İslam ve modernizm Türk İslamcıları “Modernleşme Cihadı” başlatmalı İslam imajının 11 Ey.lül sonrası terör-şiddet ve nefretle karartıldığı bir dünyada İslam’ın yüzünü yeniden ağartacak bilgelik birikimi Anadolu topraklarında yatıyor. 21. Yüzyıl’ın değerleri olan insan, birey, hoşgörü ve uzlaşma Türk kültürünün İslamla buluşmasında yarattığı sentezin özüdür. Yesevi, Hacı Bektaş, Mevlana, Yunus felsefesi 21. Yüzyıl’ın şafağında yeniden gönüllere yazılıyor.
Türk İslamcıları modernleşmeyi kendi köklerine ve tasavvufa dönerek yeninden inşa etmek zorunda. İnsanın kaderi modernleşmedir. Bunun Doğusu Batısı, İslamı hristiyanı yoktur. Ama yeri ve zamanı vardır. Bazı topraklarda çeşitli faktörler sonucu modernleşme hızlanmış veya yavaşlamıştır. İklimden teknolojiye, savaştan dinsel inançlara kadar bir çok unsur modernleşmenin hızını etkilemiştir. 15. Yüzyıl’da Fatih’in İstanbul kuşatmasında kullandığı devasa top, Afganistan savaşında ABD’nin kullandığı Blu-54 tipi dev bombalarla eşdeğerde modern bir silahtı. Doğu uygarlığının en parlak dönemlerinde Batı dünyası henüz yıkanmayı bile bilmeyen barbarlık çağındaydı. Doğu bir zamanlar bilim, teknoloji ve kültürde daha ileri, Batı daha geriydi. Ama 21. Yüzyıl’a girdiğimiz şu günlerde modernleşme bayrağı Batı’nın elinde yükseliyor. Doğu’nun Asya ve Avrasya’nın toplumları Batı’yı taklit ve ret kavgası arasında çırpınıyor. İslam ülkeleri ise bu kavgada ne yazık ki geri ve modernleşmenin uzağında kalmış bölge ve insanları simgeliyor. Modernleşme Afganistan’a en gelişmiş bomba ve füzelerle tepeden inme geliyor. Taliban’ın şeriat adına uyguladığı kendine özgü faşist yöntemleri Batı’nın bombardımanı altında toz dumana karışıp yokoluyor. Kaybeden kim? Yalnızca Taliban mı? Yoksa dünya çapında Taliban’ı İslam adına alttan alta veya açıkça destekleyen tüm İslamcı çevreler mi? Peki Türkiye’de Taliban’ı yıllarca “bir tür katı İslam” olarak yorumlayan ve açıkça eleştirmekten kaçınan, hatta destekleyen İslamcı gruplar, yayınlar ve kişiler prestij ve itibar kaybetmedi mi? Radikal İslam adına sert, katı ve bağnaz bir görüntü verenler, bu imajla ideolojik politik kavga yürütmeye çalışanlar darbe almadı mı? Aldı, alıyor ve alacak. 11 Eylül yalnızca New York İkiz kuleleri yerle bir etmekle kalmadı, globalleşmeye direnen tüm çevrelerin umut ve özlemlerini de yerle bir etti. Çünkü ABD’nin global intikamı Asya’nın göbeğine dev bir tokmak gibi indi. Ve ABD petrol ve silah şirketleri uzun süredir, dolaylı ve temkinli bir şekilde yerleşmeye çalıştıkları Orta Asya satranç tahtasının ortasına bütün taşları havaya savuran bir basket topu gibi düştüler. Ve orada kalacaklar. Globalleşme ve modernleşme asıl şimdi başlıyor. New York-Kabil hattının ne kadar kısa ve yakın olduğu ortaya çıktı. Modernleşmenin ilkel düşmanı Taliban, Bin Ladin’in İkiz Kulelere görkemli ama umarsız saldırısı ile modernleşmenin tüm hışmını üstüne çekti. Marx’ın geri-sömürge ülkeler için kullandığı “görebilecekleri en modern şey emperyalizmdir” diye bir söylemi vardır. Afganistan için oldukça geçerli bir söz… İslam alemi kendi düşleriyle uyuyordu. 11 Eylül’ün provokatif saldırısı onların tüm düşlerini bozdu ve bozacak. Çünkü meydan okudukları Batı dünyasını ve nefret ettikleri modernleşmeyi, adeta uyuyan devi uyandırır gibi vuran Bin Ladin ve çetesi Batı’nın tüm güçlerini harekete geçirdi. İslam’ın imajı karanlık Afganistan savaşı tüm dünyada ve özellikle Batı’da yoğun bir “İslam” tartışması da başlattı. İslam nedir, ne değildir? üzerine milyonlarca yazı, fotoğraf belge dünya medyasını kapladı. Buradan yola çıkarak Türkiye’de şu soruyu artık cesaretle sorma zamanı geldi: İslamın dünyadaki imajı nedir? İslam alemini simgeleyen unsurlar nelerdir? Bunu dünya medyasına yansıyan görüntülerden izleyebiliriz: Çadurlu, çarşaflı, yüzleri gözleri başları örtülü kadınlar… Sakallı, entarili erkekler… Tarihi camiler, eski soylu bir mimari… Yoksul insanlar, yoksul kentler… İslamın dünyaya yansıyan görüntüsü yalnızca Afganistan’da değil, İran’da, Suudi Arabistan’da, Mısır’da. Cezayir’de, Libypa’da, Somali’de budur… İslam, Batı’nın parlak ve modern görüntüsü karşısında, adeta dünyanın ezilen kısmının, şu ünlü “dünyanın lanetlilerinin” dini haline gelmiştir veya böyle yansımaktadır. Sovyetler Birliği’nde komünizmin çöküşünden sonra dünyanın ezilen kesiminin sözcülüğünün, Filistin-İsrail çatışmasında olduğu gibi, radikal İslamcılara kalması da sanırız rastlantıdan öteye bir derinlik taşımaktadır. Dünyanın yeni Kuzey-Güney kamplaşmasında İslam ‘Güney’i temsil ediyor. Ama neyi ne kadar temsil ediyor? 6 milyar nüfuslu global küremize baktığımız zaman dinlerin dağılımını 2000 yılı verilerine göre şöyle görüyoruz: 1.6 milyara yakın Hıristiyan (Katolikler 1.038 milyar, Protestanlar 346 milyon, Ortodokslar 216 milyon) 1.2 milyar Müslüman 811 milyon Hindu 360 milyon Budist 107 milyon Şintoist 14 milyon Musevi ve diğerleri. İslam halen dünyadaki ikinci büyük din. Dinler haritasına bakınca, Anadolu, Ortadoğu, Afrika’nın kuzeyi ve Orta Asya’nın Çin sınırına dayanan bölümüne kadar olan kısmı İslamın rengi kabul edilen ‘Yeşil’le kaplı. Kuzey Amerika, İngiltere, Almanya proteston, Avrupa ve Güney Amerika katolik ağırlıklı. Ortodokslar Rusya, Slavlar ve Yunanistan’la sınırlı. Çin budizmin kalesi sayılıyor. Yani İslam dünyası, neredeyse hıristiyan dünyasıyla eşit bir nüfusa sahip. İslamın ulusal dağılımında ise karşımıza Araplar, Afrikalılar, Türkler, İranlılar çıkıyor. İslam ülkelerinde kişi başına gelir düzeyi düşük. Petrol zengini Suudileri saymazsak en Batılı ülke olan Türkiye’de yıllık 3 bin dolar civarında. İran da 3-4 bin dolar düzeyinde. Orta Asya Türk cumhuriyetleri bu rakamın altında. İslam adına dünya sahnesinde öne çıkan Humeyni sonrası İran oldu. Daha sonra da Afganistan’da Taliban. Filistin-İsrail kavgası çevresindeki Hamas, Hizbullah gibi örgütler de İslamın dünya politikasına yansıyan isimleri arasında. Bu tablodan pek parlak sonuç çıkmıyor. Çünkü İslam modern dünyaya şu görüntüyü veriyor: Geri, katı, bağnaz, kadınları baskı altında tutan, hoşgörüsüz, dövüşçü, savaşçı, kendi karşıtlarına tahammülü olmayan, ilkel, kan ve ölüm kokan bir din… Yoksul ve ilkel halkların, bölgelerin dini…Zengin, modern dünyaya duyulan nefretin dini… Bin Ladin’in dünya sahnesine İslam adına çıkması bu görüntüyü daha da pekiştirdi. Ladin ve Taliban İslamın yüzünü terör ve kan rengine boyadılar… Şimdi İslam için yüzünü yıkama zamanı… Ama bu nasıl olacak ve kim yapacak? Osmanlı’nın 600 yıllık sentezi: Modern Türkiye modeli Tarihsel olarak İspanya’ya yönelik İslam çıkarması sayılmazsa, Batı dünyasına İslam’ı tanıtan ve kabul ettiren Türkler ve Osmanlılardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yıllık macerası İslam’ın Batı’yla çatışma ve uzlaşmalarının da tarihidir. Osmanlı topraklarında İslam hukuku ve yaşama biçimleri de sonunda laik ve modern Türkiye Cumhuriyeti sentezini doğurmuştur. Bugünkü Türkiye’nin gökten inmediğini 600 yıllık birikimin sonucu ortaya çıkan bir sentez olduğunu görenler için İslamın modernleşme tarihi Osmanlı döneminin tümünü kapsar ve bundan alınacak çok ders vardır. Osmanlı’nın 600 yılında yaşanan bu “müslüman toplumun modernleşmesi” aynı zamanda Batı’yla en çok çatışan, ama Batı kültürüyle en çok haşır neşir olan Türk kültürünün yarattığı bir sentezdir. Türkiye’nin doğusundaki Arap kültürü, Batı’yla iletişim konusunda da, modernleşme ve sentez bakımından da çok daha geri bir noktadadır. Buradan nereye gelmek istiyorum? Şuraya: Dünya çapında İslam’ın yüzünü karartan, İslam ve terör, İslam ve şiddet, İslam ve bağnazlık imajlarını pekiştirenler bellidir. Kısaca özetlersek son dönemde bu imajı pekiştiren isimler global planda şöyle sıralanabilir: İran-Humeyni, Cezayir-GİA, Libya-Kaddafi, Irak-Saddam, Afganistan-Taliban-Bin Ladin. Görüldüğü gibi İslam dünya sahnesine maalesef bu aktörlerle çıkmaktadır. Ve onların eylemleri ve söylemleri İslam’ın dünya sahnesindeki imajını birinci dereceden belirlemektedir. Peki 21. Yüzyıl’ın eşiğinde bu dünya sahnesinde Türkiye’nin İslam’ı ve İslamcıları nerededir ve ne konumdadır? Bu soruya yanıt aramadan önce 21. Yüzyıl’ın toplumsal, dinsel ve kültürel eğilimlerine, globalleşmenin ve modernleşmenin getirdiği yeni değerlere de gözatmakta .yarar var. Yükselen değerler: İnsan, hoşgörü, uzlaşma 21. Yüzyıl’da dünyaya damgasını vuran ana eğilimler şunlar: Modernleşme, çoğulculuk ve bireyin önemi. Yani insan! Bu arayışlara ve özlemlere cevap vermeyen, çözüm aramayan, çare bulamayan hiç bir akım, din, politik sistem ve kültürel yapı ayakta kalamayacak. Çözülecek, eriyecek ve dağılacak. Bugün Afganistan’da ABD önderliğinde yürütülen savaşı III. Dünya Savaşı olarak tanımlayan New York Times yazarı Thomas Friedmann bu savaşın “dinci totaliterizm”e karşı verildiğini söylüyor. Ona göre I ve II Dünya savaşları “laik milliyetçi totaliterizme” karşıydı. Bugünkü savaş ise dinci zorbalığa, dinci faşizme karşı. Din adına faşizm olur mu? Taliban’ın yaptığı tam da buydu. İslam adına faşizm olur mu? İranlı mollalar hala yapmaya çalışıyorlar, ama etkileri hızla azalıyor. Şeriat adına faşizm olur mu? Suudiler yıllardır yapıyor. İslam’ın kendi adını, faşizmden, totaliterizmden, zorbalık ve şiddetten arındırması kolay olmayacak. Önce buna niyet etmek gerekiyor. Sonra nasıl yapılacağı üzerine düşünmek gerekiyor. İslam adına yola çıkanların, kendilerini İslam adına referans olarak sunanların öncelikle Modern dünya ve modernizmle barışması, uzlaşması gerekiyor. Çünkü dünya artık “Modern Batı dünyası” ve onun karşısında “Geleneksel İslam Dünyası” ikilemi içinde tanımlanamayacak kadar küçüldü. Artık bütün dünya hızla Modern Dünya oluyor. Doğu ve İslam dünyası kendi modern biçim ve formatlarını yaratamazsa, Batı modernizmi hepsini kendi biçim ve tarzıyla ezip geçecek. Onlar sentez yapma fırsatı dahi bulamayacak. Ve bir çok yönden silinip gidecek. Bu yüzden bu yazının başlığındaki fikri burada vurgulayarak tekrar etmek istiyorum: İslam kendi içinde bir “Modernleşme Cihadı” başlatmalı. Bu ne demek? Ne anlama geliyor? Nasıl olabilir? Şimdi tekrar aynı noktaya dönelim. Dünya çapında İslam’ın yüzünü kan, terör ve şiddetten yıkayacak ve İslam’ın yüzünü ağartacak olan birikim Türk İslam’ındadır. Çünkü İslam’ı kendi Türk kültürüyle yoğurarak en insancıl, en hümanist en hoşgörülü ve barışçı akımları, felsefeleri, inanç sistemlerini doğurmuş olan Anadolu topraklarıdır. Sonunda dünyada eşi olmayan laik-müslüman ülke modeli modern Türkiye bu topraklarda bu birikimin üzerinde doğmuştur. Yalnızca Yesevi, Hacı Bektaş, Yunus Emre, Mevlana isimlerini anımsatmak bile ne dediğimi anlatmaya yeter sanıyorum. İslam ve Türk kültürünün ırmakları, birlikte aktıkları Anadolu’da “Tasavvuf” gibi engin bir denizi doğurmuştur. Türk İslamı nerede duruyor? Ama Osmanlı’nın neredeyse tümünü kapsayan ve son 200 yılında şiddetlenen ilericilik-gericilik, modernleşme-tutuculuk, Batıcılık-Doğuculuk kavgalarında İslamcılık adına ortaya çıkan tarikatlar, akımlar, gruplar ve kişiler genellikle ilerleme-modernleşme-Batılılaşma karşıtı cephede yeralmıştır. Bu İslam adına da İslamcılar adına da talihsiz bir mirastır. Cumhuriyet Türkiyesi’nin kuruluşu sırasında İslamcı grupların bir bölümü milli mücadele saflarında yeraldılar. Bazı şeriatçı gruplar ise önce kurtuluş savaşına daha sonra genç Türkiye ve cumhuriyete karşı direndiler. Bölgesel Kürt isyanları da İslam ve şeriat bayrakları altında yürütülmeye çalışıldı. Bütün bunların sonucu Türkiye’de İslamcılığın tarihi, modernleşmeye direnişin tarihi ile elele gitti. 21. Yüzyıl İslamcılar için bu makus talihi değiştirme şansını da birlikte getiriyor. Çünkü Anadolu topraklarında kökü olan hoşgörülü ve evrensel, barışçı İslam anlayışı böyle bir geriliği ve modernleşmeye karşı bu kadar direnmeyi haketmiyor. Çünkü Anadolu’da bin yıl öncesinden bu yana yeşeren İslam kendi döneminin en modern en ileri ve en uygar felsefesiydi. Bir hatırlatma daha. Anadolu’da toplumsal organizasyonun öncülerinden Ahilik sistemi kurucusu Ahi Evren’in Selçuklu hükümdarına verdiği eser şu cümleyle başlıyordu: “Allah insanı asri tabiatlı yaratmıştır” Buradaki asri kelimesini ister çağdaş, ister modern, ister yenilikçi diye tercüme edebilirsiniz. Eserin tümü Ahilik sisteminin insan yaşamını kolaylaştıran insan ihtiyaçlarına cevap veren teknolojik yeniliklerin teşkilatlanıp geliştirilmesi ile doluydu. Ahilik bugün olsa hiç kuşkunuz olmasın ana uğraş alanı Internet, iletişim ve mobil teknoloji olacaktı. Ahi Evren çağının en modern en ileri deri üreticisiydi. O dönem için hayret uyandıran renkli deri boyama tekniklerini geliştirmişti. Alın size modernleşme!… Bu yüzden Ahi Evren’in “Allah insanı modern tabiatlı yaratmıştır” şeklindeki sözleri bin yıl öncesi Anadolu’dan gelen çağdaş bir öğüt olarak günümüz İslamcılarına da ışık tutmalı. Günümüz İslamcıları deyince bıraktığımız tarihe yani cumhuriyet sonrasına dönelim. Bayar-Menderes akımıyla şekillenen ve Demirel ile süren “merkez sağ” her ne kadar din-iman-bayrak propagandasını yürüttüyse de Türkiye’de son 30 yıldır İslamcılık deyince bir tek isim akla gelir: Erbakan. Siyasal İslam’ın faturası Ve Erbakan’ın kaçırdığı büyük fırsat Çünkü Türkiye’de İslamcılık adına ortaya çıkan güç Erbakan’ın çevresinde gelişen ve örgütlenen Siyasal İslam olmuştur. Onun için Türkiye’de son 30 yıldır İslamcıların sorunu aslında Siyasal İslamcı hareketin sorunlarıdır. Siyasal İslam ise kendisine başından beri Batı Kulübü karşıtlığı, ABD karşıtlığı ve modernleşme karşıtlığını ilke edinmiştir. Ve bu seçim hem Türkiye için hem de Siyasal İslam için son derece talihsiz bir tutum olmuştur. Türkiye’de gereksiz bir kamplaşma yaratılmış ve nefret körüklenmiştir. Erbakan çevresinden daha ılımlı şekilde yıllarca körüklenen Batı-laiklik-modernleşme karşıtı nefret ve intikam duyguları ile Bin Ladin’in körüklediği nefret arasında öz bakımından fark yoktur. Yani ikisi de aynı ideolojik yaklaşımın ürünüdür. Ama şiddet ve yöntem olarak çok farklıdır. Erbakan hiçbir zaman şiddet ve terör yöntemine sapmamış her zaman buna karşı olmuştur. Siyasal İslam bünyesinde Hizbullah gibi, İBDA-C gibi silahlı-terörist gruplar türemiştir, belki Siyasal İslam’ın tepe çevrelerinden örtülü koruma da görmüşlerdir. Ama Erbakan ve çevresi şiddetten sürekli kaçınmıştır. Bu onların pozitif tarafıdır. Ama Erbakan Türkiye’nin kendisine kavgasız gürültüsüz, modern ve Batılı sistemle başbakanlık koltuğunu sunduğu bir ortamda bu şansı hem Siyasal İslam hem Türkiye adına korkunç bir şekilde boşa harcamıştır. Çünkü Anadolu İslam’ının geleneksel, hoşgörülü ve modern-ileri çizgisi yerine Arap İslam’ının, Arap İslam kültürünün intikamcı ve hesaplaşmacı çizgisini benimsemiştir. Toplumun Batılı, modern ve laik kesimine adeta savaş açmış, bu savaşta pervasızca İranlı mollalar ve Kaddafi gibi tiplerle işbirliği yapmaktan kaçınmamıştır. Bu Türkiye’de İslamcıların modernleşme şansını nasıl kaçırdığının en çarpıcı örneğidir. Erbakan Başbakan olarak Türkiye önüne uzlaşmacı, hoşgörülü ve yenilikçi bir kimlikle çıksaydı 28 Şubat olmazdı ve Türkiye’nin kaderi bugün çok daha farklı bir yönde, daha pozitif birleştirici ve demokrasi açısından ileri bir yerde olabilirdi. Peki Erbakan ve ekibinin kaçırdığı bu tarihi fırsatı Türkiye’de yakalamaya gayret eden İslamcı çevreler oldu mu? Oldu: Fethullah Hoca ve cemaati. Fethullah Hoca’nın global düşleri ve büyük çabaları Siyasal İslam’dan farklı olarak kültürel ve sosyal İslama ağırlık veren, faaliyetinin odak noktasına yurt içi ve yurtdışında çağdaş eğitimi oturtan, türban kavgası gibi ilkel ve şekilsel kavgalara girmekten kaçınan, kendi markasını “hoşgörü ve diyalog” gibi kavramlarla bütünleştirmeşe çalışan Fethullah Hoca Cemaati, Papa görüşmesi, Harran’da dinler buluşması gibi projelerle adeta 11 Eylül’den çok önce, 11 Eylül’ün panzehirini yaymaya çalışıyordu. Daha sonra Fethullah Hoca için açılan davalar hala sürse de Hoca ve cemaatin dünya ve Türkiye’deki faaliyetleri sürmektedir. Eğitim dışında da bu cemaatin modernleşme çabası dikkat çekicidir. Son olarak Zaman gazetesini Batılı formatlara taşıma çabaları da bunun son örneğidir. Belki Fethullah Hoca’nın ABD’de kazanıp pekiştirdiği global bakışın da bunda etkisi vardır. En azından bu çevre kasaba İslam’ının, tutucu bağnaz ve modernleşme düşmanı bir İslam’ın geleceği olmayacağını kavramıştır. Ama kentli, çağdaş ve modern bir İslam da henüz doğmamıştır. Varoşlardaki İslamcı çevrelerin geri ve yoksul kültürünü dönüştürmek sosyal dönüşümleri ve ekonomik kalkınmayı da gerektirir. Onun için hiç de kolay değildir. Ama Türkiye’deki İslamcılar, dünya çapında bir Modern İslam’ın öncüleri olma şansına sahiptirler. Fransız düşünür Bernard Henry Levi’nin “Hıristiyan ve Musevi din adamlarından sonra aydınlanma sırası İslamcılara geldi, bu tartışmalar Bosna ve Türkiye’de çok canlı” tespitini yabana atmamak gerek. İslam’da aydınlanma ve modernleşmede Türkiye Batı’nın da ilk başvurduğu adres. İslamın özündeki mesajın (Allah ve insan sevgisi, iyiliğin galip geleceğine dair inanç ve yaradana teslimiyet.) modern dünya ile bağdaşmayacak şeyler olmadığı açıktır. Hatta Anadolu İslam’ında, tasavvufta ruh ve şekil bulan “insan merkezli” felsefe ve inanç sistemi, Mevlanası ile Yunusu ile 21. Yüzyıl’da tüm insanlığın aradığı barışçı, bireyci, insanı sistemin en tepesine oturtan bir modernliğe sahiptir. Burada Yunus Emre’nin bir dörtlüğünü anımsatmak istiyorum: “Sen sana ne sanursan Ayruğa da onu san Dört kitabın manası Budur eğer var ise…” Globalizmin geldiği nokta, dünyadaki tüm dinlerin 11 Eylül sonrası yüzleştiği gerçek, Yunus’un o arı duru Türkçesi, Anadolu’ya özgü çelebi mizahı ve sonsuz hoşgörüsü ile dile getirdiği bu dizilerden öteye geçebilmiş değildir. Yunus kendi döneminde insanlığı “72 millet birdir bize” diye tanımlıyordu. Globalizmin, insanlık anlayışının daha sade bir tarifi var mıdır? Hangi milletten dinden olursa olsun, insanlararası eşitliğin, ötekinin hakkını teslim etmenin daha vurucu özeti var mıdır? Mevlana’nın “Gel yine gel, İster mecusi ol, ister putperest, istersen bin kere bozmuş ol tövbeni, gel yine gel, umutsuzluk dergahı değil bizim dergahımız” sözündeki inanç globalizmini ve insanı yücelten anlayışı daha iyi anlamak için belki 21. Yüzyıl’ın gelmesi gerekiyordu…. Bugün bu sözleri hala anlamayanlara ne demeli? İnsanlığın halen 4 kitapta ve tüm dinlerde aradığı anlam ve felsefeyi bin yıl önce Anadolu’da İslam şemsiyesi altında haykırmış bilgelerin torunları olarak Türkiye’de İslamcılık veya Siyasal İslam adına bugün çok daha geri, ilkel ve bağnaz anlayışların savunulması kabul edilebilir mi? Türk İslamı’nın Modernleşme Cihadında öncelikli hedefleri İşte bu yüzden Türkiye’deki İslamcıları ciddi bir görev bekliyor: Modernleşme cihadı. Kuşkusuz bu kolay değil. Kentleşen, modernleşen bir dünyada kendi inancının özünü yepyeni formatlara, biçimlere tarzlara taşıyan bir cesaret ve sentez yeteneği gerektiriyor. Eski anlayışlarla mücadele gerektiriyor. Gelenekselin dışına çıkıp yenilikler üretme zihniyetini gerektiriyor. Şimdi Türkiye’deki İslamcıların tüm dünyadaki İslamcılara örnek olabilecek birkaç mücadele (cihad) alanına dikkat çekmek istiyorum: 1- Kadın Sorunu Türkiyeli İslamcılar, Arap dünyası ve Arap kültüründen farklı olarak kadınların toplum hayatında daha eşit ve güçlü bir şekilde yeraldığı bir kadın kültürü mirasına sahiptir. Türklerin Dede Korkut’tan günümüze uzanan Anadolu tarihi kadınların erkeklerle yanyana eşit şekilde yeraldığı bir tarihi anlatır. Bundan da güç alarak, Türkiye’de İslamcılar kadını çadur, pecçe, çarşaf vb. altına kapatmaya çalışan bir anlayışa kesinlikle son vermelidir. Saçı açık kadının müslüman olamayacağı gibi anlayışlarla kesinlikle karşı çıkılmalıdır. Kadın saçı, kadın cinselliği İslam tartışmalarının tamamen dışına çıkarılmalıdır. Kadınların özgürlüğü ve hakları için Kuran’da İslam’da kendi döneminde “feminist” sayılabilecek çok ileri haklar vardır. Ama bu gerçek, İslam adına hala kadını baskı altında tutan anlayış, zihniyet ve tavıırlara gerekçe olmamalıdır. Siyasal İslam hareketinin içindeki kitlesel kadın eylemi bile bu dönüşümü sağlayacak enerji ve potansiyele sahiptir. İslamcılar modernleşme için, önce kadınlara sistemli baskı yapmaktan ve onları ikinci sınıf konumda görmekten ve konumlandırmaktan vazgeçsinler, modernleşme kendiliğinden gelecektir. 2- Camilere kültürel fonksiyon Batı hıristiyan dünyası uzun süren kavgalar ve hesaplaşmalar sonucu kiliseleri büyük ölçüde kültürel faaliyetlere, sergilere, konserlere, konferanslara etkinliklere açtı. İslam dünyası hıristiyan dünyasından daha mı bağnaz? Değilse öyleyse neden camiler hala erkek erkeğe daha çok cuma namazlarında dolan bir mekan durumunda? Yok mu camileri kültürel etkinliklere, kadın erkek yanyana konser izleyecek ortamlara açabilecek bir müslüman cemaati Türkiye’de. Böyle bir mekan değişimi ve ortamın İslam adına dünya çapında yaratacağı etki ve imaj değişimini görmek ve düşlemek zor olmamalı. Türkiye bunu yapabilecek ve İslam’ın yüzünü tüm dünyada aklayacak ve İslam modernleşmesini global planda yürütebilecek bir potansiyele sahiptir. 3- Eğlence kültürü Taliban her türlü eğlenceye, müziğe, televizyona karşıydı. Taliban’ın Kabul’den kovuluşu, kentin her yanından yükselen müzik sesleriyle kutlandı. İslam adına eğlenceyi yasaklayan anlayış aslında İslam öncesine, hıristiyanlığın eski dönemlerine ve Ortadoğu’nun en eski Dinlerinden Zerdüşt çağına kadar uzanır. Oysa insanlık tarihi eğlencenin ve şenliklerin de tarihidir. Globalleşme ile birlikte şiddet-düşmanlık-intikam kültürü yerini barış-hoşgörü-eğlenme kültürüne bırakıyor. Doğu aslında en eski eğlence türlerinin de ana vatanıdır. Günümüz dünyasında ise müziği, dansı, sineması ile eğlence toplumsal yaşamın odak noktası ve ana sektörlerden biri haline gelmektedir. Binbir Gece Masalları gibi zengin bir mirasa sahip Doğu toplumlarının insanları bugün Batı patentli Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi çağdaş masalları izliyorsa bunun kabahati Batı’da değildir. Doğu adına çağdaş masallar üretip bunun global marketingini yapamayan kültürlerdedir. İslam eğlence karşıtı bir din imajından kurtulmalıdır. Türk İslamcıları tasavvufun binlerce yıl bağnaz İslama karşı tekke kültüründe yaşayan müzik ve dansla direndiğini unutmamalıdır. Eğlence Anadolu kültürünün özgüdür. Eğlence ve neşelenme, çağdaş ve modern biçimleriyle kent yaşamının odak noktası ve merkezi haline geliyor. İslamcılar “eğlence düşmanı, asık yüzlü, yalnızca ibadetle uğraşan bir insan tipi” hedefliyorlarsa kısaca hatırlatmakta yarar var: Böyle bir tipi yaratmak binlerce yıldır hiçbir din, hiçbir inanç tarafından başarılamamıştır. Çünkü eğlenmek ve yaşama sevinci insan tabiatının en kutsal, en sağlam yanlarından birisidir. Hadi tasavvufun o güzel deyişini de ekleyelim:Yaşamın sırrı neşedir. Eğer kendi önyargılarımız ve zihinsel sınırlar aşılırsa, Türkiye İslamcıları dünya çapında bir değişim, atılım ve modernleşmenin öncüleri olabilirler. Kendi tarihimizin engin hoşgörüsü ve insanı yücelten derin felsefesi bizleri sınırları aşıp 21. Yüzyıl’a cesaretle yürümeye çağırıyor. Kerem Çalışkan Tempo Yayın Direktörü