Analiz

Günter Grass

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Bir Salyangoz’un itirafı Alman dilinin son yıllardaki en önemli yazarlarından 1999 Nobel edebiyat ödüllü Günter Grass’ın tam 61 yıl sonra Hitler’in SS birliklerine katıldığını açıklaması Almanya’da tam anlamıyla şok etkisi yarattı.

Hatta bunu “global şok” olarak tanımlayanlar da var. Çünkü dünyanın çeşitli ülkelerinden de değişik tepkiler geliyor. GG meğer SS’miş!… Grass FAZ’a (Frankfurter Allgemeine Zeitung) verdiği 2 tam sayfalık geniş söyleşide eylül ayında piyasaya çıkacak olan ve “Soğan soymak” adını taşıyan biyografisinden bölümler anlattı. Anıların en önemli noktası kuşkusuz Grass’ın 17 yaşındayken Hitler’in özel timleri olarak bilinen silahlı SS birliklerine katılması (Waffen SS). Grass 15 yaşındayken denizaltı askeri olmak için başvuruda bulunuyor. 17 yaşında kendisine Silahlı SS Birlikleri’ne kabul edildiğine dair kağıt geliyor. 1944 sonbaharında Grass, SS Birlikleri’nin ünlü ve prestijli 10. Tank Tugayı’na katılıyor. Tugay’ın Hitler’in özel emriyle “Frundsberg” ismini alıyor. Frundsberg 18. yüzyılda savaşçılığı ile ünlü bir Alman general. “Ne kadar düşman, o kadar şeref” sloganıyla biliniyor. Bu tugay savaşın son döneminde Hitler’in Berlin’den çıkışını sağlamak için güney cephesinde görevlendiriliyor. Bu yüzden şimdi Grass’ı eleştiren yazılarda “Hitler’i kurtaracaktı, ama kısmet olmadı” gibi ifadeler de yeralıyor. Grass’ın biyografisi’nin ilk kitabı savaşın sonundan “Teneke Trampet”i yazdığı yıla kadar olan dönemi kapsıyor. 1959’da yayınlanan ve 1999’da Grass’a Nobel Edebiyat ödülü’nü kazandıran eser, yazarın “Danzig Üçlemesi” adlı roman dizisinin ilk kitabıydı. Teneke Trampet’te Grass savaş yıllarında “büyümeyi reddeden bir çocuğun başından geçenleri” traji-komik bir üslupla ve kara mizahla anlatıyordu. Eser, savaş yıllarında Alman toplumuna yönelik en sert eleştirilerden biri olarak algılandı. Grass son itirafında da, SS birliklerine katılma gerekçeleri arasında evden, aile baskısından ve bıktırıcı “burjuva ortamı”ndan kaçma özlemlerini sıralıyor. Savaş 1945 nisanında sona eriyor. Grass bir başçavuşun uyarısıyla savaş bitiminde SS üniformasını çıkarıyor. Ormanda yolunu kaybediyor. Biri omzuna saplanıp, günümüze kadar kalan, diğeri bacağını sıyıran iki kurşun yaralanıyor. Revire kaldırılıyor. Sonunda Alman askerleri olarak hep birlikte esir düşüyorlar. Bavyera’da ABD’lilere ait bir esir kampında tutuluyor. Anılarında şimdiki Alman Papa Joseph Ratzinger ile tutuklu kampında “barbut attığını” anlatıyor. Kendisini üniforma değiştirmesi için uyaran başçavuşun bacakları ormanda patlayan bir el bombası sonucu kopuyor. Önümüzdeki yıl 80. yaşgününü kutlayacak olan Grass şimdiye kadar neden sustuğu konusunda doyurucu bir açıklama yapmıyor. Şimdi açıklamasını uzun süre suskun kalmasına bağlıyor. Bir anlamda “vicdanım rahat değildi” demeye getiriyor. Zaten anılarına adını veren “Soğan soymak” sözlerini de gittikçe gerçeğe yaklaşmak anlamına kullanıyor. Silahlı SS (Waffen SS) denen birlikler aslında Hitler’in özel korumalarının oluşturduğu bir çekirdekten gelişen partinin silahlı kuvvetleri. “Kurukafa birlikleri” olarak da tanınıyor. Gençlerden oluşan ve ölene kadar savaşmaya azimli bir felsefeyle eğitiliyorlar. “Ölüm verir, ölüm alırsın” gibi bir sloganları da var. Bu birliklere girenlerin özel damgası da bulunuyor. Grass gençliğinde “ateşli bir Nazi” olduğunu saklamamış daha önce de söylemiş. SS birliklerini de, askeri gücün kırıldığı noktada devreye giren bir tür “kahramanlar ordusu” gibi gördüğünü anlatıyor. SS birliklerinin sayısı bir dönem 900 bin askere kadar ulaşıyor. Savaşın son yıllarında özellikle gençleri ve gönüllüleri buraya dolduruyorlar. SS birlikleri ve özellikle Grass’ın da katıldığı 10. Tank Tugayı ise Polonya ve Çekoslavakya’da katliamları ile ünlü. Hatta Almanya’da intikam için 900 Yahudi’yi Topluca öldürdükleri kayıtlarda var. Birliğin eski komutanı Nazi savaş suçlusu “gaddar bir komutan” olarak ünlü ve 1946’da esir kampında intihar ediyor. Ancak Grass savaş sırasında “tek kurşun bile atmadığını” söylüyor… Büyük tepki Grass’ın SS itirafına büyük tepki var. Çoğunluk “Neden şimdiye kadar sustun?” diye soruyor. “Eğer bunu daha önce açıklasaydı, Nobel edebiyat ödülünü alamazdı” deniyor. Hatta ödülün geri alınması gerektiğini öne sürenler bile var. Grass 1985’te ABD Başkanı Reagan ve Alman Başbakanı Koch birlikte Bitburg askeri mezarlığını ziyaret ettikleri sırada, bunu “savaş suçları ve suçlularını aklamak” olarak tanımlayıp sert şekilde eleştirenler arasındaydı. Oysa şimdi ortaya çıktı ki, o mezarlıkta Grass’ın vaktiyle katıldığı SS 10. Tank Tugayı’ndan da askerler yatıyor ve Grass’ın şansı yaver gitmese orada yatıyor olabilirdi!… Keşke bunu o zaman açıklasaydı, o zaman bir anlamı olurdu, diyenler çoğunlukta… Grass’e en sert eleştirenlerden birisi Hitler-Biyografçısı olarak tanınan Joachim Fest. Fest Bild’e yaptığı açıklamada Grass için “O adamdan kullanılmış araba bile almam” dedi. Ünlü edebiyat eleştirmeni Hellmuth Karasek de “Eğer Grass sürekli en sert vicdan savunucusu rolünü oynamasa, tepkiler bu kadar büyük olmazdı” diyor. Polonya’nın eski başkanı Lech Walesa, Grass’a Danzig’in “onur hemşeriliği” ünvanı konusunda “Kendiliğinden geri verse iyi olur” diyor. Çek Pen Klübü, Grass’a verilen “onur üyeliğini” geri almak için toplantı yapacağını açıklıyor. Grass’ın bu kadar uzun süre sonra ve gecikmeyle yaptığı itirafa yönelik en hoş eleştirilerden birini ise Süddeutsche Zeitung’un edebiyat sayfasında yeraldı. Grass’ın eski ve popüler kitabı “Bir Salyangoz’un Güncesi” eserine gönderme yapan gazetenin başlığı şöyleydi: “Bir Salyangoz’un itirafı”…. kerem ÇAlışkan

Türkler

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Türklerde çok eski bir kültür olarak “Batı”ya göç etmek kutsal sayılmıştır. Dünyanın bir çok ülkesini gezdim ve gittiğim çok ekzotik yerlerde bile Türkler vardı.

Kenya’da Nairobi’de bir Türk restoranında yemek çok ilginç bir duyguydu. Türklerin Avrupa’da altıyüz yıldan fazla varlığının hüküm sürmesine rağmen Avrupa’ya göçmen işçi olarak Türklerin gitmesi bambaşka bir sayfa açmıştır. Avrupa Türkiye ilişkilerinde bu yeni açılan kapıdan milyonlarca Türk işçisi sanayide çalışmak üzere öncelikle Almanya’ya sonra da Avrupa’nın diğer ülkelerine göç ettiler. Politik karışıklıklar, yasaklar da politik bir göç yolu da açtı. Avrupa’da Türklerin bulunuşunun 40. yılında Avrupa yollarında 27.000 km. gezerek Türklerin birinci,ikinci ve üçüncü kuşak değerlendirmelerini yapmaya çalıştım. Bir belgesel hazırlarken aynı zamanda bu insanların terk edilmişliğine tanıklık ettim. Almanya bir göç ülkesi olmasına rağmen bunu kabul etmesi daha çok yeni bir olgu. Onlar da göçmenleri görmemezlikten gelirken Türk devleti de işçilerini orada unutmuş. “İşgücü istendi, insanlar geldi” diyen Alman yazar Max Frisch itirafı ; göçmenlerin “insan” olduğu ve kültürleriyle geldiklerinin hiç dikkate alınmadığını kanıtlıyor. 1970’de gelmiş köylü bir işçimiz geldiğinde fabrikanın onları bir odaya tıktığını ve yatmak için ot yataklar hazırladıklarını anlattı. O gece içi içini yiyerek yatmış. Gözüne uyku girmemiş. Sabah hemen şefin yanına gitmiş ve tercüme edilmesini isteyerek şunları söylemiş:” Benim geldiğim yerde insanlar böyle yerlerde uyumazlar. Benim kültürümde yatak yorgan var,ot bizde hayvanlar içindir.” Burada kültür tarifi yapan işçimiz kendilerine bakışın ne kadar önyargılı ve insanlık dışı olduğunu vurguluyordu. Türkiye’nin bir çok köyünden,kasabasından kalkıp göçen Türkler “kaderlerini iyileştirmek” istiyorlardı. Avrupalıyı Batılı yapan en önemli kriter de budur; “kaderini iyileştirme” iradesini göstermek. Türkler bunu yapmışlar, fakat ne kendi ülkelerinin aydınları ne de devletleri tarafından sahip çıkılmamıştır onlara. . Türkler köylerinden ilk giden delilere gülüp geçmişler. Sonra Almanya’ dan dönenler ellerinde tarnsistörlü radyoları, telekli şapkaları ve arabaları ile hava atınca eline pasaportunu alan koşa koşa “cennete” gitmek için sıraya girmiş. Onlar da güzel giyinmek, para pul sahibi olmak için yollara düşmüşler. Hayat standartını yükseltme isteği Türklerin övgüye değer uzak görüşlülüğüdür. Alman parlamentosunun ilk Türk asıllı milletvekili olan Cem Özdemir kaderlerini iyileştirmek için gelenlerden olan annesi ve babası için; “Almanya o zamanlar annemle babam gibi “yabancılara” ve onların kendilerine yurtdışında bir gelecek kurma konusundaki kararlılığına ve cesaretine çok muhtaçtı” der. Almanya gibi sanayi ülkeleri genellikle göçü teşvik eden ülkelerdir. Kendi istekleriyle göçmen talebinde bulundular. Türkleri ülkelerine çağırdılar. Almanya’da bugün üç milyon civarında Türk yaşamaktadır. Son yıl değişen vatandaşlık yasası ile Türkler çifte vatandaşlığa kavuştular. Hızla Alman vatandaşı olan Türk işçiler bu konuda en fazla sayıya sahip tüm göçmenler arasında. Oysa Türkler Almanlar ilk yıllarda “konuk işçi” diyorlardı. Bu onların kalıcı değil, gidici olduklarının altını çizen bir kimlikti. Bu Türk işçiler açısından da çok farklı düşünülmüyordu aslında. Türk işçiler yıllarca çalıştıkları ülkelerde kendilerini geçici gördüler. Otuz yıl yaşayıp kendine yeni bir ev eşyası almayan aileler vardı. Sadece ikinci el mal alırlardı. Çünkü çadırda yaşar gibi davranıp hep gidecekleri “o gün” ü bekliyorlardı. Birinci kuşak Türkler sadece birkaç ay, yıl çalışıp geri dönmek için geldiler. Bu zaman sürekli uzadı durdu. Kırk yıla dayandı. 1980’li yıllarda çıkartılan geriye dönüşü teşvik yasasıyla dönenler olduysa da şimdi emekli olanlar bile artık dönmek niyetinde değil. Avrupa’nın alt yapısına, şartlarına ve demokratik haklarına alışan Türkler kendi ülkelerinde yabancı gibi davranılmasından şikayetçiler. Türkiye’ de göçmen işçilere “Alamancı” denirdi. Bu insanların çok para kazandığı rivayeti yüzünden herkes, akrabaları dahil, onları hep soymaya çalıştı. İlk 1954’de İtalyan işçilerin akınına uğrayan Almanya , daha sonra Yunalı ve İspanyol işçilere kucak açtı.1960’da ilk kez Türkler gelmeye başladı. Bu ilk Türkler kentli , biraz macera arayan tiplerdi. Mannheim ‘da kırk yıldır yaşayan bir işçimiz bugün işadamı artık. Onunla söyleşirken kendilerini Almanların davul zurna ile karşıladığını anlattı. İlk giden kentli alt orta gruptan bu insanlar büyük bir ilgi görmüşler. İlk gün fabrikaya gittiklerinde İstanbul’da olduğu gibi takım elbise ve kravat takan Türkleri gören Alman işçiler çok şaşırmışlar. Türkleri uzman sanmışlar. Hiç işçiye benzemeyen bu Türkler işi çabuk öğrenip daha sonra girişimci olarak yükselen bir sınıf. Çocukları da yüksek eğitim yapmış. Bunlarda yabancı gelin almak da yaygın. Kırsal alandan gelen kesim ise hiç dil öğrenmeden, kapalı yaşayanları oluşturuyor. Getto diyebileceğimiz , sadece Türklerle bir arada oldukları yerleri tercih eden bu grup çocuklarını da işçi olsun diye zorlamış. Bunun bir nedeni de evde Almanca konuşulmadığı için dili öğrenemeyen çocuğun okulda başarısız olması ve bu nedenle “sonderschule” denilen okullara gönderilmesi. Halk arasında bu okullara “gerizekalılar” okulu deniyor. Bu okulu bitirmek anlamlı değil,ayrıca bu okulu bitirmiş olmanız iş bulmak için inanılmaz bir engel. Bir çok Alman öğretmen hiç çaba harcamadan Türk çocukları “sonderschule”lere göndermişlerdir. Almanya göçü aileleri birbirinden ayırdı. Kadınlar tarlada,çapada ve çocukların başında kaldı. Erkekler yıllarca gelmediler. Erkeklerin “gavur” karıları ,hatta çocukları oldu. Türkiye’de kalan kadınlar çok acı çekti, yalnızlık çekti. Çocuklar babasız büyüdü. Kardeşleri parçaladılar, hepsini amca ,hala yanlarına yerleştirdiler. Hiçbir şekilde aile bütünlüğü düşünülmedi. Bu konuda çalışma yapılmadı. Bu durumda ruhsal olarak rahatsızlanan ,sonra şizofreni teşhisiyle Amsterdam’da klinikte yatan bir genci gördüm. Hiçbir şeyin farkında değildi artık. Yıllarca annesi ve babası babaanne yanındaki çocuklarını görmeye gitmemişlerdi. Azınlık bir grup için Almanya karılarını ellerinden alan yer oldu. Çünkü işgücü olarak kadınları talep eden Almanya kadınların alımını kolaylaştırdı. O zaman kadınlar “ben gideyim, seni aldırayım” dediler, ya da buna zorlandılar. Kocasının işçi olması için zorladığı kadınlar sudan çıkmış balık gibi yabancı topraklara düşmüşler. Aile dramları yüzlerce kitap olur. 2.kuşak gençlerin aile bireyleri ile ortak dil sorunu olması psikolojik tahribat yaratmış. Alman dili ve kültürü içine doğan çocuklar dil bilmeyen anne ve babalarıyla iletişim kuramamaktaydı. Şimdi vatandaşlık yasasından sonra da dil bilmeyen,kırk yıldır Almanya’da oturan ebeveynler vatandaş olamazken, ikinci kuşak vatandaş olmakta. Bu gençler Almanca konuşulmayan ortamlarda sıkılıyorlar. Türk olmalarının sembolleri Boğaz köprüsü, minare,bayrakla sınırlı. İkinci kuşakta iki kültür arasında kalanlar olduğu gibi her iki kültürü sindirenler de var. Bunlar çok başarılı meslek kariyeri yapan grup. Şu anda en fazla üniversitede çocuk okutan işçi topluluğu ,Türkler. 30.000 civarında genç üniversitelerde eğitim görüyor. Kendi sınıfı dışında davranan,farklı sınıfa atlamak için eğitime yatırım yapanlar Türkler. Almanlar bile işçi sınıfı içinde üniversiteye çocukları devam eden az sayıda. Türklerin Avrupa macerasında farklı kültürlerle alış verişini , birlikte yaşama becerisini görebiliriz. Asimile edilemeyen yabancı kültürler bugün entegrasyonu konuşmaktadır. Avrupa, artık entegrasyon politikaları belirleme yolunda çaba harcıyor. Çünkü Avrupa bir arada yaşamayı, çokkültürlülüğü içine sindirmek zorunda. Göçmen kimliğinde olan insanların farklı köken (origin)leriyle varolma hakları vardır. Göçmenler sadece geldikleri yerin kültürünü taşımazlar, kaldıkları yerin kültürüyle bunu sentezleyerek dünya barışına katkıda bulunacak ortak değerlerin üreticisi olabilirler. Yeni yüzyılda insanlar çok daha büyük dalgalarla dünyanın her yanına göç edecekler. Dünya artık çok küçük ve herkes her yere çok yakın. Dünya barışı gönüllü göçmenlerle zenginleşebilir. Almanya Bir Göç Ülkesi! Almanya´nın tarihinde ilk kez göçün kapsamı sayılarla ortaya çıkarıldı. Örnekleme dayalı nüfus sayımına göre Almanya nüfusunun % 19´unu göçmen ve göçmen kökenliler oluşturuyor. Bunların yarısından fazlası Alman vatandaşlığına sahipken % 48´lik kısmı farklı uyruklara sahip. Türkler arasında da toplam nüfusun yaklaşık üçte biri doğum veya kabul yoluyla Alman vatandaşlığını edinmiş bulunuyor. Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, bu şonuçları „Nüfusun beşte birini teşkil eden bu nüfusun toplumun eşit değerde bir parçası olarak tanınması uyum politikasının önünde bir zorunluluktur“ şeklinde yorumladı. Federal Alman İstatistik Dairesi´nin toplam nüfusun % 1´lik bölümüne uyguladığı yıllık örneklem nüfus sayımında bu yıl ilk kez defa, yalnız Alman ve diğer uyruklara dayalı olmayan kişilerin göçmen kimliklerini de görülebilir kılan bir metod benimsendi. Göçmen kimlikli kişilerin tespitinde bireylerin bir başka uyruğa sahip olma, vatandaşlığı sonradan alma, ebeveynlerden en az birinin vatandaşlık kazanmış ya da diğer ülke vatandaşı oluşu ile statüsel Alman ve dış Alman topluluklarından olup olmadıkları dikkate alındı. Kişilerin kendilerinin bir göç tecrübesine sahip olup olmadıkları, bir başka deyişle bir diğer ülkede doğup doğmadıkları bu bağlamda ortaya kondu. İlk kez Göç Gerçeğini Ortaya Koymak Mümkün Oldu Yeni sayım sayesinde yalnız Alman ve diğer ülke vatandaşı göçmenleri değil aynı zamanda tüm göçmenleri genel olarak görme imkanı sağlandı. Şöyle ki, göçmen kökenlilerin toplam nüfusu olan 15 milyon, 7 milyonluk diğer ülke uyruğu göçmen sayısının iki katına tekabül ediyor. Tüm göçmenler arasında % 48´lik dilimi farklı uyruklara sahip göçmenler oluştururken, dış ülkelerden Almanya´ya göç etmiş Alman nüfus % 12, Alman vatandaşı olmuş kişiler % 23, doğum yoluyla Alman vatandaşı olanlar % 18´lik dilimlere sahipler. Alman tabiiyetinde 8 milyon göçmen bugüne dek Alman istatistiklerine yansıtılmamıştı. Göç gerçeği „yabancı“ istatistikleri çerçevesinde yetersiz biçimde, ilgili topluluğun yarısı dikkate alınmaksızın yansıtılmaktaydı. Tüm göçmenlere ilişkin yeni verilerin uyum konusunda yeni bir denge getireceği şüphesiz. Türkiye Araştırmalar Merkezi Direktörü Prof. Dr. Fauk Şen, „Bu, göçmenlerin genel uyum başarısını doğru değerlendirebilmek ve göçmenler ile onların toplumsal bağlarına dair gerçekçi bir imaj ortaya koymak için önemli bir adım“ diye konuştu. Bugüne kadar bunu tespit edebilmek için TAM´ın da gerçekleştirdiği gibi vatandaşlığa alınmış kişileri de kapsayan anketler kullanılıyordu. Göçmenlerin üçte biri Almanya doğumlu Örnekleme dayalı nüfus sayımına göre göçmenlerin üçte biri göç sürecine kendileri dahil olmamış, Almanya doğumlu kişilerden oluşuyor. Bunun karşısında göçmenlerin % 68´i doğrudan göç etmiş kişiler. Göç sürecine dahil olmuş kişiler arasında % 54´lük oranlarıyla en büyük grubu diğer ülke vatandaşları oluşturuyor. Bunu % 29´la vatandaşlığa alınmış kişiler izlerken, Almanya´ya sonradan göç etmiş Almanların oranı % 17 seviyesinde. Göç sürecine dahil olmamış kişiler arasında baskın grubu doğumla Alman vatandaşlığına sahip olmuş, ebeveynleri de Alman uyruğunu almış „yabancı“ veya göçmen Alman olan kişiler oluşturuyor (% 56) Bunu diger ülke vatandaşları % 33´lük oranlarıyla izliyor. En küçük grubu ise % 10´luk oranlarıyla Almanya´da doğduktan sonra vatandaşlık almış kişiler oluşturuyor. Tüm göçmenlerin yaklaşık % 17´si Türkiye kökenli Türk göçmenler en büyük ulusal grubu oluşturuyor. Tüm diğer ülke vatandaşı göçmenler arasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları % 26´lık paya sahip. 2005 yılında gerçekleşen Alman vatandaşlığa geçişlerin % 35´i de Türk vatandaşlarınca gerçekleştirildi. Türklerin vatandaş olma oranları, diger ülke vatandaşı göçmenler arasındaki paylarından daha yüksek olması göstermektedir ki, Türkler tüm yabancılar arasında genel eğilimin çok üstünde bir biçimde vatandaşlık almaya yönelmiştirler. Almanya´da yaşayan 1,7 milyon Türk vatandaşı yanında, 2005 yılı sonu itibariyle sayıları 700 bin dolayında önceki tabiiyetleri Türk olan Alman vatandaşı bulunmaktadır. Vatandaşlığa alınmış Türk kökenli göçmenlere Türk kökenli göçmenlerin 2000 yılı sonrasında Almanya´da doğarak tercihli Alman vatandaşlığını kazanmış çocuklarının da eklenmesi gerekiyor. Yıllık ortalama 35 bin çocuk üzerinden, bunların 6 yıllık sürede 210 bine ulaşıyor. Türk ebeveynlerin Almanya´da doğmuş çocuklarının vatandaşlık almaları için ayrıca bir başvuruya gerek bulunmuyor, dolayısıyla bu kabul yoluyla vatandaşlığa alınanların sayısına dahil değil. Bu nedenle vatandaşlığa alınmalara dair istatistiklere de yansımıyorlar. Toplamda Almanya´daki Türk kökenlilerin nüfusu 2,6 milyona ulaşıyor. Bunlar arasında Alman vatandaşlığına sahip olanların oranı % 35. 2,6 milyonluk sayılarıyla Türk kökenliler tüm göçmenlerin % 17´sine tekabül ediyor, tüm nüfus içindeki payları ise % 3. Almanya´da doğmuş Türklerin oranı diğerlerinden daha yüksek Türkiye Araştırmalar Merkezi´nin Kuzey Ren Vestfalya´da yaşayan yetişkin göçmenler arasında gerçekleştirdiği anket empirik araştırmalar, Türk göçmenlerin dörtte birinin Almanya doğumlu olduğunu ve % 26´sının küçük yaşta Almanya´ya aile birleşimi yoluyla geldiğini gösteriyor. Toplamda yalnız % 17´lik dilim birinci nesle dahilken, % 53´lük bölümü izleyen nesiller oluşturuyor. Bu oranlara da yansıdığı üzere Türk kökenli göçmenler arasında Almanya´da doğmuş olanların oranı diğer göçmenlere göre çok daha yüksektir. Göçmenler arasında nüfus azalması yok Örneklem yoluyla yapılan nüfus sayımının ve Türkiye Araştırmalar Mernezi´nin araştırmalarının sonuçları göçmenler arasında farklı yaş gruplarının farklı yaş dağılımlarına sahip olduklarını gösteriyor. Almanlar arasında yaş dağılımı çocuk ve gençlerin az sayısına bağlı olarak mantar formunda bir grafik ortaya çıkarıyor. Ancak göçmenler arasında yaklaşık 40 yaşına kadar olan yaş grupları yaklaşık oranlarla dağılıyorlar. Bu koşullar altında göçmenler-özellikle de Türk göçmenler- Almanya´nın nüfus eksilmesinin önüne geçiyor ve sosyal sistemin uzun vadeli sürdürülebilirliği için güvence teşkil ediyorlar. Almanya Türk kökenli göçmenlerin çoğunluğu için uzun süredir vatana dönüşmüş durumda Yarısı Alman vatandaşı olmuş göçmenlerin varlığı, muhafazakar çevrelerce pek ılımlı karşılanmasa da bir göç ülkesinden söz etmeyi gerekli kılıyor. Göçmenlerin çoğunluğunun Almanya´yı kendileri için yeni vatan olarak kabul etmeleri, Türkiye Araştırmalar Merkezi´nin Kuzey Ren Vestfalya´da yaşayan Türk kökenliler arasında yaptığı anketlerden de görülüyor: Göçmenlerin yalnızca üçte biri kendileri için bir gün Türkiye´ye geri göç ihtimalini açık tutmaktadır. Yarıdan fazlası Almanya´yı veya iki ülkeyi birden vatanı olarak kabul ederken, bu oran vatandaşlığa alınan kişiler arasında % 90´a ulaşıyor. Uyum kabulü gerekli kılıyor Türkiye Araştar Merkezi Vakfı Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen „Bu sayılar Almanya´nın göç ülkesi olduğunu ve göçmenlerce de öyle algılandığını göstermektedir. Almanya göçmenlerin çoğunun vatanıdır. Alman toplumuunun da Alman siyaseti gibi bunu artık tanıması gerekmektedir“ dedi. Şen, „Uyuma yönelik talepler tek yönlü olarak yalnız göcmenlere yükenmemelidir. Mevcut sorunların çözümü için, Almanlar ve göçmenler aynı hedefe yönelmeli ve göçmenler toplumun kalıcı bir parçası olarak Alman toplumunca tanınmalıdır“ diye konuştu. TAM Direktörü, eğitim zirvesindeki veya Bayern´deki din zirvesindeki gibi sınırlamalar, vatandaşlığa alınmada vicdan testi tartışmalarındaki gibi yaygın zan altına alma veya vatanseverlik ve hakim kültür tartışmalarındaki gibi asimilasyon talepleriyle uyum hedefine ulaşmanın mümkün olmadığını belirtti.

Fransa’da

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

IRKÇILIĞIN ÇIKARDIĞI YANGIN Fransa’da uyum politikası Almanya’dan çok farklıdır.Fransa Anayasasına göre Fransa tek bir toplumdur ve farklı “comminity”ler yoktur.

Onlar ortak değerlere uyum sağlamakla yükümlüdür. Kendi kültürünü ifade hakkı varsa da, Fransa “multi-cultural”(çok kültürlü)bir toplum kabul edilmez.Bu devlet anlayışıdır ve yasalarla belirlenmiştir. Fransızlar sokaklarında yangın başlayıncaya kadar sömürgeden gelen göçmenleri dil bildiği için entegre edilmiş kabul ediyordu. O nedenle Türkler Fransayı endişelendiren tek göçmen gruptu.Genç Mağripliler “uyum falan vız gelir,biz zaten Fransız olduk.Siz Fransızlar ırkçısınız ve bizim Fransız olduğumuzu kabullenmediğiniz için sorun var” diyorlardı 2000 yılında da. O yıllarda kor tutuşmuş,ancak kendini beğenmiş Fransızların gözü bugünün yangınıyla aydınlanabildi. Fransa’da Yabancılar meclisi falan yok. Belediye Meclislerinde Mağripli bile yok zaten. Fransa’da Yüksek Uyum Kurulu diye tek bir kurum var.Bir de Göçmen Toplulukları için sosyal yardım fonu var. Fransa Türkiye’den yasal işçi alımını 1975’de durdurdu.1981’e kadar yabancıların dernek kurma hakkı bile yoktu.Böylece dernekler kurulmaya başlandı,lokaller, lokantalar takip etti . Türk mahalleleri Türkleri Fransız toplumundan kopardı.gettolaşma izolasyon getirdi. Kendi gazetesini okuyan,kendi kahvesinde oturan Türkler 2.kuşak okulda başarısız oldu, özellikle erkek çocukları. Belediyeler Türklerin belli bir sayıyı aştığı mahallelerde yerleşmelerine izin vermez oldu.Türklerin yüzde 80’ni genç. Portekizliler de bir milyona yakın bir sayıda ve asla asimile değiller,entegre olmuşlar. Bir çok hizmetçi Portekizlidir. Fransa Cezayir Bağımsızlık Savaşından sonra uyguladığı kotalara rağmen göçmen akınını engelleyemedi.Bu sırada Marsilya’da da ırkçı çatışmalar başlamıştı. Fransa Ulusal Göç Bürosunun politikası da kaçak işçilere cevaz verdi,göz yumdu. Kaçak işçilere daha çok yarar sağlayan Fransa’ya Almanya ve Avusturya’dan da kaçak Türk işçi geçişi oldu.Kaçak işçileri hükümet hiçbir yükümlülük taşımadıkları modern paryalar olarak gördüklerinden ilgilenmediler durumla.Asimilasyon politikası nedeniyle Fransız devleti göçmenlere hiçbir zaman ulaşmayı düşünmedi.Katı ideolojik görüşleriyle göçmenlerin gerçekliği arasında açılan uçurum bugünleri hazırladı.Seçici göç politikasını da uygulayan Fransa bir türlü başarılı olamadı. Fransız işçiler orta Avrupalı işçilerden de nefret etti. 80’li yıllarda Mitterand’ın daha hoşgörülü göçmen politikasını olumsuz etkileyen en önemli etken ekonomik kriz,işsizlik ve yabancı düşmanlığıydı. Bu etkenler değişmeden bugüne geldi ve Le Pen’in yükselişini de sağladı. O dönemde en olumlu gelişme aile birleşiminin kolaylaştırılması oldu.Eşitlik,Kardeşlik ve özgürlük sloganını kıta Avrupa sına hediye eden Fransa uzaklaşan bir gemi hayali gibi bugün.Zemin hazırlığı ie görüldüğü üzere, 25 yıllık bir süreç. Irkçılık ve sömürge zihniyeti ölmeyen Avrupa bugün AB krizi ile sarsılmakta, çekirdek zihinden fırlayan yerleşik üstünlük fikri ateşe odun sunmaktadır. ABD’nin de ayni zihniyetle olayları “din çatışması” diye yorumlaması ve sunması batı ideolojisinin kendinden başka kimseye tahammülü olmayan bir demokrasi havarisi olduğunu destekliyor. Farnsa’da ırkçılık “anti İslamcı” nitelik taşımakta tıpkı diğerleri gibi. Hollanda,Almanya,Avusturya,İsviçre,Fransa ve Belçika ırkçı örgütlere izin veren ,yükselten yasarlı ve tutumlarıyla kendileri dışındaki dünya ile entegre olamazlar. Avrupa kültürel zihniyet değişikliğine acilen kapılarını açmalı. Kendini sorgulamalı.

köln

Ekim 16 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Türkler hiç bir zaman teröre karışmayan ve uyumlu Anayasaya bağlı yaşamışlar işte kanıtı: 14 Temmuz 2006 Berlin Başbakanlık´ta yapılacak uyum zirvesine yönelik Almanya´daki Türk Sivil Toplum Örgütlerinin hazırladıkları ortak basın açıklamasıdır.

Aşağıda adıgeçen Türk Sivil Toplum Örgütleri ve temsilcileri 12 Temmuz 2006 Köln`de hazırladıkları ‚Uyum Zirvesine’ yönelik ortak tutum ve uyum politikalarına yönelik talep metinini kamuoyuna sunuyorlar. – Basın açıklamasında – Almanya´da Türk toplumunu mutlak çoğunlukla temsil eden Türk Sivil Toplum Örgütleri olarak – biz , – Federal Almanya Hükümetinin „Uyum Zirvesi“ düzenleme girişimini ve bununla birlikte „uyuma” dönük yönelimini memnuniyetle karşılıyoruz, – Fakat uyum zivesine yönelik gerek önhazırlık faslında ve gerekse Sivil Toplum Örgütlerine ve bilirkişilere yönelik davetlerde bilinçli şekilde keyfi davranıldığını ve böylelikle göç geçmişli toplumsal kesimlerin niteliksel ve niceliksel temsilinin mümkün olmadığını bildiriyoruz, – Siyaset erkiyle ve diğer kamu temsilcileriyle örgütlü ve sürekli bir şekilde müzakere etmeyi beklediğmizi beyan ediyor ve yakın gelecekte Türk Sivil Toplumu olarak düzenleyeceğimiz şuralarda kendi toplumsal ihtiyaçlarımızdan ve dinamiklerimizden kaynaklanan taleplerimizi dillendireceğimizi ve kamuoyuna sunacağımızı da burada bildiriyoruz. 12 Temmuz’ da kararlaştırılan Türk Sivil Toplum Örgütleri Ortak Talep Metni: 1. Anaokulda başlayan İki dilde eğitim Dil hakimiyeti, bir insanın entegre olabilmesi için, yerine getirmesi gereken temel bir şarttır. Bir insan ancak anadiline hakim olursa, bu zemin üzerinde ikinci bir dil/ anadil öğrenebilir. Bir insanın dil eğitimine yapılan tüm harcamalar, verimli bir yatırım olacaktır. Bu açıdan, göçmen kökenli tüm çocukların mümkün olabildiğince erken bir yaşta, hem kendi dil ve kültürleri, hemde bulundukları ülkenin dil ve kültürü ile tanışmaları büyük önem taşır. Iki dilde eğitim, çocuk yuvalarında başlamalı, ilk okullarda devam etmeli ve orta okul ve liselerde dahada geliştirilmelidir. 2. Çifte vatandaşlığın yürürlüğe geçmesi Tarihi sorumlulukları göz önünde bulundurarak, göçmen kökenli yabancılar için çifte vatandaşlık yürürlüğe geçmelidir. Ancak çifte vatandaşlık yolu ile, „iki kültürlü bir kimliğe“ sahip olan bu insanların hakkını vermiş oluruz. 3. Toplumda ayrımcılığın engellenmesi (anti diskriminasyon) fiilen gerekmektedir. Etnik kökeni yabancı olan bir insanın, sırf kökeninden dolayı dışlanmaması için, gerekli bir yasa yürürlüğe geçmelidir. Bu yasa çerçevesinde, yabancı veya yabancı kökenli vatandaşlar, gündelik hayatlarında haklarını öz güvenlerinden taviz vermeden arayabilmelidirler. 4. Kadın hakları Kadınların, kendi eşini hür iradelerine dayanarak seçme özgürlüğü özellikle korunmalıdır. Kadınların dinini yaşama tarzı, bilhassa kıyafet seçimi, özel bir koruma gerektirir. Kadınların hem evlilik yaşamlarında, hemde dışarıdaki soyal yaşamlarında şiddete karşı korunmaları, en doğal temel hakları olarak sağlanmalıdır. Ayrıca kadın haklarını kadınlar savunsun ve kadınlar kendi meselelerine sahip çıkabilmeleri için desteklenmeli. 5. Şehir planlaması Getoların oluşması engellenmelidir. Mevcut olan getoların yerini ise, entegrasyonu güçlendiren, çeşitli etnisitelerden insanların huzur içinde birlikte yaşayabileceği oturma alanları almalıdır. Paralel toplumların oluşmasının önüne, sosyal yapımızı güçlendirerek geçebiliriz. 6. Kamu idaresinin farklı kültürlere açılması Entegrasyon, iş akışı dahilinde mümkün olur: kamu sektörü, meslek eğitimi yerleri ve işe yerleştirme seçimi konusunda, öncü bir rol almalıdır. 7. İslami kuruluşların kamu hukukuna göre faaliyet gösteren kurumlar olarak tanınması Kamu hukukuna göre faaliyet gösteren bir kurum oluşturmak isteyenlere destek verilmelidir. Böylelikle, dünyanın önde gelen dinlerinden biri olan Islam dini, layık olduğu konumu alacaktır. Hukuken Islam, Hıristiyanlık ve Yahudilik ile eşdeğer bir konumda olacaktır . 8. Seçme hakkı (yerel seçim hakkı) Yerel seçimlerde yabancıların pasif ve aktif oy hakkına sahip olmasını talep ediyoruz. Böylelikle bu insanlar, hem siyasi iradenin oluşumuna katkılarını sağlamış olur, hemde gündelik hayatlarında kendi yörelerinde kılınan kararlarda etkin olur. Seçme ve seçilme hakkı, bu insanların siyasi partiler tarafından ciddiye alınmasını sağlar. 9. Avrupa Birliği`nde yaşayan Türk gençlerine destek verilmelidir Gençlerimize is istihdamı sağlansın / Bu konuda denge sağlanana kadar pozitif ayrımcılık gerekmaktedir. 10. İslam dini, eşit bir dünya medeniyeti olarak tanınsın İslamofobi Antisemitizm gibi eşit tepki görsün. 11. Türk toplumu 40-45 senedir layıkıyla temsil edilememiştir. Sivil toplum kuruluşları ortak hareket etmesiyle bu hakkıyla temsil gerçeklestirilebilinir. 12. Evrensel etik değerlere kolektif olarak sahip çıkılsın. Değişik kökenli değerlerin ortak ilkelerine odaklanmali toplum, din ve kültürü aşan evrensel etik değerlere sahiplenilmesi gerekmektedir. Ancak ortak etik değerler çok kültürlülüğun arti değerlerini sergileyecektir. 13. Toplum için önemli konularda çalışma grupları oluşturulup, meselelere çözümler aransın. Çalişma grupları efektif bir şekilde görünen sorunlara çözüm bulabilecektir. Ancak göçmen kökenli sivil toplum kuruluşlarini kapsayan çalişma grupları göçmen toplumunun kabulunu bulan etkili çözümler bulabilecektir. Değişik konularda çalişmakla değişik fikirler oluşturulabilinir. 14. Almanya uyum konusundaki harcamaları şeffaflaştırmalıdır. Harcamalardan sivil toplum kuruluşları eşit derecede faydalanmalı 15. 45 yıllık uyum politikası sorgulanmalıdır. Geçmisteki yapilan yanliş ve eksik uyum politikasi için bir sorgulama gerekecek. Bazi noktalar yeniden değerlendirilecek ve odak noktasi oluşacak. Ancak eksik ve yanliş yapilanlar düzeltilebelininirse ek noktalarda verimli olabilir. 16. Birlikte yaşama kültürü oluşturulsun ve desteklensin. Birlikte yaşamanın tek bağlantısı din olmamasi mümkünlüğü açiklanmali. Kültürel ortak noktalari yakindan takip etmek gerekecek. Değisik kültürler değerler arti değer olarak kabul edilip ortak değerlerin toplumda daha fazla yansımasi gerekmektedir. 17. Kültürel haklarımıza sahip çıkılsın (sanat, musiki vs.) Kültürel kökene sahip olmak bir insan hakkidir. Farklı kültürlere karşı saygı ve koruma geleceğe yönelik modern ve avrupadaki sınırları aşan bir topluma kazanç verecektir. 18. Türk öğretmenlerinin sayısı arttırılsın. Gençlerin böylelikle öğretmenleri örnek almaları sağlanıp çok kültürlülük okulda model olarak yaşatabilinir. 19. Türk dernekleri birlik zirvesi düzenleyerek uyuma katkıda bulunsunlar Sinerji bir kuvvette sahip olunabilmek içcin kiısa zaman aralarla fikir alışverişi edinilmesi gerekmektedir. Bu firsatla sonuclanacak olan plan ve projelerin tanıtılması; açık ve net olarak gündeme getirilmesi mutlak olarak görülmektedir ve entegrasyon calişmalarının toplumda kabul görülmesini sağlayacaktır. 20. Spor ile uyum Çocuk ve gençlere sportif aktivitelerle birbirlerine yakınlaştırmak bilhassa sosyoekonomik sıkıntılı ailelerden gelen çocukları ve gençleri topluma kazandırmak. Alman Türk Isadamlari Dernegi (Deutsch Türkisches Handelszentrum) Avrupa Cem Vakfi (“Europäische CEM Stiftung”) Avrupa Demokrasi Vakfı (“Turkish Democracy Foundation”) Avrupa Ehlibeyt Alevi Federasyonu AVRUPA TÜRK BIRLIĞI (Verband der türkische Kulturvereine e.V. in Europa) Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (Union of European Turkish Democrats e.V.) ATİB Avrupa Türk Islam Birlligi (Union der Türkisch – Islamischen Kulturvereine in Europa e.V.) HÜR TÜRK İslam Kültür Merkezleri Birliği (Verband der Islamischen Kulturzentren e.V.) İslam Toplumu Milli Görüş (Islamische Gemeinschaft Milli Görüs e. V.) RTS ETU Sigaraya Savas Dernegi TIDAF (Bundesverband Türkisch – Europäischer Unternehmervereine e.V.) Türk Alman Sağlık Vakfı (Türkisch – Deutsche Gesundheitsstiftung e.V.) Türkiye Arastirmalar Merkezi (Zentrum für Türkeistudien) Türk Genclik Dayanisma Dernegi

Türkiye’nin yeri

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

TÜRKİYE’DEKİ DÜNYA DÜNYA’DAKİ TÜRKİYE 20.yüzyıl kültürel anlamda gerçek bir başarısızlık örneğidir. Tek doğrunun kendisi olduğunu iddia edenlerin çıkardığı savaşlarla, zulümle inledi insanlar.Robespierre ile simgeleşen jakobenlik kendi gibi düşünmeyen herkesi giyotine göndermekte bir an duraklamadı..

20. yüzyıl insanları polarize etti.Herkesi savurdu.Modernleşmeci pradigma vazgeçilemez tek gerçeklik gibi kendini ortaya koydu. İlerlemeci anlayış kendinden başka bir paradigma olabileceğini düşünmeden rahat rahat yaşadı. bu entellektüel bakış nedeniyle toplumları ve insanları terzi makasıyla keser gibi kesip biçmek 20.yüzyılda normal görüldü.İdeolojiler alkış aldı, insanlar acı çekti. Bu terzi makası Rusya’da binlerce Tatarı, Ahıska Türkünü ya da Koreliyi yerinden yurdundan sürdü. Bu terzi makası Avrupayı biçti tam ortadan, Afrika’nın ise bugünkü felaketini hazırladı. Bugün gördüğümüz “öteki” bizim aynamızdır. Yoksul kıtalar kültürleri ellerinden alınmış, toplumsal modelleri tarumar edilmiş ülkelerle dolu. Konuşma yasalarla bile yasaklanmış Yeni Zelanda’da olduğu gibi. Maori yerlileri yüz yıl kendi dillerinde konuşamamış.Yeni izin verildi ve ilk ana okullarını açtılar kendi dillerinde. Sokak isimleri Maori dilinde yeniden değiştiriliyor özür dilemek için. Bugün tera çağında yaşıyoruz . Mega milyon giga milyar. Ama hiç bir sayısal büyüklük iki insanın göz göze olmasındaki kadar büyük bilgi alşıverişini bize henüz sunamıyor. Göz göze olduğumuzda birbirimize bir saniyede bir milyar veri aktarıyoruz. Diyalog çok farklı kimlikler arasında olduğu zaman yaratıcı. Tarih boyunca değişim kültürler arası diyalg ve bilginin taşınmasıyla olmuşutur. Önyargısız düşünme diye başlayan cümleler var. Önyargılı düşünme zaten olmaz ki!O sadece bir yargının belirtilmesidir.Önyargının bilgi yerine kullanılması alışkanlığnı değiştirmek zorundayız. Yani eski zihni kalıpları, düşünce biçimlerini ve tek doğruları. 1500 yıllarında dünyada 500 devlet vardı, site devletler.Bu yüzyılın başında 23 tane ülke vardı, imparatorluklar. 1950 başında ülke sayısı 53’e çıktı.Şimdi Birleşmiş Milletlerin üyesi 193 ülke var. Kendi adına para basan ülke sayısı ise 214 tane. Beklenti şu.500 doğru giderek geldiğimiz yere varacağız bir yığın acıdan sonra. 21.yüzyıl insan ve kültür merkezli bir anlayışın kuramını hazırlamaya çalışıyor.21. yüzyıldaki demokrasi anlayışı Türk İslam anlayışında tüm değerleriyle var. Yani bin yıl sonra yaşayan hoşgörü dünyası . İşte Mevlana diyor ki: Gene gel gene./Ne olursan ol/ ister kafir ol, ister mecuzi, ister putperest/ ister yüz kere tövbe etmiş ol/ ister yüz kere bozmuş ol tövbeni/ umutsuzluk kapısı değil bu kapı/ nasılsan öyle gel. Bence 21. yüzyılın mottosu bu:Nasılsan öyle gel. Bu çoklu kültür ve çoklu din mottosunun yaratıcısı benim kültürüm. Yunus da şiirlerinde 72 milletin kardeşliğinden söz eder çoklu etnik kültürle birarada yaşamanın en güzel edebi eserleri kültürümüzde vardır. İpekyolunun 12.000 kilometrelik alanında yol boyu Türkçe konuşulur. Anadolu’daki barışçı kültür İpek yolundan Batı’ya göç eden Türk kavimlerinin çatışma ve barış içinde yarattığı kültürdür. Türkler bütün kültürlerle alış veriş içinde olmayaı sevmişler tarih boyu. Çok etkilendikleri kültürlerle bütünleşmekte sakınca görmemişler. Kültürlere gösterdikleri uyum nedeniyle bazılarınca kimliksiz diye nitelenmeleri önyargılı bir bakıştır. Onlar kültürel uyumun ve sentezin örnekleri olmuşlar. Bu nedenle dünyada şaman, yahudi, hıristiyan,müslüman Türk boyları, devletleri var. Türkler yol kültürüyle tüm kültürlere aşina olmuştur. Budizm,nasturilik,manizm gibi dinlerdeki hoşgörü tasavvufta ruh bulur. Çin, Hind ve İran kültürleriyle etkileşim içinde olmuştur Türkler. Bu Horasan’da mayalanmıştır. Yesevilik kanalıyla Horasan erenleri Anadolu’ya Türkleştirmek için geldiler. Sovyetlerin dağılmasıyla bölgeyle Türkiye arasında yeniden sıcak bağlar kuruldu.Onlar için Türkiye model ülke olarak Batılı değerlerin temsilcisi. Türkiye’ye biçilen, bölgenin laik ve demokratik rol modeli olması. Bunun maddi ipuçları bulunmakta. Tüm komşularımızdan, Kuzey Afrika ülkelerine Türk televizyonları izlenmekte. Türkçe yaygınlaşıyor televizyonla. Kosovalı mültecilerle yaptığım söyleşilerde gençlerin Türkçeyi televizyondan öğrendiklerini anladım. Aynı şekilde Kuzey Afrika ülkelerinde ve İran’da özellikle gençler Türkçe öğreniyor. Türkçe eğlence programları büyük izleyici kitlesi çekiyor. Dizilerin tiryakisi olanlar var. İran’da İngilizce dil kurslarından sonra en büyük talep Türkçe kurslarına. Gençler internet yasağını Türkiye’ den telefon hattı kiralayarak kırıyor. Dünya ve Avrupa ile ilişkinin adresi bölgede Türkiye. Türki Cumhuriyet’ lerde öğrencilerle konuştuğumda neden Türkiye’ de okumak istediklerini sordum. Cevapları: Çünkü Türkiye Avrupa’ dır. Oradan Avrupa ve Amerika’ ya atlamak kolay. Türkiye önemli bir referans noktasıdır. Irak koyu diktatörlüğü içinde yine Türk televizyonu izleyerek siyasi bilgilenmesini sağlıyor. Tüm bölgede Türkiye’ye biçilen rol hediye edilen bir rol değildir. Osmanlı ‘dan beri 700 yıllık bir hinterland içinde yerinin öneminin tekrar altının çizilmesidir. Bu hinterland Osmanlı kültür coğrafyası. Türkiye Cumhuriyeti sınırları siyasi sınırlardır. Oysa kültürel sınırları devamlılığını gerek Balkanlarda gerek Ortadoğu’ da sürdürmektedir. Osmanlı’nın yüzyıldan fazla Batı macerasına eklemlenen T.C.’ nin Batılılaşma tarihi Türkiye’yi Batı’nın uzantısı yapmıştır. Devamlı batı’ya doğru hareket eden Türklerin tarihi Osmanlı ile Batı ‘da kültürel köklerini salmıştır. Bunun izlerini tüm Balkanlarda sürmek mümkün. Bu nedenle kıyıma uğrayan Bosnalılar ve Kosovalılar kültürel bir savaşın şehitleridir. Orada yaşanan kültür savaşıydı. Türkiye kültürel olarak sarıp sarmaladığı milyonlarca kilometrelik alanda Çin’den Viyana’ya kadar uzanıyor. Bu milliyetçi bir ahkam ile söylenmemekte. Kültürel bir coğrafyanın tanımı için kullanılmaktadır. Uygur pazarında İstanbul fotoğrafı asılı çadır bezinden İbrahim Tatlıses türküsünün oynak havasıyla hareket edersek büyülü halımız bizi tüm coğrafyada dolaştırırken kulağımız Türk popu ya da türküleriyle çınlayacaktır. Peki, sadece müzik mi? Hayır. Yüzlerce döner büfesi açılan Çin’ den başlayalım yine israil’ e kadar gelelim. Türk damak zevkinin yaygın coğrafyasında gezinelim. Batının “fast food” una karşılık Türk “fast food” ürünleri her yerde başa güreşmektedir. Lahmacun, pide , döner , tatlılarımız Rusya dahil her yerde alternatif tatlardır. Giyim ve moda zevkinin yaygınlığını da hiç hafife almamak gerek. Bölgede yine önderlik Türkiye’ de. Tekstil konusunda , her türlü olumsuz ekonomik göstergelere rağmen, Türkiye çok başarılı bir ilerleme kaydetmiştir. Bölgede moda yaratıcısı, marka üreticisi olma konusunda iddialı bir ülkedir. Çeşitli sanat dallarında ve uygulama alanlarında yine özgün bir yere sahip Türkiye. Senatör Al Gore “Küresel Denge” kitabında bakın ne diyor: Dünya yüzündeki genetik kaynakların zengin çeşitliliğini sürdürmenin fiyatını biçmek olanaksızdır.eçtiğimiz günlerde Kaliforniya Tarım Alanları Projesi arpanın bilinen 6500 türü üzerinde Tarım Bakanlığınca yapılan araştırmalar sonucunda, günümüzde 160 milyon dolarlık Kaliforniya arpa ekinini, sarı cüce virüsten koruyacak tek bir Etipyalı arpa türünün bulunduğunu bildirdi. Benzer yabani genler geçtiğimiz yıllarda da ürün verimlerinde, bazı türlerde %300 ‘ü aşan artışlar sağlamıştı.Proje tarafından keşfedilen ve yabani genlerin taşıdıkları değeri belirten pek çok örnek arasında Türkiye’de doğal olarak yetişen bir buğday türü de bulunmaktadır.Görünüşte hiç bir işe yaramayan bu bitki, ABD’nın yılda 50 milyon doların üstünde değere sahip olan buğday ekinlerine, hastalığa karşı dirençli genler sağlamıştır.” Genetik çeşitlilik merkezlerini ilk tanımlayan Rus genetikçi Vavilov Türkiye’yi bu kuşak içinde değerlendirmektedir. Bu sosyal ve kültürel çeşitlilik için de geçerli bence. Oluşturulacak yeni kültürel sentezde Türk kültürü genetik çeşitlilik açısından en parlak örnektir. Biz onu tanımıyoruz ve bilmiyoruz diye işe yaramaz gibi görünüyor olabilir ama o dirençli genlere sahip ve üretilecek yeni sentezin donelerini bağrında saklıyor. Zihniyet değişiminin önemli bir ayağı çevre sorunlarında yatıyor. Önümüze getirdiği yaşamsal sorunlar tüm siyasi kamplaşmaların üstüne çıktı.Suyumuz, havamız, atmosfer kirleniyorsa bu hepimizi ilgilendiriyor.Küresel çevre sorunları öyle bir hızla üstümüze geliyor ki, bunu ancak ortak insani değerlerle ve tavırla çözebiliriz. Bunun sağı solu yok. Kentleşme de aynı. Burada kaos yaşınıyorsa hiç birimiz nefes alamayız. Antalya’da kanalizasyon olmadığı için nüfus artınca fosseptik çözümsüzlük halini aldı ve Lodos esince Antalya’yı igrenç bir koku kaplıyor. Bundan hepimiz şikayetçiyiz. Planlama eskiden solcuların işiydi şimdi herkesin. İnsanlara değer verme ve dürüst olma politikacıları ayıran özellik olarak öne çıkıyor ve sosyal dayanışma talebi geliyor insanlardan. Bu yapılmazsa Cezayir uç noktasına gitmek olmayacak bir durum değil. Türkiye’de herkes değişim istiyor, sistemden nemalananlar hariç. 2.Siyasal Değişim Artık eski örgütlenme biçimlerinin çöktüğü ve yeni sistemlere ihtiyacımız olduğu aşikar. İngiltere’de Tony Blair ;” Ben artık çok kültürlü bir toplum istiyorum.” diyebiliyor. Batı kültürünün bugüne kadar ki uygulamalarını, büyük burnunu kırarak.Ve devam ediyor: “Bir ülkede ki kültürel değişim talebi yansımasını politik deneyimlerinde bulur.” Kültürle değişim arasındaki koparılamaz bağ çok açık seçik sanırım.Değişim yeni bir örgütlenme biçimidir. Bu kültürel ve sosyal örgütlenmenin yeniden modellenmesinde nefes alabilir ancak. Ruhunu bulmayan değişim ekonomik modellerde can verir. Değişim ruhu kültürdür ve onun uzun soluğu ise sivil toplumdur. Sivil toplum Türkiye’de yanlış tariflendiği gibi , devlet karşıtı bir kavram değildir. Cumhurbaşkanı “Bu ülke böyle yönetilemiyor, Başkanlık sistemini tartışın “diyor. Başbakan “Ankara’dan yönetilemiyor ülke” diyor, Adalet Bakanı adalet sisteminin iflasettiğini haykırıyor.Ama bir şey yapılamıyor. Çünkü siyaset ve ekonomi ilişkisi o kadar içiçe geçmiş durumda ki çıkar çeteleri oluşmuş. Devlet küçülsün diye kulaktan kulağa yayılan rivayetin yerine ne konacağı hiç söylenmemekte. Sorun yerel Ankaralar yaratmak değil. devletin hantallığı nedeniyle siyasi mekanizmanın tepki verememesi üzerine devlet içindeki küçük birimler çeteleşerek bunlara cevap vermekte. En önemlisi de Bernard Lewis ‘in de söylediği gibi: “ Ortadoğu’da ilerleme olacaksa kadınlarla olacaktır.” Türkiye kadına verdiği yasal haklarla önderliği elinde tutuyor. Pratik toplumsal yaşamda kentli, okumuş kadın kesimi bir çok meslek dalında çok başarılı. Polis ve askerden tutun operatör ve hakime kadar Türk kadını geleneksel olan ya da olmayan iş kollarında temsil edilmektedir. Kadın erkek ilişkilerinde son 20 yılda değişim yaşanmaktadır. Televizyonun yurt içindeki etkileri kırsal alanla kenti yaklaştırmaktadır birbirine. Toplumsal ve kültürel değişimler hızlı olmaz. Olduğu kadarı dikkate değerdir. Kadının toplumdaki yeri önemli gelişmelere gebedir. Bölgenin İslami tek kadın Başbakanını çıkaran Türkiye kadını kalkınmanın merkezi olarak görürse hızla yol alacaktır. Nitekim, Güneydoğu Anadolu’da kadın merkezli kalkınma modelleri uygulanmaktadır. GAP projesi kapsamındaki ÇATOM ( Çok Amaçlı Toplumsal Kalkınma Merkezleri) kurulduklarından kısa bir süre sonra kadın merkezlerine dönüşmüşlerdir. Kadının sokakta, toplumda görünür olması sağlanmıştır. Okuma yazma bilmeyen kadından bilgilenen kadına geçiş kolay değil. Kadın girişimciler Anadolu’nun bir çok yerinde aktif iş yaşamına katılmakta. Bir Arap köyünden konuştuğumuz Hülya bile “paspas olmak istemediği”ni belirtip babasının onayıyla sesini yükseltmekte ve başlık parasına meydan okumaktaydı. Bana söylediği “ tarlada çalışmak istemediği artık fabrikada çalışmak istediği” idi. Bunun sosyal anlamları çok zengin bence. nedenle yaratıcı bir tartışma ortamı yaşanamıyor.. Sivil toplum serbest ekonomik pazarla gelişmekte. Milli burjuvazi ekonomik güçle birlikte kendi ahlakını, yaşam tarzını, kültürünü ve beğenisi yaşama geçirmek istiyor. Türk milli burjuvazisi yeni doğuyor. Anadolu kaplanları denen burjuvazinin öncülleri kendi güçleriyle ekonomik değer üretiyorlar. Devletten falan alarak değil. Zaten yapılan tartışmanın yaşam tarzı, anlayışı ve kimlikler üstüne olduğu aşikar. Bu nedenle kadın konusu ön plana çıkıyor. Çünkü toplumun görünen yüzü kadın. Osmanlı idaresi di en çok fetvayı kadınların giyimi ve sokakta bulunma şekilleri üstüne çıkarmıştır.Yani kamu alanında nasıl bulunacakları üstüne.. Ayrıca Ali Suavi’nin de içinde bulunduğu Yeni Osmanlılar İslami kavram ve kurumları modernleştirmeye, Batı kavramlarıyla yakınlaştırmaya o dönemde başlamışlardır. Ali Suavi sivil itaasizlikten bahseder. Demokratik idealler dışarıdan empoze edilmemiştir Türk aydınına. Türk aydınları tarafından tartışılmış, yaşanmıştır. Tüm siyasal sınıflamalarda -İslamcı aydın,liberal aydın gibi- ideal olarak demokrasiyi benimsiyorlar. Esas önemlisi buradaki konuşmalar da İsla ve demokrasinin çeşitli boyutlarından söz edilirken kadın konusuna hiç değinilmemesi dikkat çekici. Oysa yukarıda da belirttiğim gibi kadın tüm yönetim biçimlerinin görünen yüzü olarak tartışma konusu olmuştur. Ülkemizde demokrasiyi tartışırken TBMM ‘de sadece %2.4 oranında kadın temsilcimiz olması çok düşündürücü. Toplumun %51’ini oluşturan kadınlar temsil edilmiyorlar demektir. Hem demokrasi hem İslam açısından güncel olarak en çok tartışılan kadının rolü, geleceği ve kamu alanındaki görünümüdür.Bunlar konuşulmadan İslam ve demokrasiden söz etmek bana mümkün görünmüyor. Çünkü demokrasinin varlığı “öteki”nin tanımasına bağlıdır. Türkiye’de gençler ve kadınlar temsil edilmeyen marjinal gruplardır. Kuran’da “her insanın bir nev(tür) olduğu yazar. Tasavvuf ise her insan kadar Allah’a ulaşma yolu olduğunu söyler. Her birey tek ve biricik sayılır. Ulaşma yolu ve yönteminde aklıyla bir serbestlik içindedir. Din insanın iç dünyası, doğası ve fıtratıyla ilgili değilse nesiyle ilgili olabilir ki? O zaman Kuran’ı Kerim’de insanın kötü halleri yazılmaz, zayıf yanlarına işaret edilmez, bunları aşması istenmezdi. Tasavvuf ise baştan başa insan doğasıdır. Yunus mre sevgiden sözederken, Mevlana “kıyısız bir deniz” olduğunu söylerken insan doğasından söz etmez mi?Tasavvuf da yedi merhale çıkmak kamil insan olmak iç dünya ve insan nefsi,yani doğasıyla ilgili değil midir? Tarikatlar insan doğasına bir cevap değil mi? Statü sosyal normlar olarak düşünülürse belki doğrudur. Burada sorun İslam’ı kendi tarihsel perspektifi ve sosyal şartları içinde değerlendirmek yerine bugünün ideolojik kriterlerini kullanmaktır. Çok hukukluluk yanlışı gibi.. Yeni Osmanlılar iki önemli unsuru Müslüman kimliğiyle savunmuşlardır: Demokrasi ve ilerleme. Batı ile entellektüel bir ilişki içinde olmuşlardır. Yani dünyaya açılan ortak bir dilin peşine düşmüşlerdir. Bu nedenle Fransızca gazeteler çıkarmışlardır. Yeni Osmanlıların İslami söyleme yaslanmalarının nedeni Tanzimat’ın getirdiği kültürel atmosferdir. Kültürel değişim talebi kimlik sorunu doğurur. Tanzimatçılar devleti güçlendirme peşindeydiler. Şeriatın yerine ne konacağını ise söylemediler, teorik bir boşluk yarattılar. Bu boşluğu Batı’nın kavramları,kimliği dolduramazdı. Bize ait sentezin yokluğu, toplumla kurulacak iletişimde dinin yerinin belirsizleşmesi bugünkü Türkiye’nin de sorunu. Hıristiyan kültür üstünde yükselen Avrupa ‘ya bakıyoruz, tüm dini semboller edebiyattan sinemaya kullanılıyor. Avrupa burjuvazisi püriten ahlak temelli yükselmiştir. Yeni Osmanlılar toplumla iletişime geçecek ortak dilin İslam olduğunu düşünerek köklü reformlar için devrimci bir ruh oluşturmaya çalıştılar. Bugünkü temelde de bu toplumsal/siyasal alana kayışın tartışması var. Batı’nın dayattığı problemlerle ilk kez yüzleşen Türkler olmuştur. Batı’nın doğu’ya rasladığı yer olan Türkiye çağdaş İslam sentezini düşünmeye, tartışmaya çok önce başlamış. Gazete gibi Batı araçlarını kullanarak kamuoyu yaratmış ilerleme fikri o günden bugüne Türk aydının değişmeyen nosyonu olmuştur. Bu kültür alış verişini ilk yapan Türkler bugün teorik olarak “Türk Rönesansı”nın fikir işçileri olabilirler. “Halk demokrasiyi kavrayınca kavga çıktı”. Genelde bizde Anayasa temel olarak herşeyin yazıldığı yermiş gibi konuşuluyor. Böyle bir şey yok. İngiltere’de anayasa yok ama ülke yönetiliyor.Gelenekle. Fransa’da biraz farklı ama ABD’de yine Anayasa neleri yapmayacağınızı değil neleri yapabileceğinizi bir kaç maddede anlatıyor. Kötü niyetlilere göre Anayasa yapılırsa hep, bunun sonu nedir?Varsayımımız kötü niyetlilerse buna kaç cild anayasa gerekir? ABD yasama , yürütme ve yargı ayrılığı kesindir. İngiltere’de yürütme güçlüdür. Başbakan etkindir. Fransa’da Cumhurbaşkanı güçlüdür. Meclis çoğunluğu ondan yana değilse güç Başbakana geçer. Pakistan demokrasi de sorun yaşarken, Hindistan tam demokrasiyi yaşatıyor dedi.. bizim kıyaslamada hep Batılı bir bakış taşındığını açıkca gösteriyor. Dediği gibi: “Tarihi bu kadar yüzeyden bilmeye hakkımız yok.” Orta Asya’daki yüzyıllardır süren bir çok kan davası dinden önemlidir. Sırplar Bosna-Hersek’de en eski kan davasını güderek kanlı bir savaş yaşattılar Avrupa’nın göbeğinde. Aşiret mantığının yaygın olduğu Orta Doğu’da feodal sosyal yapı ve kültürel dokunun devamlılığı İslamiyeti biçimlendirmekte, İslamiyet yüzünden bu fark yaşanmamaktadır. Bu ülkelerin hepsinde kadın sorunu olması tesadüf değildir. Cezayir, OrtaDoğu,ran Bunu Batı bakış açısı İslamiyete bağlıyor. Öyleyse Orta Asya’da ki Türkilerde de öyle olmalı. Oysa sosyal ve kültürel şartlar Rus emperyalizmi ile etkileştiği için kadın konusu Özbekistan’da olduğu gibi özgürlük arz eder. hoşgörü konusunda Nakşıdil Sultan’dan verdiği örnek bizim Osmanlı ve çevremiz hakkında ne kadar az ili gösterdiğimizin kanıtı. Hangi İslam sorusunun altında kültür ve sosyal yapı uzanır. Kendi demokrasimizi kuralım işletelim. Türkiye sadece ideoloji ile idare ediyor, çünkü fikir üretilmiyor. özgürlüğüdür.. Ülkem benim için ne yapabilir diye sormayın ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun der Roosvelt. Demokrasinin temeli devletten beklemek değil devletin ve toplumun kalitesini arttıracak bireyler olmaktır. Bu dünyada hiç bir zaman hazıra konamayız. Başarısız olmaktan korkar insanlar. Başarısızlık zordur ama başarmayı hiç denememiş olmak tek kelimeyle felakettir. Demokrasi daha fazla özgürlük ve daha iyi bir hayat için her zaman mücadele edebilme gücüdür. Bunlar iyidir, çünkü bir ulusun geçirdiği aşamaları temsil eder. Politik sıkıntılar, soygunlar, bunalımlar, duvarlar karşısında aklına yıkımdan başka bir şey gelmeyen halk tarihinden habersiz demektir. Türkiye tarihine yabancılaşmış ve hiç bir bilgisi yok. Tarihi bilgimiz olmadan bugünü değerlendirmemiz hep eksik ve yanlış olur. Bu ayarı bozuk bir camdan dünyaya bakmak gibi tepetaklak bir duygu. İçinde bulunduğumuz karmaşadan çıkmak ancak kendi gücümüzle mümkün. Bu karmaşadan daha iyi günlere zaferle çıkacağımıza inanmalıyız ki güçlü bir Türkiye’yi yaratalım. Her istediğimizi anında elde edemiyor olabiliriz amam cesaret ve mertlikle bizim ummadığımız başarıları yakalayabiliriz. Bir insandan söz ederken nasıl onun iyi insan olması kadar sağlam karakterinden de söz ediyorsak ülke içinde sağlam karakter ve ilkeler önemlidir. Bizim ortak ilkelerimiz nelerdir? Ortak ahlaki değerlerimiz neler? Biz sağlam bir karakteri temsil ediyor muyuz? Eğer bunları temsil edemezsek hiç bir yasa, yasak, baskı bu ülkenin iyi olmasına neden olamaz. Biz ne istediğimizi bilmiyorsak gelecek bize gülümsemez. Yasalar cehalet ve körlüğe dayanarak bir bağlılık talep etmez halkından , sadakat ve sevgiye dayalı bir yurtseverlik talep eder. Ölü geçimişin korkularından kurtulmazsak bu üstümüze serpilecek ölü toprağı olur. Nefret ve kutuplaşma ülkemizin yeni bir yüzyıla yeni ruhla girmesinin önünde engeldir. Gelin bu duvarı yıkalım. İngiliz Disrali’nin dediği gibi: Kafasını duvara vuran insanalar gördüm ama kafasını vurmak için duvar öreni görmedim. Biz kafamızı vuracak duvarları elceğizimizle örmeyelim. Özgürlüğün kaynağı insandır. Batılı ne yapar sorusunu Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle vurgular: “ Eski Yunan’ı İran’dan , hatta tarihinin o kadar bağlı görüldüğü Mısır’ dan, Roma’ yı sayısız bir zaman masalında çalkalanan sabırlı ve sanaatkar Çin’ den, yavaş yavaş bir mevsim gibi kendini bulan Ortaçağ ile Rönesans’ ı ile Garp medeniyetini bir yığın hamlesinde hızını aldığı Müslüman medeniyetinden ayıran fark; madde karşısında gösterdiği dikkat, onun mahsülü olan şahsi tecrübe ve bu tecrübelerin birbirine eklenmesinden doğan bilgidir.”* Toplumsal uzlaşmayı sağlayacak olan kültür, toplum ve birey ilişkileri. Burada tanımak , bilmek kadar bireyin özgürlüğüne saygı var. Bunun adı zaten demokrasi. Demokrat bireyler demokrasi üretecek elbette. Toplumdaki hareket ve değişmeyi anlarsak uzlaşma üretilir. Bunun demokratik hayata geçebilmesi bireyin demokrat olmak için sistemi beklememesiyle mümkün Yeni bir dünya kuruluyor ve bilgi toplumu değişen insan ilişkilerini, eğitimi,parametreleri tartışıyor. Globalleşme yeni bir emperyalizm olarak değerlendirildi bazıları tarafından. Ne kolaycı bir bakış. Bunun doğru olmadığının kanıtı bilgi toplumunun yapılanması eylemidir. Bilgi ve enformasyon global dağılımdır. İşbirliği globalleşiyor. THY örneğindeki gibi.. Kanaatlerin, yargıların ve bildik sözlerin bileşkesi bilimsel analiz değildir. Bilgi üretimi öncelikle yöntem problemidir. Buradaki zihinsel değişim önyargıları bilgi olarak kabul etmekten vazgeçmek. Dünyada entellektüel sermayeye yatırım hızla artmakta. İdeolojik tutsaklıktan kurtulmadan zihinsel üretim mümkün görünmüyor. Türkiye bunu yapabilecek güçte eğer zihinsel üretim gerçekleştirirse rönesansını yaşaybilir. Kültür insanın temel yapı taşıdır.Doğa ve sosyal yapı içindeki yerini belirleyen bir düzenektir.İnsan bir kültür içine doğar.Doğduğu ve soluduğu bu atmosfer onun kişiliğini biçimlendirir.Bir annenin çocuğunu tutuş biçimi,emzirmesi,dokunması,ninnileri onu biçimlendiren ifadelerdir.Tıpkı ana dili gibi.Çünkü insan kültür ilişkisinin temeli dildir.Kültürün maddi üretim araçlarından biri olan dilin yazıya dökülmüş ifade biçimi de teknik bir çözümlemedir. Bu nedenle algılama ve erişim sürecimiz kültürle ve dil ile belirlenir.Zihni kalıplarımızı ve düşünme biçimimizi yaratan dil bir gelenek taşıyıcısıdır.Gelenekler gibi dil de devredilmiş bilgidir.Sözlü kültürün ürünleri şarkılar,türküler,ninniler toplumun daha önceki form ve dönüşümlerinin kanıtlarıdır.Burada kulaktan kulağa ve ağızdan ağıza dolaşan hazır deyişler vardır.Düşüncenin çekirdeği bu deyişler ve atasözleridir. Burada yüzyılların tekrarı ve ideolojisi bulunur.Sözlü kültürde yasalar bile,kalıplaşmış deyişlere,atasözlerine yerleşmiştir.Bu kalıplaşma belleğe seslenmeyen bir yoldan düşünme içerir.Bu nedenle hatırlanmaz,çünkü tüm bilgiler insan yaşamına dayanır.Oysa yazı bir soyutlama ve nesnellik getirir.Okuryazarlık kültürünün artan önemi çerçevesinde sözlü çoğunluk kültürünün kültürel ve toplumsal öneminin çökmesi yeni bir tür katmanlaşmaya neden olmaktadır.Buna bağlı olarak yenilik ve teknolojinin gerçek potansiyelinin özelleşmesi ayrıca iç hiyerarşilere yol açmıştır.Okuryazarlık gelişme formlarından biridir ve sanayi devrimiyle zorunlu olarak doğmuştur. Sözel formlardaki denetim ve otoritenin yerini teknolojinin denetlenemez potansiyeli almıştır.Oysa toplumumuzda sembol ve gelenek önemli zihinsel üretim araçlarıdır.Gelenek eylemde bir yeniden üretim sürecidir.Bu tekbiçimli bir üretim sürecidir genelde.Ama yeniden üretim olanağı bulan bir şey yaşayabilir. Türkiye Batı’nın Doğu’ya rasladığı yer olması nedeniyle “Türk” sözcüğü müslüman yerine kullanılmıştır yüzlerce yıl. Türkiye aynı zamanda Doğu’nun Batı’ya rasladığı yerdir. Bu jeostratejik konumu coğrafi değil , aynı zamanda kültüreldir. Almanya’da ya da Hollanda’da üçüncü kuşak Avrupa değerleriyle Türk kültürünün sentezini yaptıkları işlere yansıtmaktadır. Ekonomik güç olmanın yanı sıra , sanat, siyaset ve edebiyetta artık yol almaktalar. Tarihsel değişme sürecini tarihsel perspektif kullanarak temellendirebiliriz. Bu kültür tarihini de içerir. Özgün olma ve özgün üretim dinamik bir temelde mümkün. Türkiye bu dinamiklere sahip. Dinamikleri anlayacak siyasi kadrolara sahip olmaması şanssızlığı. Bize biçilen rol den kasıt bunun yabancı pasaport tarafından anlatılması olabilir. Genelde bizim pasaportumuz söylediklerimizin dinlenmesine yeterli olmamakta. Eğer Türkiye Batılı değerlerle kendi değerlerini sentezleyerek özgün bir kültürel yeniden üretimi gerçekleştirirse bu rönesans olur. Bu Türk Rönesans ‘ ı Türkiye’nin de kendine biçmesi gereken roldür. Tarihsel birikimimiz bunu yapacak kudrette. Yeter ki, zafiyetlerimiz kadar gücümüzü de görelim. Bugün dünyanın bulmaya çalıştığı “akıl ve gönül beraberliği” felsefi olarak kültürel temelimiz. Duygu ve sezgiyi akıl kadar önemseyen yeni anlayış yeni binyılın da sloganı olacak. Sevgi, sezgi ve akıl üretimi bilgi çağının felsefesiyle uyumludur. Türkiye kültürünü ve felsefesini yeni oluşmakta olan dünya için üretirken demokrat bireye değer vermek zorunda. Özgün olan toplumla çok uyumlu olan değildir. Özgün olan çatışma yaratır ama sonunda bir sentez yumağıdır. Doğumu sancılı bir sevinç içerir. “İnsan,olacaksa,kendisi için,kendisine rağmen,kendisine karşın aydın olur, kaçınılmaz biçimde,” diyen Ortega için,”Gerçek aydının özgül etkinliği gerçeği zahmetle araştırmak,bulur bulmaz da,ne pahasına olursa olsun,kendisini bin parça edeceklerini bilse, açıklamaktır;aslında “çölde feryat eden” biridir o,çünkü gerçek ancak yalnızlıkta bulunur.Aydın,halka karşı,kamuoyuna karşı,yerleşik sanılara karşı fikir yürütür.Bu nedenle yazgısı anlayışsızlıkla karşılanmak ve halk tarafından sevilmemektir.Misyonu karşı çıkmak ve kandırmaktır.” Toplumla entellektüel arasında olan bu ilişkinin durduğu ayaklar; dil, kültür ve özerkliktir.Dil zihinsel kalıpları ve düşünme biçimini üreten araçtır.Entellektüelin dille olan ilişkisi çok sıkı olduğu için toplumla ilişkisini de bence belirlemektedir. Entellektüelin kimlik sorunuyla yakın ilişkisi nin beslendiği yer siyaset arenasıdır. NEVVAL SEVİNDİ Gazeteci /yazar

SEntez

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

ÖZGÜN KÜLTÜREL SENTEZ Avrupalı Türklerden konuşmak için öncelikle Türkiye’ nin bir çerçevesini görmemiz gerekir. Türkiye , bölgenin laik ve demokratik rol modelidir . Bunun maddi ipuçları bulunmakta.

Tüm komşularımızda ve Kuzey Afrika ülkelerinde Türk televizyonları izlenmekte. Türkçe yaygınlaşıyor . Kosovalı mültecilerle yaptığım söyleşilerde gençlerin Türkçeyi televizyondan öğrendiklerini anladım. Aynı şekilde Kuzey Afrika ülkelerinde ve İran’da özellikle gençler Türkçe öğreniyor. Türkçe eğlence programları büyük izleyici kitlesi çekiyor. Dizilerin tiryakisi olanlar var. İran’da İngilizce dil kurslarından sonra en büyük talep Türkçe kurslarına. Gençler internet yasağını Türkiye’ den telefon hattı kiralayarak kırıyor. Dünya ve Avrupa ile ilişkinin adresi bölgede Türkiye. Türki Cumhuriyet’ lerde öğrencilere neden Türkiye’ de okumak istediklerini sordum. Cevapları: Çünkü Türkiye Avrupa’ dır. Oradan Avrupa ve Amerika’ ya atlamak kolay. Türkiye önemli bir referans noktasıdır. Irak koyu diktatörlüğü içinde yine Türk televizyonu izleyerek siyasi bilgilenmesini sağlıyor. Tüm bölgede Türkiye’ye biçilen rol hediye edilen bir rol değildir. Osmanlı ‘dan beri 700 yıllık bir hinterland içinde yerinin öneminin tekrar altının çizilmesidir. Bu hinterland Osmanlı kültür coğrafyası. Türkiye Cumhuriyeti sınırları siyasi sınırlardır. Oysa kültürel sınırları devamlılığını gerek Balkanlarda gerek Ortadoğu’ da sürdürmektedir. Osmanlı’nın yüzyıldan fazla Batı macerasına eklemlenen T.C.’ nin Batılılaşma tarihi Türkiye’yi Batı’nın uzantısı yapmıştır. Devamlı batı’ya doğru hareket eden Türklerin tarihi Osmanlı ile Batı ‘da kültürel köklerini salmıştır. Bunun izlerini tüm Balkanlarda sürmek mümkün. Bu nedenle kıyıma uğrayan Bosnalılar ve Kosovalılar kültürel bir savaşın şehitleridir. Orada yaşanan kültür savaşıydı. Türkiye kültürel olarak sarıp sarmaladığı milyonlarca kilometrelik alanda Çin’den Viyana’ya kadar uzanıyor. Bu milliyetçi bir ahkam ile söylenmemekte. Kültürel bir coğrafyanın tanımı için kullanılmaktadır. Uygur pazarında İstanbul fotoğrafı asılı çadır bezinden İbrahim Tatlıses türküsünün oynak havasıyla hareket edersek büyülü halımız bizi tüm coğrafyada dolaştırırken kulağımız Türk popu ya da türküleriyle çınlayacaktır. Peki, sadece müzik mi? Hayır. Yüzlerce döner büfesi açılan Çin’ den başlayalım yine israil’ e kadar gelelim. Türk damak zevkinin yaygın coğrafyasında gezinelim. Batının “fast food” una karşılık Türk “fast food” ürünleri her yerde başa güreşmektedir. Lahmacun, pide , döner , tatlılarımız Rusya dahil her yerde alternatif tatlardır. Giyim ve moda zevkinin yaygınlığını da hiç hafife almamak gerek. Bölgede yine önderlik Türkiye’ de. Tekstil konusunda , her türlü olumsuz ekonomik göstergelere rağmen, Türkiye çok başarılı bir ilerleme kaydetmiştir. Bölgede moda yaratıcısı, marka üreticisi olma konusunda iddialı bir ülkedir. Çeşitli sanat dallarında ve uygulama alanlarında yine özgün bir yere sahip Türkiye. En önemlisi de Bernard Lewis ‘in de söylediği gibi: “ Ortadoğu’da ilerleme olacaksa kadınlarla olacaktır.” Türkiye kadına verdiği yasal haklarla önderliği elinde tutuyor. Pratik toplumsal yaşamda kentli, okumuş kadın kesimi bir çok meslek dalında çok başarılı. Polis ve askerden tutun operatör ve hakime kadar Türk kadını geleneksel olan ya da olmayan iş kollarında temsil edilmektedir. Kadın erkek ilişkilerinde son 20 yılda değişim yaşanmaktadır. Televizyonun yurt içindeki etkileri kırsal alanla kenti yaklaştırmaktadır birbirine. Toplumsal ve kültürel değişimler hızlı olmaz. Olduğu kadarı dikkate değerdir. Kadının toplumdaki yeri önemli gelişmelere gebedir. Nitekim, Güneydoğu Anadolu’da kadın merkezli kalkınma modelleri uygulanmaktadır. GAP projesi kapsamındaki ÇATOM ( Çok Amaçlı Toplumsal Kalkınma Merkezleri) kurulduklarından kısa bir süre sonra kadın merkezlerine dönüşmüşlerdir. Kadının sokakta, toplumda görünür olması sağlanmıştır. Okuma yazma bilmeyen kadından bilgilenen kadına geçiş kolay değil. Kadın girişimciler Anadolu’nun bir çok yerinde aktif iş yaşamına katılmakta. Bir Arap köyünden konuştuğumuz Hülya bile “paspas olmak istemediği”ni belirtip babasının onayıyla sesini yükseltmekte ve başlık parasına meydan okumaktaydı. Bana söylediği “ tarlada çalışmak istemediği artık fabrikada çalışmak istediği” idi. Bunun sosyal anlamları çok zengin. Türkiye Batı’nın Doğu’ya rasladığı yer olması nedeniyle “Türk” sözcüğü müslüman yerine kullanılmıştır yüzlerce yıl. Türkiye aynı zamanda Doğu’nun Batı’ya rasladığı yerdir. Bu jeostratejik konumu coğrafi değil , aynı zamanda kültüreldir. Almanya’da ya da Hollanda’da üçüncü kuşak Avrupa değerleriyle Türk kültürünün sentezini yaptıkları işlere yansıtmaktadır. Ekonomik güç olmanın yanı sıra , sanat, siyaset ve edebiyetta artık yol almaktalar. Tarihsel değişme sürecini tarihsel perspektif kullanarak temellendirebiliriz. Bu kültür tarihini de içerir. Özgün olma ve özgün üretim dinamik bir temelde mümkün. Türkiye bu dinamiklere sahip. Dinamikleri anlayacak siyasi kadrolara sahip olmaması şanssızlığı. Bize biçilen rol den kasıt bunun yabancı pasaport tarafından anlatılması olabilir. Genelde bizim pasaportumuz söylediklerimizin dinlenmesine yeterli olmamakta. Eğer Türkiye Batılı değerlerle kendi değerlerini sentezleyerek özgün bir kültürel yeniden üretimi gerçekleştirirse bu “Rönesans” olur. Bu Türk Rönesans ‘ ı Türkiye’nin kendine biçmesi gereken roldür. Tarihsel birikimimiz bunu yapacak kudrette. Yeter ki, zafiyetlerimiz kadar gücümüzü de görelim. Bugün dünyanın bulmaya çalıştığı “akıl ve gönül beraberliği” felsefi olarak kültürel temelimiz. Duygu ve sezgiyi akıl kadar önemseyen yeni anlayış yeni bin yılın sloganı olacak. Sevgi, sezgi ve akıl üretimi bilgi çağının felsefesiyle uyumludur. Türkiye kültürünü ve felsefesini yeni oluşmakta olan dünya için üretirken demokrat bireye değer vermek zorunda. Özgün olan toplumla çok uyumlu olan değildir. Özgün olan çatışma yaratır ama sonunda bir sentez yumağıdır. Doğumu sancılı bir sevinç içerir. NEVVAL SEVİNDİ

İran’a Gezi

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Gezginler Klübünün gezi kitabında yayınlandı. Aşka ve Kültüre Bir ÇAğrıdır Yolculuk isimli kitabımda da yayınlanan yazı bir ilk.

(Papirüs Yayınları) 1997 GİZEMLİ DOĞU’NUN PENCERESİ iRAN “Bir pencere yeter bana “der İranlı kadın şair Furuğ. İran Doğu’nun penceresidir ve size çok şey anlatabilir. İran en kadim uygarlıklardan, dinlerden ve inançlardan bir demet sunar insana. Türkiye’nin Doğusuna geçince birden Asya’nın ve Doğu’nun gizemine yolculuk başlar. Binlerce yıllık Zerdüşt tapınaklarının bitmeyen ateşlerinin gölgesinde ölülerin vahşi kuşlara bırakılan bedenleri uzak geçmişlerin anısınadır sanki. İran dili Farsça olan ve ülkemizle sınırı doğal sınır olup hiç değişmemiş komşumuzdur.Farsça melodisi şen şakrak bir dil ve eski dünyanın edebiyat dilidir. Selçuklu saraylarında Farsça konuşulurdu, Osmanlıca’nın önemli bölümü Farsça sözcüklerden ve gramerinden oluşmuştu. Türkçemizde hala Farsça sözcük sayısı çok fazladır. Farsça bir şiir dilidir ve İranlılar da Türkler gibi şiir sevdalısıdır. İran’a karadan giderseniz Azerbeycan’dan geçerek ve türkçe konuşarak “yahşi” gidersiniz. Dümdüz, bozkırda küçük kasabalar geçerek Tebriz’e vasıl olursunuz. Tüccar Tebrizliler halı ticaretinde ve yapımında ustadır. Tebriz Azerice konuşur ve güzel bir kent dokusu vardır. Eğer İran’a trenle giderseniz Van’ı ve Van gölünü geçersiniz kurak topraklar boyunca bir ağaca hasret kalır gözleriniz. Tahran’a Güneyden giren tren en yoksul yelerden geçerek bir düş ülkesine bırakır sizi gar niyetine. Zaman tüneline düşmüş gibi şaşkın kalırsınız binbir çeşit insan ve giysinin ortasında. Eğer uçakla Tahran’a inerseniz uygar bir havaalanına indiğiniz için Türkiye benzeri bir yer sanabilirsiniz, ama dışarı çıkar çıkmaz yüzünüzü yalayan sıcaklık sizin Doğuda olduğunuza delil sunar. Gece indiyseniz havaalanına ışıl ışıl Tahran uygar bir kent olarak size kendini sevdirir. Şah’ın görkemli Şehriyar meydanı ve anıtının adı artık Meydan-ı Azadi (Özgürlük alanı) ilk göreceğiniz kent anıtı bu.Gerçekten şehirçilik ve planlama açısından Tahran çok ileri bir kent tasarımı sunar. Belediyecilik çalışmaları açısından başarılı olan Tahran güller,parklar ve sular içindedir.İranlılar havuz ya da fiskiye görmeden yaşadıklarını anlamazlar çünkü. Büyük parklar bizi kıskandırır. Daha karmaşık GüneyTahran’a göre bakımlı ve Batılı Kuzey Tahran lüks restoranlar, alış veriş merkezleriyle doludur. Burada Sorneto en lüks restorandır. Eskiden barı tıklım tıklım dolu bir yerdi. Şah zamanından kalma bir mekan olarak nostaljik. Elbruz dağlarından adını alan kebap restoranı ise her zaman kalabalıktır. Çelo Kebap İran’ın en ünlü yemeği. Bembeyaz ve kokulu pirinçle gelen kebap tanıdık bir tat. En lüks restoran bile 18 dolara sizi doyuruyor. İran’da yemek her zaman bol ve ucuzdur.Tüm Asya ülkelernide olduğu gibi, porsiyonların küçüldüğü ilk ülke Doğu’dan gelirken Türkiye’dir. Hele pilavın sunuluşuna çok gülerler ; minicik bir kase! Güneydeki Gülistan Sarayı ve civarı eski kentin olduğu yerdir, “old town” binaları ve çevresiyle görülmeye değer. Tahran Arkeoloji müzesi ise dünyanın önemli müzelerinden. Özelikle Persopolisten parçalar çok görkemli. Persopolis 2500 yıllık arkeolojik bir değer. İran’a gidip de Şah’ın Kuzeydeki sarayını gezmemek olmaz elbette. Bu görkemli sarayın önemli bir bölümü dışişleri ve konuk ağırlama için kullanılıyor. bu nedenle kapalı bölümleri açık olanlardan daha fazla. Son Şah’ın babası Rıza Şah’ın kaldığı bölüm açık. İran’ın çok ünlü ayna,minyatür ustası olan Ağai Behzat tarafından yapılmış duvar süslemeleri muhteşem.Tavanlar ve tüm duvarlar ayna işlemeciliğinin harikası. Yatak odasında Fransız karyola ve mobilyaları olan baba Şah her zaman yer yatağında yatmıştır. Eski İran geleneğinde adet olduğu üzre. Yazı masasındaki Antionette resimleri o nedenle biraz komik geliyor bana. İtalyan yapımı çıplak kadın heykellerine hayretle bakıyorum, onlara dokunulmamış.Üstelik genç bir asker bana bunların İtalyan olduğunu anlatıyor rahatlıkla! Önyargılarımız bizi ne kadar yanıltıyor, şimdi bunu Türkiye’de anlatsam kimse bana inanmaz biliyorum. Şahbanu ve Şehinşah’ın yaşadığı bölümde her ikisinin büstü salonu süslüyor. Bronzdan yapılmış büstler gibi heykelleri de var. Sanki Farah Diba ve Pehlevi oradan insana bakıyor gibi. Devrimde buraya akan insan selini gördüm ben, şimdi turist gibi gezmek garip geliyor. Goblen duvarlar, 17. ve 18. yüzyıl resimleri, fransız, Çin ve İtalyan mobilyaları gerçek bir zenginlik sunuyor . Tüm avizeler görkemli ve İtalyan. Sarayın girişinde birebir yapılmış Şah heykelinin yarısı devrimi hatırlatır gibi kırık. Sadece iki çift çizmeli bacak kalmış geriye Şah’tan! Sıtını Elbruz dağlarına yaslamış görkemli binalardan oluşan sarayın bahçesi cennetten bir köşe gibi. Dağlardan kopup gelen gürül gürül bir dere tüm bahçeyi gürültüye boğarak çağıldıyor. Her yer çına ağaçları ve güllerle donanmış. Tahran’ın simgesi çınar ve gül diyebiliriz. Sarayın tüm iç mekanlarında ipek ve ipek kadife perdeler kullanılmış ve hepsinin üstüne kraliyet arması işlenmiş. Banyolar altın musluklardan ve beyaz mermerden. Minyatür müzesi sarayın içindedir. İran minyatür sanatının seçkin örnekleri bize başı açık, saçları beline kadar, zülüfleri dağınık kadınları resmeder. Bu kadınlar erkeklerle kucaklaşır, birlikte yiyip içerler,şiirler okurlar. Tüm etnik kökenli kadınların giysiler renk renk ve çok ihtişamlıdır. Başlıklar görkemli ama kapanma yok. İran’da Hz.Muhammed’in yüzü resmedilir. Genç ve güzel bir erkek olarak resm edilen Hz.Muhammed’in altın paraları da var, kolyesi de. Bir minyatürde Hz.Yusuf’un güzelliğini görünce bayılan, birbirine sarılarak nefesini tutan kadınlar işlenmiş. Bir erkeğe karşı duyulan aşk, zevk ve ilgi bu kadar iyi anlatılır. Etnoloji müzesi de görülmeye değer zenginlikte. Ne çok etnik grup ve malzeme var görebilirsiniz. Çok eski tekerlekli film makineleri teneke bir şenlik aracı gibi duruyor köşede. Tahran dışında en ünlü kent Şiraz Hafız’ın ve Sadi’nin Şiraz’ı güller kenti. Meşhed ise kutsal kent ve hep deprem kuşağında sallanır. İsfahan hemen sonra sıraya girer ve İsfahanlılar cimrilikleriyle ünlüdür İran’da. İbni Batuta Şiraz’ı şöyle tarifler bize: “Birg ün Şiraz çarşılarından birinden geçerken,güzel bir mescid gördüm. İçinde bir rahle üzerinde ipek keselere yerleştirilmiş mushaflar konmuştu,orada da güzel giyinmiş bir şeyh oturmuş Kuran okurdu.. Şiraz haricinde bulunan makamlardan biri de Şeyh Sadi’nin kabridir.Sadi farsça lisanında zamanın en büyük şairi idi.Mezarı yanında kendisinin inşa etmiş olduğu ve bir bostanı bulunan bir zaviye vardır.Bu zaviye rüknabad nehrinin yakınındadır.Şeyh , orada elbisesini yıkamak için, mermerden küçük havuzlar yapmış olmasıyla, halk şehirden şeyhin ziyaretine gider ve sofrasında yemek yiyerek nehirde çamaşırlarını yıkadıktan sonra dönerler. Ben de öyle yaptım. Şiraz’dan iki günlük mesafede bulunan Kazrun’da Şeyh Ebu İshak Kazruni’nin kabrine gitmek için acem kabilelerin olduğu çöllerden geçtik.” İran’ın Kürt bölgesindeki Kirmenşah da çok renkli bir göçebe bölgesi. Kürt göçebeler yaylakda çadır kurarlar, renk renk giysileriyle çalışırlar. Düğünleri ise pek neşeli ve değişik geçer. Hazar kıyıları İran’ın ve özellikle Tahran’ın sayfiyesidir. Bi kapalı deniz kıyıları çok ünlüdür. Kadınlaral erkeklerin ayrı ayrı denize girdiği kıyılarda oturanlara “Laz” denir ve lazca konuşurlar. Buranın sarmısak turşusu, uzun burun balığı ve el altından vodkası meşhurdur. Güneye Arap bölgesine inerseniz İran körfezisinin sıcak ve balık zengini sularına kavuşursunuz. Buradaki kadın giysileri v ekadınların yüzüne örttüğü maskeler çok ilginçtir. Deniz okyanus balıkları ve köpek balığı kaynar.Burada Kiş adası çok meşhur bir yer ve kaçak her türlü mal bulunur. Kiş tam bir Arap uslubu sergiler. İran çok geniş topraklarının önemli bölümünü Deşti Kebir olarak çöle verir. Dağlar heybetli ve aşılmaz gibi görünür. Devrimden sonra bir çok kaçak Kürtlerin rehberliğinde buraları aşıp Türkiye’ye kaçtı. Rizayiye ise Azerilerin, Ermenilerin çok bulunduğu uygar bir kenttir. Rizaye Gölü sodalı göllerden. Buranın yaptığı şaraplar ünlüydü eskiden. Şarap yapılır ve toprağa gömülürdü. Bir yıl sonra topraktan çıkarılan küpten kesilerek alınan parçalar sulandırılarak içilirdi. İran turistik açıdan keşfedilmeyi bekleyen bir kapalı dünya. Bu gizemli dünyaya yolculuk kendinizi ve bu ülkeyi tanımanız için fırsat olabilir. Gitmeden mutlaka bir bilene danışın, yapacaklarınızı planlayın. Orada başınız ağrımasın istiyorsanız, kuralları bilerek gitmenin sayısız yararları var elbette. Macera arayanlara gizemli bir yolculuk; İran. NEVVAL SEVİNDİ İÇİNDEKİLER 1.Giriş 2.Bir Yolculuğa nasıl Hazırlanmalı? 3.İpek Yolu 4.Hiva 4.Alaaddin’in Sihirli Lambasındaki Dev :Çin 5.Çin’e Yön Veren Türkler 6.Pekin’de Aşk 7.Çin’de Kadın 8.Malezya 9.Hongkong 10.Singapur 11.İran 12.Maya 13.rio 14.Buenos Aires 15.Meksika 16.Malta 17.Granada 18.İspanya 19.Kartaca 20.Zimbabwe 21.Zambia 22.Afrika üstüne bir şarkı 23.Mısır 24.Casablanca 25.Tunus 26.fas 27.Jambo safari 28.Robben Adası 29.Yeni Zelanda 30.Amerika 31.Londra

avrasya kavşağı

Şubat 3 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

ÖZGÜN KÜLTÜRLER KAVŞAĞI AVRASYA “Gerçek bugün gerçek olan şeydir, belirsiz bir yarında keşfedilecek olan değil.” Yüzlerce din, dil, ırk ve yaşama biçiminin olduğu renkli bir coğrafya Avrasya. Dinler ve inançlar bereketli topraklarda fışkıran çiçekler gibi açmış binlerce yıl Avrasya’da.

En eski kültür ve medeniyetlerin anavatanı olan Avrasya bir kültür köprüsü. Herkes her kültürden etkilenerek, yan yana yaşamış. Bir çok inancın ve dinin köküne doğru izleri sürebildiğimiz bu coğrafyada Ortodokslukla uzun yıllar içiçe yaşamış İslamiyet, Şamanizm, Budizm varlığını korumuş. Sosyal,kültürel ve dini yakınlıklar,benzerlikler kurulmuş aramızda. Daha yeni yaşadığımız gözyaşı ve acı seline karşı duracak gücümüz, değerlerimiz var. Günümüzde dünyanın en önemli ve hassas bölgeleri arasında yer alan Avrasya, ticaret, ulaşım, ve doğal kaynaklarının zenginliği açısından Çin ile Avrupa arasında kilit bir bölge konumundadır. Avrupa, Avrasya üzerinden Asya ile yeni ulaşım ve iletişim koridorları ile kucaklaşma imkanına sahiptir. Özellikle ekonomik, kültürel ve toplumsal açılardan yükselen bir değere sahip olan bu bölgenin gelişiminde Asya’dan Avrupa’ya uzanan bir köprü olan Türkiye’ye önemli bir rol düşmekte. Avrasya’da yaşayan halklar köklü bir tarihi mirası paylaşmakta ve 1000 yıldan beri süregelen felsefi bir birikimin zenginliklerinden güç almaktadır. Türkiye, Avrasya’da yer alan tüm ülkelerin ulusal kimliklerini özgürce geliştirmelerine, kendi doğal kaynaklarından bağımsız biçimde yararlanarak ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirmelerine ve uluslararası toplumla tam anlamıyla bütünleşmelerine yardımcı olmaya çalışmaktadır. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa ekonomisi kavramları Avrasya’da uluslararası ilişkilere egemen olmuş, ekonomik refahı arttırmanın yolunun karşılıklı anlayış ve ortak çıkar temelinde işbirliğinin geliştirilmesinden geçtiği kabul edilmiştir. Dünya nüfusunun yüzde 70’i Avrasya ‘da yaşamakta.Enerji kaynaklarının yüzde 70’i de burada. 21. yüzyılda Avrasya’nın barış, istikrar ve refahı sadece Türkiye açısından değil, aynı zamanda dünya barışı bakımından da belirleyici rol oynayacaktır. Bu bağlamda ortak geleceğimize güvenle bakmaktayız. Birbirimize yaklaşmayı misyon haline getirdiğimizde,10 sene sonraki Avrasya bugün hayal edemeyeceğimiz kadar büyük bir Avrasya olacaktır. Brezinski Avrasya’nın tarih boyunca dünya iktidarının merkezi olduğunu söylüyor. Şunları ekliyor sonra:“Tarihte ilk kez Avrasyalı olmayan bir güç, yani Amerika güç ilişkilerinde başhakem ve dünyanın en üstün gücü olarak ortaya çıktı. Ne var ki, Avrasya hala önemini korumaktadır.Küresel olarak angaje olmuş bir Amerika’nın, karmaşık Avrasya güç ilişkileriyle nasıl baş edeceği ve özellikle belirleyici ve düşman bir Avrasya gücünün ortaya çıkmasını önleyip önleyemeyeceği, Amerikanın küresel önceliği sağlayabilmesi açısından merkezi önem taşıyor.” Brezinski Avrasya’nın kaderine yön verecek aktörler arasında, Türkiye,İran,Rusya ve Çin’i sayıyor. Amerika’nın bu ülkelerle ilişkilerini tayin edici buluyor. Türkiye’nin Avrupa’ya yönelip yönelmemesini de Avrasya’nın kaderini belirleyecek önemli bir faktör olarak belirliyor. Evet, coğrafi ve tarihsel olarak dünya iktidarını tayin eden merkez bölgede bulunuyor. Önemi her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Türkiye ve Rusya Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile beraber Avrasya’nın kalbini oluşturuyor. Rusya ile Türkiye tarihte derin rolleri olan iki halktır. Avrupa medeniyetinin iki üyesi olduğunu ilan etmiş iki ülkedir ayni zamanda. Diplomatik ilişkileri 510 yıldır sürmekte.O nedenle kültürel ve entelektüel ittifakımızı yeniden inşa etmek durumundayız. Hindistan’da “dünya iyi söz duymayacak kadar sağır” derler. Ama sanat sağırların kulağına üflenen sihirli bir flütün nağmelerini taşır. Sinema da bu müziğin akan arka plandaki dünyasıdır. İnsan denen varlığın derinliklerini edebiyat, tiyatro, sinema ya da sahnede yansıtarak anlamaya çalışıyoruz. Ruhumuzu besleyen inançlar, dinimizin huzur veren mekanları da hep ruhumuzu, kendimizi arayışın sırrına ermek için. “Sevgi her şeyi öğretir” der Halil Cibran kitaplarında: “Yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.” Sevgi kültürümüzün bir parçası oldukça nefretten kurtulacağız Bugün gerçek olan Avrasya coğrafyasında birlikte yüzlerce yıldır yaşadığımız, ortak tarihimiz ve kültürümüz. Küreselleşen dünyamızda insan umuttur. Özgürlüktür. İnsan insanla söyleşe söyleşe anlaşır. Bunu kültürlerin diyalogu ile başarabiliriz. Avrasya coğrafyasında komşu olan bizler konuşa konuşa çatışmaları çözelim . Mevlana yıkılıp gidenin yeniyi kurmak için olduğunu söyler.Bize durmak yerine akmak lazım ve Avrasya içlerine doğru birlikte yaşamın sevgisiyle akalım. İnsansa yoldaşımız mayamız sevgidir diyelim. Sevgi, barış, hoşgörü bizleri yüzlerce dilin,kültürün,rengin olduğu Avrasya’da kardeş yapacak en büyük güç. Ayni sahnede olan bizler ellerimizi tutalım, yola çıkalım . Yüzlerce medeniyet kurmuş Avrasya topraklarında yaşayan bizler küresel dünyaya kendi değerlerimizi, kültürel zenginliğimizi aktarabiliriz. Doğu ile Batı arasında uzanan bu medeniyet beşiği topraklar kültürlerin barış elçisi olabileceğini gösterebilir. Avrasya’da zihinsel ortaklık, duygusal zemin ve barışçı bir vizyon hepimizi barışcıl bir dünyaya taşıyacaktır. İnsan iyiyi, güzeli sever. Biz gelin iyilikte, güzellikte, umutta birleşelim. Geleceği inşa etmek için işbirliği yapalım. Demokrasinin temeli olan insan ve sivil toplumun bir aynası olalım. Bu kapı herkese açık. Bu kapı umuda ve dünyaya açılan diyalog köprüsü . İşte, sinema bu köprülerden biri. Ortak dil,duygu dünyamıza bu rüzgarları taşıyor. Edebiyat,şiir,sinema,tiyatro, roman insan olarak ortak değerlerimizin uzlaşma zemini. Ne kadar çok sinema, öykü ve edebiyat, sanat yapılırsa o kadar birbirimizin insanını,ruh dünyasını tanımamız kolaylaşır. Bugünün dünyası karşılıklı bağımlılık üstünde dönüyor. Çatışma değil, uzlaşmada çıkarlarımız ortak bir yer buluyor. Diyalog bu alış verişi sağlayan bir araç. Mevlana “biz insanları birleştirmeye geldik,ayırmaya değil “der 800 yıl öncesi Anadolu topraklarından. Dostluğa,sevgiye hizmet eden bu anlayış bizim kopmaz bağlarımızı oluşturuyor. Hepimiz insanlık ailesinin bir parçasıyız. Birlikte yaşama sanatını öğrenerek çatışmayı engelleyici değil, barışı yaratıcı bir kültür oluşturmalıyız. Dostoyevski’nin dediği gibi “sevgisiz bir dünya cehennemdir”. Biz sizinle mutlu sabahlara güvenle uyanmak için işbirliği, sevgi ve uzlaşmanın önemine inanıyoruz. Sonuna kadar bunu yürütecek iradeyi birlikte üreteceğiz. Çocuklarımıza ve torunlarımıza bir dünya inşa ediyoruz. Düşlerin imkansız olmadığına inanıyoruz. Daha önce düş olan her şeyi geçmiş on yılda başardık.Bugün Avrasya’nın köklerine bir selamdır beraberliğimiz. Anadolu ‘da, tasavvufta ruh ve şekil bulan “insan merkezli” felsefe ve inanç sistemi, Mevlanası ile Yunusu ile 21. Yüzyıl’da tüm insanlığın aradığı barışçı, bireyci, insanı sistemin en tepesine oturtan bir modernliğe sahiptir. Burada Yunus Emre’nin bir dörtlüğünü anımsatmak istiyorum: “Sen sana ne sanursan Ayruğa da onu san Dört kitabın manası Budur eğer var ise…”(Sen kendin için ne istersen başkasına da ,yabancıya da onu iste ve eğer varsa 4kutsal kitabın anlamı ancak bu olabilir) Hangi milletten dinden olursa olsun, insanlar arası eşitliğin, ötekinin hakkını teslim etmenin daha vurucu özeti var mıdır? Mevlana’nın “Gel yine gel, İster Mecusi ol, ister putperest, istersen bin kere bozmuş ol tövbeni, gel yine gel, umutsuzluk kapısı değil bizim dergahımız” sözündeki inanç globalizmini ve insanı yücelten anlayışı daha iyi anlamak için belki 21. Yüzyıl’ın gelmesi gerekiyordu…. Bugün bu sözleri hala anlamayanlara ne demeli? Tarihimizin engin hoşgörüsü ve insanı yücelten derin felsefesi bizleri sınırları aşıp 21. Yüzyıl’a cesaretle yürümeye çağırıyor. Çünkü tarihte tek bir altın çağ vardır,o da yaşadığımız an ve çağdır. Onu altına çevirecek sevgi,aşk , hoşgörü ve diyalog için size elimizi uzatmaya geldik. Bizim yapıştırıcımız sevgi. Sanat sevgi üretir.Sevgiyle bağlanan kalplerimiz “bir rüyam var” desin birbirimize.Hadi rüyalarımızı filme çekelim. Daha güvenli, mutlu bir dünya için elele verelim. Fırsatlar kapısını bütün çocuklarımız için açalım. .

Medeniyet

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

ÖZGÜN KÜLTÜRLER KAVŞAĞI AVRASYA “Gerçek bugün gerçek olan şeydir, belirsiz bir yarında keşfedilecek olan değil.”

Yüzlerce din, dil, ırk ve yaşama biçiminin olduğu renkli bir coğrafya Avrasya. Dinler ve inançlar bereketli topraklarda fışkıran çiçekler gibi açmış binlerce yıl Avrasya’da. En eski kültür ve medeniyetlerin anavatanı olan Avrasya bir kültür köprüsü. Herkes her kültürden etkilenerek, yan yana yaşamış. Bir çok inancın ve dinin köküne doğru izleri sürebildiğimiz bu coğrafyada Ortodokslukla uzun yıllar içiçe yaşamış İslamiyet, Şamanizm, Budizm varlığını korumuş. Sosyal,kültürel ve dini yakınlıklar,benzerlikler kurulmuş aramızda. Daha yeni yaşadığımız gözyaşı ve acı seline karşı duracak gücümüz, değerlerimiz var. Günümüzde dünyanın en önemli ve hassas bölgeleri arasında yer alan Avrasya, ticaret, ulaşım, ve doğal kaynaklarının zenginliği açısından Çin ile Avrupa arasında kilit bir bölge konumundadır. Avrupa, Avrasya üzerinden Asya ile yeni ulaşım ve iletişim koridorları ile kucaklaşma imkanına sahiptir. Özellikle ekonomik, kültürel ve toplumsal açılardan yükselen bir değere sahip olan bu bölgenin gelişiminde Asya’dan Avrupa’ya uzanan bir köprü olan Türkiye’ye önemli bir rol düşmekte. Avrasya’da yaşayan halklar köklü bir tarihi mirası paylaşmakta ve 1000 yıldan beri süregelen felsefi bir birikimin zenginliklerinden güç almaktadır. Türkiye, Avrasya’da yer alan tüm ülkelerin ulusal kimliklerini özgürce geliştirmelerine, kendi doğal kaynaklarından bağımsız biçimde yararlanarak ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirmelerine ve uluslararası toplumla tam anlamıyla bütünleşmelerine yardımcı olmaya çalışmaktadır. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa ekonomisi kavramları Avrasya’da uluslararası ilişkilere egemen olmuş, ekonomik refahı arttırmanın yolunun karşılıklı anlayış ve ortak çıkar temelinde işbirliğinin geliştirilmesinden geçtiği kabul edilmiştir. Dünya nüfusunun yüzde 70’i Avrasya ‘da yaşamakta.Enerji kaynaklarının yüzde 70’i de burada. 21. yüzyılda Avrasya’nın barış, istikrar ve refahı sadece Türkiye açısından değil, aynı zamanda dünya barışı bakımından da belirleyici rol oynayacaktır. Bu bağlamda ortak geleceğimize güvenle bakmaktayız. Birbirimize yaklaşmayı misyon haline getirdiğimizde,10 sene sonraki Avrasya bugün hayal edemeyeceğimiz kadar büyük bir Avrasya olacaktır. Brezinski Avrasya’nın tarih boyunca dünya iktidarının merkezi olduğunu söylüyor. Şunları ekliyor sonra:“Tarihte ilk kez Avrasyalı olmayan bir güç, yani Amerika güç ilişkilerinde başhakem ve dünyanın en üstün gücü olarak ortaya çıktı. Ne var ki, Avrasya hala önemini korumaktadır.Küresel olarak angaje olmuş bir Amerika’nın, karmaşık Avrasya güç ilişkileriyle nasıl baş edeceği ve özellikle belirleyici ve düşman bir Avrasya gücünün ortaya çıkmasını önleyip önleyemeyeceği, Amerikanın küresel önceliği sağlayabilmesi açısından merkezi önem taşıyor.” Brezinski Avrasya’nın kaderine yön verecek aktörler arasında, Türkiye,İran,Rusya ve Çin’i sayıyor. Amerika’nın bu ülkelerle ilişkilerini tayin edici buluyor. Türkiye’nin Avrupa’ya yönelip yönelmemesini de Avrasya’nın kaderini belirleyecek önemli bir faktör olarak belirliyor. Evet, coğrafi ve tarihsel olarak dünya iktidarını tayin eden merkez bölgede bulunuyor. Önemi her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Türkiye ve Rusya Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile beraber Avrasya’nın kalbini oluşturuyor. Rusya ile Türkiye tarihte derin rolleri olan iki halktır. Avrupa medeniyetinin iki üyesi olduğunu ilan etmiş iki ülkedir ayni zamanda. Diplomatik ilişkileri 510 yıldır sürmekte.O nedenle kültürel ve entelektüel ittifakımızı yeniden inşa etmek durumundayız. Hindistan’da “dünya iyi söz duymayacak kadar sağır” derler. Ama sanat sağırların kulağına üflenen sihirli bir flütün nağmelerini taşır. Sinema da bu müziğin akan arka plandaki dünyasıdır. İnsan denen varlığın derinliklerini edebiyat, tiyatro, sinema ya da sahnede yansıtarak anlamaya çalışıyoruz. Ruhumuzu besleyen inançlar, dinimizin huzur veren mekanları da hep ruhumuzu, kendimizi arayışın sırrına ermek için. “Sevgi her şeyi öğretir” der Halil Cibran kitaplarında: “Yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.” Sevgi kültürümüzün bir parçası oldukça nefretten kurtulacağız Bugün gerçek olan Avrasya coğrafyasında birlikte yüzlerce yıldır yaşadığımız, ortak tarihimiz ve kültürümüz. Küreselleşen dünyamızda insan umuttur. Özgürlüktür. İnsan insanla söyleşe söyleşe anlaşır. Bunu kültürlerin diyalogu ile başarabiliriz. Avrasya coğrafyasında komşu olan bizler konuşa konuşa çatışmaları çözelim . Mevlana yıkılıp gidenin yeniyi kurmak için olduğunu söyler.Bize durmak yerine akmak lazım ve Avrasya içlerine doğru birlikte yaşamın sevgisiyle akalım. İnsansa yoldaşımız mayamız sevgidir diyelim. Sevgi, barış, hoşgörü bizleri yüzlerce dilin,kültürün,rengin olduğu Avrasya’da kardeş yapacak en büyük güç. Ayni sahnede olan bizler ellerimizi tutalım, yola çıkalım . Yüzlerce medeniyet kurmuş Avrasya topraklarında yaşayan bizler küresel dünyaya kendi değerlerimizi, kültürel zenginliğimizi aktarabiliriz. Doğu ile Batı arasında uzanan bu medeniyet beşiği topraklar kültürlerin barış elçisi olabileceğini gösterebilir. Avrasya’da zihinsel ortaklık, duygusal zemin ve barışçı bir vizyon hepimizi barışcıl bir dünyaya taşıyacaktır. İnsan iyiyi, güzeli sever. Biz gelin iyilikte, güzellikte, umutta birleşelim. Geleceği inşa etmek için işbirliği yapalım. Demokrasinin temeli olan insan ve sivil toplumun bir aynası olalım. Bu kapı herkese açık. Bu kapı umuda ve dünyaya açılan diyalog köprüsü . İşte, sinema bu köprülerden biri. Ortak dil,duygu dünyamıza bu rüzgarları taşıyor. Edebiyat,şiir,sinema,tiyatro, roman insan olarak ortak değerlerimizin uzlaşma zemini. Ne kadar çok sinema, öykü ve edebiyat, sanat yapılırsa o kadar birbirimizin insanını,ruh dünyasını tanımamız kolaylaşır. Bugünün dünyası karşılıklı bağımlılık üstünde dönüyor. Çatışma değil, uzlaşmada çıkarlarımız ortak bir yer buluyor. Diyalog bu alış verişi sağlayan bir araç. Mevlana “biz insanları birleştirmeye geldik,ayırmaya değil “der 800 yıl öncesi Anadolu topraklarından. Dostluğa,sevgiye hizmet eden bu anlayış bizim kopmaz bağlarımızı oluşturuyor. Hepimiz insanlık ailesinin bir parçasıyız. Birlikte yaşama sanatını öğrenerek çatışmayı engelleyici değil, barışı yaratıcı bir kültür oluşturmalıyız. Dostoyevski’nin dediği gibi “sevgisiz bir dünya cehennemdir”. Biz sizinle mutlu sabahlara güvenle uyanmak için işbirliği, sevgi ve uzlaşmanın önemine inanıyoruz. Sonuna kadar bunu yürütecek iradeyi birlikte üreteceğiz. Çocuklarımıza ve torunlarımıza bir dünya inşa ediyoruz. Düşlerin imkansız olmadığına inanıyoruz. Daha önce düş olan her şeyi geçmiş on yılda başardık.Bugün Avrasya’nın köklerine bir selamdır beraberliğimiz. Anadolu ‘da, tasavvufta ruh ve şekil bulan “insan merkezli” felsefe ve inanç sistemi, Mevlanası ile Yunusu ile 21. Yüzyıl’da tüm insanlığın aradığı barışçı, bireyci, insanı sistemin en tepesine oturtan bir modernliğe sahiptir. Burada Yunus Emre’nin bir dörtlüğünü anımsatmak istiyorum: “Sen sana ne sanursan Ayruğa da onu san Dört kitabın manası Budur eğer var ise…”(Sen kendin için ne istersen başkasına da ,yabancıya da onu iste ve eğer varsa 4kutsal kitabın anlamı ancak bu olabilir) Hangi milletten dinden olursa olsun, insanlar arası eşitliğin, ötekinin hakkını teslim etmenin daha vurucu özeti var mıdır? Mevlana’nın “Gel yine gel, İster Mecusi ol, ister putperest, istersen bin kere bozmuş ol tövbeni, gel yine gel, umutsuzluk kapısı değil bizim dergahımız” sözündeki inanç globalizmini ve insanı yücelten anlayışı daha iyi anlamak için belki 21. Yüzyıl’ın gelmesi gerekiyordu…. Bugün bu sözleri hala anlamayanlara ne demeli? Tarihimizin engin hoşgörüsü ve insanı yücelten derin felsefesi bizleri sınırları aşıp 21. Yüzyıl’a cesaretle yürümeye çağırıyor. Çünkü tarihte tek bir altın çağ vardır,o da yaşadığımız an ve çağdır. Onu altına çevirecek sevgi,aşk , hoşgörü ve diyalog için size elimizi uzatmaya geldik. Bizim yapıştırıcımız sevgi. Sanat sevgi üretir.Sevgiyle bağlanan kalplerimiz “bir rüyam var” desin birbirimize.Hadi rüyalarımızı filme çekelim. Daha güvenli, mutlu bir dünya için elele verelim. Fırsatlar kapısını bütün çocuklarımız için açalım. .

Azerbeycan

Ağustos 17 2005Yorum Yok Kategori: Analiz

Bakü’den bir söyleşi “Qloballaşma dünyanı intibaha doğru aparır”

“ Qloballaşma prosesi dünyanı sürätlä bürüyän “xästäliyä” çevrilib. Sözügedän proses 21-ci äsrin insan modelini dä formalaşdırır. Ancaq qloballaşmanın bir çox fäsad törädäcäyini deyänlär dä azlıq täşkil etmirlär. Qloballaşma ilä bağlı bäzi mäsälälärä aydınlıq gätirmäk üçün yaxın günlärdä Azärbaycanda olan köşä yazarımız, sosioloq-antropoloq Nevval Sevindi ilä görüşdük. Xatırladaq ki, Nevval xanım qloballaşma täräfdarlarından vä bu prosesdä fäal iştirak edänlärdän biridir. – Qloballaşmaya nä üçün ehtiyac var? Yoxsa qloballaşma da kommunizm vä İrandakı rejimlär kimi konkret bir şäxs vä ya ölkä täräfindän insan yetişdirmäk üçün ortaya atılan insan mühändisliyidir? Ägär belädirsä, bu ideya kimä, yaxud hansı ölkäyä aiddir? – Qloballaşma här hansı bir ölkä vä yaxud şäxs täräfindän ortaya atılmış bir ideya deyil. Mähz bu nöqteyi-näzärdän qloballaşma kommunizm vä insan modeli yetişdirmäyä çalışan digär rejimlärdän färqlänir. Qloballaşma qar uçqunu kimi bir şeydir. Ancaq bu uçqunu heç kim başlatmayıb. Qloballaşma 21-ci äsr insanının duyduğu bir ehtiyacdır. Qeyd etdiyim kimi, uçqun getdikcä böyüyür. Vä dünya ilä inteqrasiyaya girmäk istäyän ölkälär özlärini bu uçqunun içärisinä atırlar. Särhädlärini bağlayaraq: “Män heç kimin işinä qarışmıram. Heç kim dä mänim işimä qarışmasın”, – deyän ölklär istär-istämäz inkişafdan qalır vä gäläcäklärini tählükä altına atırlar. – Qloballaşmanı daha çox iqtisadiyyatın istiqamätländirdiyini iddia edirlär. Bunu deyänlär ABŞ-ı misal göstärirlär. Mäsälän, onlar deyirlär ki, ABŞ iqtisadi cähätdän dünyanın än qüdrätli ölkäsidir vä qloballaşmanın än sürätlä getdiyi ölkä dä elä ABŞ-dır… – Qloballaşma äsasän bir ölkänin öz mädäniyyätini müäyyän mänada başqa ölkäyä ixrac etmäsidır. Ägär häqiqätän dä qloballaşmaya iqtisadiyyat istiqamät versäydi, onda äräb ölkäläri dünyada lider olardılar. Ancaq göründüyü kimi, nä Säudiyyä Äräbistanı, nä Küveyt, nä dä başqa varlı bir ölkä dünyada liderdir. Doğrudur, ABŞ da varlı bir ölkädir, ancaq ABŞ öz mädäniyyätini daha çox ixrac edä bildiyinä görä qloballaşmanın önündä gedir. Bir mäsäläyä dä toxunmaq lazımdır ki, qloballaşma ABŞ üçün o qädär dä älverişli deyil. Mäsälän, bazarların liberallaşması Çinin getdikcä güclänmäsinä apara bilär ki, bu da ABŞ-ın iqtisadi maraqlarına ziddir. – Qloballaşma prosesindä Türkiyä hansı märhäläni yaşayır? Bir dä ümumi olaraq dünyada bu prosesin süräti son zamanlarda längimäyib ki? Xüsusilä dä, 11 sentyabr hadisälärindän sonra… – Türkiyänin gäläcäkdä indikindän dä güclü vä qüdrätli bir dövlät olacağına hämişä inanmışam vä indi dä inanıram. Doğrudur, bir çox Türkiyä vätändaşları ölkämizlä bağlı optimist fikirdä deyillŠr. Ancaq män Türkiyäyä daha çox känardan baxan bir insan kimi deyä biläräm ki, här şey sürätlä inkişafa doğru gedir. Hazırda ölkämiz AB-yä girmäk üçün özünü hazır hesab edir. Demäli, Türkiyä baräsindä pessimist olmağa däymäz. Türkiyä ötän äsrin ävvällärindä bir çox Avropa ölkälärindän daha irälidä idi. Lakin müasirläşmädän müäyyän qädär känarda qalmaq Türkiyäni indiki väziyyätä gätirdi. Män Türkiyänin qloballaşma prosesindä xeyli aktiv olduğuna inanıram. Bir neçä il sonra Türkiyänin dünya ölkäläri arasındakı yeri daha yaxşı görünäcäk. Dünyaya gäldikdä isä, düzgün qeyd edirsiniz ki, 11 sentyabr hadisälärindän sonra bu prosesin längidiyini iddia edänlär var. Bälkä dä ABŞ qloballaşmanın bu qädär sürätlä getmäsindän narahatdır. Ola bilär ki, buna görä dä ABŞ ölkäyä gälän insanları ciddi näzarätdän keçirir. Bundan älavä, 11 sentyabr hadisälärindän sonra ABŞ sanki “İstädiyim vaxt terrorçunu evindä vuraram” demäk istäyir. Äfqanıstan vä İraq işğal olundu. Ancaq ABŞ bununla näyi ifadä etmäyä çalışdığını heç özü dä bilmir. Mänä elä gälir ki, 13-cü äsr Avropasında olduğu kimi, bir intibaha ehtiyac var. Qloballaşma dünyanı intibaha doğru aparır. Ancaq bunun nä ilä näticŠlänäcäyini demäk mümkün deyil. – Türkiyänin qloballaşma ilä ayaqlaşdığını qeyd edirsiniz. Ancaq bir yazınızda Azärbaycanda tanış olduğunuz tähsilli bir xanımın sözläri ilä SSRİ dövründä çäkilän filmlärdä qadınların ülvi bir varlıq kimi göstärildiyini, Türkiyä filmlärindä isä onların daha çox müğänni, räqqas, bar qadını vä s. kimi täqdim edildiyini bildirirsiniz. Sizcä, bu sözlärlä bir az ävväl Türkiyä baräsindä dediyiniz optimist fikirlär ziddiyyät täşkil etmir ki? – Täbii ki, filmlärdä Türkiyädä baş veränlär vä qadınların häyatı härtäräfli göstärilmir. Yäni aynanın o biri üzü dä var. Mäsälän, Türkiyädä Cümhuriyyätin qurulduğu ilk illärdä qadınların seçmäk vä seçilmäk hüquqları vardı. Ancaq o dövrdä bu hüquq İsveçrädä belä yox idi. Baxmayaraq ki, hazırda orada parlamentin 50 faizini qadın millät väkilläri täşkil edirlär. Azärbaycanlı qadının dediyndä häqiqät var. Ancaq bir mäsäläni unutmaq olmaz. SSRİ dövründä iqtisadi sahädä müäyyän stabillik var idi. Ancaq bunu digär sahälärä şamil etmäk olmaz. Mäsälän, Azärbaycanı götüräk. 20 yanvarda müstäqillik uğrunda nä qädär şähid verdiniz? Demäli, här şey qarın toxluğu vä ya cämiyyätdä yeni insan modeli yaratmaqla häll olunmur. – Bu prosesdä azärbaycanlılar nä etmälidirlär? – Dünyada azärbaycanlılara mäxsus tanınmış bir marka olmalıdır. Mäsälän, “Koka-kola” kimi… “Koka-kola” deyiländä hamının ağlına ABŞ gälir. Dolayısı ilä azärbaycanlılar da buna bänzär bir markaya malik olmalı vä öz mädäniyyätlärini bu vasitä ilä ixrac etmälidirlär. – “Dialoq Avrasiya” (DA) jurnalı qloballaşma prosesinä necä täsir göstärir? Dörd il ärzindä DA-nın yayıldığı coğrafi mäkanda qloballaşma ilä bağlı müsbät däyişikliklär hiss olunurmu? – Avrasiyada äsas elmi-ädäbi dil rus vä türk dilläridir. Ona görä dä bir neçä ziyalı qärara aldıq ki, Avrasiyada bir-birilärinä yaxın, äslindä isä bir-birilärini yaxşı tanımayan xalqları yaxınlaşdırmaq üçün DA jurnalını näşr edäk. Unutmaq olmaz ki, türklärlä ruslar arasında baş verän müharibälär uzun illär bundan ävväl başa çatsa da, bu iki xalq arasında ädavät hälä dä davam edir. DA-nın missiyalarından biri dä bu ädaväti aradan qaldırmaq vä türklärlä rusların gerçäk mänada düşmän olmadıqlarını sübuta yetirmäk idi. Yuxarıda da bildirdim ki, DA bundan älavä, elm, mädäniyyät vä xalqlar arasında bir körpü missiyasını da öz üzärinä götürmüşdü. DA-nın fäaliyyätä başlamasından 4 il keçib. Bu vaxt ärzindä dünyada ciddi däyişikliklär baş verib. Än başlıcası isä 11 sentyabr hadisäsidir ki, mähz bu faciäli hadisädän sonra ABŞ-ın diqqäti Yaxın Şärq vä Avrasiya ölkälärinä yönäldi. __________________________________

Sayfa 3 / 6«12345»...Sonraki »