Analiz

Türkiye’nin yeri

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

TÜRKİYE’DEKİ DÜNYA DÜNYA’DAKİ TÜRKİYE 20.yüzyıl kültürel anlamda gerçek bir başarısızlık örneğidir. Tek doğrunun kendisi olduğunu iddia edenlerin çıkardığı savaşlarla, zulümle inledi insanlar.Robespierre ile simgeleşen jakobenlik kendi gibi düşünmeyen herkesi giyotine göndermekte bir an duraklamadı..

20. yüzyıl insanları polarize etti.Herkesi savurdu.Modernleşmeci pradigma vazgeçilemez tek gerçeklik gibi kendini ortaya koydu. İlerlemeci anlayış kendinden başka bir paradigma olabileceğini düşünmeden rahat rahat yaşadı. bu entellektüel bakış nedeniyle toplumları ve insanları terzi makasıyla keser gibi kesip biçmek 20.yüzyılda normal görüldü.İdeolojiler alkış aldı, insanlar acı çekti. Bu terzi makası Rusya’da binlerce Tatarı, Ahıska Türkünü ya da Koreliyi yerinden yurdundan sürdü. Bu terzi makası Avrupayı biçti tam ortadan, Afrika’nın ise bugünkü felaketini hazırladı. Bugün gördüğümüz “öteki” bizim aynamızdır. Yoksul kıtalar kültürleri ellerinden alınmış, toplumsal modelleri tarumar edilmiş ülkelerle dolu. Konuşma yasalarla bile yasaklanmış Yeni Zelanda’da olduğu gibi. Maori yerlileri yüz yıl kendi dillerinde konuşamamış.Yeni izin verildi ve ilk ana okullarını açtılar kendi dillerinde. Sokak isimleri Maori dilinde yeniden değiştiriliyor özür dilemek için. Bugün tera çağında yaşıyoruz . Mega milyon giga milyar. Ama hiç bir sayısal büyüklük iki insanın göz göze olmasındaki kadar büyük bilgi alşıverişini bize henüz sunamıyor. Göz göze olduğumuzda birbirimize bir saniyede bir milyar veri aktarıyoruz. Diyalog çok farklı kimlikler arasında olduğu zaman yaratıcı. Tarih boyunca değişim kültürler arası diyalg ve bilginin taşınmasıyla olmuşutur. Önyargısız düşünme diye başlayan cümleler var. Önyargılı düşünme zaten olmaz ki!O sadece bir yargının belirtilmesidir.Önyargının bilgi yerine kullanılması alışkanlığnı değiştirmek zorundayız. Yani eski zihni kalıpları, düşünce biçimlerini ve tek doğruları. 1500 yıllarında dünyada 500 devlet vardı, site devletler.Bu yüzyılın başında 23 tane ülke vardı, imparatorluklar. 1950 başında ülke sayısı 53’e çıktı.Şimdi Birleşmiş Milletlerin üyesi 193 ülke var. Kendi adına para basan ülke sayısı ise 214 tane. Beklenti şu.500 doğru giderek geldiğimiz yere varacağız bir yığın acıdan sonra. 21.yüzyıl insan ve kültür merkezli bir anlayışın kuramını hazırlamaya çalışıyor.21. yüzyıldaki demokrasi anlayışı Türk İslam anlayışında tüm değerleriyle var. Yani bin yıl sonra yaşayan hoşgörü dünyası . İşte Mevlana diyor ki: Gene gel gene./Ne olursan ol/ ister kafir ol, ister mecuzi, ister putperest/ ister yüz kere tövbe etmiş ol/ ister yüz kere bozmuş ol tövbeni/ umutsuzluk kapısı değil bu kapı/ nasılsan öyle gel. Bence 21. yüzyılın mottosu bu:Nasılsan öyle gel. Bu çoklu kültür ve çoklu din mottosunun yaratıcısı benim kültürüm. Yunus da şiirlerinde 72 milletin kardeşliğinden söz eder çoklu etnik kültürle birarada yaşamanın en güzel edebi eserleri kültürümüzde vardır. İpekyolunun 12.000 kilometrelik alanında yol boyu Türkçe konuşulur. Anadolu’daki barışçı kültür İpek yolundan Batı’ya göç eden Türk kavimlerinin çatışma ve barış içinde yarattığı kültürdür. Türkler bütün kültürlerle alış veriş içinde olmayaı sevmişler tarih boyu. Çok etkilendikleri kültürlerle bütünleşmekte sakınca görmemişler. Kültürlere gösterdikleri uyum nedeniyle bazılarınca kimliksiz diye nitelenmeleri önyargılı bir bakıştır. Onlar kültürel uyumun ve sentezin örnekleri olmuşlar. Bu nedenle dünyada şaman, yahudi, hıristiyan,müslüman Türk boyları, devletleri var. Türkler yol kültürüyle tüm kültürlere aşina olmuştur. Budizm,nasturilik,manizm gibi dinlerdeki hoşgörü tasavvufta ruh bulur. Çin, Hind ve İran kültürleriyle etkileşim içinde olmuştur Türkler. Bu Horasan’da mayalanmıştır. Yesevilik kanalıyla Horasan erenleri Anadolu’ya Türkleştirmek için geldiler. Sovyetlerin dağılmasıyla bölgeyle Türkiye arasında yeniden sıcak bağlar kuruldu.Onlar için Türkiye model ülke olarak Batılı değerlerin temsilcisi. Türkiye’ye biçilen, bölgenin laik ve demokratik rol modeli olması. Bunun maddi ipuçları bulunmakta. Tüm komşularımızdan, Kuzey Afrika ülkelerine Türk televizyonları izlenmekte. Türkçe yaygınlaşıyor televizyonla. Kosovalı mültecilerle yaptığım söyleşilerde gençlerin Türkçeyi televizyondan öğrendiklerini anladım. Aynı şekilde Kuzey Afrika ülkelerinde ve İran’da özellikle gençler Türkçe öğreniyor. Türkçe eğlence programları büyük izleyici kitlesi çekiyor. Dizilerin tiryakisi olanlar var. İran’da İngilizce dil kurslarından sonra en büyük talep Türkçe kurslarına. Gençler internet yasağını Türkiye’ den telefon hattı kiralayarak kırıyor. Dünya ve Avrupa ile ilişkinin adresi bölgede Türkiye. Türki Cumhuriyet’ lerde öğrencilerle konuştuğumda neden Türkiye’ de okumak istediklerini sordum. Cevapları: Çünkü Türkiye Avrupa’ dır. Oradan Avrupa ve Amerika’ ya atlamak kolay. Türkiye önemli bir referans noktasıdır. Irak koyu diktatörlüğü içinde yine Türk televizyonu izleyerek siyasi bilgilenmesini sağlıyor. Tüm bölgede Türkiye’ye biçilen rol hediye edilen bir rol değildir. Osmanlı ‘dan beri 700 yıllık bir hinterland içinde yerinin öneminin tekrar altının çizilmesidir. Bu hinterland Osmanlı kültür coğrafyası. Türkiye Cumhuriyeti sınırları siyasi sınırlardır. Oysa kültürel sınırları devamlılığını gerek Balkanlarda gerek Ortadoğu’ da sürdürmektedir. Osmanlı’nın yüzyıldan fazla Batı macerasına eklemlenen T.C.’ nin Batılılaşma tarihi Türkiye’yi Batı’nın uzantısı yapmıştır. Devamlı batı’ya doğru hareket eden Türklerin tarihi Osmanlı ile Batı ‘da kültürel köklerini salmıştır. Bunun izlerini tüm Balkanlarda sürmek mümkün. Bu nedenle kıyıma uğrayan Bosnalılar ve Kosovalılar kültürel bir savaşın şehitleridir. Orada yaşanan kültür savaşıydı. Türkiye kültürel olarak sarıp sarmaladığı milyonlarca kilometrelik alanda Çin’den Viyana’ya kadar uzanıyor. Bu milliyetçi bir ahkam ile söylenmemekte. Kültürel bir coğrafyanın tanımı için kullanılmaktadır. Uygur pazarında İstanbul fotoğrafı asılı çadır bezinden İbrahim Tatlıses türküsünün oynak havasıyla hareket edersek büyülü halımız bizi tüm coğrafyada dolaştırırken kulağımız Türk popu ya da türküleriyle çınlayacaktır. Peki, sadece müzik mi? Hayır. Yüzlerce döner büfesi açılan Çin’ den başlayalım yine israil’ e kadar gelelim. Türk damak zevkinin yaygın coğrafyasında gezinelim. Batının “fast food” una karşılık Türk “fast food” ürünleri her yerde başa güreşmektedir. Lahmacun, pide , döner , tatlılarımız Rusya dahil her yerde alternatif tatlardır. Giyim ve moda zevkinin yaygınlığını da hiç hafife almamak gerek. Bölgede yine önderlik Türkiye’ de. Tekstil konusunda , her türlü olumsuz ekonomik göstergelere rağmen, Türkiye çok başarılı bir ilerleme kaydetmiştir. Bölgede moda yaratıcısı, marka üreticisi olma konusunda iddialı bir ülkedir. Çeşitli sanat dallarında ve uygulama alanlarında yine özgün bir yere sahip Türkiye. Senatör Al Gore “Küresel Denge” kitabında bakın ne diyor: Dünya yüzündeki genetik kaynakların zengin çeşitliliğini sürdürmenin fiyatını biçmek olanaksızdır.eçtiğimiz günlerde Kaliforniya Tarım Alanları Projesi arpanın bilinen 6500 türü üzerinde Tarım Bakanlığınca yapılan araştırmalar sonucunda, günümüzde 160 milyon dolarlık Kaliforniya arpa ekinini, sarı cüce virüsten koruyacak tek bir Etipyalı arpa türünün bulunduğunu bildirdi. Benzer yabani genler geçtiğimiz yıllarda da ürün verimlerinde, bazı türlerde %300 ‘ü aşan artışlar sağlamıştı.Proje tarafından keşfedilen ve yabani genlerin taşıdıkları değeri belirten pek çok örnek arasında Türkiye’de doğal olarak yetişen bir buğday türü de bulunmaktadır.Görünüşte hiç bir işe yaramayan bu bitki, ABD’nın yılda 50 milyon doların üstünde değere sahip olan buğday ekinlerine, hastalığa karşı dirençli genler sağlamıştır.” Genetik çeşitlilik merkezlerini ilk tanımlayan Rus genetikçi Vavilov Türkiye’yi bu kuşak içinde değerlendirmektedir. Bu sosyal ve kültürel çeşitlilik için de geçerli bence. Oluşturulacak yeni kültürel sentezde Türk kültürü genetik çeşitlilik açısından en parlak örnektir. Biz onu tanımıyoruz ve bilmiyoruz diye işe yaramaz gibi görünüyor olabilir ama o dirençli genlere sahip ve üretilecek yeni sentezin donelerini bağrında saklıyor. Zihniyet değişiminin önemli bir ayağı çevre sorunlarında yatıyor. Önümüze getirdiği yaşamsal sorunlar tüm siyasi kamplaşmaların üstüne çıktı.Suyumuz, havamız, atmosfer kirleniyorsa bu hepimizi ilgilendiriyor.Küresel çevre sorunları öyle bir hızla üstümüze geliyor ki, bunu ancak ortak insani değerlerle ve tavırla çözebiliriz. Bunun sağı solu yok. Kentleşme de aynı. Burada kaos yaşınıyorsa hiç birimiz nefes alamayız. Antalya’da kanalizasyon olmadığı için nüfus artınca fosseptik çözümsüzlük halini aldı ve Lodos esince Antalya’yı igrenç bir koku kaplıyor. Bundan hepimiz şikayetçiyiz. Planlama eskiden solcuların işiydi şimdi herkesin. İnsanlara değer verme ve dürüst olma politikacıları ayıran özellik olarak öne çıkıyor ve sosyal dayanışma talebi geliyor insanlardan. Bu yapılmazsa Cezayir uç noktasına gitmek olmayacak bir durum değil. Türkiye’de herkes değişim istiyor, sistemden nemalananlar hariç. 2.Siyasal Değişim Artık eski örgütlenme biçimlerinin çöktüğü ve yeni sistemlere ihtiyacımız olduğu aşikar. İngiltere’de Tony Blair ;” Ben artık çok kültürlü bir toplum istiyorum.” diyebiliyor. Batı kültürünün bugüne kadar ki uygulamalarını, büyük burnunu kırarak.Ve devam ediyor: “Bir ülkede ki kültürel değişim talebi yansımasını politik deneyimlerinde bulur.” Kültürle değişim arasındaki koparılamaz bağ çok açık seçik sanırım.Değişim yeni bir örgütlenme biçimidir. Bu kültürel ve sosyal örgütlenmenin yeniden modellenmesinde nefes alabilir ancak. Ruhunu bulmayan değişim ekonomik modellerde can verir. Değişim ruhu kültürdür ve onun uzun soluğu ise sivil toplumdur. Sivil toplum Türkiye’de yanlış tariflendiği gibi , devlet karşıtı bir kavram değildir. Cumhurbaşkanı “Bu ülke böyle yönetilemiyor, Başkanlık sistemini tartışın “diyor. Başbakan “Ankara’dan yönetilemiyor ülke” diyor, Adalet Bakanı adalet sisteminin iflasettiğini haykırıyor.Ama bir şey yapılamıyor. Çünkü siyaset ve ekonomi ilişkisi o kadar içiçe geçmiş durumda ki çıkar çeteleri oluşmuş. Devlet küçülsün diye kulaktan kulağa yayılan rivayetin yerine ne konacağı hiç söylenmemekte. Sorun yerel Ankaralar yaratmak değil. devletin hantallığı nedeniyle siyasi mekanizmanın tepki verememesi üzerine devlet içindeki küçük birimler çeteleşerek bunlara cevap vermekte. En önemlisi de Bernard Lewis ‘in de söylediği gibi: “ Ortadoğu’da ilerleme olacaksa kadınlarla olacaktır.” Türkiye kadına verdiği yasal haklarla önderliği elinde tutuyor. Pratik toplumsal yaşamda kentli, okumuş kadın kesimi bir çok meslek dalında çok başarılı. Polis ve askerden tutun operatör ve hakime kadar Türk kadını geleneksel olan ya da olmayan iş kollarında temsil edilmektedir. Kadın erkek ilişkilerinde son 20 yılda değişim yaşanmaktadır. Televizyonun yurt içindeki etkileri kırsal alanla kenti yaklaştırmaktadır birbirine. Toplumsal ve kültürel değişimler hızlı olmaz. Olduğu kadarı dikkate değerdir. Kadının toplumdaki yeri önemli gelişmelere gebedir. Bölgenin İslami tek kadın Başbakanını çıkaran Türkiye kadını kalkınmanın merkezi olarak görürse hızla yol alacaktır. Nitekim, Güneydoğu Anadolu’da kadın merkezli kalkınma modelleri uygulanmaktadır. GAP projesi kapsamındaki ÇATOM ( Çok Amaçlı Toplumsal Kalkınma Merkezleri) kurulduklarından kısa bir süre sonra kadın merkezlerine dönüşmüşlerdir. Kadının sokakta, toplumda görünür olması sağlanmıştır. Okuma yazma bilmeyen kadından bilgilenen kadına geçiş kolay değil. Kadın girişimciler Anadolu’nun bir çok yerinde aktif iş yaşamına katılmakta. Bir Arap köyünden konuştuğumuz Hülya bile “paspas olmak istemediği”ni belirtip babasının onayıyla sesini yükseltmekte ve başlık parasına meydan okumaktaydı. Bana söylediği “ tarlada çalışmak istemediği artık fabrikada çalışmak istediği” idi. Bunun sosyal anlamları çok zengin bence. nedenle yaratıcı bir tartışma ortamı yaşanamıyor.. Sivil toplum serbest ekonomik pazarla gelişmekte. Milli burjuvazi ekonomik güçle birlikte kendi ahlakını, yaşam tarzını, kültürünü ve beğenisi yaşama geçirmek istiyor. Türk milli burjuvazisi yeni doğuyor. Anadolu kaplanları denen burjuvazinin öncülleri kendi güçleriyle ekonomik değer üretiyorlar. Devletten falan alarak değil. Zaten yapılan tartışmanın yaşam tarzı, anlayışı ve kimlikler üstüne olduğu aşikar. Bu nedenle kadın konusu ön plana çıkıyor. Çünkü toplumun görünen yüzü kadın. Osmanlı idaresi di en çok fetvayı kadınların giyimi ve sokakta bulunma şekilleri üstüne çıkarmıştır.Yani kamu alanında nasıl bulunacakları üstüne.. Ayrıca Ali Suavi’nin de içinde bulunduğu Yeni Osmanlılar İslami kavram ve kurumları modernleştirmeye, Batı kavramlarıyla yakınlaştırmaya o dönemde başlamışlardır. Ali Suavi sivil itaasizlikten bahseder. Demokratik idealler dışarıdan empoze edilmemiştir Türk aydınına. Türk aydınları tarafından tartışılmış, yaşanmıştır. Tüm siyasal sınıflamalarda -İslamcı aydın,liberal aydın gibi- ideal olarak demokrasiyi benimsiyorlar. Esas önemlisi buradaki konuşmalar da İsla ve demokrasinin çeşitli boyutlarından söz edilirken kadın konusuna hiç değinilmemesi dikkat çekici. Oysa yukarıda da belirttiğim gibi kadın tüm yönetim biçimlerinin görünen yüzü olarak tartışma konusu olmuştur. Ülkemizde demokrasiyi tartışırken TBMM ‘de sadece %2.4 oranında kadın temsilcimiz olması çok düşündürücü. Toplumun %51’ini oluşturan kadınlar temsil edilmiyorlar demektir. Hem demokrasi hem İslam açısından güncel olarak en çok tartışılan kadının rolü, geleceği ve kamu alanındaki görünümüdür.Bunlar konuşulmadan İslam ve demokrasiden söz etmek bana mümkün görünmüyor. Çünkü demokrasinin varlığı “öteki”nin tanımasına bağlıdır. Türkiye’de gençler ve kadınlar temsil edilmeyen marjinal gruplardır. Kuran’da “her insanın bir nev(tür) olduğu yazar. Tasavvuf ise her insan kadar Allah’a ulaşma yolu olduğunu söyler. Her birey tek ve biricik sayılır. Ulaşma yolu ve yönteminde aklıyla bir serbestlik içindedir. Din insanın iç dünyası, doğası ve fıtratıyla ilgili değilse nesiyle ilgili olabilir ki? O zaman Kuran’ı Kerim’de insanın kötü halleri yazılmaz, zayıf yanlarına işaret edilmez, bunları aşması istenmezdi. Tasavvuf ise baştan başa insan doğasıdır. Yunus mre sevgiden sözederken, Mevlana “kıyısız bir deniz” olduğunu söylerken insan doğasından söz etmez mi?Tasavvuf da yedi merhale çıkmak kamil insan olmak iç dünya ve insan nefsi,yani doğasıyla ilgili değil midir? Tarikatlar insan doğasına bir cevap değil mi? Statü sosyal normlar olarak düşünülürse belki doğrudur. Burada sorun İslam’ı kendi tarihsel perspektifi ve sosyal şartları içinde değerlendirmek yerine bugünün ideolojik kriterlerini kullanmaktır. Çok hukukluluk yanlışı gibi.. Yeni Osmanlılar iki önemli unsuru Müslüman kimliğiyle savunmuşlardır: Demokrasi ve ilerleme. Batı ile entellektüel bir ilişki içinde olmuşlardır. Yani dünyaya açılan ortak bir dilin peşine düşmüşlerdir. Bu nedenle Fransızca gazeteler çıkarmışlardır. Yeni Osmanlıların İslami söyleme yaslanmalarının nedeni Tanzimat’ın getirdiği kültürel atmosferdir. Kültürel değişim talebi kimlik sorunu doğurur. Tanzimatçılar devleti güçlendirme peşindeydiler. Şeriatın yerine ne konacağını ise söylemediler, teorik bir boşluk yarattılar. Bu boşluğu Batı’nın kavramları,kimliği dolduramazdı. Bize ait sentezin yokluğu, toplumla kurulacak iletişimde dinin yerinin belirsizleşmesi bugünkü Türkiye’nin de sorunu. Hıristiyan kültür üstünde yükselen Avrupa ‘ya bakıyoruz, tüm dini semboller edebiyattan sinemaya kullanılıyor. Avrupa burjuvazisi püriten ahlak temelli yükselmiştir. Yeni Osmanlılar toplumla iletişime geçecek ortak dilin İslam olduğunu düşünerek köklü reformlar için devrimci bir ruh oluşturmaya çalıştılar. Bugünkü temelde de bu toplumsal/siyasal alana kayışın tartışması var. Batı’nın dayattığı problemlerle ilk kez yüzleşen Türkler olmuştur. Batı’nın doğu’ya rasladığı yer olan Türkiye çağdaş İslam sentezini düşünmeye, tartışmaya çok önce başlamış. Gazete gibi Batı araçlarını kullanarak kamuoyu yaratmış ilerleme fikri o günden bugüne Türk aydının değişmeyen nosyonu olmuştur. Bu kültür alış verişini ilk yapan Türkler bugün teorik olarak “Türk Rönesansı”nın fikir işçileri olabilirler. “Halk demokrasiyi kavrayınca kavga çıktı”. Genelde bizde Anayasa temel olarak herşeyin yazıldığı yermiş gibi konuşuluyor. Böyle bir şey yok. İngiltere’de anayasa yok ama ülke yönetiliyor.Gelenekle. Fransa’da biraz farklı ama ABD’de yine Anayasa neleri yapmayacağınızı değil neleri yapabileceğinizi bir kaç maddede anlatıyor. Kötü niyetlilere göre Anayasa yapılırsa hep, bunun sonu nedir?Varsayımımız kötü niyetlilerse buna kaç cild anayasa gerekir? ABD yasama , yürütme ve yargı ayrılığı kesindir. İngiltere’de yürütme güçlüdür. Başbakan etkindir. Fransa’da Cumhurbaşkanı güçlüdür. Meclis çoğunluğu ondan yana değilse güç Başbakana geçer. Pakistan demokrasi de sorun yaşarken, Hindistan tam demokrasiyi yaşatıyor dedi.. bizim kıyaslamada hep Batılı bir bakış taşındığını açıkca gösteriyor. Dediği gibi: “Tarihi bu kadar yüzeyden bilmeye hakkımız yok.” Orta Asya’daki yüzyıllardır süren bir çok kan davası dinden önemlidir. Sırplar Bosna-Hersek’de en eski kan davasını güderek kanlı bir savaş yaşattılar Avrupa’nın göbeğinde. Aşiret mantığının yaygın olduğu Orta Doğu’da feodal sosyal yapı ve kültürel dokunun devamlılığı İslamiyeti biçimlendirmekte, İslamiyet yüzünden bu fark yaşanmamaktadır. Bu ülkelerin hepsinde kadın sorunu olması tesadüf değildir. Cezayir, OrtaDoğu,ran Bunu Batı bakış açısı İslamiyete bağlıyor. Öyleyse Orta Asya’da ki Türkilerde de öyle olmalı. Oysa sosyal ve kültürel şartlar Rus emperyalizmi ile etkileştiği için kadın konusu Özbekistan’da olduğu gibi özgürlük arz eder. hoşgörü konusunda Nakşıdil Sultan’dan verdiği örnek bizim Osmanlı ve çevremiz hakkında ne kadar az ili gösterdiğimizin kanıtı. Hangi İslam sorusunun altında kültür ve sosyal yapı uzanır. Kendi demokrasimizi kuralım işletelim. Türkiye sadece ideoloji ile idare ediyor, çünkü fikir üretilmiyor. özgürlüğüdür.. Ülkem benim için ne yapabilir diye sormayın ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun der Roosvelt. Demokrasinin temeli devletten beklemek değil devletin ve toplumun kalitesini arttıracak bireyler olmaktır. Bu dünyada hiç bir zaman hazıra konamayız. Başarısız olmaktan korkar insanlar. Başarısızlık zordur ama başarmayı hiç denememiş olmak tek kelimeyle felakettir. Demokrasi daha fazla özgürlük ve daha iyi bir hayat için her zaman mücadele edebilme gücüdür. Bunlar iyidir, çünkü bir ulusun geçirdiği aşamaları temsil eder. Politik sıkıntılar, soygunlar, bunalımlar, duvarlar karşısında aklına yıkımdan başka bir şey gelmeyen halk tarihinden habersiz demektir. Türkiye tarihine yabancılaşmış ve hiç bir bilgisi yok. Tarihi bilgimiz olmadan bugünü değerlendirmemiz hep eksik ve yanlış olur. Bu ayarı bozuk bir camdan dünyaya bakmak gibi tepetaklak bir duygu. İçinde bulunduğumuz karmaşadan çıkmak ancak kendi gücümüzle mümkün. Bu karmaşadan daha iyi günlere zaferle çıkacağımıza inanmalıyız ki güçlü bir Türkiye’yi yaratalım. Her istediğimizi anında elde edemiyor olabiliriz amam cesaret ve mertlikle bizim ummadığımız başarıları yakalayabiliriz. Bir insandan söz ederken nasıl onun iyi insan olması kadar sağlam karakterinden de söz ediyorsak ülke içinde sağlam karakter ve ilkeler önemlidir. Bizim ortak ilkelerimiz nelerdir? Ortak ahlaki değerlerimiz neler? Biz sağlam bir karakteri temsil ediyor muyuz? Eğer bunları temsil edemezsek hiç bir yasa, yasak, baskı bu ülkenin iyi olmasına neden olamaz. Biz ne istediğimizi bilmiyorsak gelecek bize gülümsemez. Yasalar cehalet ve körlüğe dayanarak bir bağlılık talep etmez halkından , sadakat ve sevgiye dayalı bir yurtseverlik talep eder. Ölü geçimişin korkularından kurtulmazsak bu üstümüze serpilecek ölü toprağı olur. Nefret ve kutuplaşma ülkemizin yeni bir yüzyıla yeni ruhla girmesinin önünde engeldir. Gelin bu duvarı yıkalım. İngiliz Disrali’nin dediği gibi: Kafasını duvara vuran insanalar gördüm ama kafasını vurmak için duvar öreni görmedim. Biz kafamızı vuracak duvarları elceğizimizle örmeyelim. Özgürlüğün kaynağı insandır. Batılı ne yapar sorusunu Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle vurgular: “ Eski Yunan’ı İran’dan , hatta tarihinin o kadar bağlı görüldüğü Mısır’ dan, Roma’ yı sayısız bir zaman masalında çalkalanan sabırlı ve sanaatkar Çin’ den, yavaş yavaş bir mevsim gibi kendini bulan Ortaçağ ile Rönesans’ ı ile Garp medeniyetini bir yığın hamlesinde hızını aldığı Müslüman medeniyetinden ayıran fark; madde karşısında gösterdiği dikkat, onun mahsülü olan şahsi tecrübe ve bu tecrübelerin birbirine eklenmesinden doğan bilgidir.”* Toplumsal uzlaşmayı sağlayacak olan kültür, toplum ve birey ilişkileri. Burada tanımak , bilmek kadar bireyin özgürlüğüne saygı var. Bunun adı zaten demokrasi. Demokrat bireyler demokrasi üretecek elbette. Toplumdaki hareket ve değişmeyi anlarsak uzlaşma üretilir. Bunun demokratik hayata geçebilmesi bireyin demokrat olmak için sistemi beklememesiyle mümkün Yeni bir dünya kuruluyor ve bilgi toplumu değişen insan ilişkilerini, eğitimi,parametreleri tartışıyor. Globalleşme yeni bir emperyalizm olarak değerlendirildi bazıları tarafından. Ne kolaycı bir bakış. Bunun doğru olmadığının kanıtı bilgi toplumunun yapılanması eylemidir. Bilgi ve enformasyon global dağılımdır. İşbirliği globalleşiyor. THY örneğindeki gibi.. Kanaatlerin, yargıların ve bildik sözlerin bileşkesi bilimsel analiz değildir. Bilgi üretimi öncelikle yöntem problemidir. Buradaki zihinsel değişim önyargıları bilgi olarak kabul etmekten vazgeçmek. Dünyada entellektüel sermayeye yatırım hızla artmakta. İdeolojik tutsaklıktan kurtulmadan zihinsel üretim mümkün görünmüyor. Türkiye bunu yapabilecek güçte eğer zihinsel üretim gerçekleştirirse rönesansını yaşaybilir. Kültür insanın temel yapı taşıdır.Doğa ve sosyal yapı içindeki yerini belirleyen bir düzenektir.İnsan bir kültür içine doğar.Doğduğu ve soluduğu bu atmosfer onun kişiliğini biçimlendirir.Bir annenin çocuğunu tutuş biçimi,emzirmesi,dokunması,ninnileri onu biçimlendiren ifadelerdir.Tıpkı ana dili gibi.Çünkü insan kültür ilişkisinin temeli dildir.Kültürün maddi üretim araçlarından biri olan dilin yazıya dökülmüş ifade biçimi de teknik bir çözümlemedir. Bu nedenle algılama ve erişim sürecimiz kültürle ve dil ile belirlenir.Zihni kalıplarımızı ve düşünme biçimimizi yaratan dil bir gelenek taşıyıcısıdır.Gelenekler gibi dil de devredilmiş bilgidir.Sözlü kültürün ürünleri şarkılar,türküler,ninniler toplumun daha önceki form ve dönüşümlerinin kanıtlarıdır.Burada kulaktan kulağa ve ağızdan ağıza dolaşan hazır deyişler vardır.Düşüncenin çekirdeği bu deyişler ve atasözleridir. Burada yüzyılların tekrarı ve ideolojisi bulunur.Sözlü kültürde yasalar bile,kalıplaşmış deyişlere,atasözlerine yerleşmiştir.Bu kalıplaşma belleğe seslenmeyen bir yoldan düşünme içerir.Bu nedenle hatırlanmaz,çünkü tüm bilgiler insan yaşamına dayanır.Oysa yazı bir soyutlama ve nesnellik getirir.Okuryazarlık kültürünün artan önemi çerçevesinde sözlü çoğunluk kültürünün kültürel ve toplumsal öneminin çökmesi yeni bir tür katmanlaşmaya neden olmaktadır.Buna bağlı olarak yenilik ve teknolojinin gerçek potansiyelinin özelleşmesi ayrıca iç hiyerarşilere yol açmıştır.Okuryazarlık gelişme formlarından biridir ve sanayi devrimiyle zorunlu olarak doğmuştur. Sözel formlardaki denetim ve otoritenin yerini teknolojinin denetlenemez potansiyeli almıştır.Oysa toplumumuzda sembol ve gelenek önemli zihinsel üretim araçlarıdır.Gelenek eylemde bir yeniden üretim sürecidir.Bu tekbiçimli bir üretim sürecidir genelde.Ama yeniden üretim olanağı bulan bir şey yaşayabilir. Türkiye Batı’nın Doğu’ya rasladığı yer olması nedeniyle “Türk” sözcüğü müslüman yerine kullanılmıştır yüzlerce yıl. Türkiye aynı zamanda Doğu’nun Batı’ya rasladığı yerdir. Bu jeostratejik konumu coğrafi değil , aynı zamanda kültüreldir. Almanya’da ya da Hollanda’da üçüncü kuşak Avrupa değerleriyle Türk kültürünün sentezini yaptıkları işlere yansıtmaktadır. Ekonomik güç olmanın yanı sıra , sanat, siyaset ve edebiyetta artık yol almaktalar. Tarihsel değişme sürecini tarihsel perspektif kullanarak temellendirebiliriz. Bu kültür tarihini de içerir. Özgün olma ve özgün üretim dinamik bir temelde mümkün. Türkiye bu dinamiklere sahip. Dinamikleri anlayacak siyasi kadrolara sahip olmaması şanssızlığı. Bize biçilen rol den kasıt bunun yabancı pasaport tarafından anlatılması olabilir. Genelde bizim pasaportumuz söylediklerimizin dinlenmesine yeterli olmamakta. Eğer Türkiye Batılı değerlerle kendi değerlerini sentezleyerek özgün bir kültürel yeniden üretimi gerçekleştirirse bu rönesans olur. Bu Türk Rönesans ‘ ı Türkiye’nin de kendine biçmesi gereken roldür. Tarihsel birikimimiz bunu yapacak kudrette. Yeter ki, zafiyetlerimiz kadar gücümüzü de görelim. Bugün dünyanın bulmaya çalıştığı “akıl ve gönül beraberliği” felsefi olarak kültürel temelimiz. Duygu ve sezgiyi akıl kadar önemseyen yeni anlayış yeni binyılın da sloganı olacak. Sevgi, sezgi ve akıl üretimi bilgi çağının felsefesiyle uyumludur. Türkiye kültürünü ve felsefesini yeni oluşmakta olan dünya için üretirken demokrat bireye değer vermek zorunda. Özgün olan toplumla çok uyumlu olan değildir. Özgün olan çatışma yaratır ama sonunda bir sentez yumağıdır. Doğumu sancılı bir sevinç içerir. “İnsan,olacaksa,kendisi için,kendisine rağmen,kendisine karşın aydın olur, kaçınılmaz biçimde,” diyen Ortega için,”Gerçek aydının özgül etkinliği gerçeği zahmetle araştırmak,bulur bulmaz da,ne pahasına olursa olsun,kendisini bin parça edeceklerini bilse, açıklamaktır;aslında “çölde feryat eden” biridir o,çünkü gerçek ancak yalnızlıkta bulunur.Aydın,halka karşı,kamuoyuna karşı,yerleşik sanılara karşı fikir yürütür.Bu nedenle yazgısı anlayışsızlıkla karşılanmak ve halk tarafından sevilmemektir.Misyonu karşı çıkmak ve kandırmaktır.” Toplumla entellektüel arasında olan bu ilişkinin durduğu ayaklar; dil, kültür ve özerkliktir.Dil zihinsel kalıpları ve düşünme biçimini üreten araçtır.Entellektüelin dille olan ilişkisi çok sıkı olduğu için toplumla ilişkisini de bence belirlemektedir. Entellektüelin kimlik sorunuyla yakın ilişkisi nin beslendiği yer siyaset arenasıdır. NEVVAL SEVİNDİ Gazeteci /yazar

SEntez

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

ÖZGÜN KÜLTÜREL SENTEZ Avrupalı Türklerden konuşmak için öncelikle Türkiye’ nin bir çerçevesini görmemiz gerekir. Türkiye , bölgenin laik ve demokratik rol modelidir . Bunun maddi ipuçları bulunmakta.

Tüm komşularımızda ve Kuzey Afrika ülkelerinde Türk televizyonları izlenmekte. Türkçe yaygınlaşıyor . Kosovalı mültecilerle yaptığım söyleşilerde gençlerin Türkçeyi televizyondan öğrendiklerini anladım. Aynı şekilde Kuzey Afrika ülkelerinde ve İran’da özellikle gençler Türkçe öğreniyor. Türkçe eğlence programları büyük izleyici kitlesi çekiyor. Dizilerin tiryakisi olanlar var. İran’da İngilizce dil kurslarından sonra en büyük talep Türkçe kurslarına. Gençler internet yasağını Türkiye’ den telefon hattı kiralayarak kırıyor. Dünya ve Avrupa ile ilişkinin adresi bölgede Türkiye. Türki Cumhuriyet’ lerde öğrencilere neden Türkiye’ de okumak istediklerini sordum. Cevapları: Çünkü Türkiye Avrupa’ dır. Oradan Avrupa ve Amerika’ ya atlamak kolay. Türkiye önemli bir referans noktasıdır. Irak koyu diktatörlüğü içinde yine Türk televizyonu izleyerek siyasi bilgilenmesini sağlıyor. Tüm bölgede Türkiye’ye biçilen rol hediye edilen bir rol değildir. Osmanlı ‘dan beri 700 yıllık bir hinterland içinde yerinin öneminin tekrar altının çizilmesidir. Bu hinterland Osmanlı kültür coğrafyası. Türkiye Cumhuriyeti sınırları siyasi sınırlardır. Oysa kültürel sınırları devamlılığını gerek Balkanlarda gerek Ortadoğu’ da sürdürmektedir. Osmanlı’nın yüzyıldan fazla Batı macerasına eklemlenen T.C.’ nin Batılılaşma tarihi Türkiye’yi Batı’nın uzantısı yapmıştır. Devamlı batı’ya doğru hareket eden Türklerin tarihi Osmanlı ile Batı ‘da kültürel köklerini salmıştır. Bunun izlerini tüm Balkanlarda sürmek mümkün. Bu nedenle kıyıma uğrayan Bosnalılar ve Kosovalılar kültürel bir savaşın şehitleridir. Orada yaşanan kültür savaşıydı. Türkiye kültürel olarak sarıp sarmaladığı milyonlarca kilometrelik alanda Çin’den Viyana’ya kadar uzanıyor. Bu milliyetçi bir ahkam ile söylenmemekte. Kültürel bir coğrafyanın tanımı için kullanılmaktadır. Uygur pazarında İstanbul fotoğrafı asılı çadır bezinden İbrahim Tatlıses türküsünün oynak havasıyla hareket edersek büyülü halımız bizi tüm coğrafyada dolaştırırken kulağımız Türk popu ya da türküleriyle çınlayacaktır. Peki, sadece müzik mi? Hayır. Yüzlerce döner büfesi açılan Çin’ den başlayalım yine israil’ e kadar gelelim. Türk damak zevkinin yaygın coğrafyasında gezinelim. Batının “fast food” una karşılık Türk “fast food” ürünleri her yerde başa güreşmektedir. Lahmacun, pide , döner , tatlılarımız Rusya dahil her yerde alternatif tatlardır. Giyim ve moda zevkinin yaygınlığını da hiç hafife almamak gerek. Bölgede yine önderlik Türkiye’ de. Tekstil konusunda , her türlü olumsuz ekonomik göstergelere rağmen, Türkiye çok başarılı bir ilerleme kaydetmiştir. Bölgede moda yaratıcısı, marka üreticisi olma konusunda iddialı bir ülkedir. Çeşitli sanat dallarında ve uygulama alanlarında yine özgün bir yere sahip Türkiye. En önemlisi de Bernard Lewis ‘in de söylediği gibi: “ Ortadoğu’da ilerleme olacaksa kadınlarla olacaktır.” Türkiye kadına verdiği yasal haklarla önderliği elinde tutuyor. Pratik toplumsal yaşamda kentli, okumuş kadın kesimi bir çok meslek dalında çok başarılı. Polis ve askerden tutun operatör ve hakime kadar Türk kadını geleneksel olan ya da olmayan iş kollarında temsil edilmektedir. Kadın erkek ilişkilerinde son 20 yılda değişim yaşanmaktadır. Televizyonun yurt içindeki etkileri kırsal alanla kenti yaklaştırmaktadır birbirine. Toplumsal ve kültürel değişimler hızlı olmaz. Olduğu kadarı dikkate değerdir. Kadının toplumdaki yeri önemli gelişmelere gebedir. Nitekim, Güneydoğu Anadolu’da kadın merkezli kalkınma modelleri uygulanmaktadır. GAP projesi kapsamındaki ÇATOM ( Çok Amaçlı Toplumsal Kalkınma Merkezleri) kurulduklarından kısa bir süre sonra kadın merkezlerine dönüşmüşlerdir. Kadının sokakta, toplumda görünür olması sağlanmıştır. Okuma yazma bilmeyen kadından bilgilenen kadına geçiş kolay değil. Kadın girişimciler Anadolu’nun bir çok yerinde aktif iş yaşamına katılmakta. Bir Arap köyünden konuştuğumuz Hülya bile “paspas olmak istemediği”ni belirtip babasının onayıyla sesini yükseltmekte ve başlık parasına meydan okumaktaydı. Bana söylediği “ tarlada çalışmak istemediği artık fabrikada çalışmak istediği” idi. Bunun sosyal anlamları çok zengin. Türkiye Batı’nın Doğu’ya rasladığı yer olması nedeniyle “Türk” sözcüğü müslüman yerine kullanılmıştır yüzlerce yıl. Türkiye aynı zamanda Doğu’nun Batı’ya rasladığı yerdir. Bu jeostratejik konumu coğrafi değil , aynı zamanda kültüreldir. Almanya’da ya da Hollanda’da üçüncü kuşak Avrupa değerleriyle Türk kültürünün sentezini yaptıkları işlere yansıtmaktadır. Ekonomik güç olmanın yanı sıra , sanat, siyaset ve edebiyetta artık yol almaktalar. Tarihsel değişme sürecini tarihsel perspektif kullanarak temellendirebiliriz. Bu kültür tarihini de içerir. Özgün olma ve özgün üretim dinamik bir temelde mümkün. Türkiye bu dinamiklere sahip. Dinamikleri anlayacak siyasi kadrolara sahip olmaması şanssızlığı. Bize biçilen rol den kasıt bunun yabancı pasaport tarafından anlatılması olabilir. Genelde bizim pasaportumuz söylediklerimizin dinlenmesine yeterli olmamakta. Eğer Türkiye Batılı değerlerle kendi değerlerini sentezleyerek özgün bir kültürel yeniden üretimi gerçekleştirirse bu “Rönesans” olur. Bu Türk Rönesans ‘ ı Türkiye’nin kendine biçmesi gereken roldür. Tarihsel birikimimiz bunu yapacak kudrette. Yeter ki, zafiyetlerimiz kadar gücümüzü de görelim. Bugün dünyanın bulmaya çalıştığı “akıl ve gönül beraberliği” felsefi olarak kültürel temelimiz. Duygu ve sezgiyi akıl kadar önemseyen yeni anlayış yeni bin yılın sloganı olacak. Sevgi, sezgi ve akıl üretimi bilgi çağının felsefesiyle uyumludur. Türkiye kültürünü ve felsefesini yeni oluşmakta olan dünya için üretirken demokrat bireye değer vermek zorunda. Özgün olan toplumla çok uyumlu olan değildir. Özgün olan çatışma yaratır ama sonunda bir sentez yumağıdır. Doğumu sancılı bir sevinç içerir. NEVVAL SEVİNDİ

İran’a Gezi

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Gezginler Klübünün gezi kitabında yayınlandı. Aşka ve Kültüre Bir ÇAğrıdır Yolculuk isimli kitabımda da yayınlanan yazı bir ilk.

(Papirüs Yayınları) 1997 GİZEMLİ DOĞU’NUN PENCERESİ iRAN “Bir pencere yeter bana “der İranlı kadın şair Furuğ. İran Doğu’nun penceresidir ve size çok şey anlatabilir. İran en kadim uygarlıklardan, dinlerden ve inançlardan bir demet sunar insana. Türkiye’nin Doğusuna geçince birden Asya’nın ve Doğu’nun gizemine yolculuk başlar. Binlerce yıllık Zerdüşt tapınaklarının bitmeyen ateşlerinin gölgesinde ölülerin vahşi kuşlara bırakılan bedenleri uzak geçmişlerin anısınadır sanki. İran dili Farsça olan ve ülkemizle sınırı doğal sınır olup hiç değişmemiş komşumuzdur.Farsça melodisi şen şakrak bir dil ve eski dünyanın edebiyat dilidir. Selçuklu saraylarında Farsça konuşulurdu, Osmanlıca’nın önemli bölümü Farsça sözcüklerden ve gramerinden oluşmuştu. Türkçemizde hala Farsça sözcük sayısı çok fazladır. Farsça bir şiir dilidir ve İranlılar da Türkler gibi şiir sevdalısıdır. İran’a karadan giderseniz Azerbeycan’dan geçerek ve türkçe konuşarak “yahşi” gidersiniz. Dümdüz, bozkırda küçük kasabalar geçerek Tebriz’e vasıl olursunuz. Tüccar Tebrizliler halı ticaretinde ve yapımında ustadır. Tebriz Azerice konuşur ve güzel bir kent dokusu vardır. Eğer İran’a trenle giderseniz Van’ı ve Van gölünü geçersiniz kurak topraklar boyunca bir ağaca hasret kalır gözleriniz. Tahran’a Güneyden giren tren en yoksul yelerden geçerek bir düş ülkesine bırakır sizi gar niyetine. Zaman tüneline düşmüş gibi şaşkın kalırsınız binbir çeşit insan ve giysinin ortasında. Eğer uçakla Tahran’a inerseniz uygar bir havaalanına indiğiniz için Türkiye benzeri bir yer sanabilirsiniz, ama dışarı çıkar çıkmaz yüzünüzü yalayan sıcaklık sizin Doğuda olduğunuza delil sunar. Gece indiyseniz havaalanına ışıl ışıl Tahran uygar bir kent olarak size kendini sevdirir. Şah’ın görkemli Şehriyar meydanı ve anıtının adı artık Meydan-ı Azadi (Özgürlük alanı) ilk göreceğiniz kent anıtı bu.Gerçekten şehirçilik ve planlama açısından Tahran çok ileri bir kent tasarımı sunar. Belediyecilik çalışmaları açısından başarılı olan Tahran güller,parklar ve sular içindedir.İranlılar havuz ya da fiskiye görmeden yaşadıklarını anlamazlar çünkü. Büyük parklar bizi kıskandırır. Daha karmaşık GüneyTahran’a göre bakımlı ve Batılı Kuzey Tahran lüks restoranlar, alış veriş merkezleriyle doludur. Burada Sorneto en lüks restorandır. Eskiden barı tıklım tıklım dolu bir yerdi. Şah zamanından kalma bir mekan olarak nostaljik. Elbruz dağlarından adını alan kebap restoranı ise her zaman kalabalıktır. Çelo Kebap İran’ın en ünlü yemeği. Bembeyaz ve kokulu pirinçle gelen kebap tanıdık bir tat. En lüks restoran bile 18 dolara sizi doyuruyor. İran’da yemek her zaman bol ve ucuzdur.Tüm Asya ülkelernide olduğu gibi, porsiyonların küçüldüğü ilk ülke Doğu’dan gelirken Türkiye’dir. Hele pilavın sunuluşuna çok gülerler ; minicik bir kase! Güneydeki Gülistan Sarayı ve civarı eski kentin olduğu yerdir, “old town” binaları ve çevresiyle görülmeye değer. Tahran Arkeoloji müzesi ise dünyanın önemli müzelerinden. Özelikle Persopolisten parçalar çok görkemli. Persopolis 2500 yıllık arkeolojik bir değer. İran’a gidip de Şah’ın Kuzeydeki sarayını gezmemek olmaz elbette. Bu görkemli sarayın önemli bir bölümü dışişleri ve konuk ağırlama için kullanılıyor. bu nedenle kapalı bölümleri açık olanlardan daha fazla. Son Şah’ın babası Rıza Şah’ın kaldığı bölüm açık. İran’ın çok ünlü ayna,minyatür ustası olan Ağai Behzat tarafından yapılmış duvar süslemeleri muhteşem.Tavanlar ve tüm duvarlar ayna işlemeciliğinin harikası. Yatak odasında Fransız karyola ve mobilyaları olan baba Şah her zaman yer yatağında yatmıştır. Eski İran geleneğinde adet olduğu üzre. Yazı masasındaki Antionette resimleri o nedenle biraz komik geliyor bana. İtalyan yapımı çıplak kadın heykellerine hayretle bakıyorum, onlara dokunulmamış.Üstelik genç bir asker bana bunların İtalyan olduğunu anlatıyor rahatlıkla! Önyargılarımız bizi ne kadar yanıltıyor, şimdi bunu Türkiye’de anlatsam kimse bana inanmaz biliyorum. Şahbanu ve Şehinşah’ın yaşadığı bölümde her ikisinin büstü salonu süslüyor. Bronzdan yapılmış büstler gibi heykelleri de var. Sanki Farah Diba ve Pehlevi oradan insana bakıyor gibi. Devrimde buraya akan insan selini gördüm ben, şimdi turist gibi gezmek garip geliyor. Goblen duvarlar, 17. ve 18. yüzyıl resimleri, fransız, Çin ve İtalyan mobilyaları gerçek bir zenginlik sunuyor . Tüm avizeler görkemli ve İtalyan. Sarayın girişinde birebir yapılmış Şah heykelinin yarısı devrimi hatırlatır gibi kırık. Sadece iki çift çizmeli bacak kalmış geriye Şah’tan! Sıtını Elbruz dağlarına yaslamış görkemli binalardan oluşan sarayın bahçesi cennetten bir köşe gibi. Dağlardan kopup gelen gürül gürül bir dere tüm bahçeyi gürültüye boğarak çağıldıyor. Her yer çına ağaçları ve güllerle donanmış. Tahran’ın simgesi çınar ve gül diyebiliriz. Sarayın tüm iç mekanlarında ipek ve ipek kadife perdeler kullanılmış ve hepsinin üstüne kraliyet arması işlenmiş. Banyolar altın musluklardan ve beyaz mermerden. Minyatür müzesi sarayın içindedir. İran minyatür sanatının seçkin örnekleri bize başı açık, saçları beline kadar, zülüfleri dağınık kadınları resmeder. Bu kadınlar erkeklerle kucaklaşır, birlikte yiyip içerler,şiirler okurlar. Tüm etnik kökenli kadınların giysiler renk renk ve çok ihtişamlıdır. Başlıklar görkemli ama kapanma yok. İran’da Hz.Muhammed’in yüzü resmedilir. Genç ve güzel bir erkek olarak resm edilen Hz.Muhammed’in altın paraları da var, kolyesi de. Bir minyatürde Hz.Yusuf’un güzelliğini görünce bayılan, birbirine sarılarak nefesini tutan kadınlar işlenmiş. Bir erkeğe karşı duyulan aşk, zevk ve ilgi bu kadar iyi anlatılır. Etnoloji müzesi de görülmeye değer zenginlikte. Ne çok etnik grup ve malzeme var görebilirsiniz. Çok eski tekerlekli film makineleri teneke bir şenlik aracı gibi duruyor köşede. Tahran dışında en ünlü kent Şiraz Hafız’ın ve Sadi’nin Şiraz’ı güller kenti. Meşhed ise kutsal kent ve hep deprem kuşağında sallanır. İsfahan hemen sonra sıraya girer ve İsfahanlılar cimrilikleriyle ünlüdür İran’da. İbni Batuta Şiraz’ı şöyle tarifler bize: “Birg ün Şiraz çarşılarından birinden geçerken,güzel bir mescid gördüm. İçinde bir rahle üzerinde ipek keselere yerleştirilmiş mushaflar konmuştu,orada da güzel giyinmiş bir şeyh oturmuş Kuran okurdu.. Şiraz haricinde bulunan makamlardan biri de Şeyh Sadi’nin kabridir.Sadi farsça lisanında zamanın en büyük şairi idi.Mezarı yanında kendisinin inşa etmiş olduğu ve bir bostanı bulunan bir zaviye vardır.Bu zaviye rüknabad nehrinin yakınındadır.Şeyh , orada elbisesini yıkamak için, mermerden küçük havuzlar yapmış olmasıyla, halk şehirden şeyhin ziyaretine gider ve sofrasında yemek yiyerek nehirde çamaşırlarını yıkadıktan sonra dönerler. Ben de öyle yaptım. Şiraz’dan iki günlük mesafede bulunan Kazrun’da Şeyh Ebu İshak Kazruni’nin kabrine gitmek için acem kabilelerin olduğu çöllerden geçtik.” İran’ın Kürt bölgesindeki Kirmenşah da çok renkli bir göçebe bölgesi. Kürt göçebeler yaylakda çadır kurarlar, renk renk giysileriyle çalışırlar. Düğünleri ise pek neşeli ve değişik geçer. Hazar kıyıları İran’ın ve özellikle Tahran’ın sayfiyesidir. Bi kapalı deniz kıyıları çok ünlüdür. Kadınlaral erkeklerin ayrı ayrı denize girdiği kıyılarda oturanlara “Laz” denir ve lazca konuşurlar. Buranın sarmısak turşusu, uzun burun balığı ve el altından vodkası meşhurdur. Güneye Arap bölgesine inerseniz İran körfezisinin sıcak ve balık zengini sularına kavuşursunuz. Buradaki kadın giysileri v ekadınların yüzüne örttüğü maskeler çok ilginçtir. Deniz okyanus balıkları ve köpek balığı kaynar.Burada Kiş adası çok meşhur bir yer ve kaçak her türlü mal bulunur. Kiş tam bir Arap uslubu sergiler. İran çok geniş topraklarının önemli bölümünü Deşti Kebir olarak çöle verir. Dağlar heybetli ve aşılmaz gibi görünür. Devrimden sonra bir çok kaçak Kürtlerin rehberliğinde buraları aşıp Türkiye’ye kaçtı. Rizayiye ise Azerilerin, Ermenilerin çok bulunduğu uygar bir kenttir. Rizaye Gölü sodalı göllerden. Buranın yaptığı şaraplar ünlüydü eskiden. Şarap yapılır ve toprağa gömülürdü. Bir yıl sonra topraktan çıkarılan küpten kesilerek alınan parçalar sulandırılarak içilirdi. İran turistik açıdan keşfedilmeyi bekleyen bir kapalı dünya. Bu gizemli dünyaya yolculuk kendinizi ve bu ülkeyi tanımanız için fırsat olabilir. Gitmeden mutlaka bir bilene danışın, yapacaklarınızı planlayın. Orada başınız ağrımasın istiyorsanız, kuralları bilerek gitmenin sayısız yararları var elbette. Macera arayanlara gizemli bir yolculuk; İran. NEVVAL SEVİNDİ İÇİNDEKİLER 1.Giriş 2.Bir Yolculuğa nasıl Hazırlanmalı? 3.İpek Yolu 4.Hiva 4.Alaaddin’in Sihirli Lambasındaki Dev :Çin 5.Çin’e Yön Veren Türkler 6.Pekin’de Aşk 7.Çin’de Kadın 8.Malezya 9.Hongkong 10.Singapur 11.İran 12.Maya 13.rio 14.Buenos Aires 15.Meksika 16.Malta 17.Granada 18.İspanya 19.Kartaca 20.Zimbabwe 21.Zambia 22.Afrika üstüne bir şarkı 23.Mısır 24.Casablanca 25.Tunus 26.fas 27.Jambo safari 28.Robben Adası 29.Yeni Zelanda 30.Amerika 31.Londra

avrasya kavşağı

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

ÖZGÜN KÜLTÜRLER KAVŞAĞI AVRASYA “Gerçek bugün gerçek olan şeydir, belirsiz bir yarında keşfedilecek olan değil.” Yüzlerce din, dil, ırk ve yaşama biçiminin olduğu renkli bir coğrafya Avrasya. Dinler ve inançlar bereketli topraklarda fışkıran çiçekler gibi açmış binlerce yıl Avrasya’da.

En eski kültür ve medeniyetlerin anavatanı olan Avrasya bir kültür köprüsü. Herkes her kültürden etkilenerek, yan yana yaşamış. Bir çok inancın ve dinin köküne doğru izleri sürebildiğimiz bu coğrafyada Ortodokslukla uzun yıllar içiçe yaşamış İslamiyet, Şamanizm, Budizm varlığını korumuş. Sosyal,kültürel ve dini yakınlıklar,benzerlikler kurulmuş aramızda. Daha yeni yaşadığımız gözyaşı ve acı seline karşı duracak gücümüz, değerlerimiz var. Günümüzde dünyanın en önemli ve hassas bölgeleri arasında yer alan Avrasya, ticaret, ulaşım, ve doğal kaynaklarının zenginliği açısından Çin ile Avrupa arasında kilit bir bölge konumundadır. Avrupa, Avrasya üzerinden Asya ile yeni ulaşım ve iletişim koridorları ile kucaklaşma imkanına sahiptir. Özellikle ekonomik, kültürel ve toplumsal açılardan yükselen bir değere sahip olan bu bölgenin gelişiminde Asya’dan Avrupa’ya uzanan bir köprü olan Türkiye’ye önemli bir rol düşmekte. Avrasya’da yaşayan halklar köklü bir tarihi mirası paylaşmakta ve 1000 yıldan beri süregelen felsefi bir birikimin zenginliklerinden güç almaktadır. Türkiye, Avrasya’da yer alan tüm ülkelerin ulusal kimliklerini özgürce geliştirmelerine, kendi doğal kaynaklarından bağımsız biçimde yararlanarak ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirmelerine ve uluslararası toplumla tam anlamıyla bütünleşmelerine yardımcı olmaya çalışmaktadır. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa ekonomisi kavramları Avrasya’da uluslararası ilişkilere egemen olmuş, ekonomik refahı arttırmanın yolunun karşılıklı anlayış ve ortak çıkar temelinde işbirliğinin geliştirilmesinden geçtiği kabul edilmiştir. Dünya nüfusunun yüzde 70’i Avrasya ‘da yaşamakta.Enerji kaynaklarının yüzde 70’i de burada. 21. yüzyılda Avrasya’nın barış, istikrar ve refahı sadece Türkiye açısından değil, aynı zamanda dünya barışı bakımından da belirleyici rol oynayacaktır. Bu bağlamda ortak geleceğimize güvenle bakmaktayız. Birbirimize yaklaşmayı misyon haline getirdiğimizde,10 sene sonraki Avrasya bugün hayal edemeyeceğimiz kadar büyük bir Avrasya olacaktır. Brezinski Avrasya’nın tarih boyunca dünya iktidarının merkezi olduğunu söylüyor. Şunları ekliyor sonra:“Tarihte ilk kez Avrasyalı olmayan bir güç, yani Amerika güç ilişkilerinde başhakem ve dünyanın en üstün gücü olarak ortaya çıktı. Ne var ki, Avrasya hala önemini korumaktadır.Küresel olarak angaje olmuş bir Amerika’nın, karmaşık Avrasya güç ilişkileriyle nasıl baş edeceği ve özellikle belirleyici ve düşman bir Avrasya gücünün ortaya çıkmasını önleyip önleyemeyeceği, Amerikanın küresel önceliği sağlayabilmesi açısından merkezi önem taşıyor.” Brezinski Avrasya’nın kaderine yön verecek aktörler arasında, Türkiye,İran,Rusya ve Çin’i sayıyor. Amerika’nın bu ülkelerle ilişkilerini tayin edici buluyor. Türkiye’nin Avrupa’ya yönelip yönelmemesini de Avrasya’nın kaderini belirleyecek önemli bir faktör olarak belirliyor. Evet, coğrafi ve tarihsel olarak dünya iktidarını tayin eden merkez bölgede bulunuyor. Önemi her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Türkiye ve Rusya Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile beraber Avrasya’nın kalbini oluşturuyor. Rusya ile Türkiye tarihte derin rolleri olan iki halktır. Avrupa medeniyetinin iki üyesi olduğunu ilan etmiş iki ülkedir ayni zamanda. Diplomatik ilişkileri 510 yıldır sürmekte.O nedenle kültürel ve entelektüel ittifakımızı yeniden inşa etmek durumundayız. Hindistan’da “dünya iyi söz duymayacak kadar sağır” derler. Ama sanat sağırların kulağına üflenen sihirli bir flütün nağmelerini taşır. Sinema da bu müziğin akan arka plandaki dünyasıdır. İnsan denen varlığın derinliklerini edebiyat, tiyatro, sinema ya da sahnede yansıtarak anlamaya çalışıyoruz. Ruhumuzu besleyen inançlar, dinimizin huzur veren mekanları da hep ruhumuzu, kendimizi arayışın sırrına ermek için. “Sevgi her şeyi öğretir” der Halil Cibran kitaplarında: “Yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.” Sevgi kültürümüzün bir parçası oldukça nefretten kurtulacağız Bugün gerçek olan Avrasya coğrafyasında birlikte yüzlerce yıldır yaşadığımız, ortak tarihimiz ve kültürümüz. Küreselleşen dünyamızda insan umuttur. Özgürlüktür. İnsan insanla söyleşe söyleşe anlaşır. Bunu kültürlerin diyalogu ile başarabiliriz. Avrasya coğrafyasında komşu olan bizler konuşa konuşa çatışmaları çözelim . Mevlana yıkılıp gidenin yeniyi kurmak için olduğunu söyler.Bize durmak yerine akmak lazım ve Avrasya içlerine doğru birlikte yaşamın sevgisiyle akalım. İnsansa yoldaşımız mayamız sevgidir diyelim. Sevgi, barış, hoşgörü bizleri yüzlerce dilin,kültürün,rengin olduğu Avrasya’da kardeş yapacak en büyük güç. Ayni sahnede olan bizler ellerimizi tutalım, yola çıkalım . Yüzlerce medeniyet kurmuş Avrasya topraklarında yaşayan bizler küresel dünyaya kendi değerlerimizi, kültürel zenginliğimizi aktarabiliriz. Doğu ile Batı arasında uzanan bu medeniyet beşiği topraklar kültürlerin barış elçisi olabileceğini gösterebilir. Avrasya’da zihinsel ortaklık, duygusal zemin ve barışçı bir vizyon hepimizi barışcıl bir dünyaya taşıyacaktır. İnsan iyiyi, güzeli sever. Biz gelin iyilikte, güzellikte, umutta birleşelim. Geleceği inşa etmek için işbirliği yapalım. Demokrasinin temeli olan insan ve sivil toplumun bir aynası olalım. Bu kapı herkese açık. Bu kapı umuda ve dünyaya açılan diyalog köprüsü . İşte, sinema bu köprülerden biri. Ortak dil,duygu dünyamıza bu rüzgarları taşıyor. Edebiyat,şiir,sinema,tiyatro, roman insan olarak ortak değerlerimizin uzlaşma zemini. Ne kadar çok sinema, öykü ve edebiyat, sanat yapılırsa o kadar birbirimizin insanını,ruh dünyasını tanımamız kolaylaşır. Bugünün dünyası karşılıklı bağımlılık üstünde dönüyor. Çatışma değil, uzlaşmada çıkarlarımız ortak bir yer buluyor. Diyalog bu alış verişi sağlayan bir araç. Mevlana “biz insanları birleştirmeye geldik,ayırmaya değil “der 800 yıl öncesi Anadolu topraklarından. Dostluğa,sevgiye hizmet eden bu anlayış bizim kopmaz bağlarımızı oluşturuyor. Hepimiz insanlık ailesinin bir parçasıyız. Birlikte yaşama sanatını öğrenerek çatışmayı engelleyici değil, barışı yaratıcı bir kültür oluşturmalıyız. Dostoyevski’nin dediği gibi “sevgisiz bir dünya cehennemdir”. Biz sizinle mutlu sabahlara güvenle uyanmak için işbirliği, sevgi ve uzlaşmanın önemine inanıyoruz. Sonuna kadar bunu yürütecek iradeyi birlikte üreteceğiz. Çocuklarımıza ve torunlarımıza bir dünya inşa ediyoruz. Düşlerin imkansız olmadığına inanıyoruz. Daha önce düş olan her şeyi geçmiş on yılda başardık.Bugün Avrasya’nın köklerine bir selamdır beraberliğimiz. Anadolu ‘da, tasavvufta ruh ve şekil bulan “insan merkezli” felsefe ve inanç sistemi, Mevlanası ile Yunusu ile 21. Yüzyıl’da tüm insanlığın aradığı barışçı, bireyci, insanı sistemin en tepesine oturtan bir modernliğe sahiptir. Burada Yunus Emre’nin bir dörtlüğünü anımsatmak istiyorum: “Sen sana ne sanursan Ayruğa da onu san Dört kitabın manası Budur eğer var ise…”(Sen kendin için ne istersen başkasına da ,yabancıya da onu iste ve eğer varsa 4kutsal kitabın anlamı ancak bu olabilir) Hangi milletten dinden olursa olsun, insanlar arası eşitliğin, ötekinin hakkını teslim etmenin daha vurucu özeti var mıdır? Mevlana’nın “Gel yine gel, İster Mecusi ol, ister putperest, istersen bin kere bozmuş ol tövbeni, gel yine gel, umutsuzluk kapısı değil bizim dergahımız” sözündeki inanç globalizmini ve insanı yücelten anlayışı daha iyi anlamak için belki 21. Yüzyıl’ın gelmesi gerekiyordu…. Bugün bu sözleri hala anlamayanlara ne demeli? Tarihimizin engin hoşgörüsü ve insanı yücelten derin felsefesi bizleri sınırları aşıp 21. Yüzyıl’a cesaretle yürümeye çağırıyor. Çünkü tarihte tek bir altın çağ vardır,o da yaşadığımız an ve çağdır. Onu altına çevirecek sevgi,aşk , hoşgörü ve diyalog için size elimizi uzatmaya geldik. Bizim yapıştırıcımız sevgi. Sanat sevgi üretir.Sevgiyle bağlanan kalplerimiz “bir rüyam var” desin birbirimize.Hadi rüyalarımızı filme çekelim. Daha güvenli, mutlu bir dünya için elele verelim. Fırsatlar kapısını bütün çocuklarımız için açalım. .

Medeniyet

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

ÖZGÜN KÜLTÜRLER KAVŞAĞI AVRASYA “Gerçek bugün gerçek olan şeydir, belirsiz bir yarında keşfedilecek olan değil.”

Yüzlerce din, dil, ırk ve yaşama biçiminin olduğu renkli bir coğrafya Avrasya. Dinler ve inançlar bereketli topraklarda fışkıran çiçekler gibi açmış binlerce yıl Avrasya’da. En eski kültür ve medeniyetlerin anavatanı olan Avrasya bir kültür köprüsü. Herkes her kültürden etkilenerek, yan yana yaşamış. Bir çok inancın ve dinin köküne doğru izleri sürebildiğimiz bu coğrafyada Ortodokslukla uzun yıllar içiçe yaşamış İslamiyet, Şamanizm, Budizm varlığını korumuş. Sosyal,kültürel ve dini yakınlıklar,benzerlikler kurulmuş aramızda. Daha yeni yaşadığımız gözyaşı ve acı seline karşı duracak gücümüz, değerlerimiz var. Günümüzde dünyanın en önemli ve hassas bölgeleri arasında yer alan Avrasya, ticaret, ulaşım, ve doğal kaynaklarının zenginliği açısından Çin ile Avrupa arasında kilit bir bölge konumundadır. Avrupa, Avrasya üzerinden Asya ile yeni ulaşım ve iletişim koridorları ile kucaklaşma imkanına sahiptir. Özellikle ekonomik, kültürel ve toplumsal açılardan yükselen bir değere sahip olan bu bölgenin gelişiminde Asya’dan Avrupa’ya uzanan bir köprü olan Türkiye’ye önemli bir rol düşmekte. Avrasya’da yaşayan halklar köklü bir tarihi mirası paylaşmakta ve 1000 yıldan beri süregelen felsefi bir birikimin zenginliklerinden güç almaktadır. Türkiye, Avrasya’da yer alan tüm ülkelerin ulusal kimliklerini özgürce geliştirmelerine, kendi doğal kaynaklarından bağımsız biçimde yararlanarak ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirmelerine ve uluslararası toplumla tam anlamıyla bütünleşmelerine yardımcı olmaya çalışmaktadır. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa ekonomisi kavramları Avrasya’da uluslararası ilişkilere egemen olmuş, ekonomik refahı arttırmanın yolunun karşılıklı anlayış ve ortak çıkar temelinde işbirliğinin geliştirilmesinden geçtiği kabul edilmiştir. Dünya nüfusunun yüzde 70’i Avrasya ‘da yaşamakta.Enerji kaynaklarının yüzde 70’i de burada. 21. yüzyılda Avrasya’nın barış, istikrar ve refahı sadece Türkiye açısından değil, aynı zamanda dünya barışı bakımından da belirleyici rol oynayacaktır. Bu bağlamda ortak geleceğimize güvenle bakmaktayız. Birbirimize yaklaşmayı misyon haline getirdiğimizde,10 sene sonraki Avrasya bugün hayal edemeyeceğimiz kadar büyük bir Avrasya olacaktır. Brezinski Avrasya’nın tarih boyunca dünya iktidarının merkezi olduğunu söylüyor. Şunları ekliyor sonra:“Tarihte ilk kez Avrasyalı olmayan bir güç, yani Amerika güç ilişkilerinde başhakem ve dünyanın en üstün gücü olarak ortaya çıktı. Ne var ki, Avrasya hala önemini korumaktadır.Küresel olarak angaje olmuş bir Amerika’nın, karmaşık Avrasya güç ilişkileriyle nasıl baş edeceği ve özellikle belirleyici ve düşman bir Avrasya gücünün ortaya çıkmasını önleyip önleyemeyeceği, Amerikanın küresel önceliği sağlayabilmesi açısından merkezi önem taşıyor.” Brezinski Avrasya’nın kaderine yön verecek aktörler arasında, Türkiye,İran,Rusya ve Çin’i sayıyor. Amerika’nın bu ülkelerle ilişkilerini tayin edici buluyor. Türkiye’nin Avrupa’ya yönelip yönelmemesini de Avrasya’nın kaderini belirleyecek önemli bir faktör olarak belirliyor. Evet, coğrafi ve tarihsel olarak dünya iktidarını tayin eden merkez bölgede bulunuyor. Önemi her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Türkiye ve Rusya Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile beraber Avrasya’nın kalbini oluşturuyor. Rusya ile Türkiye tarihte derin rolleri olan iki halktır. Avrupa medeniyetinin iki üyesi olduğunu ilan etmiş iki ülkedir ayni zamanda. Diplomatik ilişkileri 510 yıldır sürmekte.O nedenle kültürel ve entelektüel ittifakımızı yeniden inşa etmek durumundayız. Hindistan’da “dünya iyi söz duymayacak kadar sağır” derler. Ama sanat sağırların kulağına üflenen sihirli bir flütün nağmelerini taşır. Sinema da bu müziğin akan arka plandaki dünyasıdır. İnsan denen varlığın derinliklerini edebiyat, tiyatro, sinema ya da sahnede yansıtarak anlamaya çalışıyoruz. Ruhumuzu besleyen inançlar, dinimizin huzur veren mekanları da hep ruhumuzu, kendimizi arayışın sırrına ermek için. “Sevgi her şeyi öğretir” der Halil Cibran kitaplarında: “Yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.” Sevgi kültürümüzün bir parçası oldukça nefretten kurtulacağız Bugün gerçek olan Avrasya coğrafyasında birlikte yüzlerce yıldır yaşadığımız, ortak tarihimiz ve kültürümüz. Küreselleşen dünyamızda insan umuttur. Özgürlüktür. İnsan insanla söyleşe söyleşe anlaşır. Bunu kültürlerin diyalogu ile başarabiliriz. Avrasya coğrafyasında komşu olan bizler konuşa konuşa çatışmaları çözelim . Mevlana yıkılıp gidenin yeniyi kurmak için olduğunu söyler.Bize durmak yerine akmak lazım ve Avrasya içlerine doğru birlikte yaşamın sevgisiyle akalım. İnsansa yoldaşımız mayamız sevgidir diyelim. Sevgi, barış, hoşgörü bizleri yüzlerce dilin,kültürün,rengin olduğu Avrasya’da kardeş yapacak en büyük güç. Ayni sahnede olan bizler ellerimizi tutalım, yola çıkalım . Yüzlerce medeniyet kurmuş Avrasya topraklarında yaşayan bizler küresel dünyaya kendi değerlerimizi, kültürel zenginliğimizi aktarabiliriz. Doğu ile Batı arasında uzanan bu medeniyet beşiği topraklar kültürlerin barış elçisi olabileceğini gösterebilir. Avrasya’da zihinsel ortaklık, duygusal zemin ve barışçı bir vizyon hepimizi barışcıl bir dünyaya taşıyacaktır. İnsan iyiyi, güzeli sever. Biz gelin iyilikte, güzellikte, umutta birleşelim. Geleceği inşa etmek için işbirliği yapalım. Demokrasinin temeli olan insan ve sivil toplumun bir aynası olalım. Bu kapı herkese açık. Bu kapı umuda ve dünyaya açılan diyalog köprüsü . İşte, sinema bu köprülerden biri. Ortak dil,duygu dünyamıza bu rüzgarları taşıyor. Edebiyat,şiir,sinema,tiyatro, roman insan olarak ortak değerlerimizin uzlaşma zemini. Ne kadar çok sinema, öykü ve edebiyat, sanat yapılırsa o kadar birbirimizin insanını,ruh dünyasını tanımamız kolaylaşır. Bugünün dünyası karşılıklı bağımlılık üstünde dönüyor. Çatışma değil, uzlaşmada çıkarlarımız ortak bir yer buluyor. Diyalog bu alış verişi sağlayan bir araç. Mevlana “biz insanları birleştirmeye geldik,ayırmaya değil “der 800 yıl öncesi Anadolu topraklarından. Dostluğa,sevgiye hizmet eden bu anlayış bizim kopmaz bağlarımızı oluşturuyor. Hepimiz insanlık ailesinin bir parçasıyız. Birlikte yaşama sanatını öğrenerek çatışmayı engelleyici değil, barışı yaratıcı bir kültür oluşturmalıyız. Dostoyevski’nin dediği gibi “sevgisiz bir dünya cehennemdir”. Biz sizinle mutlu sabahlara güvenle uyanmak için işbirliği, sevgi ve uzlaşmanın önemine inanıyoruz. Sonuna kadar bunu yürütecek iradeyi birlikte üreteceğiz. Çocuklarımıza ve torunlarımıza bir dünya inşa ediyoruz. Düşlerin imkansız olmadığına inanıyoruz. Daha önce düş olan her şeyi geçmiş on yılda başardık.Bugün Avrasya’nın köklerine bir selamdır beraberliğimiz. Anadolu ‘da, tasavvufta ruh ve şekil bulan “insan merkezli” felsefe ve inanç sistemi, Mevlanası ile Yunusu ile 21. Yüzyıl’da tüm insanlığın aradığı barışçı, bireyci, insanı sistemin en tepesine oturtan bir modernliğe sahiptir. Burada Yunus Emre’nin bir dörtlüğünü anımsatmak istiyorum: “Sen sana ne sanursan Ayruğa da onu san Dört kitabın manası Budur eğer var ise…”(Sen kendin için ne istersen başkasına da ,yabancıya da onu iste ve eğer varsa 4kutsal kitabın anlamı ancak bu olabilir) Hangi milletten dinden olursa olsun, insanlar arası eşitliğin, ötekinin hakkını teslim etmenin daha vurucu özeti var mıdır? Mevlana’nın “Gel yine gel, İster Mecusi ol, ister putperest, istersen bin kere bozmuş ol tövbeni, gel yine gel, umutsuzluk kapısı değil bizim dergahımız” sözündeki inanç globalizmini ve insanı yücelten anlayışı daha iyi anlamak için belki 21. Yüzyıl’ın gelmesi gerekiyordu…. Bugün bu sözleri hala anlamayanlara ne demeli? Tarihimizin engin hoşgörüsü ve insanı yücelten derin felsefesi bizleri sınırları aşıp 21. Yüzyıl’a cesaretle yürümeye çağırıyor. Çünkü tarihte tek bir altın çağ vardır,o da yaşadığımız an ve çağdır. Onu altına çevirecek sevgi,aşk , hoşgörü ve diyalog için size elimizi uzatmaya geldik. Bizim yapıştırıcımız sevgi. Sanat sevgi üretir.Sevgiyle bağlanan kalplerimiz “bir rüyam var” desin birbirimize.Hadi rüyalarımızı filme çekelim. Daha güvenli, mutlu bir dünya için elele verelim. Fırsatlar kapısını bütün çocuklarımız için açalım. .

Azerbeycan

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

Bakü’den bir söyleşi “Qloballaşma dünyanı intibaha doğru aparır”

“ Qloballaşma prosesi dünyanı sürätlä bürüyän “xästäliyä” çevrilib. Sözügedän proses 21-ci äsrin insan modelini dä formalaşdırır. Ancaq qloballaşmanın bir çox fäsad törädäcäyini deyänlär dä azlıq täşkil etmirlär. Qloballaşma ilä bağlı bäzi mäsälälärä aydınlıq gätirmäk üçün yaxın günlärdä Azärbaycanda olan köşä yazarımız, sosioloq-antropoloq Nevval Sevindi ilä görüşdük. Xatırladaq ki, Nevval xanım qloballaşma täräfdarlarından vä bu prosesdä fäal iştirak edänlärdän biridir. – Qloballaşmaya nä üçün ehtiyac var? Yoxsa qloballaşma da kommunizm vä İrandakı rejimlär kimi konkret bir şäxs vä ya ölkä täräfindän insan yetişdirmäk üçün ortaya atılan insan mühändisliyidir? Ägär belädirsä, bu ideya kimä, yaxud hansı ölkäyä aiddir? – Qloballaşma här hansı bir ölkä vä yaxud şäxs täräfindän ortaya atılmış bir ideya deyil. Mähz bu nöqteyi-näzärdän qloballaşma kommunizm vä insan modeli yetişdirmäyä çalışan digär rejimlärdän färqlänir. Qloballaşma qar uçqunu kimi bir şeydir. Ancaq bu uçqunu heç kim başlatmayıb. Qloballaşma 21-ci äsr insanının duyduğu bir ehtiyacdır. Qeyd etdiyim kimi, uçqun getdikcä böyüyür. Vä dünya ilä inteqrasiyaya girmäk istäyän ölkälär özlärini bu uçqunun içärisinä atırlar. Särhädlärini bağlayaraq: “Män heç kimin işinä qarışmıram. Heç kim dä mänim işimä qarışmasın”, – deyän ölklär istär-istämäz inkişafdan qalır vä gäläcäklärini tählükä altına atırlar. – Qloballaşmanı daha çox iqtisadiyyatın istiqamätländirdiyini iddia edirlär. Bunu deyänlär ABŞ-ı misal göstärirlär. Mäsälän, onlar deyirlär ki, ABŞ iqtisadi cähätdän dünyanın än qüdrätli ölkäsidir vä qloballaşmanın än sürätlä getdiyi ölkä dä elä ABŞ-dır… – Qloballaşma äsasän bir ölkänin öz mädäniyyätini müäyyän mänada başqa ölkäyä ixrac etmäsidır. Ägär häqiqätän dä qloballaşmaya iqtisadiyyat istiqamät versäydi, onda äräb ölkäläri dünyada lider olardılar. Ancaq göründüyü kimi, nä Säudiyyä Äräbistanı, nä Küveyt, nä dä başqa varlı bir ölkä dünyada liderdir. Doğrudur, ABŞ da varlı bir ölkädir, ancaq ABŞ öz mädäniyyätini daha çox ixrac edä bildiyinä görä qloballaşmanın önündä gedir. Bir mäsäläyä dä toxunmaq lazımdır ki, qloballaşma ABŞ üçün o qädär dä älverişli deyil. Mäsälän, bazarların liberallaşması Çinin getdikcä güclänmäsinä apara bilär ki, bu da ABŞ-ın iqtisadi maraqlarına ziddir. – Qloballaşma prosesindä Türkiyä hansı märhäläni yaşayır? Bir dä ümumi olaraq dünyada bu prosesin süräti son zamanlarda längimäyib ki? Xüsusilä dä, 11 sentyabr hadisälärindän sonra… – Türkiyänin gäläcäkdä indikindän dä güclü vä qüdrätli bir dövlät olacağına hämişä inanmışam vä indi dä inanıram. Doğrudur, bir çox Türkiyä vätändaşları ölkämizlä bağlı optimist fikirdä deyillŠr. Ancaq män Türkiyäyä daha çox känardan baxan bir insan kimi deyä biläräm ki, här şey sürätlä inkişafa doğru gedir. Hazırda ölkämiz AB-yä girmäk üçün özünü hazır hesab edir. Demäli, Türkiyä baräsindä pessimist olmağa däymäz. Türkiyä ötän äsrin ävvällärindä bir çox Avropa ölkälärindän daha irälidä idi. Lakin müasirläşmädän müäyyän qädär känarda qalmaq Türkiyäni indiki väziyyätä gätirdi. Män Türkiyänin qloballaşma prosesindä xeyli aktiv olduğuna inanıram. Bir neçä il sonra Türkiyänin dünya ölkäläri arasındakı yeri daha yaxşı görünäcäk. Dünyaya gäldikdä isä, düzgün qeyd edirsiniz ki, 11 sentyabr hadisälärindän sonra bu prosesin längidiyini iddia edänlär var. Bälkä dä ABŞ qloballaşmanın bu qädär sürätlä getmäsindän narahatdır. Ola bilär ki, buna görä dä ABŞ ölkäyä gälän insanları ciddi näzarätdän keçirir. Bundan älavä, 11 sentyabr hadisälärindän sonra ABŞ sanki “İstädiyim vaxt terrorçunu evindä vuraram” demäk istäyir. Äfqanıstan vä İraq işğal olundu. Ancaq ABŞ bununla näyi ifadä etmäyä çalışdığını heç özü dä bilmir. Mänä elä gälir ki, 13-cü äsr Avropasında olduğu kimi, bir intibaha ehtiyac var. Qloballaşma dünyanı intibaha doğru aparır. Ancaq bunun nä ilä näticŠlänäcäyini demäk mümkün deyil. – Türkiyänin qloballaşma ilä ayaqlaşdığını qeyd edirsiniz. Ancaq bir yazınızda Azärbaycanda tanış olduğunuz tähsilli bir xanımın sözläri ilä SSRİ dövründä çäkilän filmlärdä qadınların ülvi bir varlıq kimi göstärildiyini, Türkiyä filmlärindä isä onların daha çox müğänni, räqqas, bar qadını vä s. kimi täqdim edildiyini bildirirsiniz. Sizcä, bu sözlärlä bir az ävväl Türkiyä baräsindä dediyiniz optimist fikirlär ziddiyyät täşkil etmir ki? – Täbii ki, filmlärdä Türkiyädä baş veränlär vä qadınların häyatı härtäräfli göstärilmir. Yäni aynanın o biri üzü dä var. Mäsälän, Türkiyädä Cümhuriyyätin qurulduğu ilk illärdä qadınların seçmäk vä seçilmäk hüquqları vardı. Ancaq o dövrdä bu hüquq İsveçrädä belä yox idi. Baxmayaraq ki, hazırda orada parlamentin 50 faizini qadın millät väkilläri täşkil edirlär. Azärbaycanlı qadının dediyndä häqiqät var. Ancaq bir mäsäläni unutmaq olmaz. SSRİ dövründä iqtisadi sahädä müäyyän stabillik var idi. Ancaq bunu digär sahälärä şamil etmäk olmaz. Mäsälän, Azärbaycanı götüräk. 20 yanvarda müstäqillik uğrunda nä qädär şähid verdiniz? Demäli, här şey qarın toxluğu vä ya cämiyyätdä yeni insan modeli yaratmaqla häll olunmur. – Bu prosesdä azärbaycanlılar nä etmälidirlär? – Dünyada azärbaycanlılara mäxsus tanınmış bir marka olmalıdır. Mäsälän, “Koka-kola” kimi… “Koka-kola” deyiländä hamının ağlına ABŞ gälir. Dolayısı ilä azärbaycanlılar da buna bänzär bir markaya malik olmalı vä öz mädäniyyätlärini bu vasitä ilä ixrac etmälidirlär. – “Dialoq Avrasiya” (DA) jurnalı qloballaşma prosesinä necä täsir göstärir? Dörd il ärzindä DA-nın yayıldığı coğrafi mäkanda qloballaşma ilä bağlı müsbät däyişikliklär hiss olunurmu? – Avrasiyada äsas elmi-ädäbi dil rus vä türk dilläridir. Ona görä dä bir neçä ziyalı qärara aldıq ki, Avrasiyada bir-birilärinä yaxın, äslindä isä bir-birilärini yaxşı tanımayan xalqları yaxınlaşdırmaq üçün DA jurnalını näşr edäk. Unutmaq olmaz ki, türklärlä ruslar arasında baş verän müharibälär uzun illär bundan ävväl başa çatsa da, bu iki xalq arasında ädavät hälä dä davam edir. DA-nın missiyalarından biri dä bu ädaväti aradan qaldırmaq vä türklärlä rusların gerçäk mänada düşmän olmadıqlarını sübuta yetirmäk idi. Yuxarıda da bildirdim ki, DA bundan älavä, elm, mädäniyyät vä xalqlar arasında bir körpü missiyasını da öz üzärinä götürmüşdü. DA-nın fäaliyyätä başlamasından 4 il keçib. Bu vaxt ärzindä dünyada ciddi däyişikliklär baş verib. Än başlıcası isä 11 sentyabr hadisäsidir ki, mähz bu faciäli hadisädän sonra ABŞ-ın diqqäti Yaxın Şärq vä Avrasiya ölkälärinä yönäldi. __________________________________

Su

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

KAZAKİSTAN ve SU KAYNAKLARI YÖNETİMİ Orta Asya ülkeleri farklı iklim özelliklerine sahiptirler: Afganistan ve Özbekistan iç kıta-yarı kurak, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan iç kıta, Türkmenistan yarı-kurak. Ortalama yıllık yağış acısından Türkmenistan ve Özbekistan en fakirleridir.

Aynı durum su kaynakları içinde geçerlidir. Orta Asya su kaynakları açısından iki bölgeye ayrılmaktadır. Aral denizi ülkeleri: Kazakistan ve Özbekistan; Diğer Ülkeler: Afganistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan. Orta Asya dünya topraklarının % 3.5’nu ve dünya nüfusunun % 1.3’ nü teşkil eder. Toplam yenilenebilir su kaynaklarının % 0.7’si buradadır. Orta Asya’da aşağı havza ülkelerin su tüketimi doğrudan yukarı havzadan bırakılan suya dayanmakta yada anlaşmalar ile belli kurallara dayandırılmıştır. 1987 yılında Amuderya için yapılan su kaynaklarını geliştirme master planı ve 1984 yılında Sirderya için yapılan master plan 1992 yılında imzalanan anlaşmaların bazını oluşturmuştur. Ancak son dönemlerdeki bu iyi gelişmelere karşın geçmişte yapılan master planların hatalı stratejileri-sulama için yoğun su kullanımı- Aral denizinin su seviyesinin azalmasına ve çevre kirliliğinin artmasına neden olmuştur. Bu da göstermiştir ki suya dayalı kalkınmada modellerinde entegre su kaynaklarını yönetimi ile sosyal, ekonomik gelişme ve çevresel koruma arasında belli bir dengenin kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Kazakistan Su Kaynakları Su kaynakları açısından fakir bir ülke olan Kazakistan’da ortalama yıllık yağış 344 mm olup bu oran 100 ile 1600 mm arasında değişmektedir. Kuzey ve orta kesimlerde 200-300 mm olan yıllık yağış miktarı, güneye inildikçe 400-500 mm’ye yükselmektedir. Çöllerde ise yazın yağış yok denecek kadar azdır. Yetersiz su kaynakları toprak kaynaklarını geliştirilmesinde önemli bir kısıt olmaktadır. Su kaynaklarının kalitesinde olan düşme de ülkenin önünde bulunan diğer sorunlardandır. Örneğin geçen yıllarda su kısıtı ve su kirliliği önemli problemleri olarak hep gündemde kalmıştır. Yüzey su kaynaklarını ülke sathında dağılımı eşit değildir: %34.5’i doğu kesiminde, %4.2’si kuzeyde, % 2.6’sı iç kesimde, %24.1’i güney doğu kesiminde, %21.1’i güneyde, ve %13.4’ü batı kesiminde bulunmaktadır. Yıllık nehir akışkanlığı düzenli değildir. Nehirler eriyen kar suları ile beslenmektedir. Yüzde 80-90’nı ilkbaharda-özellikle Nisan ve Mayıs aylarında- akışkandır. Ömrü çok kısa olan ve çabuk kuruyan nehir sayısı oldukça fazladır. Dağlık alanlarda eriyen kar ve buzullar ana kaynaktır. En yüksek nehir akışkanlığı Mart ayının sonunda ve Nisan ayının başında olmakta Ağustos ve Eylül’de son bulmaktadır. Yıllık akışkanlığın %50-80’ni bahsedilen en yüksek akışkanlık döneminde gerçekleşmektedir. Nehirlerin çoğunluğu Hazar denizi, Aral denizi, Balkaş ve Alakol gölleri ile küçük rezervuarlar çevresindedir. Ülkede sekiz bin akarsu bulunmaktadır. Ancak büyük akarsular ana su kütlelerine ulaşırlar. Bunlar: Sirderya-Aral gölü, Ural-Hazar gölü, İli, İşim-Kuzey Buz Denizi, Karatal, Aksu-Balkaş gölü, Tobol. Su Kaynakları Yönetimi: Anayasada toprak ve yeraltı kaynaklarının devlete ait olması öngörülmektedir. Bu genel hükümden hareketle Su ile ilgili yasa(Su Kodu) 1993 yılında Parlemento’da kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Yasa ev, sanayi ve tarımda su kullanımını çevre koruma kriterleri dikkate alınarak düzenlemektedir. Yasa ayrıca suyun fiyatlandırılması ile kirliliğin önlenmesi ve su kaynaklarının korunmasına önem vermektedir. Bu yasa ile havza yönetim organlarının kurulması ve bununla ilgili düzenlemelerin yapılmasını öngörmüştür. Merkezi hükümet bu yasa ile su ve katı atık yönetimininde ademi merkeziyetciliğin geliştirilmesini öngörmüştür. Böylece su kaynaklarını yönetiminde devletin düzenleyici bir rol almasını sağlamıştır. Su kaynaklarını işletilmesi kamu işletmeleri tarafından yürütülmektedir. Bu sistem içinde su kullanıcıların haklarını savunacak bir yönetime ihtiyaç duyulmaktadır. Ulusal seviyede su kaynaklarının rasyonel kullanılması için teknik ve bilimsel politikaların belirlenmekte ve yatırım politikaları tespit edilmektedir. Yönetim sisteminin temel yapısını bölge kurulları oluşturmaktadır diğer bir deyişle, devlet komiteleri aracılığıyla su kaynakları yönetiminin icra edilmesi planlanmıştır. Havza yönetim organlarının devletin çıkarlarını koruyan, havza su kaynaklarını kontrol eden ve düzenleyici bir rolü vardır. Havza bazında programlar hazırlarlar, devletin çıkarlarını gözetirler ve sınıraşan sular konusunda çalışmalar yaparlar. Su kaynaklarının yönetiminde havza temel yönetim birimleri olarak kabul edilmiştir. Havzalar ekonomik, sosyal ve çevresel faydayı temin eden yönetsel birimler olarak kabul edilmiştir. Ülkede 8 havza birliği vardır: Shu-Talas, Aral-Sirderya, Balkaş-Alakol, Ural-Hazar, Nura-Sarsus, Tobol-Turgai, İrtiş ve İşim. Havza yönetim organları, su kaynaklarını yönetiminden, planların hazırlanmasından, su dağıtımından, rezervuar rejiminin düzenlenmesinden, kayıtların tutulmasından, ve ruhsatlardan sorumludurlar. Su ile ilgili projelerin finansmanında yaşanan kısıtlar özel sektörün bu alana girmesini ve özellikle su hizmetlerinin karşılanmasında rol almasını gerekli kılmaktadır. Merkezi planlamadan piyasa ekonomisine dönüşme sürecinin yavaşlığı su kaynaklarını rasyonel kullanımında çeşitlilik yaratmayı da yavaşlatmıştır. Bölge kurulları ve havza yönetim organları özelleştirmede önemli rol alabilirler. Su kaynaklarının dağıtımında devlet, uygulanmasında havza yönetim organları devrede olmalıdır. Rasyonel su kullanımı su birlikleri aracılığıyla gerçekleşmeli ve bu birlikler gönüllülük esasında çalışmalıdır. Ancak yasada bunlar olmasına karşın yeterli gelişme sağlanamamıştır. Devlet,tüm su kullanıcılarına (tarım,sanayi, evsel vb..), yerüstü suyu yada yer altı suyunun temini, toplanması, depolanması, arıtılması ve dağıtılması gibi su hizmetlerinin bedelinin ödenmesi prensibinden hareketle çevresel ve kaynak masrafları dahil ekonomik analizler ışığında su kaynaklarının kullanımındaki ekonomik mekanizmaları ortaya koymalıdır. Yasalar ve yönetmelikler, verilen su hizmetleri için yapılan masrafların ödenmesini (parasal acıdan) pazar mekanizmasının tüm kurallarının uygulanabildiği bir ortamın varlığını kabullenerek ve çevrenin korunması dikkate alarak öngörmektedir. Tarımda kullanılan su ücretlendirilmekte ancak su tasarrufunu cesaretlendiren teşvikler yeterli düzeyde olmamakta hatta bazı koşullarda hiç bulunmamaktadır. Ülkenin güneydoğu bölgesinde 1 m3 tarımsal suyun fiyatı 0.15-0.3 sent civarındadır. Kullanılan suyun m3 fiyatı 0.04 senti geçemez. Bu fiyatlandırma etkin su kaynak kullanımını ve su yapıların inşasını şöyle böyle sağlayabilir ama işletme maliyetlerini karşılayamamaktadır. Asgari düzeyde suya dayalı kalkınma ve su altyapısının inşası kamu destekli olmalıdır. Öncelikli tedbirler sektörler arasında olmalı ve idaresi suyu fiyatlandıran ve toplayan organlar tarafından yerine getirilmelidir. İkinci öncelikli tedbirler teknolojik kullanımla ilgili olmalıdır. Örneğin su tasarrufu sağlayan sistemler gibi. Bu durumlarda teşvikler koruma ve tasarruf amaçlı olmalıdır. Suyun transferi özel bir şart ( doğal akış rejimini etkilemekte) olup, su kaynağı gibi ele alınmak zorunda ve fiyatlandırma da ona göre yapılmalıdır. Uzun vadeli planlarda uzak bölgelerden su transferi düşünülmektedir. Bu yaklaşım; su tasarrufu teknolojilerini, ve birim ünite (tarla) başına su harcamalarının azaltılması programlarının uygulanmasını gerekli kılmaktadır. Sınıraşan sularda uluslar arası işbirliği : Bir su havzasında ve onu oluşturan kollarda su kullanımının farklılığı su rejiminde değişikliklere ve çelişkilere neden olmaktadır. Bu durum entegre su yönetimini ve işbirliğini gündeme getirmektedir. Sınıraşan suların ise devletler arası bir özelliği vardır. Örneğin İrtiş nehri Kazakistan ile Rusya arasında karşılıklı çıkarları koruyacak bir statüde geliştirilmesi gerekmektedir. Bu amaca yönelik 2001 yılında Rus, Kazak ve Fransız Kalkınma Ajansı uzmanların birlikte oluşturdukları İrtiş nehri havzasında sınıraşan suların yönetimi adlı bir projeyi başlatmışlardır. Sirderya nehri toktogul, andizhan, karakum, sardara rezevuarlarından etkilenmektedir. Komşu ülkeler arasında işbirliğini teşvik eden ve Aral denizi, Sirderya ve Amuderya nehir akış kalitesini düzenleyen uluslar arası anlaşmalar mevcuttur. Bütün düzenleyici yasalar, anlaşmalar su kullanıcılarının nehir akış rejimini bozmadan ve çevreyi tahrip etmeden akılcı su kullanımı temeli üzerinde inşa edilmiştir. 1992 yılında Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan arasında belirtilen amaca hizmet eden uluslar arası bir anlaşma imzalanmıştır. Karşılıklı çıkarlar temelinde çevreyi koruyan, nehir akışını bozmayan ve rasyonel su kullanımına düzenlemeler getirilmiştir. Benzer anlaşma Kazakistan ve Rusya arasında Ağustos 1992 yılında uluslar arası anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma sınıraşan suların korunması ve kullanımını düzenlemiştir. Kurulan Kazak-Rus Komisyonu nehir akış rejimini, su dağıtımını ve su altyapıların ortak tesisini düzenlemektedir. Bunun dışında komşu ülkeler şu prensiplere de uymaktadırlar: belediyelerin, sanayinin, enerji ve balık üretimi için gerekli olan su arzını garanti altına almaktadırlar; Hiçbir tahribat yapılmayacaktır; su kullanımında komşular eşit haklara sahiptirler ve ülke konumunun getirdiği avantaj su kullanımı için geçerli olmayacaktır. Kazakistan ve Kırgızistan 2000 yılında Chu ve Talas nehirlerini işbirliği içinde kullanmak amacıyla işbirliği anlaşmazı imzalamıştır. Bu işbirliği sosyal, ekonomik ve çevre değerleri dikkate alınarak sağlamlaştırılması hedeflenmiştir. Bu amaca yönelikte ortak bir komisyon kurmuşlardır. Havzalar ve Sürdürülebilir Çevre Yönetimi: Kazakistan da geniş çaplı sulama ile yem bitkileri ve endüstri bitkileri üretimine ağırlık verilmiş, sonuç olarak, tarımsal mücadele ilaçları kullanımı ve suyun tabii akışından çevrilip, sulama amacıyla kullanılması tehlikeli sonuçlar doğurmuştur. Geçmişin mirası su kirliliğidir. Hatalı politikalar, Ülkede tüm havzalarda çevre koruma ile kalkınma arasında dengenin kurulamaması ekolojik tahribata neden olmuştur. Sirderya havzasında suyun tabii akışının havzanın orta kesiminde sulama amaçlı çevriminin havzanın alt kesimlerinde ciddi tehlikeler yaratmıştır. Su akışının azalması ve kirlilik, ekolojik tahribata ve halkın yaşan düzeyinin-gelirlerinin- azalmasına neden olmuştur. Ayrıca drenaj kanalları Sirderya havzasındaki içilebilir su kaynaklarını kirletmiştir. Çölleşme 2 milyon hektar alanı kaplamıştır. Bilimsel araştırmalar göstermiştir ki doğanın ihtiyacı olan su karşılanmadığında ekolojik tahribat başlamakta ve doğa kendini yenileyememektedir. Bu tahribat sonuçta ekonomik gelişmeye yansımakta ekonomik sektörler için gerekli olan hammadde doğa tarafında üretilememektedir. Kazakistan da bu süreç yaşanmakta olup çevrenin kendini yenilemesi için gerekli olan su ihtiyacının acilen karşılanması gerekmektedir. Bunun için havza bazı planlamayla insani kalkınmaya önem verilmeli ve çevre için gerekli olan su ihtiyacı tespit edilmeli ve entegre su kaynakları yönetimine geçilmelidir. Üçüncü Dünya Su Forumunda çevrenin ihtiyaç duyacağı asgari akış miktarı hesaplanmış olup bu yönde gerekli birikim sağlanmıştır. Dolayısıyla bu birikimden hareketle uygulama yapma imkanı doğmuştur. Aral göl havzasında su stratejisi, ortak çıkarlar temelinde koruma ve kullanma dengesinin temin edilmesi çerçevesinde gelişmelidir. 1960 yılından beri yapılan yüksek yoğunluktaki tarımsal sulama çevreyi ciddi bir şekilde tahrip etmiştir. Hangi stratejinin öncelik taşıyacağı mevcut su kaynakları dikkate alınarak su tasarrufu sağlayacak sistemlerin geliştirilmesi temelinde ortaya konulmalıdır. Hem Aral gölü hem de Sirderya havzası ayrı su tüketicisi olarak ele alınmalı, ekoloji ve sosyo-ekonomik çıkarlar düşünülerek geri kazanıma yönelik planlamalar yapılmalıdır. Ural Nehir Havzası su kısıtı olan bir bölgedir ve bu bölgede su faktörü dikkate alınmadan sanayi gelişmesi teşvik edilmektedir. Bunun bir sonucu olarak özelliklede kurak mevsimlerde artan bir su talebi vardır. Özellikle petrol ve gaz üretimi ile beraber batı Kazakistan su talebi için ek kaynaklar bulunmak zorundadır. Mevcut tatlı su kaynaklarının optimum kullanımını yaygınlaştırmak, su alımını kısıtlama ve yeni üretim tekniklerinin geliştirilmesiyle bu konu çözülebilir. Kuzey ve İç Kazakistan nehir havzaları diğerlerinden oldukça farklıdır: nehir akışları az ve oldukça düzensizdir. Nehir akışının %90’nı ilkbaharda ve bir veya iki ayda vukuu bulmaktadır. Bu durum bu yöreleri su kısıtı olan bölgeler yapmaktadır. Kazakistan’ın su kaynaklarındaki kısıtı ekonomik kalkınma üzerinde önemli bir engel teşkil etmektedir. Zengin doğal kaynaklar yakın bölgelerde bulunan suyun transferine ihtiyaç duymaktadır. Örneğin İrtiş nehri. Kanal İrtiş-Karaganda 458 km uzunluğundadır. Su 22 pompa istasyonu ile 420 m.’ye taşınmakta ve yıllık yaklaşık 1 km3 su İç bölgelere bu kanal marifetiyle taşınmaktadır. Kazakistan’da İrtiş nehri çok fazla akışı olan bir nehirdir ve gelecekte bu nehirden diğer bölgelere su transferi olacaktır. Sorun bu dengenin nasıl ve hangi planlama ve araçlar ile sağlanacağıdır. Bu nehir üzerinde çözülmesi gereken üç temel konu vardır: su kirliliğinin önlenmesi, nehir akış kalitesinin temini ve su transfer miktarı. Balkaş Gölü Havzası, İli nehrinden yapılan ve her geçen gün artan su transferleri nedeniyle durumu kötüleşen ve kirliliği devamlı artan bir konumdadır. Yoğun su ve toprak kaynaklarının kullanımı çevrenin tahribini artırmaktadır. Bu havzada su tasarrufu sağlayan sistemlerin kullanılması, akışın ve su dağıtımının düzenlenmesi gerekmektedir. Sürdürülebilir Su temini, Su Politikaları ve Önemli Projeler : Yukarıda belirtilen geçmiş deneyim bıraktığı ekolojik tahribat, sadece geliri artırmayı düşünen yoğun tarımsal su kullanımı, havzalar arası farklılıklar, ve su transferleri ile doğal akışın bozulması, Kazakistan gibi ülkelerde katılımcı metotlarla eko-sistemin korunması ve restorasyonu temelinde havza yönetimini hızla hayata geçirilmesidir. Suyun kalitesinin artırılmasına yönelik teknolojik adaptasyonlar gereklidir. Nehirlerde su kalitesini artırıcı önlemler alınmalıdır. Kısacası önlemler programı acilen hayata geçirilmelidir. Su ve Doğa İçin Vizyon çalışmasının ortaya koyduğu eko-sistem temelli havza yönetimi, eko-sistemin ihtiyaç duyduğu su miktarını verilmesi, kirliliğin kontrolü ve altyapı yatırımlarını yeni bir anlayışla uygulamaya konulması temel kriterlerini dikkate alan entegre su kaynakları yönetimine geçmesi gerekmektedir. Bu kriterler devletler arası su kaynaklarının yönetiminde de dikkate alınarak eko-sistem yaklaşımı hakım kılınmalıdır. Orta Asya ülkeleri arasında su ile ilgili uluslar arası sözleşmelere (Sınıraşan su yolları ve uluslar arası göllerin korunması ve kullanımı sözleşmesi ile uluslar arası su yollarının ulaşım dışı amaçlarla kullanılmasına dair BM sözleşmesi) imza koyan tek ülkedir, Kazakistan. Bu yönüyle suyun akılcı ve işbirliği içinde kullanılması bilincini geliştirerek ve bu yönde diğer ülkelere örnek olmaya devam etmektedir. Uygulanmakta olan projeleri( 2000 ve sonrası yıllarda) incelediğimizde aşağıda belirtilen konulara yoğunlaştığı görülmektedir: Su tasarrufunu sağlayan teknolojiler, özel sektör ve su kullanıcılarını sisteme katan projeler, devletler arası işbirliği, kapasite geliştirme, sivil toplum kuruluşlarını etkin kılan, kentsel ve kırsal su teminine yönelik, biyolojik çeşitliliği koruyan ve çevre koruma ağırlıklı- su kalitesini artırmaya yönelik projeler Sonuç Kazakistan özelinde su kaynaklarının yönetiminde ekolojik restorasyon, su kalitesinin yükseltilmesi, su tüketiminin sanayi, tarım ve doğa ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyecek mekanizmaların kurulması ve yönetişim önemli yer tutmaktadır. Bu çerçevede mevcut ve planlanan projeler gözden geçirilmek zorundadır. Kısıtlı su ortamında kalkınmayı sağlamak hem zor olacak hem de çevrenin mevcut tahribatı hızla yaygınlaşacaktır.

İpekyolu

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

İpekyolu’nda Yemek — İçmek Sabah kahvaltısını kefir,bilincik denen içi etli bir hamur işi, yeşil çay ve ekmek oluşturuyor.Köylerde ise sadece ekmek,çay var.

KUTU3_____________________________________________________ Yemeklerde pamuk yağı kullanılıyor ve inanılmaz kötü bir tat bırakıyor ağızlarda.Şaşlık denen şiş kebap ya da şiş köfte ise az pişirilip çok yağlı sunuluyor.Özbek pilavı et ve havuçla pişiyor,yine bol yağlı.Elle yeniyor genelde.Ya da kaşık tüm yemeklerde kullanılan. Çin noddles(şehriyenin uzunu)benzeri lagman tuzsuz bir makarna türü ama çorba içinde yeniyor.Yaygın olarak yenen koyun eti yanısıra at ve sığır,inek yeniyor.İnek eti siyah ve sert.Mantı tıpkı Çin mantısı ya da küçük suda haşlanmış halinin adı çuçvara.Tacikler tuşbera,Uygurlar çuçureh diyor. Şorpa(çorba)içine ne bulursan at halinde bir karışım;lagman,et,nohut,sebze,patates. Sıcak ve soğuk süt çorbası çok yaygın.Bizde Anadolu’da içine pirinç atılarak yapılanın aynı.Süt burada içine tuz ve tereyağ konarak içiliyor.Yoğurt ya kefir ya da katık adıyla süzme olarak tüketiliyor.Kurut ise süzme yoğurdun kurutulmuşu,kaymak da süt ürünleri arasında. Nohutla yapılan Samsa bir Tacik yemeği.Tohum barak ise yumurtalı hamur işi.Tohum yumurta demek.Çakka tuzsuz lor peynirinin otlarla karıştırılarak sunulması.Mısırdan yapılan ekmeğe çörek deniyor.Pideye benzer ekmekleri ise çok sert bir hamur.Fatir denilen ekmeğin üstüne yağ ve yumurta sürülüyor çok kıymetli. Özbek ve Uygur yemekleri benzerlik gösterirken balkabağı çok kullanılan bir sebze.Buharda pişirilen balkabağına moşiçiri deniyor. Pilava da konuyor.Dimlama ise patates,et,soğan ve sebzeyle uzun süre ateşte pişen bir yahni.Yediğim en lezzetli yemek buydu.Honum ise geniş boru gibi bir lagmanın içine doldurulmuş et ve patates.Dolma yaygın bir tür.Nişalda sadece Ramazan’da yapılan bir tatlı.Yumurta akı,şeker ve bir tür ağaç kökü konuyor içine bembeyaz bir köpük oluyor. Nevruz’da da özel yemekler yapılırmış;sumalak ve halim. Ahıska Türkleri bize yakın lezzette yemek yapıyor.Pilavları,yoğurtları ve açma börekleri çok lezzetliydi.Hoşaf,turşu yanısıra yemekte çay her an serviste.İçki çok içiliyor,esas olarak “arak” denen içki yaygın.Yanısıra vodka,şarap ve şampanya dedikleri köpüklü şarap. Ramazanda içki her yerde satılıyor ve içiliyor.Yemek daha çok içmek ve sohbet demek.Müzik dinlemeden ya da söylemeden hiç olmaz.

Taşkent

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

TAŞKENT YAKTI MI?* Taşkent’in baharı güzel olur demişlerdi geçen gidişimde. Bahar kızı Nevruz Taşkent’in sokaklarına, parklarına gelip uzun saçlarını çiçeklerle donatmış. Erguvanların altında güneşin altın ışıklarına boğulurken bahçeli evlerin avlularına serinlik düşüyor.

Taşkent baharın taze gelini gibi salınıyor insanın yanıbaşında. İki yıl öncesine göre çok ilerlemiş bir kentleşme gördüm Taşkent’te. Tertemiz sokaklar,çok hızlı süren bir imar faaliyeti ve kunt binaların modern bir şekilde giydirilmesiyle şenlenen çehreler. “Al-i Meclis” binasının mavi çatısı güneşin altında parlıyor.Önünde Ali Şir Nevai parkı uzanıyor. Bir devlet doğuyordu beş yıl önce burada. Türkiye Özbekistan’ı ilk tanıyan ülke. Elçilik plakamız 01 kodunda. Altı yıl sonra dili bir,dini bir ve kültürü bir bu kardeş ülkede Türkiye sadece bir seyirci. Ekonomik ilişki dışındaki hiç bir ilişki kurmayı bilemeyen Türkiye başkalarının gelip yerleştiği bir piknik alanında ayakta kalacak besbelli. Bütün ülkelerin kültür merkezleri olmasına rağmen Türk Kültür Merkezi kurulmamış. Türkiye’ye ait hiç bir kültürel faaliyet yok. Oysa Almanlar Konrad-Adenauer Vakfının Taşkent şubesini bile kurmuşlar harıl harıl çalışıyorlar. Bir çok Alman radyo ve televizyonu yeni kurulmakta olan özel radyo ve televizyonlarla anlaşmalar imzalıyorlar. Deutsche-Welle en çok dinlenen Radyo Grand ile böyle bir anlaşma imzalamak üzere ve bu nedenle bir saat Almanca yayın hakkı alacak. Bu radyoda Özbekçe, Rusça ve ingilizce yayınlar da bulunmakla birlikte Türkçe yayın yok. Oysa Türk pop müziği duyunca gençler yerlerinde zıp zıp zıplıyorlar. Bize bol bol kaset gönderin diyor sevimli Özbek spiker kız.Onlarla canlı yayında sohbet ediyoruz. Ne çok dinleyeni olduğunu beni dinlediğini söyleyenlerden anlıyorum. Kültürel ilişki ve yatırım olmadan ekonomik bir alt yapı kurulamaz. Ekonomik devamlılığın esası kültüreldir. Türk kültür dünyasını seven ve benimsemeye hazır Özbekistan’da bile biz kültürel çalışma yapmıyorsak acaba neyi bekliyoruz sizce? Bu boşvermişlik ve rehavetin anlamı ne? Cehalet mi , beceriksizlik mi? Bir ülkede 20ye yakın Türk okulunuz olacak ve Türkçe bir saat radyoda program koyamayacaksınız,mümkün mü? Sadece kız okulunda 16 milliyetten çocuk birarada okuyor. Türkiye kazanmış olduğu 75 yıllık deneyimi, 1985’den sonra edindiği radyo/Tv birikimini Özbekistanla paylaşabilir. Özbekler bunu hep beklemiş ama diyorlar ki: Her gelen konuşuyor ve gidiyor.Sonra sessizlik! Özbekistan’la çok önemli iki bağı kurmuşuz: Eğitim ve ekonomi. Biz bunun kültürel alt yapısını ve beraberliğini yapılandırmak zorundayız. 2001 yılında Latin alfabesine geçecek olan Özbekistan büyük bir kültürel pazardır aynı zamanda.Biz gücümüzün farkında değiliz. Belki bir bahar sabahı ona raslayabilirsiniz. Belki de bu son Başbakan’ın ziyareti farklı ilişkileri geliştirmemize yardımcı olur. Bizim Avrasya coğrafyasında olmamız gerektiğini anlarız. *Taşkent’i beğendin mi? NEVVAL SEVİNDİ

Kazak

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

İNSANA YATIRIM YAPAN KAZANIR Sınır komşularımızın on yıl önce ne durumda olduklarına bakınca kendimizi sorgulamamız gerçeğinden kaçamayacağımızı düşünüyorum. On yıl önce Bulgaristan ekonomisi ve siyasal yapısı ya da Yunanistan, Rusya ne durumdaydı?

Bizden çok geride olanlar bile bizim nefs iktidarı olan yönetimimizi geçmiş durumda. Kazakistan on yıl önce yeni varolma savaşı veren bir yerdi. 14 milyonluk bu geniş topraklarda yiyecek patates,lahana ve etten ibaretti,giyecek bulunmazdı.Yol yoktu, yordam yoktu. Hatta onun ülke olacağına inananlar yoktu. İlk gönderilen Türk elçisi kendini sürgün ettiklerine inandığından harabeye benzeyen binayı elçilik olarak almış. Geleceği görecek bir çift gözden yoksun dışişleri mensubumuz binayı Türkiye adına layık bularak içine oturmuş. Şimdi de öyle hırpani kılıklı binanın üstünde Türk bayrağı sallanıyor ve Kazakistan gelişiyor. Bahçesi darmadağınık bu bina belki de doğru seçimdir,kanayan kalbimizi gösteriyor. O zor günlerde bereket insanımız elçiler kadar karamsar olmadığından Kazakistan’a yatırım yapmaya koşmuşlar. Bütün Batı ülkelerinin gözü ve eli olan Kazakistan’da ayrıca 28 okulumuz var. İki tane de üniversitemiz. Burada herkes okuma yazma biliyor. İki üniversite bitiren çok. 14 milyonluk ülke 110 tane üniversite var. İngiliz-Kazak,Amerikan-kazak üniversiteleri yanı sıra Mısır ve Alman üniversiteleri var.Üniversite açmanız bir çok kritere bağlı. Öğretim görevlisi sorunu yok. Her öğrenci başına 140 kitap olmadan ve 9mkare yer oluşturmadan üniversite açamazsınız. Devlet üniversitelerinin kalitesi çok iyi. El Farabi üniversitesi bunlardan biri. Süleyman Demirel Üniversitesi nin dekanı Batı üniversitelerinde adına kürsü açılmış çok ilginç bir matematikçi. Askar Cumadullayev , atası Mustafa Çokay’dan söz etti bana. Rusların Kazakçayı nasıl unutturduğunu ve köylü dili diye aşağılanan bu dilin önemini heyecanla anlattı. Dil insanın ana yurdudur bilirim dedim. AGİT konferansıyla aynı günlere rastlayan UNESCO’nun da katıldığı 21.yüzyılda birlikte yaşama kültürü sempozyumunda Kazak aydınlar daha kürsüye çıktıklarında alkış yağmuru oldu. Aydınlar halk kahramanı burada. Kırgız olan Aytmatov da alkışlarla ödüllendirildi. AGİT konferansına katılan parlamenterler bir ya da iki doğu dilleri konuşurken Türkler sadece İngilizceye çakılıp kalmışlardı. Amerikan büyükelçisi açılış konuşmasında Rusça, tartışmalarda Kazakça konuşurken Türk dışişleri çeşitliliğin çok uzağındaydı. Benim anneannem,dedem ve babaannem üç dört dil konuşurken hemen sonraki kuşak annemler Türkçeden başka dil bilemez olmuş. Bu ne tek tip hayat! 131 değişik milletten insan yaşayan Kazakistan’da nüfusun yüzde 52’si Kazak,yüzde 30 Rus, sonra en büyük grup Almanlar,Koreliler,Ukraynalılar, Dungan denilen Müslüman Çinliler, Yezidi Kürtler, Ermeniler ve diğer Türk halkları. bir arada yaşama kültürünü geliştirmiş olan Kazak halkı estetik zevki gelişmiş dans ve müziğe düşkün insanlar. Kadın hayatın her alanında var. Müziği,dansı,resmi ve çalışkanlığıyla Kazak kadını ülkenin temel direği. Milli Eğitim bakanı ile birlikte üç kadın bakan var Mecliste. Milli Eğitim Bakanı Shamsha Berkimbayeva en yakın dostlarımız zor günlerimizde burada olan Türkiyedir diyor. Açılan okulları öve öve bitiremiyor. Ayrıca deli yürek televizyon dizisini hiç kaçırmadığını söyledi ve Alabora’yı çok beğendiğini ekledi. Burada Türk dizilerine bayılıyorlar. Keşke bunu bir kültür ihraç maddesi haline getirebilsek bütün Türk dünyası yanı sıra Ortadoğu ve kuzey Afrika bile alır. Dombrayı gitar gibi kullanarak İspanyol melodileri çalan iki kızdan oluşan grup bu yıl Avrupa’da ödül almış. Öz kültürleriyle batı formlarını birleştirmeyi başaran çok müzisyen var. Gençler kendi kültürleriyle gurur duyuyor. Ancak Kazakça daha yeni öğrenilen bir dil. Kril alfabesi oldukça Rus kültür etkisinin azalacağını hiç sanmıyorum. Dil vatansa alfabe de seni vatana götüren arabadır. Eski çöken sistemin altında kalan çok insan olduğunu da söylemeli. Serbest Pazar ekonomisi adı altında parayı her şeyin Kabe’si kılan anlayışa aydınlar ateş püskürdüler konuşmalarında. En geniş caddeler kumarhane,diskotek ve barlarla dolu. Özellikle kumar ve içki çok yaygın kötü alışkanlıklardan. Herkeste zengin olma isteği var. Hemen. Gittiğim Ermeni mahallesinde Tanrı misafiri olarak bir evin kapısını çaldım dostlarla ve inanılmaz bir konukseverlik gördüm. İdeolojik zehirlenme olmayınca insan yüreği pek sıcak bir köşe. Nane çayı içtik,bahçesindeki kirazları ,meyvaları yedik. “72 millet birdir bize” diyen Yunus’u yad ettik. NEVVAL SEVİNDİ

Sayfa 4 / 6« İlk...«23456»