Analiz

Su

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

KAZAKİSTAN ve SU KAYNAKLARI YÖNETİMİ Orta Asya ülkeleri farklı iklim özelliklerine sahiptirler: Afganistan ve Özbekistan iç kıta-yarı kurak, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan iç kıta, Türkmenistan yarı-kurak. Ortalama yıllık yağış acısından Türkmenistan ve Özbekistan en fakirleridir.

Aynı durum su kaynakları içinde geçerlidir. Orta Asya su kaynakları açısından iki bölgeye ayrılmaktadır. Aral denizi ülkeleri: Kazakistan ve Özbekistan; Diğer Ülkeler: Afganistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan. Orta Asya dünya topraklarının % 3.5’nu ve dünya nüfusunun % 1.3’ nü teşkil eder. Toplam yenilenebilir su kaynaklarının % 0.7’si buradadır. Orta Asya’da aşağı havza ülkelerin su tüketimi doğrudan yukarı havzadan bırakılan suya dayanmakta yada anlaşmalar ile belli kurallara dayandırılmıştır. 1987 yılında Amuderya için yapılan su kaynaklarını geliştirme master planı ve 1984 yılında Sirderya için yapılan master plan 1992 yılında imzalanan anlaşmaların bazını oluşturmuştur. Ancak son dönemlerdeki bu iyi gelişmelere karşın geçmişte yapılan master planların hatalı stratejileri-sulama için yoğun su kullanımı- Aral denizinin su seviyesinin azalmasına ve çevre kirliliğinin artmasına neden olmuştur. Bu da göstermiştir ki suya dayalı kalkınmada modellerinde entegre su kaynaklarını yönetimi ile sosyal, ekonomik gelişme ve çevresel koruma arasında belli bir dengenin kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Kazakistan Su Kaynakları Su kaynakları açısından fakir bir ülke olan Kazakistan’da ortalama yıllık yağış 344 mm olup bu oran 100 ile 1600 mm arasında değişmektedir. Kuzey ve orta kesimlerde 200-300 mm olan yıllık yağış miktarı, güneye inildikçe 400-500 mm’ye yükselmektedir. Çöllerde ise yazın yağış yok denecek kadar azdır. Yetersiz su kaynakları toprak kaynaklarını geliştirilmesinde önemli bir kısıt olmaktadır. Su kaynaklarının kalitesinde olan düşme de ülkenin önünde bulunan diğer sorunlardandır. Örneğin geçen yıllarda su kısıtı ve su kirliliği önemli problemleri olarak hep gündemde kalmıştır. Yüzey su kaynaklarını ülke sathında dağılımı eşit değildir: %34.5’i doğu kesiminde, %4.2’si kuzeyde, % 2.6’sı iç kesimde, %24.1’i güney doğu kesiminde, %21.1’i güneyde, ve %13.4’ü batı kesiminde bulunmaktadır. Yıllık nehir akışkanlığı düzenli değildir. Nehirler eriyen kar suları ile beslenmektedir. Yüzde 80-90’nı ilkbaharda-özellikle Nisan ve Mayıs aylarında- akışkandır. Ömrü çok kısa olan ve çabuk kuruyan nehir sayısı oldukça fazladır. Dağlık alanlarda eriyen kar ve buzullar ana kaynaktır. En yüksek nehir akışkanlığı Mart ayının sonunda ve Nisan ayının başında olmakta Ağustos ve Eylül’de son bulmaktadır. Yıllık akışkanlığın %50-80’ni bahsedilen en yüksek akışkanlık döneminde gerçekleşmektedir. Nehirlerin çoğunluğu Hazar denizi, Aral denizi, Balkaş ve Alakol gölleri ile küçük rezervuarlar çevresindedir. Ülkede sekiz bin akarsu bulunmaktadır. Ancak büyük akarsular ana su kütlelerine ulaşırlar. Bunlar: Sirderya-Aral gölü, Ural-Hazar gölü, İli, İşim-Kuzey Buz Denizi, Karatal, Aksu-Balkaş gölü, Tobol. Su Kaynakları Yönetimi: Anayasada toprak ve yeraltı kaynaklarının devlete ait olması öngörülmektedir. Bu genel hükümden hareketle Su ile ilgili yasa(Su Kodu) 1993 yılında Parlemento’da kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Yasa ev, sanayi ve tarımda su kullanımını çevre koruma kriterleri dikkate alınarak düzenlemektedir. Yasa ayrıca suyun fiyatlandırılması ile kirliliğin önlenmesi ve su kaynaklarının korunmasına önem vermektedir. Bu yasa ile havza yönetim organlarının kurulması ve bununla ilgili düzenlemelerin yapılmasını öngörmüştür. Merkezi hükümet bu yasa ile su ve katı atık yönetimininde ademi merkeziyetciliğin geliştirilmesini öngörmüştür. Böylece su kaynaklarını yönetiminde devletin düzenleyici bir rol almasını sağlamıştır. Su kaynaklarını işletilmesi kamu işletmeleri tarafından yürütülmektedir. Bu sistem içinde su kullanıcıların haklarını savunacak bir yönetime ihtiyaç duyulmaktadır. Ulusal seviyede su kaynaklarının rasyonel kullanılması için teknik ve bilimsel politikaların belirlenmekte ve yatırım politikaları tespit edilmektedir. Yönetim sisteminin temel yapısını bölge kurulları oluşturmaktadır diğer bir deyişle, devlet komiteleri aracılığıyla su kaynakları yönetiminin icra edilmesi planlanmıştır. Havza yönetim organlarının devletin çıkarlarını koruyan, havza su kaynaklarını kontrol eden ve düzenleyici bir rolü vardır. Havza bazında programlar hazırlarlar, devletin çıkarlarını gözetirler ve sınıraşan sular konusunda çalışmalar yaparlar. Su kaynaklarının yönetiminde havza temel yönetim birimleri olarak kabul edilmiştir. Havzalar ekonomik, sosyal ve çevresel faydayı temin eden yönetsel birimler olarak kabul edilmiştir. Ülkede 8 havza birliği vardır: Shu-Talas, Aral-Sirderya, Balkaş-Alakol, Ural-Hazar, Nura-Sarsus, Tobol-Turgai, İrtiş ve İşim. Havza yönetim organları, su kaynaklarını yönetiminden, planların hazırlanmasından, su dağıtımından, rezervuar rejiminin düzenlenmesinden, kayıtların tutulmasından, ve ruhsatlardan sorumludurlar. Su ile ilgili projelerin finansmanında yaşanan kısıtlar özel sektörün bu alana girmesini ve özellikle su hizmetlerinin karşılanmasında rol almasını gerekli kılmaktadır. Merkezi planlamadan piyasa ekonomisine dönüşme sürecinin yavaşlığı su kaynaklarını rasyonel kullanımında çeşitlilik yaratmayı da yavaşlatmıştır. Bölge kurulları ve havza yönetim organları özelleştirmede önemli rol alabilirler. Su kaynaklarının dağıtımında devlet, uygulanmasında havza yönetim organları devrede olmalıdır. Rasyonel su kullanımı su birlikleri aracılığıyla gerçekleşmeli ve bu birlikler gönüllülük esasında çalışmalıdır. Ancak yasada bunlar olmasına karşın yeterli gelişme sağlanamamıştır. Devlet,tüm su kullanıcılarına (tarım,sanayi, evsel vb..), yerüstü suyu yada yer altı suyunun temini, toplanması, depolanması, arıtılması ve dağıtılması gibi su hizmetlerinin bedelinin ödenmesi prensibinden hareketle çevresel ve kaynak masrafları dahil ekonomik analizler ışığında su kaynaklarının kullanımındaki ekonomik mekanizmaları ortaya koymalıdır. Yasalar ve yönetmelikler, verilen su hizmetleri için yapılan masrafların ödenmesini (parasal acıdan) pazar mekanizmasının tüm kurallarının uygulanabildiği bir ortamın varlığını kabullenerek ve çevrenin korunması dikkate alarak öngörmektedir. Tarımda kullanılan su ücretlendirilmekte ancak su tasarrufunu cesaretlendiren teşvikler yeterli düzeyde olmamakta hatta bazı koşullarda hiç bulunmamaktadır. Ülkenin güneydoğu bölgesinde 1 m3 tarımsal suyun fiyatı 0.15-0.3 sent civarındadır. Kullanılan suyun m3 fiyatı 0.04 senti geçemez. Bu fiyatlandırma etkin su kaynak kullanımını ve su yapıların inşasını şöyle böyle sağlayabilir ama işletme maliyetlerini karşılayamamaktadır. Asgari düzeyde suya dayalı kalkınma ve su altyapısının inşası kamu destekli olmalıdır. Öncelikli tedbirler sektörler arasında olmalı ve idaresi suyu fiyatlandıran ve toplayan organlar tarafından yerine getirilmelidir. İkinci öncelikli tedbirler teknolojik kullanımla ilgili olmalıdır. Örneğin su tasarrufu sağlayan sistemler gibi. Bu durumlarda teşvikler koruma ve tasarruf amaçlı olmalıdır. Suyun transferi özel bir şart ( doğal akış rejimini etkilemekte) olup, su kaynağı gibi ele alınmak zorunda ve fiyatlandırma da ona göre yapılmalıdır. Uzun vadeli planlarda uzak bölgelerden su transferi düşünülmektedir. Bu yaklaşım; su tasarrufu teknolojilerini, ve birim ünite (tarla) başına su harcamalarının azaltılması programlarının uygulanmasını gerekli kılmaktadır. Sınıraşan sularda uluslar arası işbirliği : Bir su havzasında ve onu oluşturan kollarda su kullanımının farklılığı su rejiminde değişikliklere ve çelişkilere neden olmaktadır. Bu durum entegre su yönetimini ve işbirliğini gündeme getirmektedir. Sınıraşan suların ise devletler arası bir özelliği vardır. Örneğin İrtiş nehri Kazakistan ile Rusya arasında karşılıklı çıkarları koruyacak bir statüde geliştirilmesi gerekmektedir. Bu amaca yönelik 2001 yılında Rus, Kazak ve Fransız Kalkınma Ajansı uzmanların birlikte oluşturdukları İrtiş nehri havzasında sınıraşan suların yönetimi adlı bir projeyi başlatmışlardır. Sirderya nehri toktogul, andizhan, karakum, sardara rezevuarlarından etkilenmektedir. Komşu ülkeler arasında işbirliğini teşvik eden ve Aral denizi, Sirderya ve Amuderya nehir akış kalitesini düzenleyen uluslar arası anlaşmalar mevcuttur. Bütün düzenleyici yasalar, anlaşmalar su kullanıcılarının nehir akış rejimini bozmadan ve çevreyi tahrip etmeden akılcı su kullanımı temeli üzerinde inşa edilmiştir. 1992 yılında Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan arasında belirtilen amaca hizmet eden uluslar arası bir anlaşma imzalanmıştır. Karşılıklı çıkarlar temelinde çevreyi koruyan, nehir akışını bozmayan ve rasyonel su kullanımına düzenlemeler getirilmiştir. Benzer anlaşma Kazakistan ve Rusya arasında Ağustos 1992 yılında uluslar arası anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma sınıraşan suların korunması ve kullanımını düzenlemiştir. Kurulan Kazak-Rus Komisyonu nehir akış rejimini, su dağıtımını ve su altyapıların ortak tesisini düzenlemektedir. Bunun dışında komşu ülkeler şu prensiplere de uymaktadırlar: belediyelerin, sanayinin, enerji ve balık üretimi için gerekli olan su arzını garanti altına almaktadırlar; Hiçbir tahribat yapılmayacaktır; su kullanımında komşular eşit haklara sahiptirler ve ülke konumunun getirdiği avantaj su kullanımı için geçerli olmayacaktır. Kazakistan ve Kırgızistan 2000 yılında Chu ve Talas nehirlerini işbirliği içinde kullanmak amacıyla işbirliği anlaşmazı imzalamıştır. Bu işbirliği sosyal, ekonomik ve çevre değerleri dikkate alınarak sağlamlaştırılması hedeflenmiştir. Bu amaca yönelikte ortak bir komisyon kurmuşlardır. Havzalar ve Sürdürülebilir Çevre Yönetimi: Kazakistan da geniş çaplı sulama ile yem bitkileri ve endüstri bitkileri üretimine ağırlık verilmiş, sonuç olarak, tarımsal mücadele ilaçları kullanımı ve suyun tabii akışından çevrilip, sulama amacıyla kullanılması tehlikeli sonuçlar doğurmuştur. Geçmişin mirası su kirliliğidir. Hatalı politikalar, Ülkede tüm havzalarda çevre koruma ile kalkınma arasında dengenin kurulamaması ekolojik tahribata neden olmuştur. Sirderya havzasında suyun tabii akışının havzanın orta kesiminde sulama amaçlı çevriminin havzanın alt kesimlerinde ciddi tehlikeler yaratmıştır. Su akışının azalması ve kirlilik, ekolojik tahribata ve halkın yaşan düzeyinin-gelirlerinin- azalmasına neden olmuştur. Ayrıca drenaj kanalları Sirderya havzasındaki içilebilir su kaynaklarını kirletmiştir. Çölleşme 2 milyon hektar alanı kaplamıştır. Bilimsel araştırmalar göstermiştir ki doğanın ihtiyacı olan su karşılanmadığında ekolojik tahribat başlamakta ve doğa kendini yenileyememektedir. Bu tahribat sonuçta ekonomik gelişmeye yansımakta ekonomik sektörler için gerekli olan hammadde doğa tarafında üretilememektedir. Kazakistan da bu süreç yaşanmakta olup çevrenin kendini yenilemesi için gerekli olan su ihtiyacının acilen karşılanması gerekmektedir. Bunun için havza bazı planlamayla insani kalkınmaya önem verilmeli ve çevre için gerekli olan su ihtiyacı tespit edilmeli ve entegre su kaynakları yönetimine geçilmelidir. Üçüncü Dünya Su Forumunda çevrenin ihtiyaç duyacağı asgari akış miktarı hesaplanmış olup bu yönde gerekli birikim sağlanmıştır. Dolayısıyla bu birikimden hareketle uygulama yapma imkanı doğmuştur. Aral göl havzasında su stratejisi, ortak çıkarlar temelinde koruma ve kullanma dengesinin temin edilmesi çerçevesinde gelişmelidir. 1960 yılından beri yapılan yüksek yoğunluktaki tarımsal sulama çevreyi ciddi bir şekilde tahrip etmiştir. Hangi stratejinin öncelik taşıyacağı mevcut su kaynakları dikkate alınarak su tasarrufu sağlayacak sistemlerin geliştirilmesi temelinde ortaya konulmalıdır. Hem Aral gölü hem de Sirderya havzası ayrı su tüketicisi olarak ele alınmalı, ekoloji ve sosyo-ekonomik çıkarlar düşünülerek geri kazanıma yönelik planlamalar yapılmalıdır. Ural Nehir Havzası su kısıtı olan bir bölgedir ve bu bölgede su faktörü dikkate alınmadan sanayi gelişmesi teşvik edilmektedir. Bunun bir sonucu olarak özelliklede kurak mevsimlerde artan bir su talebi vardır. Özellikle petrol ve gaz üretimi ile beraber batı Kazakistan su talebi için ek kaynaklar bulunmak zorundadır. Mevcut tatlı su kaynaklarının optimum kullanımını yaygınlaştırmak, su alımını kısıtlama ve yeni üretim tekniklerinin geliştirilmesiyle bu konu çözülebilir. Kuzey ve İç Kazakistan nehir havzaları diğerlerinden oldukça farklıdır: nehir akışları az ve oldukça düzensizdir. Nehir akışının %90’nı ilkbaharda ve bir veya iki ayda vukuu bulmaktadır. Bu durum bu yöreleri su kısıtı olan bölgeler yapmaktadır. Kazakistan’ın su kaynaklarındaki kısıtı ekonomik kalkınma üzerinde önemli bir engel teşkil etmektedir. Zengin doğal kaynaklar yakın bölgelerde bulunan suyun transferine ihtiyaç duymaktadır. Örneğin İrtiş nehri. Kanal İrtiş-Karaganda 458 km uzunluğundadır. Su 22 pompa istasyonu ile 420 m.’ye taşınmakta ve yıllık yaklaşık 1 km3 su İç bölgelere bu kanal marifetiyle taşınmaktadır. Kazakistan’da İrtiş nehri çok fazla akışı olan bir nehirdir ve gelecekte bu nehirden diğer bölgelere su transferi olacaktır. Sorun bu dengenin nasıl ve hangi planlama ve araçlar ile sağlanacağıdır. Bu nehir üzerinde çözülmesi gereken üç temel konu vardır: su kirliliğinin önlenmesi, nehir akış kalitesinin temini ve su transfer miktarı. Balkaş Gölü Havzası, İli nehrinden yapılan ve her geçen gün artan su transferleri nedeniyle durumu kötüleşen ve kirliliği devamlı artan bir konumdadır. Yoğun su ve toprak kaynaklarının kullanımı çevrenin tahribini artırmaktadır. Bu havzada su tasarrufu sağlayan sistemlerin kullanılması, akışın ve su dağıtımının düzenlenmesi gerekmektedir. Sürdürülebilir Su temini, Su Politikaları ve Önemli Projeler : Yukarıda belirtilen geçmiş deneyim bıraktığı ekolojik tahribat, sadece geliri artırmayı düşünen yoğun tarımsal su kullanımı, havzalar arası farklılıklar, ve su transferleri ile doğal akışın bozulması, Kazakistan gibi ülkelerde katılımcı metotlarla eko-sistemin korunması ve restorasyonu temelinde havza yönetimini hızla hayata geçirilmesidir. Suyun kalitesinin artırılmasına yönelik teknolojik adaptasyonlar gereklidir. Nehirlerde su kalitesini artırıcı önlemler alınmalıdır. Kısacası önlemler programı acilen hayata geçirilmelidir. Su ve Doğa İçin Vizyon çalışmasının ortaya koyduğu eko-sistem temelli havza yönetimi, eko-sistemin ihtiyaç duyduğu su miktarını verilmesi, kirliliğin kontrolü ve altyapı yatırımlarını yeni bir anlayışla uygulamaya konulması temel kriterlerini dikkate alan entegre su kaynakları yönetimine geçmesi gerekmektedir. Bu kriterler devletler arası su kaynaklarının yönetiminde de dikkate alınarak eko-sistem yaklaşımı hakım kılınmalıdır. Orta Asya ülkeleri arasında su ile ilgili uluslar arası sözleşmelere (Sınıraşan su yolları ve uluslar arası göllerin korunması ve kullanımı sözleşmesi ile uluslar arası su yollarının ulaşım dışı amaçlarla kullanılmasına dair BM sözleşmesi) imza koyan tek ülkedir, Kazakistan. Bu yönüyle suyun akılcı ve işbirliği içinde kullanılması bilincini geliştirerek ve bu yönde diğer ülkelere örnek olmaya devam etmektedir. Uygulanmakta olan projeleri( 2000 ve sonrası yıllarda) incelediğimizde aşağıda belirtilen konulara yoğunlaştığı görülmektedir: Su tasarrufunu sağlayan teknolojiler, özel sektör ve su kullanıcılarını sisteme katan projeler, devletler arası işbirliği, kapasite geliştirme, sivil toplum kuruluşlarını etkin kılan, kentsel ve kırsal su teminine yönelik, biyolojik çeşitliliği koruyan ve çevre koruma ağırlıklı- su kalitesini artırmaya yönelik projeler Sonuç Kazakistan özelinde su kaynaklarının yönetiminde ekolojik restorasyon, su kalitesinin yükseltilmesi, su tüketiminin sanayi, tarım ve doğa ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyecek mekanizmaların kurulması ve yönetişim önemli yer tutmaktadır. Bu çerçevede mevcut ve planlanan projeler gözden geçirilmek zorundadır. Kısıtlı su ortamında kalkınmayı sağlamak hem zor olacak hem de çevrenin mevcut tahribatı hızla yaygınlaşacaktır.

İpekyolu

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

İpekyolu’nda Yemek — İçmek Sabah kahvaltısını kefir,bilincik denen içi etli bir hamur işi, yeşil çay ve ekmek oluşturuyor.Köylerde ise sadece ekmek,çay var.

KUTU3_____________________________________________________ Yemeklerde pamuk yağı kullanılıyor ve inanılmaz kötü bir tat bırakıyor ağızlarda.Şaşlık denen şiş kebap ya da şiş köfte ise az pişirilip çok yağlı sunuluyor.Özbek pilavı et ve havuçla pişiyor,yine bol yağlı.Elle yeniyor genelde.Ya da kaşık tüm yemeklerde kullanılan. Çin noddles(şehriyenin uzunu)benzeri lagman tuzsuz bir makarna türü ama çorba içinde yeniyor.Yaygın olarak yenen koyun eti yanısıra at ve sığır,inek yeniyor.İnek eti siyah ve sert.Mantı tıpkı Çin mantısı ya da küçük suda haşlanmış halinin adı çuçvara.Tacikler tuşbera,Uygurlar çuçureh diyor. Şorpa(çorba)içine ne bulursan at halinde bir karışım;lagman,et,nohut,sebze,patates. Sıcak ve soğuk süt çorbası çok yaygın.Bizde Anadolu’da içine pirinç atılarak yapılanın aynı.Süt burada içine tuz ve tereyağ konarak içiliyor.Yoğurt ya kefir ya da katık adıyla süzme olarak tüketiliyor.Kurut ise süzme yoğurdun kurutulmuşu,kaymak da süt ürünleri arasında. Nohutla yapılan Samsa bir Tacik yemeği.Tohum barak ise yumurtalı hamur işi.Tohum yumurta demek.Çakka tuzsuz lor peynirinin otlarla karıştırılarak sunulması.Mısırdan yapılan ekmeğe çörek deniyor.Pideye benzer ekmekleri ise çok sert bir hamur.Fatir denilen ekmeğin üstüne yağ ve yumurta sürülüyor çok kıymetli. Özbek ve Uygur yemekleri benzerlik gösterirken balkabağı çok kullanılan bir sebze.Buharda pişirilen balkabağına moşiçiri deniyor. Pilava da konuyor.Dimlama ise patates,et,soğan ve sebzeyle uzun süre ateşte pişen bir yahni.Yediğim en lezzetli yemek buydu.Honum ise geniş boru gibi bir lagmanın içine doldurulmuş et ve patates.Dolma yaygın bir tür.Nişalda sadece Ramazan’da yapılan bir tatlı.Yumurta akı,şeker ve bir tür ağaç kökü konuyor içine bembeyaz bir köpük oluyor. Nevruz’da da özel yemekler yapılırmış;sumalak ve halim. Ahıska Türkleri bize yakın lezzette yemek yapıyor.Pilavları,yoğurtları ve açma börekleri çok lezzetliydi.Hoşaf,turşu yanısıra yemekte çay her an serviste.İçki çok içiliyor,esas olarak “arak” denen içki yaygın.Yanısıra vodka,şarap ve şampanya dedikleri köpüklü şarap. Ramazanda içki her yerde satılıyor ve içiliyor.Yemek daha çok içmek ve sohbet demek.Müzik dinlemeden ya da söylemeden hiç olmaz.

Taşkent

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

TAŞKENT YAKTI MI?* Taşkent’in baharı güzel olur demişlerdi geçen gidişimde. Bahar kızı Nevruz Taşkent’in sokaklarına, parklarına gelip uzun saçlarını çiçeklerle donatmış. Erguvanların altında güneşin altın ışıklarına boğulurken bahçeli evlerin avlularına serinlik düşüyor.

Taşkent baharın taze gelini gibi salınıyor insanın yanıbaşında. İki yıl öncesine göre çok ilerlemiş bir kentleşme gördüm Taşkent’te. Tertemiz sokaklar,çok hızlı süren bir imar faaliyeti ve kunt binaların modern bir şekilde giydirilmesiyle şenlenen çehreler. “Al-i Meclis” binasının mavi çatısı güneşin altında parlıyor.Önünde Ali Şir Nevai parkı uzanıyor. Bir devlet doğuyordu beş yıl önce burada. Türkiye Özbekistan’ı ilk tanıyan ülke. Elçilik plakamız 01 kodunda. Altı yıl sonra dili bir,dini bir ve kültürü bir bu kardeş ülkede Türkiye sadece bir seyirci. Ekonomik ilişki dışındaki hiç bir ilişki kurmayı bilemeyen Türkiye başkalarının gelip yerleştiği bir piknik alanında ayakta kalacak besbelli. Bütün ülkelerin kültür merkezleri olmasına rağmen Türk Kültür Merkezi kurulmamış. Türkiye’ye ait hiç bir kültürel faaliyet yok. Oysa Almanlar Konrad-Adenauer Vakfının Taşkent şubesini bile kurmuşlar harıl harıl çalışıyorlar. Bir çok Alman radyo ve televizyonu yeni kurulmakta olan özel radyo ve televizyonlarla anlaşmalar imzalıyorlar. Deutsche-Welle en çok dinlenen Radyo Grand ile böyle bir anlaşma imzalamak üzere ve bu nedenle bir saat Almanca yayın hakkı alacak. Bu radyoda Özbekçe, Rusça ve ingilizce yayınlar da bulunmakla birlikte Türkçe yayın yok. Oysa Türk pop müziği duyunca gençler yerlerinde zıp zıp zıplıyorlar. Bize bol bol kaset gönderin diyor sevimli Özbek spiker kız.Onlarla canlı yayında sohbet ediyoruz. Ne çok dinleyeni olduğunu beni dinlediğini söyleyenlerden anlıyorum. Kültürel ilişki ve yatırım olmadan ekonomik bir alt yapı kurulamaz. Ekonomik devamlılığın esası kültüreldir. Türk kültür dünyasını seven ve benimsemeye hazır Özbekistan’da bile biz kültürel çalışma yapmıyorsak acaba neyi bekliyoruz sizce? Bu boşvermişlik ve rehavetin anlamı ne? Cehalet mi , beceriksizlik mi? Bir ülkede 20ye yakın Türk okulunuz olacak ve Türkçe bir saat radyoda program koyamayacaksınız,mümkün mü? Sadece kız okulunda 16 milliyetten çocuk birarada okuyor. Türkiye kazanmış olduğu 75 yıllık deneyimi, 1985’den sonra edindiği radyo/Tv birikimini Özbekistanla paylaşabilir. Özbekler bunu hep beklemiş ama diyorlar ki: Her gelen konuşuyor ve gidiyor.Sonra sessizlik! Özbekistan’la çok önemli iki bağı kurmuşuz: Eğitim ve ekonomi. Biz bunun kültürel alt yapısını ve beraberliğini yapılandırmak zorundayız. 2001 yılında Latin alfabesine geçecek olan Özbekistan büyük bir kültürel pazardır aynı zamanda.Biz gücümüzün farkında değiliz. Belki bir bahar sabahı ona raslayabilirsiniz. Belki de bu son Başbakan’ın ziyareti farklı ilişkileri geliştirmemize yardımcı olur. Bizim Avrasya coğrafyasında olmamız gerektiğini anlarız. *Taşkent’i beğendin mi? NEVVAL SEVİNDİ

Kazak

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

İNSANA YATIRIM YAPAN KAZANIR Sınır komşularımızın on yıl önce ne durumda olduklarına bakınca kendimizi sorgulamamız gerçeğinden kaçamayacağımızı düşünüyorum. On yıl önce Bulgaristan ekonomisi ve siyasal yapısı ya da Yunanistan, Rusya ne durumdaydı?

Bizden çok geride olanlar bile bizim nefs iktidarı olan yönetimimizi geçmiş durumda. Kazakistan on yıl önce yeni varolma savaşı veren bir yerdi. 14 milyonluk bu geniş topraklarda yiyecek patates,lahana ve etten ibaretti,giyecek bulunmazdı.Yol yoktu, yordam yoktu. Hatta onun ülke olacağına inananlar yoktu. İlk gönderilen Türk elçisi kendini sürgün ettiklerine inandığından harabeye benzeyen binayı elçilik olarak almış. Geleceği görecek bir çift gözden yoksun dışişleri mensubumuz binayı Türkiye adına layık bularak içine oturmuş. Şimdi de öyle hırpani kılıklı binanın üstünde Türk bayrağı sallanıyor ve Kazakistan gelişiyor. Bahçesi darmadağınık bu bina belki de doğru seçimdir,kanayan kalbimizi gösteriyor. O zor günlerde bereket insanımız elçiler kadar karamsar olmadığından Kazakistan’a yatırım yapmaya koşmuşlar. Bütün Batı ülkelerinin gözü ve eli olan Kazakistan’da ayrıca 28 okulumuz var. İki tane de üniversitemiz. Burada herkes okuma yazma biliyor. İki üniversite bitiren çok. 14 milyonluk ülke 110 tane üniversite var. İngiliz-Kazak,Amerikan-kazak üniversiteleri yanı sıra Mısır ve Alman üniversiteleri var.Üniversite açmanız bir çok kritere bağlı. Öğretim görevlisi sorunu yok. Her öğrenci başına 140 kitap olmadan ve 9mkare yer oluşturmadan üniversite açamazsınız. Devlet üniversitelerinin kalitesi çok iyi. El Farabi üniversitesi bunlardan biri. Süleyman Demirel Üniversitesi nin dekanı Batı üniversitelerinde adına kürsü açılmış çok ilginç bir matematikçi. Askar Cumadullayev , atası Mustafa Çokay’dan söz etti bana. Rusların Kazakçayı nasıl unutturduğunu ve köylü dili diye aşağılanan bu dilin önemini heyecanla anlattı. Dil insanın ana yurdudur bilirim dedim. AGİT konferansıyla aynı günlere rastlayan UNESCO’nun da katıldığı 21.yüzyılda birlikte yaşama kültürü sempozyumunda Kazak aydınlar daha kürsüye çıktıklarında alkış yağmuru oldu. Aydınlar halk kahramanı burada. Kırgız olan Aytmatov da alkışlarla ödüllendirildi. AGİT konferansına katılan parlamenterler bir ya da iki doğu dilleri konuşurken Türkler sadece İngilizceye çakılıp kalmışlardı. Amerikan büyükelçisi açılış konuşmasında Rusça, tartışmalarda Kazakça konuşurken Türk dışişleri çeşitliliğin çok uzağındaydı. Benim anneannem,dedem ve babaannem üç dört dil konuşurken hemen sonraki kuşak annemler Türkçeden başka dil bilemez olmuş. Bu ne tek tip hayat! 131 değişik milletten insan yaşayan Kazakistan’da nüfusun yüzde 52’si Kazak,yüzde 30 Rus, sonra en büyük grup Almanlar,Koreliler,Ukraynalılar, Dungan denilen Müslüman Çinliler, Yezidi Kürtler, Ermeniler ve diğer Türk halkları. bir arada yaşama kültürünü geliştirmiş olan Kazak halkı estetik zevki gelişmiş dans ve müziğe düşkün insanlar. Kadın hayatın her alanında var. Müziği,dansı,resmi ve çalışkanlığıyla Kazak kadını ülkenin temel direği. Milli Eğitim bakanı ile birlikte üç kadın bakan var Mecliste. Milli Eğitim Bakanı Shamsha Berkimbayeva en yakın dostlarımız zor günlerimizde burada olan Türkiyedir diyor. Açılan okulları öve öve bitiremiyor. Ayrıca deli yürek televizyon dizisini hiç kaçırmadığını söyledi ve Alabora’yı çok beğendiğini ekledi. Burada Türk dizilerine bayılıyorlar. Keşke bunu bir kültür ihraç maddesi haline getirebilsek bütün Türk dünyası yanı sıra Ortadoğu ve kuzey Afrika bile alır. Dombrayı gitar gibi kullanarak İspanyol melodileri çalan iki kızdan oluşan grup bu yıl Avrupa’da ödül almış. Öz kültürleriyle batı formlarını birleştirmeyi başaran çok müzisyen var. Gençler kendi kültürleriyle gurur duyuyor. Ancak Kazakça daha yeni öğrenilen bir dil. Kril alfabesi oldukça Rus kültür etkisinin azalacağını hiç sanmıyorum. Dil vatansa alfabe de seni vatana götüren arabadır. Eski çöken sistemin altında kalan çok insan olduğunu da söylemeli. Serbest Pazar ekonomisi adı altında parayı her şeyin Kabe’si kılan anlayışa aydınlar ateş püskürdüler konuşmalarında. En geniş caddeler kumarhane,diskotek ve barlarla dolu. Özellikle kumar ve içki çok yaygın kötü alışkanlıklardan. Herkeste zengin olma isteği var. Hemen. Gittiğim Ermeni mahallesinde Tanrı misafiri olarak bir evin kapısını çaldım dostlarla ve inanılmaz bir konukseverlik gördüm. İdeolojik zehirlenme olmayınca insan yüreği pek sıcak bir köşe. Nane çayı içtik,bahçesindeki kirazları ,meyvaları yedik. “72 millet birdir bize” diyen Yunus’u yad ettik. NEVVAL SEVİNDİ

Rusya

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

RUSYA’DA SOSYOLOJİ 137 yıldır sürdürülen Oryantalistler Kongresi bu yıl Moskova’da toplandı. Binden fazla insan dünyanın her yerinden kongreye geldi.

Bu ilginç kongrenin içeriğinden çok yeni tanıdığım Sosyoloji Araştırmaları Merkezi Başkanı’ndan söz etmek istiyorum. Cumhurbaşkanlığı Akademisi içinde yer alan Merkez’in başkanlığını Vladimir Baykov yapıyor. Değerli bir bilim adamı olan Baykov son derece sağlam bir kişilik sergileyince şaşırdım. Çünkü bildiğimiz bu sistemlerde doğruyu söyleyeni ve araştıranı iş başında tutmazlar. Ancak Rusya ,belki de büyük devlet olma iddiasından dolayı, rasyonel bir tavır sergiliyor ciddi işlerde. Çok uzun yıllardır Başkanlık yapan Baykov Gorbaçov’un da özel danışmanlığını yapmış. Halkın onu sevmediğini söyleyen Baykov tüm raporlarda dürüst ve tarafsız olmanın önemini vurguladı. Ayrıca özel Sosyoloji Enstitüsü var ve onun da yöneticiliğini yapan Baykov dışarıdan bir çok bilim adamıyla çalışıyor. Rusya’nın tamamında devamlı süren sosyolojik araştırmalar yapıyorlar. Bir kısmı uzun soluklu sosyolojik veriler için, bir kısmı antropolojik veriler topluyor ve güncel davranış,etki ve tepkileri de inceliyor. Senede 8-10 araştırma yapan merkezde 14 eleman daimi çalışıyor. Diğerleri proje bazında yer alıyorlar. Devlete ait Sosyoloji Araştırmaları Merkezi’nin Rusya genelinde 36 şubesi var. Şu anda en çok seçimleri izlediklerini söyleyen Baykov seçimlere, politikaya ve politikacıya halkın inancının zayıfladığını bulmuşlar. Nedenlerini araştırıyorlar .Buna çok önem verdiklerinin altını çizdi. Manevi alan araştırmaları yürüten merkez halkın dine bakışını, moral değerleri,klasik edebiyatı, müziği, bu alandaki modernleşmeleri ve Batılılaşmaya karşı davranışları izliyor. Dinin gereklerini yerine getiren toplumun %8-10 arası. Sovyet dönemindeki oranla aynı bu oran. Yani din yükselmiyor Rusya’da.Toplumun %30’u Kiliseye arada bir gidenler. Yani ilgileri var, bilinçli bir devamlılıkları yok.Kiliseyi sosyal bir kurum ve terapi merkezi gibi algılıyorlar. Kilise demek ayin parası demek ve de ayin parası devamlı yükseldiği için insanlar kızgın. Kilise bir iş hali yani! %70 dine karşı ilgisiz. Kültür dejenerasyonları üstünde çalıştığını belirten Baykov şu anda emek,sosyal ilişkiler ve iş dünyasına etkilerini inceliyor. Artık işçi sendikaları olmayan dünün işçi hakları cumhuriyetinde fabrikalarda iş güvenliği bile yok. Yabancı işçilerin akını var ülkeye ve Türkiye’den çok işçi geldiğini söyledi. Köle gibi çalıştırılan yabancı işçilerle yerli halkın çatışmalar yaşadığı gerçeğini gizlemiyor. Devlette ve özel sektörde iş motivasyonu üstünde çeşitli araştırmalar yapıyorlar. Rus halkının tarihi bellek araştırmalarını bitiren Baykov’ u imrenerek dinledim. Keşke sonuçları karşılaştırmalı çalışma şansımız olsaydı diye düşündüm. Rusların tarihsel gelenekle ve Ortodokslukla ilişkisinin 40 yaş ve üstü insanlarda sağlam bir gelenek ilişkisi olarak ortaya çıktığını dinliyorum. Toplum sınıfsal olarak ayrışmakta Rusya’da ve bu manevi alanda da gerçekleşiyormuş.40 yaş ve üstü Rusluk duygusuna sahip. Sosyal hayatta henüz aktif olan, verimli çağlarındaki bu nüfus toplumu belirliyor. Bu güçlü bir hafıza ve kimlik yaratıyor. Bu grup Batı’dan gelen savaş,şiddet filmlerine, klasik olmayan edebiyata,İngilizce sözcüklere ve dilin bozulmasına, reklamlara, reklamlardaki cinselliğe tepkili. Cinsel azınlıklardan da hoşlanmıyorlar. Kısacası Türkiye’deki yargının tam tersi Rus toplumu erotik meselelere iğrenerek bakıyor. Oysa 25 yaşına kadar ki genç grup tam zıddı konumda ve duyguda. Onlar için diğerlerinin nefret ettiği her şey uygarlığı temsil ediyor. Batılı olmakla eşdeğer anlam taşıyor. Ben modern mi, uygar olmak mı diye ısrarla sordum. Modernizm değil, uygarlık diye o da vurguladı. Batı uygarlığı! 60 yaş ve üstü konu dışında tutuluyor. En ilginç bulgu Ruslar en yargılayıcı ve kötü davranışlarını Yahudilere karşı göstermeleri. “Yahudilere karşı olmalarını henüz biz de anlamıyoruz diyor” Baykov. Bunun nedenlerini öğrenmek için araştırıyorlar hiç olmazsa.

Moldovya

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

MOLDOVYA ‘ DA KADIN OLMAK Rusya ile Avrupa’nın bağlantı noktası olan stratejik geçiş Moldovya ‘ ya soğuk bir kış günü vardım. Üç ayrı bölgeden , bir çok dil ve etnik gruptan oluşan Moldovya şarabıyla ve Hıristiyan Türkleriyle ünlü. Gagauzlar , ortodoks Hıristiyanlar ve bizim dilimize en yakın Türkçeyi konuşuyorlar.

Ekonomisi zayıf olan Moldovya ‘dan yurt dışına işçi akını yoğun. Aynı zamanda Moldovya pazarında bir çok yabancı var. İtalyan, Fransız ve Alman işadamları yanısıra Çinliler de var. Çinliler marketçilik işini ellerinde tutuyor. Giyim ve oyuncak Türkiye’den. Elektronik eşya Japonya’dan geliyor. Mobilya mağazaları genelde İtalyan. Şaraplarını Fransızlar alıp şişeliyor. Moldovya zayıf bir ekonominin güçlüklerini yaşayan bir ülke. Bir ülkede ekonomik yoksulluk varsa bunun yükünü en fazla kadınlar çeker. Çünkü onların bakmaları gereken çocukları vardır. DUDAĞINDAN RUJU EKSİLMEYEN KADINLAR ÜLKESİ Günlük hayatın her anında ve alanında kadınlar var. En ağır işlerde en ucuza çalışan kadınlar. Tüm eski Sovyet bölgesinde olduğu gibi. Kanalizasyondan inşaata her yerde onlar .Türk işadamı anlatıyor :”40 tane inşaat işçisi istedik. Ertesi günü çok şık 40 hanım geldi. Şaşırdık. Sonra tulumlarını giydiler ve çalışmaya başladılar. İşleri bitince böyle ağır bir işte çalışmış olduğunu anlamayazdınız. Yine süslenip gittiler.” Sokaklarda yanyana dizilmiş kadınlar görürsünüz. Hepsinin elinde bir ya da iki parça eşya onu satmaya çalışıyorlar. Pazarlarda çalışan yine kadınlar. Erkek ya da kadın kuaföründe çalışan yine kadınlar. Başkent Kişinov’ da bu kadın egemenliğinin nedenini Moldova Kadınlar Birliği Başkanı Ludmilla E. Scalnyı şöyle açıklıyor: “20 yıl önce Birleşmiş Milletler tarafından kadın hakları beyannamesi yayınlandı. Biz hakların hepsine sahip değiliz. Ama tam gün çalışma hakkımız var. Yasalara göre her hakkımız var . Fakat pratikte bir şey yok. Yolda çalışırlar, mağazada çalışırlar bir de gelip evde çalışırlar.” 4.3 milyon nüfuslu Moldova’ nın parlamentosu 500 kişi. milletvekili kadın sayısı ikiyi üçü geçmiyor. Üst düzey karar mekanizmalarında kadın yok. Yedi yıl önce Kadınlar Birliğini kuran Bayan Ludmila pedagog ve psikolog , iki çocuk annesi. 20 yıldır yabancı ülkelerle dostluk ilişkileri geliştiren bir derneğin de başkanlığını yapıyor. Erkeklerden söz ederken çok esprili konuşuyor. Eskiden boşanma olmadığını herkesin dayandığını şimdi ise boşanmanın çok yaygınlaştığını anlatıyor. Kendisi 25 yıllık evli. Evde söz hakkı onun. Diyor ki: “Biz de bir atasözü vardır; kadının sabah şansı yoksa akşam hiç aramasın derler. Yani ikinci koca hayır etmez demek. Birinci koca kardeş gibidir, ikinci kuzen , üçüncü koca ise kuzenin kuzeni olur.” Onlar da eskiden daha fazla saygı olduğuna inanıyor ve şimdiki gençliği saygısız buluyorlar. Evde para ortada toplanır ve ben dağıtırım diyen Bayan Ludmila “bana göre bu işi erkek yapmalı ama diyor erkeklerin hesabı zayıf olduğu için kadınlar yapar genellikle!” diyerek gülümsüyor. Bayan Ludmila Moldovya’ nın bağımsızlığı için çalışmış ve ilk parlamento seçimlerinde milletvekili olmuş. Şimdi işe partiler karışınca her şeyin bozulduğuna inanıyor ve politikadan uzak duruyor. Politikacılara inanmıyor. Plan program olmadığı için reform yapılamadığından yakınıyor. Kadın partisine inanmıyor, çünkü Rusya’da kadın partisi sadece %2 oy almış. Türk kadınlarını çok yanlış tanıdıklarını anlatıyor bana. Biz Türk kadınlarının kafes arkasında oturduğunu, çok eşli yaşam sürdüklerini ve toplumsal hayatta yerlerinin olmadığını sanıyorduk diyor. Ben Avrupa ve Amerika’dan fazla sayıda kadın profesöre ve hukukçuya sahip olduğumuzu söyleyince şaşırıyor. Neden kendinizi tanıtmıyorsunuz diye soruyor. Ben de dergimizin amaçlarından birinin bu olduğunu söylüyorum. Biz de kadınların önü açılsın istiyoruz diyor ve ekliyor:” Müslüman bir ülke olarak siz kadın başbakan seçtiniz. Onu seçenler kahramanlar bence. Yönetimde %30-40 kadın olursa devletimizin gidişatı değişir. Yönetimde kadın olmayan bir ülke annesi tatile gitmiş bir eve benzer “ diyerek son noktayı koyuyor. Bağımsız Moldovya Gazetesi başredaktörü Boris Mariam da tansu Çiller’i “etekli napolyon”a benzetiyor. Müslüman bir ülkeden kadın başbakan çıkmasına herkes hayret etmiş buralarda! Kadın gazeteci oranının yüzde elli olduğunu öğreniyorum. Kadın gazetesi oranı ise yüzde beş. Ekonomik güçlüklerden bir çok kadın dergisi kapanmış. KADININ OLDUĞU YER UYGAR OLUR Bir şirketin finans müdürü olan Elvira Koskestkaya yedi yıldır bu görevde. Finans konusunda eğitim görmüş kadının çok sayıda olmasına karşın az sayıda yönetici olduğunu belirtiyor. Bunun nedenleri bize de pek yabancı değil doğrusu. “Ev işi üstünde ağır bir yük kadının, sermayesi yok, düşük maaşlı işlerde çalışıyorlar”. Petrol istasyonun gibi gelir getirici işler erkek tekelinde. Moldova’ da hem özel sektörde hem devlette belli oranda kadın çalıştırma zorunluluğu var. Bu kota sisteminin nedenini Elvira şöyle açıklıyor:” Kadının olduğu yer uygar ve düzenli oluyor. Kadın bulunduğu yeri değiştiriyor.” İş dünyasında kadının aile ve çocuk sahibi olması yükselmesini engellediği için karşılaşılan sorunları çözmek için bir Kadın Klübü kurmuşlar. Örneğin bir keramik fabrikası müdürü olan kadın arkadaşı enerji sıkıntısından dolayı fırınlarını çalıştıramıyormuş. Gelir düşüyor ve maaşlar ödenemiyor dolayısıyla. İşçileri azaltamıyor çünkü bu açlık demek. Bir çok sektör krizde ülkede. Tekstilde olduğu gibi hammadde sıkıntısı da had safhada. Elvira’nın annesi İşkadınları Klübü’ nün başkanı. KÖYDEN GELDİM ŞEHİRE Moldova’da 35- 45 yaş grubu kadınları çoğunluğu köyden başkente gelip eğitim görmüş ve kentte yaşamaya devam ederek yeni bir kuşak oluşturmuş kadınlar. Onlar güçlüğü ve değişimi göğüslemiş olanlar. Bayan Ludmila da başkent Kişinev’e köyden geldiğinde Rusça bilmiyormuş. Çünkü önce Romen istilasında kalan Moldovya’da ana dil Romence. Sonra Ruslar gelmiş. Rusça bilmeyen birinin işe alınması söz konusu bile olmadığından geldiği ilk geceyi milli kahraman Stefan Çel Mare heykelinin dibinde sabahlayarak geçirmiş. Tüm yeni evlilerin ziyaret ettiği bu heykelin anlamı belki bunun için değerlidir. Sonra ona acıyıp işe alan rus kadını hala ziyaret ettiğini anlattı. Gözlerinde okunan minnettarlık ve duygu yükü kadınların iyiliği hiç unutmayan güzel yanı. Peki, sizin erkekleriniz için ne dersiniz diyorum. Bir kahkaha atıyor: “Çok tatlılar diyor sevecenlikle ve muzipçe ekliyor: “biz onları eğitiriz, peşinden koşarız, onların iyiliği bizi mutlu eder kötülüğü üzer. Evlenirken de biz onları seçeriz.”doğururuz, EVİN EN ÖNEMLİ YERİ , EŞİK Moldova geleneğinde eşik kutsal. Eşikten evin içine girmeden el veremezsiniz ya da yemek uzatamazsınız. Çünkü uğursuzluk sayılır. Göze ve nazara çok inanıyorlar. Kurşun dökme ve okuma var. Göze gelmiş kişi evde ocağın yanında bacağa doğru oturtulur ve okunur, sonra bir avuç un bacaya serpiliyor. İnsanlar çok dost ve sıcak Moldova’ da. Onlar dostluğa ve sevgiye önem veriyor. Bir ana kucağının sıcaklığını ve vefasını hissediyorsunuz konukseverliklerinde. Burada konuk her şeyden daha değerli. Gittiğim ailelerde o kadar candan karşılandım ki anlatamam. Harika bir masa hazırlıyorlar. Evde ne var ne yok önünüze seriyorlar. Sonra ısrar başlıyor; hadi!yiyin. Çayı reçelle birarada sunmaları beni eski gekeneklerimize götürdü. Bu bir Osmanlı ve Balkan geleneğidir. Çaya erik kurusu da katıyorlar, portakal da koyuyorlar. Ben de limon istiyorum onlardan. Lohusaya özellikle sütlü çay veriliyor sütü bol olsun diye. Bunları Nicolai ve Vera Karaivan ailesinin masasında konuşuyoruz. 17 yıllık evli Karaivan çiftinin iki çocuğu var. Oleg 14 yaşında, Sveta ise daha büyük. Eskiden Rusça okuldaymış, şimdi Moldovanca okuyor. Okçuluk yapıyor. Vera Gagauz Türkü ve annesoyadı (baba demiyor) Karanfil. Vera bir kadın hastanesinde görevli. Bir çok resmi görevli gibi altı aydır maaş almıyor. Nicolai mezbahada müdür yardımcısı. Vera çok aktif bir kadın. Üç yıl Çekoslovakya’da ve 98’de Moskova’da çalışmış. Vera Ukranya’daki Gagauzlardan. Köyden gelmiş Kişinev’e. Sonra çalışırken Nikolai ile tanışmış. Masada en geleneksel kıyırma böreği var. Kompot denen evde yapılan harika meyva suyu sunuyorlar ve ev şarabı. Şarap burada hayatın en önemli unsuru. O doğumdan ölüme ve sonrasında bile insana eşlik ediyor. Ölü anma günlerinde mezarın başında yemekler yeniyor ve mezarın üstüne de şarap dökülüyor. Bebelerin mamalarına da katıyorlar sağlıklı olsun diye çocuklar. KİLİSEDE KADINLAR Cathedrala Schimbarea La Fata ‘nın ilginç bir öyküsü var. Kömünist dönemde planatoriuma çevrilmiş, bugün yine kilise. Kutsal Meryem Kilisesi’ nde aziz Nikolai Günü ayinine denk geldim. Kilise genellikle yaşlı ve genç kadınlarla, çocuklarla dolu. Eşarplı , şapkalı yoksul ve zengin kadınlar yan yana. Burada yaşlı kadınlar özellikle eşarp bağlıyor. Bizim anneannelerimiz gibi dediğimiz eski usül. İki köşeye de mükellef masalar kurulmuş. Yuvarlak, saç örgüsü ekmeklere batırılmış mumlar yanıyor. Elma, üzüm gibi meyvalar yanısıra cevizli tatlılar, bol miktarda içecek kutsanıyor. Ayin sonunda hepsi yenecek . Kilise girişinde iki bidon suyun çeşmesinden gelen içiyor. Üstünde “Kutsal su” yazıyor. Yaşlı kadınlar haç çıkarıp secdeye kapanıyorlar. MOLDOVYALI RUS AİLE Valentina Vorobiov çok güzel bir kadın. Oğlu Alek(20) yanında kardeşi gibi duruyor. Rus dili ve edebiyatı öğretmeni olan Valentina şimdi rehberlik yapıyor. Ailesi çok eskiden Moldova’ ya yerleşmiş. Puşkin’den konuşuyoruz. Puşkin Odesa’dan sürgüne Kişinev’e gönderilmiş. Yakın bir köyde üç yıl kalmış. Uznik isimli eserini burada yazmış. Burada rahat ettiği halde pek sevememiş ve hakkında kötü şiirler yazmış. En romantik şiirlerinden sayılan Çingeneler ‘i de burada yazmış. Bu nedenle bir çingene kızına aşık olduğu, bir süre çingenelerle kaldığı rivayeti var. Bu şiir Moldova ile ilgili en romantik ve önemli şiirlerden sayılıyor. 1700’lerdeki kral Dimitri Kandimir de Osmanlı sarayında eğitim görmüş. Türkiye’de bestekar olarak ünlenmiş Kral Dimitri Türklere çok yardım ettiği için hakkında Tatar olduğu söylentisi yayılmış , çok az tahtta kalabilmiş. Moldovalı bir kadın her şeyi başarmalı diyor Valentina. Burada erkeğin pek önemi yok diye ekliyor. Edebiyat, tiyatro eğitimi yapana Ruslar fazla para verirmiş. Bedava seyahat, tiyatro ve kütüphane imkanları tanınırmış. Eskiden tiyatroya gitmek için devlet bedava bilet verir ve kontrol edermiş. Tiyatroya gitmeyeninbilet parasını maaşından keserek cezalandırırmış. “ O zaman para vardı şık elbise yoktu “diyor. Şimdi şık elbise var para yok. “ 91-92 ‘de şıklık sembolü olan kot pantolonun da artık pabucu dama atılmış. Diğer ailelerde duyduğumu Veronica’dan da işitiyorum; Çalıkuşu romanı ve dizisi buralarda Türk kadınına bakışı değiştirmiş. Edebiyatın gücünü bir de Türk yetkililere anlatabilsek! Çalıkuşu dizisi annesinin Türk kadınına bakışını değiştirmiş önce. Sonra onun duygusu Türk kadınının ailede çok güçlü olduğu yönünde olmuş. Oyuncuları çok beğenirlermiş , “çok güzel giyinirlerdi” diyor. Türkiye Moldova’ da Avrupai bir etki yapmış. Sovyet zamanı Türk kadınıyla ilgili beş yılda bir ancak küçük bir haber çıkardı diye ekliyor. Çalıkuşu romanının Rusça basılması da çok etkili olmuş. Çok satmış. Bütün bunları oğlu Alek Türkçe konuşarak çevirdi! MOLDOVYALI BİR AİLE Larissa (kırlangıç demek) ve İvan Tulgara kızı Lena ve oğlu Sergcio ile çok sevimli bir aile. İvan eczacı ama insanlar para ödeyemediği için ilaç karşılığı mal kabul ediyor. Sonra bunları pazarlamak ikinci işi olmuş elbette. Larissa laborant. 16 yıldır evliler ve yeni ev almışlar. Yeni yılı kutlamaya hazırlanıyorlardı. Noel ağacı için konuşmanın ardından , yeni yılda mutlaka şampanya içildiğini ekliyor. Esas ilginç olan gece 24:de herkesin yüzüne maske takması. Bu el yapımı maskeler önemli bir ritüel. 10 ocak ‘da ilk misafir eve girerken buğday, pirinç serpiyorlar. Yeni yıl bereketli geçsin diye. Moldovyalı ailelerde eski grekçe kadın isimleri yaygın. Larissa nın annesi tam bir köylü kadını. Larissa da köyden Kişinev’e okumaya gelmiş ve kalmış. İvan da onun köyünden. İvan ,”sosyalizm köyle kenti eşit duruma getirmeyi hedefledi ama başaramadı . Köyler tamamen boşaldı. Herkes çocuğunun kente gitmesini istiyor. Köylerde elektrik, gaz,su yok “ diyor. Larissa adetlerini unuttuklarını , çoğu gencin kültüründen uzaklaştığını anlatıyor. . Kadın kadına eğlence olarak biraraya gelip örgü ördüklerini, şarkı söylediklerini hatırlıyor eskilerin. Dini bayramlarda hala bunu yapıyorlar. GAGAUZ KADINLARI DERNEĞİ Gagauz dili öğretmenlerine para ödenmediği için çocuklar dilsiz diye söze giriyor Lidiya Çorap. Moldovaca da 200 tane Türkçe sözcük var. Masa, dolap, çoban,düşman gibi… 94 yılında derneği kurmuş. Yaklaşık 90 üyesi var. Meslek sahibi kadınlar çoğunlukta. Hasta ve sakat Gagauz kadınlara yardım ediyorlar. Rus dilinde eğitim yapan bir okulda “çorbacı”, yani müdür Bayan Lidiya ve üç aydır maaş alamıyor. Bir Kıpçak köyünden Kişinev’e gelmiş. Ailesi çiftçi olan Lidiya ailede Büyükannemin sözü geçerdi diyor. Rus ve Ukranyalı çocukların bile Türkçe heveslerinden söz ediyor. Eski düğünlerden söz ediyoruz günlerce süren. Mutlaka Kilise’de olurdu diyor. Sonra kömünistlik geldi Kilise kalktı şimdi yeniden eskiye döndük . Benim annem ve anneannem okumamıştı. Onları otururken hiç görmezdim. Gaz lambası ışığında iş işlerlerdi “diyor. Gerçekten harika kanaviçe işleri var. Antika sayılıyor artık. Onun annesi zengin aileden olduğu için fakir olan babasına kaçmış. Babası bakkalmış. Sidanka denen kadın eğlencesinden o da söz ediyor. tüm kadınlar biraraya gelir, yer içer ve türküler söylerlermiş. Pazar günleri “hora” oynar, kağıttan çiçekler yaparlarmış. Başlarına taktıkları bu çiçekleri sevdikleri oğlanlara vererek kalbini çalanı işaret edermiş. Oğlan çiçeği başına takınca oğlanın da onu sevdiği ilan edilmiş olurmuş. Gagauzya ‘ya başlı başına bir macera gerçekten. Oraya gidince Türkçe konuşan bu halkın sıcacık kalbiyle dost oldum. MOLDOVYA’DA KADIN Namuslu, şerefli, gururlu ve misafirperver bu insanların kadınları çilekeş gerçekten. Buna karşın giyiminden makyajından vazgeçmeyen Moldovan kadınlar kendilerine saygısı olan kadınlar. Tüm güçlüklere gülümseyerek bakan, çalışarak hayatı yenen kadınlar. Onlar erkekleri de çocuklarını da geniş bağırlarında büyütüyorlar. En ağır işlerde çalışırken bile kadın olduklarını unutmuyor ve unutturmuyorlar. Kadınlığa saygının bir temsilcisi onlar. Göçmen işçi olarak gurbetlerde çalışan Moldovan kadınlar yuvasına çöp taşıyan kuşlar gibi hep evlerini düşünüyorlar. Köylü geçmişlerinden çok hızla kentli kimliğe geçen kadınların yükü ağır. Yine de değişim devam ediyor. Onlar iddialı kişilikleriyle gelecekteki Moldova’ nın temelini atıyorlar. Doğal güzelliğiyle şirin bir ülke olan Moldova kadınlarıyla daha da güzel. NEVVAL SEVİNDİ YEMEKLER Kadınlardan söz edince hemen mutfak kapıları açılıyor. En ünlü yemekleri “ sarmali” yani sarma. Bu kadar bağın olduğu yerde yaprak sarma normal. Mamaliga dedikleri mısır unu, tereyağ ve kaşar peyniriyle yapılan yemek tıpkı Karadeniz mıhlaması ve bunu da balıkla yiyorlar. Plaçenta , peynirli, kıymalı, reçelli, patatesli ,lahanalı yapılan bir börek, raçitura tavuk haşlama soğuk ve jöleli yeniyor. Sakatat çok seviliyor. Domuzu yılbaşı öncesi kesip derisini yüzüyorlar. Deri tütsüleniyor ve tuzlanıyor. Çok faydalı olduğuna inanıyorlar. Kulakları, kellesi, ayakları ayrı ayrı pişiriliyor. Paskalyada ise kuzu kesip yeniliyor. Oruç zamanları et ve sütlü gıda yemiyorlar. Patates ve lahana olmadan burada hayat durur diyorlar. Mutfağın bir diğer temel gıdası greçka denilen buğdaya benzeyen, proteinli bir gıda. Havuç ve soğanla kavurarak yapıyorlar. Kaz ve ördek bile onunla doldurulup kızartılıyor. Çin mantısı gibi iri mantılar çok ünlü. Üstüne krema dökülüyor yoğurt yerine. Acika diye yaptıkları kırmızı biberli acı sosumuz. Borç her yerde içilen ana çorba. Yaz kış ekmek arası közlenmiş patlıcan yiyebilirsiniz. Pazarlarda satılan “pireşki” yi ise İran’dan tanıyordum. Bu çok sevdiğim börek yağda kızartılır. İran’ da Ermenilerin yaptığı bu börek burada her yerde. Tukmaş çorbası çok sevilen yerel bir çorba. Kemikli et suyuna makarna kesiliyor. Kadınlar konservelerini kendileri yapıyorlar. Her evin konserve rezervi çok geniş ve mutfakta özel yerleri var. Reçelinden salçasına bizim eski usul kadın elinden çıkıyor evde. BİR RUS ŞAKASI (en sonda kutu içinde olabilir) Adam akşam eve gelir sarhoş halde. Masaya vuru ve bağırır: Kim lan bu evin reisi diye. Kadın cevap olarak bir temiz döver adamı. Adam sızlanır: soru da soramayacak mıyız, yahu!

Özbek

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

Cedidciler Hareketi diye bilinen ilk özgür Özbek kimliğinin tanımlanması sayılacak hareket 1930’da yetmişten fazla Özbek gencin Almanya’ya okumaya gönderilmesiyle başlıyor. Çoğu özgür, savaşan gazeteciler olan bu gençlerin tüm yaşamı bir dram .

Yirmiden fazla öğrenci ülkesine geri dönememiş ve Almanya’ya yerleşmiş. Dönenlere ise komünist rejimin baskısı hayatı zindan etmekle kalmamış onların yaşamına mal olmuş.Bu kültür taşıyıcıları Stalin baskısıyla Sibirya’ya sürülmüşler. Çeşitli bilim dallarında eğitilmek için giden bu gençlerin içinde tek bir kadın var:Hayrünisa Mecid Han.Tıp okuyor.1938’de Sibirya’da öldürülüyor. Hayrünisa’nın büyükbabası okumuş biri. Büyükannesi eğitime gönderilmesine karşı çıkınca şöyle cevap veriyor: Ben onun gerçek bir insan olması, eğitimli bir insan olmasını istiyorum. 1917’de gazete çıkaran Cedidçiler hareketi Almanya’dan giden aydınlar için söylenen “uçan kuşlar” hareketine benziyor. Bu tarihi bilgiden sonra komünist rejim gazeteyi haber veren bir araç olmaktan çıkarmış makale yayınlanan bir kağıda dönüştürmüş. Denetim güçlü ve korkutucu. Bu nedenle Özbek gazetecilerde otokontrol çok yüksek. Yeni çıkarılan yasalardaki özgürlükler, haklar bile onları ikna etmeye yetmiyor. Alışkanlıklar devam ediyor.Gençler istekli ama dinozorlar yerlerini bırakmıyor gazete odalarında. 1991’de özgürlükle birlikte gazete patlaması yaşanmış. Vatan, Adalet gibi eski gazeteler de biçim değiştirmiş. İlk bağımsız gazete olarak Hürriyet ünlü.Taşkent’te üç gazete haftada beş gün yayınlanıyor. Komünist rejimde yasak olan reklamlar şimdi çok seviliyor. 50’ye yakın dergi ayda bir çıkıyor.60 gazetenin 52 tanesi bağımsızlıktan beri yayınlanıyor. En çok gazete Andican ve Fergana eyaletlerinde yayınlanmakta. Andican özel radyosu gençler tarafından en çok dinlenen radyo. Karakalpakistan’da üç gazete var; rusça,Özbekçe ve Karakalpakça yayınlanıyor. Tüm gazetelerin toplam tirajı 45-60.000 arası. Bilimsel dergilerin sayısı hızla artıyor ve çok ilgi görüyor. Gazeteler gibi özel radyo ve televizyon sayısında da artış olmuş. Alman Deustche Welle temsilcisi Rusça bilen bir genç Alman. Deutsche Welle çok sevilen Taşkent özel radyosu “Radyo Grand” ile anlaşma imzalamış. Bir saat Almanca yayın hakkı da almış. Bu radyo Rusça, Özbekçe ve İngilizce yayın da yapıyor. Ama Türkçe yayın yok. İlgilenen de yok. Oysa tüm gençler Türk pop müziği için çıldırıyor. Hiç malzeme yok ellerinde. Almanlar hem kültür merkezi açmışlar hem Konrad Adenauer Taşkent şubesini. Kablo tv henüz yok. Televizyon haber ileten tek kanal. Resmi devlet kanalı on dilde yayın yapan 4.kanalı, Özbekçe yayın yapan 2.kanalı, resmi yayın yapan birinci kanalı ve Özbekçe/Rusça program yayınlayan 3. kanalıyla yerel anlayışı aşarak 92’de devlet TV’sine dönmüş.Televizyonculuk anlayışı henüz olmayan Özbekistan Televizyonu teknik park yenilemesini Siemens aracılığıyla yapıyor. Nizami Machmudov televizyon sorumlusu olarak şunları söylüyor: Uzun süre totaliter yaşadık. İnsanlarımızın kişilikleri gelişmemiş durumda. İnsanlar bilgilerini geniş kitlelere iletemiyor. Tam anlamıyla özgürlük ve kendini ifade etme henüz mevcut değil ülkede. Demokratik normları bunları düzeltmek için kullanmalıyız. Gazetecilerin yetiştirilmesinde en önemli sorunumuz onları düşündürmeye alıştırmak.” Devlet desteğine inanmayan Nizami bey gibi düşünen Kerimov 2000 yılında kendi kendini finanse eden bir televizyon yapın diye emretmiş. Bunun planlamasını yapmaya uğraşıyorlar. Dış dünyadan öğrenilecek her şeyi öğrenmeye çabalıyorlar. Özbekistan’da Vahabilere karşı bir savaş yürütülüyor. Televizyon gerçek olaylardan çektikleri bir kaseti bana verebileceklerini söyledi. Namanga şehrinde kamplar, hücre evleri kurmuş Vahabiler. Bir iki emniyet görevlisinin kafası kesilerek emniyet müdürlüğünün kapısına asılınca bu görüntüler yayınlanmış ve savaş başlatılmış. Kubilay vakasına benzer bir duygu içindeler Özbekler. Burada Vahabiler sözcüğü Fundemantalist yerine kullanılıyor. Bunun arkasında Pakistan,İran ve Suudiler var diyorlar. 2000 yılı bir hedef Özbekistan’da .Latin Alfabesine de geçiş için son tarih bu. İlkokul birinci sınıflar şimdi Latin alfabesine geçmiş durumda. Bu işi yürüten komisyonun başındaki yetkili Cihan Dilleri Üniversitesi rektörü ve İngilizce uzmanı. O nedenle ş ve ç ‘ler “sh” ve “ch” halinde. İnsanlar bu alfabeden pek memnun değil. Onlar bizim alfabeyi benimsiyor. Turgut Özal bizim alfabeyi benimserseniz tüm alfabe kitapları benden diye söz vermiş. O ölünce unutuldu gitti! “İlimsiz adam haflı adam(korkunç) “ diyor Özbekler. Taşkent Belediye Başkan yardımcısı ve Meclis üyesi Faride Abdurakhimova ile kadınları konuşuyoruz. 1995’de bir kanun çıkmış ve Hatunkızlar Komitesi başkanı Başbakan yadımcılığına atanmış. Bu kanunla tüm vali ve belediye başkan yardımcıları Hatunkızlar komitesinden bir hanım olarak atanmış.Böylece 400 kadın karar mekanizmasına taşınmış. Bakanlar Kurulundada sekreterya oluşuturlmuş.Burada üç temsilci çalışıyor. Her ilçede de hatunkızlar komitesi var. Meclis’deki 250 milletvekilinin 19’u kadın. Meclis Başkan yardımcısı da kadın. “İslam eke (Kerimov) kadınlara çok önem veriyor” diyorlar. Bu yıl ayrıca aile yılı ilan edilmiş. Bu konuda tüm medya ve araç gereçler seferber edilmiş. Aile birliği konusunda Özbekistan sorunlu bir ülke. O nedenle aile, kadın ve çocuk çok ciddi olarak ele alınmış durumda.Bu yıl 147 milyar sum kadınlara ayrılmış. Feride hanımın emrinde 6 milyar sum var. ailelerin sosyal yapısı, sağlık, kreş,nüfus planlaması çalışmaları yapacaklar.Aile ilmi/ameli Enstitüsü diye bir yer kurulmuş. Kadın araştırmaları yapacak.Hatunkızlar derneğinin üç ayda bir çıkan dergisinin tirajı 135.000 parayla satılıyor. Yaklaşık toplam 30 kadın gazetesi var Özbekistan’da. Bir çok gazete ve dergide haftada, ayda bir onlara tam sayfa yer veriliyor. Televizyonda ve radyoda programları var düzenli. Nüfusun %51 kadınlar. Kadınlar her işte çalışıyor. mahalle düzeyinde bir gençlik ve kadın örgütlenmesi sağlanmış. Mahallelerde kadınlara iş yerleri açıyorlar; pastane,fırın,terzihane gibi. Mahallenin tüm üretimini kadınlar yüklenmiş böylece hem eve yakınlar hem üretimdeler. Geleneksel olarak kadın bizde azizdir diyor Feride hanım. Kadının ailede üstünlüğü var diye ekliyor. Renkli bir mozaik olan Taşkent’te Karakalpaklılar,Ermeniler,Azeriler,Yahudiler, Tacikler,Koreliler,Ahıska Türkleri,Gürcüler,Tatarlar,az sayıda Rum var. 550.00 Rus etnik köken nedeniyle terk etmiş ama yine de Ruslar çok. Eglence dünyasını onlar yönetiyor. 2000 sum alan profesör kadının büro temizliğine gititği Özbekistan bir laboratuar görünümünde. Parayı henüz kavradıkları, ekonomik anlamını buldukları söylenemez. Özbek-Türk İşadamları Derneği’ne Başkanı Yusuf Yılmaz konvertibilite yüzünden boş kalan alana İran ve Pakistan’ın kaçak doldurduğunu söylüyor. Konvertibilite yüzünden aramızdaki ticaret %27 azalmış. 1996 yılı itibariyle Özbekistan’da 3.250 yabancı ortaklı firma kayıtlı bunların 150 tanesi faal olmak üzere 384 tanesi Türk ortaklı şirketler.Ziraat Bankası ile Özbekistan Pahtabank ‘ın ortaklaşa kurdukları UTBANK bankacılık faaliyetlerini sürdürüyor. Özbekistan’da yatırım yapan ve yatırım projeleri olan Türk firmalarının yatırım tutarı 625 milyon dolar.inşaat işleriyle toplam 1.4 milyar dolarlık bir yatırım. Arçelik çamaşır makinesi ve buzdolabı fabrikası kuruldu 1997’ de. Özbekistan önümüzde uzanan ve Batı’nın çok ilgisini çeken bir pazar. NEVVAL SEVİNDİ

Semerkant

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

Çanakkale Seramik’in sponsorluğunu yaptığı develerle “İpekyolu “ projesi binlerce kilometre yolu , Gobi ve Taklamakan çöllerini,Tiyenşan dağlarını da aşarak aldı.Son kervanın yüzyıl önce geçtiği bu derin sessizliğe gömülmüş bölgede üç Türk ,bir Amerikalı azimle ilerliyor.Deve kervanıyla Buhara’da buluştum ve büyük macerayı dört kentle süsleyerek İpekyolu’nun dününü ve bugününü yaşadım.Horasan illerinden gelen erenlerin dağıttığı bilgelik ve tasavvuf ruhundan bugün tersine bir göç var.

Türkiye Horasan erenlerine olan borcunu eda ediyor.Okullarda Türkçe konuşuluyor,Türkçe okunuyor.Latin alfabesine geçme hazırlıkları yapılıyor.Herkes Türkçe şarkılarla çoşuyor,Türkçe dinliyor.Çin’den başlayan İpekyolu Türkiye’ye doğru ilerliyor.Türkiye kültürel coğrafyası genişliyor ve Türk dili kültür aracı olarak yayılıyor. İki iklim arasında duran Türkiye’nin arkasında,göğün temel atmış olduğu noktayı izleyen bir iklim daha var diyorum kendime.Yüreğim çarpıyor. Bu yollardan binlerce yıl önce yürümüşlüğüm var ve perdem aralık ,ışık penceresine yakın bir yerdeyim.Bu iklimde bakalım hangi tılsım,simya beni karşılayacaktı? İpekyolu biraz da “deve yolu”dur.Sıcaklığın yazın 50,kışın -20 dereceyi bulduğu Taklamakan çölü’nü Çin develeri geçmişler hep.Onlara çölün gemileri denirmiş.30 gün hiç yemek yemeden gidebilen bu çift hörgüçlü develer günde 30 km.yol alabiliyor.Artık kervan olmadığından eğitilmemiş olan develer çabuk ürküyor ve sırtında ne varsa şanğır şunğur yerlere fırlatıyormuş.O develeri yenileriyle değiştiren ekip yeni develerinin de ayak altlarının pembe pembe açıldığını artık yürüyemediğini söyledi.Çünkü deve bulmak çok zor artık.Deve duygusal bir hayvan.Arif deveyle böyle bir ilişki geliştireceğimize inanmazdım diyor bana.Ağızlarından dudaklarıyla yavaşça yiyecek alıp yiyorlar ve tüm sohbetlere kafalarını uzatıyorlar.Kızdıran olursa da yüzüne tükürüyorlar.Tekme atınca otursun diye o da tekme atarak insiyatif koyuyor!Çöllerden geçen develerin açlıktan telef olduğunu İbni Batuta Harezm’den geçerken yazar;”Harezm dışından Cennetteki dört nehirden biri olan Ceyhun ırmağı geçer.Bu nehir kışın donar;halk üzerinden geçer.Beş ay donmuş olarak kalır.”Bu nehire Amu Derya ve Yunan mitolojisinde de Oxsus denir.Semerkant ve Buhara’yı sulayan Zerefşan ırmağı da onun kadar ünlü. Binbir Gece Masallarının geçtiği Semerkand ve buhara pişmemiş topraktan evleriyle tezat oluşturan muhteşem camileri,medreseleriyle bahçeler kentiymiş.Buhara bahçeleri kayısı,kiraz,üzüm,kavungül, süsen,ayçiçeği,haşhaş ve tütünleriyle ünlüymüş.Bugün de her köşe başın da ayçiçeği satılıyor ve kış kavunu ikram ediliyor.Pazarda haşhaş satılıyor.Bizde maraş otu denilen keyif verici bir toz her yanda satılmakta ve kullanılmakta.Dil altına biraz koydukları bu yeşil renkli madde yüzünden kekeme gibi konuşuyorlar.Buralarda esrara “neşe” deniyor.Sigaraya sarıyorlar;”neş çeken mi?”diye soruyorlar size de. Her yan üzerlik kokuyor.Üzerlik bitkisi dağlar gibi yığılı,her eve lazım. Harezm bölgesinde Amu Derya ile Siri Derya arasında,Kızıl kum ile Karakum çölünün ortasında efsanevi bir vaha :Hiva. 2500.yılını kutlamaya hazırlanan Hiva orta asya’nın en eski bölgesi Harezm’de ünvanıyla mağrur.Zerdüştlerin Avesta’sında adı geçen Hiva Neolitik döneme kadar uzanan bir geçmişe sahip. Ortaçağın otantik yapı formunu sürdüren Hiva kenti iki bölüm;İçan Kala,Dışan Kala.Antik kent kale içindeki bölüm,kale dışındaki kent ise çamur,kerpiç evlerden yapılmış.Sapsarı kerpiçten bir dünyanın içinden fışkıran mavilikler sizi gökyüzüne çekiveriyor.Mavinin,turkuazın ve sarının sonsuz gün batımında başınız dönüyor.Kerpiçten yapılmış kenti çeviren kalenin surları sırlarını vermek istemez gibi asık suratlı.Bu bilinmeyen dünyanın çağlar ötesinden gelen mistik havası tüm çinilere yazılmış gibi.Çamurun görkemli dünyası kutsal bir dünya sunuyor.İslam aleminde fayansın adı kaşi ya da kaşanidir.Kaşipaz ise bu işin ustasına denir.Bir kaşipazın çok yetenekli bir öğrencisiyle olan öyküsü muhteşem fayansların yapımını bize anlatır gibi.Yetenekli öğrenci çok hırslıdır ve her şeyi bildiğini düşünerek ustasından daha iyi kaşi yapabileceğini ispat etmek ister.Ustasından gizli çok çalışır, tüm yaratıcılığını kullandığı fayanslar ateşten çıkınca çarpık çurpuktur. Hırsının cezalandırıldığını düşünen öğrenci ustasının yanına gider ve hoşsohbet usta ona şunu söyler:Sen şimdiye dek sadece zanaatçılık yapıyordun ama bir de son adım var ki orası zanaatı sanata dönüştürme yeri. Hiva fayansları,seramikleri gerçek bir sanat eseri.Oyma,bazı yerleri kabartma bazı yerleri oyma olan işler,rengarenk parlak çiniler ve mozaikler ,olağanüstü Maveraünnehir seramikleri Hiva’nın ruhunu yaratanlar.UNESCO dünya kültürel mirası kapsamında olan Hiva mavinin kenti.Ahmet Biruni’nin ve İbni Sina’nın doğduğu bu bölge 9. ve 10.yüzyıllarda Doğu Rönesansının yaşandığı bölge.Ama İbni Batuta bile gittiği yüzyılda “artık buralarda ne irfan,ne alim kalmış” diye yazar.Bugün için eskinin mavi düşlerinden gayri bir şey yok sosyal alanda.Hiva’yı kurduğu rivayet edilen Nuh’un oğlu kadar uzak bilim üretenler Hiva’ya.Ama misafirperverliğiyle ünlü insanları. Sarı çamurdan kentin daracık,ışıksız sokaklarından geçerken yüzlerce yıl öncesine düşümüş gibiyim.Dolunayın parladığı gökyüzü,geniş sofalı evlerin içinde doğunun rahatlığı.Her yeri halı kaplı eviçine ayakkabılarımızı çıkarıp giriyoruz.Duvarlara halı asma geleneği var. Yer gök halı ama eskinin el dokumalarının yerini makine halıları almış.Yerlerde duran yığınla büyüklü küçüklü yastıklara yaslanarak yerden bir karış yükseklikteki uzun masanın yanına oturuyoruz.tam bir Doğu görkemiyle süslenmiş masanın üstünden ünlü tatlı üzümleri bademle karıştırarak ağzıma atarken Hayyamın ünlü şarap dizeleri aklıma geliyor.Tercümanımız Şevket 400 mısrayı ezbere biliyor Hayyam’dan bu 256 rubai demektir.İngilizce ve almancasının da biliyor üstelik daha önce Alman dili ve edebiyatında öğretim görevlisiymiş.Rusçasını ise söylemeye gerek yok zaten!Şevket bir Tacik. Tacikler Akdenizli özellikleri gösteriyorlar.Açık renk gözlü ve beyaz tenli Aryan yani İranlılara akraba.Zaten Semerkant’ta Farsça yaygın konuşuluyor,Tacikler Farsça biliyor.Onunla Farsça konuşunca Şevket çok şaşırdı. Mavi ğöğün içine yükselen mavi çinili minareler, turkuaz fayanslar Gök Tanrı Tengrinin kutsal rengini yerden alıp göklere savuruyor gibi. Tüm kapılar ve pencereler de mavi boyalı eski inançtan kalma bir gelenekle.Çünkü mavi kutsal renk. Yarım kalmış koca bir minare görüyorum ve sabah Hiva’nın yüzündeki tülü buradan kaldırmaya karar veriyorum.Kalta Minar denen bu yarım minare müthiş bir mavi şenliği.Bunu yapan mimarı minare bitince öldürecek Han diye söylenti çıkınca mimar kaçıp gitmiş bitirmeden.26 metre yüksekleğindeki minare Orta asya’nın en yükseği. Cuma Mescidi ise olağanüstü güzellikte ahşap oymalardan oluşan 212 sutünuyla etkileyeci.İslam Hoca Medresesi ve minaresi ise yerel yaratıcılığın şaheseri,labirent gibi bir yapı.Lacivert ve açık mavi tonların süslemelerdeki görkemi 42 odalı medresenin eski günlere ağıtını yakar gibi. Hiva pazarında tüm bu renkler yitmiş Sovyetlerin gri ve siyah rengi etrafı sarmış olduğunu görüyorsunuz.Çoçuklar iyi ki renkli beşiklerde henüz uyutuluyor.İnsanlara sadece ideolojinin putları konmuş.Yaşamlarından diğer her şey çekilip alınmış.Din,ibadet, el sanatları,otantik yaşam yok.Hepsi aşağılanmış.Ramazan’da oruçlu insan pek yok.Şenlikli bir hava yok ortalıkta.İdeoloji ölünce herkes ortada kalmış havaya asılı gibi.Anlamsızlık ve yoksulluk çok net algılanıyor. KUTU1______________________________________________ Düşleri Bol Bir Türk Seyyahı:Arif Aşçı Bir benzeri daha önce yapılmamış zor bir yolculuğu gerçekleştiriyor Arif Aşçı.Düşlerinin peşine takılıp gitmeyi seviyor.Projenin danışmanlarından biri olarak ben ona inandım hep ama inanmayanı da çoktu.İmkansızı iste ki olsun babından “İpekyolu” serüveni.İlk kez 1986’da üniversite hocalığından istifa ederek Asya’nın yollarına düşen Arif Aşçı üç yıl kültürler ve renkler arasında gidip gelmiş.Kaşğar’da Türkçe konuşup anlaşınca Türkçe’ya kafayı takmış!Tüm Moğolistan’da altı ay dolaşıp Türkçe konuşarak bir dizi yapmış televizyona.Sonra İpekyoluyla taşınan seramik adına yaptığı bu projede eski kervancılar gibi yürüyerek,develerle Türkiye’ye varmak fikri gerçekleşmiş.Beş ayda Çin’i geçen ekip Hindukuş dağlarından Kırgızistan’a varıyor.Yol üstündeki tüm ülkelerin devlet başkanlarına Türkiye’nin dileklerini Cumhurbaşkanımız dilinden ileten ekip tüm aldığı mesajları toplu olarak Çankaya’ya sunacak dönüşte. Sekiz ay içinde dağları,çölleri aşan Aşçı en ilginç olarak develerle kurduğu dostluk ilişkisini görüyor.Yorgun günün sonunda otlarını yiyen develerine karşı köpeğiyle kurduğu sevgi ilişkisinin benzerini yaşamak onu şaşırtmış.Binlerce yıl öncesinin insanının doğayla içiçe yaşamının daha anlamlı olduğuna inanıyor Aşçı.Onu kaybedince çevrecilik çıktı sanırım! Çin’de Uygur bölgesi ve Kırgızları çok etkileyici bulan Aşçı, sadelik ve konukseverliğin bir benzerini hiç bir yerde görmedim diyor.Kurban edilen koyun,kuzunun hesabı yok.Aynı etkiyi Özbeklerde bulamamış olmaktan üzgün.Çok yorucu geçen Çin bölümünden sonra Kırgızistan’da dağlardaki Narin kasabasının öyküsü çok ilginç:”Türkçe konuşan çoçuklar karşıladı bizi ,çok heyecan vericiydi.Sonra ekmek tuz töreni bitince çocuklar bir Türkçe konser verdiler ve “onun arabası var”ı ilk kez orada dinledim.Bölgede ,Pekin’deki Uygur mahallesinde bile İbrahim Tatlıses çalıyor.Kaşkar ve Hotan’da Tarkan da ünlü. Genç şarkıcıları da hepsi tanıyor. Sovyet etkisi herşeyi ezip geçmiş.Buralarda güven ilişkisi bitmiş.İpekyolunda aşk bitmiş.Aşk yok.Uygurlar özgün kalmış ama diğer Türkler çok değişmiş.Uygurlar çok yoksul ama çok çalışkan.Oysa buradakiler hep yatıyor.Tüm alt yapıyı Ruslar yapmış,bunlar hiç bir şey eklememiş buna.Etik yok olmuş.Evliliklerde ihanet çok fazla.Bunu eşitlik adına mı yapıyorlar bilmiyorum. Fuhuş çok yaygın ve bunu fuhuş yapar gibi yapmıyorlar.Dans ederken çok doğal pazarlık ediyorlar.Yemek yer gibi davranıyorlar.Karşılaştığımız her kadın para karşılığı yatmayı fuhuş saymıyor.Herkesin bir fiyatı var.Bunu Moskova’da anlamak mümkün, ama Buhara’da,Semerkant’ta ve Bişkek’te!” Türkiye’ye dönünce “Ulusal Coğrafya vakfı” kurarak önemli bir açığımızı kapatma hazırlığını yapıyor uzun yol boyu sohbetlerinde. Gezi boyunca tüm ekip en çok sevgililerinin yokluğunu hissedip üzülmüş.Ara ara gelen sevgililer büyük bir özlemle kucaklanıyor.Bir de gazete okumayı özlemişler.Arif Aşçı da en çok “Yeniyüzyıl” okuma keyfini özlediğini söyledi. KUTU2___________________________________________________—- Yol Boyu Şaman İzler Özellikle Kırgızistan’da dağ köylerinde şaman geleneklerin diriliği şaşırtmış herkesi.”Bir yerde yaşlı bir kadın mezarlıktan çıkıp yolumuzu kestiler.Ellerini kavuşturup eğilerek uzun uzun develeri selamladılar. Kırgızca kocasının deveci olduğunu ve bu yollarda kervancılık yaptığını şimdi deve kervanını görünce onu görmüş gibi olduğunu anlattı.Kocasının develerle dönen ruhuna saygı gösteriyormuş.Tüm geçmişine bir selam olan bu seremoni sonucu develerin tüyünden kopararak gögsüne sakladı bu yaşlı kadın.Oralarda üç gün mezar başında yatılıyor.Kervanlar geçen yüzyıla kadar geçiyormuş eski İpek Yolu’ndan.İzole kalmış yerlerde şamanizm korunmuş.”Deve tüyü büyü ve hastalıklarda kullanılıyor hala ve deve sidiği çok kiymetli,çünkü eksema gibi bazı hastalıkları iyileştirdiğine inanılıyor. Kadınlarda dövme çok yaygın.Kaşkar’da korunma amaçlı dövmeler de varmış.Hala tüm medreseler,mezarlar yatır muamelesi görüyor bölgede.Timur’un tüm akrabalarının da mezarları olan Şah-ı Zinde’de bir elektrik kablosunun üstüne bağlanmış yüzlerce çaput tüm dilekleri iletiyordu etrafına.Ateş yakarak ibadet etmek,dilek tutmak çok yaygın.kutsal su,kutsal ateş ve kutsal ağaç kültü devam ediyor. Yemeğe otururken ve yemekten sonra “sofra duası” okunması Allah’ın emri.Bu uygulama olmadan sofra kalkamaz.Konuk varsa en onurlu yer ona ait olduğundan konuk duayı yapar. KUTU3_____________________________________________________ İpekyolu’nda Yemek — İçmek Sabah kahvaltısını kefir,bilincik denen içi etli bir hamur işi, yeşil çay ve ekmek oluşturuyor.Köylerde ise sadece ekmek,çay var. Yemeklerde pamuk yağı kullanılıyor ve inanılmaz kötü bir tat bırakıyor ağızlarda.Şaşlık denen şiş kebap ya da şiş köfte ise az pişirilip çok yağlı sunuluyor.Özbek pilavı et ve havuçla pişiyor,yine bol yağlı.Elle yeniyor genelde.Ya da kaşık tüm yemeklerde kullanılan. Çin noddles(şehriyenin uzunu)benzeri lagman tuzsuz bir makarna türü ama çorba içinde yeniyor.Yaygın olarak yenen koyun eti yanısıra at ve sığır,inek yeniyor.İnek eti siyah ve sert.Mantı tıpkı Çin mantısı ya da küçük suda haşlanmış halinin adı çuçvara.Tacikler tuşbera,Uygurlar çuçureh diyor. Şorpa(çorba)içine ne bulursan at halinde bir karışım;lagman,et,nohut,sebze,patates. Sıcak ve soğuk süt çorbası çok yaygın.Bizde Anadolu’da içine pirinç atılarak yapılanın aynı.Süt burada içine tuz ve tereyağ konarak içiliyor.Yoğurt ya kefir ya da katık adıyla süzme olarak tüketiliyor.Kurut ise süzme yoğurdun kurutulmuşu,kaymak da süt ürünleri arasında. Nohutla yapılan Samsa bir Tacik yemeği.Tohum barak ise yumurtalı hamur işi.Tohum yumurta demek.Çakka tuzsuz lor peynirinin otlarla karıştırılarak sunulması.Mısırdan yapılan ekmeğe çörek deniyor.Pideye benzer ekmekleri ise çok sert bir hamur.Fatir denilen ekmeğin üstüne yağ ve yumurta sürülüyor çok kıymetli. Özbek ve Uygur yemekleri benzerlik gösterirken balkabağı çok kullanılan bir sebze.Buharda pişirilen balkabağına moşiçiri deniyor. Pilava da konuyor.Dimlama ise patates,et,soğan ve sebzeyle uzun süre ateşte pişen bir yahni.Yediğim en lezzetli yemek buydu.Honum ise geniş boru gibi bir lagmanın içine doldurulmuş et ve patates.Dolma yaygın bir tür.Nişalda sadece Ramazan’da yapılan bir tatlı.Yumurta akı,şeker ve bir tür ağaç kökü konuyor içine bembeyaz bir köpük oluyor. Nevruz’da da özel yemekler yapılırmış;sumalak ve halim. Ahıska Türkleri bize yakın lezzette yemek yapıyor.Pilavları,yoğurtları ve açma börekleri çok lezzetliydi.Hoşaf,turşu yanısıra yemekte çay her an serviste.İçki çok içiliyor,esas olarak “arak” denen içki yaygın.Yanısıra vodka,şarap ve şampanya dedikleri köpüklü şarap. Ramazanda içki her yerde satılıyor ve içiliyor.Yemek daha çok içmek ve sohbet demek.Müzik dinlemeden ya da söylemeden hiç olmaz. KIZILKUM ÇÖLÜNÜN GÖRKEMLİ VAHASI MAVİ BUHARA Kültürlerin,dinlerin ve ticaretin kesişme noktası olan Buhara eskiden Maveraünnehehr’in merkezi olup Cengiz Han tarafından viran edilmiştir.Tuğla ve kerpiçten sarı bir Orta Asya kenti olan Buhara mavi çinili başkaldırısıyla Zerefşan ırmağının onu böldüğü eski büyük İpek yolu’nun görkemli kenti Buhara dinlerin kalbi. Şehname’de Buhara kalesinin yapımıyla ilgili anlatılan efsane Siyavuş’un Ceyhun ırmağını geçip Afrasyap’a kızını almaya gitmesinin Siyavuş’un öldürülmesiyle sonuçlanan öyküsüdür.Onun gömüldüğü Doğu kapısına Kakfuruşan (saman satıcısı)denir.Buharalı zerdüştler her yıl Nevruz’da buraya horoz adarlar.Buharalılar Siyavuş’un hüzünlü ölümünü inleyerek yad ederler . 2500 yıllık Buhara bir çok yıkım,istila ve kıyım yaşamıştır.Büyük İskender’den Arap istilasına kadar geçen maceralı tarihinde Araplar tüm zerdüşt tapınaklarını camiye dönüştürmüşlerdir.Maghoki Attar Camii bunlardan biri,5.yüzyılda Zerdüşt tapınağı olarak yıkıma uğramış,erken dönemde Budist tapınak olmuş ve 16.yüzyıla kadar cami olmakla birlikte akşamüstleri sinagog olarak kullanılmış Yahudiler tarafından.Gerçek bir Buhara tanımı bu cami. Aşkın,şarabın ve bilimin kenti Ömer Hayyam’dan İbni Sina’ya yaşadığı görkemi bugün bulmak pek kolay değil.En çok Timur dönemi yapıları bugüne kalan Cengiz Han herşeyi yerle bir etmiş. Eski Buhara büyük surları ve kapılarıyla üç bölümdür; İki bölüm emir’e ait olup üçüncüsü tüccarlara ve pazara ait.Bugün ise alınıp satılacak hiç bir şey yok ortada.Türk tırlarından ne düşerse,düzensiz bir mal akışı var.,Sabun,şampuan,traş kremi bulmak şansa kalmış.Arap istilasında 700 zengin tüccarın terk ettiği Buhara bugün ticaretin kalbi değil artık.Gri giysili ve ruhsuz bir görünümde. Özbekistan başı Kerimov’un Meclis’te dediği yenir yutulur gibi değil zaten:”Altın akıllılar gitti,altın kollular gitti ve biz altın dişlilere kaldık burada!”Altın akıllılar Ruslar,altın kollular tüm zenaat işlerini yapan Tatarlar,altın dişliler ise Özbekler.Altın diş burada zenginliğin ve güzelliğin sembolü.Tüm kadınların ve erkeklerin ağzı altın dişlerle kaplı, pırıl pırıl .Özbekler komünizmi pek sevmiş anlaşılan Türkiye’de vize almaktan başlayarak inanılmaz bir bürokrasi ve zorluk çıkarma serüveni var.Her şeyi abartmışlar,kentten kente vize ve pasaportla geçiyorsunuz.Hiç trafiğin olmadığı geniş ve boş yollar hoşunuza gidebilir acele etmeyin bir polise rastlarsınız.Burada polis her şey.Herkesten fazla maaş alan polisin yetkisi çok,her an sizi sokakta durdurup otelde alıkoydukları pasaportu sorma akıllığını göstermekteler!”Döküman”yani belgeler en çok sorulan.Özbekistan’dan Türkmenistan’a geçerken tam bir işkence yaşadık.Issız çöllerin ortasındaki çizilmiş sınırlar ve kapılar tartışma noktaları.Onlara göre tüm yabancılar casus!Türkmenistan şakası ise tüm Stalin heykellerinin kafasının koparıldığı ve yerine Türkmenbaşı’nın kellesinin konduğu şeklinde.Burada etnik düşmanlıklar fazla.1989’da Özbekler Misket Türklerine saldırmış,15.000 Misket Türk’ü mülteci olarak göçmüş.Tatarlar da göçmüş.1990’daKırgız ve Özbekler çatışmış ve 200 ölüyle bitmiş savaş.23 milyonluk Özbekistan’da Rus,Tacik,Kazak,Tatar,Karakalpaklar %2,Kırgız ve Koreliler %1,geri kalan Özbekler.Buhara’da yahudiler,Ortodoks ve Katolikler ,Baptistler ve Evangalistler,Protestan ve Fergana vadisinde yaşayan Budistler var. Renkler azalmakla birlikte henüz solmamış.Sovyet rejiminde sürekli aşağılanan yerellik,yerel kültür ve din insanları kişiliksiz ve insiyatifsiz bırakmış.Geçmişten kopmuş ve boşlukta sallanır gibiler.Bir tek Ahıska Türkleri farklı.Onları süren Stalin değiştirmeyi başaramamış.Bize benzer dilleri ve yaşam tarzlarıyla Türkiye özlemi büyük bir grup Ahıska Türkleri.Bizi konuk ettiler ve çocukları unutmasın diye çaldıkları Çanakkale türküleriyle ağırladılar.Akordiyon,def ve üflemeli sazdan oluşan trionun fes giymesi çok hoştu.Yeni gelin ise temenna ederek yanımıza çıktı ve oyun oynadı.Kaç göç olmayan Ahıskalılar çalışkan insanlar. Buhara’da bir çok yapı Sovyet döneminde kötü restorasyondan geçmiş ve aslı bozulmuş.Modern adı altında yapılan kunt ve asık suratlı KGB binaları,kilometrelerce koridorlardan oluşan yapılar Buhara’nın ölen ruhunun gizlendiği labirentler sanki. Ark denilen kent girişinin ve kalenin hemen yanı leb-i hauz ve arkası zindan. Buhara havuzlarıyla ünlü bir kent,hala Leb-i Hauz kentin bir bölümünün adı ve havuz kenarlarında alçak peykelerde oturan,çay içen ve çene çalan yaşlılar çoğunlukla satranç oynuyorlar .Bin yaşında görünen bu insanlar eski Buhara’yı anımsatan en büyük abidelerdi bence.Onlarla sözlü kültürün derinliklerinde kaybolmak isterdim.Türkiye’den olduğumu duyunca beni pek sevimli ağırlıyorlardı.Eskiden yıkama işini de kulleteyn denilen havuzlardan yaptıklarından Buhara veba salgınlarıyla ünlü.19.yüzyılda yaş ortalamasının 32 olduğu söyleniyor.Bolşevikler su sistemini modernize ederek önemli bir alt yapı sağlamışlar.Her yerde kocaman kuş yuvaları görülüyor ama boşalan havuzlarla birlikte leylekler de gitmiş,ama martılar var çığlık çığlığa dönen. Hemen arkasında eşeğine binmiş çarıklı Nasrettin Hoca heykeli bir tanıdık olarak gülümsüyor.Burada ve Çin’de ona “Ependi” deniyor.Bizim efendi sözcüğünden galat.1950’de Ruslar “Nasrettin Hoca Buhara’da” diye bir film yapmışlar.Buhara emirleri döneminde geçen traji-komik bir film.Biz daha böyle bir film üretemedik. Son parlak çağını 16.yüzyılda yaşayan Buhara pazarıyla ünlüymüş .Bugün elişi yapan kalmamış.Şaybaniler zamanında yüzlerce kervansaray,yüzden fazla medrese,onbin öğrenci ve 300 caminin görkemini Kalan Minar (büyük minare) 850 yıllık haşmetiyle anlatır gibi. BUHARA ÖZEL TÜRK LİSESİ Fatih Rüştü Zor beş yıldır lisenin müdürü olarak görev yapıyor. İlk mezunlarını geçen yıl vermişler;41 mezunun 38’I ünevirsiteye girmiş,18 de Türkiye’yi kazanmış bunların yedisi Türk üniversitelerine gitmiş. Özbekistan’da bir efsane gibi bu okullar.Çok ağır ders programlarına karşın en başarılı öğrencileri yetiştiren okullar.Türkçe İngilizce eğitim veren özel bir müfredatla çalışılıyor.Şu anda 16 okulları var.Tamamen ezbere dayalı Rus sisteminden biz düşünen insana dönüştürmeye çalışıyoruz diyor okul müdürü.Bu gelişim çok yavaş oluyormuş.Tüm kitaplar Türkiye’den gidiyor.Şu anda okul parasız ve öğrencinin girdiği sınav belirleyici, en zekiler eğitiliyor.Ama okullar önümüzdeki yıldan itibaren paralı eğitime başlayacaklar.”Biz buradaki insanlara yardım ediyoruz.Ruslar her şeyi yasaklamışlar.Herkes Türkçe öğrenmeye hevesli burada.Bize hep çok uzakta kalmış akraba muamelesi yapılıyor. Kömünizm bu insanların yeteneklerini,çalışmalarını,bilgilerini öldürmüş.Şu anda bu insanları harekete geçirmek çok kolay değil. Kabiliyetleri ölmüş hepsinin.Buradaki öğrenciler Türkiye’dekilerden daha çalışkan ve istekli.Dışarıda onları ayartacak hiç bir şey yok.”diyor Zor.Fethullah Gülen okulları diye bilinen bu okullar Türkçe’nin yaygınlaştırılmasında önemli bir rol oynuyor.Özbekistan birincileri, bölge birinci ve ikincileri öğrencilerle çalıştıkları labrotuarlarda konuştum.Tek istedikleri iyi bir üniversiteye girmek ve Türkiye’ye gitmek.Ekonomi,uluslararası ilişkiler ve bilgisayar gözde meslekler.Suudilerin finanse ettiği Vahabiler medreseleri başarısız okullar olmuş insanlar Türk modelini tercih ediyor. İlkokullarda bu sene latince eğitim başlamış ve latince alfabeye geçiş için çalışmalar sürüyor.Türkiye,Kırgıistan ve Özbekistan’da ortak okutulacak ders kitapları hazırlığı da Orta 1 edebiyat bölümleri için hazırlanıyormuş.Tüm edebi kişiliklerden ve ortak kültürden yararlanılacak.Bu okul geleneği Kırımlı İsmail Gaspıralı ‘nın “usülü cedit” adı altında açtığı okullarla daha önce yaşanmış.Buu okullar döneminde Kaşkar’a kadar yayılarak 5000’e kadar yükselmiş. Bölgenin müstakil çıkan ilk gazetesi “Hürriyet” (1918) yayına yeniden başlamış.Burada gazeteler günlük değil haftalık.Müdür yardımcısı ve edebiyat öğretmeni Hüseyin bey Buhara’da dört sinema olduğunu ve sözlü kültürün tüm gücüyle devam ettiğini söylerken yeni çıkan bir romanın türünü şöyle tarif ettiğini anlattı;”tasavvufi fantastik”.Hala Nevai’nin şiirlerine nazire yazıyorlar. Klasik gelenek biçim olarak devam ederken içerik değişiyor tabii. Mesela Lenin’e yazılmış methiyeler var.Şiir geleneği çok güçlü tüm bölgede.Ruslar aracılığıyla Avrupa edebiyatıyla tanışmışlar ama biçim almamışlar.” “Ev içinde de ev dışında da kadınların egemenliği çok.Velileri çağırdığımızda hep kadınlar geliyor.Yönetimde ve okullarda kadın oranı da çok fazla.Tüm okulların müdürleri kadın neredeyse.Kadın nüfusu da fazla zaten.Pakistan ve Türkiye dışında erkek nüfusu fazla olan ülke yok,ben bilgisayarda baktım.”diyen Zor yağan lapa lapa kar altında bizi yolcu ederken çocuklar Türk Pop müziği dinliyorlardı. Öğretmenleri ve yöneticileriyle topluma örnek insanlar olan okullar çok seviliyor. BUHARA YAHUDİLERİ Yahudi küçük kız Rado’nun peşinde Buhara’nın daracık sokaklarına düşünce Buhara’nın ruhunu buldum.Yağmurdan oluşmuş gölcükler ve bir çamur deryasından oluşan sokakların arasından ark akıyor.Mavi boyalı kapı ve pencerelerin ardından bakan kadınlar kerpiç ve sarı tuğladan evleri şenlendiriyor.Köpeklerle kediler dost geziyor ortalıkta. Buhara kedili bir kent.Düşlerdeki yolculuklara benzer daracık labirent içinde önde Rado ilerliyorum.Yoksul evlerin büyük kapılarında kocaman kilitler,ahşap oyma kapıların duru çağrısı insana sırtını dayadığı samanla karışık çamur duvarın binlerce yıllık şarkısı baş döndürücü.Basit,kocaman bir kapıyı iktirip eliyle gel diyor bana Rado. Kocaman bir avlu içinde çok güzel bir sinagog çıkıyor karşıma.Aydınlık camlardan gizemli bir dünyanın pırıltıları yansıyor dışarıya.Altın sırmalarla işli kocaman armalı kumaş pankartlar asılı.Her yerde şamdanlar ve bir yaşlı amca mumları yakıyor.Genç haham “buraya kadınlar giremez”diyor.Bir kare fotoğraf çekmeme izin veriyor.Masanın etrafına toplanmış erkeklerle sohbet ediyor yüksek sesle.Dış cephede eski avadanlıklar,ibrikler sergileniyor.Başka bir sinagoga geçiyoruz.Bu daha yoksul görünen ama içten bir mekan yaşlı iki erkek ellerindeki eski kitapları okuyorlar.Hiç ses etmiyorlar girmeme.Buhara’ya Yahudiler 500 yıl önce gelmiş ve tüm ticaret onlardaymış.Şimdi bin kadar Yahudi nüfus kalmış.Amerika’ya göçen çok olmuş ve NewYork’ta Buhara Yahudileri mahallesi varmış,tamamı Semerkand ve Buhara’dan göçmüş.Bu arada küçük bir oğlan et ve meyva tabakları taşıyor.Hattum bayramı için hazırlık var mutfakta. Et ve meyvanın yanına hamur parçaları konmuş üstünü ince lavaş gibi bir ekmekle örtüyorlar.Her yanda mumlar yanıyor. Daha çok bir eve benzeyen yoksul görünüşlü son sinagogda ise bekçi bir kadın!Tamara tüm Yahudiler gibi Tacikce konuşuyor.Gördüğü ilgiden memnun oğlunun İsrael’e gittiğini anlatıyor.İsraele’ göçen çok oldu diyor.Duvarda İsrailden gelmiş bir poster asılı ortada Sultan Süleyman oturuyor.Kürsünün üstünde “Miramir” yazıyor,yani tüm dünyada barış.Haham günde iki kez gelirmiş,Cumartesileri üç kez.Oysa Semerkand’ta Sinagog Cumartesi kapalıydı ve haham gelmeyi red etti ısrarımıza rağmen.Sadece ahşap oymacılığın geçmişini anlatan eski kapı ve kocaman asma kilidiyle tanışabildik. ZERDÜŞT GELENEK SÜRÜYOR Samani hanedanlığının kurucusu İsmail Samani’nin 9.yüzyıldan kalma anıt mezarında babası ve torunuyla yatıyor.Alınlıktaki zerdüşt semboller üçgen ve içinde bir daire ile sonsuzluğu ifade ediyor.Bu formlar ve anıt mezar formu Bakü’deki ateş tapınağıyla aynı.Pişmiş tuğladan yapılmış anıt mezar her cephesiyle dünyanın dört bir yanını işaret ediyor.Samaniler makberesi önünde ateş yakılarak bugün de ibadet ediliyor ve mumlar adanıyor.Sandukalara el sürülerek dualar okunuyor.Ateş kültü tüm canlılığıyla sürüyor. Hemen yanındaki Eyüp Çeşmesi’nde içeride küçük hücrede insanlar mum yakıp Kur’an’dan parçalar okuyorlar.İçerde bulunan çeşmeden akan kutsal sudan içiyor ve taşıyorlar şifa olarak.Özellikle yazın burasının dolduğunu söylüyorlar. BAHAEDDİN NAKŞİBEND’İN ZİYARETGAHI 11.Yüzyılda Nakşibendiliğin kurucusu olan Nakşibend’in ziyaretgahı ve külliyesinin içinde kocaman bir havuz var.Abdest alma havuzu olarak geleneksel bir yapı olmasına karşın İmamın anlattığı öykü Buhara’nın geçmişine uygun.Eskiden bu havuz şarapla doldurulurmuş ve biraz ilerideki kuyu formunda yapılan yerin çukuruna oturtulmuş kocaman kazana aktarılırmış her gelen bir bardak bu kazandan şarap alırmış.Şimdi havuz boş. Tarikat edep ve erkanını Emir Külal’dan öğrenen Nakşibend’in Küsem Şeyh ve Halil Ata gibi Yesevi temsilcilerinin etkisi altında kaldığı bilinmektedir.Halil Ata’nın Çağatay Hanlığı’nda hüküm süren Gazan han ile aynı kişi olduğu ileri sürülür.Nakşiliği Orta Asya merkezlerine yayan mutasavvıflar tarikatı hem mistik hem siyasi açıdan kurumlaştırmışlardır. Erkekler ve kadınlar için ayrı iki cami var,solunda Çilehane.40 gün çile dolduran öğrencilerden çoğu da Nakşibend’in yanında yöresinde gömülü.Muzaffer Han döneminde yapılmış olan bina restorasyondan geçmiş ve medresesi faal durumda. Arapça eğitim veren medresede eğitim dört yıl.Medrese 48 hücreden oluşuyor,minare sonradan eklenmiş.Cuma ve Pazar günleri çok kalabalık oluyormuş.Buhara’dan buraya yürüyerek gelmek bir adak ve eski bir gelenek. Nakşibend’in yüksek mezarı beyaz mermerden.Her iki tarafında çok uzun şaman direkleri var.Etrafını üç kere dönerek tavaf edenler bu direkleri ve taşları öpüyorlar,el sürüyorlar.Burada kadın erkek karışık ibadet. Bir imam Arapça okuyor sedirde.Hemen arkasında kutsal su var.Ondan içtikten sonra caminin ve avlunun ahşap direklerinin önünde kadınlar önce eğiliyorlar ellerini kavuşturup sonra direkleri öpüyorlar.Kutsal ağaç kültü ,su kültü sürdürülüyor.Her yanda hatta kale burçlarında,surlarda bile olan şaman direkler dilek için asılmış bez parçalarıyla donanmış. Türbenin karşısındaki aşevi de çok ilginç.Camlarında lale resimleri var.Tüm Orta Asya’da duvarları resimleme geleneği var.Asla dümdüz boyanmıyor,köylerde bile motiflerle süslü duvarlar.Her yan resim.Türk mezar taşları heykel formlarında.Türklerde resim ve heykel yapımının çok eski bir estetik duygu olduğunu düşünüyorum.Şah-ı Zinde’de kanalizasyon kapaklarının üstünde bile lale resimleri vardı.Lale gerçek bir Türk çiçeği.Duvar resimlerinde de akan dereler,kuşlar ve laleler var.Evlerdeki tül perdeler bile ayni motiflerle süslü ek olarak pembe flamingolar var.Hepsinde egemen renk ve yer ise mavi bir gökyüzü. TİMUR’UN BAŞKENTİ SEMERKAND Dar sokakları,alçak toprak evleri,kenarlarında kavak ağaçlarının yükseldiği geniş caddeleriyle Semerkand altın tozcuklarının serpildiği bir kentte mavi çinilerle süslü şehir merkezi Registan ve Timur’un anıt mezarıyla geçmişin koynunda uyur gibi.Büyük İskender burayı alınca; “Marakanda için duyduğum her şey doğru,eksik olan şey benim düşlediğimden güzel olması “der. Timur’un torunu Uluğ Bey zamanında bir entellektüeller başkenti olan Semerkand’dan kimler geçmiyor ki; Türkçe yazdığı “Zafername” ile ünlü tarihçi Ali Yazdi,şair Lütfi,Muharrem El Harezmi,Uluğ Bey’in öğrencisi Ali Kuşçu ve hocası Kazızade Rumi.Uluğ Bey kurduğu rasathane ile Avrupalı bilginlerle aynı masada resmedilmiş bir astrolog. Uluğ Bey medresesi ve rasathanesi dönemin bilim akademisi gibi.Uluğ Bey’in trajedisi oğlunun emriyle öldürülmesidir.Onu boğan cellat altı ay sonra oğlunu da öldürür.Onun kanlı giysilerinden parçalar müzede sergilenmekte ve “bir zalimden bir alim,bir alimden bir zalim” deyişini doğrulamaktadır.Timur’un anıt mezarının altın varaklarla süslü kubbesinin altında siyah bir mermer altında yatmakta Uluğ Bey. 1942’de Rus arkeologlar Timur’un ve torununun mezarını açıp kemikleri inceliyorlar,Özbekler “açmayın uğursuzluktur”dedikleri halde mezarların açılması yüzünden İkinci Dünya Savaşının çıktığına inanıyorlar.Şer Dor ve Tilla Kari medreseleri de iç bezemelerinde altın kullanılan görkemli yapılar ve Registan meydanının hemen önünde duran beyaz bir küre dikkatimi çekiyor.Üstünde oturan bir öküz var. Çin takvimini neden kullandıklarını merak edince Çinlilerin hayvan yılı takvimini Türklerden aldığını öğreniyorum.Düzenli olarak hayvan yılı izleniyor,kutlanıyor ve kürenin üstündeki hayvan heykelcikleri her yıl değiştiriliyor.Timur’un GürEmir türbesi kadar görkemli olmasa da Çinli eşi Bibi Hatun için yapılan cami devasa kubbeleriyle görkemli bir atmosfer sunuyor.Hemen yanında pazarın çarpıcı gürültüsü ve sürekli sizi kazıklayan Türk kardeşleriniz!Ama kurutulmuş kavun bir harika ve yüzyıllardır değişmeyen bir lezzet olarak seyahatnamelerde anlatılıyor.Şahı Zinde ise Orta Asya’nın Mekkesi gibi .Bu kutsal mezarlar sokağı mavinin tüm tonlarından mozaik ve fayanslarla sizi sarıp sarmalıyor. MEHMAN ATAANA’DAN ULUDUR. Gelen konuk evdeki en büyük olandan önemlidir demek olan bu atasözü ayni zamanda Türklerde ki soyağacının “ana” ile başladığına da işaret eden eski bir söylem olmalı.Kırgız sözcüğü de “kırk kız”dan gelmekte ve kırk anaya dayalı kabileden ana kökenli efsaneye dayanmakta.Hiva’da hep kadınlar hizmet etti.Açık ve uygar insanlardı. Konuk çok seviliyor,insanlar insanlarla zenginleşiyor.Onlardan haber alıyorlar,kültürel alış veriş sağlıyorlar.Karşılığında konuk izzet ikramla ağırlanıyor.Konuk tuz ve ekmekle karşılanıyor.Yolculara para vermek gelenek,hatta şaşırıp almak istememiş bizim Türk ekip. İnsanlar dilekleri için para adıyorlar.Hoşgeldin olarak ayrıca pembe beyaz şekerler ikram ediyorlar.Şeker ikramı bizim gibi.Hoşgeldin yemeği olarak vodka,elma,et ve pilav şart.Kırgızistan’dan geçerken bir dağ köyünde Borgebik isminde 75 yaşında bir saz şairi ve ozan kervanı görünce kuzular çevirmiş.Çünkü son kervan onun doğumunda geçmiş ve hamile olan annesine yardım etmişler.Ozan bir yerde bu borcu ödemek için gelen mistik bir kervan gibi bakmış gelenlere.Sabaha kadar kopuz çalıp,şiirler okumuş.Sözlü kültürün çok önemli gelenek taşıyıcılarının araştırılması gerekmekte.Ne yazık ki el değmeden duran hazine bizim kültürümüzün kaybı olacaktır.Türk sosyal bilimcileri Asya’yı keşfetmeliler.Manas destanını toplayan bile bir Rus Türkolog geçen yüzyılda.Çin seddine yakın dağlarda yaşayan “Sarı Uygurlar” da budist Türkler ve bizim lehçemize yakın Türkçe konuşuyorlar.Şu anda çocukları Çince öğreniyor.Oraları arşivlemek ve antropolojik çalışma yapmak elzem. Konukseverlik kültürünün egemenliği sözlü kültürde yaşamakta, bunun kökenleri yaşam biçimiyle yakından ilgili elbette. SEMERKAND’DA DEVLET TÜRK LİSESİ

Hiva1997

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

ORTAÇAĞDAN KALMA BİR DÜŞ :HİVA Harezm bölgesinde Amu Derya ile Siri Derya arasında, Kızılkum ile Karakum çölünün ortasında efsanevi bir vaha Khiva. Zerdüştlerin Avestasında adı geçen Khiva Neolitik döneme kadar uzanan geçmişiyle sapsarı bir şehir.Ortaçağa ayak basmak isteyen Khiva’ya görkemli şehir kapılarından girebilir.Çünkü bu sene 2500.kuruluşunu kutlamaya hazırlanıyor Khiva.

Mavilerin şehri çölün bittiği yerde bir serap gibi elini uzatıyor insana.Yabani bir çok devenin başıboş dolaştığı kumul tepelerinin boş ufkundan sonra sarı çamur bir şehir selamlıyor beni. Sarının altın tozuna bulanmış rehavetinin üstünde mavi çiniler yükseliyor.Uzaktan mavi ve turkuazın binbir rengi eski bir masal çümbüşü sunuyor insana.Eski adı Khivarizm olan şehrin adı Hive diye okunuyor.Çoğu Türk,hepsi müslüman olan halkından,eski coğrafya ve tarih bilginleri pek çok bahseder.Bahsettikleri kadar da vardır.Hiveliler uzak ülkelerde tanınmış tacirlerdir, mallarıyla yedi düvelin ülkesini dolaşırlar.Yalnız böyle bezirgan bir kavim için garip görünen tarafları çok iyi silah kullanmalarıdır.Ruslar bu tacir kavme Kaliz derlerdi. Alış verişin karışık girdi çıktısını bunlardan iyi bilen kimse olmadığı gibi,para işlerinde neredeyse tehlikeli olabilecek bir ünleri vardı.Bu müslüman Kalizler alış veriş için Macaristan’a kadar uzanmışlardı. İbni Batuta Hiva’den övgüyle söz eder.Burası Türklerin en güzel şehriydi.Bu şehirde oturanların sayısı adeta belirsizdir,sokaklarda her zaman büyük bir kalabalık itişir kakışır,gelip geçenlerin adımları sanki yeri titretir,uzaktan bu insan seli adeta köpüren, dalgalanan bir denize benzer.Bu zamanlarda Hiva Özbek Sultanının hükmünde bulunuyordu.Çok cömert ve konuksever olan halkı övmekle bitiremez İbni Batuta.Yeryüzünde onlardan daha sıcak kanlı,daha müslüman insanlar hiç bir yerde bulunmaz.Cennetten çıktığına inanılan dört ırmaktan biri olan Amuderya tıpkı Volga gibi kışın donar ve buz tabakası beş ay kadar çözülmez.Yazın ise üzerinde gemi seferleri işlektir ve Termez’e kadar gidilebilir.Bunlar buğday ve çavdar taşırlar buralara.İbni Batuta şehrin valisi olan Türk Kutlu Demür’ün konağına varınca onu ahşap kabul salonuna alırlar.”Kabul salonunun ağaç kısımları yaldızlı süslerle kaplıydı,duvarlara ağır pahalı kumaşlar çekilmişti ve tavan boydan boya altın işlemeli ipekle kaplı idi. “Bugün hala Orta Asya’da duvara kumaş kaplama,kumaş ya da halı asma geleneği sürmektedir.Duvarlar resimlenir ve renkli boyanır.Kapı pencereler ise mavi renktedir.Gök Tanrı Tengri’nin kutsal rengi mavi tüm giriş çıkışları kutsamaktadır böylece.Sapsarı toprak evler mavi kapı pencereler ve mavi çinili mekanlarla Hiva bir düş ülkesi sunmakta. İbni Batuta’ya altın gümüş tepsilerde piliç,turna,güvercin kızartmaları,tereyağı ile yapılmış Kuluça denen bir tür pasta,çörekler vemeyva sofraları getirirler.Narlar,üzümler,kavun ve karpuz nefistir. Bize de üzüm,badem,ceviz ve nar ikram ettiler ve kolumu dayadığım yastıklara yaslanarak yer sofrasında harika yemekler yedim.Kefir içmeden yemeğe başlayamaz oldum.Yemek süresince yeşil ya da kara çay servisi var.Küçük çanaklardan içilen çay şekersiz ve bol .Kuru üzüm kadar yaş üzüm de ikram da itibarlı bir meyva. amma ille de kışlık kavunlar mis gibi bir rahiya saçarak masayı şenlendiriyor.Geniş sofalı evlerin içinde Doğu’nun rehavetini yaşıyorum.Her yan halı ve yastık yerlerde serilip sohbet etmenin keyfini çıkarıyorum.Kaldığım evin kızları hizmet ediyor,yüzleri açık ve çok rahatlar.Burada kaç göç yok,zaten Türk kültüründe kadın egemen bir anlayış var.Kadınlar güçlü ve erkekleriyle birlikte yaşıyorlar her yerde. Bunu pazarda gözlemek mümkün.Satıcı çok sayıda kadın var.Kalabalık pazar içinde kadın erkek eşit sayıda görünüyor.Ramazan ayı olması nedeniyle yapılan Nişalla denen bir tatlı satılıyor.Beyaz,yoğurt gibi bir görünümü var.Rişe-i deraht ile şeker kaynatılıyor bembeyaz oluncaya kadar.Beze tadında bir şey oluyor.Dağlar gibi her yanda üzerlik bitkisi yığılı ,insanlar evlerini tütsülüyor bunlarla.Nazara gelmemek için. Pazarda haşhaş ve bizde Maraş otu denen keyif verici bir toz her yerde satılıyor.Dil altına koydukları bu yeşil renkli madde yüzünden kekeme gibi konuşuyorlar.tüm ağız içi yemyeşil oluyor.Burada esrara “neşe” deniyor.Sigaraya sarıp size de “neş çeken mi?” diye soruyorlar. Dişler ise sapsarı altın. Çünkü altın diş zenginlik göstergesi.tüm dişleri altın kaplatıyorlar. Tüm servetleri ağızlarının içinde saklı. Beşikler,süpürgeler,renkli çeyiz sandıkları arasından Türk pop müziği eşliğinde geçiyorum.Herkes Türk pop müziği seviyor,dinliyor. Eski geleneksel el sanatları yok edilmiş,insanların yerel giysileri bozulmuş her yan grinin,kahverenginin tonlarına boyalı gibi.O soğuk ve ağır komünizm damgası insanların yüzüne,yaşamlarına vurulmuş. Antik ve bilinmeyen bir dünyaya yolculuk olan Hiva şehri tarihin sayfalarından önünüze çıkartılmış bir sayfa gibi.Bu şehir çamurun ve tozun öyküsünü bağrında taşıyor .Tüm ipek ticaretinin yapıldığı İpek yolu üstündeki Hive kenti kutsallığının haşmetiyle mağrur mavi kubbelerini güneşe tutuyor.Tüm şehre şekil veren çamur sarı bir tül perde gibi iniyor şehrin üstüne.Ortaçağın otantik yapı formunu sürdüren Hiva kenti iki bölüm:İçan Kala,Dışan Kala.Antik şehir kale içindeki bölüm,kale dışındaki şehir ise kerpiçten.Kerpiçin içinden fışkıran mavilikler sizi gökyüzüne savuruveriyor.Mavinin, sarının ve turkuazın sonsuz gün batımında başınız dönüyor.Kerpiçten kale duvarları şehri koruyan asık suratlı muhafızlar gibi.Bu bilinmeyen dünyanın çağlar ötesinden gelen mistik havası tüm çinilere kakılmış sanki.Çamurun görkemli dünyasında daracık sokaklar boyunca dolaşıyorum.Gece karanlık sokaklara, arnavut taşı döşeli genişçe meydanlara bastırınca gökyüzünde kocaman bir dolunay Binbir Gece Masallarını anlatmaya devam ediyor. İslam aleminde fayansın adı kaşi ya da kaşanidir.Kaşipaz ise bu işin ustasına denir.Bir kaşipazın çok yetenekli bir ögrencisiyle olan öyküsü muhteşem fayansların sırrını bize fısıldıyor.Kaşipaz’ın öğrencisi çok yeteneklidir,hırslıdır.Herşeyi bildiğini düşünerek ustasından daha iyi kaşi yapabileceğini kanıtlamak ister.Ustasından gizli çok çalışır.Tüm yaratıcılığını kullandığı fayanslar ateşten çıkınca çarpuk çurpuktur.Hırsının cezalandırıldığını düşünen ögrenci ustasının yanına gider ve hoşsohbet usta ona şunları söyler: “ Sen şimdiye dek sadece zanaatçılık yapıyordun ama bir de son adım var ki orası zanaatı sanata dönüştürme noktasıdır. Hiva fayansları, seramikleri gerçek bir sanat eseri.Oyma,bazı yerleri kabartma bazı yerleri oyma olan işler,rengarenk parlak çiniler ve mozaikler olağanüstü Maveraünnehir seramikleri Hiva’nin ruhunu yaratanlar.UNESCO dünya kültür mirası listesinde olan Hiva şehri Ahmet Biruni’nin ve İbni Sina’nın doğduğu yer.Bu bölge 9. ve 10. yüzyıllarda Doğu Rönesansının yaşandığı bölge.Ama İbni Batuta’nın gittiği dönemde bile “ artık buralarda ne irfan,ne alim kalmış” diye yazılır.Bugün sosyal alanda eskinin mavi düşlerinden başka bir şey yok. Hiva’yi kurduğu rivayet edilen Nuh’un oğlu kadar uzak bilim üretenler Hiva’ya.Hayyam’ın ünlü dizelerin Tacik olan rehberimiz söylüyor ve biraz teselli buluyorum.Şevket 400 mısrayı Hayyam’dan ezbere biliyor. Tacikler Farsça biliyor ve Semerkant gibi yerlerde Farsça yaygın.Şevketle Farsça konuşuyorum ve o şaşırarak yüzüme bakıyor. Yarım kalmış koca bir minare görüyorum.Kalta Minor müthiş bir mavi şenliği.Bunu yapan mimarı Han yapı bitince öldürecek diye rivayet çıkınca mimar yarım bırakıp kaçmış.26 metre yüksekliğindeki minare Orta Asya’nın en yükseği.Cuma Mescidi ise olağanüstü güzellikte ahşap oymalardan oluşan 212 sutünuyla çok etkileyici bir mekan.Tam ortasındaki ağaçın olduğu noktadan ışık boşalıyor mekana.Daracık minareye tırmanıyorum,şerefesiz minarede küçük kafesli pencereler var.İslam Hoca Medresesi ve minaresi ise yerel yaratıcılığın şaheseri, labirent gibi bir yapı.Lacivert ve açık mavi tonların süslemelerdeki görkemi 42 odalı medresenin eski günlere ağıtını yakar gibi. İçan Kala’nın 2100metre uzunluğundaki surları 7-8 metre yüksekliğinde ve 5-6 metre genişliğinde.Çok güçlü savunma yapıları olan bu duvarların kapıları:Kuzeyde Bağça darvaza Urgenç şehri yolu üstünde,Doğu kapısı Palvandarvaza Amuderya ‘ya doğru mevzilenmiş.Güney kapısı Taş darvaza ve Batı kapısı Atadarvaza ki 1920’de ciddi olarak hasar gören kapı yeniden yapılmış sonraları.Mimari değer olarak Palvan-darvaza gösterilir.Silahşörler kapısı denen bu kapı massif. Kapının üstündeki mermerde “Şehri Kheyvak 1221-1806- Khivak şehri” yazar.Ünlü Allaqulikhan medresesi 99 hücreli ve kervansaray barındırmakta bünyesinde. Kente girişin yapıldığı çifte ana kapı ise Koş darvaza seramik detayları ve pişmiş tuğlalarıyla ünlü.Geometrik abstract desenler ya da bitki motifleri mekan cephelerini süslüyor. Taş-avli(avlu) isimli saray ise daha geç dönem mimari özelliklerle birlikte Hiva’da kullanılmış tüm mimari çeşitliliğin özelliklerini taşımakta.Küçük kulelerle süslü duvarlar ve sokak fener direkleri karakteristik.Bu kompleksin giriş bölümünde yüksek tuğla duvarlar bulunmakta.Güney bölümde ise Arz-havli (kabul avlusu) bulunmakta, eğlence için isthrat-havli öncelikle tamamlanmış bölümler. Kunya Arka denen antik kale Aranghan zamanında yapılmış (1686)Kunya ark’ı koruyan surlara pakhsa duvarı deniyor.Kaleye giriş kapısı anıtsal bir mimari ve portallar içermekte.Bir çok avludan oluşan iç bölümlerde ahşap kolonlar kullanılmış.Fasatta mavi ve beyaz fayanslar süslemede kullanılmış.Yazlık ve kışlık camilerin olduğu bölüm dışında kullanılan günlük alanlar var. Pehlivan Mahmut Musoleum ise Harezm’in değişik mezarlarına bir örnek olmakta.Bazı yerlerde çadır biçiminde olan mezarlar burada tümsek biçiminde. Asya’nın en büyük köle pazarlarından birini barındıran Hiva 1740’da İran Şahı Nadir Şah tarafından harap edilmiş.2500.yıl şenliklerine hazırlanan Hiva da her yer şantiye halinde çalışıyor,yenileniyor. Bulunmaz bir zaman makinası macerası yaşamak istiyorsanız kendinizi İpek yolunun bu ünlü şehrine atın ve ortaçağa kadar gidip geri gelin. Hiva eski zengin pazarların ve görkemli günlerin düşünü turizmle yeniden kazanmaya çalışıyor.Eldeğmemiş bir güzellik Hiva,maviliklerin sarı çamurdan fışkırmasının öyküsü. NEVVAL SEVİNDİ

İran 1997

Ağustos 12 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

Hatemi’nin İlk Seçim Öyküsü Sıcak bir yaz gecesinin kokusu var Tahran havaalanında.Uzak geçmişin insanı elinden tutup götürdüğü bir dünya İran.Çok uygar bir mekana girebilmek için tüm kadınlar başımızı örtüyoruz.İranlı kadınlar ise daha dikkatli örtünüyorlar.

Uçakta yanımda oturan İranlı kadın uzun tırnaklarımı gösterip “bu İran’da yasak” dedi.”belki siz yabancı olduğunuz için bir şey demezler “diye ekledi.Ojesiz olan uzun tırnaklarıma devletin karışmasının keyfiyetini düşündüm. İran denediği toplumsal modelle bambaşka bir dünya. Bu ülkede en büyük tehlike olarak görülen kadınlar siyah uzun mantolar,pardesüler ya da çadıralarını giymek zorundalar.Benim Tahran’a indiğim gün “Toplumu doğruya davet etme,doğru yola getirme” haftasının başlangıcıydı.O gün büyük bir gösteri yapılmış ve kadınların nasıl giyinmesi gerektiği,tesettüre uygunluk,süslenme konusu ve eğlenme isteklerinin İslami icaplara uyması uzun uzun söylevlerle anlatılmış.Ama tüm çabalara karşı 18 yıldır boğulmuş olan İran’da son üç yıldır ciddi bir gevşeme olduğu söyleniyor.İran’da özel yaşama müdaheleden insanlar bıkmış. Eski pastarların zihniyeti ; kadınlar zararlı yaratıklardır ve potansiyel suçlulardır.Eski pastarların yerine yeni bir gençlik örgütü kurulmuş, bunlar motorsikletli yoksul gençler. İstediklerine yol kesip hesap sorma yetkisine sahipler.Örneğin bir kız erkek yanyana yürürken evlilik cüzdanı ya da siga belgesi sorabilirler. Bunlara karşı olduğunu dört Cumhurbaşkanı adayı da açık oturumda söylediler.Bu gençlere üniversiteden kontenjan sağlandığı için bu örgüte tüm liseliler rağbet ediyor.Bunlar İslami yaşam tarzı uygulamalarında asayiş kuvveti olarak kullanılıyor.Kadınların vucüdunun şekli belli olmamalı,mutlaka siyah çorap giymeliler, büyük siyah eşarplar takmalılar.Aslında bunun için yeni icat edilmiş modeller var.Megna denilen bu örtülerin bir çenenizi bile saklayan modeli var, bir de sadece yüzünüzü çerçeveleyen bir diğer modeli.Kadının her davranışı devlet tarafından belirleniyor.Eskiden kot pantolon giymek de yasakken şimdi herkes kot pantolon giyiyor.Yanları beyazlatılmış siyah ya da mavi jean.Şimdi açık renk giymek muhalefet göstergesi İran’da.Kahverengi nin tonları veya kemik rengi anlamlar içeriyor! Televizyonda çocuk programları muhalefetin ana merkezi durumunda.Yavaş yavaş 9-10 yaşındak kız çocuklarına kadar tırmanan bir yaş silsilesi içinde örtünmemeye , başı açık çıkmaya başlamışlar.Yine müzik yasağının ilk delindiği yerde televizyondaki çocuk programları . Önce kadınlar çıkıp koro halinde şarkı söylemeye başlamışlar, sonra masal aralarında küçük şarkılar seslendirmişler.Çünkü kadın solist yasaktı, sonra küçük kızlar tek başlarına şarkı söylemeye başlamışlar.Açık renk giyinip,açık renk örtü örtmeye başlamışlar.İran’da yasada 9 yaşındaki kız yetişkin sayılır.Hem evlilik için hem ceza kanunu gereğince.Bu nedenle o yaştaki kızların çocuk programında tek başlarına şarkı söylemeleri herkesi sevindiren bir devrim olmuş . Son bir yıldır evlilik,aşk, kadın erkek ilişkisini ailede anlatan programlar yapılmaya başlanmış.Geleneksel çadıra giyilmiyor artık. Siyah çadıra ise siyasi İslamin simgesi olarak algılanıyor ve Tahran’ın kuzeyinde oturanlar asla çadıra giymiyorlar ve başlarını megna ile örtmüyorlar.Onlar büyük şallar örtüyor başlarına,saçları görünüyor. Uzun siyah ya da koyu renk çok şık mantolar giyiyorlar.Kolları sırmalarla işli, önden düğmeli zarif tokalı modellerin yanısıra en son kullanılan kolları pelerin gibi dikilmiş bol mantolar. Tahran’ın pahalı ve şık kısmı olan kuzey Tahran’da vitrinler şıklık ve pahalılık yarışında.Eskiden yasak olan makyaj ürünleri her yanda satılıyor.Tüm vitrinler en ünlü Avrupa mallarıyla dolu.En şık İtalyan ayakkabıları hiç de İslami olmayan modelleri size sunuyor. Son bir yıldır moda kavramı çok yayılmış ve radikal İslamcılar bundan çok rahatsız.Çünkü modayı Batılı buluyorlar ve tüm sınırlamalara karşın bunun önüne geçemedikleri için canları sıkılıyor.Tahran’da en çok gözünüze çarpan kadın sürücüler.Kadınlar çok yaygın bir şekilde araba kullanıyor. Kadınlar giysileriyle , davranışlarıyla bir muhalefet yolu bulmuş ve bunu ifade ediyor.Aydın kadınlar,gençler ben çadıra giyince “utanırız seninle gezmeye” dediler bana.Toplumda bir kamplaşma hissediliyor. Kentli zenginlerle yoksullar arasında. Her alış veriş merkezi kapısında, restoran kapısında ya da girişlerde nasıl örtünmüş ve İslam’a uygun tesettürle girilebilir posterları asılı.Şekille size uyarı yapılıyor. 18 milyonluk İran devrim sonrası doğum kontrolunun yasaklanmasıyla 60 milyona çıktı.Sekiz savaşa rağmen nufüs artışı başına dert oldu. Son üç yıldır doğum kontrol hapları ve kanal bağlatma serbest bırakılmış. Buna önem vermeye başlamışlar devlet olarak.Cinsellik büyük bir tabu. Okullarda asla konuşulmuyor .”İslam ve Cinsellik” yazılı bir kitap poşette yayınlanmış geçenlerde.Bu tür yayınlar satış rekoru kırıyormuş. Son rekor kıran kitap ise “Simyacı”.Burada aşk, sevgi konusu sinema diliyle,resim ya da başka bir araçla aktarılınca kıyamet kopuyor. Bir liseli genç “ cinselliği nereden öğreneceğiz hiç bilmiyoruz.Ama burada kızlar azmışlar artık. Kızlar saldırıyor adama. Ama erkeklerin tek konusu da kız.Ben de genç evliliğe inanıyorum. Kız erkek ilişkisi evlerde gizli sürüyor,gizli olduğu için de istenmeyen bir çok facia yaşanıyor” diyor. Erkekler evlenirken kesinlikle bakire istiyorlar hatta bir kısmı adli tabipten kağıt istiyor şart olarak.Çünkü kızlar rahatlıkla cinselliklerini yaşama isteği gösteriyorlarmış.Evde yakalanan kızın o erkek tarafından kızlığının bozuluduğu ispatlanırsa bunun mehriyesi (bedeli) yasada sağ el ve sol bacağın kesilmesidir.Böyle evlenen erkek asla o kadından boşanamaz.Çünkü siga 25 yaşın altındaki kadınlara yasal olarak uygulanamaz. Mefasili içtemai denen özel güvenlik güçleri özel yaşamın her anına karışabilir ve sizi cezalandırabilir.Polisle aynı giysileri giymekle birlikte onların karakolları ve mahkemeleri ayrıdır.Düğün evini,yaşgünü partisini basmak bunların işidir.Düğün kadın erkek ayrı olmalı ve eğlence olmamalı.Buna uymazsanız ya komşunuz ihbar eder gelirler yada onlar geçerken ses duyup evi basarlar.Alıp götürürler tüm konuklar dağıtılır ve düğün geceniz rezil olur.Şellak (kırbaç) cezası yerine artık para cezası var genellikle.O nedenle düğünler büyük otellerde kadın erkek ayrı yapılıyor.Partiler ise her zaman risk taşıyor. Dışarıya ses gitmesin diye cam çerçeveyi battaniyelerle örtseniz bile çağrılmadığına sinirlenen biri sizi ihbar edebilir.Ben oradayken üniversiteli bir gencin yaş günü partisi basıldı. Bir çok mağazada tezgahtar,kasiyer çok kız çalışıyor.Süperlerde kadın iç çamaşırı bölümüne erkeklerin girmesi yasak.Erkek kuaför yasak. Genelde Ermeni olan erkek kuaförler kaçak çalışıyorlar.Kadın kuaför salonları çok lüks ve kadınlar çok dekolte giyiniyor içeride.Hepsi makyajlı ve gösterişli.Gelin başı yapanlara sordum burada gelinlerde türban takma yok.Yani tesettür işlemiyor.Normal duvak takıyorlar. Sadece sokağa çıkarken büyük bir kapuşonla örtüyorlar duvağı ve yüzlerini. Üniversiteli kızlar iş kadınları gibi giyiniyor,ellerinde bond çantalar taşıyorlar.Danışkai Zehra gibi sadece kızların okuduğu üniversiteler var ama genelde üniversite karışık.Liseler ise kesinlikle ayrı. Son yıllarda üniversitelerde gevşeme olmuş, gençleri biraz rahatlatmışlar. Kadınlar sigara içebiliyorlar,otel lobileri ve cafeler gençlerle dolu. Birlikte sohbet edip, elini falan tutup çene çalıyorlar.Yalnız ya da iki kadın gelip oturuyor ve çayını içiyor lobide. Yine de Tahran’ın en güzel sineması olan Azadi’nin yakılmasını önlemiyor bunlar. Tüm gençlerin sevdiği bu sinemanın yakıldığı söyleniyor. En büyük sorunlardan biri de uydu yayınlar.Uydu ve çanak anten yasak hem para cezası hem hapis var.Ama komşularından emin olan her evde uydu yayın izleniyor.Herkes Türk kanallarını izliyor.Azeriler İstanbul lehçesi konuşuyor, Farslarda Türkçe öğrenmeye başlamışlar. Her yerde Türkçe kursları açılmış.İran tÜrkiye’nin sosyal ve siyasal etki alanı içinde bu nedenle hükümet Türkiye aleyhine hiç bir yayını atlamadan icra ediyor. İran’da siyaset insanların özel yaşamını düzenlemek demek ne müzik dinledikleri ,ne giydikleri,nasıl eğlendikleri , evlendikleri , sevişmeleri, doğumları her anıyla yaşamları devlet tarafından planlanıyor ve kontrol edilmek isteniyor.Elbette imkansızı isteyen u bu sistem başarılı değil.Çünkü Tanran’da parası olan herkes canının istediğini bir şekilde yapıyor.Rüşvet çok yaygın ya rüşvet vererek ya da gizlilik içinde işler yürüyor.Her yerde içki bulabilirsiniz, lüks tüketim malına ulaşabilirsiniz.Dini Aşura Tasua günleri bile kız erkek görüşme anlaşma partisine dönüyor.Sokaklarda yakılan mangallardan yayılan üzerlik kokusu her yanı gençliğin büyüsüyle tutuşturuyor. Restoran Elbruz’a gittim.Masada “Sayın misafirler lütfen İslami yiyecek kurallarına uyun” yazıyor.Uyarılardan kurtulma şansı yok. Şah dönemi yaşanan korku ve uyarı dolu dünyanın tıpkısı. Temel prensip totaliter zihniyeti kamu alanında yaygınlaştırmak. Bir taksi şoförünün bana söyledikleri yaşama bakıştaki karamsarlığı aktarıyor: “biz artık nasıl yaşarız diye düşünmüyoruz nasıl rahat ölebiliriz diye düşünüyoruz.”Sadece 30 yaş civarında olan bir insanın ülkesindeki yaşam sevincini yitirmesinin özetiydi bu. Bu nedenle dört adayda seçim konuşmalarında halka daha rahat ve modern taleplere cevap vereceklerini söylediler,buna Natık Nuri dahil. Türkiye nelere sahip olduğunun farkında bile değil.Gücünü görmüyor ve kullanamıyor.İran ise demokrasi kültürü olmayan ama siyaset geleneğine sahip bir ülke ve politika yapanların düzeyi yanısıra ülkelerinin geleceğine olan duyguları nedeniyle toplumda bir gerginlik olmasın diye oylarını Natık Nuri’ye verebilirler.İran’ın toplum olarak siyasi olgunluğu ülkelerinin geleceğiyle ilgili günlük siyasetlerle değil. Planlı ve yemyeşil bir kent Tahran.Çınar ağacı kentin sembolü ve tüm caddeler, sokaklar çift sıra ağaçlıklı.Büyük parklarda fiskiyeli havuzlar ve her yer gül , çiçek içinde.Tahran gül ve hanımeli kokuyor. Yasalara uymayanın şansı yok pek, Tahran belediye Başkanı çok çalışkan biri. Amerika’da kent planlaması okumuş olan başkanı insanlar seviyor. Geniş bulvarları,üst geçitleri ve yeni otobanları, meydanları, heykelleriyle Tahran modern bir kent sunuyor.Hatta bir bankamatik bile bulabilirsiniz , dört yıldır kullanılıyor ve kentte 30 tane var.Ama kredi kartı kullanılmıyor, cep telefonu 3000 dolar.Banka %15 faiz veriyor, döviz ise sürekli müdahalelerden dolayı bir aşağı bir yukarı.Bankaya döviz bozmaya gittim adam bana “deli misin dışarıda iki katı, git dışarıda boz” dedi. Eski büyük alana oturmuş,yüksek duvarlı villaların yerini çok katlı binalar almış.Bu yüksek binalar site olursa şehrin dışındalar.Büyük suiteler var ama yemyeşil çevreleri, çiçekler içinde. Apartmanların estetik görünümü ise bizden daha yüksek bir kalitede. Burada zengin olanlar için modern bir yaşam var. Evinde piyanosunu çalabilir, tenis oynayabilir, bir saat uzaklıktaki kayak merkezinde kayağa gider, snowboard yapabilir. ikiyüzelli bin dolara arabaya binilen Tahran’da tirek çok yaygın.Oysa kimyevi uyuşturucunun cezası çok ağır, yasalarda karşılığı idam. Yasalarda kadının durumu bu denli modern bir görünümle taban tabana zıt.Kadınlar yasada erkekten daha aşağı bir konumda hep. Evlilik şahidi bile kadın olamaz,bir erkeğin karşılığı iki kadın ediyor çünkü. Zina halinde karısını basan bir erkek her ikisini de öldürme hakkına sahip. Zina yapan kadın ya da erkek taşlanır. Kız çocukları 9 yaşından sonra kadın ve yetişkin sayılıyor,tesettür mecburiyeti var.Ama üç dört yaşından sonra çadıralı çocuk görebilirsiniz.Erkekler ise 15 yaşından sonra yetişkin sayılıyor. Bir gazete haberinde Gali denen bir yerde 11 yaşında bir kız 17 yaşında bir erkekle ilişkiye girdiği anlatılıyor.Sonra miras nedeniyle ikisi birlik olup kızın üç kardeşini öldürüyorlar.Birini boğarak,birini keserek falan.İkisi de idama mahkum olmuşlar. Burada birini öldürmek en ağır suç.O nedenle cezası idam.Kanı ancak kan temizlere inanıyorlar. İran yasal açıdan tam bir erkek demokrasisi.Erkeksen ne istersen yapabilirsin.Erkek karısının haberi bile olmadan onu boşayabilir ama kadının boşanma hakkı yok.Yurt dışına çıkmak,pasaport çıkarmak, çalışmak erkeğin iznine bağlı.Aydın ailelerde erkek karısına genel vekaletname vererek bu sorunu aşıyor. “Medeni bir toplum hem kadın hem erkek için önemlidir” diyen Khatemi’yi anımsadım. Hemen ardından İran’da Mefaset denen ekibi öğreniyorum.Fesat yapanlar anlamına gelen Mefasetçiler eğlenerek, özel yaşamında İslami olmayan tarzda yaşayan fesatları tutuklamakla görevli. Lise ders kitablarında kadın hakkında şöyle yazıyor: Kadın hukukta erkekle eşittir.Kadın duygusal ve ruhsal olarak üstündür.Kadının en büyük üstünlüğü annelik gücüdür. Annelik sevgisi olmayan insan bile değildir. Kadın çocuğu ve kocası için her türlü fedakarlığı yapmalıdır.Kadına iyi davranmalı onu mutlu etmeli ki o iyi çocuklar yetiştirsin.Kocası karısına sevgisini göstermelidir.Mehriye (evlilikte kadına ödenen para) ise erkeğin sevgisini ve centilmenliğini gösterir.Kadına kendisini sevdirir.Mehri kadınlara vermenin anlamı onlara hediye edilmesidir.Kuranda bunun karşılığında “sadaka” sözcüğü kullanılmıştır, bazı kızlar bunu para kaynağı olarak görüyor.Ağır mehriyeler isteyen kızlar iyi aile kuramazlar.” Bu arada gençler porno seyretmek için internet’e giriyorlar.Genelde gece ikiden sonra boş telefon hatlarından Türkiye’ye bağlanıyorlar Türkiye’den internet’e geçiyorlar. İslam ceza kanununda bir müslüman erkeği öldürene kan diyeti (297.madde) – 100 deve sağlam ve şişman -veya 200 tane öküz -veya 100 tane koyun -veya 200 takım elbiselik iyi cins kumaş -veya 1000 dinar (her dinar 4.5 gr) yani 4.5 kg altın vermek zorunda. Yasanın 300.maddesi ise çok kısa ; “Eğer bir müslüman kadın öldürülürse kan diyeti erkeğin yarısıdır.” Yasanın 435.maddesi ise çok ilginç: “Eğer bir nedenle erkeğe zarar verip onun hayalarının ikisi de kesilirse sanki adam öldürmüş gibi tam diyet alınır taraftan.Yok sadece sol haya zarar görmüşse 2/3’ü,sağ haya ise 1/3’ü alınır. Hayalar sadece şişerse 400 dinar,bu şişme yürümeyi engelleyecek kadarsa 800 dinar diyet gerekir.” 638.madde:İslama uygun olmayan giysiyle kamuya çıkan kadın 10 günle 2 ay arasında hapis cezasına çarptırılır. Gayri İslami kadın erkek ilişkisi zina haricinde 200 şellak (kırbaç) İçkiyle ilgili her şey 3 ayla bir yıl arası hapis ve ilaveten 24 şellak. Kamu alanında kadına veya çocuğa sarkıntılık 2-6 ay hapis ve 74 şellak. Kanunda siga akti(sözleşmesi) iki türlü ;geçici ve devamlı.Geçici olanda süre belirtilir.Burada en az süre üç ay on gündür.Yeniden evlenmesi için en az üç regl dönemi geçmesi gerekir. Siga sözcük anlamı “nikah”. Evlenirken her halükarda siga olunuyor buna dini nikah deniyor eğer olmazsa çocuklar gayri meşru sayılır.Noterde hazırlanan belge olmadan birlikte olamazsınız.Siganın yasal hakları da var.Şah zamanı siga ayıptı ve sadece fahişeler yapardı .Devrimden sonra kadın erkek birlikte olabilmenin tek yolu olmuş siga. Çünkü boşanma formalitesi olmadan üç dört ay birlikte olup ayrılmak mümkün.Eskiden metres olan kadına bazı haklar sağlayan siga şimdi modern gençlerin birlikte olma aracı. Kadınlar siga istiyor zaten.Kanunda sigalı kadının çocuğunu isterse erkek tanımaz diyor.Yani kanun yaptırım uygulamıyor doğan çoçuğun babasına.Bu nedenle siga normal evlilik değil sadece bir ilişki kurma biçimi. Hazar kıyıları yeşillikleriyle bizim Karadeniz’e benzer, zaten Kuzeyliler Lazca konuşurlar.Yazın denize girmek için kadınlar ve erkekler yüksek ve denizde devam eden bir paravanla ayrılmıştır birbirinden. Kadın erkek ayrı denize girmekle birlikte kadınlar bikini falan giyemezler. Mayo bile azdır,genelde elbiselerle, paçalı donlarla girerler. Artık deniz eğlencesi halkın olmuş, zenginler özel havuzlarına ya da spor kompleklerindeki özel havuzlara gidiyorlar.Özel alanlarda bisiklete biniyorlar. Kız çocuklarına paten yapma izni varmış parklarda ben hiç görmedim.Zaten İran’da kadın dedikleri şey 17 ile 30 yaş arasında var. Sonra ailesi için parçalanan biri,beğenilmesi çok zor. Gençler bile bu düşüncenin etkisi altındalar.Genç erkekler kadının gençken ancak sevilebilir olduğunu sanıyor.Çok erken yaşlarda evleniyorlar. İran minyatürlerinde kadına bakıyorum açık saçları beline kadar,başını bir taç ya da başlık süslüyor.Erkeğiyle birlikte çalıp söylüyor, şarap içiyor.Çok samimi kucak kucağa minyatürler var.Hz.Yusuf gibi güzel erkek görünce bayılan kadınları tasvir eden minyatür İran’daki kadın kültürünü anlatır gibi.İranlı kadınlar evin içinde tek egemen ve söz sahibidir.Güzel siyah gözleri sürmeli ve çok aktif kadındır. Bugün her şeye rağmen kamuda çalışan kadın çok fazla.Kadınlar eve kapatılamamış durumda.Kadınlar cesur ve yürekli. Lise din kitabında kadının gerçek rolü bölümünde atife yani analık sevgisi anlatılıyor.Avrupa’da Amerika’da annelik duygusu az olduğu için aile sıcaklığı yoktur ,bu yüzden bir çok sorunları vardır deniyor. Nasıl eş seçmelisiniz bölümünde ilk şart olarak iman ve takva (inanç) sahibi olmalıdır yazıyor.Karı kocanın birbirini eğitmesi ve ailede kadın erkek ilişkisini anlatan bölümler kitabta geniş bir yer tutuyor.Erkeğin kadını sevmesi ve yardımcı olması öğütleniyor ama yapmazsa da bu kadının yapması gerekendir deniyor.Evişinin ağır olduğu kabul ediliyor.Erkeğin üstün olduğu duygusunu veriyor yazılanlar. Khatemi’nin kızı Leyla Khatemi ile yapılan bir röportaj ilginç soru ve cevaplar içeriyor.Sanati-i Şerif üniversitesinde matematik öğrencisi olan Leyla ‘ya neden matematik bölümünü seçtiğini soruyorlar: _Bir ülkede temel bilimlerin önemli olduğunu düşünüyorum _Baban bu seçimde seni serbest bıraktı mı? _Ben özel hayatımda ve seçimlerimde tamamen serbestim sadece onun irşadından ve deneyimlerinden yararlanırım.Sosyal bilimlere, edebiyata ve güzel sanatlara da çok meraklıyım.Babama ne zaman bir şey anlatmak istesem beni dinler.Bizim ailede karşılıklı görüş alış verişi çok önemlidir. _Acaba babanın kararlarında ne kadar etkili olabilirsin? _Bunu babama sorun. _Babanız için kızla erkek fark eder mi? _Babam için eşittir. _Babanı tanıtmak için ne dersin? _Düşünen hür bir insan _Babanın kazanmasını ister misin? _Biz babamla birlikte olabilmek için işinin daha az olmasını isteriz.Ama o bir Cumhurbaşkanı özelliklerine sahip. _Araba kullanır mısın? _Evet. _Evde uydu ya da video var mı? _Video var uydu yok. Son gördüğü İran filmini ve okuduğu kitabı anlatıyor Leyla, Simyacı ‘yı okumuş.İran’da kadınların çok zor günler geçirdiğini söyleyen Leyla son yıllarda kadınların haklarnıa sahip olabilmek için çok uğraştıklarını anlatıyor.Babasının sanata çok önem verdiğini ve tüm sanat kollarını canlandırmak istediğini belirterek tüm aydınlara mesaj veriyor. Khatemi ve ekibi daha özgür ve dünyayla ilişkili bir İran özlemine cevap verirken halk onu istiyor ama toplumsal gerilimden de ürküyorlar.

Sayfa 4 / 6« İlk...«23456»