TÜRKİYE’DEKİ DÜNYA DÜNYA’DAKİ TÜRKİYE 20.yüzyıl kültürel anlamda gerçek bir başarısızlık örneğidir. Tek doğrunun kendisi olduğunu iddia edenlerin çıkardığı savaşlarla, zulümle inledi insanlar.Robespierre ile simgeleşen jakobenlik kendi gibi düşünmeyen herkesi giyotine göndermekte bir an duraklamadı..
20. yüzyıl insanları polarize etti.Herkesi savurdu.Modernleşmeci pradigma vazgeçilemez tek gerçeklik gibi kendini ortaya koydu. İlerlemeci anlayış kendinden başka bir paradigma olabileceğini düşünmeden rahat rahat yaşadı. bu entellektüel bakış nedeniyle toplumları ve insanları terzi makasıyla keser gibi kesip biçmek 20.yüzyılda normal görüldü.İdeolojiler alkış aldı, insanlar acı çekti. Bu terzi makası Rusya’da binlerce Tatarı, Ahıska Türkünü ya da Koreliyi yerinden yurdundan sürdü. Bu terzi makası Avrupayı biçti tam ortadan, Afrika’nın ise bugünkü felaketini hazırladı. Bugün gördüğümüz “öteki” bizim aynamızdır. Yoksul kıtalar kültürleri ellerinden alınmış, toplumsal modelleri tarumar edilmiş ülkelerle dolu. Konuşma yasalarla bile yasaklanmış Yeni Zelanda’da olduğu gibi. Maori yerlileri yüz yıl kendi dillerinde konuşamamış.Yeni izin verildi ve ilk ana okullarını açtılar kendi dillerinde. Sokak isimleri Maori dilinde yeniden değiştiriliyor özür dilemek için. Bugün tera çağında yaşıyoruz . Mega milyon giga milyar. Ama hiç bir sayısal büyüklük iki insanın göz göze olmasındaki kadar büyük bilgi alşıverişini bize henüz sunamıyor. Göz göze olduğumuzda birbirimize bir saniyede bir milyar veri aktarıyoruz. Diyalog çok farklı kimlikler arasında olduğu zaman yaratıcı. Tarih boyunca değişim kültürler arası diyalg ve bilginin taşınmasıyla olmuşutur. Önyargısız düşünme diye başlayan cümleler var. Önyargılı düşünme zaten olmaz ki!O sadece bir yargının belirtilmesidir.Önyargının bilgi yerine kullanılması alışkanlığnı değiştirmek zorundayız. Yani eski zihni kalıpları, düşünce biçimlerini ve tek doğruları. 1500 yıllarında dünyada 500 devlet vardı, site devletler.Bu yüzyılın başında 23 tane ülke vardı, imparatorluklar. 1950 başında ülke sayısı 53’e çıktı.Şimdi Birleşmiş Milletlerin üyesi 193 ülke var. Kendi adına para basan ülke sayısı ise 214 tane. Beklenti şu.500 doğru giderek geldiğimiz yere varacağız bir yığın acıdan sonra. 21.yüzyıl insan ve kültür merkezli bir anlayışın kuramını hazırlamaya çalışıyor.21. yüzyıldaki demokrasi anlayışı Türk İslam anlayışında tüm değerleriyle var. Yani bin yıl sonra yaşayan hoşgörü dünyası . İşte Mevlana diyor ki: Gene gel gene./Ne olursan ol/ ister kafir ol, ister mecuzi, ister putperest/ ister yüz kere tövbe etmiş ol/ ister yüz kere bozmuş ol tövbeni/ umutsuzluk kapısı değil bu kapı/ nasılsan öyle gel. Bence 21. yüzyılın mottosu bu:Nasılsan öyle gel. Bu çoklu kültür ve çoklu din mottosunun yaratıcısı benim kültürüm. Yunus da şiirlerinde 72 milletin kardeşliğinden söz eder çoklu etnik kültürle birarada yaşamanın en güzel edebi eserleri kültürümüzde vardır. İpekyolunun 12.000 kilometrelik alanında yol boyu Türkçe konuşulur. Anadolu’daki barışçı kültür İpek yolundan Batı’ya göç eden Türk kavimlerinin çatışma ve barış içinde yarattığı kültürdür. Türkler bütün kültürlerle alış veriş içinde olmayaı sevmişler tarih boyu. Çok etkilendikleri kültürlerle bütünleşmekte sakınca görmemişler. Kültürlere gösterdikleri uyum nedeniyle bazılarınca kimliksiz diye nitelenmeleri önyargılı bir bakıştır. Onlar kültürel uyumun ve sentezin örnekleri olmuşlar. Bu nedenle dünyada şaman, yahudi, hıristiyan,müslüman Türk boyları, devletleri var. Türkler yol kültürüyle tüm kültürlere aşina olmuştur. Budizm,nasturilik,manizm gibi dinlerdeki hoşgörü tasavvufta ruh bulur. Çin, Hind ve İran kültürleriyle etkileşim içinde olmuştur Türkler. Bu Horasan’da mayalanmıştır. Yesevilik kanalıyla Horasan erenleri Anadolu’ya Türkleştirmek için geldiler. Sovyetlerin dağılmasıyla bölgeyle Türkiye arasında yeniden sıcak bağlar kuruldu.Onlar için Türkiye model ülke olarak Batılı değerlerin temsilcisi. Türkiye’ye biçilen, bölgenin laik ve demokratik rol modeli olması. Bunun maddi ipuçları bulunmakta. Tüm komşularımızdan, Kuzey Afrika ülkelerine Türk televizyonları izlenmekte. Türkçe yaygınlaşıyor televizyonla. Kosovalı mültecilerle yaptığım söyleşilerde gençlerin Türkçeyi televizyondan öğrendiklerini anladım. Aynı şekilde Kuzey Afrika ülkelerinde ve İran’da özellikle gençler Türkçe öğreniyor. Türkçe eğlence programları büyük izleyici kitlesi çekiyor. Dizilerin tiryakisi olanlar var. İran’da İngilizce dil kurslarından sonra en büyük talep Türkçe kurslarına. Gençler internet yasağını Türkiye’ den telefon hattı kiralayarak kırıyor. Dünya ve Avrupa ile ilişkinin adresi bölgede Türkiye. Türki Cumhuriyet’ lerde öğrencilerle konuştuğumda neden Türkiye’ de okumak istediklerini sordum. Cevapları: Çünkü Türkiye Avrupa’ dır. Oradan Avrupa ve Amerika’ ya atlamak kolay. Türkiye önemli bir referans noktasıdır. Irak koyu diktatörlüğü içinde yine Türk televizyonu izleyerek siyasi bilgilenmesini sağlıyor. Tüm bölgede Türkiye’ye biçilen rol hediye edilen bir rol değildir. Osmanlı ‘dan beri 700 yıllık bir hinterland içinde yerinin öneminin tekrar altının çizilmesidir. Bu hinterland Osmanlı kültür coğrafyası. Türkiye Cumhuriyeti sınırları siyasi sınırlardır. Oysa kültürel sınırları devamlılığını gerek Balkanlarda gerek Ortadoğu’ da sürdürmektedir. Osmanlı’nın yüzyıldan fazla Batı macerasına eklemlenen T.C.’ nin Batılılaşma tarihi Türkiye’yi Batı’nın uzantısı yapmıştır. Devamlı batı’ya doğru hareket eden Türklerin tarihi Osmanlı ile Batı ‘da kültürel köklerini salmıştır. Bunun izlerini tüm Balkanlarda sürmek mümkün. Bu nedenle kıyıma uğrayan Bosnalılar ve Kosovalılar kültürel bir savaşın şehitleridir. Orada yaşanan kültür savaşıydı. Türkiye kültürel olarak sarıp sarmaladığı milyonlarca kilometrelik alanda Çin’den Viyana’ya kadar uzanıyor. Bu milliyetçi bir ahkam ile söylenmemekte. Kültürel bir coğrafyanın tanımı için kullanılmaktadır. Uygur pazarında İstanbul fotoğrafı asılı çadır bezinden İbrahim Tatlıses türküsünün oynak havasıyla hareket edersek büyülü halımız bizi tüm coğrafyada dolaştırırken kulağımız Türk popu ya da türküleriyle çınlayacaktır. Peki, sadece müzik mi? Hayır. Yüzlerce döner büfesi açılan Çin’ den başlayalım yine israil’ e kadar gelelim. Türk damak zevkinin yaygın coğrafyasında gezinelim. Batının “fast food” una karşılık Türk “fast food” ürünleri her yerde başa güreşmektedir. Lahmacun, pide , döner , tatlılarımız Rusya dahil her yerde alternatif tatlardır. Giyim ve moda zevkinin yaygınlığını da hiç hafife almamak gerek. Bölgede yine önderlik Türkiye’ de. Tekstil konusunda , her türlü olumsuz ekonomik göstergelere rağmen, Türkiye çok başarılı bir ilerleme kaydetmiştir. Bölgede moda yaratıcısı, marka üreticisi olma konusunda iddialı bir ülkedir. Çeşitli sanat dallarında ve uygulama alanlarında yine özgün bir yere sahip Türkiye. Senatör Al Gore “Küresel Denge” kitabında bakın ne diyor: Dünya yüzündeki genetik kaynakların zengin çeşitliliğini sürdürmenin fiyatını biçmek olanaksızdır.eçtiğimiz günlerde Kaliforniya Tarım Alanları Projesi arpanın bilinen 6500 türü üzerinde Tarım Bakanlığınca yapılan araştırmalar sonucunda, günümüzde 160 milyon dolarlık Kaliforniya arpa ekinini, sarı cüce virüsten koruyacak tek bir Etipyalı arpa türünün bulunduğunu bildirdi. Benzer yabani genler geçtiğimiz yıllarda da ürün verimlerinde, bazı türlerde %300 ‘ü aşan artışlar sağlamıştı.Proje tarafından keşfedilen ve yabani genlerin taşıdıkları değeri belirten pek çok örnek arasında Türkiye’de doğal olarak yetişen bir buğday türü de bulunmaktadır.Görünüşte hiç bir işe yaramayan bu bitki, ABD’nın yılda 50 milyon doların üstünde değere sahip olan buğday ekinlerine, hastalığa karşı dirençli genler sağlamıştır.” Genetik çeşitlilik merkezlerini ilk tanımlayan Rus genetikçi Vavilov Türkiye’yi bu kuşak içinde değerlendirmektedir. Bu sosyal ve kültürel çeşitlilik için de geçerli bence. Oluşturulacak yeni kültürel sentezde Türk kültürü genetik çeşitlilik açısından en parlak örnektir. Biz onu tanımıyoruz ve bilmiyoruz diye işe yaramaz gibi görünüyor olabilir ama o dirençli genlere sahip ve üretilecek yeni sentezin donelerini bağrında saklıyor. Zihniyet değişiminin önemli bir ayağı çevre sorunlarında yatıyor. Önümüze getirdiği yaşamsal sorunlar tüm siyasi kamplaşmaların üstüne çıktı.Suyumuz, havamız, atmosfer kirleniyorsa bu hepimizi ilgilendiriyor.Küresel çevre sorunları öyle bir hızla üstümüze geliyor ki, bunu ancak ortak insani değerlerle ve tavırla çözebiliriz. Bunun sağı solu yok. Kentleşme de aynı. Burada kaos yaşınıyorsa hiç birimiz nefes alamayız. Antalya’da kanalizasyon olmadığı için nüfus artınca fosseptik çözümsüzlük halini aldı ve Lodos esince Antalya’yı igrenç bir koku kaplıyor. Bundan hepimiz şikayetçiyiz. Planlama eskiden solcuların işiydi şimdi herkesin. İnsanlara değer verme ve dürüst olma politikacıları ayıran özellik olarak öne çıkıyor ve sosyal dayanışma talebi geliyor insanlardan. Bu yapılmazsa Cezayir uç noktasına gitmek olmayacak bir durum değil. Türkiye’de herkes değişim istiyor, sistemden nemalananlar hariç. 2.Siyasal Değişim Artık eski örgütlenme biçimlerinin çöktüğü ve yeni sistemlere ihtiyacımız olduğu aşikar. İngiltere’de Tony Blair ;” Ben artık çok kültürlü bir toplum istiyorum.” diyebiliyor. Batı kültürünün bugüne kadar ki uygulamalarını, büyük burnunu kırarak.Ve devam ediyor: “Bir ülkede ki kültürel değişim talebi yansımasını politik deneyimlerinde bulur.” Kültürle değişim arasındaki koparılamaz bağ çok açık seçik sanırım.Değişim yeni bir örgütlenme biçimidir. Bu kültürel ve sosyal örgütlenmenin yeniden modellenmesinde nefes alabilir ancak. Ruhunu bulmayan değişim ekonomik modellerde can verir. Değişim ruhu kültürdür ve onun uzun soluğu ise sivil toplumdur. Sivil toplum Türkiye’de yanlış tariflendiği gibi , devlet karşıtı bir kavram değildir. Cumhurbaşkanı “Bu ülke böyle yönetilemiyor, Başkanlık sistemini tartışın “diyor. Başbakan “Ankara’dan yönetilemiyor ülke” diyor, Adalet Bakanı adalet sisteminin iflasettiğini haykırıyor.Ama bir şey yapılamıyor. Çünkü siyaset ve ekonomi ilişkisi o kadar içiçe geçmiş durumda ki çıkar çeteleri oluşmuş. Devlet küçülsün diye kulaktan kulağa yayılan rivayetin yerine ne konacağı hiç söylenmemekte. Sorun yerel Ankaralar yaratmak değil. devletin hantallığı nedeniyle siyasi mekanizmanın tepki verememesi üzerine devlet içindeki küçük birimler çeteleşerek bunlara cevap vermekte. En önemlisi de Bernard Lewis ‘in de söylediği gibi: “ Ortadoğu’da ilerleme olacaksa kadınlarla olacaktır.” Türkiye kadına verdiği yasal haklarla önderliği elinde tutuyor. Pratik toplumsal yaşamda kentli, okumuş kadın kesimi bir çok meslek dalında çok başarılı. Polis ve askerden tutun operatör ve hakime kadar Türk kadını geleneksel olan ya da olmayan iş kollarında temsil edilmektedir. Kadın erkek ilişkilerinde son 20 yılda değişim yaşanmaktadır. Televizyonun yurt içindeki etkileri kırsal alanla kenti yaklaştırmaktadır birbirine. Toplumsal ve kültürel değişimler hızlı olmaz. Olduğu kadarı dikkate değerdir. Kadının toplumdaki yeri önemli gelişmelere gebedir. Bölgenin İslami tek kadın Başbakanını çıkaran Türkiye kadını kalkınmanın merkezi olarak görürse hızla yol alacaktır. Nitekim, Güneydoğu Anadolu’da kadın merkezli kalkınma modelleri uygulanmaktadır. GAP projesi kapsamındaki ÇATOM ( Çok Amaçlı Toplumsal Kalkınma Merkezleri) kurulduklarından kısa bir süre sonra kadın merkezlerine dönüşmüşlerdir. Kadının sokakta, toplumda görünür olması sağlanmıştır. Okuma yazma bilmeyen kadından bilgilenen kadına geçiş kolay değil. Kadın girişimciler Anadolu’nun bir çok yerinde aktif iş yaşamına katılmakta. Bir Arap köyünden konuştuğumuz Hülya bile “paspas olmak istemediği”ni belirtip babasının onayıyla sesini yükseltmekte ve başlık parasına meydan okumaktaydı. Bana söylediği “ tarlada çalışmak istemediği artık fabrikada çalışmak istediği” idi. Bunun sosyal anlamları çok zengin bence. nedenle yaratıcı bir tartışma ortamı yaşanamıyor.. Sivil toplum serbest ekonomik pazarla gelişmekte. Milli burjuvazi ekonomik güçle birlikte kendi ahlakını, yaşam tarzını, kültürünü ve beğenisi yaşama geçirmek istiyor. Türk milli burjuvazisi yeni doğuyor. Anadolu kaplanları denen burjuvazinin öncülleri kendi güçleriyle ekonomik değer üretiyorlar. Devletten falan alarak değil. Zaten yapılan tartışmanın yaşam tarzı, anlayışı ve kimlikler üstüne olduğu aşikar. Bu nedenle kadın konusu ön plana çıkıyor. Çünkü toplumun görünen yüzü kadın. Osmanlı idaresi di en çok fetvayı kadınların giyimi ve sokakta bulunma şekilleri üstüne çıkarmıştır.Yani kamu alanında nasıl bulunacakları üstüne.. Ayrıca Ali Suavi’nin de içinde bulunduğu Yeni Osmanlılar İslami kavram ve kurumları modernleştirmeye, Batı kavramlarıyla yakınlaştırmaya o dönemde başlamışlardır. Ali Suavi sivil itaasizlikten bahseder. Demokratik idealler dışarıdan empoze edilmemiştir Türk aydınına. Türk aydınları tarafından tartışılmış, yaşanmıştır. Tüm siyasal sınıflamalarda -İslamcı aydın,liberal aydın gibi- ideal olarak demokrasiyi benimsiyorlar. Esas önemlisi buradaki konuşmalar da İsla ve demokrasinin çeşitli boyutlarından söz edilirken kadın konusuna hiç değinilmemesi dikkat çekici. Oysa yukarıda da belirttiğim gibi kadın tüm yönetim biçimlerinin görünen yüzü olarak tartışma konusu olmuştur. Ülkemizde demokrasiyi tartışırken TBMM ‘de sadece %2.4 oranında kadın temsilcimiz olması çok düşündürücü. Toplumun %51’ini oluşturan kadınlar temsil edilmiyorlar demektir. Hem demokrasi hem İslam açısından güncel olarak en çok tartışılan kadının rolü, geleceği ve kamu alanındaki görünümüdür.Bunlar konuşulmadan İslam ve demokrasiden söz etmek bana mümkün görünmüyor. Çünkü demokrasinin varlığı “öteki”nin tanımasına bağlıdır. Türkiye’de gençler ve kadınlar temsil edilmeyen marjinal gruplardır. Kuran’da “her insanın bir nev(tür) olduğu yazar. Tasavvuf ise her insan kadar Allah’a ulaşma yolu olduğunu söyler. Her birey tek ve biricik sayılır. Ulaşma yolu ve yönteminde aklıyla bir serbestlik içindedir. Din insanın iç dünyası, doğası ve fıtratıyla ilgili değilse nesiyle ilgili olabilir ki? O zaman Kuran’ı Kerim’de insanın kötü halleri yazılmaz, zayıf yanlarına işaret edilmez, bunları aşması istenmezdi. Tasavvuf ise baştan başa insan doğasıdır. Yunus mre sevgiden sözederken, Mevlana “kıyısız bir deniz” olduğunu söylerken insan doğasından söz etmez mi?Tasavvuf da yedi merhale çıkmak kamil insan olmak iç dünya ve insan nefsi,yani doğasıyla ilgili değil midir? Tarikatlar insan doğasına bir cevap değil mi? Statü sosyal normlar olarak düşünülürse belki doğrudur. Burada sorun İslam’ı kendi tarihsel perspektifi ve sosyal şartları içinde değerlendirmek yerine bugünün ideolojik kriterlerini kullanmaktır. Çok hukukluluk yanlışı gibi.. Yeni Osmanlılar iki önemli unsuru Müslüman kimliğiyle savunmuşlardır: Demokrasi ve ilerleme. Batı ile entellektüel bir ilişki içinde olmuşlardır. Yani dünyaya açılan ortak bir dilin peşine düşmüşlerdir. Bu nedenle Fransızca gazeteler çıkarmışlardır. Yeni Osmanlıların İslami söyleme yaslanmalarının nedeni Tanzimat’ın getirdiği kültürel atmosferdir. Kültürel değişim talebi kimlik sorunu doğurur. Tanzimatçılar devleti güçlendirme peşindeydiler. Şeriatın yerine ne konacağını ise söylemediler, teorik bir boşluk yarattılar. Bu boşluğu Batı’nın kavramları,kimliği dolduramazdı. Bize ait sentezin yokluğu, toplumla kurulacak iletişimde dinin yerinin belirsizleşmesi bugünkü Türkiye’nin de sorunu. Hıristiyan kültür üstünde yükselen Avrupa ‘ya bakıyoruz, tüm dini semboller edebiyattan sinemaya kullanılıyor. Avrupa burjuvazisi püriten ahlak temelli yükselmiştir. Yeni Osmanlılar toplumla iletişime geçecek ortak dilin İslam olduğunu düşünerek köklü reformlar için devrimci bir ruh oluşturmaya çalıştılar. Bugünkü temelde de bu toplumsal/siyasal alana kayışın tartışması var. Batı’nın dayattığı problemlerle ilk kez yüzleşen Türkler olmuştur. Batı’nın doğu’ya rasladığı yer olan Türkiye çağdaş İslam sentezini düşünmeye, tartışmaya çok önce başlamış. Gazete gibi Batı araçlarını kullanarak kamuoyu yaratmış ilerleme fikri o günden bugüne Türk aydının değişmeyen nosyonu olmuştur. Bu kültür alış verişini ilk yapan Türkler bugün teorik olarak “Türk Rönesansı”nın fikir işçileri olabilirler. “Halk demokrasiyi kavrayınca kavga çıktı”. Genelde bizde Anayasa temel olarak herşeyin yazıldığı yermiş gibi konuşuluyor. Böyle bir şey yok. İngiltere’de anayasa yok ama ülke yönetiliyor.Gelenekle. Fransa’da biraz farklı ama ABD’de yine Anayasa neleri yapmayacağınızı değil neleri yapabileceğinizi bir kaç maddede anlatıyor. Kötü niyetlilere göre Anayasa yapılırsa hep, bunun sonu nedir?Varsayımımız kötü niyetlilerse buna kaç cild anayasa gerekir? ABD yasama , yürütme ve yargı ayrılığı kesindir. İngiltere’de yürütme güçlüdür. Başbakan etkindir. Fransa’da Cumhurbaşkanı güçlüdür. Meclis çoğunluğu ondan yana değilse güç Başbakana geçer. Pakistan demokrasi de sorun yaşarken, Hindistan tam demokrasiyi yaşatıyor dedi.. bizim kıyaslamada hep Batılı bir bakış taşındığını açıkca gösteriyor. Dediği gibi: “Tarihi bu kadar yüzeyden bilmeye hakkımız yok.” Orta Asya’daki yüzyıllardır süren bir çok kan davası dinden önemlidir. Sırplar Bosna-Hersek’de en eski kan davasını güderek kanlı bir savaş yaşattılar Avrupa’nın göbeğinde. Aşiret mantığının yaygın olduğu Orta Doğu’da feodal sosyal yapı ve kültürel dokunun devamlılığı İslamiyeti biçimlendirmekte, İslamiyet yüzünden bu fark yaşanmamaktadır. Bu ülkelerin hepsinde kadın sorunu olması tesadüf değildir. Cezayir, OrtaDoğu,ran Bunu Batı bakış açısı İslamiyete bağlıyor. Öyleyse Orta Asya’da ki Türkilerde de öyle olmalı. Oysa sosyal ve kültürel şartlar Rus emperyalizmi ile etkileştiği için kadın konusu Özbekistan’da olduğu gibi özgürlük arz eder. hoşgörü konusunda Nakşıdil Sultan’dan verdiği örnek bizim Osmanlı ve çevremiz hakkında ne kadar az ili gösterdiğimizin kanıtı. Hangi İslam sorusunun altında kültür ve sosyal yapı uzanır. Kendi demokrasimizi kuralım işletelim. Türkiye sadece ideoloji ile idare ediyor, çünkü fikir üretilmiyor. özgürlüğüdür.. Ülkem benim için ne yapabilir diye sormayın ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun der Roosvelt. Demokrasinin temeli devletten beklemek değil devletin ve toplumun kalitesini arttıracak bireyler olmaktır. Bu dünyada hiç bir zaman hazıra konamayız. Başarısız olmaktan korkar insanlar. Başarısızlık zordur ama başarmayı hiç denememiş olmak tek kelimeyle felakettir. Demokrasi daha fazla özgürlük ve daha iyi bir hayat için her zaman mücadele edebilme gücüdür. Bunlar iyidir, çünkü bir ulusun geçirdiği aşamaları temsil eder. Politik sıkıntılar, soygunlar, bunalımlar, duvarlar karşısında aklına yıkımdan başka bir şey gelmeyen halk tarihinden habersiz demektir. Türkiye tarihine yabancılaşmış ve hiç bir bilgisi yok. Tarihi bilgimiz olmadan bugünü değerlendirmemiz hep eksik ve yanlış olur. Bu ayarı bozuk bir camdan dünyaya bakmak gibi tepetaklak bir duygu. İçinde bulunduğumuz karmaşadan çıkmak ancak kendi gücümüzle mümkün. Bu karmaşadan daha iyi günlere zaferle çıkacağımıza inanmalıyız ki güçlü bir Türkiye’yi yaratalım. Her istediğimizi anında elde edemiyor olabiliriz amam cesaret ve mertlikle bizim ummadığımız başarıları yakalayabiliriz. Bir insandan söz ederken nasıl onun iyi insan olması kadar sağlam karakterinden de söz ediyorsak ülke içinde sağlam karakter ve ilkeler önemlidir. Bizim ortak ilkelerimiz nelerdir? Ortak ahlaki değerlerimiz neler? Biz sağlam bir karakteri temsil ediyor muyuz? Eğer bunları temsil edemezsek hiç bir yasa, yasak, baskı bu ülkenin iyi olmasına neden olamaz. Biz ne istediğimizi bilmiyorsak gelecek bize gülümsemez. Yasalar cehalet ve körlüğe dayanarak bir bağlılık talep etmez halkından , sadakat ve sevgiye dayalı bir yurtseverlik talep eder. Ölü geçimişin korkularından kurtulmazsak bu üstümüze serpilecek ölü toprağı olur. Nefret ve kutuplaşma ülkemizin yeni bir yüzyıla yeni ruhla girmesinin önünde engeldir. Gelin bu duvarı yıkalım. İngiliz Disrali’nin dediği gibi: Kafasını duvara vuran insanalar gördüm ama kafasını vurmak için duvar öreni görmedim. Biz kafamızı vuracak duvarları elceğizimizle örmeyelim. Özgürlüğün kaynağı insandır. Batılı ne yapar sorusunu Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle vurgular: “ Eski Yunan’ı İran’dan , hatta tarihinin o kadar bağlı görüldüğü Mısır’ dan, Roma’ yı sayısız bir zaman masalında çalkalanan sabırlı ve sanaatkar Çin’ den, yavaş yavaş bir mevsim gibi kendini bulan Ortaçağ ile Rönesans’ ı ile Garp medeniyetini bir yığın hamlesinde hızını aldığı Müslüman medeniyetinden ayıran fark; madde karşısında gösterdiği dikkat, onun mahsülü olan şahsi tecrübe ve bu tecrübelerin birbirine eklenmesinden doğan bilgidir.”* Toplumsal uzlaşmayı sağlayacak olan kültür, toplum ve birey ilişkileri. Burada tanımak , bilmek kadar bireyin özgürlüğüne saygı var. Bunun adı zaten demokrasi. Demokrat bireyler demokrasi üretecek elbette. Toplumdaki hareket ve değişmeyi anlarsak uzlaşma üretilir. Bunun demokratik hayata geçebilmesi bireyin demokrat olmak için sistemi beklememesiyle mümkün Yeni bir dünya kuruluyor ve bilgi toplumu değişen insan ilişkilerini, eğitimi,parametreleri tartışıyor. Globalleşme yeni bir emperyalizm olarak değerlendirildi bazıları tarafından. Ne kolaycı bir bakış. Bunun doğru olmadığının kanıtı bilgi toplumunun yapılanması eylemidir. Bilgi ve enformasyon global dağılımdır. İşbirliği globalleşiyor. THY örneğindeki gibi.. Kanaatlerin, yargıların ve bildik sözlerin bileşkesi bilimsel analiz değildir. Bilgi üretimi öncelikle yöntem problemidir. Buradaki zihinsel değişim önyargıları bilgi olarak kabul etmekten vazgeçmek. Dünyada entellektüel sermayeye yatırım hızla artmakta. İdeolojik tutsaklıktan kurtulmadan zihinsel üretim mümkün görünmüyor. Türkiye bunu yapabilecek güçte eğer zihinsel üretim gerçekleştirirse rönesansını yaşaybilir. Kültür insanın temel yapı taşıdır.Doğa ve sosyal yapı içindeki yerini belirleyen bir düzenektir.İnsan bir kültür içine doğar.Doğduğu ve soluduğu bu atmosfer onun kişiliğini biçimlendirir.Bir annenin çocuğunu tutuş biçimi,emzirmesi,dokunması,ninnileri onu biçimlendiren ifadelerdir.Tıpkı ana dili gibi.Çünkü insan kültür ilişkisinin temeli dildir.Kültürün maddi üretim araçlarından biri olan dilin yazıya dökülmüş ifade biçimi de teknik bir çözümlemedir. Bu nedenle algılama ve erişim sürecimiz kültürle ve dil ile belirlenir.Zihni kalıplarımızı ve düşünme biçimimizi yaratan dil bir gelenek taşıyıcısıdır.Gelenekler gibi dil de devredilmiş bilgidir.Sözlü kültürün ürünleri şarkılar,türküler,ninniler toplumun daha önceki form ve dönüşümlerinin kanıtlarıdır.Burada kulaktan kulağa ve ağızdan ağıza dolaşan hazır deyişler vardır.Düşüncenin çekirdeği bu deyişler ve atasözleridir. Burada yüzyılların tekrarı ve ideolojisi bulunur.Sözlü kültürde yasalar bile,kalıplaşmış deyişlere,atasözlerine yerleşmiştir.Bu kalıplaşma belleğe seslenmeyen bir yoldan düşünme içerir.Bu nedenle hatırlanmaz,çünkü tüm bilgiler insan yaşamına dayanır.Oysa yazı bir soyutlama ve nesnellik getirir.Okuryazarlık kültürünün artan önemi çerçevesinde sözlü çoğunluk kültürünün kültürel ve toplumsal öneminin çökmesi yeni bir tür katmanlaşmaya neden olmaktadır.Buna bağlı olarak yenilik ve teknolojinin gerçek potansiyelinin özelleşmesi ayrıca iç hiyerarşilere yol açmıştır.Okuryazarlık gelişme formlarından biridir ve sanayi devrimiyle zorunlu olarak doğmuştur. Sözel formlardaki denetim ve otoritenin yerini teknolojinin denetlenemez potansiyeli almıştır.Oysa toplumumuzda sembol ve gelenek önemli zihinsel üretim araçlarıdır.Gelenek eylemde bir yeniden üretim sürecidir.Bu tekbiçimli bir üretim sürecidir genelde.Ama yeniden üretim olanağı bulan bir şey yaşayabilir. Türkiye Batı’nın Doğu’ya rasladığı yer olması nedeniyle “Türk” sözcüğü müslüman yerine kullanılmıştır yüzlerce yıl. Türkiye aynı zamanda Doğu’nun Batı’ya rasladığı yerdir. Bu jeostratejik konumu coğrafi değil , aynı zamanda kültüreldir. Almanya’da ya da Hollanda’da üçüncü kuşak Avrupa değerleriyle Türk kültürünün sentezini yaptıkları işlere yansıtmaktadır. Ekonomik güç olmanın yanı sıra , sanat, siyaset ve edebiyetta artık yol almaktalar. Tarihsel değişme sürecini tarihsel perspektif kullanarak temellendirebiliriz. Bu kültür tarihini de içerir. Özgün olma ve özgün üretim dinamik bir temelde mümkün. Türkiye bu dinamiklere sahip. Dinamikleri anlayacak siyasi kadrolara sahip olmaması şanssızlığı. Bize biçilen rol den kasıt bunun yabancı pasaport tarafından anlatılması olabilir. Genelde bizim pasaportumuz söylediklerimizin dinlenmesine yeterli olmamakta. Eğer Türkiye Batılı değerlerle kendi değerlerini sentezleyerek özgün bir kültürel yeniden üretimi gerçekleştirirse bu rönesans olur. Bu Türk Rönesans ‘ ı Türkiye’nin de kendine biçmesi gereken roldür. Tarihsel birikimimiz bunu yapacak kudrette. Yeter ki, zafiyetlerimiz kadar gücümüzü de görelim. Bugün dünyanın bulmaya çalıştığı “akıl ve gönül beraberliği” felsefi olarak kültürel temelimiz. Duygu ve sezgiyi akıl kadar önemseyen yeni anlayış yeni binyılın da sloganı olacak. Sevgi, sezgi ve akıl üretimi bilgi çağının felsefesiyle uyumludur. Türkiye kültürünü ve felsefesini yeni oluşmakta olan dünya için üretirken demokrat bireye değer vermek zorunda. Özgün olan toplumla çok uyumlu olan değildir. Özgün olan çatışma yaratır ama sonunda bir sentez yumağıdır. Doğumu sancılı bir sevinç içerir. “İnsan,olacaksa,kendisi için,kendisine rağmen,kendisine karşın aydın olur, kaçınılmaz biçimde,” diyen Ortega için,”Gerçek aydının özgül etkinliği gerçeği zahmetle araştırmak,bulur bulmaz da,ne pahasına olursa olsun,kendisini bin parça edeceklerini bilse, açıklamaktır;aslında “çölde feryat eden” biridir o,çünkü gerçek ancak yalnızlıkta bulunur.Aydın,halka karşı,kamuoyuna karşı,yerleşik sanılara karşı fikir yürütür.Bu nedenle yazgısı anlayışsızlıkla karşılanmak ve halk tarafından sevilmemektir.Misyonu karşı çıkmak ve kandırmaktır.” Toplumla entellektüel arasında olan bu ilişkinin durduğu ayaklar; dil, kültür ve özerkliktir.Dil zihinsel kalıpları ve düşünme biçimini üreten araçtır.Entellektüelin dille olan ilişkisi çok sıkı olduğu için toplumla ilişkisini de bence belirlemektedir. Entellektüelin kimlik sorunuyla yakın ilişkisi nin beslendiği yer siyaset arenasıdır. NEVVAL SEVİNDİ Gazeteci /yazar