Analiz

OSMANLI COĞRAFYASI

Ekim 29 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

KIRGIZİSTAN’DA YAŞAYAN KARADENİZLİ TÜRKLER; Osmanlı kültür coğrafyamız devam etmekte. Ama Türkiye kendi iç mesleleine sıkıştığı için bu coğrafyada çok hareket edemiyor. Bu mektup bizden beklentileri yansıtıyor

Herkes Ahiska Turklerinden bahseder ve Turkiyede onlar icin cikarilmis kanunlarin mevcut oldugunuda biliyoruz ve biz bundan mutlu oluyoruz ama bilerin unutulmasi ise bize uzuntu veriyor. evet biz mi kimiz? biz KIRGIZISTANDA bulununa KARADENIZ TURKLERIYIZ HEMDE SURGUNDEKI VATAN HASRETI ILE YANAN TURKLER. belki kanal 7 de izlemissinizdir bizleri. bizler anadolunun icinde zamaninda Osmanli topragi olan gurcistanin Batum sehrinde oturan insanlardik ve o surgun yillarini ninelerimiz hala hatirlar ve bizlere anlatir. ve kominizim kara bulutu ile Anadoluya birdaha gidemeyen insanlariz. Anam samsun termeli babam hopali bazi akrabalarimiz rizeli. ve biz bu sehirlerin ismi ile hasreti ile buyuduk. bizim Turkcemiz rizede yasayan bir Turkten agiz ve sive olarak farkida yoktur. Horon oynariz baklava pisiririz. dilimizi unutmamak icin elimizden geleni yaptik. toplasaniz burada bin kisi ya variz ya yokuz ama ayni yerden geldigimiz ayni soydan oldugumuz basbakana ve burdaki biskek turk elciligine yazdigimiz dilekcelere bir cevap alamadak. bizler TURKIYE CUMHURIYETI VATANDASI OLMAK ISTIYORUZ. bizler yakinda goreceksiniz devletimiz bize sahip cikmazsa bu ekonomik buhran icinde yakinda ne benlik nede Turkluk kalacak. illaki amerika mi gelip bizi alsin. biz turkiyeyi istiyoruz. BASBAKANA SESLENIYORUM. GECEN SIZINDE BATUMDAN RIZEYE GOS ETTIGINIZI INTERNETTEN OKUDUM. AMA BIZ BU TARAFTA KALDIK. NE OLUR ALLAH ASKINA BIZLERE SAHIP CIKIN YOKSA BIZLERIN ARTIK DAYANMA GUCU KALMAMISTIR. BIZ SIZDEN BIZE BURALARA BIZLER ICIN PARA MADDI YARDIM GONDERMENIZI ISTEMIYORUZ BIZI SADECE ULKEMIZE ALIN. ORASI SIZIN ULKENIZ OLDUGU KADAR BIZIMDE ULKEMIZ. SIZE BIR OLAY ANLATARAK MEKTUBUMA SON VEREYIM. 90 YILLARADA OZBEKLER VE TURKLER ARASINDA SIDDETLI KAVGALAR OLURKEN OZBEKISTAN OZBEKLERINI ULKESINE KABUL EDECDEGINI, RUSLAR RUSLARA SAHIP CIKACAGINI AMA TURKLERE SIRA GELINCE HIC KIMSENDEN OZELLIKLE TURKIYEDEN NE SES NE DE SEDA CIKTI. AMA BIZLER SIZIN OLDUGU KADAR BIZIMDE ULKEMIZ OLAN TOPRAKLARA HASRETIZ VE BIZLERI SURGUNE GONDERENLERIN HATALARINIDA BIZLERE CEKTIRMEYIN. BEN ISTIYORUMKI BIZIM COCUKLAR BIR TURK GIBI TURKIYEDE BUYUSUN. SAYGILAR SIZLERDEN BIR CEVAP BEKLIYORUM NEVALL HANIM ZEYNEP S. Eşi de bir Türk ve İng. Öğretmeni: bu insanlar tam osmanli ve kendilerini burada 70 yil rus zalimliginden koruyup benliklerini kaybetmemisler ve anadolu hasreti ile yaniyorlar ve sayilari az bu insanlar bizden bir gelip gorseniz sizde bize hak verirsiniz. evet kirgizistan devletinde rahatca yasiyorlar ve sikayetci degiller ama cocuklarinin sonunu dusunup bunlarin artik ekonomik sebepleride goz onune alirsak eriyip kaybolmalarindan korkuyorlar ve turkiyeden yardim istiyorlar vede en dogal haklari. bir zamanlar batum osmanlinindi ve ruslar alinca onlari buralara surmusler ve bizde ahte vefa gosterip bu insalari anadoluya goturmeliyiz. lutfen buralara gelin ve yerinde bir incelemede bulunun NE KADAR ÇOK İSTERİM.aNCAK BU KONULARDA NE GAZETECİLİK YAPMAK,NE DE ANTROPOLOJİK ÇALIŞMALAR İÇİN BU ÜLKE ÖNÜMÜZÜ AÇTI.TEK BAŞIMIZA BU KADAR YAPABİLDİK. HİÇ KÜLTÜRÜNÜ MERAK EDEN YOK Kİ…..

Efsane

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Avrupa’da okuyan ve yıllardır orada akademik kariyer yapan bir Türk kızının gözünden Ermeni meselesi. Biz de gözümüzü açmalıyız.

Söylediklerinde hakl¹s¹n annecim ama maalesef korkunç gerçeği kabullen: dünya bitmek bilmeyen bir ç¹kar savaşı içersinde ve bu savaºta herºery mübah! Duygusal bakmamak laz¹m, güçlü olmad¹kça herkes üstüne çullan¹r, kültür pazarlamadan ibarettir ve bilgi güçlünün elinde oyuncakt¹r. Bence aram¹zda jenerasyon fark¹, sen daha Avrupa ve insani de»erlerine sayg¹l¹ sevgilisin, senin zaman¹nda bizim devlet daha kötüymüº ve insanlar hep Avrupa’ya özenmiº…ondan korkunç gerçe»i kabullenmesi belki zor geliyor….Bense, Bat¹’dan tek ikiyüzlülük görerek büyüdüm ondan dünyada güvenilcek öyle kurum, kuruluº, ülke yok. Güçlüysen arkadaºlar¹n çok güçsüzsen yok. Al Kuzey Kore’ye çulland¹lar…bissürü yapt¹r¹m bilmem ne poz kesmeler….hadi s¹k¹yosa ©srail’e yap¹n….Amerika’ya yap¹n…adamlar Irak ta 2. dünya savaº¹ndan beri yasak gazl¹ bombalar kulland¹lar…eee hadi? Arnavutluk’u tart¹ºt¹k geçen gün bir sempozyumda, bunlar¹n hali de zor, Ab ye gircez gircez diye u»raºt¹lar olmad¹, AB yeni üyeleri durdurdu. Estonya mesela Finlandiya sayesinde, Slovakya Avusturya, K¹br¹s Yunanistan sayesinde girdi….yani arkadaºlar¹n olmas¹ çok önemli….bunlar¹n yok….Yunanistan’la aralar¹ kötü…zaten iç kar¹º¹kl¹klar¹ devam ediyor….ayne bizim konumumuzdalar, arkadaºs¹z…AB hayalleri sönmüº…ortada kalmış.. Tabii biz nere onlar nere…bizim ayneeen Türk övün, çal¹º, güven deki gibi oturup didinmemiz gerekiyor, öyle a»z¹m¹z aç¹k AB’ye bakmaktansa. Kime hay¹r gelmiº Bat¹ dan zaten anne, kendi refahlar¹ için bütün dünyay¹ bat¹r¹p ç¹kard¹lar, Kongo’da iç savaº devam ediyor, 45 y¹ld¹r falan ba»¹ms¹zlar….neden? sömürgecilik!!! adamlar¹n hatta bütün Afrikan¹n mahvetmişler , hala toparlanam¹yolar….halklar¹ düºman etmiºler… Ermeni olay¹n¹ k¹namak bir yana, bir yandan da proaktif olmak laz¹m……Yaz¹k hep Uğur Mumcu’nun kitaplar¹nda yazard¹, madem öyle biz de gidip ETA’y¹ destekleyelim…eee yapal¹m, yapmamam¹z laz¹m…yapmayan Bat¹l¹ ülke mi var? terrör yarat¹p sonra da terrörle savaº¹yoruz diyolar….onlar¹n tarihleri bi türlü gözüküp öteki türlü yapmaya dayal¹, uluslaras¹ diplomasi budur zaten, baºka devletlerin, hakları gasp et sonra da hiç haberin yokmuº gibi havadan sudan konuºmak….baºar¹ da iºte çakt¹rmamak….çak¹ld¹ m¹ da ört pas etmek, dikkati baºka yere çekmek… Bizim art¹k Asya göçebe saflığını b¹rak¹p kirli diplomasiye soyunmam¹z gerekiyor, işin raconu bu….çin’le de bağlar¹m¹z¹ güçlü tutmam¹z laz¹m…. Nevval ablan¹n k¹sk¹rt¹c¹ yaz¹lar¹ ondan bence çok önemli, mesela o rumlar ve K¹br¹s hakk¹nda olan. Tabii ki istese o da tarihi bilgileri iyice yorumlay¹p, bilimsel bir tak¹m yaz¹lar yazabilir ama bodoslama girceksin bunlara, aç¹klamaya ne gerek var, aç¹klamaya bakan kim, propaganda laz¹m! Bilimsel ya da vicdani baksalar olaya zaten….bugun Avrupa Avrupa olmaz, milleti sömürüp sonra da refah içinde oturamazlard¹…. Ermeni olay¹na burda özellikle benim çevremde herkes gülünç diye bak¹yor, eleºtiriyor, nas¹l olur koskoca Frans¹z devleti bunu yapar, tamamen saçmal¹k diyolar ama tabii benim çevrem çok fazla eğitimli ve aç¹k fikirli bir çevre. Onlar bilginin kayna»¹ ile politik ç¹kar aras¹ndaki ba»lant¹y¹ gayet kolay de»elendirebilenlerden….Yoksa s¹radan insanlar duya duya art¹k beyinleri yıkandı…. Ben özellikle Ermeni ile soyk¹r¹m kelimelerini beraber kullanm¹yorum bahsederken. Armenian genocide değil Armeninan allegations, Armenian issues, Armenian lies falan diyorum (yani yalanlar¹, iftiralar¹ falan) millet al¹ºmas¹n daha fazla, zaten beyinleri y¹kand¹ yeterince. Bi de bunlar¹ korkutcaks¹n, bunlar kendi köºelerine çekilmeye meyilli, korunakl¹, güvenli, refahtaki ülkelerine. Korkutçaks¹n: sen kristal saray¹na çekilip oturmaya kalk¹p, dünyan¹n gerisini yok sayamazs¹n yoksa bir bakars¹n sen de girdab¹n içindesin. Avrupa pabucu yar¹m ç¹k s¹ºar¹ya oynayal¹m….ç¹kmazsan terröristler seni yerler…. Böyle iºte annecim, yak¹nda bir seminer vericem ama maalesef konum bundan çok fakl¹, yoksa bi yerledensıkıştırırdım ama doğru olmaz, hoş karº¹lanm¹yor öyle şeyler.

İdentity

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

İdentity problem by European jornalist

Dear Nevval, I may largely confirm your comment on “identity”, it’s a difficult issue indeed as it is multi-layered. Accidentally, in a discussion with a French and an Italian friend, I also pointed to the quite different standing of Turks compared to the youth gangs in France – there were even voices in the German-speaking “Turkish Desparado”-szene who called the former an (North-) African rather than a French problem. These are of course not of the Islamist fraction like Mili Görüs, but quite nationalist. However my aim here is another one, somewhat more distantly related. I will recycle letters I wrote recently in an attempt to explain some traits of “European” identity and history. The reason behind that is that I observe a profoundly erroneous assessment of European reactions on the part of Turkish politicians and quite a few commentators. There is a kind of anthropological distance. Which does not mean that for instance our reactions to impositions are inborn genetically; or, if there is something inborn, it is with high probability so in all humans. But something is from the “deep” fraction of cultures: it is inborn in our languages. Such reactions, then, may be quite predictable once the mechanism or inner logic is understood. This may well become political when different nations or “cultures” try to meet a common political future, and I’m quite sure that this is the case with “TEUrkey”. Another point here is that you may miss quite essential things if you regard a “dialogue of cultures” as a “dialogue of religions”. It is not, or only partly, the same. I’m quite sure you know much better than most journalists that ethnicity is rooted deeper and in another way than religion (e.g., by language), except perhaps in Jews and Arabs, where both is believed to be largely one and the same. Heinrich Heine for instance, a German and a Jew simultaneously and for long an exilant in France, has pointed out that Germans are essentially what he called “pantheists” – and he was quite right not only with respect to Goethe, who was known as the “Great Pagan”. Even Goethe’s friend Herder, a Catholic priest, was. This is not a kind of religious creed, but a prerogative determining the modes of thinking and feeling. And I guess it is not a mere coincidence that, when it comes to Turkey, it is exactly the Bektashite mood that I feel is essentially the same, at least in some respect. In an interview with a Swedish-Turkish religion- or cultural scientist, Ilhan Ataseven if I’m not mistaken, a certain Turgut Baba voiced that “if Bektashism had prevailed, the European Union would have been entered long ago”. I do not think he was right, I firmly know, beyond all arguing, that he was. However, my targets are rather political. The annexes below are quite long together and I don’t expect you to read it. Perhaps you find anything interesting while skimming. I will give them titles relating to the main issue. The third part is a kind of explanation as to what never to do with respect to European public opinion, and why. There is a certain logic in the overall arrangement of the letters, but it is not strict. The only quotation relates to a work of Fatma Müge Göcek, and in case you don’t yet know it, I strongly recommend to read it. The second part of the second letter is largely an abstract of its results. Otherwise it’s easy to delete it. as ever Hans-Peter

TAM

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Essen’deki Türk-Alman Merkezi

AVRUPA’DA KÜLTÜR 21.yılını kutlayan Türkiye Araştırmalar Merkezi Vakfı yeni alanlara yöneliyor. Kültür Günleri başlığıyla Türk sinema, resim, edebiyat, turizm değerlerini hedefliyor. Göç tarihimiz 45 yıllık ama kültür ve sanatımızla Avrupa’yı tanıştırma isteğimiz pek yeni. İslam fobisinin yayılması bizi kültürel atağa zorluyor.Almanya’da Türkleri AB’ de görme isteği %23’lere düşmüş durumda. Kültür günleri Almanya’da tanınmış bir ressam olan Mehmet Güler’in sergisiyle “merhaba” dedi. Essen belediye başkanı da kendisini tam entegre olduğu için övdü. TAM direktörü Faruk Şen inanılmaz bir enerjiyle kapsamlı bir program yapmış. Bir çok Alman siyasetçi ile de görüşme şansımız oldu. Kuzey Ren-Vestfelya Eyalet Meclisini ziyaretimiz sırasında eski Devlet Bakanı wolfram Kuschke (SPD) görüştük.39 yıl aradan sonra iktidarı Hıristiyan demokrat ve liberallere kaptıran Kuschke Türkiye ile başlattığı ilişkileri Ege ‘yi bölgesel kalkınmada işbirliği için nasıl seçtiklerini anlattı. Bir eyalet olarak Türkiye’deki merkezi sistemle denklik kurma,bürokrasi sorunları yaşasalar da bu projeyi yeni iktidarın da sahiplenmesine çalıştığını aktardı.kendi kültür ve gelişmişliklerine denk olduğu için Ege bölgesini seçtiklerini söyleyen Kuschke ardından Eyalet meclisi’nden geçmesi beklenen bir yasadan söz etti. Eyalette öğretmenlerin başörtüsü takması yasaklanıyor. Oysa Alman anayasasına aykırı bir tutum bu, çünkü kipa giymek ve haç takmak yasaklanmıyor.150.000 öğretmenin 119.000ni kadın ve sadece 10 tanesi başörtüsü takıyor! Bavyera ve Baden Württemberg’den sonra KRV üçüncü eyalet olacak bu yasağı getiren. Bu yasaya karşı çıkan Kuschke gibi eyalet Meclis başkan yardımcısı Dr. Michael Vesper insanların dış görünüşüyle yargılanamayacağını söyledi. Uyuma aykırı bulduğunu da eklemeden yapamadı. Ardından Hıristiyan Demokrat Andres Milz ile yemek yedik. Göç Komisyonu başkanı Milz rock –punk tarzı giyimiyle şaşırtınca benim soruma:bana tahammül ederlerse her şeye edebilirler demek ki diye cevapladı. Fuşya farla boyalı mavi gözleri ayni renkte serpiştirilmiş saçları ve ayni renkte tüylerden oluşan bir kordona bağlı kocaman kolyesi ve fuşyalar karışık renkli çiçekli örgü giysisiyle ilginç bir terkipti doğrusu. Gönülden bir Hıristiyan Demokrat olduğunu belirttikten sonra kendisinin zorladığı tahammül sınırlarının Türkler için pek düşük olduğunu anladım.AB’ye giren 17 ülke varken sizin ne işiniz var buralarda hem siz kadınları öldürüyorsunuz ,dövüyorsunuz tarzı magazin siyasetçiliği fuşyaların rengini epey soldurdu bende. Bir posta merkezinde çalışırken milletvekili olan Milz Avrupa’nın ortak değeri Hıristiyanlıktır diye yapıştırdı. Onun göremediği Ruhr havzasında yaşayan 360.000 Türk’ün 23.000nin girişimciliği. Şu anda Rus sayısı 2 milyona dayanarak Türklerden sonra ikinci sıraya oturmuş durumda,ancak Girişimcilik kültürünün temsilcisi Türkler. Buna etnik ekonomi adı veren Almanların ne kadar göçmenleri içselleştirdiği de ortada! Dortmund Genç İşadamları Derneği yanı sıra hizmet veren bir çok sektörden Türklerle konuştuk.Mesleki entegrasyon için işletmelere hizmet veren, hukuk danışmanlığı yapan,yazılım hizmeti sunan bu değerli insanların deneyimleri ilginç. 2yılda 100 tane yeni işyeri meslek eğitim merkezi açan genç, eğitimli Türkler koçluk yapıyor. Trend 100.000 girişimciye doğru gidiyor. TAM iki ay önce başlattığı hizmet projesi de önemli.Alman gelirine katkısı 50 milyar Euro olan Türkler azimli. Memur ve işçi zihniyetli Almanların kızgınlığını anlamak kolay sanırım bunları öğrenince. Bizim sıkıntımız Eyalet Meclisinde bir tek Türk yok. Türkler siyasete ısınmak zorunda. TAM’ın son etkinliği , “AB yolunda Türkiye’nin dış politika gündemi” nde İran ilişkimizi masaya yatırdık.İran daha çok gündemde kalacak belli ki.

Modernleşme

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

İslam ve modernizm Türk İslamcıları “Modernleşme Cihadı” başlatmalı İslam imajının 11 Ey.lül sonrası terör-şiddet ve nefretle karartıldığı bir dünyada İslam’ın yüzünü yeniden ağartacak bilgelik birikimi Anadolu topraklarında yatıyor. 21. Yüzyıl’ın değerleri olan insan, birey, hoşgörü ve uzlaşma Türk kültürünün İslamla buluşmasında yarattığı sentezin özüdür. Yesevi, Hacı Bektaş, Mevlana, Yunus felsefesi 21. Yüzyıl’ın şafağında yeniden gönüllere yazılıyor.

Türk İslamcıları modernleşmeyi kendi köklerine ve tasavvufa dönerek yeninden inşa etmek zorunda. İnsanın kaderi modernleşmedir. Bunun Doğusu Batısı, İslamı hristiyanı yoktur. Ama yeri ve zamanı vardır. Bazı topraklarda çeşitli faktörler sonucu modernleşme hızlanmış veya yavaşlamıştır. İklimden teknolojiye, savaştan dinsel inançlara kadar bir çok unsur modernleşmenin hızını etkilemiştir. 15. Yüzyıl’da Fatih’in İstanbul kuşatmasında kullandığı devasa top, Afganistan savaşında ABD’nin kullandığı Blu-54 tipi dev bombalarla eşdeğerde modern bir silahtı. Doğu uygarlığının en parlak dönemlerinde Batı dünyası henüz yıkanmayı bile bilmeyen barbarlık çağındaydı. Doğu bir zamanlar bilim, teknoloji ve kültürde daha ileri, Batı daha geriydi. Ama 21. Yüzyıl’a girdiğimiz şu günlerde modernleşme bayrağı Batı’nın elinde yükseliyor. Doğu’nun Asya ve Avrasya’nın toplumları Batı’yı taklit ve ret kavgası arasında çırpınıyor. İslam ülkeleri ise bu kavgada ne yazık ki geri ve modernleşmenin uzağında kalmış bölge ve insanları simgeliyor. Modernleşme Afganistan’a en gelişmiş bomba ve füzelerle tepeden inme geliyor. Taliban’ın şeriat adına uyguladığı kendine özgü faşist yöntemleri Batı’nın bombardımanı altında toz dumana karışıp yokoluyor. Kaybeden kim? Yalnızca Taliban mı? Yoksa dünya çapında Taliban’ı İslam adına alttan alta veya açıkça destekleyen tüm İslamcı çevreler mi? Peki Türkiye’de Taliban’ı yıllarca “bir tür katı İslam” olarak yorumlayan ve açıkça eleştirmekten kaçınan, hatta destekleyen İslamcı gruplar, yayınlar ve kişiler prestij ve itibar kaybetmedi mi? Radikal İslam adına sert, katı ve bağnaz bir görüntü verenler, bu imajla ideolojik politik kavga yürütmeye çalışanlar darbe almadı mı? Aldı, alıyor ve alacak. 11 Eylül yalnızca New York İkiz kuleleri yerle bir etmekle kalmadı, globalleşmeye direnen tüm çevrelerin umut ve özlemlerini de yerle bir etti. Çünkü ABD’nin global intikamı Asya’nın göbeğine dev bir tokmak gibi indi. Ve ABD petrol ve silah şirketleri uzun süredir, dolaylı ve temkinli bir şekilde yerleşmeye çalıştıkları Orta Asya satranç tahtasının ortasına bütün taşları havaya savuran bir basket topu gibi düştüler. Ve orada kalacaklar. Globalleşme ve modernleşme asıl şimdi başlıyor. New York-Kabil hattının ne kadar kısa ve yakın olduğu ortaya çıktı. Modernleşmenin ilkel düşmanı Taliban, Bin Ladin’in İkiz Kulelere görkemli ama umarsız saldırısı ile modernleşmenin tüm hışmını üstüne çekti. Marx’ın geri-sömürge ülkeler için kullandığı “görebilecekleri en modern şey emperyalizmdir” diye bir söylemi vardır. Afganistan için oldukça geçerli bir söz… İslam alemi kendi düşleriyle uyuyordu. 11 Eylül’ün provokatif saldırısı onların tüm düşlerini bozdu ve bozacak. Çünkü meydan okudukları Batı dünyasını ve nefret ettikleri modernleşmeyi, adeta uyuyan devi uyandırır gibi vuran Bin Ladin ve çetesi Batı’nın tüm güçlerini harekete geçirdi. İslam’ın imajı karanlık Afganistan savaşı tüm dünyada ve özellikle Batı’da yoğun bir “İslam” tartışması da başlattı. İslam nedir, ne değildir? üzerine milyonlarca yazı, fotoğraf belge dünya medyasını kapladı. Buradan yola çıkarak Türkiye’de şu soruyu artık cesaretle sorma zamanı geldi: İslamın dünyadaki imajı nedir? İslam alemini simgeleyen unsurlar nelerdir? Bunu dünya medyasına yansıyan görüntülerden izleyebiliriz: Çadurlu, çarşaflı, yüzleri gözleri başları örtülü kadınlar… Sakallı, entarili erkekler… Tarihi camiler, eski soylu bir mimari… Yoksul insanlar, yoksul kentler… İslamın dünyaya yansıyan görüntüsü yalnızca Afganistan’da değil, İran’da, Suudi Arabistan’da, Mısır’da. Cezayir’de, Libypa’da, Somali’de budur… İslam, Batı’nın parlak ve modern görüntüsü karşısında, adeta dünyanın ezilen kısmının, şu ünlü “dünyanın lanetlilerinin” dini haline gelmiştir veya böyle yansımaktadır. Sovyetler Birliği’nde komünizmin çöküşünden sonra dünyanın ezilen kesiminin sözcülüğünün, Filistin-İsrail çatışmasında olduğu gibi, radikal İslamcılara kalması da sanırız rastlantıdan öteye bir derinlik taşımaktadır. Dünyanın yeni Kuzey-Güney kamplaşmasında İslam ‘Güney’i temsil ediyor. Ama neyi ne kadar temsil ediyor? 6 milyar nüfuslu global küremize baktığımız zaman dinlerin dağılımını 2000 yılı verilerine göre şöyle görüyoruz: 1.6 milyara yakın Hıristiyan (Katolikler 1.038 milyar, Protestanlar 346 milyon, Ortodokslar 216 milyon) 1.2 milyar Müslüman 811 milyon Hindu 360 milyon Budist 107 milyon Şintoist 14 milyon Musevi ve diğerleri. İslam halen dünyadaki ikinci büyük din. Dinler haritasına bakınca, Anadolu, Ortadoğu, Afrika’nın kuzeyi ve Orta Asya’nın Çin sınırına dayanan bölümüne kadar olan kısmı İslamın rengi kabul edilen ‘Yeşil’le kaplı. Kuzey Amerika, İngiltere, Almanya proteston, Avrupa ve Güney Amerika katolik ağırlıklı. Ortodokslar Rusya, Slavlar ve Yunanistan’la sınırlı. Çin budizmin kalesi sayılıyor. Yani İslam dünyası, neredeyse hıristiyan dünyasıyla eşit bir nüfusa sahip. İslamın ulusal dağılımında ise karşımıza Araplar, Afrikalılar, Türkler, İranlılar çıkıyor. İslam ülkelerinde kişi başına gelir düzeyi düşük. Petrol zengini Suudileri saymazsak en Batılı ülke olan Türkiye’de yıllık 3 bin dolar civarında. İran da 3-4 bin dolar düzeyinde. Orta Asya Türk cumhuriyetleri bu rakamın altında. İslam adına dünya sahnesinde öne çıkan Humeyni sonrası İran oldu. Daha sonra da Afganistan’da Taliban. Filistin-İsrail kavgası çevresindeki Hamas, Hizbullah gibi örgütler de İslamın dünya politikasına yansıyan isimleri arasında. Bu tablodan pek parlak sonuç çıkmıyor. Çünkü İslam modern dünyaya şu görüntüyü veriyor: Geri, katı, bağnaz, kadınları baskı altında tutan, hoşgörüsüz, dövüşçü, savaşçı, kendi karşıtlarına tahammülü olmayan, ilkel, kan ve ölüm kokan bir din… Yoksul ve ilkel halkların, bölgelerin dini…Zengin, modern dünyaya duyulan nefretin dini… Bin Ladin’in dünya sahnesine İslam adına çıkması bu görüntüyü daha da pekiştirdi. Ladin ve Taliban İslamın yüzünü terör ve kan rengine boyadılar… Şimdi İslam için yüzünü yıkama zamanı… Ama bu nasıl olacak ve kim yapacak? Osmanlı’nın 600 yıllık sentezi: Modern Türkiye modeli Tarihsel olarak İspanya’ya yönelik İslam çıkarması sayılmazsa, Batı dünyasına İslam’ı tanıtan ve kabul ettiren Türkler ve Osmanlılardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yıllık macerası İslam’ın Batı’yla çatışma ve uzlaşmalarının da tarihidir. Osmanlı topraklarında İslam hukuku ve yaşama biçimleri de sonunda laik ve modern Türkiye Cumhuriyeti sentezini doğurmuştur. Bugünkü Türkiye’nin gökten inmediğini 600 yıllık birikimin sonucu ortaya çıkan bir sentez olduğunu görenler için İslamın modernleşme tarihi Osmanlı döneminin tümünü kapsar ve bundan alınacak çok ders vardır. Osmanlı’nın 600 yılında yaşanan bu “müslüman toplumun modernleşmesi” aynı zamanda Batı’yla en çok çatışan, ama Batı kültürüyle en çok haşır neşir olan Türk kültürünün yarattığı bir sentezdir. Türkiye’nin doğusundaki Arap kültürü, Batı’yla iletişim konusunda da, modernleşme ve sentez bakımından da çok daha geri bir noktadadır. Buradan nereye gelmek istiyorum? Şuraya: Dünya çapında İslam’ın yüzünü karartan, İslam ve terör, İslam ve şiddet, İslam ve bağnazlık imajlarını pekiştirenler bellidir. Kısaca özetlersek son dönemde bu imajı pekiştiren isimler global planda şöyle sıralanabilir: İran-Humeyni, Cezayir-GİA, Libya-Kaddafi, Irak-Saddam, Afganistan-Taliban-Bin Ladin. Görüldüğü gibi İslam dünya sahnesine maalesef bu aktörlerle çıkmaktadır. Ve onların eylemleri ve söylemleri İslam’ın dünya sahnesindeki imajını birinci dereceden belirlemektedir. Peki 21. Yüzyıl’ın eşiğinde bu dünya sahnesinde Türkiye’nin İslam’ı ve İslamcıları nerededir ve ne konumdadır? Bu soruya yanıt aramadan önce 21. Yüzyıl’ın toplumsal, dinsel ve kültürel eğilimlerine, globalleşmenin ve modernleşmenin getirdiği yeni değerlere de gözatmakta .yarar var. Yükselen değerler: İnsan, hoşgörü, uzlaşma 21. Yüzyıl’da dünyaya damgasını vuran ana eğilimler şunlar: Modernleşme, çoğulculuk ve bireyin önemi. Yani insan! Bu arayışlara ve özlemlere cevap vermeyen, çözüm aramayan, çare bulamayan hiç bir akım, din, politik sistem ve kültürel yapı ayakta kalamayacak. Çözülecek, eriyecek ve dağılacak. Bugün Afganistan’da ABD önderliğinde yürütülen savaşı III. Dünya Savaşı olarak tanımlayan New York Times yazarı Thomas Friedmann bu savaşın “dinci totaliterizm”e karşı verildiğini söylüyor. Ona göre I ve II Dünya savaşları “laik milliyetçi totaliterizme” karşıydı. Bugünkü savaş ise dinci zorbalığa, dinci faşizme karşı. Din adına faşizm olur mu? Taliban’ın yaptığı tam da buydu. İslam adına faşizm olur mu? İranlı mollalar hala yapmaya çalışıyorlar, ama etkileri hızla azalıyor. Şeriat adına faşizm olur mu? Suudiler yıllardır yapıyor. İslam’ın kendi adını, faşizmden, totaliterizmden, zorbalık ve şiddetten arındırması kolay olmayacak. Önce buna niyet etmek gerekiyor. Sonra nasıl yapılacağı üzerine düşünmek gerekiyor. İslam adına yola çıkanların, kendilerini İslam adına referans olarak sunanların öncelikle Modern dünya ve modernizmle barışması, uzlaşması gerekiyor. Çünkü dünya artık “Modern Batı dünyası” ve onun karşısında “Geleneksel İslam Dünyası” ikilemi içinde tanımlanamayacak kadar küçüldü. Artık bütün dünya hızla Modern Dünya oluyor. Doğu ve İslam dünyası kendi modern biçim ve formatlarını yaratamazsa, Batı modernizmi hepsini kendi biçim ve tarzıyla ezip geçecek. Onlar sentez yapma fırsatı dahi bulamayacak. Ve bir çok yönden silinip gidecek. Bu yüzden bu yazının başlığındaki fikri burada vurgulayarak tekrar etmek istiyorum: İslam kendi içinde bir “Modernleşme Cihadı” başlatmalı. Bu ne demek? Ne anlama geliyor? Nasıl olabilir? Şimdi tekrar aynı noktaya dönelim. Dünya çapında İslam’ın yüzünü kan, terör ve şiddetten yıkayacak ve İslam’ın yüzünü ağartacak olan birikim Türk İslam’ındadır. Çünkü İslam’ı kendi Türk kültürüyle yoğurarak en insancıl, en hümanist en hoşgörülü ve barışçı akımları, felsefeleri, inanç sistemlerini doğurmuş olan Anadolu topraklarıdır. Sonunda dünyada eşi olmayan laik-müslüman ülke modeli modern Türkiye bu topraklarda bu birikimin üzerinde doğmuştur. Yalnızca Yesevi, Hacı Bektaş, Yunus Emre, Mevlana isimlerini anımsatmak bile ne dediğimi anlatmaya yeter sanıyorum. İslam ve Türk kültürünün ırmakları, birlikte aktıkları Anadolu’da “Tasavvuf” gibi engin bir denizi doğurmuştur. Türk İslamı nerede duruyor? Ama Osmanlı’nın neredeyse tümünü kapsayan ve son 200 yılında şiddetlenen ilericilik-gericilik, modernleşme-tutuculuk, Batıcılık-Doğuculuk kavgalarında İslamcılık adına ortaya çıkan tarikatlar, akımlar, gruplar ve kişiler genellikle ilerleme-modernleşme-Batılılaşma karşıtı cephede yeralmıştır. Bu İslam adına da İslamcılar adına da talihsiz bir mirastır. Cumhuriyet Türkiyesi’nin kuruluşu sırasında İslamcı grupların bir bölümü milli mücadele saflarında yeraldılar. Bazı şeriatçı gruplar ise önce kurtuluş savaşına daha sonra genç Türkiye ve cumhuriyete karşı direndiler. Bölgesel Kürt isyanları da İslam ve şeriat bayrakları altında yürütülmeye çalışıldı. Bütün bunların sonucu Türkiye’de İslamcılığın tarihi, modernleşmeye direnişin tarihi ile elele gitti. 21. Yüzyıl İslamcılar için bu makus talihi değiştirme şansını da birlikte getiriyor. Çünkü Anadolu topraklarında kökü olan hoşgörülü ve evrensel, barışçı İslam anlayışı böyle bir geriliği ve modernleşmeye karşı bu kadar direnmeyi haketmiyor. Çünkü Anadolu’da bin yıl öncesinden bu yana yeşeren İslam kendi döneminin en modern en ileri ve en uygar felsefesiydi. Bir hatırlatma daha. Anadolu’da toplumsal organizasyonun öncülerinden Ahilik sistemi kurucusu Ahi Evren’in Selçuklu hükümdarına verdiği eser şu cümleyle başlıyordu: “Allah insanı asri tabiatlı yaratmıştır” Buradaki asri kelimesini ister çağdaş, ister modern, ister yenilikçi diye tercüme edebilirsiniz. Eserin tümü Ahilik sisteminin insan yaşamını kolaylaştıran insan ihtiyaçlarına cevap veren teknolojik yeniliklerin teşkilatlanıp geliştirilmesi ile doluydu. Ahilik bugün olsa hiç kuşkunuz olmasın ana uğraş alanı Internet, iletişim ve mobil teknoloji olacaktı. Ahi Evren çağının en modern en ileri deri üreticisiydi. O dönem için hayret uyandıran renkli deri boyama tekniklerini geliştirmişti. Alın size modernleşme!… Bu yüzden Ahi Evren’in “Allah insanı modern tabiatlı yaratmıştır” şeklindeki sözleri bin yıl öncesi Anadolu’dan gelen çağdaş bir öğüt olarak günümüz İslamcılarına da ışık tutmalı. Günümüz İslamcıları deyince bıraktığımız tarihe yani cumhuriyet sonrasına dönelim. Bayar-Menderes akımıyla şekillenen ve Demirel ile süren “merkez sağ” her ne kadar din-iman-bayrak propagandasını yürüttüyse de Türkiye’de son 30 yıldır İslamcılık deyince bir tek isim akla gelir: Erbakan. Siyasal İslam’ın faturası Ve Erbakan’ın kaçırdığı büyük fırsat Çünkü Türkiye’de İslamcılık adına ortaya çıkan güç Erbakan’ın çevresinde gelişen ve örgütlenen Siyasal İslam olmuştur. Onun için Türkiye’de son 30 yıldır İslamcıların sorunu aslında Siyasal İslamcı hareketin sorunlarıdır. Siyasal İslam ise kendisine başından beri Batı Kulübü karşıtlığı, ABD karşıtlığı ve modernleşme karşıtlığını ilke edinmiştir. Ve bu seçim hem Türkiye için hem de Siyasal İslam için son derece talihsiz bir tutum olmuştur. Türkiye’de gereksiz bir kamplaşma yaratılmış ve nefret körüklenmiştir. Erbakan çevresinden daha ılımlı şekilde yıllarca körüklenen Batı-laiklik-modernleşme karşıtı nefret ve intikam duyguları ile Bin Ladin’in körüklediği nefret arasında öz bakımından fark yoktur. Yani ikisi de aynı ideolojik yaklaşımın ürünüdür. Ama şiddet ve yöntem olarak çok farklıdır. Erbakan hiçbir zaman şiddet ve terör yöntemine sapmamış her zaman buna karşı olmuştur. Siyasal İslam bünyesinde Hizbullah gibi, İBDA-C gibi silahlı-terörist gruplar türemiştir, belki Siyasal İslam’ın tepe çevrelerinden örtülü koruma da görmüşlerdir. Ama Erbakan ve çevresi şiddetten sürekli kaçınmıştır. Bu onların pozitif tarafıdır. Ama Erbakan Türkiye’nin kendisine kavgasız gürültüsüz, modern ve Batılı sistemle başbakanlık koltuğunu sunduğu bir ortamda bu şansı hem Siyasal İslam hem Türkiye adına korkunç bir şekilde boşa harcamıştır. Çünkü Anadolu İslam’ının geleneksel, hoşgörülü ve modern-ileri çizgisi yerine Arap İslam’ının, Arap İslam kültürünün intikamcı ve hesaplaşmacı çizgisini benimsemiştir. Toplumun Batılı, modern ve laik kesimine adeta savaş açmış, bu savaşta pervasızca İranlı mollalar ve Kaddafi gibi tiplerle işbirliği yapmaktan kaçınmamıştır. Bu Türkiye’de İslamcıların modernleşme şansını nasıl kaçırdığının en çarpıcı örneğidir. Erbakan Başbakan olarak Türkiye önüne uzlaşmacı, hoşgörülü ve yenilikçi bir kimlikle çıksaydı 28 Şubat olmazdı ve Türkiye’nin kaderi bugün çok daha farklı bir yönde, daha pozitif birleştirici ve demokrasi açısından ileri bir yerde olabilirdi. Peki Erbakan ve ekibinin kaçırdığı bu tarihi fırsatı Türkiye’de yakalamaya gayret eden İslamcı çevreler oldu mu? Oldu: Fethullah Hoca ve cemaati. Fethullah Hoca’nın global düşleri ve büyük çabaları Siyasal İslam’dan farklı olarak kültürel ve sosyal İslama ağırlık veren, faaliyetinin odak noktasına yurt içi ve yurtdışında çağdaş eğitimi oturtan, türban kavgası gibi ilkel ve şekilsel kavgalara girmekten kaçınan, kendi markasını “hoşgörü ve diyalog” gibi kavramlarla bütünleştirmeşe çalışan Fethullah Hoca Cemaati, Papa görüşmesi, Harran’da dinler buluşması gibi projelerle adeta 11 Eylül’den çok önce, 11 Eylül’ün panzehirini yaymaya çalışıyordu. Daha sonra Fethullah Hoca için açılan davalar hala sürse de Hoca ve cemaatin dünya ve Türkiye’deki faaliyetleri sürmektedir. Eğitim dışında da bu cemaatin modernleşme çabası dikkat çekicidir. Son olarak Zaman gazetesini Batılı formatlara taşıma çabaları da bunun son örneğidir. Belki Fethullah Hoca’nın ABD’de kazanıp pekiştirdiği global bakışın da bunda etkisi vardır. En azından bu çevre kasaba İslam’ının, tutucu bağnaz ve modernleşme düşmanı bir İslam’ın geleceği olmayacağını kavramıştır. Ama kentli, çağdaş ve modern bir İslam da henüz doğmamıştır. Varoşlardaki İslamcı çevrelerin geri ve yoksul kültürünü dönüştürmek sosyal dönüşümleri ve ekonomik kalkınmayı da gerektirir. Onun için hiç de kolay değildir. Ama Türkiye’deki İslamcılar, dünya çapında bir Modern İslam’ın öncüleri olma şansına sahiptirler. Fransız düşünür Bernard Henry Levi’nin “Hıristiyan ve Musevi din adamlarından sonra aydınlanma sırası İslamcılara geldi, bu tartışmalar Bosna ve Türkiye’de çok canlı” tespitini yabana atmamak gerek. İslam’da aydınlanma ve modernleşmede Türkiye Batı’nın da ilk başvurduğu adres. İslamın özündeki mesajın (Allah ve insan sevgisi, iyiliğin galip geleceğine dair inanç ve yaradana teslimiyet.) modern dünya ile bağdaşmayacak şeyler olmadığı açıktır. Hatta Anadolu İslam’ında, tasavvufta ruh ve şekil bulan “insan merkezli” felsefe ve inanç sistemi, Mevlanası ile Yunusu ile 21. Yüzyıl’da tüm insanlığın aradığı barışçı, bireyci, insanı sistemin en tepesine oturtan bir modernliğe sahiptir. Burada Yunus Emre’nin bir dörtlüğünü anımsatmak istiyorum: “Sen sana ne sanursan Ayruğa da onu san Dört kitabın manası Budur eğer var ise…” Globalizmin geldiği nokta, dünyadaki tüm dinlerin 11 Eylül sonrası yüzleştiği gerçek, Yunus’un o arı duru Türkçesi, Anadolu’ya özgü çelebi mizahı ve sonsuz hoşgörüsü ile dile getirdiği bu dizilerden öteye geçebilmiş değildir. Yunus kendi döneminde insanlığı “72 millet birdir bize” diye tanımlıyordu. Globalizmin, insanlık anlayışının daha sade bir tarifi var mıdır? Hangi milletten dinden olursa olsun, insanlararası eşitliğin, ötekinin hakkını teslim etmenin daha vurucu özeti var mıdır? Mevlana’nın “Gel yine gel, İster mecusi ol, ister putperest, istersen bin kere bozmuş ol tövbeni, gel yine gel, umutsuzluk dergahı değil bizim dergahımız” sözündeki inanç globalizmini ve insanı yücelten anlayışı daha iyi anlamak için belki 21. Yüzyıl’ın gelmesi gerekiyordu…. Bugün bu sözleri hala anlamayanlara ne demeli? İnsanlığın halen 4 kitapta ve tüm dinlerde aradığı anlam ve felsefeyi bin yıl önce Anadolu’da İslam şemsiyesi altında haykırmış bilgelerin torunları olarak Türkiye’de İslamcılık veya Siyasal İslam adına bugün çok daha geri, ilkel ve bağnaz anlayışların savunulması kabul edilebilir mi? Türk İslamı’nın Modernleşme Cihadında öncelikli hedefleri İşte bu yüzden Türkiye’deki İslamcıları ciddi bir görev bekliyor: Modernleşme cihadı. Kuşkusuz bu kolay değil. Kentleşen, modernleşen bir dünyada kendi inancının özünü yepyeni formatlara, biçimlere tarzlara taşıyan bir cesaret ve sentez yeteneği gerektiriyor. Eski anlayışlarla mücadele gerektiriyor. Gelenekselin dışına çıkıp yenilikler üretme zihniyetini gerektiriyor. Şimdi Türkiye’deki İslamcıların tüm dünyadaki İslamcılara örnek olabilecek birkaç mücadele (cihad) alanına dikkat çekmek istiyorum: 1- Kadın Sorunu Türkiyeli İslamcılar, Arap dünyası ve Arap kültüründen farklı olarak kadınların toplum hayatında daha eşit ve güçlü bir şekilde yeraldığı bir kadın kültürü mirasına sahiptir. Türklerin Dede Korkut’tan günümüze uzanan Anadolu tarihi kadınların erkeklerle yanyana eşit şekilde yeraldığı bir tarihi anlatır. Bundan da güç alarak, Türkiye’de İslamcılar kadını çadur, pecçe, çarşaf vb. altına kapatmaya çalışan bir anlayışa kesinlikle son vermelidir. Saçı açık kadının müslüman olamayacağı gibi anlayışlarla kesinlikle karşı çıkılmalıdır. Kadın saçı, kadın cinselliği İslam tartışmalarının tamamen dışına çıkarılmalıdır. Kadınların özgürlüğü ve hakları için Kuran’da İslam’da kendi döneminde “feminist” sayılabilecek çok ileri haklar vardır. Ama bu gerçek, İslam adına hala kadını baskı altında tutan anlayış, zihniyet ve tavıırlara gerekçe olmamalıdır. Siyasal İslam hareketinin içindeki kitlesel kadın eylemi bile bu dönüşümü sağlayacak enerji ve potansiyele sahiptir. İslamcılar modernleşme için, önce kadınlara sistemli baskı yapmaktan ve onları ikinci sınıf konumda görmekten ve konumlandırmaktan vazgeçsinler, modernleşme kendiliğinden gelecektir. 2- Camilere kültürel fonksiyon Batı hıristiyan dünyası uzun süren kavgalar ve hesaplaşmalar sonucu kiliseleri büyük ölçüde kültürel faaliyetlere, sergilere, konserlere, konferanslara etkinliklere açtı. İslam dünyası hıristiyan dünyasından daha mı bağnaz? Değilse öyleyse neden camiler hala erkek erkeğe daha çok cuma namazlarında dolan bir mekan durumunda? Yok mu camileri kültürel etkinliklere, kadın erkek yanyana konser izleyecek ortamlara açabilecek bir müslüman cemaati Türkiye’de. Böyle bir mekan değişimi ve ortamın İslam adına dünya çapında yaratacağı etki ve imaj değişimini görmek ve düşlemek zor olmamalı. Türkiye bunu yapabilecek ve İslam’ın yüzünü tüm dünyada aklayacak ve İslam modernleşmesini global planda yürütebilecek bir potansiyele sahiptir. 3- Eğlence kültürü Taliban her türlü eğlenceye, müziğe, televizyona karşıydı. Taliban’ın Kabul’den kovuluşu, kentin her yanından yükselen müzik sesleriyle kutlandı. İslam adına eğlenceyi yasaklayan anlayış aslında İslam öncesine, hıristiyanlığın eski dönemlerine ve Ortadoğu’nun en eski Dinlerinden Zerdüşt çağına kadar uzanır. Oysa insanlık tarihi eğlencenin ve şenliklerin de tarihidir. Globalleşme ile birlikte şiddet-düşmanlık-intikam kültürü yerini barış-hoşgörü-eğlenme kültürüne bırakıyor. Doğu aslında en eski eğlence türlerinin de ana vatanıdır. Günümüz dünyasında ise müziği, dansı, sineması ile eğlence toplumsal yaşamın odak noktası ve ana sektörlerden biri haline gelmektedir. Binbir Gece Masalları gibi zengin bir mirasa sahip Doğu toplumlarının insanları bugün Batı patentli Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi çağdaş masalları izliyorsa bunun kabahati Batı’da değildir. Doğu adına çağdaş masallar üretip bunun global marketingini yapamayan kültürlerdedir. İslam eğlence karşıtı bir din imajından kurtulmalıdır. Türk İslamcıları tasavvufun binlerce yıl bağnaz İslama karşı tekke kültüründe yaşayan müzik ve dansla direndiğini unutmamalıdır. Eğlence Anadolu kültürünün özgüdür. Eğlence ve neşelenme, çağdaş ve modern biçimleriyle kent yaşamının odak noktası ve merkezi haline geliyor. İslamcılar “eğlence düşmanı, asık yüzlü, yalnızca ibadetle uğraşan bir insan tipi” hedefliyorlarsa kısaca hatırlatmakta yarar var: Böyle bir tipi yaratmak binlerce yıldır hiçbir din, hiçbir inanç tarafından başarılamamıştır. Çünkü eğlenmek ve yaşama sevinci insan tabiatının en kutsal, en sağlam yanlarından birisidir. Hadi tasavvufun o güzel deyişini de ekleyelim:Yaşamın sırrı neşedir. Eğer kendi önyargılarımız ve zihinsel sınırlar aşılırsa, Türkiye İslamcıları dünya çapında bir değişim, atılım ve modernleşmenin öncüleri olabilirler. Kendi tarihimizin engin hoşgörüsü ve insanı yücelten derin felsefesi bizleri sınırları aşıp 21. Yüzyıl’a cesaretle yürümeye çağırıyor. Kerem Çalışkan Tempo Yayın Direktörü

Göç Kuşakları

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Göç Kuşakları ödül kazanan ve Avrupa’daki Türkleri 3 kuşak çeken,inceleyen ilk televizyon dizisi

GİRİŞ: 60’lı yılların başında Avrupa bir rüyaydı. Bir çok insanın hayallerini süsleyen bir masal ülkesi. Bu uzak cennete gitmek her şeyin hallolması demekti. 1960’da ilk gidenler davul zurna ile karşılanan Türkler oldu. Almanya onları bağrına bastı. 1961 ‘ de imzalanan Ankara anlaşması ile sayıları 2500 olan Türk işçi kitlesi Almanya’ ya vasıl oldu. İş ve işçi bulma kurumu önünde kuyruklar uzadı. Kimi meraktan kuyruğa girip pasaport aldı kimi böyle bir paye kazanmak için. Doktorların önüne çıktılar boynu bükük ağızlarını açtılar. Sapasağlam raporlarını aldılar. Telekli bir şapka uğruna ya da fiyakalı otomobillere kandı görenler. Oralarda paralar kürekle toplanıyordu. Hayat kolaydı. Onlar arabalara, trenlere doluşarak Avrupa kapılarına dayandılar ve 1991 yılında 1milyon 675 bine ulaştı sayıları.Bu gün Avrupa’da beş milyona yakın Türk var. Almanya’ ya göç, bir işgücü göçüydü. O nedenle her iki tarafta bu göçe “geçici” olarak baktı. Bir traktör alıp, bir ev ya da araba alıp geri döneceklerdi. Hatta bakkal borcunu ödemek için bile gelen vardı gurbet ellere. Çocukları, eşleri arkada kaldı. Onlar yapayalnız gurbette, kalanlar boynu bükük geride. Kadınlar göçmen karısı olarak çok çektiler. Çok sayıda evli kadında kocasını ilk fırsatta ismen davetle “Almanya’ya aldırma” sözü vererek yolcu edildi. Bir çok aile dramı, sosyal ve psişik sorunlar yaşandı. Ama zaman geçti, bir kuş gibi uçtu ve kırk yıl geride kaldı. Kimsenin geri dönmek niyeti gerçek olamadı. Teşviklerle zaman zaman geri gönderilen işçiler hariç Türkler kaldılar. Türkler birinci kuşak ikinci kuşak derken üçüncü kuşak büyüdü artık Avrupa’da. İlk kuşağın çığlığı gök kubbede asılı kaldı öylece: Ne Almanya ne Türkiye Bizi anlamadılar niye Haklarımız diye diye Ömür bitti biz ilk kuşak. Onlar bugün artık Avrupalı Türkler. Onlar evlerini , yurtlarını Avrupa ‘ ya kurdular. Çocukları iş sahibi oldu ya da okuyor, torunları kreşlerde… artık Avrupa’ dan köye dönüş yok. T.C. nin onlarla ilgilenmesini bekleyerek 40 yıl geçirdiler. Bugün kendi haklarını kendileri alıyorlar. Ama kültürlerinden, sosyal tabanlarından koparılmış hayatlarını koruma kaygıları hiç bitmedi. Çocuklar torunlar Türkçe konuşsun, dinini kültürünü unutmasın telaşı hala var. Gittikleri her ülkenin kalkınmasında alın teri olan Türk işçileri Almanya’ da çok önemli bir kalkınma faktörü oldu. “Alamanya alamanya Türk gibi işçi bulamanya” diye türküler yakılması boşuna değil. Avrupa’ daki Türk topluluğunun yakın ve uzak geleceği ile ilgili önemli kültürel problem, ikinci ve daha sonraki kuşak çocuklarının sosyalizasyonu. Yani topluluğun kültürel beka’sı ile ilgili kaygılar ve korkular ya da asimile olması ihtimali en önemli kültürel problemi Türk yurttaşlarının. Türklüğü konserve ederek bunu çözemeyiz. Bireysel ve kolektif bir kimlik arayışını görmek gerek. Bu gün Almanya’ da en çok Alman vatandaşlığı için başvuru Türklere ait. Türkiye ‘ nin yıldıran ve umursamaz uygulamalarından, bürokrasisinden kurtulmak için insanlar yeni pasaport almakta. Türkiye kırk yıldır belirlemediği Avrupalı Türkler politikasını umarız artık belirler. Bunun bir modernizasyon projesi olarak kabul edilmesi gerektiğini kavrar ve dışa açılan, ayakta kırk yıl kalmayı başaran bu insanlara gereken değeri ve önemi verir. Biz bir taş attık arif olan anlar diye…. 1.sunuş binlerce insan avrupa denilen düş ülkesine gelmek için trenlere, otobüslere , uçaklara doluştu. Kimi kalabilmek için para vererek kiralık gelin aldı kendine, kimi yasa dışı başka yolları denedi, kimi pasaportsuz yıllarca kaldı çalıştı. Kimi çiftçi geldi işçi oldu, kimi işçi geldi patron oldu. Onların çocukları girişimci, doktor, avukat ya da milletvekili oldular bugün. Çok zor koşullarda geldiler, kaldılar, çalıştılar ve kök saldılar. 2.sunuş gurbette tutunmak zor zenaat. İnsanlar ancak yaşayan bir vatanda sahiden varolabilirler, gettolarda değil. göçmen olmak marjinalleştirilen bir yaşamdır biraz. Türkler fabrikalarda ellerini, kollarını, parmaklarını kaybettiler, sevdikleri kadınları unuttular, zaman zaman işlerini kaybettiler dışarı atıldılar, kültürlerini ve sosyal bir varlık olarak ilgi alanlarını kaybettiler, kızlarını oğullarını verdiler gurbete kurban diye… kocalar karılarını, kadınlar kocalarını gurbette bir yaprak gibi fırtınaya bıraktılar. Kimini uyuşturucu aldı , kimini alkol…. racon Fahri’ nin dediği gibi: Evladımı da aldı , ruhumu da bu memleket… 3.sunuş Sevdikleri insanlardan uzak kaldılar. Yalnız kaldılar. Geri dönüp baktıklarında ne vatanları Türkiye’ de kimse kalmıştı ne de Avrupa’da yaşadıkları ülkede. Kimi Dede Efendi’ de teselli arıyor yalnızlığına, kimi yardımsever Türk komşularında. Artık Türkiye’ ye bile gömülmek istemiyorlar. Çünkü onları ziyaret edecek herkes Avrupa’da yanlarında. Geride sessiz ve boş köyler, kimsenin oturmadığı evler kalmış… 4.sunuş Hayatın her zaman iki yüzü vardır: biri ölüm diğeri yaşama sevinci içeren. İyilik ve kötülük, ışık ve karanlık olarak. Avrupa’ da sadece kötü günler, gurbet yok elbette. Avrupa çoğu zaman da umut, başarı, öğrenme ve yükselişin simgesi oldu. Bir çok insanın, bebeğin hayatı oralardaki hastanelerde kurtarıldı. Oralarda severek tedavi edildiler. İnsan olmanın kıymetini ve biricikliğini Avrupa’ da öğrendiler. Sosyal vakıflar kurdular, devletin açık bıraktığı yerleri insanlar kendi imkanları ile doldurdular. 5.sunuş bugün birinci kuşak artık yaşlı insanlar. Bir kısmı ölmüş bir kısmı bakıma muhtaç. Artık Türk huzurevlerine, mezarlıklarına ihtiyaç var Avrupa’ da. İsviçre ‘ de bazı kantonlar mezarlıklarını almış, Almanya’ da ise henüz başvuru aşamasında. Çünkü mezarlık kamu malı sayılıyor. Uçakların en arkasında son yolculuklarını yapan Türkler bir imam bile olmayan günlerden bugünlere geldiklerine şükrediyorlar. İnsanlarımız kültürlerini, inançlarını Avrupa’ ya taşıdılar. Avrupa’ da dil öğrendiler onların kültürleriyle haşır neşir oldular. Hoşgörülü olmayı, demokrasiyi öğrendiler. Farklı kültürler birbirlerine aşık oldu , evlendiler. Çoluk çocuğa karıştılar. 6.sunuş Göç Kuşakları çekimleri sırasında 26.000 km. yol yaptık. Avrupa’dan iki Türkiye’den dört kişi bu projede çalıştı, yoruldu ve terledi. İnsanımızı tanıdık sıcak yüreği ile bizi konuk etti. O alicenap insanımız yanısıra kadının döven bozulmuş yapıyı da size gösterdik. Hep olumlu hem olumsuz öyküleri dinlerken kah güldük sevindik kah ağladık yerindik. Bu zor programa TV Kültür dalında ödül veren Türkiye Yazarlar Birliği’ ne teşekkür borçluyuz. Bize umut verdi, şevk verdiler. Bize telefon eden, yazan, hayatını samimiyetle açan herkese çok çok teşekkür ediyoruz. Her şeyi sizin için yaptık. Büyük bir kültürün taşıyıcısı olan sizler için…

Günter Grass

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Bir Salyangoz’un itirafı Alman dilinin son yıllardaki en önemli yazarlarından 1999 Nobel edebiyat ödüllü Günter Grass’ın tam 61 yıl sonra Hitler’in SS birliklerine katıldığını açıklaması Almanya’da tam anlamıyla şok etkisi yarattı.

Hatta bunu “global şok” olarak tanımlayanlar da var. Çünkü dünyanın çeşitli ülkelerinden de değişik tepkiler geliyor. GG meğer SS’miş!… Grass FAZ’a (Frankfurter Allgemeine Zeitung) verdiği 2 tam sayfalık geniş söyleşide eylül ayında piyasaya çıkacak olan ve “Soğan soymak” adını taşıyan biyografisinden bölümler anlattı. Anıların en önemli noktası kuşkusuz Grass’ın 17 yaşındayken Hitler’in özel timleri olarak bilinen silahlı SS birliklerine katılması (Waffen SS). Grass 15 yaşındayken denizaltı askeri olmak için başvuruda bulunuyor. 17 yaşında kendisine Silahlı SS Birlikleri’ne kabul edildiğine dair kağıt geliyor. 1944 sonbaharında Grass, SS Birlikleri’nin ünlü ve prestijli 10. Tank Tugayı’na katılıyor. Tugay’ın Hitler’in özel emriyle “Frundsberg” ismini alıyor. Frundsberg 18. yüzyılda savaşçılığı ile ünlü bir Alman general. “Ne kadar düşman, o kadar şeref” sloganıyla biliniyor. Bu tugay savaşın son döneminde Hitler’in Berlin’den çıkışını sağlamak için güney cephesinde görevlendiriliyor. Bu yüzden şimdi Grass’ı eleştiren yazılarda “Hitler’i kurtaracaktı, ama kısmet olmadı” gibi ifadeler de yeralıyor. Grass’ın biyografisi’nin ilk kitabı savaşın sonundan “Teneke Trampet”i yazdığı yıla kadar olan dönemi kapsıyor. 1959’da yayınlanan ve 1999’da Grass’a Nobel Edebiyat ödülü’nü kazandıran eser, yazarın “Danzig Üçlemesi” adlı roman dizisinin ilk kitabıydı. Teneke Trampet’te Grass savaş yıllarında “büyümeyi reddeden bir çocuğun başından geçenleri” traji-komik bir üslupla ve kara mizahla anlatıyordu. Eser, savaş yıllarında Alman toplumuna yönelik en sert eleştirilerden biri olarak algılandı. Grass son itirafında da, SS birliklerine katılma gerekçeleri arasında evden, aile baskısından ve bıktırıcı “burjuva ortamı”ndan kaçma özlemlerini sıralıyor. Savaş 1945 nisanında sona eriyor. Grass bir başçavuşun uyarısıyla savaş bitiminde SS üniformasını çıkarıyor. Ormanda yolunu kaybediyor. Biri omzuna saplanıp, günümüze kadar kalan, diğeri bacağını sıyıran iki kurşun yaralanıyor. Revire kaldırılıyor. Sonunda Alman askerleri olarak hep birlikte esir düşüyorlar. Bavyera’da ABD’lilere ait bir esir kampında tutuluyor. Anılarında şimdiki Alman Papa Joseph Ratzinger ile tutuklu kampında “barbut attığını” anlatıyor. Kendisini üniforma değiştirmesi için uyaran başçavuşun bacakları ormanda patlayan bir el bombası sonucu kopuyor. Önümüzdeki yıl 80. yaşgününü kutlayacak olan Grass şimdiye kadar neden sustuğu konusunda doyurucu bir açıklama yapmıyor. Şimdi açıklamasını uzun süre suskun kalmasına bağlıyor. Bir anlamda “vicdanım rahat değildi” demeye getiriyor. Zaten anılarına adını veren “Soğan soymak” sözlerini de gittikçe gerçeğe yaklaşmak anlamına kullanıyor. Silahlı SS (Waffen SS) denen birlikler aslında Hitler’in özel korumalarının oluşturduğu bir çekirdekten gelişen partinin silahlı kuvvetleri. “Kurukafa birlikleri” olarak da tanınıyor. Gençlerden oluşan ve ölene kadar savaşmaya azimli bir felsefeyle eğitiliyorlar. “Ölüm verir, ölüm alırsın” gibi bir sloganları da var. Bu birliklere girenlerin özel damgası da bulunuyor. Grass gençliğinde “ateşli bir Nazi” olduğunu saklamamış daha önce de söylemiş. SS birliklerini de, askeri gücün kırıldığı noktada devreye giren bir tür “kahramanlar ordusu” gibi gördüğünü anlatıyor. SS birliklerinin sayısı bir dönem 900 bin askere kadar ulaşıyor. Savaşın son yıllarında özellikle gençleri ve gönüllüleri buraya dolduruyorlar. SS birlikleri ve özellikle Grass’ın da katıldığı 10. Tank Tugayı ise Polonya ve Çekoslavakya’da katliamları ile ünlü. Hatta Almanya’da intikam için 900 Yahudi’yi Topluca öldürdükleri kayıtlarda var. Birliğin eski komutanı Nazi savaş suçlusu “gaddar bir komutan” olarak ünlü ve 1946’da esir kampında intihar ediyor. Ancak Grass savaş sırasında “tek kurşun bile atmadığını” söylüyor… Büyük tepki Grass’ın SS itirafına büyük tepki var. Çoğunluk “Neden şimdiye kadar sustun?” diye soruyor. “Eğer bunu daha önce açıklasaydı, Nobel edebiyat ödülünü alamazdı” deniyor. Hatta ödülün geri alınması gerektiğini öne sürenler bile var. Grass 1985’te ABD Başkanı Reagan ve Alman Başbakanı Koch birlikte Bitburg askeri mezarlığını ziyaret ettikleri sırada, bunu “savaş suçları ve suçlularını aklamak” olarak tanımlayıp sert şekilde eleştirenler arasındaydı. Oysa şimdi ortaya çıktı ki, o mezarlıkta Grass’ın vaktiyle katıldığı SS 10. Tank Tugayı’ndan da askerler yatıyor ve Grass’ın şansı yaver gitmese orada yatıyor olabilirdi!… Keşke bunu o zaman açıklasaydı, o zaman bir anlamı olurdu, diyenler çoğunlukta… Grass’e en sert eleştirenlerden birisi Hitler-Biyografçısı olarak tanınan Joachim Fest. Fest Bild’e yaptığı açıklamada Grass için “O adamdan kullanılmış araba bile almam” dedi. Ünlü edebiyat eleştirmeni Hellmuth Karasek de “Eğer Grass sürekli en sert vicdan savunucusu rolünü oynamasa, tepkiler bu kadar büyük olmazdı” diyor. Polonya’nın eski başkanı Lech Walesa, Grass’a Danzig’in “onur hemşeriliği” ünvanı konusunda “Kendiliğinden geri verse iyi olur” diyor. Çek Pen Klübü, Grass’a verilen “onur üyeliğini” geri almak için toplantı yapacağını açıklıyor. Grass’ın bu kadar uzun süre sonra ve gecikmeyle yaptığı itirafa yönelik en hoş eleştirilerden birini ise Süddeutsche Zeitung’un edebiyat sayfasında yeraldı. Grass’ın eski ve popüler kitabı “Bir Salyangoz’un Güncesi” eserine gönderme yapan gazetenin başlığı şöyleydi: “Bir Salyangoz’un itirafı”…. kerem ÇAlışkan

Türkler

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Türklerde çok eski bir kültür olarak “Batı”ya göç etmek kutsal sayılmıştır. Dünyanın bir çok ülkesini gezdim ve gittiğim çok ekzotik yerlerde bile Türkler vardı.

Kenya’da Nairobi’de bir Türk restoranında yemek çok ilginç bir duyguydu. Türklerin Avrupa’da altıyüz yıldan fazla varlığının hüküm sürmesine rağmen Avrupa’ya göçmen işçi olarak Türklerin gitmesi bambaşka bir sayfa açmıştır. Avrupa Türkiye ilişkilerinde bu yeni açılan kapıdan milyonlarca Türk işçisi sanayide çalışmak üzere öncelikle Almanya’ya sonra da Avrupa’nın diğer ülkelerine göç ettiler. Politik karışıklıklar, yasaklar da politik bir göç yolu da açtı. Avrupa’da Türklerin bulunuşunun 40. yılında Avrupa yollarında 27.000 km. gezerek Türklerin birinci,ikinci ve üçüncü kuşak değerlendirmelerini yapmaya çalıştım. Bir belgesel hazırlarken aynı zamanda bu insanların terk edilmişliğine tanıklık ettim. Almanya bir göç ülkesi olmasına rağmen bunu kabul etmesi daha çok yeni bir olgu. Onlar da göçmenleri görmemezlikten gelirken Türk devleti de işçilerini orada unutmuş. “İşgücü istendi, insanlar geldi” diyen Alman yazar Max Frisch itirafı ; göçmenlerin “insan” olduğu ve kültürleriyle geldiklerinin hiç dikkate alınmadığını kanıtlıyor. 1970’de gelmiş köylü bir işçimiz geldiğinde fabrikanın onları bir odaya tıktığını ve yatmak için ot yataklar hazırladıklarını anlattı. O gece içi içini yiyerek yatmış. Gözüne uyku girmemiş. Sabah hemen şefin yanına gitmiş ve tercüme edilmesini isteyerek şunları söylemiş:” Benim geldiğim yerde insanlar böyle yerlerde uyumazlar. Benim kültürümde yatak yorgan var,ot bizde hayvanlar içindir.” Burada kültür tarifi yapan işçimiz kendilerine bakışın ne kadar önyargılı ve insanlık dışı olduğunu vurguluyordu. Türkiye’nin bir çok köyünden,kasabasından kalkıp göçen Türkler “kaderlerini iyileştirmek” istiyorlardı. Avrupalıyı Batılı yapan en önemli kriter de budur; “kaderini iyileştirme” iradesini göstermek. Türkler bunu yapmışlar, fakat ne kendi ülkelerinin aydınları ne de devletleri tarafından sahip çıkılmamıştır onlara. . Türkler köylerinden ilk giden delilere gülüp geçmişler. Sonra Almanya’ dan dönenler ellerinde tarnsistörlü radyoları, telekli şapkaları ve arabaları ile hava atınca eline pasaportunu alan koşa koşa “cennete” gitmek için sıraya girmiş. Onlar da güzel giyinmek, para pul sahibi olmak için yollara düşmüşler. Hayat standartını yükseltme isteği Türklerin övgüye değer uzak görüşlülüğüdür. Alman parlamentosunun ilk Türk asıllı milletvekili olan Cem Özdemir kaderlerini iyileştirmek için gelenlerden olan annesi ve babası için; “Almanya o zamanlar annemle babam gibi “yabancılara” ve onların kendilerine yurtdışında bir gelecek kurma konusundaki kararlılığına ve cesaretine çok muhtaçtı” der. Almanya gibi sanayi ülkeleri genellikle göçü teşvik eden ülkelerdir. Kendi istekleriyle göçmen talebinde bulundular. Türkleri ülkelerine çağırdılar. Almanya’da bugün üç milyon civarında Türk yaşamaktadır. Son yıl değişen vatandaşlık yasası ile Türkler çifte vatandaşlığa kavuştular. Hızla Alman vatandaşı olan Türk işçiler bu konuda en fazla sayıya sahip tüm göçmenler arasında. Oysa Türkler Almanlar ilk yıllarda “konuk işçi” diyorlardı. Bu onların kalıcı değil, gidici olduklarının altını çizen bir kimlikti. Bu Türk işçiler açısından da çok farklı düşünülmüyordu aslında. Türk işçiler yıllarca çalıştıkları ülkelerde kendilerini geçici gördüler. Otuz yıl yaşayıp kendine yeni bir ev eşyası almayan aileler vardı. Sadece ikinci el mal alırlardı. Çünkü çadırda yaşar gibi davranıp hep gidecekleri “o gün” ü bekliyorlardı. Birinci kuşak Türkler sadece birkaç ay, yıl çalışıp geri dönmek için geldiler. Bu zaman sürekli uzadı durdu. Kırk yıla dayandı. 1980’li yıllarda çıkartılan geriye dönüşü teşvik yasasıyla dönenler olduysa da şimdi emekli olanlar bile artık dönmek niyetinde değil. Avrupa’nın alt yapısına, şartlarına ve demokratik haklarına alışan Türkler kendi ülkelerinde yabancı gibi davranılmasından şikayetçiler. Türkiye’ de göçmen işçilere “Alamancı” denirdi. Bu insanların çok para kazandığı rivayeti yüzünden herkes, akrabaları dahil, onları hep soymaya çalıştı. İlk 1954’de İtalyan işçilerin akınına uğrayan Almanya , daha sonra Yunalı ve İspanyol işçilere kucak açtı.1960’da ilk kez Türkler gelmeye başladı. Bu ilk Türkler kentli , biraz macera arayan tiplerdi. Mannheim ‘da kırk yıldır yaşayan bir işçimiz bugün işadamı artık. Onunla söyleşirken kendilerini Almanların davul zurna ile karşıladığını anlattı. İlk giden kentli alt orta gruptan bu insanlar büyük bir ilgi görmüşler. İlk gün fabrikaya gittiklerinde İstanbul’da olduğu gibi takım elbise ve kravat takan Türkleri gören Alman işçiler çok şaşırmışlar. Türkleri uzman sanmışlar. Hiç işçiye benzemeyen bu Türkler işi çabuk öğrenip daha sonra girişimci olarak yükselen bir sınıf. Çocukları da yüksek eğitim yapmış. Bunlarda yabancı gelin almak da yaygın. Kırsal alandan gelen kesim ise hiç dil öğrenmeden, kapalı yaşayanları oluşturuyor. Getto diyebileceğimiz , sadece Türklerle bir arada oldukları yerleri tercih eden bu grup çocuklarını da işçi olsun diye zorlamış. Bunun bir nedeni de evde Almanca konuşulmadığı için dili öğrenemeyen çocuğun okulda başarısız olması ve bu nedenle “sonderschule” denilen okullara gönderilmesi. Halk arasında bu okullara “gerizekalılar” okulu deniyor. Bu okulu bitirmek anlamlı değil,ayrıca bu okulu bitirmiş olmanız iş bulmak için inanılmaz bir engel. Bir çok Alman öğretmen hiç çaba harcamadan Türk çocukları “sonderschule”lere göndermişlerdir. Almanya göçü aileleri birbirinden ayırdı. Kadınlar tarlada,çapada ve çocukların başında kaldı. Erkekler yıllarca gelmediler. Erkeklerin “gavur” karıları ,hatta çocukları oldu. Türkiye’de kalan kadınlar çok acı çekti, yalnızlık çekti. Çocuklar babasız büyüdü. Kardeşleri parçaladılar, hepsini amca ,hala yanlarına yerleştirdiler. Hiçbir şekilde aile bütünlüğü düşünülmedi. Bu konuda çalışma yapılmadı. Bu durumda ruhsal olarak rahatsızlanan ,sonra şizofreni teşhisiyle Amsterdam’da klinikte yatan bir genci gördüm. Hiçbir şeyin farkında değildi artık. Yıllarca annesi ve babası babaanne yanındaki çocuklarını görmeye gitmemişlerdi. Azınlık bir grup için Almanya karılarını ellerinden alan yer oldu. Çünkü işgücü olarak kadınları talep eden Almanya kadınların alımını kolaylaştırdı. O zaman kadınlar “ben gideyim, seni aldırayım” dediler, ya da buna zorlandılar. Kocasının işçi olması için zorladığı kadınlar sudan çıkmış balık gibi yabancı topraklara düşmüşler. Aile dramları yüzlerce kitap olur. 2.kuşak gençlerin aile bireyleri ile ortak dil sorunu olması psikolojik tahribat yaratmış. Alman dili ve kültürü içine doğan çocuklar dil bilmeyen anne ve babalarıyla iletişim kuramamaktaydı. Şimdi vatandaşlık yasasından sonra da dil bilmeyen,kırk yıldır Almanya’da oturan ebeveynler vatandaş olamazken, ikinci kuşak vatandaş olmakta. Bu gençler Almanca konuşulmayan ortamlarda sıkılıyorlar. Türk olmalarının sembolleri Boğaz köprüsü, minare,bayrakla sınırlı. İkinci kuşakta iki kültür arasında kalanlar olduğu gibi her iki kültürü sindirenler de var. Bunlar çok başarılı meslek kariyeri yapan grup. Şu anda en fazla üniversitede çocuk okutan işçi topluluğu ,Türkler. 30.000 civarında genç üniversitelerde eğitim görüyor. Kendi sınıfı dışında davranan,farklı sınıfa atlamak için eğitime yatırım yapanlar Türkler. Almanlar bile işçi sınıfı içinde üniversiteye çocukları devam eden az sayıda. Türklerin Avrupa macerasında farklı kültürlerle alış verişini , birlikte yaşama becerisini görebiliriz. Asimile edilemeyen yabancı kültürler bugün entegrasyonu konuşmaktadır. Avrupa, artık entegrasyon politikaları belirleme yolunda çaba harcıyor. Çünkü Avrupa bir arada yaşamayı, çokkültürlülüğü içine sindirmek zorunda. Göçmen kimliğinde olan insanların farklı köken (origin)leriyle varolma hakları vardır. Göçmenler sadece geldikleri yerin kültürünü taşımazlar, kaldıkları yerin kültürüyle bunu sentezleyerek dünya barışına katkıda bulunacak ortak değerlerin üreticisi olabilirler. Yeni yüzyılda insanlar çok daha büyük dalgalarla dünyanın her yanına göç edecekler. Dünya artık çok küçük ve herkes her yere çok yakın. Dünya barışı gönüllü göçmenlerle zenginleşebilir. Almanya Bir Göç Ülkesi! Almanya´nın tarihinde ilk kez göçün kapsamı sayılarla ortaya çıkarıldı. Örnekleme dayalı nüfus sayımına göre Almanya nüfusunun % 19´unu göçmen ve göçmen kökenliler oluşturuyor. Bunların yarısından fazlası Alman vatandaşlığına sahipken % 48´lik kısmı farklı uyruklara sahip. Türkler arasında da toplam nüfusun yaklaşık üçte biri doğum veya kabul yoluyla Alman vatandaşlığını edinmiş bulunuyor. Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, bu şonuçları „Nüfusun beşte birini teşkil eden bu nüfusun toplumun eşit değerde bir parçası olarak tanınması uyum politikasının önünde bir zorunluluktur“ şeklinde yorumladı. Federal Alman İstatistik Dairesi´nin toplam nüfusun % 1´lik bölümüne uyguladığı yıllık örneklem nüfus sayımında bu yıl ilk kez defa, yalnız Alman ve diğer uyruklara dayalı olmayan kişilerin göçmen kimliklerini de görülebilir kılan bir metod benimsendi. Göçmen kimlikli kişilerin tespitinde bireylerin bir başka uyruğa sahip olma, vatandaşlığı sonradan alma, ebeveynlerden en az birinin vatandaşlık kazanmış ya da diğer ülke vatandaşı oluşu ile statüsel Alman ve dış Alman topluluklarından olup olmadıkları dikkate alındı. Kişilerin kendilerinin bir göç tecrübesine sahip olup olmadıkları, bir başka deyişle bir diğer ülkede doğup doğmadıkları bu bağlamda ortaya kondu. İlk kez Göç Gerçeğini Ortaya Koymak Mümkün Oldu Yeni sayım sayesinde yalnız Alman ve diğer ülke vatandaşı göçmenleri değil aynı zamanda tüm göçmenleri genel olarak görme imkanı sağlandı. Şöyle ki, göçmen kökenlilerin toplam nüfusu olan 15 milyon, 7 milyonluk diğer ülke uyruğu göçmen sayısının iki katına tekabül ediyor. Tüm göçmenler arasında % 48´lik dilimi farklı uyruklara sahip göçmenler oluştururken, dış ülkelerden Almanya´ya göç etmiş Alman nüfus % 12, Alman vatandaşı olmuş kişiler % 23, doğum yoluyla Alman vatandaşı olanlar % 18´lik dilimlere sahipler. Alman tabiiyetinde 8 milyon göçmen bugüne dek Alman istatistiklerine yansıtılmamıştı. Göç gerçeği „yabancı“ istatistikleri çerçevesinde yetersiz biçimde, ilgili topluluğun yarısı dikkate alınmaksızın yansıtılmaktaydı. Tüm göçmenlere ilişkin yeni verilerin uyum konusunda yeni bir denge getireceği şüphesiz. Türkiye Araştırmalar Merkezi Direktörü Prof. Dr. Fauk Şen, „Bu, göçmenlerin genel uyum başarısını doğru değerlendirebilmek ve göçmenler ile onların toplumsal bağlarına dair gerçekçi bir imaj ortaya koymak için önemli bir adım“ diye konuştu. Bugüne kadar bunu tespit edebilmek için TAM´ın da gerçekleştirdiği gibi vatandaşlığa alınmış kişileri de kapsayan anketler kullanılıyordu. Göçmenlerin üçte biri Almanya doğumlu Örnekleme dayalı nüfus sayımına göre göçmenlerin üçte biri göç sürecine kendileri dahil olmamış, Almanya doğumlu kişilerden oluşuyor. Bunun karşısında göçmenlerin % 68´i doğrudan göç etmiş kişiler. Göç sürecine dahil olmuş kişiler arasında % 54´lük oranlarıyla en büyük grubu diğer ülke vatandaşları oluşturuyor. Bunu % 29´la vatandaşlığa alınmış kişiler izlerken, Almanya´ya sonradan göç etmiş Almanların oranı % 17 seviyesinde. Göç sürecine dahil olmamış kişiler arasında baskın grubu doğumla Alman vatandaşlığına sahip olmuş, ebeveynleri de Alman uyruğunu almış „yabancı“ veya göçmen Alman olan kişiler oluşturuyor (% 56) Bunu diger ülke vatandaşları % 33´lük oranlarıyla izliyor. En küçük grubu ise % 10´luk oranlarıyla Almanya´da doğduktan sonra vatandaşlık almış kişiler oluşturuyor. Tüm göçmenlerin yaklaşık % 17´si Türkiye kökenli Türk göçmenler en büyük ulusal grubu oluşturuyor. Tüm diğer ülke vatandaşı göçmenler arasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları % 26´lık paya sahip. 2005 yılında gerçekleşen Alman vatandaşlığa geçişlerin % 35´i de Türk vatandaşlarınca gerçekleştirildi. Türklerin vatandaş olma oranları, diger ülke vatandaşı göçmenler arasındaki paylarından daha yüksek olması göstermektedir ki, Türkler tüm yabancılar arasında genel eğilimin çok üstünde bir biçimde vatandaşlık almaya yönelmiştirler. Almanya´da yaşayan 1,7 milyon Türk vatandaşı yanında, 2005 yılı sonu itibariyle sayıları 700 bin dolayında önceki tabiiyetleri Türk olan Alman vatandaşı bulunmaktadır. Vatandaşlığa alınmış Türk kökenli göçmenlere Türk kökenli göçmenlerin 2000 yılı sonrasında Almanya´da doğarak tercihli Alman vatandaşlığını kazanmış çocuklarının da eklenmesi gerekiyor. Yıllık ortalama 35 bin çocuk üzerinden, bunların 6 yıllık sürede 210 bine ulaşıyor. Türk ebeveynlerin Almanya´da doğmuş çocuklarının vatandaşlık almaları için ayrıca bir başvuruya gerek bulunmuyor, dolayısıyla bu kabul yoluyla vatandaşlığa alınanların sayısına dahil değil. Bu nedenle vatandaşlığa alınmalara dair istatistiklere de yansımıyorlar. Toplamda Almanya´daki Türk kökenlilerin nüfusu 2,6 milyona ulaşıyor. Bunlar arasında Alman vatandaşlığına sahip olanların oranı % 35. 2,6 milyonluk sayılarıyla Türk kökenliler tüm göçmenlerin % 17´sine tekabül ediyor, tüm nüfus içindeki payları ise % 3. Almanya´da doğmuş Türklerin oranı diğerlerinden daha yüksek Türkiye Araştırmalar Merkezi´nin Kuzey Ren Vestfalya´da yaşayan yetişkin göçmenler arasında gerçekleştirdiği anket empirik araştırmalar, Türk göçmenlerin dörtte birinin Almanya doğumlu olduğunu ve % 26´sının küçük yaşta Almanya´ya aile birleşimi yoluyla geldiğini gösteriyor. Toplamda yalnız % 17´lik dilim birinci nesle dahilken, % 53´lük bölümü izleyen nesiller oluşturuyor. Bu oranlara da yansıdığı üzere Türk kökenli göçmenler arasında Almanya´da doğmuş olanların oranı diğer göçmenlere göre çok daha yüksektir. Göçmenler arasında nüfus azalması yok Örneklem yoluyla yapılan nüfus sayımının ve Türkiye Araştırmalar Mernezi´nin araştırmalarının sonuçları göçmenler arasında farklı yaş gruplarının farklı yaş dağılımlarına sahip olduklarını gösteriyor. Almanlar arasında yaş dağılımı çocuk ve gençlerin az sayısına bağlı olarak mantar formunda bir grafik ortaya çıkarıyor. Ancak göçmenler arasında yaklaşık 40 yaşına kadar olan yaş grupları yaklaşık oranlarla dağılıyorlar. Bu koşullar altında göçmenler-özellikle de Türk göçmenler- Almanya´nın nüfus eksilmesinin önüne geçiyor ve sosyal sistemin uzun vadeli sürdürülebilirliği için güvence teşkil ediyorlar. Almanya Türk kökenli göçmenlerin çoğunluğu için uzun süredir vatana dönüşmüş durumda Yarısı Alman vatandaşı olmuş göçmenlerin varlığı, muhafazakar çevrelerce pek ılımlı karşılanmasa da bir göç ülkesinden söz etmeyi gerekli kılıyor. Göçmenlerin çoğunluğunun Almanya´yı kendileri için yeni vatan olarak kabul etmeleri, Türkiye Araştırmalar Merkezi´nin Kuzey Ren Vestfalya´da yaşayan Türk kökenliler arasında yaptığı anketlerden de görülüyor: Göçmenlerin yalnızca üçte biri kendileri için bir gün Türkiye´ye geri göç ihtimalini açık tutmaktadır. Yarıdan fazlası Almanya´yı veya iki ülkeyi birden vatanı olarak kabul ederken, bu oran vatandaşlığa alınan kişiler arasında % 90´a ulaşıyor. Uyum kabulü gerekli kılıyor Türkiye Araştar Merkezi Vakfı Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen „Bu sayılar Almanya´nın göç ülkesi olduğunu ve göçmenlerce de öyle algılandığını göstermektedir. Almanya göçmenlerin çoğunun vatanıdır. Alman toplumuunun da Alman siyaseti gibi bunu artık tanıması gerekmektedir“ dedi. Şen, „Uyuma yönelik talepler tek yönlü olarak yalnız göcmenlere yükenmemelidir. Mevcut sorunların çözümü için, Almanlar ve göçmenler aynı hedefe yönelmeli ve göçmenler toplumun kalıcı bir parçası olarak Alman toplumunca tanınmalıdır“ diye konuştu. TAM Direktörü, eğitim zirvesindeki veya Bayern´deki din zirvesindeki gibi sınırlamalar, vatandaşlığa alınmada vicdan testi tartışmalarındaki gibi yaygın zan altına alma veya vatanseverlik ve hakim kültür tartışmalarındaki gibi asimilasyon talepleriyle uyum hedefine ulaşmanın mümkün olmadığını belirtti.

Fransa’da

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

IRKÇILIĞIN ÇIKARDIĞI YANGIN Fransa’da uyum politikası Almanya’dan çok farklıdır.Fransa Anayasasına göre Fransa tek bir toplumdur ve farklı “comminity”ler yoktur.

Onlar ortak değerlere uyum sağlamakla yükümlüdür. Kendi kültürünü ifade hakkı varsa da, Fransa “multi-cultural”(çok kültürlü)bir toplum kabul edilmez.Bu devlet anlayışıdır ve yasalarla belirlenmiştir. Fransızlar sokaklarında yangın başlayıncaya kadar sömürgeden gelen göçmenleri dil bildiği için entegre edilmiş kabul ediyordu. O nedenle Türkler Fransayı endişelendiren tek göçmen gruptu.Genç Mağripliler “uyum falan vız gelir,biz zaten Fransız olduk.Siz Fransızlar ırkçısınız ve bizim Fransız olduğumuzu kabullenmediğiniz için sorun var” diyorlardı 2000 yılında da. O yıllarda kor tutuşmuş,ancak kendini beğenmiş Fransızların gözü bugünün yangınıyla aydınlanabildi. Fransa’da Yabancılar meclisi falan yok. Belediye Meclislerinde Mağripli bile yok zaten. Fransa’da Yüksek Uyum Kurulu diye tek bir kurum var.Bir de Göçmen Toplulukları için sosyal yardım fonu var. Fransa Türkiye’den yasal işçi alımını 1975’de durdurdu.1981’e kadar yabancıların dernek kurma hakkı bile yoktu.Böylece dernekler kurulmaya başlandı,lokaller, lokantalar takip etti . Türk mahalleleri Türkleri Fransız toplumundan kopardı.gettolaşma izolasyon getirdi. Kendi gazetesini okuyan,kendi kahvesinde oturan Türkler 2.kuşak okulda başarısız oldu, özellikle erkek çocukları. Belediyeler Türklerin belli bir sayıyı aştığı mahallelerde yerleşmelerine izin vermez oldu.Türklerin yüzde 80’ni genç. Portekizliler de bir milyona yakın bir sayıda ve asla asimile değiller,entegre olmuşlar. Bir çok hizmetçi Portekizlidir. Fransa Cezayir Bağımsızlık Savaşından sonra uyguladığı kotalara rağmen göçmen akınını engelleyemedi.Bu sırada Marsilya’da da ırkçı çatışmalar başlamıştı. Fransa Ulusal Göç Bürosunun politikası da kaçak işçilere cevaz verdi,göz yumdu. Kaçak işçilere daha çok yarar sağlayan Fransa’ya Almanya ve Avusturya’dan da kaçak Türk işçi geçişi oldu.Kaçak işçileri hükümet hiçbir yükümlülük taşımadıkları modern paryalar olarak gördüklerinden ilgilenmediler durumla.Asimilasyon politikası nedeniyle Fransız devleti göçmenlere hiçbir zaman ulaşmayı düşünmedi.Katı ideolojik görüşleriyle göçmenlerin gerçekliği arasında açılan uçurum bugünleri hazırladı.Seçici göç politikasını da uygulayan Fransa bir türlü başarılı olamadı. Fransız işçiler orta Avrupalı işçilerden de nefret etti. 80’li yıllarda Mitterand’ın daha hoşgörülü göçmen politikasını olumsuz etkileyen en önemli etken ekonomik kriz,işsizlik ve yabancı düşmanlığıydı. Bu etkenler değişmeden bugüne geldi ve Le Pen’in yükselişini de sağladı. O dönemde en olumlu gelişme aile birleşiminin kolaylaştırılması oldu.Eşitlik,Kardeşlik ve özgürlük sloganını kıta Avrupa sına hediye eden Fransa uzaklaşan bir gemi hayali gibi bugün.Zemin hazırlığı ie görüldüğü üzere, 25 yıllık bir süreç. Irkçılık ve sömürge zihniyeti ölmeyen Avrupa bugün AB krizi ile sarsılmakta, çekirdek zihinden fırlayan yerleşik üstünlük fikri ateşe odun sunmaktadır. ABD’nin de ayni zihniyetle olayları “din çatışması” diye yorumlaması ve sunması batı ideolojisinin kendinden başka kimseye tahammülü olmayan bir demokrasi havarisi olduğunu destekliyor. Farnsa’da ırkçılık “anti İslamcı” nitelik taşımakta tıpkı diğerleri gibi. Hollanda,Almanya,Avusturya,İsviçre,Fransa ve Belçika ırkçı örgütlere izin veren ,yükselten yasarlı ve tutumlarıyla kendileri dışındaki dünya ile entegre olamazlar. Avrupa kültürel zihniyet değişikliğine acilen kapılarını açmalı. Kendini sorgulamalı.

köln

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Türkler hiç bir zaman teröre karışmayan ve uyumlu Anayasaya bağlı yaşamışlar işte kanıtı: 14 Temmuz 2006 Berlin Başbakanlık´ta yapılacak uyum zirvesine yönelik Almanya´daki Türk Sivil Toplum Örgütlerinin hazırladıkları ortak basın açıklamasıdır.

Aşağıda adıgeçen Türk Sivil Toplum Örgütleri ve temsilcileri 12 Temmuz 2006 Köln`de hazırladıkları ‚Uyum Zirvesine’ yönelik ortak tutum ve uyum politikalarına yönelik talep metinini kamuoyuna sunuyorlar. – Basın açıklamasında – Almanya´da Türk toplumunu mutlak çoğunlukla temsil eden Türk Sivil Toplum Örgütleri olarak – biz , – Federal Almanya Hükümetinin „Uyum Zirvesi“ düzenleme girişimini ve bununla birlikte „uyuma” dönük yönelimini memnuniyetle karşılıyoruz, – Fakat uyum zivesine yönelik gerek önhazırlık faslında ve gerekse Sivil Toplum Örgütlerine ve bilirkişilere yönelik davetlerde bilinçli şekilde keyfi davranıldığını ve böylelikle göç geçmişli toplumsal kesimlerin niteliksel ve niceliksel temsilinin mümkün olmadığını bildiriyoruz, – Siyaset erkiyle ve diğer kamu temsilcileriyle örgütlü ve sürekli bir şekilde müzakere etmeyi beklediğmizi beyan ediyor ve yakın gelecekte Türk Sivil Toplumu olarak düzenleyeceğimiz şuralarda kendi toplumsal ihtiyaçlarımızdan ve dinamiklerimizden kaynaklanan taleplerimizi dillendireceğimizi ve kamuoyuna sunacağımızı da burada bildiriyoruz. 12 Temmuz’ da kararlaştırılan Türk Sivil Toplum Örgütleri Ortak Talep Metni: 1. Anaokulda başlayan İki dilde eğitim Dil hakimiyeti, bir insanın entegre olabilmesi için, yerine getirmesi gereken temel bir şarttır. Bir insan ancak anadiline hakim olursa, bu zemin üzerinde ikinci bir dil/ anadil öğrenebilir. Bir insanın dil eğitimine yapılan tüm harcamalar, verimli bir yatırım olacaktır. Bu açıdan, göçmen kökenli tüm çocukların mümkün olabildiğince erken bir yaşta, hem kendi dil ve kültürleri, hemde bulundukları ülkenin dil ve kültürü ile tanışmaları büyük önem taşır. Iki dilde eğitim, çocuk yuvalarında başlamalı, ilk okullarda devam etmeli ve orta okul ve liselerde dahada geliştirilmelidir. 2. Çifte vatandaşlığın yürürlüğe geçmesi Tarihi sorumlulukları göz önünde bulundurarak, göçmen kökenli yabancılar için çifte vatandaşlık yürürlüğe geçmelidir. Ancak çifte vatandaşlık yolu ile, „iki kültürlü bir kimliğe“ sahip olan bu insanların hakkını vermiş oluruz. 3. Toplumda ayrımcılığın engellenmesi (anti diskriminasyon) fiilen gerekmektedir. Etnik kökeni yabancı olan bir insanın, sırf kökeninden dolayı dışlanmaması için, gerekli bir yasa yürürlüğe geçmelidir. Bu yasa çerçevesinde, yabancı veya yabancı kökenli vatandaşlar, gündelik hayatlarında haklarını öz güvenlerinden taviz vermeden arayabilmelidirler. 4. Kadın hakları Kadınların, kendi eşini hür iradelerine dayanarak seçme özgürlüğü özellikle korunmalıdır. Kadınların dinini yaşama tarzı, bilhassa kıyafet seçimi, özel bir koruma gerektirir. Kadınların hem evlilik yaşamlarında, hemde dışarıdaki soyal yaşamlarında şiddete karşı korunmaları, en doğal temel hakları olarak sağlanmalıdır. Ayrıca kadın haklarını kadınlar savunsun ve kadınlar kendi meselelerine sahip çıkabilmeleri için desteklenmeli. 5. Şehir planlaması Getoların oluşması engellenmelidir. Mevcut olan getoların yerini ise, entegrasyonu güçlendiren, çeşitli etnisitelerden insanların huzur içinde birlikte yaşayabileceği oturma alanları almalıdır. Paralel toplumların oluşmasının önüne, sosyal yapımızı güçlendirerek geçebiliriz. 6. Kamu idaresinin farklı kültürlere açılması Entegrasyon, iş akışı dahilinde mümkün olur: kamu sektörü, meslek eğitimi yerleri ve işe yerleştirme seçimi konusunda, öncü bir rol almalıdır. 7. İslami kuruluşların kamu hukukuna göre faaliyet gösteren kurumlar olarak tanınması Kamu hukukuna göre faaliyet gösteren bir kurum oluşturmak isteyenlere destek verilmelidir. Böylelikle, dünyanın önde gelen dinlerinden biri olan Islam dini, layık olduğu konumu alacaktır. Hukuken Islam, Hıristiyanlık ve Yahudilik ile eşdeğer bir konumda olacaktır . 8. Seçme hakkı (yerel seçim hakkı) Yerel seçimlerde yabancıların pasif ve aktif oy hakkına sahip olmasını talep ediyoruz. Böylelikle bu insanlar, hem siyasi iradenin oluşumuna katkılarını sağlamış olur, hemde gündelik hayatlarında kendi yörelerinde kılınan kararlarda etkin olur. Seçme ve seçilme hakkı, bu insanların siyasi partiler tarafından ciddiye alınmasını sağlar. 9. Avrupa Birliği`nde yaşayan Türk gençlerine destek verilmelidir Gençlerimize is istihdamı sağlansın / Bu konuda denge sağlanana kadar pozitif ayrımcılık gerekmaktedir. 10. İslam dini, eşit bir dünya medeniyeti olarak tanınsın İslamofobi Antisemitizm gibi eşit tepki görsün. 11. Türk toplumu 40-45 senedir layıkıyla temsil edilememiştir. Sivil toplum kuruluşları ortak hareket etmesiyle bu hakkıyla temsil gerçeklestirilebilinir. 12. Evrensel etik değerlere kolektif olarak sahip çıkılsın. Değişik kökenli değerlerin ortak ilkelerine odaklanmali toplum, din ve kültürü aşan evrensel etik değerlere sahiplenilmesi gerekmektedir. Ancak ortak etik değerler çok kültürlülüğun arti değerlerini sergileyecektir. 13. Toplum için önemli konularda çalışma grupları oluşturulup, meselelere çözümler aransın. Çalişma grupları efektif bir şekilde görünen sorunlara çözüm bulabilecektir. Ancak göçmen kökenli sivil toplum kuruluşlarini kapsayan çalişma grupları göçmen toplumunun kabulunu bulan etkili çözümler bulabilecektir. Değişik konularda çalişmakla değişik fikirler oluşturulabilinir. 14. Almanya uyum konusundaki harcamaları şeffaflaştırmalıdır. Harcamalardan sivil toplum kuruluşları eşit derecede faydalanmalı 15. 45 yıllık uyum politikası sorgulanmalıdır. Geçmisteki yapilan yanliş ve eksik uyum politikasi için bir sorgulama gerekecek. Bazi noktalar yeniden değerlendirilecek ve odak noktasi oluşacak. Ancak eksik ve yanliş yapilanlar düzeltilebelininirse ek noktalarda verimli olabilir. 16. Birlikte yaşama kültürü oluşturulsun ve desteklensin. Birlikte yaşamanın tek bağlantısı din olmamasi mümkünlüğü açiklanmali. Kültürel ortak noktalari yakindan takip etmek gerekecek. Değisik kültürler değerler arti değer olarak kabul edilip ortak değerlerin toplumda daha fazla yansımasi gerekmektedir. 17. Kültürel haklarımıza sahip çıkılsın (sanat, musiki vs.) Kültürel kökene sahip olmak bir insan hakkidir. Farklı kültürlere karşı saygı ve koruma geleceğe yönelik modern ve avrupadaki sınırları aşan bir topluma kazanç verecektir. 18. Türk öğretmenlerinin sayısı arttırılsın. Gençlerin böylelikle öğretmenleri örnek almaları sağlanıp çok kültürlülük okulda model olarak yaşatabilinir. 19. Türk dernekleri birlik zirvesi düzenleyerek uyuma katkıda bulunsunlar Sinerji bir kuvvette sahip olunabilmek içcin kiısa zaman aralarla fikir alışverişi edinilmesi gerekmektedir. Bu firsatla sonuclanacak olan plan ve projelerin tanıtılması; açık ve net olarak gündeme getirilmesi mutlak olarak görülmektedir ve entegrasyon calişmalarının toplumda kabul görülmesini sağlayacaktır. 20. Spor ile uyum Çocuk ve gençlere sportif aktivitelerle birbirlerine yakınlaştırmak bilhassa sosyoekonomik sıkıntılı ailelerden gelen çocukları ve gençleri topluma kazandırmak. Alman Türk Isadamlari Dernegi (Deutsch Türkisches Handelszentrum) Avrupa Cem Vakfi (“Europäische CEM Stiftung”) Avrupa Demokrasi Vakfı (“Turkish Democracy Foundation”) Avrupa Ehlibeyt Alevi Federasyonu AVRUPA TÜRK BIRLIĞI (Verband der türkische Kulturvereine e.V. in Europa) Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (Union of European Turkish Democrats e.V.) ATİB Avrupa Türk Islam Birlligi (Union der Türkisch – Islamischen Kulturvereine in Europa e.V.) HÜR TÜRK İslam Kültür Merkezleri Birliği (Verband der Islamischen Kulturzentren e.V.) İslam Toplumu Milli Görüş (Islamische Gemeinschaft Milli Görüs e. V.) RTS ETU Sigaraya Savas Dernegi TIDAF (Bundesverband Türkisch – Europäischer Unternehmervereine e.V.) Türk Alman Sağlık Vakfı (Türkisch – Deutsche Gesundheitsstiftung e.V.) Türkiye Arastirmalar Merkezi (Zentrum für Türkeistudien) Türk Genclik Dayanisma Dernegi

Sayfa 3 / 6«12345»...Sonraki »