre ateşte pişen bir yahni.Yediğim en lezzetli yemek buydu.Honum ise geniş boru gibi bir lagmanın içine doldurulmuş et ve patates.Dolma yaygın bir tür.Nişalda sadece Ramazan’da yapılan bir tatlı.Yumurta akı,şeker ve bir tür ağaç kökü konuyor içine bembeyaz bir köpük oluyor. Nevruz’da da özel yemekler yapılırmış;sumalak ve halim. Ahıska Türkleri bize yakın lezzette yemek yapıyor.Pilavları,yoğurtları ve açma börekleri çok lezzetliydi.Hoşaf,turşu yanısıra yemekte çay her an serviste.İçki çok içiliyor,esas olarak “arak” denen içki yaygın.Yanısıra vodka,şarap ve şampanya dedikleri köpüklü şarap. Ramazanda içki her yerde satılıyor ve içiliyor.Yemek daha çok içmek ve sohbet demek.Müzik dinlemeden ya da söylemeden hiç olmaz. KIZILKUM ÇÖLÜNÜN GÖRKEMLİ VAHASI MAVİ BUHARA Kültürlerin,dinlerin ve ticaretin kesişme noktası olan Buhara eskiden Maveraünnehehr’in merkezi olup Cengiz Han tarafından viran edilmiştir.Tuğla ve kerpiçten sarı bir Orta Asya kenti olan Buhara mavi çinili başkaldırısıyla Zerefşan ırmağının onu böldüğü eski büyük İpek yolu’nun görkemli kenti Buhara dinlerin kalbi. Şehname’de Buhara kalesinin yapımıyla ilgili anlatılan efsane Siyavuş’un Ceyhun ırmağını geçip Afrasyap’a kızını almaya gitmesinin Siyavuş’un öldürülmesiyle sonuçlanan öyküsüdür.Onun gömüldüğü Doğu kapısına Kakfuruşan (saman satıcısı)denir.Buharalı zerdüştler her yıl Nevruz’da buraya horoz adarlar.Buharalılar Siyavuş’un hüzünlü ölümünü inleyerek yad ederler . 2500 yıllık Buhara bir çok yıkım,istila ve kıyım yaşamıştır.Büyük İskender’den Arap istilasına kadar geçen maceralı tarihinde Araplar tüm zerdüşt tapınaklarını camiye dönüştürmüşlerdir.Maghoki Attar Camii bunlardan biri,5.yüzyılda Zerdüşt tapınağı olarak yıkıma uğramış,erken dönemde Budist tapınak olmuş ve 16.yüzyıla kadar cami olmakla birlikte akşamüstleri sinagog olarak kullanılmış Yahudiler tarafından.Gerçek bir Buhara tanımı bu cami. Aşkın,şarabın ve bilimin kenti Ömer Hayyam’dan İbni Sina’ya yaşadığı görkemi bugün bulmak pek kolay değil.En çok Timur dönemi yapıları bugüne kalan Cengiz Han herşeyi yerle bir etmiş. Eski Buhara büyük surları ve kapılarıyla üç bölümdür; İki bölüm emir’e ait olup üçüncüsü tüccarlara ve pazara ait.Bugün ise alınıp satılacak hiç bir şey yok ortada.Türk tırlarından ne düşerse,düzensiz bir mal akışı var.,Sabun,şampuan,traş kremi bulmak şansa kalmış.Arap istilasında 700 zengin tüccarın terk ettiği Buhara bugün ticaretin kalbi değil artık.Gri giysili ve ruhsuz bir görünümde. Özbekistan başı Kerimov’un Meclis’te dediği yenir yutulur gibi değil zaten:”Altın akıllılar gitti,altın kollular gitti ve biz altın dişlilere kaldık burada!”Altın akıllılar Ruslar,altın kollular tüm zenaat işlerini yapan Tatarlar,altın dişliler ise Özbekler.Altın diş burada zenginliğin ve güzelliğin sembolü.Tüm kadınların ve erkeklerin ağzı altın dişlerle kaplı, pırıl pırıl .Özbekler komünizmi pek sevmiş anlaşılan Türkiye’de vize almaktan başlayarak inanılmaz bir bürokrasi ve zorluk çıkarma serüveni var.Her şeyi abartmışlar,kentten kente vize ve pasaportla geçiyorsunuz.Hiç trafiğin olmadığı geniş ve boş yollar hoşunuza gidebilir acele etmeyin bir polise rastlarsınız.Burada polis her şey.Herkesten fazla maaş alan polisin yetkisi çok,her an sizi sokakta durdurup otelde alıkoydukları pasaportu sorma akıllığını göstermekteler!”Döküman”yani belgeler en çok sorulan.Özbekistan’dan Türkmenistan’a geçerken tam bir işkence yaşadık.Issız çöllerin ortasındaki çizilmiş sınırlar ve kapılar tartışma noktaları.Onlara göre tüm yabancılar casus!Türkmenistan şakası ise tüm Stalin heykellerinin kafasının koparıldığı ve yerine Türkmenbaşı’nın kellesinin konduğu şeklinde.Burada etnik düşmanlıklar fazla.1989’da Özbekler Misket Türklerine saldırmış,15.000 Misket Türk’ü mülteci olarak göçmüş.Tatarlar da göçmüş.1990’daKırgız ve Özbekler çatışmış ve 200 ölüyle bitmiş savaş.23 milyonluk Özbekistan’da Rus,Tacik,Kazak,Tatar,Karakalpaklar %2,Kırgız ve Koreliler %1,geri kalan Özbekler.Buhara’da yahudiler,Ortodoks ve Katolikler ,Baptistler ve Evangalistler,Protestan ve Fergana vadisinde yaşayan Budistler var. Renkler azalmakla birlikte henüz solmamış.Sovyet rejiminde sürekli aşağılanan yerellik,yerel kültür ve din insanları kişiliksiz ve insiyatifsiz bırakmış.Geçmişten kopmuş ve boşlukta sallanır gibiler.Bir tek Ahıska Türkleri farklı.Onları süren Stalin değiştirmeyi başaramamış.Bize benzer dilleri ve yaşam tarzlarıyla Türkiye özlemi büyük bir grup Ahıska Türkleri.Bizi konuk ettiler ve çocukları unutmasın diye çaldıkları Çanakkale türküleriyle ağırladılar.Akordiyon,def ve üflemeli sazdan oluşan trionun fes giymesi çok hoştu.Yeni gelin ise temenna ederek yanımıza çıktı ve oyun oynadı.Kaç göç olmayan Ahıskalılar çalışkan insanlar. Buhara’da bir çok yapı Sovyet döneminde kötü restorasyondan geçmiş ve aslı bozulmuş.Modern adı altında yapılan kunt ve asık suratlı KGB binaları,kilometrelerce koridorlardan oluşan yapılar Buhara’nın ölen ruhunun gizlendiği labirentler sanki. Ark denilen kent girişinin ve kalenin hemen yanı leb-i hauz ve arkası zindan. Buhara havuzlarıyla ünlü bir kent,hala Leb-i Hauz kentin bir bölümünün adı ve havuz kenarlarında alçak peykelerde oturan,çay içen ve çene çalan yaşlılar çoğunlukla satranç oynuyorlar .Bin yaşında görünen bu insanlar eski Buhara’yı anımsatan en büyük abidelerdi bence.Onlarla sözlü kültürün derinliklerinde kaybolmak isterdim.Türkiye’den olduğumu duyunca beni pek sevimli ağırlıyorlardı.Eskiden yıkama işini de kulleteyn denilen havuzlardan yaptıklarından Buhara veba salgınlarıyla ünlü.19.yüzyılda yaş ortalamasının 32 olduğu söyleniyor.Bolşevikler su sistemini modernize ederek önemli bir alt yapı sağlamışlar.Her yerde kocaman kuş yuvaları görülüyor ama boşalan havuzlarla birlikte leylekler de gitmiş,ama martılar var çığlık çığlığa dönen. Hemen arkasında eşeğine binmiş çarıklı Nasrettin Hoca heykeli bir tanıdık olarak gülümsüyor.Burada ve Çin’de ona “Ependi” deniyor.Bizim efendi sözcüğünden galat.1950’de Ruslar “Nasrettin Hoca Buhara’da” diye bir film yapmışlar.Buhara emirleri döneminde geçen traji-komik bir film.Biz daha böyle bir film üretemedik. Son parlak çağını 16.yüzyılda yaşayan Buhara pazarıyla ünlüymüş .Bugün elişi yapan kalmamış.Şaybaniler zamanında yüzlerce kervansaray,yüzden fazla medrese,onbin öğrenci ve 300 caminin görkemini Kalan Minar (büyük minare) 850 yıllık haşmetiyle anlatır gibi. BUHARA ÖZEL TÜRK LİSESİ Fatih Rüştü Zor beş yıldır lisenin müdürü olarak görev yapıyor. İlk mezunlarını geçen yıl vermişler;41 mezunun 38’I ünevirsiteye girmiş,18 de Türkiye’yi kazanmış bunların yedisi Türk üniversitelerine gitmiş. Özbekistan’da bir efsane gibi bu okullar.Çok ağır ders programlarına karşın en başarılı öğrencileri yetiştiren okullar.Türkçe İngilizce eğitim veren özel bir müfredatla çalışılıyor.Şu anda 16 okulları var.Tamamen ezbere dayalı Rus sisteminden biz düşünen insana dönüştürmeye çalışıyoruz diyor okul müdürü.Bu gelişim çok yavaş oluyormuş.Tüm kitaplar Türkiye’den gidiyor.Şu anda okul parasız ve öğrencinin girdiği sınav belirleyici, en zekiler eğitiliyor.Ama okullar önümüzdeki yıldan itibaren paralı eğitime başlayacaklar.”Biz buradaki insanlara yardım ediyoruz.Ruslar her şeyi yasaklamışlar.Herkes Türkçe öğrenmeye hevesli burada.Bize hep çok uzakta kalmış akraba muamelesi yapılıyor. Kömünizm bu insanların yeteneklerini,çalışmalarını,bilgilerini öldürmüş.Şu anda bu insanları harekete geçirmek çok kolay değil. Kabiliyetleri ölmüş hepsinin.Buradaki öğrenciler Türkiye’dekilerden daha çalışkan ve istekli.Dışarıda onları ayartacak hiç bir şey yok.”diyor Zor.Fethullah Gülen okulları diye bilinen bu okullar Türkçe’nin yaygınlaştırılmasında önemli bir rol oynuyor.Özbekistan birincileri, bölge birinci ve ikincileri öğrencilerle çalıştıkları labrotuarlarda konuştum.Tek istedikleri iyi bir üniversiteye girmek ve Türkiye’ye gitmek.Ekonomi,uluslararası ilişkiler ve bilgisayar gözde meslekler.Suudilerin finanse ettiği Vahabiler medreseleri başarısız okullar olmuş insanlar Türk modelini tercih ediyor. İlkokullarda bu sene latince eğitim başlamış ve latince alfabeye geçiş için çalışmalar sürüyor.Türkiye,Kırgıistan ve Özbekistan’da ortak okutulacak ders kitapları hazırlığı da Orta 1 edebiyat bölümleri için hazırlanıyormuş.Tüm edebi kişiliklerden ve ortak kültürden yararlanılacak.Bu okul geleneği Kırımlı İsmail Gaspıralı ‘nın “usülü cedit” adı altında açtığı okullarla daha önce yaşanmış.Buu okullar döneminde Kaşkar’a kadar yayılarak 5000’e kadar yükselmiş. Bölgenin müstakil çıkan ilk gazetesi “Hürriyet” (1918) yayına yeniden başlamış.Burada gazeteler günlük değil haftalık.Müdür yardımcısı ve edebiyat öğretmeni Hüseyin bey Buhara’da dört sinema olduğunu ve sözlü kültürün tüm gücüyle devam ettiğini söylerken yeni çıkan bir romanın türünü şöyle tarif ettiğini anlattı;”tasavvufi fantastik”.Hala Nevai’nin şiirlerine nazire yazıyorlar. Klasik gelenek biçim olarak devam ederken içerik değişiyor tabii. Mesela Lenin’e yazılmış methiyeler var.Şiir geleneği çok güçlü tüm bölgede.Ruslar aracılığıyla Avrupa edebiyatıyla tanışmışlar ama biçim almamışlar.” “Ev içinde de ev dışında da kadınların egemenliği çok.Velileri çağırdığımızda hep kadınlar geliyor.Yönetimde ve okullarda kadın oranı da çok fazla.Tüm okulların müdürleri kadın neredeyse.Kadın nüfusu da fazla zaten.Pakistan ve Türkiye dışında erkek nüfusu fazla olan ülke yok,ben bilgisayarda baktım.”diyen Zor yağan lapa lapa kar altında bizi yolcu ederken çocuklar Türk Pop müziği dinliyorlardı. Öğretmenleri ve yöneticileriyle topluma örnek insanlar olan okullar çok seviliyor. BUHARA YAHUDİLERİ Yahudi küçük kız Rado’nun peşinde Buhara’nın daracık sokaklarına düşünce Buhara’nın ruhunu buldum.Yağmurdan oluşmuş gölcükler ve bir çamur deryasından oluşan sokakların arasından ark akıyor.Mavi boyalı kapı ve pencerelerin ardından bakan kadınlar kerpiç ve sarı tuğladan evleri şenlendiriyor.Köpeklerle kediler dost geziyor ortalıkta. Buhara kedili bir kent.Düşlerdeki yolculuklara benzer daracık labirent içinde önde Rado ilerliyorum.Yoksul evlerin büyük kapılarında kocaman kilitler,ahşap oyma kapıların duru çağrısı insana sırtını dayadığı samanla karışık çamur duvarın binlerce yıllık şarkısı baş döndürücü.Basit,kocaman bir kapıyı iktirip eliyle gel diyor bana Rado. Kocaman bir avlu içinde çok güzel bir sinagog çıkıyor karşıma.Aydınlık camlardan gizemli bir dünyanın pırıltıları yansıyor dışarıya.Altın sırmalarla işli kocaman armalı kumaş pankartlar asılı.Her yerde şamdanlar ve bir yaşlı amca mumları yakıyor.Genç haham “buraya kadınlar giremez”diyor.Bir kare fotoğraf çekmeme izin veriyor.Masanın etrafına toplanmış erkeklerle sohbet ediyor yüksek sesle.Dış cephede eski avadanlıklar,ibrikler sergileniyor.Başka bir sinagoga geçiyoruz.Bu daha yoksul görünen ama içten bir mekan yaşlı iki erkek ellerindeki eski kitapları okuyorlar.Hiç ses etmiyorlar girmeme.Buhara’ya Yahudiler 500 yıl önce gelmiş ve tüm ticaret onlardaymış.Şimdi bin kadar Yahudi nüfus kalmış.Amerika’ya göçen çok olmuş ve NewYork’ta Buhara Yahudileri mahallesi varmış,tamamı Semerkand ve Buhara’dan göçmüş.Bu arada küçük bir oğlan et ve meyva tabakları taşıyor.Hattum bayramı için hazırlık var mutfakta. Et ve meyvanın yanına hamur parçaları konmuş üstünü ince lavaş gibi bir ekmekle örtüyorlar.Her yanda mumlar yanıyor. Daha çok bir eve benzeyen yoksul görünüşlü son sinagogda ise bekçi bir kadın!Tamara tüm Yahudiler gibi Tacikce konuşuyor.Gördüğü ilgiden memnun oğlunun İsrael’e gittiğini anlatıyor.İsraele’ göçen çok oldu diyor.Duvarda İsrailden gelmiş bir poster asılı ortada Sultan Süleyman oturuyor.Kürsünün üstünde “Miramir” yazıyor,yani tüm dünyada barış.Haham günde iki kez gelirmiş,Cumartesileri üç kez.Oysa Semerkand’ta Sinagog Cumartesi kapalıydı ve haham gelmeyi red etti ısrarımıza rağmen.Sadece ahşap oymacılığın geçmişini anlatan eski kapı ve kocaman asma kilidiyle tanışabildik. ZERDÜŞT GELENEK SÜRÜYOR Samani hanedanlığının kurucusu İsmail Samani’nin 9.yüzyıldan kalma anıt mezarında babası ve torunuyla yatıyor.Alınlıktaki zerdüşt semboller üçgen ve içinde bir daire ile sonsuzluğu ifade ediyor.Bu formlar ve anıt mezar formu Bakü’deki ateş tapınağıyla aynı.Pişmiş tuğladan yapılmış anıt mezar her cephesiyle dünyanın dört bir yanını işaret ediyor.Samaniler makberesi önünde ateş yakılarak bugün de ibadet ediliyor ve mumlar adanıyor.Sandukalara el sürülerek dualar okunuyor.Ateş kültü tüm canlılığıyla sürüyor. Hemen yanındaki Eyüp Çeşmesi’nde içeride küçük hücrede insanlar mum yakıp Kur’an’dan parçalar okuyorlar.İçerde bulunan çeşmeden akan kutsal sudan içiyor ve taşıyorlar şifa olarak.Özellikle yazın burasının dolduğunu söylüyorlar. BAHAEDDİN NAKŞİBEND’İN ZİYARETGAHI 11.Yüzyılda Nakşibendiliğin kurucusu olan Nakşibend’in ziyaretgahı ve külliyesinin içinde kocaman bir havuz var.Abdest alma havuzu olarak geleneksel bir yapı olmasına karşın İmamın anlattığı öykü Buhara’nın geçmişine uygun.Eskiden bu havuz şarapla doldurulurmuş ve biraz ilerideki kuyu formunda yapılan yerin çukuruna oturtulmuş kocaman kazana aktarılırmış her gelen bir bardak bu kazandan şarap alırmış.Şimdi havuz boş. Tarikat edep ve erkanını Emir Külal’dan öğrenen Nakşibend’in Küsem Şeyh ve Halil Ata gibi Yesevi temsilcilerinin etkisi altında kaldığı bilinmektedir.Halil Ata’nın Çağatay Hanlığı’nda hüküm süren Gazan han ile aynı kişi olduğu ileri sürülür.Nakşiliği Orta Asya merkezlerine yayan mutasavvıflar tarikatı hem mistik hem siyasi açıdan kurumlaştırmışlardır. Erkekler ve kadınlar için ayrı iki cami var,solunda Çilehane.40 gün çile dolduran öğrencilerden çoğu da Nakşibend’in yanında yöresinde gömülü.Muzaffer Han döneminde yapılmış olan bina restorasyondan geçmiş ve medresesi faal durumda. Arapça eğitim veren medresede eğitim dört yıl.Medrese 48 hücreden oluşuyor,minare sonradan eklenmiş.Cuma ve Pazar günleri çok kalabalık oluyormuş.Buhara’dan buraya yürüyerek gelmek bir adak ve eski bir gelenek. Nakşibend’in yüksek mezarı beyaz mermerden.Her iki tarafında çok uzun şaman direkleri var.Etrafını üç kere dönerek tavaf edenler bu direkleri ve taşları öpüyorlar,el sürüyorlar.Burada kadın erkek karışık ibadet. Bir imam Arapça okuyor sedirde.Hemen arkasında kutsal su var.Ondan içtikten sonra caminin ve avlunun ahşap direklerinin önünde kadınlar önce eğiliyorlar ellerini kavuşturup sonra direkleri öpüyorlar.Kutsal ağaç kültü ,su kültü sürdürülüyor.Her yanda hatta kale burçlarında,surlarda bile olan şaman direkler dilek için asılmış bez parçalarıyla donanmış. Türbenin karşısındaki aşevi de çok ilginç.Camlarında lale resimleri var.Tüm Orta Asya’da duvarları resimleme geleneği var.Asla dümdüz boyanmıyor,köylerde bile motiflerle süslü duvarlar.Her yan resim.Türk mezar taşları heykel formlarında.Türklerde resim ve heykel yapımının çok eski bir estetik duygu olduğunu düşünüyorum.Şah-ı Zinde’de kanalizasyon kapaklarının üstünde bile lale resimleri vardı.Lale gerçek bir Türk çiçeği.Duvar resimlerinde de akan dereler,kuşlar ve laleler var.Evlerdeki tül perdeler bile ayni motiflerle süslü ek olarak pembe flamingolar var.Hepsinde egemen renk ve yer ise mavi bir gökyüzü. TİMUR’UN BAŞKENTİ SEMERKAND Dar sokakları,alçak toprak evleri,kenarlarında kavak ağaçlarının yükseldiği geniş caddeleriyle Semerkand altın tozcuklarının serpildiği bir kentte mavi çinilerle süslü şehir merkezi Registan ve Timur’un anıt mezarıyla geçmişin koynunda uyur gibi.Büyük İskender burayı alınca; “Marakanda için duyduğum her şey doğru,eksik olan şey benim düşlediğimden güzel olması “der. Timur’un torunu Uluğ Bey zamanında bir entellektüeller başkenti olan Semerkand’dan kimler geçmiyor ki; Türkçe yazdığı “Zafername” ile ünlü tarihçi Ali Yazdi,şair Lütfi,Muharrem El Harezmi,Uluğ Bey’in öğrencisi Ali Kuşçu ve hocası Kazızade Rumi.Uluğ Bey kurduğu rasathane ile Avrupalı bilginlerle aynı masada resmedilmiş bir astrolog. Uluğ Bey medresesi ve rasathanesi dönemin bilim akademisi gibi.Uluğ Bey’in trajedisi oğlunun emriyle öldürülmesidir.Onu boğan cellat altı ay sonra oğlunu da öldürür.Onun kanlı giysilerinden parçalar müzede sergilenmekte ve “bir zalimden bir alim,bir alimden bir zalim” deyişini doğrulamaktadır.Timur’un anıt mezarının altın varaklarla süslü kubbesinin altında siyah bir mermer altında yatmakta Uluğ Bey. 1942’de Rus arkeologlar Timur’un ve torununun mezarını açıp kemikleri inceliyorlar,Özbekler “açmayın uğursuzluktur”dedikleri halde mezarların açılması yüzünden İkinci Dünya Savaşının çıktığına inanıyorlar.Şer Dor ve Tilla Kari medreseleri de iç bezemelerinde altın kullanılan görkemli yapılar ve Registan meydanının hemen önünde duran beyaz bir küre dikkatimi çekiyor.Üstünde oturan bir öküz var. Çin takvimini neden kullandıklarını merak edince Çinlilerin hayvan yılı takvimini Türklerden aldığını öğreniyorum.Düzenli olarak hayvan yılı izleniyor,kutlanıyor ve kürenin üstündeki hayvan heykelcikleri her yıl değiştiriliyor.Timur’un GürEmir türbesi kadar görkemli olmasa da Çinli eşi Bibi Hatun için yapılan cami devasa kubbeleriyle görkemli bir atmosfer sunuyor.Hemen yanında pazarın çarpıcı gürültüsü ve sürekli sizi kazıklayan Türk kardeşleriniz!Ama kurutulmuş kavun bir harika ve yüzyıllardır değişmeyen bir lezzet olarak seyahatnamelerde anlatılıyor.Şahı Zinde ise Orta Asya’nın Mekkesi gibi .Bu kutsal mezarlar sokağı mavinin tüm tonlarından mozaik ve fayanslarla sizi sarıp sarmalıyor. MEHMAN ATAANA’DAN ULUDUR. Gelen konuk evdeki en büyük olandan önemlidir demek olan bu atasözü ayni zamanda Türklerde ki soyağacının “ana” ile başladığına da işaret eden eski bir söylem olmalı.Kırgız sözcüğü de “kırk kız”dan gelmekte ve kırk anaya dayalı kabileden ana kökenli efsaneye dayanmakta.Hiva’da hep kadınlar hizmet etti.Açık ve uygar insanlardı. Konuk çok seviliyor,insanlar insanlarla zenginleşiyor.Onlardan haber alıyorlar,kültürel alış veriş sağlıyorlar.Karşılığında konuk izzet ikramla ağırlanıyor.Konuk tuz ve ekmekle karşılanıyor.Yolculara para vermek gelenek,hatta şaşırıp almak istememiş bizim Türk ekip. İnsanlar dilekleri için para adıyorlar.Hoşgeldin olarak ayrıca pembe beyaz şekerler ikram ediyorlar.Şeker ikramı bizim gibi.Hoşgeldin yemeği olarak vodka,elma,et ve pilav şart.Kırgızistan’dan geçerken bir dağ köyünde Borgebik isminde 75 yaşında bir saz şairi ve ozan kervanı görünce kuzular çevirmiş.Çünkü son kervan onun doğumunda geçmiş ve hamile olan annesine yardım etmişler.Ozan bir yerde bu borcu ödemek için gelen mistik bir kervan gibi bakmış gelenlere.Sabaha kadar kopuz çalıp,şiirler okumuş.Sözlü kültürün çok önemli gelenek taşıyıcılarının araştırılması gerekmekte.Ne yazık ki el değmeden duran hazine bizim kültürümüzün kaybı olacaktır.Türk sosyal bilimcileri Asya’yı keşfetmeliler.Manas destanını toplayan bile bir Rus Türkolog geçen yüzyılda.Çin seddine yakın dağlarda yaşayan “Sarı Uygurlar” da budist Türkler ve bizim lehçemize yakın Türkçe konuşuyorlar.Şu anda çocukları Çince öğreniyor.Oraları arşivlemek ve antropolojik çalışma yapmak elzem. Konukseverlik kültürünün egemenliği sözlü kültürde yaşamakta, bunun kökenleri yaşam biçimiyle yakından ilgili elbette. SEMERKAND’DA DEVLET TÜRK LİSESİ