Analiz

TAM dedi:

Haziran 15 2007Yorum Yok Kategori: Analiz

Türkler de Çifte Vatandaş Olabilmeli“ Schleswig-Holstein İçişleri Bakanı Ralf Stegner´in Türklere çifte vatandaşlık imkanı tanınması gerektiği yönündeki açıklamasını destekleyen Türkiye Araştırmalar Merkezi Vakfı Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, „Türk göçmenler artık iki ülkeye bağlılıkları konusunda tercih yapmak zorunda bırakılmamalıdır“ dedi.

„ Schleswig –Holstein Eyaleti İçişleri Bakanı Ralf Steiner´in Alman basınında geniş yer bulan Türklere çifte vatandaşlık hakkı tanınması gerektiği yönündeki açıklamalarını tümüyle desteklediklerini söyleyen Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, „Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerini kendilerine yurt edinmiş 5,2 milyon Türkün yarattığı yeni transnasyonal kimlik, hem bulundukları ülkeyle hem de köken ülkeleri ile sıkı sıkıya bağlılık faktörünü içermektedir. Bu bağlılığın somut göstergesi olan ülke vatandaşlığı konusunda tercih yapmaya zorlanmamaları gereklidir“ dedi. Çifte vatandaşlığın gerçek bir entegrasyon için de zorunlu koşul olduğunun altını çizen Şen, „Bir kişiden uyum talep ediliyorsa, o kişiye öncelikle toplumsal katılımda eşit şanslar sunulması gerekmektedir. Bunun zorunlu koşulu ise eşit hakların garantisi olan vatandaşlık hakkıdır“ dedi. Bugüne kadar izlenen yöntemin hatalarına dikkat çeken Şen „Vatandaşlığa alımda kişilerin uyum gösterip göstermediklerine bakılıp, vatandaşlık adeta bir ödülmüşçesine sunuldu. Vatandaşlık ödül olarak değil, uyum için temel olarak verilmeli“ diye konuştu. Son yıllarda Alman vatandaşlığına geçişlerde gözle görülür düşüşe dikkat çeken TAM Uygulamalı Projeler Bölüm Başkanı Yunus Ulusoy ise „2000 yılında 84 bin kişi Alman vatandaşlığına geçmişken, sayı 33 binlere düşmüş bulunuyor.“ dedi. Çifte vatandaşlık yolunu kapayan yasal düzenleme ve İslam´a ilişkin tartışmaların 11 Eylül sonrasında kazandığı boyutun düşüş üzerinde etkili olduğunu söyleyen Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı Uygulamalı Projeler Bölüm Başkanı Yunus Ulusoy, „Yürürlüğe sokulan yasa mevcut engelleri kaldırarak Türklerin ilgisini arttırmak bir yana yeni engeller çıkarmış ve yasanın en temel mağduru Almanya´daki en büyük göçmen grubu olan Türkler olmuştur. Bunun aksine çifte vatandaşlık konusunda ciddi talepleri olmayan diğer ülkelerden gelen göçmenler ödüllendirilmiştir“ dedi. Yunan, İtalyan ve Polonyalılar Çifte Vatandaş 2005 yılında Alman vatandaşlığına geçen Yunanistan, Polonya ve İtalyan vatandaşlarının % 94 ile % 99,5´i eski tabiiyetlerini korurken, bu Türk kökenlilerde % 15,3´e düşüyor. Çifte vatandaşlık imkanı bulabilenlerin büyük bölümü Almanya´ya iltica etmiş kişiler. Avrupa Birliği ülkelerinin vatandaşları arasında yüksek çifte vatandaşlık oranlarının yanında İran, İsrail, Afganistan, Tunus, Fas, Lübnan ve Suriye gibi ülkelerden gelenler arasından Alman vatandaşlığına geçenlerin yaklaşık % 99´u eski tabiiyetlerini korumuş bulunuyor. Yasanın bu haliyle özendiricilikten uzak olduğunu söyleyen Ulusoy, „Türk göçmenlerin vatandaşlığa çekilmesi için çifte vatandaşlığa olanak tanıyan değişikliklere gidilmesi gerekmektedir. 21. yüzyılın çağdaş çoğulcu toplumları için, kişinin yalnız bir ulusa sadık olabileceği tezi anlamını yitirmiştir. Çok geç olmadan bu yöndeki istek dikkate alınmalıdır“ diye konuştu. Essen, 13.06.2007 TAM Basın Bildirisi: Fişlemeye Hayır Alman İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble´nin göçmenlerden parmak izi alma planına tepki gösteren Türkiye Araştırmalar Merkezi Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, göçmenlere potansiyel suçlular olarak yaklaşmak hukuka ve ahlaka aykırıdır dedi. Almanya Federal İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble´nin göçmenlerden parmak izi toplama yönündeki niyetini sert bir dille eleştiren Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, insanları parmak izleri ile fişlemenin demokrasi ve hukukun günümüzde ulaştığı nokta ile örtüşmemesinin ötesinde, fişlemenin belli bir gruba has olarak yapılmasının hukuk ve ahlak dışı, diktatöryal rejimlere göre bir davranış olduğunu söyledi. Bir yandan sözde İslam zirveleri düzenleyerek gövde gösterileri yapan Schäuble´nin, diğer yandan göçmenlere potansiyel suçlular gibi yaklaşan bu tavrını anlaşılamaz bulduğunu ifade eden TAM Direktörü, “Avrupa Birliği dışından gelecek yabancıları hedef alan uygulamanın esas olarak ülkedeki en kalabalık göçmen grubu olan Türkleri hedef almaktadır. Eğer göçmenlerden uyum beklentisi bulunuyorsa, bu tür paranoid davranışlardan kaçınılması gerekmektedir” dedi. Böhmer´e açık mektup Federal hükümetin uyum sorumlusu Maria Böhmer´in de bu tür planlar karşısında sessiz kalmasına tepki gösteren Şen, kendisini göçmenleri böylesine yakından ilgilendiren konularda tavır koymaya çağırdı.

YORUMSUZ

Mart 5 2007Yorum Yok Kategori: Analiz

lAHEY ADALETSİZLİK DİVANINDA VERİLEN KARARA İMZA ATAN ÜLKELER AŞAĞIDA: Holanda Lahey Uluslararası Insan Hakları Mahkemesinin 15 uluslararasi hakimden oylamada kimler Bosna Hersegte yapilan soykırımdan Sirbistani aklamistir ve soykirima kimler hayir kimler evet demislerdir.. Sirbistanin Soykrim yapmadigina dair Karar 13 karsi 2 oyla verilmistir, Soykirima dahil olmadigina dair 15 karsi 4 oyla verilmistir. Daha doğrusu, Sirbistanin soykirimi durdurmak icin savasa katildigina dair yapilan bir oylama…. Kimin dost kimin dusman oldugu ortaya ciktigi bir oylama… Sirbistan-Karadag soykirim yapmismidir, yapmamismidir…. President: Dame Rosalyn Higgins (United Kingdom) HAYIR Vice-President: Awn Shawkat Al-Khasawneh (Jordan)- EVET Raymond Ranjeva (Madagascar) – HAYIR Shi Jiuyong (China) – HAYIR Abdul G. Koroma (Sierra Leone) – HAYIR Gonzalo Parra Aranguren (Venezuela) – HAYIR Thomas Buergenthal (United States of America) – HAYIR Hisashi Owada (Japan) – HAYIR Bruno Simma (Germany) – HAYIR Peter Tomka (Slovakia) – HAYIR Ronny Abraham (France) – HAYIR Sir Kenneth Keith (New Zealand) – HAYIR Bernardo Sepúlveda Amor (Mexico) – HAYIR Mohamed Bennouna (Morocco) – EVET Leonid Skotnikov (Russia) – HAYIR

Lahey’i Kınıyoruz

Şubat 28 2007Yorum Yok Kategori: Analiz

Hollanda insan haklari mahkemesi, bir sene devam eden soykirim mahkemesinin kararini dun Bosna aleyhine verdi, Sirbistan, Hirvatistan, Karadag yi savas disi tutatarak, onlari aklayarak, bosnada bulunan sirplar ile bosnaklar arasinda sehirler arasinda yapilan bir savas ve bu savastan bosnali sirplar suclu bulunmustur, soykirim yok… karar boyle… Şimdi onları protesto edelim,gazetelere protesto yağdıralım. 20 yüzyılı kana boyayan Avrupalı soykırım kültürünü lanetleyelim. Holanda uluslararasý adalet divaný sarayýnýn web sitesi ve tel. nosu var. Buraya protostolar yağdırın: http://www.vredespaleis.nl/showpage.asp?pag_id=429 Carnegieplein 2 2517 KJ The Hague Tel: +31-70-3024242 – buradan fax numarasi alinabilir Rezultat Glasanja imena onih koji su glasali za DA, i vidjecete ko nam je u stvari prijatelj Da Srbija nije poèinila genocid i da nije uèestvovala u zavjeri, odluka je donesena glasovima 13 prema dva, a da nije bila sauèesnik sa 11 prema èetiri, dok je 14, odnosno 13 sudija glasalo da je Srbija prekr¹ila obavezu o spreèavanju genocida i ka¾njavanju Holanda Lahey Uluslararası Insan Hakları Mahkemesinin 15 uluslararasi hakimden oylamada kimler Bosna Hersegte yapilan soykırımdan Sirbistani aklamistir ve soykirima kimler hayir kimler evet demislerdir.. Sirbistanin Soykrim yapmadigina dair Karar 13 karsi 2 oyla verilmistir, Soykirima dahil olmadigina dair 15 karsi 4 oyla verilmistir. Daha doğrusu, Sirbistanin soykirimi durdurmak icin savasa katildigina dair yapilan bir oylama…. Kimin dost kimin dusman oldugu ortaya ciktigi bir oylama… Sirbistan-Karadag soykirim yapmismidir, yapmamismidir…. President: Dame Rosalyn Higgins (United Kingdom) HAYIR Vice-President: Awn Shawkat Al-Khasawneh (Jordan)- EVET Raymond Ranjeva (Madagascar) – HAYIR Shi Jiuyong (China) – HAYIR Abdul G. Koroma (Sierra Leone) – HAYIR Gonzalo Parra Aranguren (Venezuela) – HAYIR Thomas Buergenthal (United States of America) – HAYIR Hisashi Owada (Japan) – HAYIR Bruno Simma (Germany) – HAYIR Peter Tomka (Slovakia) – HAYIR Ronny Abraham (France) – HAYIR Sir Kenneth Keith (New Zealand) – HAYIR Bernardo Sepúlveda Amor (Mexico) – HAYIR Mohamed Bennouna (Morocco) – EVET Leonid Skotnikov (Russia) – HAYIR

1- Amor MAŞOVIÇ- BOSNA HERSEK FEDERASYONU, KAYIP CESETLER ARAŞTIRMA FEDERAL KOMİSYONU BAŞKAN-BAŞKAN YARDIMCISI Bosna Hersek e yapılan saldırılar sırasında, 27.793 kurban cesedinin kayıp olduğu kaydedilmiştir. Bu sayının % 95 1992 den 1995 yılına kadar, Bosna Hersek cumhuriyetin topraklarında olanların karakterine şahitlik edecek olan ve yok edilen sivillerdir. Etnik kimliklerine göre % 92 Müslüman Boşnaklardır. % 6, Boşnak Sırplar, % 1,7 gibi Boşnak Hırvatların ve geri kalan azınlık, Arnavutlar, Romenler, Macarlar ve Bosna Hersek’e yapılan saldırı sırasında burada bulunan yabancılardır.. Biliyoruz ki onlar hepsi öldürülmüştür. Miloşeviç, Karaciç ve Mladiç’’in savaş sırasında hükmettiği bugün ise mirasçılarının hükmettiği, Bosna Hersekin küçük bölümünde, 370 den fazla toplu mezar yeri tespit ettik ve kurbanların cesetlerini bulduk. Mayıs 1993 yılının savaş hatlarını belirten haritada yeşile boyanan bölge Bosna Herkek’in, Ali İzzetbegoviç yönetiminin o zaman kontrolünde olan bölgedir. Açık renge boyanan bölge ise Miloşeviç, Karaciç ve Mladiç askerlerinin kontrol ettiği bölgedir. Burada her bir kırmızı nokta, tespit edilen toplu bir mezarı belirtmektedir. Bunlar sadece bugüne kadar bulunan toplu mezarları göstermektedir. Buradan da görüyorsunuz ki, Karaciç ve Mladiçin askerleri hangi Müslüman, Hırvat köyünden, şehrinden , yerleşim bölgesinden geçtilerse, arkalarında kanlı iz olarak bu büyük toplu mezarları bırakmışlardır. Srebrenisadaki bir tek toplu mezarda, binin üstünde kurban bulunmuştur. Geçen sene, 2006 da Kamenisa adlı yerde, Zvornik yakınında, doğu Bosnada, Drina nehri yakınında toplu soykırımın yapıldığı 1153 kurbanın iskelet kalıntılarının olduğu toplu bir mezar bulduk. Sarayevoda, Kasımdovska caddesi, Sadece Boşnak ve Hırvatların yaşadığı bir cadde idi… 14 Mayıs 1992 de sakinleri tümü evlerinden çıkarıldılar, kurşuna dizildiler. O zamandan sonra dolu dolu 14 sene geçti, onbeşinci yıla giriyoruz, onlardan hala iz yok, cesetleri gizlendi. Bu bize Bosnada soykırımların sürekli tekrarlandığını gösteriyor. Onbinlerce kişi bu soykırımın bizzat içinde idi, onbinlercesi soykırımları biliyor, kurban cesetlerinin tam olarak nerde olduğunu biliyor ve sürekli susuyorlar, 1995 te sustular, Dayton’da sustular, Pariste sustular, taraflar asasında barış anlaşması imzalandığı zaman da sustular, bugüne bugün hala susuyorlar, içlerinde çok azı, çok seyrek olarak konuşuyor, belki de bazı güçlerin baskılarından dolayı bizim ekiplerimize yardım etmeye hazır görünüyorlar. Yok olanların içinde % 12 si kadındır, En yaşlı kadın kayıp, bilinmeyene doğru götürüldüğünde, yok olduğunda 101 yaşında idi, en genç kayıp ise adı olmayan, sadece soyadı olan ve sadece 48 saatlik olan bir kız bebekti. Anne ve babası ona bir isim vermeyi bile başaramamışlardı, ebeveynleriyle ve beraberlerindeki 50 kişi ile, Vişegrad şehrinde bir evde kapatılmışlardı, sonra yakılmışlardı. O, büyük ihtimalle hiçbir zaman bulunamayacaktır. Henüz tamamlanmamış çalışmalarımızın analizlerinden, 200 kurbandan fazlasının yakılmış olduğunu biliyoruz… Foça’da daha önceleri barut deposu olarak kullanılan yerde kapatılan 25 erkek, bir yaz günü 1992 yılında buradan çıkarıldılar, bir ahıra götürüldüler, kurşuna dizildiler, yakıldılar. Şans eseri içlerinden biri kurtuluyor. Bu canlı şahit, savaştan sonra o ahıra götürdü, soykırımın yapıldığı yeri gösterdi, yaptığımız DNA incelemeleri soykırımı doğrulamıştır. Soykırımdan, tek olduğu için canlı kalmayı başaran başka bir şahid bizi Sokos yakınlarındaki bir mağara’ya, götürdü. Vişegrad şehrinden sokaklardan, evlerinden toplanan, serbest bırakılmak üzere, değişimin yapılmak üzere götürüldüğü söylenen 53 erkeğin elleri bağlı ikişer ikişer kurşuna dizildiği, sonra da bombalanan 38 metre derinliği oğlan bir mağara. DNA analizleri Soykırımı doğrulamıştır. Şu ana kadar 19 bin kayıp kurban cesedi bulunmuştur, hepsinin kimlikleri tespit edilememiştir. Son çalışmalarımızda bulduğumuz 3 bin kişi şu anda DNA çalışmalarımızı, analizlerimizi ve isimlerini bulmamızı beklemekteler. Kuyularda, nehirlerde, göllerde, dağlarda, çöplerde, madenlerde, ulaşamadığımız her yerde sayısız kurbanın cesetleri bulunmaktadır. 4-5 sene içerisinde büyük bir sayıyı bulabileceğimizi ve kimliklerini tespit edebileceğimizi umuyoruz. Sanski Most adlı, Doğal bir mağarada katledilen 124 boşnak müslümanın cesetlerini ararken, ikinci dünya savaşından 1944 yılından kalan, çetnikler tarafından kurşunlanan iki Boşnak müslümanın daha cesedi bulunmuştur, DNA larını alabildik, kimliklerini tespit ettik ve kabirlerini yaptırabildık. Bu da, soykırımların sürekliliğini, hiç bitmediğini kanıtlamaktadır. 2. Latin Dilleri Tarih. Prof. Fadila MEMIŞEVİÇ – Tehdit Altında İnsanlar Birliği Bosna Hersek federasyonu Şube Başkanı Mayıs 1992 yılında Zenicada tarih kayıtlarına kanıt toplamak için çalışmalar yaparken gönüllü olarak bu organizasyona dahil oldum, Müslümanlar üzerine uygulanan soykırımı, zulmü, araştıran, belgeleyen Merkezinin kurucularından biri idim, sonra da uluslar arası bir organizasyon ve Merkezi Luxenburg’ da bulunan bu İnsan Hakları Organizasyonun Bosna Hersek Başkanı oldum. Organizasyonun adı Tehdit Altında İnsanlar Birliği, ben Bosna Hersek birimini yürütüyorum. Halen hazırda Bosna Hersek Savaş Kurbanları ile çalışıyorum, yazık ki bu sayı çok yüksek. Mayıs 1992 yılında Sarayevo yakınlarındaki Zenisa şehrinde çalışmalar için bulunuyordum.. Savaş sırasında bu şehir, esirlerin toplandığı merkez konumunda idi. Bu şehre, işkence görmüş insanlar, tecavüze uğramış kadınlar, yerlerinden sürülmüş Müslüman Boşnak insanlar, çıplak, yalın ayak, ellerinde küçük bir naylon poşetle geliyorlardı. Bu şehrin nüfusu 120 bin iken, Kasım ayında yarım milyon yerlerinden sürülmüş insanla 620 bin idi… Meslek olarak Latin dilleri tarih profesörüyüm. Soykırımın yapıldığına kendim de inanmak istememiştim… Okullarda eğitim bitmişti, bütün okullar, savaş kurbanı insanlarla dolu idi. Tecavüze uğramış kadınlar bana geliyordu, kendi başlarına gelenleri bir tanıdığının başına gelmiş olarak anlatıyorlardı, sonra ancak hamile olduklarını anladıklarında kendileri olduğunu söylüyorlardı… Trnopolye esir kampından, 26 Haziran 1992 sürülmüş insanlar trenle geldiler. Omarska esir kampında 6 bin kişi vardı, bu kamta kalan 36 kadına toplu tecavüz edildi. Onlar hepsi Hollanda- Hag İnsan Hakları mahkemesinde şahitlik ettiler. Trnopolye esir kampında on bir esir vardı, çoğu kadın ve çocuktu. Erkekleri öldürebilmek için, 2000 kadını serbest bıraktılar, bütün müslümanlar öldürüldü, kadınlar otobüslerle, vagonlarla Ozren dağına kadar getirildiler, sonra da yayan yürütüldüler, yolda arkalarda bırakarak tecavüz ettiler. Zavidoviç Serbest bölgesine kadar yayan geldiler, onları bekleyen trene bindiler. Serbest bölgeye gelen kadınlarımızı karşılamak için müzikle bekliyorduk, hava soğuktu. Kadınlar çıplaktı, yalın ayaktı, üstleri yırtık, aylarca hiç yıkanmamış, üstlerindeki tek elbiseyle onca zaman… Çıplak vücutlarını utanarak elleriyle örtmeye çalıştılar. Aramızda bulunan erkekler yüzlerini çevirdi, hepimiz üzerimizdeki hırka ve ceketleri otomatikman çıkarıp onları örtmeye çalıştık, korkunçtu, korkunçtu… O zaman dedim ki, bu olanlar bir soykırımdır…! Bilgisayarda verileri toplamaya başladık.300 veriden oluşan belgelemeler. Katledilenlerin verileri-listeleri, kayıpların verileri-listeleri, soykırım verileri-listeleri… Önemli bir faktör olması nedeniyle, Bu belgelerle, Müslümanlara yapılan soykırımı durdurmaları için Almanya’ya gittim. 320 bin Boşnak savaş mültecisini kabul etmişlerdi, ama soykırımı durdurmamışlardı, soykırıma inanmak istememişlerdi. Soykırıma, saldırıya doğal bir felaket gözüyle bakıyorlardı, sel gibi, yangın, gibi, deprem gibi… Vicdanlarını, bize insan yardımı yaparak temizlemeye çalışmışlardı… Bize silah ambargosu konulmuştu, hayatlarımızı kurtarmak için ambargomuz vardı, savunmamızı yapacak silahımız yoktu. “Eğer kendimizi korumamız için yardım etmeyecekseniz, bari bizi koruyun” dedik. Yapmadılar, müslüman olduğumuz için, bunu söylemek zorundayım, sadece müslüman olduğumuz için. Eğer Yahudi olsaydık edeceklerdi… Bunu ben Fadila Memişeviç söylemiyorum, bunu prof. Fransiz BOY söylüyor, bizim soykırım listemizi hazırlayan prof. Bizimle beraber burada acıları yaşan kişi. Ona minnetarız. Sonra başka saldırı oldu, Hırvatların saldırısı… bu trajediyi kendim yaşadım, bir buçuk sene o esarette idim. Yaşananların canlı şahidiyim. Kendi derimde vahşeti hissettim, çareyi gece gündüz çalışmakla buldum. Çok önemli belgeler edinmiştim. Almanya kriminal Polisine savaş soykırımını yapanların listesini vermiştim. O listeden bir kişinin 4 Şubat 1994 yılında Almanyaya gideceğini bildirmiştim, yakalayıp hapsettiler. Kişinin adı Duşko Dule Tagiç, Omarski esir kampındandı, esirlerin kıyımından sorumlu idi. Emir Baliçi katledilmişti. Esir Kampında bulunanları birbirlerine işkence ettirmişti… Almanya onu yakalamakla kendini biraz affettirmeye çalışmıştır. O ilk hapsedilen kişidir 25 yıl ceza almıştır. Buraya, Sarayevoya Ocak 1993 yılında, Foça esir kampından hepsi hamile olarak serbest bırakılan 50 kadın otobüsle geldiğinde, çok iyi hatırlıyorum, kendi gözlerimle gördüm, otobüsün üstünde şunlar yazılı idi : Kendi Sırplarından Ali İzzetbegoviçe” Kadınları doğuma çok yakın zamana kadar kamplarda tutuyorlardı, “bize sırp bir çocuklar doğuracaksınız”, diyorlardı… Kemal adını verdiği bir erkek doğuran 16 yaşında bir kız, çocuğunun yüzüne dahi bakmadan hemen vermiştir. Srebrenisadaki annelere, özellikle savaş kurbanı kadınlara yardım ediyorum. Avrupalı kadınlarla ilgili büyük hayal kırıklığı yaşamıştım, onları kınıyorum, yatlarla geliyorlardı… işbirliği için yalvarıyordum, yardım için yalvarıyordum hiç ilgili değillerdi… Hollanda’dan, Avrupa Parlamentosu Başkanı, iki kadınla tecavüzleri araştırmak için gelmişti, Boşnak müslüman kadına yapılanlara inanmayan bir ifade ile, hemen toplu tecavüze uğrayan 50 kadınla görüştürmemi istemişti, duyduklarıma inanamamıştım… Oğlunun hayatını kurtarabilmek için saklayan, oğlu duymasın, ortaya çıkmasın diye, 30 kişilik Sırp birliğinin, hepsinin ama hepsinin ona tecavüz ederken, kollarını ısırmaktan param parça eden anneye götürmüştüm. Kadına tecavüzleri bir günle, bir defayla kalmamıştı… Bundan daha dehşet verici olanlar da vardı… Kozarac, Pryedor yakınlarında, 13 yaşlarında ikiz kızları olan bir baba vardı. Bu ikizlere tecavüz edilmişti, Avrupa parlamento başkanını onlara da götürmüştüm, kızlar sayısız yerinden sürülmüş müslüman kadın gibi ve çocuk ve erkek gibi, okulda kalıyorlardı. Yüzleri bembeyazdı, iskelet gibi idiler, bir süre sonra, başına gelenlere dayanamayan bir tanesi öldü, 6 gün sonra da ikizi öldü… Daha fazlasını duymaya ve görmeye dayanamadılar, bembeyaz yüzlerle döndüler ülkelerine. Tecavüzler başta savaş soykırımı olarak kabul edilmemişti, bunun için çok mücadele verdik. İsviçrede, Brürkelde Birleşmiş Milletlerde. 1993 yılında yapılan insan hakları konferansına katılmıştım, o zaman tecavüzün savaş soykırımı olarak kabul edilmesini başarmıştık… Avrupalı Feministlerin yaptıkları büyük haksızlıktı, hoş olmayan şeyler yazıyorlardı. “Stratejisi olmadan yapılan vahşet” diyorlardı. Tecavüzün bir soykırım elementi olmadığını iddia ediyorlardı. Bu beni çok incitmişti, kendilerine gereken cevabı vermiştim… Savaş devam ediyor… Savaş yorumlanma süreci içinde… Kurbanlar için en önemli şey nedir? Hakikatin söylenmesi, adaletin yerini bulması ve onlara hakklarının verilmesi. Bu gerçekleşmediği takdirde savaş tekrar olacaktır… Sırpların zaptettiği tüm köylerin adları değiştirilmiştir… Kanıt olarak bende binlercesi var, belge olarak ve kafamda, beynim bir bilgisayar gibi, herşey içinde kayıtlı… Savaş kurbanı kadınların maaş almaları kabul edildi, bu Karara Türkiye de katılmıştı. Kurbanların yaşamak istedikleri ülkeyi özgürce seçebilmeleri ve onlara maddi desteğin verilmesi… Kimliğin değiştirilmesi ile ilgili bir örneğimiz var, Tecavüz edip hamile bıraktığı kadını zorlayarak evlenen ve kimliğini değiştiren bir çetnik ile ilgili… Bu kadın doğumundan sonra kaçmayı başardı, şu anda tamamen farklı bir kimliği var. Önemli şahitlerden biridir. Ancak bukadarını söyleyebilirim. Burada Bosnada kendi Mahkememiz var artık. Şahitler ve konuşanlar çok çabuk öğreniliyor, korkarım ki güvenlikleri yeterli değil. burası küçük bir ülkedir. Maalesef ki kurbanlar kendi hallerine bırakılmış durumdalar. Çok önemli bir konu daha var, onun üzerine çok çalışacağım. Savaşta Hamile bırakılan savaş kurbanı ve çocuklarını alıkoyan kadınların durumu… Çocuklarını alıkoyan kadınlar var, çocuklarını veren kadınlar var, çocuklarını alıkoyan ama gerçeği gizleyen kadınlar var ve çocuğunu veren ama bağlantı içinde olan kadınlar var… En büyük sorun, bu çocuklara gerçeğin nezaman ve nasıl söyleneceğidir. Bir milletin başka bir milleti tarihte eşi benzeri olmayan etnik bir kıyımla yok etmek, soyunu kurutmak, değiştirmek eyleminin… bu nesillerin gelecekte yaşayacakları büyük sorunların neler getireceği ise en ciddi ve geleceğin büyük sorunu. Bosna hersek saldırı ve soykırım yaşamıştı… Savaş kurbanı, toplu ve sistematik tecavüzlere uğrayan kadınlara gelince, bir tarih profesörü olarak, buna mağruz kalan kadınları yer ve isimleri ile tek tek sayabilirim, Drina nehri kanlı akıyordu, nerede kampların olduğunu; Vişegrad’daki kadın kampı, Foçada, Partizan, genel evler, Kalinovk”ta 13 yaşında bir kız tecavüzden sonra fenalık geçirdiğinde, ayılması için su dökerlerken, Sırp kadının “bırakın Türkü gebersin” dediğini… Başka bir örnek, kaçmayı başaran, sürekli tecavüz edilen bir kız, kaçmayı başarıp, leşlerin aktığı kanlı Drina nehrini sandalla geçmeye çalışırken, kürek çekerken, olur da Vişegrd’da öldürülüp nehre atılan babasının başına kazara vurmamak için, baş ve cesetlerin arasında korkarak kürek çektiğini… 3 – Bakira HASEÇIÇ – SAVAŞ KURBANI KADINLAR Derneği kurucusu ve başkanı Bosna Herseke saldırı yapıldığında Vişegrad’da evimde eşim ve biri 19 diğeri de 16 yaşında iki kızlarımla beraberdim . 21 Nisan 1992 tarihinde savaş soykırımcıları, kıyımcıları biri Vişegrad” da polis Veljko Paninçiç, komşum, beraberinde Sırbistanlı ve Kara Dağlı soykırımcılar ve diğer komşum İvanoviç Miodrag ile evimize daldılar. Bizi yan yana dizdiler, her bulundukları yeri kırıp geçerek, evin altını üstüne getirdiler. Altın, döviz, para, radyo istasyonu ve hiçbir zaman bizde, Boşnak Müslümanlarda olmayan silahları arıyorlardı. İki katı da talan ettiler… İlk önce 16 yaşında küçük kızımı ayakları çıplak olarak dışarı çıkardılar… Komşum Veljko Paninçic, elinde bıçak ve tüfekle tartakladı, oda oda aramaya başladılar. Öyle yaparken Müslümanları suçlamak için bir yerlere silah tıkadıklarını biliyordum, bu nedenle arkalarından gittim. Onlardan biri büyük kızımı odanın birine götürdü, ne olduğunu kavradığım zaman odaya daldım, bütün gücümle adamın sırtına atladım, yumruklamaya, vurmaya başladım, ama maalesef, maalesef çok geç kalmıştım… Ertesi günü iki asker ellerinde bir tebligatla gelerek beni emniyete sorgulamak için götürdüler, Hristo Perisiç bodruma götürdü, orada müslüman kadınlara toplu tecavüz ettiklerini biliyordum. Milan Lukuç çocukluğundan beri tanıdığım biri idi, ailesini de, hatta anneannesine emeklilik işlemlerine bizzat yardım etmiştim, Vişegrad Belediyesinde görevli idim… Lukiçin elinde orak biçiminde bir bıçağı vardı, o bıçak bugün de gözlerimin önünde saate binlerce kez havada uçuşuyor… Soyun dediğinde şaka yaptığını zannettim, ikisinden birini seç dedi… Bıçak ve tüfek zoruyla soydurdu, yapacağını yaptıktan sonra da, iğrenç bir aşağılama ile, üstüme işedi… Yanında orduda binbaşı olan kuzeni Sledoye Lukiç vardı, tek kelime etmeden durmuştu, seyretmişti başından sonuna kadar… Oradan görümceme gittim, gittiğimde acı içinde onun da aynı akibete uğradığını öğrendim, sonra eve gittim, herkes bana ne olduğunu anlamıştı… Üçüncü günü Orta Öğretim Merkez Okulu, Ahmet Beşireviçe götürdüler. Orada, gözleri morarmış ve şiş olarak Münevver KARIŞIK ile karşılaştım. İkimiz de konuşacak durumda değildik. Beni bir odaya götürdüler, orada askeri kimlikli, sağ işaret parmağı olmayan, uzun sarı saçlı, kendini binbaşı olarak tanıtan biri vardı. Bir saatlik sorgulamadan sonra, kendine ve bana birer büyük bardak konyak doldurdu, alkol içmiyordum, silah zoruyla içirdi, ardından tecavüz etti… Eve giderken, yolda müslüman erkekleri kampa götürmek için topluyorlardı, giden gelmiyordu… Arkamdan eşimin de geldiğini farkında değildim, yol boyunca ağladım, eşimle tek kelime konuşamadık… Ertesi günü evimin önüne çikolata renginde Titovo Ujise plakalı bir araba geldi, beni tekrar götürdüler. Götürdükleri yerde, Dragan Joroviç ile karşılaştım, çok iyi tanıdığım bir yüz, 4 yıllık kiracımdı, askeri elbise içinde idi, en çok bu vurmuştu, yanından geçerken sırtını çevirdi… Mirko İvanoviç bir çetnik, büyük payetlerle, askeri üniforma içinde, sözüm ona bana yardım etmek istediğini, istersem işime ve evime dönebileceğimi söyledikten sonra tecavüz etti… Beze tecavüz ederken, “Siz Türkler, bundan sonra Türk çocukları doğurmayacaksınız, artık bizim çetnikleri doğuracaksınız, diyorlardı. Bu sözler ise binlerce kez zihnimden geçiyor, “Türk, bundan sonra seni Ali İzetbegoviç bile bir çuval un karşılığında dahi istemeyecek” şekildeki aşağılamaları, aşağılayıcı sözleri idi. Onlar için şarkı söylemeye zorlanıyorduk, bilemediğim kadar aşağılayıcı sözler bize yöneltiyorlardı. Bize başka hiçbir şekilde hitap etmiyorlardı sadece, “Türkler” ve sürekli “Türkler yerine çetnikler” doğuracağımızı tekrarlıyorlardı. 4. Yasna FİSOVİÇ – Foça’lı Annemi, beni ve yedi kardeşimi Foça hapishanesine hapsettiler, En büyüğü ben 12 yaşında, en küçüğümüz de 8 aylıktı, arada 27 gün kaldık. Babamı götürdüler, bir daha odan haber alamadık. Orada iken beni, annemi ve başka bir kadını hapishaneden çıkarıp bir eve götürüyorlardı. En fazla beni götürdüler, 9 defa. Bir seferinde üçümüzü aynı odaya aldılar, Sırp çetnik önce bana tecavüz etti, zorla onlara seyrettirdi, sonra anneme etti, ikimize seyrettirdi, sonra da o kadına etti annem ve bana seyrettirdi… Ardından 9 gün Foça – Partizan kampında kaldık, oradan Konovik’te 10 gün kaldık. Orada yiyecek hiçbir şey yoktu, 8 aylık kardeşim sadece su içiyordu biz ise kırıntı toplayıp yiyorduk. Sarajevoya geldiğimizde çok kötü idim, ameliyat oldum, anneme öldüğümü söylemişler, öyle biliyordu, 6 ay sonra karşılaştık. Evlendim, çocuğum yok. Başkasının evinde kalıyoruz. Eşim çalışmıyor, iş yok, ben çalışmıyorum… 5- Vasviye FİSOVİÇ, Yasna’nın annesiyim. Çetnikler Akşam yemeğini yerken baskın yaptılar. Eşimi, çocuklarımı ve bir komşumu Milyan istasyonuna götürdüler. Erkekleri orada bıraktılar, kadınları Foçaya kadın esir kampına götürdüler. Bizi geçenin bir saatinde, hayvanlar gibi karanlıklar içine hapishaneye attılar. Ne yatak ne eşya, ne oturacak yer, hiçbir şey yoktu. Sabah olduğunda, aydınlandığında bir köşede tepeleme kadın giysileri gördük. Burada bizden önce 200 kadar kızın bulunduğunu, sayısız tecavüzlerden sonra onları bir yere götürdüklerini, öldürdüklerini anlattılar. Kızımı bir gece biri çetnik alıp götürdü, bütün gece bekledim gelmedi, sabah geldiğinde perişandı, ağlıyordu, ne olduğunu anlamıştım… O gün akşam aynı kişi tekrar geldi, kızım gitmek istemedi, tekmeleyerek götürdü. Aynı kişi beni, kızımı ve Sena adlı komşumu beraber götürdü bir gece, birimize tecavüz ederken zorla seyrettirdi. Kıştı, zorla soğuk suyla yıkattırdı. Sarhoştu. Korkmuyorsanız hadi gidin, dedi. O gece yanında tuttu hepimizi, kızım ve komşum beraber yattılar, üstleri açık. Beni kendisinin yanına, elinde kocaman bıçakla yatmaya zorladı, bütün gece korku içinde gözümü hiç kırpmadım. Bizi Kalvanik’e götürdüler. Biri geldi, başka kişilerin seni götürmeleri yerine bir tek benimle olman senin için daha iyi, diyerek kızımı götürdü. Orada, aralarında kavgalar, dövüşler olmuş, kızım gecenin bir saatinde perişan bir halde geri geldi… 6- Müyesser MEMIŞEVİÇ – Vişegrad Talihsiz savaş, Sırpların ansızın saldırısı başlamıştı, çocuklarım, eşim, kayınbiraderim vardı. Tartaklamalar, işkenceler başlamıştı, her çeşit işkence. Milan Lukiç eşimi kurban bayramının ilk günü katletti, kayınbiraderimi üçüncü günü. Evlerimizden sürmeye başladılar. Çetnikler evlere baskın yapmaya başladılar, önce sürmeye çalıştılar, sonra kalın dediler. Zoran Saviç tanıdığımız kişi idi, tartakladı, tecavüz etti. Çocuklarımıza bir şey olmasın diye hep saklamak zorunda kalıyorduk. Defalarca geri geldiler aynı şeyleri tekrarladılar… Çocuklarımı öldürdüler gözlerimin önünde, sonra kaçmaya çalıştık. Çocuklarımın kemiklerini aramaya çalıştım, bulamadım, kocamın, kayınvalidemin, görümcemin, kemiklerini bulabildim ama çocuklarımın bulamadım. Görümcemin dokuz aylık bebeğini öldürdüler. Anne babamı da kaybettim, burada Sarayborsanada yaşıyorum. Hastalıklar içindeyim, şeker hastası oldum, artık dayanamıyorum. Çetniklerin cezalarını bulmalarını istiyorum, yaptıkları zulümler, kıyımlar için ceza görmelerini istiyorum, kimin ne yaptığı artık ortaya çıksın istiyorum. İstediğim tek şey çocuklarımın kemiklerini bulmak, onları huzura kavuşturmak istiyorum. Bayram geldiğinde en kara günüm oluyor. Kurban gibi gittiler hepsi. Hala o günlerin korkusu bende devam ediyor, sürekli kabuslar görüyorum, karanlıkta uyuyamıyorum. 7- Memnuna YAŞAREVİÇ – Vişegrad Vişegrad’danım, o talihsiz savaş başladı, Çetnikler saldırıya başlamışlardı Vişegrad şehrine, benim yaşadığım köyde Sase’de 17 kişi şehit olmuştu, hepsini katlettiler, benim oğlum da rahmetli aralarında idi. Köyün adı Sase. Birleşmiş güçler vardı ve bize hiçbir şey olmayacak demişlerdi… Artık nereye gideceğimizi bilmiyorduk, bir oraya bir oraya kaçışmaya başladık… Ondan sonra da erkekleri toplamaya başladılar, çok erkek götürdüler, gidenler geri gelmiyordu, çığlıklar, bağrışlar, yankılanıyordu, Vişegrad yanıyordu, tam bir facia idi. Lukiç, benim üstümde oturan, Biliyordu görümcemin Almanyada olduğunu, rahmetli eşimin de Yak’da olduğunu, tam bir yağmalama idi, nerde altın var, nerde para var, nerde güzel Boşnak – müslüman kadın var hepsini biliyorlardı, kadınları bulup alıyorlardı götürüyorlardı, tam bir felaket, bir facia idi… Ben o köyde en güzel değildim, benden çok daha güzelleri vardı, Lukiç geldi, altın ve para istedi, görümcemin evi yakınımda idi, evinde değerli hiçbir şey tutmazdı, bana da bırakmazdı, bahçeden geçerek oraya götürdüm. Evi aradılar, hiçbir şey bulamadılar. Beni kapıya dayadılar, onlardan biri, bir bıçak aldı, başıma nişan alarak fırlattı, uzun saçlarım vardı, bir tutam saçım kapıda kaldı. Orda bana tecavüz ettiler, sonra başladılar tükürmeye ve… Sonra saçımdan yakalayarak yukarıya, evime sürüklemeye başladılar, haykırdım. Oğlumun adı Muhammed’di, dışarıda, evimizin biraz yukarısında idi. Eve girdiler ve her tarafı alt üst ettiler, beni de bir tarafa fırlattılar, bıçakları aldılar, en keskin hangisi sordular, nereden bilirdim o bıçağın oğlumun gırtlağını keseceğini… İşte bu, en keskini bu dedim, sandım ki bıçağı alıp gidecekler. Peki dedi, ve tekrar orada tecavüz ettiler… Evden evin avlusuna sürüklediler. Ben acıdan çığlık atınca oğlum duydu, kurtarmak için koşarak geldi, onu yakaladılar… oğlumun gözleri önünde, evin avlusunda ulu orta tekrar tecavüz ettiler. Oğlum, bırakın annemi diye yalvarıyordu. Gel buraya Türk, dediler, oğlumun adının Muhammed olduğunu bilerek… Bir yandan beni tutarken, o en keskin olarak seçtiğim bıçakla, kemikleri bile kesebilen, görümcemin Almanya”dan getirdiği… Yalvarmaya başladım, bıraksınlar diye, o daha genç dedim… 16 yaşında idi… O kişi, burada da resmi olan, Lukiç, arkasından, saçından yakalayarak, sarı, çok gür saçı vardı, başını geriye çekti, “gel buraya Türk” dedi, oğlum sadece “Anne yardım eeet…! diyebildi… bıçağın boynunu kestiğini, gördüm… beni tutandan kurtularak koştum, başını bedenine birleştirmeye çalıştım, ama ne çare… Burada resimde olan Lelek ve diğeri, biri bir ayağından diğeri diğer ayağından tutarak, yola doğru sürüklemeye başladılar, orada septik kuyusu vardı, iki bacağı açılmış vaziyette başı ayrılmış, gırtlağı görünüyordu, dili kocaman ve simsiyah olmuştu, kan oluk gibi kuyuya doğru akıyordu. Beni bir arabaya attılar, ilk öldürülen Behiyenin Pasat arabasına… Başım öylece oğluma bakar halde kaldı, taa ki gözden yok oluncaya dek… Bir daha oğlumu görmedim, beni bir ay götürdükleri otelde tuttular, kestiler, yaktılar, meme uçlarımı kestiler, affedin, başkalarında gibi benim memelerimin başları yok, o halde iken kestiler, her tarafım kesik, dudaklarım, her tarafım. Altın ve para vermediğim için, evimden ne varsa değerli almışlardı. Orada öyle işkence ettiler, götürdükleri andan itibaren kollarımız açık bir halde bağlı idiki, çarmıha gerilmiş gibi… Oğlumu katleden kişiye dedim ki ki, annen acıdan öyle bir kararsın, öyle bir acı ile en sevdiği için inlesin ve öyle acı nedir görsün ki, ömrünce unutmasın, öyle de oldu, en sevdiği küçük oğlu öldü. Komşumun oğlu bir şekilde kurtardı sabahın erken saatinde, temiz havayı hissederek boğulur gibi oldum. Kızımı da orada buldum, burada gördüğünüz kızımı, o da hayatta kalabildi. Haziran 1992 yılında idi, Vişegarad kanlar içinde idi, yürekler, parmaklar, cinsel organlar, bağırsaklar görebiliyordunuz, orası öyle iken, ben de orada idim, esir kampında idim. Pribojdan otobüs geldiğinde, erkekler topallayarak, inleyerek yürüyorlardı, Erkeklerin başlarını kesiyorlardı, sandalye üstünde, bıçaklar başlarına saplanmış vaziyette bırakıyorlardı.. Bu Lukiç’i kapatmak lazım, 3 metre kalın betondan yapılmış küçücük bir hücreye koymamız lazım ve bir damla su vermeden, normal insan gibi ölmesine izin vermeden, bir it gibi can versin. Benim çocuğum ve bizim, Meüsserin ve başka çocuklar nasıl öldü ise, Allah ona da versin ve bütün etleri lime lime olsun, bizim kalplerimiz acı içinde kıvranıyor, anlatıyoruz anlatıyoruz ve hiç kimseye anlatamıyoruz, savaş soykırımını, kıyımı, bize, binlercemize yaptıklarını ödüllendiriyorlar, onları nezamana kadar ödüllendirecekler? En iyi avukatları tutuyorlar, o avukatlar ki seni sıfıra indirebiliyorlar. Bu bir felakettir. Bizim davaları ise hiç kimse almıyor, ne buradan ne de başka ülkelerden, hiç kimse. Biz işte böyle savaşıyoruz, ama nereye kadar? Onları bize bıraksınlar, görelim ozaman. Benim kuvvetim olsa…. artık ağlamak istemiyorum, benim oğlum… Benim oğlum her gece geliyor, dolaba vuruyor, patlatıyor, aptal değilim görüyorum. Yerini bilip de ona bir Fatiha okuyamadım daha, hala yerini kemiklerini bulamadım, onu huzura kavuşturamadım, diğerler insanlar gibi. Ama yok… Avukatlar, Hag’taki hakimler onları ödüllendiriyorlar, kim bize para veriyor, hiç kimse, hiç kimse! Bizi alternatif konutlara yerleştirdiler (Belediyeye ait, geçici olarak tahsis edilen sığınaklara) bizi istedikleri gibi ve akıllarına estiği gibi oradan oraya şutluyorlar. Biziz onlar, Bosna Hersek’i kurtaranlar. Doğu Bosnadan veya orta Bosnadan olmuş olmasi hiç önemli değil, biz Boşnaklar kurtardık Bosnayı. Ama Yok…! Bize geçici, sığınaklar veriyorlar, kızıl haçın verdiği gibi veriyorlar, nereye kadar, nereye kadar…! 8 – Cemile SUBAŞIÇ – Zvornik Savaş başladığı zaman Zvornikte idim, orda yaşıyordum ve çalışıyordum. Hiç kimse ne olduğunu ve nedeni bilmiyordu, birdenbire saldırıya uğradık, kurtulmak için ormana kaçıyorduk, bizi hayvan gibi avlıyorlardı. Bizi müsümanları, kadın ve erkekleri esir kamplarında kapatıyorlardı, yakaladıklarını esir alıyorlardı, yakalayamadıklarına ise ateş açıyorlardı, öldürülüyordu. Gözlerimin önünde ateş açtıklarını ve vurdukları erkeklerin sadece yere düştüğünü ve kanın aktığını görüyordum. Kadınları boşalmış Müslüman evlerine yerleştiriyorlardı, bir katında erkekleri bir katında kadınları. Lipla’da, adı Rahmo olan bir müslümanın evine idik önce, Ljiple kasabasında, Orada 15 gün kaldım. Sürekli kadınlar getiriyorlardı, orası dar olduğu için okula götürdüler. Oradan da Zvornikte, Novi İzvorda bulunan, bir tuğla fabrikasına götürdüler. 3 ay orada kaldık, her gece, dayak, ırza geçme tekrarlanıyordu, hatırladığım orada 50 kişinin, 50 çetnikin bana tecavüz ettiğini, bayıldığımda, kendimi kaybettiğimde devam edenlerin sayısını bilmiyorum… O zamana kadar çocuğun olmamıştı, “bundan sonra da asla Türk çocuğun olmayacak” diyorlardı. Bizi Türkler diye çağırıyorlardı, Erkekleri ayakta duramayacak kadar dövdükten sonra “Türkiyeden Türkler gelsin şimdi ve ödünç alınanın nasıl iade edilirmiş görsünler şimdi” diyorlardı. “Bundan sonra çetniklerin çocukarını doğuracaksınız, siz bizim soyumuzdan, Sırplardan geliyorsunuz, siz Sırpsınız” diyorlardı, güya biz Sırplıktan Müslümanlığa dönme imişiz.. Sonra bizi hastaneye görürdüler, bayılıncaya kadar dövüyorlardı, Sevgili Allah nasıl bir dayanma gücü vermişti ki, okadar şeye nasıl dayanabildim bilmiyorum 3 kişi bizi sürekli dövüyordu, isimlerini de biliyorum. Sırp isimler idi, erkeğin adı Yovandı, kız kardeşi Biser ve Divna adında biri, ikisi hemşire idi, erkek ise teknisyendi, bizi dövmelerinin onlara terapi yerine geçtiğini söylüyorlardı. Bir çetnik birliği oraya geldiğinde, alem yapmaları için biz müslüman kadınlarını götürüyorlardı, eğlenmeleri ve tecavüz etmeleri için, bir land Rover e bindirip götürüyorlardı, çırılçıplak soydurup dans oynatıyorlardı, eğer gönüllü olarak oynamak istemezsek, kim olduğumuzu, adımızı, ne olduğumuzu unutuncaya kadar dayak atıyorlardı. Başımızı tuttuğumuz zaman hissetmiyorduk, her tarafımız uyuşmuş oluyordu. Yıkanırkan bedenimi hissetmemeyi isterdim.Hava değişikliği olduğunda öyle bir acım oluyork ki, her tarafımın acıyla yanıyır. Nörolojide tedavi görüyorum, bir sürü ilaç kullanıyorum. Bazen başım dönüyor, yazmadan bir şey yapamıyorum, aklımda hiçbir şey tutamıyorum, bazen nerde olduğumu unutuyorum. Her zaman konuşamıyorum, yalnız bir yere gidemiyorum, artık eskisi gibi değilim ve hiç olamayacağım. Bir çoğunun adını biliyorum, Branko Gruyiç onlardan biri idi, o ırzıma geçen ilk kişi idi esir edildiğimde, güzel bir kadındım, o kişi “Ben işimi yapmadan kimse ona elini sürmesin” demişti ve öyle de yaptı… Şimdi burada yaşıyorum ama korku altındayım, korkum hiç bitmedi. Çocuklarım var. Esir kampından bizi çıkardıklarında, değişim için beni Kücük Zvornik’e, Sırbistana götürdüler, bir daha Bosnaya dönemem için. Oradan trene bindirdiler ve Subotisa, Paliçeye götürüldük, orda toplu tecavüzlere devam edildi, kimlerin geldiğini, kimlerin gittiğini bilmek mümkün değildi, orası Sırbistandı, adamların sayısını ve kimliklerini bilmiyorum, felaketti, bungalo tipi evlere götürüyorlardı, 10 12 yaşında kızlara da tecavüz ediyorlardı, içim yanıyordu, kaç defa engellemeye çalıştım, bırakın, onlar çocuk daha, diyerek… Bu toplu tecavüzlerden çıktığım zaman bacaklarımdan su gibi kanlar akıyordu. Adamlar hepsi sakallı, kafalarında çetnik bereleri vardı. Nöbetçiler vardı,, sözüm ona bizi birilerinden koruyorlardı, bilmem kimden… Gençten bir asker kapıda nöbet duruyordu, ondan pamuk almak için izin istediğimde, halimi görünce dehşete içinde kaldı, başını eğerek, git ve bir daha da sakın gelme, dedi. Koşarak bir dükkana girdim, Macar bir kadındı satıcı, nereden geldiğimi söyleyince dükkanın arka tarafta sakladı, pamuk ve temiz çamaşır verdi, giydirdi. Akşam olunca da oradan gittim, kurtulmuştum ama Sırbistan’dan çıkamadım, 9 sene orada kaldım, müslüman olduğumu gizleyerek. Eşim de esir kampında idi, onunla 92 yılının sonunda buluştuk, 17 senelik evlilikten sonra çocuğum oldu, eşimle buluştuktan kısa bir süre sonra hamile kaldım, çocuğum olduğunda çetniklerden olduğunu sanıyordum ve çok üzülüyordum, Allah verdiğine göre, doğurmam için verdi, diyordum, bu benim çocuğum diyordum. Sonra kendime geldiğimde, hesapladığımda hamileliğimin o yaşadığım korkunç şeylerden çok sonra olduğunu idrak edebildim. 9- Fatima KEPEŞ – Rogatisa Rogas’danım, ormanda esir düştük, otobüse bindirdiler, Saraybosnaya gideceğimizi söylemişlerdi, 11.11.1992 Sarayevo ya giderken, Sokolac kadar geldik sonra bizi Rogasa geri götürdüler, bir ahıra koydular, 65 kişi idik, tamamen terkedilmiş bir yerdi, oraya soktular, onbeşgün yiyecek olarak bir yağ veriyorlardı, sonra erkekleri öldürmeye başladılar, kadınların ise ırzına geçmeye. Bir ay sonra beni oradan bir yere götürdüler, başlarındaki kişi, Vinko Boriçin emriyle bana gençler tecavüz etti, gece idi, ışık yoktu, sonra geri getirdiler. On onbeş gün sonra, bu sefer başlarındaki o kişi, Vinko Boriç tacavüz etti, sonra geri götürdüler. Sonra bir Brane Paneviç, arkamdan tuvalete geldi tecavüz etmek istedi, izin vermedim, sövdüm, bağırdım, sonra eşimin ve oğlumun, annemin olduğu yere, arkamdan geldi, onların yanında eğer yapmazsam gözlerimin önünde oğlumu ve kocamı boyunlarını keseceğini söyledi, sustum, cevap vermedim. Kocamı ve oğlumu da istedikleri zaman götürüyorlardı. Nekadar zaman geçti bilmiyorum, beni tekrar götürdüler, anadan doğma soydular, kendimden geçmiş, bayılmış olmalıyım hiç birşeyi hatırlamıyorum, kendime bir türlü gelememiştim nasıl giyindiğimi de hatırlamıyorum. Sonra tekrar götürdüler, Kıştı, çok soğuktu, saati sorduğumda kaldığımız yerdeki yaşlı bir kişiye sabahın 3 ü olduğunu söylemişti. Bir sonraki sefer götürdüklerinde sorguya tuttular, o Türk kadında şu varmı, o Türkte bu varmı gibi şu varmı, altın varmı, döviz varmı, gibi sorularb Sonra, artık Kur’anınınz yok, camiiniz yok, şalvarınız da yok, hiçbirşeyiniz yok, ve bundan sonra olmayacak, diyorlardı, susuyordum veya bilmiyorum, diyordum. Bıçağını çenemin altında tutuyordu, nekadar süreyle bilmiyorum, başlarındaki kişi Vinko Boriç emretti, “bıçağı bırak, tüfeği ve Türkü bırak öldür”. Bu sefer tüfeği çenemin altına tuttu uzun süre, sonra tekrar tecavüz… Yılbaşına kadar, iki aydan fazla bu böyle sürdü. Yılbaşından sonra da tecavüzler devam etti, erkeklere de kadınlara da, ister genç olsun, ister yaşlı, yetmiş yaşında da olsa, tecavüze uğramayan bir tek kadın bırakmıyorlardı. Altı ay hiç yıkanmadık, su yoktu, vermiyorlardı. İçmek için bile su vermiyorlardı, kar yiyorduk. Erkekleri öldürüyorlardı. İçimiz kuruyordu, açlıktan değil, susuzluk ve korkudan. Onlara su gerekmez, yıkanmak, abdest almak, taret almak için kullanıyorsunuz, başka şey bilmezsiniz siz Türkler, diyorlardı. Ve çocuklarımızın, eşlerimizin önünde ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı, bütün erkeklerin önünde, Onların, çetniklerin kullandığı o sözleri kimse kullanamaz. Altı ay sonra bitlenme başladı, ne yıkanma vardı ne de bir şey. Toz ilaçlar getirdiler, ilaçlar sudan daha ucuzdur diyerek verdiler. Yiyeceğimiz sadece yağ idi, tarihi bilmediğimizden, bayramın nezaman olacağını da bilmiyorduk, ama onlar biliyorlardı ve yemeklerin içinde özellikle domuz eti koyuyorlardı, alın işte size bayram yemeği, domuz eti ile kutlayın, diyorlardı. Altı aydan sonra arabalara bindirdiler ve Zvornik’e götürdüler, orda bizi çetnikler karşıladı. Hepimizi öldüreceklerini söylediler. 55 kişi kalmıştık, erkekleri ve kadınları ayırdılar, oğlumdan ayrılmak istemedim, çentiklerden biri, yeterince gördüğümü söyleyerek ayırdı, o geceyi ayrı geçirdik, ertesi sabah hepimizi tekrar arabalara doldurup Bjelina şehrine götürdüler, Yine kadın ve erkekleri ayırdılar, oğlumu bu sefer yanımdan ayırmadılar. Bizi öldüreceklerini söylediler, onlardan başka birşey beklenemeyeceğini söyledim. Ertesi günü başlarındaki çetnik geldi, geri gönderilmemiz için bizi tekrar arabalara doldurdular ve geldiğimiz yere tekrar geri Rasadnyak’taki yere götürdüler. Bu sefer hiçbir eşya yoktu, duvarlar kanlan içinde idi, orada korkunç şeylerin olduğu belli idi, kaldığımız yerlerde ne varsa herşeyi yakmışlardı. Erkeklerden 25 kişi bir gecede yok olmuştu, hiç biri tüfekle öldürülmemişti, çeşitli işkencelerden sonra, gözleri çıkarılarak, motorlu testere ile biçilerek, kesilerek, katledilerek. Kadınları da aynı şekilde, ırzına geçirilmemiş tek kadın yoktu. Yaşlı adamı, komşumu, korkudan tir tir titreyen, çırılçıplak soyuyorlardı, utancımdan yüzüne bakamıyordum, yere yatırıyorlardı ve cinsel organını emmem için zorluyorlardı, karşımızda durup gülüyorlardı, “sizi böyle videoya çekmek lazım” diyorlardı. Kalbimin nasıl çatlamadığını bilmiyorum, nasıl dayandığımı bilmiyorum, bu ancak Allahın verdiği güçle olabilir, onun gücü olabilir. Ve şimdi onlara madalyalar veriyorlar, üstün başarılarından dolayı, benim bildiğim 19 kişiye verdiler. Bir kıza neler yapmadılar, ne işkenceler, bir sandalyeye oturttular, her öldürdükleri erkeği seyrettirdiler, çıldırsın diye, aklını yitirsin diye, zihninden hiçbir şekilde hiç çıkmasın diye. Sarayevoya döndüğünde bitmiş bir halde idi, ceset gibi… Açlık içinde idik, yirmidört saate bir, bip parçacık ekmeğimiz vardı, Vinko Boriç kapıya geliyordu,yeterince ekmek ve yiyecek olduğunu ama bize vermeyeceğini, kendisi için domuzunun bir kılının, bizden hepimizden daha değerli olduğunu söylüyordu… Bu vahşeti iki sene boyunca yaşadım. 10- Ziba YAJIÇ – Sarayevo Eşimi öldürdükleri yerde, gözlerimin önümde boynunu kestikleri, Grbavisa-Sarayevoda esir düştük. Bizi bir eve götürdüler, 6 ay orada kaldık, talan etmeler, dayaklar, işkenceler, eşime düzenli olarak her iki günde bir dayak adıyorlardı, 30 Ekim 1992 ye kadar Grbavisa’da kaldım. Değiş tokuşun olması gerektiği 29.9.1992 de bana yapacaklarını, eşimin gözleri önünde yaptılar, sonra da onu benim gözlerimin önünde kestiler, katlettiler. Radomil Furtulanın emrine göre, çocuğumla birlikte kurşuna dizilmem gerekirdi, bu ara “bir iyi bir komşu…?” çıkarak kurtardı ve kendi evine götürdü sonra da 30 Ekim 1992 de Vrbanja köprüsüne götürerek bizim tarafa bıraktı. Bütün bunlar bende çok kötü izler bıraktı, Allahım sen yardım et diyorum. kayınpederim, kayınvalidem öldürüldü, görümcem de aynı şekilde savaş kurbanı, ama o dayanamadı ve Bosnayı terk etti, ben kaldım burada Sarayevoda, gitmek istemedim, bütün acılarımla burada kalmaya karar verdim ve yaşadıklarımla savaşmaya. İleriye doğru gitmeye kararlıyım, Çocuğumu çok seviyorum. Onun için ve kendim için. Hiçbir şeyimiz yok, bizi kimse görmüyor, seyrek olarak birileri duyuyor bizim cehennemimizi, herşey yakıldı, yıkıldı, ben hala varım… Bütün bunlarla beraber, yaşadığımız bunca şey, binlerce kadınız, hiç kimse bizimle ilgilenmiyor, dernek başkanımız Bakira mücadele veriyor, devletten herhangi bir şey yok. Şimdi gideceğim bir yer olsa, hemen yarın buradan giderdim, çocuğumun iyiliği için. Benim yaralarımı hiç kimse tedavi edemez, saramaz. 25 yıllık iş hayatından sonra, firma satıldı, biri geldi aldı, çoğu benim gibi hasta, hepimiz hastayız, onlar ise hastaları çalıştırmak istemiyorlar, hasta ise hemen çıkışını veriyorlar, 6 aydır işsizim. Bizi koruyan kimse yok, bu durumda olan yalnız ben değilim. Sağlığımız nasıl, ne haldeyiz soran yok, hiç birimiz psikolojik olarak sağlıklı değiliz. Sonra bakıyorum dernek üyelerimize, tamamen yatağa bağlı hastalar var, bazıları çocuklarını kaybetmiş, bazıları bütün ailesini, o zaman diyorum ki, sen iyi durumdasın… 11- Nizama KOS – Vişegrad Savaş sırasında, benim için en zor olan günü sadece anlatacağım, O gün 3.Haziran 1992 idi. Çetnikler günde onbeş yirmi defa yaşadığım kasabaya, Kosovo Palje ye baskın yapıyorlardı. O gün, 3 Haziranda 5 tane araba evin oto parkına daldı, bizler saklanıyorduk. Çocuklarımla, büyüğü on iki, küçüğü onbir yaşında, yanımızda ve kalan gelinimizin iki kızı ile, biri sekiz, diğeri ise ikibuçuk yaşında, evimizde gizlendik. Evimizin önüne kırmızı bir opel park etti, içinden 4 ya da 5 çetnik indi. Kendi iki oğlumu, penceresi açık olan odalardan birine sakladım. Başka bir odada ise gelinim ve iki kızı gizlenmişti, ben ise mutfakta duruyordum. Kapı ayak darbesiyle açıldı, önünde otomatik silahlı, uzun sakallı bir çetnik göründü, evde kimlerin bulunduğunu sordu, benden başka kimse yok, dedim. Çocuklarımı saklamıştım ve bana herhangi bir şey olursa, silah sesi duyarlarsa çıkmamalarını, pencereden kaçmalarını, büyük oğluma kardeşini çıkarmasını söyledim. Bana vurmaya, tartaklamaya başladığı zaman vitrine dayalı idim, para, mark, altın arıyordu, her ne varsa. Olan paramla bonolar almıştım, onları verdim, attı, sonra küfretmeye, tükürmeye, aşağılamaya başladı, bağırarak beni öldüreceğini söyleyince çocuklarım çok korktu ve dışarı fırladılar, ayaklarına sarılıp öpmeye, “amca annemize bir şey yapma, onu öldürme” diye, yalvarmaya başladılar, ikisini tuttuğu gibi koridora attı, yerden kalkıp tekrar ayaklarına yapıştılar ve yalvarmaya başladılar. Ona bakarken bayılmak üzere idim, onlara dokunmamasını, beni öldürmesini güçlükle söyleyebildim, yalvardım. Çocuklarımın hayatı karşılığında, 10 dakika içinde 300 mark masaya koymasam onları öldüreceklerini söyledi. Param yoktu, yapacaklarına dayanamayarak bayılmışım, üstüme atılan suyla kendime geldim. Kalkmam için bağırmaya başladı, bir şekilde kanepeye yaklaşabildim, çocuklarım yanıma koştu. O dışarı çıktı, bana da çıkmamı söyledi. O çıkar çıkmaz gözlüklü başka biri geldi. Çocukları hemen yine sakladım. Evde kim var diye sordu, kimse yok deyince yalan söylediğimi, hiddetle küfrederek, bağırdı ve çocukların odasına gitti, ayağıyla tekmeleyerek açtı, gelinim çocuklarıyla orada idi. Gelinimin kucağında ikibuçuk yaşında küçük kızı vardı, ağzını sıkıca kapatmıştı, ağzını sıkmaktan dudaklarından kanlar akıyordu çocuğun. Onları, dışarı kovdu, benim çocuklarım da dışarı fırladılar, hepimizi dışarı kovdu. Kapının önüne çıktık, başka kimim var diye sordu, üst katta hasta kayınvalidemin oturduğunu söyledim, yatalaktı, kalçası kırıktı ve hareket edemez durumda idi, oraya götürmemi söyledi, gittik, kanepede yatıyordu, emekli idi, kayınvalideme eğer parası varsa vermesini, yoksa hepimizi öldüreceğini söyledim. Onun da parası yoktu, onu göğsünden tuttuğu gibi kaldırdı ve yere fırlatıp attı, şimdi ikimizi de havaya uçuracağını söyledi. Ben o anda koridor kapısının önünde idim, cebinden yeşil bir bomba çıkardı, parmağına güvenlik kilidini taktı, o anda nasıl oldu, nasıl başarabildim, oradan nasıl aşağıya kaçabildim, bilmiyorum, hatırlamıyorum. Aşağıya kapıya vardığımda çocuklarım, gelinim, onun çocukları dizili idi, onlardan beş kişi onara oturuyordu. Bir tanesi beyaz saçlı idi, gözlüklü olan kişi de arkamdan koşarak geldi. Korkudan titriyordum, çocuklarıma birşey yapıp yapmayacaklarını sordum, başlarındaki kişi, ben başlarıyım, buradayım, korkma bir şey olmayacak,dedi. Onlara kahve yapmamı söylediler, çocuklar çok açtı, uzun süre bir şey yememişlerdi, önce onları doyurmak için izin istedim, izin vermediler. Kahveyi koy dediler. Bende kahve yoktu, kayınvalidemde olduğunu, alıp alamayacağımı sordum. Sen değil, o gitsin dediler, gelinim için, o koşarak gitti, elinde değirmen ile geldiğinde elleri korkudan, titremekten gidip geliyordu, onlar gülüyordu,, elektriğe ihtiyacın yok, böyle de kahveyi öğütebilirsin, dediler. Kahve için hazırlık yaparken odaya gitmiştim, arkamdan başları olduğunu söyleyen ve adı Dragan Şekariç olan kişi geldi, o anda dolabı açmıştım fincanları almak için, omuzumdan yakaladı, soyunmamı söyledi, yapmasın diye yalvardım, bluzumdan yakalamıştı bile, yırttı, parçaladı, sedirin üstüne attı, orda tecavüz etti, başımı kendisine çevirmeye çalıştım, çevirmedikçe vurdu, vurdu, defalarca vurdu, çok dövdü. Bana o anda olanlar olurken, gözlüklü olan da gelinimi çocuk odasına götürmüş tecavüz etmişti. Öyle olduğunu onlar gittikten sonra konuştuğumuzda anladık., yalnız biz biliyorduk, çocuklarımıza hiç söylemedik. Sonra kahveleri hazırlayıp dışarı çaktım, o da arkamdan geldi, herkes orada oturuyordu , garnizonlarının merkezi orada idi, onlar hepsi bahçemde, masanın etrafında oturuyordu, sonra aralarında arabaları nerde nasıl buldukları ve talan ettikleri ganimetler için kavga ettiler. Kahveyi doldurmak için getirmiştim, fincanları masanın üstüne koymaya çalışırken tepsinin içinde uçuşuyorlardı, korku içinde idim. Kahveyi dolduramıyordum, dökülüyordu, ben dolduramayınca gelinim denedi, o da yapamadı, siz doldurun ben yapamayacağım dedim, hayır nasıl doldurursan doldur dediler, bir şekilde dökerek doldurdum. Sigara çıkardılar, içmeye zorladılar, ağzımıza götüremiyorduk, dişlerimiz zangır zangır titriyordu, konuşamıyorduk, Kahveyi önce benim ve gelinimin içmesi için zorladılar. Onlara birşey yapmış olmayalım içine bir şey koymuş olmayalım diye koktular. O anda bir komşumu getirdiler, adını hatırlamıyorum, bizim bir yere gitmememizi, onları ikimizin de beklemesini, tekrar geleceklerini, geç kaldıklarını, bir kızın yanına beşte olmaları gerektiğini, onun işini bitirdiklerinde yedi buçukta bizi, götürmek için geleceklerini, söylediler. Bir an önce gitmelerini bekliyordum. Onlar gider gitmez, yanmakta olan evi söndürmemizi söylediler, komşumuzun evini yakmışlardı. Arabalarına bindiler ve gittiler, gider gitmez hemen tekrar geri geldiler. Fatıma adlı komşuma,” arabayı, para vermeden, altın vermeden, hiç bir şey vermeden satın almak istiyorsun öyle mi? Şimdi ateşte yanacaksın” diyerek, ayaklarıyla bahçe içinden geçerek çitleri yıkarak onu alıp götürdüler. Olup biteni görebiliyordum, yakındı çünkü, Fatıma evin altına gitmişti, geri geldiğinde yaktıkların evin koridoruna, alevlerin içine canlı canlı attılar. Nasıl yandığını gördüm, bir insan vücudunun öyle yanabileceğini bilmiyordum. Üç kez bağırdı, yardım edin, yardım edin, yardım ediiiiiiiiiin, üçüncü bağrışı dehşetti, korkunçtu…Dragan Şeçariç tabancasını çıkardı ve iki el ateş etti, onu vurdu. Bana koşarak geldiler bahçeye, su istediler, ama yoktu. Dragan sokak çeşmesine gitti, yüzünü yıkadı, gideceğini ve tekrar geleceğini, bizim bir de yere gitmememizi söyledi. Onlar arabayla gider gitmez, çocuklara patik ve ekmek almak için eve koştum, onlarla parka kaçacaktık, ama başaramadık. Bu sefer çetniklerin asılları geldi. Siyah üniformalı ve büyük şapkaları ile, filmlerde gördüğüm gibi, büyük bıçakları vardı, Birisini arıyorlardı, bize sordular, bilmediğimi söyledim. Bizim için geldiklerini sanmıştım. Bizim evin önünden geçerek gittiler, aşağıya gittiler, komşumun kalmış bir renosu vardı, onu iterek caddeye çıkardılar, çalıştırıp gittiler.. Diğeri geri kalan adamlarını toplayarak kampa götürdüler. Onlar gidince, Bakira ve eşim arabayla geldiler, o korkunç şeyler sırada yoklardı. Fatımanın yandığını, bulurlarsa başında metal bigudisi ve boynunda altın zinciri olduğunu söyledim. Bakira kardeşimle beraber gitti, bana birşeyin olup olmadığını sordular, hayır dedim. Hiçbir zaman söylemedim, bir tek eşime söylemiştim. Çocuklardan hep gizledim, sadece gelinlimle biliyorduk. Onlar dedikleri gibi 8,30 dönmüşlerdi, kayınvalideme sormuşlardı, o da bir yerlere gittiğimizi, belki de öldüğümüzü söylemişti. O günler çok korkunç geçiyordu. Komşumuz Stanko öldüğünde, tam tarihi hatırlamıyorum, o zaman kendi çocuklarımla, kalan 12 erkekle, kadınların sayılarını bilmiyorum Drinayı geçerek kaçmıştık. Bir komşumuz kaçın dedi, nereye sorduğumuzda, nereye olursa, yerde yok olun yoksa bu gece herkesi öldürecekler. O zaman erkekler günün ortasında drinayı yüzerek geçtiler, hayatlarını risk ederek, çünkü her yerde nöbet tutan çetnikler vardı. Saat beşte de sanallarla bizi karşıya geçirdiler. 12 – Adisa LİKİÇ, Vareş köyünde yaşıyorum, savaş sırasında da orda yaşıyordum, benim köyüm Hırvat barış birliği tarafından saldırıya uğradı. 23.10.1993 yılında Hırvat’ların saldırısına sabah sekizde uğradık. Öldürüyorlardı, çocukları, kadınları, yaşlıları, kimi bulurlarsa, öldürdüler. Alimle evde idik, sonra bizim altımızda daha korunaklı bir evde saklandık. Bir süre orada idik, sonra vantilatörün arasından bir asker gördüm, köyümden komşum olan, o anda dışarı çıkmamız için seslendi. Babama, bunlar bizim komşumuz, bize bir şey yapmazlar dedim,onlarla görüşüyorduk. 12 kişi kadardık, çocuk, kadın ve 3 yaşlı erkek, babam ve komşular. Evin önüne çıktığımız zaman bir sürü kişi vardı, kimseyi tanımıyordum komşumuz orada değildi,, evin arkasına gitmişti, bize görünmedi. Hemen erkekleri kadın ve çocukları ayırdılar bir tarafa, bir asker tecavüz ettiği bir kızı getiriyordu, onu bıraktı ve beni bir tarafa ayırdı. Orda babamı, komşumu öldürdüler, 27 yaşında olan amcamın oğlunu katlettiler, yaşlı bir kadını aynı şekilde. Beni bir komşunun evine götürdüler, orada tecavüz ettiler, o zaman 16 yaşında idim, karşı koydum, bağırdım, direndim, yumruklandım, dişlerimi kırdılar, hala yaptıramadım… Bir şekilde kurtuldum, o nafakam nereden geldi bilmiyorum. Kendimi dışarı zor attım, dışarıda kadın ve çocuklar vardı, onlara katıldım, onları dövmüşlerdi, işkence etmişlerdi, sonra artık öldürme yok dediler, hepimizi yazın kullandığımız küçük ahşap kulübeye soktular. Bana tecavüz edenin hatlarını biliyorum ama tam olarak tanımıyorum, adını bilmiyorum, maskeli idiler, üniformalı idiler. Bizi ispiyonlayan komşularımızın yardımı ile Kiselyaktan gelen birlik en fazla bela çakarmıştı. Kulübeyi içinde biz canlı canlı, yaktılar, ölüleri ateşe attılar, ve gittiler köyün içlerine doğru, biz köyün tam başında idik. Dumandan boğulmak üzere iken annem ve bir komşumuzla kapıyı kırmayı başardık, onlar yakıp gitmişlerdi. Ormana kaçtık, orada 3 gün kaldık, sonra teslim olduk. Ormanda gece kaçmayı, kurtulmayı başaran başka kadın ve çocuklarla birleştik. Sonra tekrar onların elinde kaldık 3 gün, çünkü ormanı kuşatmışlardı ve hiç bir çıkış yoktu, Sonra haberlerde duyulunca, birleşmiş Milletler devreye girdiler ve serbest bölgeye çıkmaları için insanları bıraktılar, Ben çıkmadım, ormanda 5 gün kaldım, canlı olarak bir daha ellerine düşemezdim. Birleşmiş güçler benim ve daha sonra bana katılan bir arkadaşım için özellikle geldiler ve bizi kurtardılar. Daha ne diyebilirim, korkunç, babanın ölümünü, akrabalarının katliamını görmek, bilmek, annen ve baban baksınlar, onların gözleri önünde hayatını söndürsünler… 1994 de evlendim, iki çok iyi çocuğum var, sağlıklılar, bugüne kadar yaşabildik… Başlarında olan kişi 12 seneliğine Hagda hapis cezası aldı, suçunu kabul ettiği için. Biz ise, Yaşıyoruz, çalışıyoruz, tabletlerle. Çocuklarıma, kiminle yaşadıklarını, kiminle iş yaptıklarını, komşu olarak kime güveneceklerini bilsinler ve unutmasınlar diye anlatıyorum, öğretiyorum. Bize kimse yardım etmedi, belki Allah onlara yardım eder… 13- Feride LİKİÇ – Vareş Konuşan kişi, Adisa öz kızımdır. Önce dünyadaki bütün Müslümanları ve Türkiyeyi selamlamak istiyorum. Bir anne, bir eş, bir müslüman kadın olarak, diğerleri neyi yaşadılarsa ben de yaşadım. İki çocuğum vardı, oğlum 14, kızım 16 yaşında idi, çok iyi bir evliliğim vardı. Bizi Hırvatlar, Hırvat barış gücü esir aldı, başlarında Ivisa Rayıç vardı. Suçunu kabul ettiği için 13 seneliğine hapis cezası aldı. Başlarına gelenleri konuşmayan çok aile var. Adamlar hepsi maskeli idiler, küçük kızlarımıza tecavüz ediyorlardı. Türklüğümüze, Müslümanlığımıza, herşeyimize kürfrediyorlardı. Kızlarımızın işlerini bitirdiklerinde, “tertemiz kızlarınızı bize sakladığınız için, bukadar güzel yetiştirdiğiniz için çok teşekkürler” demeleri en fazla vurmuştu, sarsmıştı… Bunu asla unutamıyorum. Bu söylediklerini zorlukla dile getirebiliyorum, yine de herkese bizim insanımıza, Müslümanlarımıza söylüyorum. Herkes nerede yaşıyorsa yaşasın, kiminle yan yana yaşıyorsa yaşasın, ama iyi bilsin kimlerin yanında olduğunu, kime inanması gerektiğini, kimin düşman olduğunu, kimin komşu olabileceğini iyi bilsinler… Bizi canlı olarak küçücük ahşap evimizde yaktılar. Kocam, bir odaya götürülen kızının sağ çıkacağını bilmediğinden, kulağıma, kurtulursak oğluma iyi bak demişti… Kapıyı kırabilmiştim, çocuklar ormana kaçtılar, ben bayılarak orada kalmıştım. Bütün akrabalar canlı olarak yandı, herşeyimizi, altın, para, giysileri ne varsa hepsini talan etmişlerdi. Ormanda 2 gün 2 gece kaldık, yiyecek hiç birşeyimiz yoktu, çok soğuktu, donuyorduk, kızım donmak üzere idi, masajla ısıtmaya çalıştık, teslim olmaya karar verdik, oğlumu yanıma aldım, kızım onların eline canlı olarak düşmek yerine, açlıktan ve soğuktan ölümeyi tercih edeceğini söyledi, gelmeyi reddetti ormanda tek başına kaldı. Caddeye çıktık, kurşunlar yağıyordu. Bizi durdurdular. O anda oradan geçen barış gücü arabasını fark ettim, önlerine attım kendimi, Boşnakça çok az biliyorlardı, zorlukla anlaştık, arabaya aldılar, açlıktan bayılıyorduk, yiyecek verdiler. Müslümanların çoğunlukta olduğu bir yere gittik. Kızımı kurtarmaları için herkesten yardım istedim, polisten, tanıdıklardan. kızım Adsa iki gün daha ormanda kalmıştı tek başına. Sonunda kurtarabildik. Üstümüzdeki giysiler nemden, kandan,kirden, çürümüştü, dökülüyordu. İnsanların vicdanı yok, Avrupanın vicdanı yok, Hag’tan umutlu idik, büyük bir acı, hüsran yaşadık. Ivisa Rayıçın mahkeme sonucu, cezası 13 sene olarak geldiğinde herkes sarsıldı, bütün köyü kara hüzün kapladı. Köyde 38 kişiyi katlettiler, annelerin karnında bebekleri, hamile kadınları canlı yakıyorlardı, 3-5-13 yaşı arası çocukları, 70 yaşında kadınları bile, canlı kim varsa, herkesi yok ediyorlardı. Adalet, adil yargı, yok öyle bir şey, hangi adalet? Bize göre bu asla adalet değil. Şehirdeki bütün Müslümanları, okullarda, hapishanelerde, esir kamplarında, evlerde, genel evlerde, hastanelerde her yerde kapatıyorlardı, katlediyorlardı, yakıyorlardı, işkence ediyorlardı. Vareşte tecavüz etmedikleri tek bir kadın yok. Kızlar gizliyor, kadınlar gizliyor. Öğrenen erkekler sevdikleri kızları terk ediyor… * Bosna’ da önden gelen tv ve gazete adreslerine-ingilizce olarak Sýrbistaný, Hýrvatistaný, Karadaðý aklayan kararý protosto ettiðimizi, Hollanda Ýnsan Haklarý Mahkemesini, Toplu- sistematik, etnik soykýrýmýn-kadýna ve erkeðe yapýlan namus soykýrýmýnýn, Bosna sýnýrlarý içinde Bosnak ve Sýrp halký arasýnda yapýlmýþ bir þehir savaþýndan ibaret olduðu kararýný protesto ettiðimizi, kýnadýðýmýzý, bu mahkemenin müslüman toplum aleyhine verdiði bu kararýn insan haklarýný bizatihi ihlal ettiðini, bundan böyle bu mahkemenin verceði hiç bir kararýna itibar edilmeyeceði, beyanýný vermek, onlarin yaninda oldugumuzu, destekledigimizi belirtmek çok iyi olur. press@rtvfbih.ba desk@rtvfbih.ba tvdesk02@rtvfbih.ba www@pbsbih.ba informativna@ntvhayat.com marketing@dnevni-list.ba ahmet@ntvhayat.com fena@fena.ba redakcija@avaz.ba express@avaz.ba

özbekistan

Şubat 5 2007Yorum Yok Kategori: Analiz

Özbekistan’da Kerimov kadının statüsünün yükseltilmesine çok önem veriyor. 95’de Kerimov:Kadınlar lider olmalı,yönetici olmalı demiş. O nedenle Hatunkızlar Komitesi Başkanı Başbakan yardımcısı aynı zamanda.Dilber Gulamova. Bu kanunla 400 kadın işe yerleştirilmiş. Her ilde Vali yardımcısı Hatun kızlar komitesine bağlı bir kadın. Belediye başkan yardımcıları da kadın. 8 Mart Kadınlar Günü resmi tatil olarak kutlanıyor. Bu yıl zaten Aile Yılı olarak ilan edilmiş .Çok fazla sayıda etkinlik ve yasa çalışması sürdürülüyor.Maneviyat ve Marifet diye bir program tüm okullarda uygulamaya konmuş. Özbekistan tarihinden tutun dış politikada Özbekistan’ın tutumuna, milli gelenek ve göreneklere kadar her şey öğretiliyor bu programda.2001 yılında Latin alfabesini resmen geçmiş olacak Özbekistan.Bu nedenle kız çocuklarının eğitimine de özel bir önem veriyor. Taşkent Hatunkızlar komitesi başkanı aynı zamanda Bakanlar Kurulu üyesi Feride Abdurahimova mahalle bazında örgütlendiklerini anlatıyor. Yaklaşık 30 gazeteleri var. Parayla satılan dergilerinin tirajı 130.00’den fazla. Bu yıl Atatürk Ödülünü kazanan Prof. Bernard Lewis de Ortadoğu’nun geleceğini üç noktada değerlendirmiş: İsrail, Türkiye ve Kadınlar. Ortadoğu’da daha demokratik bir yaşamın dinamosu kesinlikle kadınlardır. Türkiye modernizmin temsilcisinin kadınlar olması gibi. Osmanlı’da Vakıfların %60’ını kuran Osmanlı kadınlarıydı. Bugün Türkiye Cumhuriyet’inin siyasi tıkanmışlığını aşacak olan da yine kadınlardır. evde va ülkede demokrasi birlikte gerçekleşebilir. Atatürk kadınları mobilize ederek T:C: yarattı. Bugün yeni bir yüzyıla hazırlanan Türkiye’de de kadınların rolü çok önemli. Toplumsal değişimin motoru kadınlardır. Bunun için zihinlerdeki önyargıları kırmak gerekiyor. İşte Türkiye’nin zorlandığı bu. Önyargılardan arınmış bir düşünce biçimi. Siyasi, sosyal ve ekonomik başarısızlığın altında yatan gerçek budur. Önyargılar bizi kamplarda tutmaya yarıyor ama başarı getirmiyor.Bizi yeni bir yüzyıla da taşımayacaktır. Çağdaş ve özgün 21.yüzyıl sentezimiz Türk Rönesansıyla hayata geçirilebilir. Gözlerimizi dünyaya çevirip büyük düşünmeyi öğrenmenini yollarını açarsak Türk Rönesansı kapılarını bize açacaktır. Bunu kadın ve erkek birlikte başarabiliriz. Birlikte yeni bir Türkiye yaratabiliriz. Fikir fukaralığını, siyasi yozlaşmayı, beceriksizliği aşmanın başka yolu yok. Sosyalizasyonu gerçekleştirmeliyiz. Mutlu ve güçlü bir Türkiye için.. 1996 Yeniyüzyıl

AB yapısı

Aralık 15 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

Avrupa Birliği’nde İslam karşıtlığı ve yabancı düşmanlığı 11 Eylül 2001′den bu yana giderek artmaktadır. Bu eğilim için “İslamofobi” tanımı da yapılmaktadır. Avrupa’nın çekirdeğini oluşturan Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Hollanda gibi ülkelere baktığımız zaman görünen tablo şudur: Hızla yaşlanan bir nüfus, sanayide kapanan işyerleri, artan bir yabancı göçü ve işsizler akını, çoğalan yabancı gettoları, “alt tabaka” denilen yoksul kesimin hızla çoğalması, artan ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, lidersizlik, vizyonsuzluk ve stratejik kararlardan yoksunluk. Bu görünümüyle Avrupa adeta bir kasabalar federasyonuna dönüşmüştür. Almanya, Fransa, Hollanda, İtalya bir tür kasaba mentalitesi içinde yönetilmektedir. Avrupa kıtanın tümünü kapsayan bir bakış ve liderliğe sahip değildir. Mevcut liderler kasaba politikacıları düzeyinde, dışa kapalı ve içe dönük populist bir politik söylem içindedir. Avrupa’nın tümü adeta bir yaşlılar ve emekliler yurduna dönmeye başlamıştır. Sürekli şikayet eden, yabancıların atılmasını isteyen ve eski güzel günleri özleyen kocaman bir yaşlılar yurdu. Mevcut politikacıların sözleri ve tutumları da bu yaşlılar yurdunun sözcülüğünü yapmanın ötesine geçememektedir. Tabloya tek tek ülkeler açısından bakıldığında durum şudur: Almanya: Yabancı düşmanlığı hızla yükselmektedir. Son yapılan bir ankete göre eski Doğu Almanya’da yaşayanların yüzde 61′i ve Batı’da yaşayanların yüzde 49′u ciddi bir yabancı düşmanlığı eğilimi içindedir. Almanya’da son olarak gündeme gelen İslam testi, vatandaşlık testi gibi uygulamalar yabancı varlığını adeta tümüyle Almanya’dan söküp atmaya dönüktür. Okulda ve tenefüüste Türkçe yasaağı denemeleri, Türkçe kursuna okulda sınıf vermeme çabaları da bu düşmanlığın günlük uygulamaları arasındadır. Türk hükümetlerinin şimdiye kadar Avrupa’daki Türklerin eğitim ve gelişimine dönük ciddi önlem almaması da tabloyu ağırlaştırmaktadır. DİTİB de maalesef Alman makamlarınca ciddiye alınacak çağdaş ve dil bilen imam kadrolarından yoksundur. Bu da Türklerin İslamı ve dini savunma yeteneğini zayıflatmaktadır. Başta Türk gençleri olmak üzere yabancı gençliğin eğitim sorunu ise kelimenin tam anlamıyla bir skandala dönüşmüştür. Alman sistemi gençler eğitimsiz ve mesleksiz bırakmaktadır. Politik olarak da Türkiye’yi AB dışında bırakma eğilimi Almanya’da nerdeyse partilerüstü bir kamuoyu politikası halinde yürütülmektedir. Fransa: Yabancı ve müslüman gettolardaki ayaklanma ve isyanlar Fransa ve Paris’e adeta müstakbel bir Filistin görüntüsü vermektedir. Afrikalı mültecilerin çokluğu ve artması önlem alınamayan bir dalga olarak sürmektedir. Türklere yönelik Ermeni soykırımı yasası ise adeta burada yaşayan Türklere politik ve hukuki yeni bir soykırım uygulama çabasıdır. Fransa yabancı düşmanlığının politik hedefi olarak Türkiye’yi ve Türkleri görmektedir. Hollanda: İslam ve yabancı karşıtlığının tavana vurduğu bir ülkedir. Son olarak sokakta yabancı dil konuşulması bile yasaklanmak istenmiştir. Hollandalı bir sinema yönetmeninin İslamcı militanlarca öldürülmesi ülkede hala süren derin bir tepki yaratmıştır. Türkler ve diğer yabancıların politik ağırlığı, bunların dışlanma çabasını arttırmıştır. ancak son seçimde Türklerin topluca Sosyalistler ve D 66 gibi partilere oy vermesi, Hollanda’da politik tabloyu içinden çıkılamaz bir yamalı bohça haline getirmiştir.

Nevval hanım, umarım kabalık olarak algılamamışsınızdır.Fakat sizden daha radikal bir çıkış beklediğimden dolayı bir serzenişte bulunmuştum.Biraz kafamız karışık AB konusunda,bu karışıklığı da giderecek olan ancak siz ve sizin gibi düşünür ve yazarlarımızdır. Çalışmalarınızda başarılar dilerim. ömeryürek

A.Özhan’la Tasavvuf

Kasım 22 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

“Nasıl bir insan yetiştirmeli?” Diyalog Avrasya Dergisi 23. sayısında bu soruya cevap aradı. Avrasya cumhuriyetlerinde uygulanan eğitim ve terbiye sistemlerinin uygulamalarıyla incelendiği bu dosyada Türk Tasavvuf musikisinde önemli bir isim Ahmet Özhan’la yaptığım röportaj da yer aldı. Sayın Özhan, DA dergisinin bu inceleme konusuna “Türk toplumu tasavvufsuz iflah olmaz” cümleleriyle cevap verdi.

Nevval Sevindi: Bir insan modeli oluşturmada felsefe, din ve eğitim kendilerine özgü bir üslupla öneri getiriyorlar. Tasavvufun bu konudaki yaklaşımı nedir? Ahmet Özhan: Özgün bir tasavvuf modeli olarak “insan”ı düşünmenin, meseleyi ta baştan yeteri kadar kavrayamayan bugünkü insan topluluklarının meselesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in besmelesinin b’sinin altındaki noktada bu insan modeli zaten bütün profiliyle, bütün perspektifiyle ortadadır. Çünkü Cenab-ı Hak Habibinin lisanıyla “Ben bir gizli hazineyken, bilinmeyi, sevilmeyi murad ettim. Bütün alemi insan için, insan-ı kâmil için yarattım” diyor. Meseleye buradan yaklaştığımız zaman, zaten nasıl bir insan olunmasının gerekliliği ortaya çıkıyor. O zaman Cenab-ı Hak merkezli ve O’nu hoşnut edecek yaşama biçimi farzın yerine getirilmesinden ibarettir. Tasavvuf zaten yaşama geçirilirken alınan tavırdır. Yaşama geçirme sürecindeki aldığımız tavırdır. Derinlemesine yaşam anlayışımızın konuyu anlamlaştırırken ortaya konan estetiğimiz, nezaketimiz ve irfanımızdır. Tasavvuf böyle bir profil çıkartıyor ortaya. Nezaket ve irfan olmadan tasavvuf olamaz mı? Olmaz. İslâm olamaz. Yani benim bugünkü düşüncem içerisinde tasavvuf ayrı bir profil değil. İslâm’ın özünün ortaya çıkışından ibarettir. Kati surette ayrı değildir fakat İslâm’ın arza inince anlama veyahut aktarma biçimi de bir tasavvuftur. Kaba, saba, marjinalleşmiş, fiile tapan bir üslupla değil de, o fiille hayatını aşka dönüştüren bir üsluptur tasavvuf. Bunun gerektirdiği ne kadar fiil ve yaşama aktarılmış bir biçim varsa, onlarda bu şekilde yaşamak isteyen insanların hayatlarında tatbik etmeleri gereken davranış biçimleridir. Peki, hayatımızda var olan tepkisellikten kurtulmanın bir yolu yok mudur? Gönül ve akıl uyanıklılığını mümkün olduğu kadar sürekli kılmakla tepkisellikten kurtulabiliriz. Her an hangi huzurda, hangi maksatla bulunduğumuzu unutmaz isek, yani her anın farkına varır isek, kurtulabiliriz. Kırıcı tepkilerimizden ancak bu şekilde pişman olabiliriz. Böylece bir adım geri döner, pişman olduğumuz anki psikolojimizin dışında olduğumuzu anında tespit ederiz. Pişman olduğumuz psikoloji ise, farkındalığımızı yitirdiğimiz andır. Üstelik nezaket bakımından da her zaman karşınızdakini kendimize tercih etmemiz lazımdır. Bir yanlış davranışa tepki verme konusunda “Ama o da bana böyle yaptı.” diye cevap veren birisine şunu demek lazım. “Sen de yaparsan, ondan ne farkın kalır?” O yapacak, sen yapmayacaksın. Nefse zor geliyor ama kemalin gittiği yolda bu ciddi bir engeldir, bu aşılması gereken bir şeydir. O zaman da eşyanın -yani şeylerin çoğulu olarak kullanıyorum eşyayı- insan da ona dahil olmak üzere, hakikatini anlamak adına ciddi mesai sarf etmek lazım. İnsanı kemale götüren süreç kendiliğinden mi oluşur, yoksa bizim bunun için bir şey yapmamız mı gerekir? Yapmamız gerekir. Kendiliğinden olmaz. Eğitim diye bir gerçek var. Malum için ilim gerek, ilim için de bir âlime ihtiyaç vardır. İlim – âlim – malum birbirine bağlılar. Bir şeyin malumatı için ilim lazım. Mutlaka biz birilerine önder oluruz, donanımımızla, mutlaka bize önderlik etmek durumunda olan önümüzde daha donanımlı insanlar vardır. Yani bir mürşide ihtiyacımız var. Aydınlatıcı, öğreticiye ihtiyacımız var. Hangi okula gitseniz öğretmenden geçilmez. Öğretmensiz okul olur mu? Dünya da bir okuldur, kemal sürecini yaşadığınız bir okul. Dünyanın öğretmenlerinin olmaması mümkün mü? Kitap var. Okulda da kitap var. Onun için Kuran-ı Kerim var ama Peygamber Efendimiz var. Üstelik o kitapları kim yazıyor? Hep öğretmenler yazıyor. Burada çok önemli bir şey var; okul. Okul, aslında insan üreten bir merkezdir. Bu okul nasıl bir insan yetiştirir? Beni bir okula konuşma için davet ettiler. Okulun ismi Yunus Emre Koleji. Ben okula giderken “Yunus Emrelik o kolejden mezun olan, Yunus Emre olur mu acaba?” diye tatlı bir çocuksu hayal kurdum. Ama maalesef Yunus Emre mezun olunmuyor, birileri mezun oluyor, okur-yazar oluyor ama Yunus Emrelik başka bir süreç, başka bir okul. Ama mutlaka yine böyle bir okula ihtiyaç var. Mutlaka derken tabii ekoller içerisinde Üveysilik diye bir ekol var. Bu, kendi kendine bir oluşma ve sadece kemale götüren kulvarlardan bir tanesi. Aslında bir zamanlar bunun tarikatlar ve dergahlar gibi ciddi müesseseleri, okulları vardı. Bugün onlar kanun gereği kapatılmış. Ama kültürü kapatmak mümkün değil. Kültür hâlâ yaşıyor. Peki, çocukları ne yapacağız? Bir çocuktan nasıl insan yetiştirilir? Görgülü kuşlar gördüğünü işler. Eğer ailede böyle bir yatkınlık söz konusu ise, çocuk kendinde genetik olarak var olan eğilimlerinin bir takım bilgisayar tıklamalarını kendi beyninde bir açılım olarak küçüklüğünden itibaren hissetmeye başlar. Ve o artık kendi karar verip, kendi arzularını tatmin etme dönemine geldiği zaman, kendi kâmilini aramaya başlar. Büyük bir iştah ve istekle o manevi yanı ona sinyal verir. Ama arama isteğini veremezsiniz. Var olan isteğini uyandırabilirsiniz. Yani onun yaradılış biçiminde o tıklanacak noktanın var olması lazım ki, siz orayı tıklayabilesiniz. Sizin bilgisayarınızda o yükleme yok, istediğin kadar tıklayın oraya, yanıt alır ama bilgi çıkmaz ortaya. Ama Cenab-ı Hakk’ın “ruhundan ruh üfürdüm” dediği ruhuyla var olma söz konusu olduğundan dolayı o istidat belli bir yüzdeyle her insanda var. Bu bağlamda İslâmiyet’in “Her insan iyi doğar” fikri çok anlamlı… Mesela Hıristiyanlık’ta her insan günahkâr doğar, sonra vaftiz suyuyla temizlenir temizlenebildiği kadar. Doğu inançları içerisinde herkes beyaz kâğıt gibi doğar. Cenab-ı Hak hangi kulunu nerde kullanacaksa o istidatla yaratır. Ne karalama kâğıdıdır, ne karalamış bir kâğıttır, aktır. “Murad-ı İlahi” dediğimiz; maksat, konsept ve her türlü fiilin oluşması gerekiyor ve o fiili oluşturacak bir kul yaratıyor Cenab-ı Hak. Cenab-ı Hakk’ın 99 kilit esması vardır. Er-Rahmandan başla Es-Sabırla biter. Ama bu kilit, esmadır. Cenab-ı Hakk’ın kudretini simgeleyen esmaların 99 ile sınırlı olduğunu söyleyen kişi konuyu kavrayamamış demek. Onlar kilittir ve her birinden 99 tane zuhur eder, her 99’un birinden yine 99 zuhur eder. Fakat senin esmanda bir tanesi daha ilerdedir, benim esmamda ona muhalif olarak bir tanesi daha ilerdedir. Ayniyet diye bir şey söz konusu değildir. Hepimiz kullanım yerine göre esmalarımızın dozu itibariyle değişiğiz. Senin sabır esman harcında daha fazladır. Benim daha çabuk sinirlendiğim meselelere “ya otur Ahmet, ne yapıyorsun Allah aşkına, dur. Mevla ne eyler görelim, ne eylerse güzel eyler” dersin. Bunun örneklerini çoğaltabiliriz. Siz bir sanatçısınız. Bir insanın birey olarak yetişmesinde sanatçının nasıl bir rolü olur? Cenab-ı Hakk’tan geleni Cenab-ı Hakk’ın diğer kullarıyla paylaşmak. Bu halim benim tercihlerimle ve yegâne gayretlerimle oluşmuş bir hal değil. Bu bir vergi, netice itibariyle bu bir görevdir. Bu görev Cenab-ı Hakk’ın diğer kullarına O’nun kudretini ve estetiğini hatırlatma görevidir. Ben bütün izahımla, bütün duruşumla, bütün sözlerimle ancak ve ancak insanoğluna “Ey, kardeşim. Allah var. Ve başka hiçbir şey yok ve sen şu anda da, yarın da sonsuza kadar, ondan dolayı varsın, onunla varsın, onun için varsın. Onun için yapay olmayan, seni sadece şu zaman dilimi içerisinde üç-beş dakikalık diyebileceğimiz sonsuzluğun yanında, bir zaman içerisinde sanal bir benliğin pençesine girip, bir takım şehvetleri tatmin için sonsuzdaki mutluluğunu ve sonsuzdaki sevgilini unutma. Farkında ol, hakikatli ol, sözünün eri ol, adam ol.” tıklamalarını sesimle, sözümle, duruşumla, hayatımla ve ilişkilerimle yapabilirim. Bunun haricinde yapılan her şey benim için şirk argümanıdır. Peki, çocuğun kişilik yapılanmasına ne katmalıyız ki, buradaki sorunlarını de aşsın. Tasavvufun bu konuda ne gibi katkıları olabilir? Türkiye gerçeğinden bahsedecek olursak, tasavvuf konusu tamamen içeride bir yerde gizlice söylenecek bir durumda. Bundan önce Türkiye’nin gerçek sorunlarını hal etmesi, ikilemden kurtulması lazımdır. Bu ikilem, laik-anti laik ikilemidir. Çocuğa manevi ilim vermeye çalışıyorsunuz, sistem karşı çıkıyor. Sistemin doğrultusunda gittiğin zaman, çocuk manevi olarak bir açmaza düşüyor. Yani demokrasiyi ciddi bir şekilde algılatıp etnik sıkıntılarımızı da, inanç boyutundaki sıkıntıları da bir düzene koymamız gerekir. Bunu da başa gelen insanlar becersin. Bütün yapılanmalar hakikaten çok bireysel kalıyor. Ben çocuğumla bireysel olarak ilgileniyorsam ne âlâ. Aksi takdirde sokağa bıraktığında ortaya ne çıkacak bilmiyorsun. Çocuğun yaratılışı doğrultusunda başarılı olması için ona yardım etmek, sağlıklı, uygun bir ortam hazırlamak velinin, mahallenin, semtin meselesidir, şehrin meselesidir, ülkenin meselesidir. Onun içerisinde adam katil olacaksa, yapacak bir şey yok çünkü onun psikolojik dengeleri onu buna yöneltiyor. Onu bu fiili gerçekleşmekten alıkoyacak tedbirlerle oluşmuş bir sosyal ortam gerekir. Tasavvuf, insanı maddi ve manevi olarak bir esma terkibi olarak görmedir. İnsanın yeterliliklerini veya yetersizliklerini kendi eğitimi veya Allah’ın yaratmasıyla alakalı bir şekilde gören kişinin O’na tepkisi tamamen pedagojik olmalıdır. Balık tutmanın bile pedagojisiyle alakası var ama caiz değil. Hayvanı aldatıyorsun çünkü. Aldatmak hayatın hiçbir safhasında doğru değildir. Ben sana kabalık yapabilirim. Sen ya “bunun psikolojisi yerinde değil” veyahut “bu eğitimsizin birisi” dersin. Eğer müdahale edecek gücün varsa bana bir artı ekleme adına yaparsın. İnsan eşya ile bu şekilde ilişki kurmalı. Tasavvuf bir varış biçimi, yol haritasıdır. Bu yol haritası içerisinde iletişim çok önemli çünkü objeyi onunla yaptığın iletişim yoluyla tanıyacaksın ve tarif edilmiş yolu bulacaksın. İletişim bir adres bulmaktaki sokak ismi, cadde ismi, köşe başındaki belirgin bir objedir. Türk insanının çoğunluk olarak genetik yapısında tasavvufi heyecan ve saygı vardır. Çünkü biz dostluğu seven, paylaşmayı seven, inanca çok yakın ve delikanlıyız. Veri tabanımız bu. Dolayısıyla bu toplumun en büyük ıslah ve kariyer argümanı tasavvuftur. En belalı adam bile tasavvuf sayesinde Allah’tan korkar. Tasavvuf; sosyalleşmiş, özgür ve fırsat eşitliği olan bir toplumda bu genetik yapıya sahip mükemmel bir toplum ortaya koyar. www.da.com.tr – Diyalog Avrasya / Kış-23 2006.

İtalya

Ekim 31 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

İtalya-Türkiye İlişkileri programı

3rd Italian-Turkish Forum “150th Anniversary of the Italian-Turkish Relations: A common vision towards the EU” Roma, November 7-8, 2006 Tuesday, November 7, 2006 8.00 pm Welcome reception 8.05-8.30 pm Welcome addresses Dieter Rampl, Chairman of UniCredit Group Ambassador Murat Bilhan, Former Chairman of SAM 8.30- 10.00 pm Dinner 10.00 – 11.30 pm Jazz Concert (two groups, one Italian and one Turkish, will play Jam session) Wednesday, November 8, 2006 (Villa Miani, Via Trionfale 151) 8.30 – 9.00 am Welcome coffee 9.00 – 12.00 am Workshop 1 – Political Relations “Italy and Turkey: a new vision of Europe” Chairman: Ambassador Renato Ruggiero,Advisor to the Prime Minister on the Declaration on the future of Europe on the occasion of the 50th Anniversary of the Treaty of Rome Co-Chairman: Zeynep Karahan Uslu – Chairman of the Turkish-Italian Working Group and Turkish Parliamentary Group at the Euro Mediterranean Parliamentary Assembly, Turkey 9.00 – 12.00 am Workshop 2 – Economic Relations “The energy policies in the Mediterranean Countries, with regard to EU energy supply security” Chairman: to be chosen Co- Chairman: Ambassador Mithat Balkan, National Coordinator for Energy Issues Introductory remarks: Jan Nahum, CEO POAS (Petrol Ofisi Distribution Company) 9.00 – 12.00 am Workshop 3 – Socio-cultural Relations “The role of mass-media in democratic society” Chairman: Paolo Gentiloni*, Minister for Communication, Italy Co-Chairman Hanzade Dogan – President of the Executive Committee of Dogan Media Group and member of Board Directors of the World Association of Newspapers 12.00-12.15 pm Plenary Session Introductory speech: Alessandro Profumo, CEO UniCredit Group Keynote speeches: 12.15-12.45 pm Abdullah Gül, Minister for Foreign Affairs, Turkey 12.45-1.15 pm Massimo D’Alema, Minister for Foreign Affairs, Italy 1.15-1.45 pm Press Conference 1.45-2.45 pm Buffet Lunch with the participation of the Ministers 3.00 pm Plenary Session 3.00- 3.10 pm Walter Veltroni, Major of Rome 3.10-3.40 pm The Chairman of each Workshop will report to the Plenary Session (10 minutes each) 3.40- 5.30 pm Debate 5.30- 6.10 pm Final Remarks Valentina Aprea, Chairwoman of the inter-parliamentary Italian- Turkish Group, İtaly Egemen Bagis, Member of the Turkish Parliament and Foreign Policy Advisor to the Prime Minister Lucio Caracciola, Editor in Chief of Limes, an Italian Political Review *to be confirmed Venue Address: Villa Miani, in Via Trion ale 151 Hotel of the Turkish Delegation: Hotel Ambassador, via Veneto, 62 – Roma 00186 In cooperation with: REPUBLIC OF TURKEY Ministry of Foreign Affairs

İtalya

Ekim 30 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

ÜÇÜNCÜ TÜRK-İTALYAN FORUMU Türk -İtalya ilişkilerinin 150 yılı münasebetiyle

14.09.2006 ÜÇÜNCÜ TÜRK-İTALYAN FORUMU HAKKINDA NOT Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM), bu Bakanlığın sivil toplum ve düşünce kuruluşlarına yönelik penceresini oluşturmaktadır. Halihazırda SAM seksenden fazla ülkede yerleşik düşünce kuruluşu ile ikili işbirliği bağları oluşturmuş olup, bu kuruluşlar ile akademisyen heyetleri teatisi ve ortak toplantılar gibi faaliyetler düzenlemektedir. Sözkonusu bilimsel nitelikli faaliyetlere ilaveten, son dönemlerde SAM sınırlı sayıda ülke ile Türkiye’nin tanıtımı açısından prestijli “Forum” adı verilen toplantılar düzenlemeye başlamıştır. Forum adı verilen etkinlikler vesilesiyle her iki taraftan yüksek düzeyli şahsiyetler açılış ve kapanış konuşmaları yapmak üze re toplantılara katılmaktadır. Ayrıca, düzenlenen çeşitli panellerde parlamenterler, işadamları, akademisyenler, bazı resmi yetkililer, sanat ve kültür çevreleri mensupları biraraya gelmekte ve önceden belirlenen gündem çerçevesinde “interaktif” görüş alışverişinde bulunmaktadırlar. Bu etkinlikler, iki taraftan yüksek entellektüel düzeyde çeşitli çevreleri temsil eden şahsiyetleri biraraya getirmek suretiyle samimi bir diyalog ve işbirliği ortamı oluşmasına ve ülkemizin tanıtımına ciddi katkıda bulunmaktadırlar. Forum adı verilen etkinlikler genelde üç panel içerecek şekilde düzenlenmektedir. Panellerin birincisinde siyasi içerikli konular, ikinci panelde ekonomik içerikli konular, üçünücü panelde ise, kültürel ve sosyal içerikli konular ele alınmaktadır. Her panelde her iki taraftan tanınmış birer şahsiyetin (onur konuğu) konuşma yapmalarını takiben interaktif tartışmalar düzenlenmektedir. Forum etkinlikleri dönüşümlülük esasına göre dğzenlenmektedir. Buna göre, Üçüncü Türk-İtalyan Forumu, seyahat günleri dahil olmak üzere 7-9 Kasım tarihlerinde Roma’da düzenlenecektir. SAM, Türk-İtalyan Forumu’nun düzenlenmesinde, İtalya’dan Unicredit Bankası ve LİMES adlı düşünce kuruluşu ile işbirliği yapmaktadır. Üçüncü Türk-İtalyan Forumu’nun taslak programı ekte sunulmaktadır. Forum adı verilen etkinlikler Türkiye’de düzenlendiği takdirde yabancı katılımcılar prestijli bir otelde misafir edilmekte, ayrıca iaşe ve ibate masrafları ile tüm yurtiçi taşıma giderleri tarafımızdan karşılanmaktadır. Misafirler ise sadece uçuş biletini ödemektedirler. Forum adı verilen etkinlikler kapsamında Türk heyeti yabancı ülkelere gittiğinde sadece kendi uçak biletlerini karşılamakta ve diğer giderler evsahibi ülke tarafından üstlenilmektedir. Sözkonusu Forum’a katılacak Türk heyeti mensuplarının uçak giderlerini kendilerinin karşılaması beklenmekte olup, Roma’da iaşe-ibate ve toplantı düzenleme giderleri İtalyan tarafınca üstlenilecektir.

Yimpaş

Ekim 30 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

DUYGU YOLSUZLUĞU “Ağabeyim imamdı Almanya’da” diyordu Tokatlı yaşlı bey. Ölürken bana dedi ki; “hayatta yaptığım en büyük hata Yimpaş’a para toplamak ve para kaptırmak”.Bana da çok ısrar etti ben para vermedim derken gözlerinde hüzün vardı.

DUYGU YOLSUZLUĞU “Ağabeyim imamdı Almanya’da” diyordu Tokatlı yaşlı bey. Ölürken bana dedi ki; “hayatta yaptığım en büyük hata Yimpaş’a para toplamak ve para kaptırmak”.Bana da çok ısrar etti ben para vermedim derken gözlerinde hüzün vardı. Almanya ağırlıklı olmak üzere Avrupa’daki işçilerimizin alın terini, geleceğini çalan insanların dini, camiyi,imamı, duyguları sömürmesi onların acımasızlığı konusunda yeterli kanıttır.Kimseye acımayan kendi şahsi hesapları ve ilişkileriyle dünyayı yöneten ego-merkezli bu faşist ideolojinin elemanları kalpsiz. Nasıl Müslüman sayılır ki kalpsiz biri? İntihar edenler, sokaklara düşenler,delirenler ve de ruh hastası olanlar. Evlerin içini gezdiğimde bu sahipsiz insanları izlemek iman sahibi bir insanı da hasta edecek durumdaydı. Hukuk devletinin olmadığı ve sahip çıkmadığı bir düzende “vermeseydiniz enayiler” demek ne kolay! Bu insanların suçu var mı?Var, yüksek faizin adını değiştirip kar payı yapınca senin 5000 Euro nasıl ayda fazladan 1500 Euro doğurur? Hırs ve tamahkarlık alın teri denen altın yumurtlayan tavuğu kestirdi. Ancak memleketime fabrika yapılsın diyenler de dolandırıldı. Yozgat’ta fabrika için para yatıran Adanalı İbrahim İnce gibi. Ne oldu? Kalp krizinden öldü. Almanya ekonomik olarak çöküyor. 13 milyon yoksulu var.Bunun 1 milyonu Türk. Türkler bu aşağı tabakada olmayacaklardı.Çünkü onlar yemediler içmediler para biriktirdiler. Şirketlerin içini boşalttıklarını rahatça söyleyen(neden söylemesin bugüne kadar hop ne oluyor diyen olmamış , hala da yok)Yazısız çizisiz para vermedim diye de sevinemediler çünkü şirketlere kar ortağı yap sonra içini boşalt hava alsın millet. Utanmadan adam diyor ki:”14 ülkede yatırım yaptık paralar boşa gitmedi”. Sürünen insanların gözüne baka baka söylüyor bunu Müslüman! Sonra ne diyor:”Savcılardan şimdiye kadar ifade talebi olmadı”. Ne güzel! Kimi tebrik etmeli savcıları mı, adamı mı,onu koruyanları mı? Eğer Hanefi Avcı olmasaydı İsviçre savcısından da haberimiz olmayabilirdi. İsviçre’den 14 klasör dosya geldi de ne oldu? Tercüme etsin diye bir memura verilip on yıl kadar sen çalış zamanaşımına girince haber veririz demişler herhal!Çünkü almancalar tercüme edilmiş yıllar içinde sağ olsunlar Fransızcalar kalmış. İçişleri Bakanı diye bir koltuk var mıydı bu ülkede? Toplanan paraları bavulların üstüne oturarak kapatanlar (o günlerde bedava yeyip içerek şişmanlamışlar muhtemelen) özel kuryelerle (imamlar dahil) paraları her yere sokmuşlar. İsviçre’ye de böyle aktarılmış paralar. Milyarlarca euroluk dövizin yüzde 10’u Almanya’daki kişisel hesaplara, %50si Yimpaş ‘ın Türkiye’deki firmalarına!Yüzde 40 en güzel,manzaralı yere kurulmuş ;Yimpaş yöneticilerinin Türkiye’deki yakınlarının özel hesaplarına.breh ,breh! Yimpaş’ın bir çok yöneticisi, eli kanlı paralara ahlı insanların dövizlerine bulaşmış bu insanlar bugün politika yapıyor. Avrupa’da olsa hükümet istifa etmek zorunda bırakılırdı. Nerde o günler….Dedikodu olsa üstüne atlayacak bin yazardan bu konuda on yazar kalıyor. Nedense… Hürriyet dünya çapında bir habercilik ve gazetecilik yaparak Türkiye’nin menfaatlerini korumuştur. Türkiye hukuk devleti ise bir haftadan fazladır yapılan yayını,bulguları mahkemede değerlendirir. Zaten uzun bir zaman aşımı olmuş ama hak yerini bulmadan bu konu burada kalırsa Allah bütün eli o paraya değmişleri gazabıyla yakacaktır. Onların buna inanmadığını biliyorum yalan söyleyenden Müslüman olmaz zaten de,insan da olmaz. Gelin bunu temizleyin.vebalin ağırlığı kucakladığınız altınlardan fazladır emin olun. Geçen yıl görevini bırakana kadar holdingin “kara kutusu” olarak bilinen Kadir Şöhret, Yimpaş’ın patronu Dursun Uyar’a, “Dursun Bey, ahiretini düşün” diye mektup yazdığını ancak bunun etkili olmadığını söyledi. Bu habere göre pek umut yok yani. Dursun Uyar’ın af kapsamında ertelenen davası bir göz yummayı aşina kılmıyor mu? Türkiye’de sık rastlanan egosundan başka kuş tanımayan yönetici bolluğu Yimpaş’ta da var. Kara kutu söylüyor:” Bu hale gelmesindeki sebep ise yönetimdekilerin “Yimpaş benim, istediğimi atarım” anlayışıdır. Başkanın etrafına dolan iyi niyetli arkadaşlarımızın dışındakiler, ’size karşı’ deyip o insanlara da başkanı da düşman ettiler. Zarar eden şirketleri büyük kár ediyormuş gibi gösterdiler. Ama biliyoruz ki Yimpaş, yüzde 50’nin üzerinde zararla gidiyor. Zarar her gün biraz daha büyüyor. Geçenlerde yönetimdeki bir arkadaşıma durumu sordum. ’Ortaklar para alamaz’ dedi. Bu ne utanmazlık. Madem öyle sen niye paranı alıyorsun. İçerde neler konuşulur böyle dışarıda Müslümanlık kisvesi (postuyla)gezilir elbette. Herkes bir post bulmuş kendine geziniyor kurt misali.Toplum,millet ne yapsın? DUrsun uyar paralar yabana gitmedi Orta Asya’da demişken kara kutu diyor ki: “Türkmenistan’mış, Avustralya’ymış, paraların nereye gittiğini ben biliyorum. Adam şirketi zarar ettirerek bitirmiş ama kendisi hanedan olmuş. Sonra denilecek ki falanca şirkete şu para verilmiş. Hayır, burada 100 bin insan dolandırılmış. Emanete hıyanet edilmiş. Bu konuları Yönetim Kurulu Başkanımız Uyar’la çok konuştum. Bize bir yıl içinde şirketleri düze çıkarıp kendisinin ayrılacağını söyledi. O zaman şirketlerin zararı 80 trilyon lira ise bugün 100 trilyon lira. İşte bir Türk yöneticilik klasiği: “Krizde bile bazı dalkavuk insanların maaşlarına zam yapıldı. Yumruk yumruğa girecek hale gelmiştik.” Yalaka ol,dalkavuk ol hayatın para içinde yüzsün ….. Herkesi de buna özendir ya da tehdit et ki işler yürüsün….. Bunları uygulayan yöneticiler ebedi başkan oluyor memlekette.Öyle çok tanıdım ki anlatamam. Zavallı bu ülke içeride ve dışarıda sömürülmekte. Sömürenler liyakatsiz ve ehil olmayan şaklabanlar. Şekli yaşayan ve düşünenlerin sonu asli bir boğulma ….. Bunu anlamak ve milletin asılla kopyayı birbirinden ayırma zamanı gelmiştir. Türkiye zihinsel yapılarında,seçimlerinde ve lider tanımında devrim yapmadıkça bu filmi hep görecek. İster Banker Kastelli olacak adı,ister Uyar ….. Kazanın doğurduğuna inanan öldüğüne de inanmak zorunda kalacak. Avrupa’ya bu kadar kızıp köpüren ahlaksızlık yuvası diyenlere duyurulur: Bu ahlaksızlık değil mi? Bu ahlaksızlığı sen ört bas ederken Avrupa mahkeme ve savcıları araştırmadı mı? Kim ahlaksız? Ahlakı sadece cinsellik sananlar veya sanılmasını isteyen taşra zihniyetliler kimleri kandırıyor acaba?Kandırılan farkında mı? Ahlak bir bütün olarak algılanmadıkça ve hayata geçmedikçe Türkiye dünya sahnesinde oynayamaz. Türkleri dünya sahnesine taşıyan asırlarca “Türk asrı” denmesine neden olan Çağlar adaleti uyguladığı dönemlerdir. Değerler kaybolunca insanlık kaybolur.İslamiyet’e de bundan fazla kötülük yapılamaz zaten. Katılan herkesi tebrik ediyorum. Parasını kaptıranlar öykülerini yazsın ve yayınlayacağım. Bir kamuoyu yaratmak gerekir.Kaç yüzbin insansınız…. Deşifre edin kötüleri.hep kötüler ittifakı kazanıyor bir de iyiler ittifakı kazansın. Kötüler kolayca ittifak kuruyor menfaatle iyiler ittifak kuramıyor. İyiliğin ittifakı ebedidir. TARAFSIZ CNN’DE MAĞDURLAR KONUŞAMADI Dursun Uyar ise bol bol konuştu. Devamlı ayni savunmayı yapan Uyar’ı AKPli komisyon Başkanı bile yalanladı. Telat KArapınar dedi ki:Yimpaş dahil bunların hepsi sahtekarlık ve dolandırıcılık yapmıştır.Milleti kandırmıştır.Raporda bunu açıkça yazdık. Nedense bu ne demek?Neden yalan söylüyorsun Uyar diyen çıkmadı!! AMa BAşbakan “son günlerde YİMPAŞ modası çıktı diyor… Yolsuzlk artık moda değil demek ki ona göre. Hiç olmazsa tefecilerle bizi bir araya koyamazsınız diyerek Dursun Uyara tefeci demsine sevinelim yeter sanırım.Bu kadarı adam olana çok bile!!! 4 saati aşan programda açık ve netolarak nitelikli dolandırıcılık yapan Yimpaş ve benzerleridir ve bu Avr.da tespit edilmiş mahkeme ile karara bağlanmış bu nedenle de Dursun uyar kırmızı bültenle aranmaktadır denmedi! Yozgatta herkes Yimpaşsever olabilir de (bal tutan parmak yalar hesabına) diğerlerine ne demeli? Ahlak nedir diye biz soralım o zaman?

Geriatri

Ekim 30 2006Yorum Yok Kategori: Analiz

AVRASYA 2006 SAĞLIK VE SOSYAL BAKIM FORUMU 02- 04 KASIM 2006 Antalya Expo Center ANTALYA –TURKİYE

AVRASYA 2006 SAĞLIK VE SOSYAL BAKIM FORUMU 02- 04 KASIM 2006 Antalya Expo Center ANTALYA –TURKİYE HİMAYELERİNDE T.C. ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI ORGANİZE TÜRKİYE HOLLANDA SAĞLIK VAKFI KÜLTÜRLERARASI SAĞLIK ENSTİTÜSÜ DESTEKLERİYLE www.medtravelantalya.com www.aspendoshospital.com www.ozelugurluhastanesi.com www.komfly.com www.stichting-mozaik.com / http://www.multinationaal.nl/ Değerli Sponsorlar, Türkiye Hollanda Sağlık Vakfı olarak, Türkiye Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın destekleriyle 02 – 04 Kasım 2006 tarihlerinde, Antalya’da “Avrasya 2006 Sağlık ve Sosyal Bakım Forumu” ve I.Hollanda Sağlık ve Sosyal Hizmetler Çalıştayı’’ adı altında bilimsel bir etkinlik düzenlemeyi kararlaştırmış bulunuyoruz. Antalya Expo Center’da gerçekleşecek Anfaş MedtravelAntalya Akdeniz Sağlık Kongre Turizmi Fuarında yerli ve yabancı uzmanların katılımıyla 02-04 kasım tarihlerinde düzenlenecek Foruma; göç veren ve alan ülkeleri yakından ilgilendiren “göç olgusu” ele alınacaktır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız sayın Murat Başesgioğlu’ nun himayelerinde, Çalışma Bakanlığı Müsteşarı Sayın Enis Yeter’in Başkanlığında düzenlenecek ‘’AVRASYA 2006 SAĞLIK VE SOSYAL BAKIM FORUM’’unda ; işlenecek tema ise ‘’21. Yüzyılda Göç, Sağlık ve Çok Kültürlü Bakım’’ olacaktır. Türkiye’de tarihsel süreçte hep göç olgusu vardır. Bu göç olgusu çok derindir. İç göç, dış göç, Türkiye’ye göç ve Türkiye’den yurtdışına göç olmak üzere 4 boyutta sınıflandırılabilir. Türkiye, göç olgusu ile yüzyıllardır iç içe olmasına rağmen Türkiye’nin ciddi bir göç politikası olmamıştır. Türkiye Göç Enstitüsü ve Yurtdışı Türkler Genel Sekreterliği bir an evvel kurulup, kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Göç, belki de insanlık tarihinin yaşadığı en sıkıntılı olayların başında geliyor. Kimi göçler, bu eylemi gerçekleştiren topluluklar için yeni bir umut, yeni bir yaşam sağlarken, kimi göçler ise her yönüyle dram, trajedi, acı, ezilmişlik ve çaresizlik olarak sonuçlanmaktadır. 1960’lı yıllardan 2000’lere geldiğimiz şu günlerde göç kavramı, niteliği, boyutları ve sonuçları itibariyle derin bir değişim içerisindedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında hızlı bir kalkınma sürecine giren Avrupa ülkeleri, işgücü arzındaki eksikliği tamamlayabilmek için doğu ve güneylerindeki ülkelerden işgücü talebinde bulundular. Türkiye, 1960’lardan başlamak üzere, başta Almanya olmak üzere bir çok Avrupa ülkesine yoğun göç verdi. Davul ve zurnayla uğurlanan işçilerimiz, Avrupa’da bando ve mızrak ile karşılandı. Ancak Türk işçilerine yönelik ilgi gün geçtikçe ve değişik gelişmeler nedeniyle farklı boyut kazandı. Ekonomide yaşanan krizler, siyasi değişiklikler, Avrupa’da artmaya başlayan işsizlik gibi nedenlerle işçilerimiz sorunlarla karşılaştılar. Bunun yanında işçilerimizin eşlerinin ve çocuklarının uyum sorunları, Avrupa’da doğan çocukların eğitim ve kültür sorunları ciddi boyutlara yükseldi. Buna ırk ayırımı, sosyal güvenlik, ücret dengesizliği, çalışma hayatında eşitsizlik gibi faktörlerde eklendi. Avrupa’ya Türk göçü, bu yüzyılda da ülkeleri çok meşgul edecek bir konudur. Soru tek taraflı yaklaşıldığında insan hak ve özgürlükleri merkezli bakılmadığında gerek göç veren ülke, gerekse göç alan ülke adına sorunun boyutları büyüyecektir. Göç ile birlikte dil, din, kültür,çevre, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler alanında bir çok sorunlar gündeme gelmiştir. Avrupa’da yaşayan Türklerin sayısı ise günümüzde Avrupa’daki Luksemburg, İzlanda, İrlanda, Malta, Monaco ve Lichtenstain gibi ülkelerin nüfusundan fazladır. 21.yüzyılın en önemli sorunlarından biri olan yaşlılık; özellikle Avrupa ülkelerinde yaşlı nüfusun artması nedeniyle önemli sorun haline gelmiştir. Ilk nesil Türkler yaşlılık dönemine girdiler. Kalmak veya dönmek ikilemi arasında kararsızlık içerisindedirler. Ülkemizde bakım standartları iyileştiği takdirde geri dönüşü arzu etmekteler. Avrupa ülkelerinde kalanlar için ise artık oralarda kendi dil, din ve kültürel değerlerine yönelik kurumların oluşmasını beklemekteler. Avrupa’nın bazı şehirlerinde çok kültürlü huzurevleri, bakımevleri ve müslüman mezarlıkları mevcuttur. Türkiye’de ise 21.yüzyılın başlarında Avrupa’nın değişik ülkelerinden özellikle Almanya, Hollanda, Danimarka, Norveç ve İngiltere’den emeklilerin Akdeniz ve Ege bölgelerine yerleştikleri bilinmektedir. Ülkemizde ise bakım sektöründe çok kültürlü bakım modellerine yönelik çalışmalar yapılmalı ve bu alanda yatırım yapılması desteklenmelidir. Çok kültürlü bakım modellerinin geliştirilmesi ve Avrupa ülkelerinin ilgili kurumları ile işbirliği yapılarak yaşlıların kaliteli bir yaşam sürmelerini sağlanmalıdır. Türkiye’nin değişik bölgelerinde sağlık turizmine yönelik ciddi statiksel çalışmalar yapıp, sağlık, bakım ve refah sektörüne özel sektörün yatırım yapması desteklenmelidir. Avrupa Birliği sürecinde genç nüfusa sahip olmamız büyük bir avantajdır. Bu genç nüfusun sağlık ve bakım sektöründe kaliteli bir eğitim alarak yetişmesi ülkemiz ve Avrupa ülkeleri içinde oldukça önem arzetmektedir. FORUMUN AMACI • Göç ile birlikte yaşanan genel sorunlar, • Göç ve Sağlık , • Göç ve Sosyal Hizmetler, • Göç ve Eğitim, • Göç ve İşsizlik, • Göç ve Çevre, • Göç ve Yaşlanma, • Göç ve Engellilik, • Göç ve Uyum Göç ile birlikte yaşanan sağlık, sosyal, kültürel, ekonomik, siyasal, bakım, gelir, eğitim ve konut gibi daha pek çok alanda etkisini hissettiren sorunlara vaktinde yapılan yaklaşımlarla etkili politikaların geliştirilmesini amaçlanmıştır. Forum süresince bu konularda yaşanan sorunların belirlenip çözüm yollarının kişi ve kurumların işbirliği ile gerçekleştirilmesi hedeflenmektedir. Böylelikle ileride Avrupa’da gerçekleştirmeyi planladığımız ‘’Avrupa Göç Forumu’’nun ön hazırlıklarının oluşması sağlanmış olacaktır. Tarihsel bir perspektiften yola çıkarak, göç ve göçlerin getirdiği sorunların tartışılacağı Forum’da; AB ve küreselleşme sürecinde göçün beraberinde getirdiği sorunlara çözüm arayan, geleceğimizi şekillendirecek proje ve önerilerin kamuoyunun bilgisine sunulması amaçlanmaktadır Katılımınızı ve desteklerinizi bekler, saygılarımızı sunarız. Organize Komitesi Adına, Forum Koordinatörü Dr. Kemal AYDIN FORUM ORGANİZASYONU, KURULLAR VE SEKRETERYA Himayelerinde Sayın Murat BAŞESGİOĞLU, T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Forum Başkanı Enis YETER, Vali, T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Müsteşarı Düzenleme Kurulu Prof. Dr. Ali Rıza ABAY Doç. Dr. Ali SEYYAR Prof. Dr. Yaşar BİLGİN Prof. Dr.Vildan SEVIN Doç. Dr. İbrahim ÖZDEMİR Mehmet Ali ÖZKAN Nevval SEVİNDİ Şemsettin TÜRKAN Abdullah GÜVEN Dr. Nevzat DOĞAN Fatih KILICARSLAN Dr. Fevzi CEBE Dr. Cem TOKER Veyis GÜNGÖR Gültekin YAPICI Ali ÜNAL Muharrem AYDOĞAN Saadet YAKAR Hadi DİLER Hasan YAR Kenan AŞKIN Yücel GÜNDOĞDU Kamuran ÖZDEN Mehmet SEVİM Dr. Dağıstan ALTUĞ Dr. Öner GÜNER Dr. Fatma SÖNMEZ Uz. Dr. Turgut ŞAHİNÖZ Dr. Fikret EFE Dr. Dursun AYDIN Dr. Cahit YAĞMUR Dr. Şefik GÜVEN Dr. Mustafa ZONTUROĞLU Harun EROL Dr. Ferhat KAYAN Dr. Aycan AKTAŞ Dr. Serdar BEKLEN Yaşar TÜRKKORUR Forum Danışma Kurulu Prof. Dr. Naci BOR Prof. Dr. Orhan KAVUNCU Prof. Dr. Cevdet ERDÖL Prof. Dr. Naci BOSTANCI Prof. Dr. Tevfik TATAR Dr. Turan ÇÖMEZ Mehmet CEYLAN Dr. Şaban ODABAŞI Dr. Cem TOKER Dr. Kadir CANATAN Dr. Cahit YAĞMUR Marita GRUDZEN Jerry GRUDZEN Kemal YALCIN Bekir METİN Murat CAN Naime BAŞKURT Halis KÖKTEN Nevval SEVİNDİ Nihal MURADOĞLU Veyis GÜNGÖR Ali İhsan ÜNAL Sabri BAYINDIR Halit YAĞMUR Bayram ÇINAR Türkan BEKİ Kemal YILDIRIM Nurten ALKAN Ayşenur KURTOĞLU Zeynep YİĞİN Muhammed BOZDAĞ Zafer DANIŞ GENEL BİLGİLER • Forum Yeri Antalya Expo Center, Antalya, TURKEY • Forum Tarihi 2 – 4 Kasım 2006 • Forum Dili Forum Dili Türkçedir. İngilizce yapılacak oturumlarda İngilizce – Türkçe tercüme yapılacaktır. • İzin Yazıları Foruma katılım için kurumlara verilmek üzere talep edilecek forum yazıları, forum sekreterliği aracılığı ile isteyen katılımcılara gönderilecektir. Bu tür davet yazıları sadece izin amacı ile kullanılabilir. Bu tür davet mektubu sahibi misafirlerin kayıt ve konaklama ücretleri organize tarafından karşılanacaktır. • Önemli Tarihler Kayıt ve konaklamalar için son tarih: 30 Ekim 2006 • Poster ve Sözel Bilgiler Poster ve sözel bilgiler elektronik posta ile gönderilebilir.İsim, adres, kurum ve telefon bilgileriyle beraber info@sgnt.org adresine ekli dokuman olarak göndermeniz yeterlidir. • Havaalanı Karşılama ve Konaklama Konaklama organize ve sponsorlar tarafından karşılanacaktır. • Katılım sertifikası Tüm katılımcıların sertifikaları 4 kasım 2006 tarihinde dağıtılacaktır. FORUM PROĞRAMI 02.11.2006 PERŞEMBE 18:30 – 19:00 ÖZEL ASPENDOS HASTANESİ SPONSORLUĞU AÇILIŞ KOKTEYLİ Konferans Marita GRUDZEN Etnogeriatri Çalıştay Çalışma Grupları Tanıtımı 20 :00 – 21:30 ÖZEL ASPENDOS HASTANESİ AVRUPA – TÜRKİYE SAĞLIK VE SOSYAL HİZMETLER ÇALIŞTAYI ‘’Avrupa Göç Forumu’’ Hazırlıkları Başkan Nevval SEVİNDİ Doc.Dr.Ali SEYYAR Dr .Fevzi CEBE – Doc. Dr. Ali SEYYAR Almanya’da Türk Toplumu’nun Sağlık ve Sosyal Hizmetler Sorunları Türkan BEKİ (Almanya) Almanya’da Sağlık ve Sosyal Hizmet Sorunları Fadime ANIK (Danimarka) Danimarka’da Sağlık ve Sosyal Hizmet Sorunları Murat CAN (Hollanda) Hollanda’da Sağlık ve Sosyal Hizmet Sorunları Ali İhsan ÜNAL (Hollanda) Hollanda’da Yaşayan Türkler Nihal MURADOGLU (Amerika) Amerika’da Yaşayan Türkler Nevval SEVİNDİ Türk Dünyasının Kalkınmasında Stratejiler 03.10.2006 CUMA 09:30 Açılış 09:30 – 10:00 Açılış Konuşmaları Dr. Kemal AYDIN Protokol Konuşmaları Sayın Alaattin YÜKSEL, Antalya Valisi 10:30 – 11:00 T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı sayın Murat BAŞESGİOĞLU 21.Yüzyılda Göç 11:00 –11:15 TÜRKİYE HOLLANDA SAĞLIK VAKFI 2005 ÖDÜLLERİ AVICENNA ÖDÜLLERİ Doç. Dr. Ali SEYYAR (Avicenna Prize) Sosyal Bakım Çalışmaları 11:15 -12:00 Konferans Jerry GRUDZEN (USA) Tek Tanrılı Dinlerde Sağlık ve İyileşme Jan Cees MEIJBOOM Hollanda’da Belediyeler ve Sosyal Hizmet Uygulamaları Nevval SEVİNDİ Avrupa’da Yaşayan Türkler 16:00 – 17:30 TÜRKİYE’DE YAŞLI VE ENGELLİ BAKIMI PANELİ Panel Başkanı Prof. Dr. Ali Rıza ABAY Prof. Dr. Ali Rıza ABAY AB Sürecinde Sosyal Hizmetler ve Yaşlı Bakımı Dr. Şefik GÜVEN AB Sürecinde Türkiye Yaşlı Bakımı ve Sorunları Uygulama Örnekleri Doç. Dr. Ali SEYYAR AB Sürecinde Sosyal Bakım Uygulamaları Sema OĞLAK Avrupa’da Evde Bakım Modelleri Niyazi TANILIR Doğu Anadolu’da Sosyal Hizmet Uygulamaları Gündüz Yaşlı Merkezi Abdullah GÜVEN AB Sürecinde Özürlüler Politikası Hadi DİLER AB sürecinde Sivil Toplum Örgütleri ve Yaşlılık 17:30 – 17:45 Ara 17:45 – 18:30 I. AMERİKA – TÜRKİYE SAĞLIK VE SOSYAL HİZMETLER PANELİ Başkan Nihal MURADOĞLU Marita GRUDZEN Nihal MURADOĞLU Amerika’da Yaşlılara sunulan Hizmetler ve Amerika’da Yaşlanmak Nevval SEVİNDİ 21.Yüzyılda yitirilen değerler Marita GRUDZEN Amerika’da yaşlılara sunulan hizmetler Türk Amerika Yaşlılık Araştırma Vakfı’nın kurulması 19:30 – 22:00 ÖZEL ASPENDOS HASTANESİ GEZİ Akşam Yemeği I. HOLLANDA TÜRKİYE SAĞLIK VE SOSYAL HİZMETLER ÇALIŞTAYI Başkan Enis YETER Ali İhsan ÜNAL Dr. Kadir CANATAN Enis YETER Forum Başkanı Hollandaya Türk Göçü ‘’Sağlık ve Sosyal Bakım’’ Dr.Kadir CANATAN Hollanda’da Yaşlanma Jan Cees MEIJBOOM Btisame Boudhan Stichting Maatscahppelijke Dienstverlening Delfshaven SMDD Delfshaven Sosyal Hizmetler vakfi Hollanda’da Belediyeler ve Sosyal Hizmet Uygulamaları Ali İhsan ÜNAL Hollanda’da Yaşayan Türklerin Dünü ve Bügünü İnanc KUTLUER Hollanda Göç Enstitusü Müdürü Türkiye’ye Geri Dönuş Selcuk ÖZTÜRK Limburg Eyaleti Meclis Üyesi Hollanda’da Gençlik, Egitim ve İşsizlik Kaya KOÇAK Eindhoven Meclis Üyesi Adem SİMİTÇİ Sağlık TurizmininÖnemi Murat CAN psikolog Göç olgusuna genel bakış ve sosyal hizmetler Ali KESKİN Göç ve Eğitim Naime BAŞKURT Stichting Welzijn Huizen Sosyal danışman Kasım AKDEMİR IOT Başkan Yardımcısı Türk İslam Kültür Dernekleri Başkanı Yusuf ÖZKAN ACN Sigorta Şirketi Müdürü, Sağlık Turizmi Girişimcisi 04 KASIM 2006 CUMARTESİ 10:00 – 10:45 Konferans Osman ELMACI Avrupa’daki Türkler ve Avrupa Parlamentosu Ahmet Demirhan Hollandaki Türk Göçüne Sosyolojik yaklaşım 10:45 – 11:00 Ara 11:00 – 12:00 AVRASYA SAĞLIK VE SOSYAL BAKIM PANELI Başkan Niyazi TANILIR Ali İhsan ÜNAL Dr. Fikret EFE Türk İslam Kültüründe Yaşlılık ve Yasam Sonuna Sosyolojik Yaklaşım Niyazi TANILIR Doğu Anadolu’da Sosyal Bakım Projeleri Osman ELMACI Avrasya’da Sosyal Kalkınmada Avrupadaki Türklerin Rölü Ali İhsan ÜNAL Avrasya’da Yerel Yönetimin Kalkınması 12:00 – 12:30 Ara 12.30 -13:30 ANDEVA HASTANESİ SPONSORLUĞU ÖĞLE YEMEĞİ 13:30 – 15:30 AKDENİZ VE EGE BÖLGESİ YAŞLILIK PLATFORMU PANELI Başkan Dr. Nevzat DOĞAN Dr. Şefik GÜVEN Dr. Ferhat KAYAN Geriatric City Projesi Dr. Aycan AKTAŞ Sağlık Turizm Zirvesi Kararları Dr. Nevzat DOĞAN AK Parti Yaşlılar Koordinasyon Merkezi Başkanı Turan COMEZ Ulkemızde Saglik Turizminin Onemi Doç. Dr. İsmail TUFAN Türkiye Yaşlı Haritası Ömer ERDOĞAN İzmirde Yaşlı Hizmetleri Dr. Galip ALPTEKİN İzmirde Yaşlı Bakım Uygulamaları Prof.Dr.Ahmet AKTAŞ Akdeniz ve Ege’de Yaşayan Yabancılar Dr. Şefik GÜVEN Ege – Çeşme Projesi Gökhan Özok Kültür ve Turizm Bakanlığı Yatırım ve Işletmeler Genel Müdürlüğü Şube Müdürü “Termal Turizmi Master Planı” 15:30 – 16:00 Ara 16:00 – 17:00 ÇALIŞTAYLAR Klinik Sosyal Hizmetler Çalıştayı Koordinatör Fatih KILICARASLAN Klinik Geriatri Çalıştayı Dr. Öner GÜNER Dr.Cahit YAĞMUR Klinik Manevi Bakım Marita GRUDZEN (USA) Doç.Dr.Ali SEYYAR Sosyal Geriatri Çalıştayı Dr. Selcuk ENGİN Zafer DANIŞ 17:00 – 17:15 FORUM ANTALYA DEKLERASYONU Enis YETER Vali, T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Müsteşarı KATILIMCI VE DESTEKLEYEN KURUMLAR: Sağlık Bakanlığı Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Eğitim Bakanlığı Dış işleri Bakanlığı Devlet Bakanlıkları Devlet Planlama Teşkilatı Özürlüler idaresi Başkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı Vakıflar Genel Müdürlüğü Türk İşbirliği Kalkınma İdaresi Başkanlığı Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü Kızılay Türkiye Avrupa Sağlık Platformu Türkiye Avrupa Sosyal Hizmetler Platformu Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD) Kültürlerarası Araştırma ve Dostluk Vakfı (KARVAK) Müteşebbis Gelişim Vakfı Başkent Mesleki Eğitim Vakfı Kastamonulular Dayanışma Derneği (KASDER) Sağlık Elemanları Vakfı Anadolu Sağlık Eğitim Vakfı Başbakanlık Vakfı Yurtdışı Üniversite Mezunları Platformu (YUMEP) Tükiye İşci Emeklileri Derneği Umutlar Sönmesin Derneği Gümüşhaneliler Federasyonu Çorumlular Federasyonu Anadolu Sosyal Hizmetler Derneği Mozaik Kultur ve Sanat Vakfi Multinationaal Adviesbureau Türkiye Amerika Sağlık ve Sosyal Hizmetler Platformu Uluslar arası Sosyal Hizmetler Platformu (ISSEP) Turkıye Hemseri Dernekleri Platformu(TUHDEP) Forum Bilimsel ve Organize Sekreteryası: Dr. Kemal AYDIN Türkiye Hollanda Sağlık Vakfı (SGNT) Kültürlerarası Sağlık Enstitüsü (IFCCH) SGNT –Türkiye irtibat: Hacı Hızır Mah. Kaymaz Gecidi No:6 Kocaeli / Turkey Tel :+90 262 325 84 20 Faks :+90 262 325 84 20 GSM :+90 533 475 94 62 Email :info@sgnt.org/ drkaydin@hotmail.com

Sayfa 2 / 6«12345»...Sonraki »