Beslenmek önemli

Temmuz 27 2010Yorum Yok Kategori: Güncel

Maalesef geleneksel mutfağımıza yapılan saldırılar ve kimlik kaybı herkesi hasta etti.Geçen gün anlatılanlara bakın:Dede,torun,baba,oğul restorana gitmişler.Bu ünlü restoranı oğlu seçmiş.Torun “spagetti bolonez” söylemiş.Dedesi “ver bakayım bu neymiş”deyince “bu kıymalı makarna evladım”narasına çocuğun tepkisi “rezil olduk burada öyle denmez!” Bunu kimden öğrendi dersiniz?

İçki bu ülkede, Osmanlı tarihi ve anıları,edebiyatı okuyan herkesin bildiği gibi , tarihin her döneminde vardı.Ne övmek,ne yermek işimizdir.

Ne yediğini bilmek  gibi irfan olmaz.

Mine Şenocaklı Vatan’da yazdı:

26.Temmuz dizi

*İçki şişede durduğu gibi durmaz, bunu içen de bilir, içmeyen de… İşte bu yüzden üzüm rakıdan tehlikeli. Çünkü kimse bilmez ki üzüm de salkımda durduğu gibi durmaz, biraz fazla kaçırdınız mı; sağlığınızı bozar, mesela damar sertliğine yol açar. Ben de bilmiyordum, Başbakan sayesinde öğrendim! “Rakı içmeyin, üzüm yiyin” deyince, bir bilene danıştım. Prof. Dr. Kenan Demirkol anlattıkça anladım ki, meyvenin de fazlası içindeki fruktoz yüzünden en az alkolün fazlası kadar zararlı!

*Diyelim ki bir restorana gittik ve Başbakan’ın önerdiği gibi bonfilenin yanında bir kadeh şarap yerine, bir bardak taze sıkılmış portakal suyu içtik. Bir bardak portakal suyunda yaklaşık olarak 30 gram fruktoz, yani meyve şekeri var. 15 gramdan fazla alınan fruktoz ise, trigliserite, yani yağa dönüşür. Bu hem karaciğer yağlanmasına, hem damar sertliğine, hem de vücudumuzun yağlanmasına yol açar. Yani ne olur şarapta kalalım! Çünkü şarap damar sertliğine ve kansere karşı koruyucudur…

Mesele sağlık oldu mu, hepimiz doktor kesiliriz. Hastalık ne olursa olsun, hepimizin bir reçetesi vardır! Mahalle kahvesi olsun, siyaset kürsüsü olsun fark etmez, mesnetsiz atar tutarız! Başbakan, biraz ideolojik biraz da gerçekten sağlıklı bir toplum hayalinden geçen hafta bir reçete daha sundu. Kendince kimyasal bir formül oluşturdu, “Rakı içmek yerine üzüm yiyin” dedi. Formülü basitti, madem ki alkol meyveden üretiliyor, o zaman ne gerek var içki içmeye!.. Hani biraz “Biber acıdır, hayat da acıdır, öyleyse hayat biberdir” gibi bir mantık önermesi… Laik çevreler çok kızdı, muhafazakârlar sevindi. Ama kimse de kalkıp bir bilene sorma ihtiyacı hissetmedi!

Ben içki içmem. Çok içeni de sevmem! Yine de takıldı kafama bu mesele. Bir türlü çözemedim, üzüm yemekle bu iş çözülür mü? Gerçekten alkol içmek sağlıksız, üzüm yemek daha mı sağlıklı, bir uzmana danışmaya karar verdim. Türk Tabipler Birliği Tarım, Gıda ve Beslenme Komisyonu Başkanı Prof. Kenan Demirkol ile buluştum. 30 yıllık hekim Demirkol, hiç tereddüt etmeden girdi konuya; “Vücudumuz için zararlı üç beyazdan, yani un, tuz ve şekerden en zararlısı şekerdir. Sanıldığı gibi kolesterol değil, şekerdir damar sertliğine sebep olan. Meyvelerin içinde ise bol miktarda şeker var, hele ki üzümde en çok.” Yani, üzüm yiyin diyerek, alkol kadar zararlı bir reçete sunmuş Başbakan. Nasıl mı? Meyvenin içindeki fruktoz fazla alındığında, ki bu sınır günde 15 gram, kolesterolü oksitleyerek, trigliserite, yani yağa dönüştürüyor. Yani damar sertliğine sebep oluyor. Prof. Demirkol özellikle uyarıyor; “Diyetisyenlerin önerdiği gibi bol bol meyve yemek, yarardan çok zarar getirir. Siz siz olun, alkolü de ölçülü alın, meyveyi de ölçülü yiyin. Salkım salkım üzüm yemektense bir küçük kadeh kırmızı şarap içmek sağlığa daha
yararlıdır!”

Mesele aslında bildiğimiz, ama hep unuttuğumuz gibi, her şeyin çoğu zarar, azı karar. Günde bir kadeh şarap yerine bir şişe devirirseniz alkol de zarar. Tıpkı bir salkım yerine bir kilo üzümü gövdeye indirmek gibi…

***

Prof. Demirkol ile Cuma günü Topkapı Suriçi’nde Fatih Belediyesi’nin tesislerinde buluştuk. Mekanı öneren oydu, sayesinde böyle güzel bir tesis görmüş oldum. Bir ara çimlere bile oturduk… Üç saat boyunca sağlık konusunda daldan dala atladık; pet şişedeki sudan zehirli bebek mamalarına kadar… Sağlık gibi bir konuda uzun zamandır bu kadar bilgilendirici bir sohbet yapmamıştım, bir o kadar da keyifli…

***

Hocam, Başbakan’ın sözlerinden önce şunu sormak istiyorum. Gelirken bir arkadaşıma rastladım, kilolarından şikayetçidir hep. Ona “Canının istediğini ye ama çok hareket et” dedim. Yanlış mı yaptım acaba?

Sağlıklı kilo vermede spor asla yeterli olmaz. Bugün şişmanlık, kaloriye dayandırılıyor. Oysa kalori hesabı fiziksel bir özellik. Gıdaların kimyasal özellikleri de var. Siz sadece kaloriye baktığınız zaman o kimyasal özellikleri tümden yok sayıyorsunuz. Mesela bizim bugünkü konumuz da olan şeker kendi başına eklem kıkırdağını eriterek dizde kireçlenmeye yol açıyor ve o kadar yaygın ki bu hastalık! Diz protezi, kalça protezi yapılmasının başlıca nedeni şeker. Damarları tıkayan da sanılanın aksine kolesterol değil, şeker.

*Yani şeker sadece kalorisi ve şişmanlatıcı etkisiyle zarar vermiyor, doğrudan kimyasal yapısıyla da tehlikeli. “Şeker yiyeyim oradan aldığım kaloriyi başka yerden kısarım” demek çok yanlış…

Kesinlikle.

*Peki ne kadar şeker kullanabiliriz?

Günde 8 kesme şeker hakkınız var. Başka hiçbir meyve ya da bal, reçel yememişseniz tabii.

* Ben sabahları bir tatlı kaşığı bal yiyorum…

O zaman 6’ya iniyor şeker hakkınız. Bal ağırlıklı olarak fruktoz içerdiği için, yiyeceğiniz meyveyi de üçte bir oranında düşürmeniz gerekir.

* Peki hangisi daha zararlı? Tuz mu, şeker mi?

Kesinlikle şeker.

* Tuz için de “Günde en fazla 6 gram alın” deniyor…

Tuz konusunda yeni çalışmalar var, bugüne kadar yapılan kısıtlamaların çok da doğru olmadığını gösteren… Mesela siz tuzu terle vücuttan atabiliyorsunuz ama şekeri atamıyorsunuz. Şeker direkt olarak size popo ve karın yağı olarak geri dönüyor. Oralarda depolanan yağın ise getirdiği bir sürü olumsuzluk var. Kalp hastalığı, damar sertliği gibi…

ÇOK MEYVE YİYEN MÜTHİŞ BİR ERKEK GÖRDÜNÜZ MÜ?

* İyi ama bazı dönemlerde tatlı yeme ihtiyacı artıyor insanın. O zaman ne yapacağız?

Vücudun şeker talebi yoktur. Ama biz sürekli şekerle beslendiğimiz zaman, vücudumuz zararlı olduğunu bildiği için şekeri metabolize edecek olan insülini hazır bekletir. Dolayısıyla sürekli fazla şeker ya da nişastayla beslenen kişinin açlık kan insülin düzeyi yükselir. Açlık kan insülin düzeyi yükseldiği zaman kan şekeri düşer. Kan şekeri düştüğü zaman, “Eyvah kan şekeri düşüyor” sinyalini vücut size nasıl yansıtır? Mide özsuyunu salgılatarak, size açlık hissettirerek… O yüzden de siz aşerirsiniz. “Reçel kavanozu nerede?” diye aranmaya başlarsınız. Halbuki 100 yaşını aşan insanların ortak özelliği nedir diye bakıldığında açlık insülin düzeylerinin düşük olduğu görüldü.

* Yani uzun yaşamanın temelinde şeker yememek yatıyor…

Evet. Açlık insülin düzeyini düşük tuttuğunuz oranda sağlıklı ve uzun yaşarsınız. 1700 yılından kalma İngiltere’ye ait istatistikler var elimizde. Kişi başına yıllık bildiğimiz şeker tüketimi ne kadar biliyor musunuz? 5 gram! Yani yaklaşık 1 kesme şekeri kadar. Kesme şekeri 4 gram gerçi ama… Demek ki, şeker bir ihtiyaç değil. Tam tersi, sonradan tamamen alışkanlık olarak soframıza girmiş. 1801 yılında şeker pancarından da şeker üretilmeye başlanmış ve Almanya’da ilk pancardan şeker üreten fabrika kurulmuş. Sonra bütün Avrupa’da ard arda şeker fabrikaları açılmış. 1815 yılına gelindiğinde İngiltere’de kişi başına şeker tüketimi, 115 yıllık süre içinde tam bin 200 kat artmış ve 6 kiloya çıkmış. Bugün Orta Avrupa’da yıllık kişi başına şeker tüketimi bir kişinin kendi beden ağırlığından fazla; tam 70 kilo! Ve 1815’ten günümüze kadar şeker tüketim artış eğrisiyle, kanser, kalp hastalığı, inme, diyabet ve obezite gibi kronik hastalıklarda artış eğrisi bire bir örtüşüyor.

*Merak ettim, siz şeker kullanıyor musunuz?

Hiç. 38 senedir ne çayıma ne kahveme şeker koyuyorum. Onun dışında tatlı hiç yemiyorum.

*Ama hep denir ki şeker, yani glikoz beyin hücrelerini çalıştırır…

Doğru, çok iyi hatırlattınız. Eritrositin, omurilik ve beyin hücrelerinin enerji kaynağı glikozdur. Ama şeker yiyerek daha akıllı olmuş bir insan gördünüz mü siz? Çünkü vücut gereksinim duyduğu o glikozu yağdan da, proteinden de kendisi üretmeyi becerebiliyor. Mesela spermin enerji kaynağı fruktozdur. Peki siz hiç çok meyve yiyen müthiş bir erkek gördünüz mü? Göremezsiniz, çünkü testis hücresi spermin ihtiyaç duyduğu fruktozu kendisi üretir. Fruktoz çok dikkatli alınmalıdır. Çünkü, şeker pancarından veya şeker kamışından elde ettiğimiz şeker, yani bilimsel adıyla ‘sakaroz’ (bir yapay tatlandırıcı olan sakarinle karıştırılmamalı) iki ayrı molekülden oluşan bir birleşik moleküldür. Sakarozu biz yer yemez vücudumuzda glikoz ve fruktoza ayrışır. Glikoz kan şekerimizin de adıdır. Hemen kana karışır ve kan şekerini yükseltir. Vücudumuz şekerin zararlı olduğunu bildiği için korkudan hemen insülin salgılar.

* Nasıl?

Eğer çok fazla miktarda şeker yemişsek, gereğinden fazla insülin salgılanır. İnsülin o şekeri hemen alır vücudun bir enerji açığı varsa kısmen enerjiye dönüştürür. Ama insan vücudu çok tasarruflu bir biyolojik bünye. Çok az enerjiyle çok işler yapabilir. Mutlaka yediğiniz şekerde bir fazlalık olacaktır. Bu fazla şeker, insülin aracılığıyla ya kas ve karaciğerdeki şeker depolarına götürülecek, ki vücudumuzun şeker deposu 120 gram kadardır ve orası da sürekli doludur, hiç boş kalmıyoruz çünkü, ya da insülin bu şekeri alacak ve yağa dönüştürecektir. Dolayısıyla sizin yediğiniz şeker vücudun değişik bölgelerinde yağlanmalara sebep olacaktır. Ama insülin salgılanırken bir de leptin denilen tokluk hormonu salgılanır. Dolayısıyla belli bir miktar glikoz yedikten sonra vücut “Pes” diyor, “Artık yeme!” Doyuruyor sizi. Yani hiç olmazsa şekerin glikoz bölümü bir derecede tokluk yarattığı için daha fazla şeker yemenizin de önüne geçmiş oluyor. Şekerin ikinci bölümü olan fruktoz ise; insülin salgılatmadığı için tokluk hissi de yaratmaz. Dolayısıyla sınırsızca yiyebiliriz. İşte bu çok tehlikeli. Fruktozun günde 15 gram kadarı vücudumuzda değişik kimyasal süreçlerde kullanılabiliyor. Eğer bundan fazla fruktoz alınırsa karaciğerde trigliserite dönüşür. Trigliserit kan yağıdır. Hem karaciğer yağlanmasına, hem damar sertliğine, hem de vücudumuzun yağlanmasına yol açar. Amerika’da son 30-35 yıldır ortaya çıkan obezite salgını, meşrubatların, bisküvilerin, dondurmanın ya da diğer tatlıların mısır şurubuyla, yani fruktoz ağırlıklı üretilmiş olmasına bağlanıyor. Çok şükür biz de Amerikanlaştık! Çünkü bizde de mısırdan tatlandırıcı üreten 5 fabrika var. Baklava şerbeti bile artık mısır şurubundan üretiliyor… Böylece eskiden baklavayla şişmanlamamızdan daha fazla şişmanlamamız sağlanmış oldu.

* Ama meyvedeki fruktoz doğal?

Doğal sözcüğüne bayılıyorum. Akrep zehiri de doğal, bir porsiyon ister misiniz? İster dondurmadan ister elmadan alın, fruktoz fruktozdur. 15 gramdan fazlası alındığında yağa dönüşür, kolesterolü oksitleyerek damar sertliğine yol açar. Ama yine de meyvenin meyve suyuna üstünlüğü var. Meyve suyunda hiç posa bulunmadığından, fruktoz tümüyle emilirken, meyvedeki posa fruktozun hiç değilse bir bölümünün emilmesini engellemektedir. Ama posa da meyveyi tümüyle masumlaştırmamaktadır. Yani siz fazla meyve yiyerek kendinize iyilik ettiğinizi düşünüyorsunuz. Ama bir avuç trigliserit elde ediyorsunuz.

SİZİ KADIN, BENİ ERKEK YAPAN KOLESTEROLDÜR

* Bu trigliseritin önemi ne peki?

Kolesterol masum bir maddedir. Ve bütün hormonlarımızın hammaddesidir. Sizi kadın, beni erkek yapan kolesteroldür. Kolesterol olmazsa hormonlarımız olmaz. Nitekim sıfır beden mankenlerimizin kolesterol almadıkları için hormonları çok azalır ve adetten kesilirler. Ve maalesef tamamen sağlıklarını kaybederler. Anne sütü o yüzden kolesterolden zengindir. Doğa kendi kendine zarar vermez. Çocuğun kolesterole ihtiyacı var ki, anne sütünde de kolesterol var. Ama eğer siz kolesterolün oksitlenmesine yol açarsanız o zaman damar sertliği olur. Dolayısıyla kolesterolün kendisi zararlı değil, oksitlenmiş kolesterol zararlı. Kolesterolü oksitleyen dört madde var. Bunlardan biri de fruktoz. Dediğim gibi sihirli sınır da 15 gram fruktoz. Diyelim ki biz bir restorana gittik ve Sayın Başbakan’ın önerdiği gibi bonfilenin yanında bir bardak şarap içmedik, sağlıklı olalım dedik, o yüzden bir bardak taze sıkılmış portakal suyu içtik. Bir bardak portakal suyunda yaklaşık olarak 60 gram şeker, 30 gram fruktoz vardır. Bu miktar ise 15 gram sınırını aşıyor. Dolayısıyla yemekte bonfileden aldığımız kolesterol meyve suyundan veya meyveden aldığımız fruktozun fazlasının karaciğerde trigliserite dönüşmesi sonucu oksitlenerek damar sertliğine yol açıyor. Yani ne olur şarapta kalalım! Çünkü şarap antioksidandır. Özellikle kırmızı şarap. Beyaz şarap beyaz üzümden, kırmızı şarap kırmızı üzümden yapılır diye bir ayrım yoktur. Kırmızı şarabın önemi, üzümün kabuklarıyla birlikte ezilip mayalanmasından gelir. O yüzden beyaz şaraptan daha değerlidir. Çünkü üzümün kabuğunda antioksidan bir sürü madde vardır ve bu antioksidanlar da damar sertliğine ve kansere karşı koruyucudur.

YEMENİZ GEREKEN EN SON ŞEY BEYAZ PEYNİRLE KARPUZ

* Çoğu beslenme uzmanı meyve ve sebze serbest diyor…

Bir kere meyve ve sebze aynı satıra yazılmayı hak etmiyor. Meyveden almak istediğimiz tüm antioksidanlar, vitaminler ve mineraller sebzede de var. Halbuki meyvede, sebzeden farklı olarak oksitleyici şeker mevcut. Burada Taş Devri Diyeti önerenlere bir hatırlatmamız olmalı. O dönemki meyvelerin şeker içeriği bugünkü meyvelerden üç kat daha azdı. Kültür bahçeciliği ile biz meyveleri giderek şekerlendirdik. Yani 10 bin sene önce elmanın şeker içeriği bugünkü domatesin şeker içeriği kadardı. Biz aslında meyveleri sağlığımıza zarar verecek hale getirdik. O yüzden Taş Devri Diyeti’nde “İstediğiniz kadar meyve yiyin” deniyor. Ama hayır. Meyve sakıncalı. İçindeki fruktoz oranı yüzünden sakıncalı. Şimdi gelelim yine Başbakan’a… Başbakan, alkol içeceğinize meyve yiyin diye bilime son derece aykırı bir ifade kullandı.

* Vallahi ben yıllardır Başbakan’ın söylediği gibi yapıyorum. Hiç içki içmiyorum ve çok meyve yiyorum. Özellikle de üzüm…

Ve kendinize zarar veriyorsunuz. Çünkü bütün meyveler hem glikoz hem fruktoz hem de o ikisinin birlikteliğinden oluşan sakaroz içerir. Unutmayın, bugün Amerika’da alkole bağlı sirozdan daha çok, karaciğer yağlanmasına dayalı sirozdan karaciğer nakli gereksinimi duyuluyor.

* Öyleyse ne kadar meyve yiyebiliriz?

Meyveleri, az, çok ve orta şekerli diye, tabii ki geçişler var ama kabaca üçe bölmemiz mümkün. İlkbahar meyveleri, kiraz, vişne, erik, kayısı bir dereceye kadar az şekerli meyveler arasına giriyor ve başka hiçbir şeker tüketmediyseniz, yani hiç pasta kek yemediyseniz, çayınıza, kahvenize şeker katmadıysanız, günde 400 gram bu meyvelerden yiyebilirsiniz. Elma, armut, şeftali, portakal mandalina orta şekerli meyveler sınıfına giriyor. Bunlardan da 300 gram yiyebilirsiniz. Ama yine çayınıza, kahvenize hiç şeker koymamış , sabah kahvaltıda bal ve reçel yememiş olmak koşuluyla. Eğer yediyseniz onları da bu miktardan düşmek gerekir. İncir, muz ve üzüm gibi çok şekerli meyvelerden ise günde en fazla 200 gram yiyebilirsiniz. Yani yaklaşık olarak 3-4 incir, bir muz gibi…

* Peki ya karpuz ve kavun?

Karpuz az şekerli meyve sınıfına giriyor. Kavun da az şekerli ile orta şekerli arasında… Ama ben biliyorum ki mesela “Yazın ne yemeli?” diye bir diyetisyene sorduğunuz zaman, “Hafif yemeli. Mesela beyaz peynir ve karpuzla öğlen yemeğini geçiştirmeli” der. Tebrik ederim, yapmanız gereken en son şey bu. Çünkü beyaz peynirden aldığınız kolesterolü karpuzdan aldığınız fruktozla oksitleyerek damar sertliğine yol açmış oluyorsunuz. Ama buna karşın yağsız bir kuzu şiş yeseniz, yanında da bir bardak şarap içseniz hiçbir damar sertliği olmaz… Bu arada, sorunuza gelecek olursam, karpuz bir dilim yenir, ama bir dilim karpuz yiyen insan görmedim şimdiye kadar. Halbuki en fazla 400 gram, yani bir dilim yenmelidir. Fazlası sağlığa zararlıdır.

* Yani içki meyveden daha mı ehven-i şer?

Alkol sınırını Dünya Sağlık Örgütü belirledi. Alkol karaciğer için bir toksik maddedir. Bu kesin. Bu toksik madde karaciğerde detoksifiye ediliyor, yani zararlı etkisi ortadan kaldırılıyor. Ama karaciğerin de bir sınırı var. Erkekte bu sınır, günde 20 gram alkoldür. Kadında ise yarısıdır; 10 gram.

* Peki neye tekabül ediyor 20 gram alkol?

Bir duble rakıya tekabül ediyor günde. Veya 300 ml. biraya (bir şişe), veya 100 ml. şaraba (küçük bir kadeh). Bu arada kadınlara bu oranların yarısını, mesela yarım kadeh şarap öneriyoruz. Özellikle şarap az içildiği takdirde hem damar genişletici etkisinden dolayı dolaşımı rahatlatır, hem de antioksidan içeriği açısından kansere, kalp hastalığına ve damar sertliğine karşı koruyucu etki gösterir. Bir küçük kadeh şarap içmek, her gün de içilse sağlığa katkı sağlar, zarar vermez. Ha, dini açıdan buna yaklaşırsanız, ben din bilimcisi değilim. Ama sarhoş olmanın yasak olduğunu biliyorum. Eğer din alkolü kesin bir şekilde yasaklıyor olsaydı, yediğimiz her meyvede çok az miktarda alkol var, meyveyi de yasaklardı.

* Ama bilim de alkole bir sınır, dolayısıyla bir yasak getiriyor…

Elbette.

* Peki neden kadın-erkek ayrımı var?

Kadının metabolizması farklı. Bunun yüzde 100 şu nedenle olduğu söylenemiyor. Ama kadınlarda daha düşük orandaki alkolün karaciğerde hasara sebebiyet verdiği saptanmış durumda. O yüzden Dünya Sağlık Örgütü, üst sınır olarak erkeğe günde 20 gram alkol önerirken, kadına 10 gram alkol öneriyor. Yani yarısı kadar…

* Peki haftanın üç günü birer kadeh içilse?

Bu soru çok sık soruluyor bana. “Ben 6 gün içmeyeyim ama 7’nci gün dört duble içeyim” diye… Hayır. Önerilen dozun her aşıldığı durum ciddi bir darbe vuruyor karaciğere. O yüzden her gün için ama bu sınırı dikkate alın.

HER GÜN YARIM KADEH KIRMIZI ŞARAP FAYDALI

*Ben hiç içmiyorum…

Bence her gün yarım kadeh kırmızı şarap sağlığınıza olumlu etki sağlar. Rahatlatır, sonra antioksidan kaynağı olarak çok önemlidir. Alkolün sınırlarını bilip o sınırlara özen gösterirseniz, şaraptan veya rakıdan korkmanız gerekmiyor. Ama sınırınızı bileceksiniz.

* Peki içkinin fazlası ne yapıyor vücuda?

Bir kere kalorisi yüksek olduğu için kilo fazlalığı yapar. Yani bütün o şişmanlığın getirdiği olumsuzlukları yanında taşır ama her şeyden önce karaciğeri zehirler ve karaciğer yetersizliğine neden olur. Tıpta, matematik gibi eşittir işareti hiç yoktur. Yani “Sen şunu yaparsan şu olursun!” Siz doğada bir ağacın üzerinde tıpkı iki yaprak gördünüz mü? Hep bir biyolojik değişim vardır. Ama çok ender olarak eşittir işareti vardır tıpta da. O da alkolü fazla tüketirsen karaciğer yetersizliği gelişir. İki artı iki eşittir dört gibi…

* Başbakan belki bu konuda haklı olabilir?

Başbakan, ne olur insanların beslenmesine karışırken, sağlıkta dönüşüm diye ciddi bir paket ortaya atarken, insanların hasta olmamasını sağlayan bir sistem sunsun. Hastaları üç dakikada muayene edip, “Performans alacağım” diye koşan hekim orduları yaratmayı başarı gibi göstermesin! Siz değerinizin kaç lira olduğunu biliyor musunuz? Sizin değeriniz 3 lira! Devlet hastanesinde bir hekim, bir hasta gördüğü zaman karşılığında aldığı para 3 lira. Bugün bir hekimin çıplak maaşı bin 200 lira. Eğer 4 bin lira gibi bir aylık gelir elde etmek istiyorsa hekim, günde 100 hasta bakmak zorunda. Peki bu mudur Türk insanına görülen reva?

Prof.Kenan Demirkol: Tereyağ hem en değerli hem de en zehirli yağ!

MİNE ŞENOCAKLI


Foto: FATİH KIZILHAN
Yağların hepsi sağlık açısından can alıcı önemde ama biri var ki hepsinden çok daha fazla dikkat gerektiriyor. Bu öyle bir yağ ki, nasıl üretiliyorsa öyle sonuç veriyor. Prof. Kenan Demirkol, “Tereyağ en değerli yağ, hatta zeytinyağından bile değerli. Tabii sütünden tereyağ yapılan hayvan merada otla besleniyorsa… En zehirli yağ, eğer o hayvan endüstriyel olarak hiç gün ışığı, ot ve yeşillik görmeden besleniyorsa… Günümüzde yaygın olarak uygulandığı gibi. Maalesef bugün marketlerden sağlıklı bir terayağ satın almak mümkün değil” diyor

* Bir arkadaşım beyaz peyniri çok yiyen çabuk ihtiyarlar demişti. Bunda bir doğruluk payı olabilir mi?

Geleneksel beyaz peynir, bize Türkmen boylarından geçen bir alışkanlık ve biliyorsunuz onlar 100 yaşını aşan insanlar. Dolayısıyla çok doğru değil söylediği ama şimdi başka bir konuyu açmamız gerekiyor. Beyaz peynir nereden üretiliyor? Sütten üretiliyor. Süt, inek, koyun ya da keçi sütü olabilir. Peki inek neyle besleniyor?

* Otla!

Pışık!

* Yani en azından ben öyle olmasını umuyorum…

Ama maalesef umduğunuzla bulduğunuz bir değil. Doğduğu günden itibaren güneş yüzü, tek bir ot, tek bir çayır görmüyor inekler. Genellikle yurtdışından gelen GDO’lu mısır ve soyayla besleniyorlar. Dolayısıyla yazın merada otlayan ve tamamiyle yeşillikle beslenen, kışın da yazın biçilip kurutulmuş ot yiyen ineğin sütünün, bugün mısır kırığı, cips fabrikalarının artığı patates kabukları, tahıl artıkları, pirinç kırığı, mısır silajı, GDO’lu mısır, pancar küspesi, GDO’lu soya ile beslenen hayvanın sütünden temelde dört farkı var.

* Nedir bunlar?

Birincisi, merada otlayan hayvanın sütü damar sertliği yapıcı doymuş yağ asitlerinden fakirdir. Halbuki endüstriyel olarak beslenen inekten sağılan süt, damar sertliği yapıcı yağ asitlerinden zengindir. O yüzden bugün doktorlar tereyağını yasaklıyor. İkincisi, merada otlayan hayvanın sütünde Omega 3 var. Hani şu yıllarca sadece balıktan aldığımızı söylediğimiz ve yalan söylediğimiz Omega 3. Omega 3’ün esas kaynağı yeşilliktir. Balık, yosun yediği için etinde Omega 3 var. İnek de, ot yediği zaman etinde, sütünde Omega 3 var. Ama bunun bilgisi dahi kalmadı artık. Omega 3 insan vücudu için en önemli yağ asidi. Ama biz çağ olarak Omega 3 eksikliği çağında yaşıyoruz. Bugün oluşan kronik hastalıkların temelinde Omega 3’ten fakir beslenmemiz yatıyor.

*Omega 3 ne yapıyor?

Kanın sulanmasına yol açıyor. Dolayısıyla inme ve kalp krizi gibi hastalıklar kanında yeterince Omega 3 olan insanda çok daha az görülür. Omega 3, şeker hastalığına karşı direnç kazanmamızı sağlıyor. Damarların daha elastik olmasına yol açarak hipertansiyonu engelleyebiliyor. Hücre duvarında yer aldığı için hücrenin toksik maddelere karşı daha dirençli olmasını sağlayarak kanser riskini azaltıyor. Ama biz bugün ineği, koyunu ahıra tıktığımız için Omega 3’ten yoksunuz. Bizim atalarımız Omega 3’ü balıktan almıyor. Ağrı Dağı eteklerinde yaşayan bir adam balığı görse tüfek zanneder. Peki o adam nasıl 100 yaşına geliyor? Doğal beslenen hayvanın ürünlerini yediği için geliyor… Omega 3’ünü de tereyağından alıyor. Tereyağ dünyanın en değerli yağı. Nokta.

* Zeytinyağından bile mi değerli?

Evet. Zeytinyağından bile. Çünkü zeytinyağında Omega 3 yok, tereyağında var. Ama tereyağ aynı zamanda dünyanın en zehirli gıdası. Bu iki cümle de doğru. Niye doğru? Hayvanın ne yediğiyle ilintili olarak doğru. Hayvan sadece merada otlayan hayvansa, tereyağ dünyanın en değerli yağı. Ama eğer endüstriyel gıdalarla besleniyorsa, ondan elde edilen tereyağıysa yediğimiz kalp hastalığına yol açması kesin…

* Tavukları hareket bile edemeyecekleri dapdaracık alanlarda yetiştiriyoruz, ineklere gün ışığı göstermiyoruz. Ne kadar acımasızca yetiştiriyoruz hayvanları. Burada çok büyük bir günah var aslında…

Elbette. Bakın, normalde inek ne zaman süt verir? Yavruladığı zaman. Ama üretici için süt o kadar değerli ki, yavru 10 gün sonra annesinden ayrılıyor ve soya sütü ile besleniyor. Ve günlerce anne ve yavru ayrılık nedeniyle ağlıyor.

* Bu kadar acımasız olduğumuzu bilmiyordum…

Maalesef… Ama aslında biz hem hayvana hem de sonuçta insana yapmış oluyoruz. Bakın, hayvan ne yerse sütü odur. Kanada’da anne sütü incelendi. Anne sütündeki yağın yüzde 7’sinin trans yağ asidi olduğu ortaya çıktı. Yani anne margarin yerse emzirdiği bebek de margarin yemiş oluyor. O halde biz inek sütünden tereyağ yaparsak o hayvanın bütün yedikleri o tereyağayansıyor. Yediği zehirler, tarım ilaçları, ona pompalanan antibiyotikler, hepsi. Dolayısıyla biz kendimizi seviyorsak hayvanı da sevebiliriz. Ve o zaman ancak doğal olana dönerek hayvanlara insanca bir muamele yapabiliriz. Ben bir röportajımda “Biz hayvanlara hayvanlık ediyoruz” demiştim. Felsefi olarak düşünürseniz onlar da öcünü alıyor şimdi. İnek diyor ki, “Sen beni ahıra tıkarsan ben de senin canına ot tıkarım!” Olan aynen bu… Endüstriyel hayvancılık, artı endüstriyel tarım, insanlığı yok eden kapitalist ayak oyunlarıdır.

ADANA’DA 60 YIL ÖNCE DE KEBAP YENİYORDU AMA HİÇ KALP HASTASI YOKTU

* Dün şöyle demiştiniz: “Diyelim ki biz bir lokantaya gittik ve bonfilenin yanında Sayın Başbakan’ın önerdiği gibi bir bardak şarap içmedik, sağlıklı olalım dedik, o yüzden bir bardak taze sıkılmış portakal suyu içtik. Bir bardak portakal suyunda yaklaşık olarak 30 gram fruktoz, yani meyve şekeri var. 15 gramdan fazla alınan fruktoz ise, trigliserite yani yağa dönüşür. Bu hem karaciğer yağlanmasına, hem de damar sertliğine yol açar. Yani ne olur şarapta kalalım! Çünkü şarap antioksidandır. Antioksidanlar ise damar sertliğine ve kansere karşı koyucudur.” Peki ya kırmızı şarabın yanında yediğimiz bonfile? O damar sertliğine yol açmaz mı?

Tabii ki kırmızı et yediğimiz zaman olabildiğince yağsız olmasına özen göstermeliyiz, aterojenik doymuş yağ asitlerini almamak için. Bakın, eğer biz kırmızı etin, kuzu şişin ya da bonfilenin etrafındaki yağları ayıklarsak hücre içindeki yağ oranı sadece yüzde 2.5. Ve hücre içindeki yağ ağırlıklı olarak stearik asit. Stearik asit de bir doymuş yağ asidi. Ama damar sertliği yapmayan bir doymuş yağ asidi. 37.5 derecede eriyor. Bağırsaklarımızdaki sıcaklık ise 36.5 derece olduğu için, yani stearik asit bağırsaklarımızda eriyemediği için, emilmeden dışkıyla atılıyor. Diyelim ki ateşimiz yüksek ve stearik asit de emildi. O zaman da 15 dakika sonra vücudumuzda oleik aside yani zeytinyağına dönüşüyor. Merada otlayan hayvanın da depo yağı ağırlıklı olarak stearik asit. Ama endüstriyel yemle beslenen hayvanın depo yağı ağırlıklı olarak palmetik asittir. Palmetik asit ise bahsettiğimiz damar sertliğini yapıcı doymuş yağ asididir. Şimdi gelelim Adana kebaba… 60 sene önce de Adana’da kebap yeniyordu ama hiç kalp hastası yoktu. Şimdi de yeniyor. Ama var… Çünkü o zaman merada otlayan hayvandan yapılıyordu kebap. Ve kuyruk yağı da ağırlıklı olarak stearik asit içeriyordu. Ama o stearik yağ, ya emilmiyordu ya da emilse de oleik aside, yani zeytinyağına dönüşüyordu. Yani dedelerimiz kuyruk yağlı Adana yediğinde zeytinyağlı Adana kebap yiyormuş meğerse! Biz ise damar sertliği yapıcı palmetik asitli Adana kebap yiyoruz. Aynı palmetik asit, şu kahveye konan süt tozlarında da var. Hani bitkisel, zararsız denilen… Yalan! Biz süt tozunu kahveye koyduğumuz anda damar sertliği yapıyoruz kendimize. Çünkü palmetik asit kolesterolü oksitleyerek damar sertliğine sebep oluyor. Bakın benim dedem 117 yaşında öldü. Babam ise 59 yaşında kalpten öldü.

* Gerçekten mi?

Evet. Çünkü babam margarin çocuğuydu. Dedem ise mera tereyağıyla beslenmişti. Ne dedik? “Kolesterol oksitlenirse zararlı” dedik. Ama kolesterolün oksitlenmesini engelleyen maddeler de var. Mesela E vitamini, mesela zeytinyağındaki antioksidanlar, mesela doğal sütteki CLA. CLA dünyada bilinen en güçlü antioksidan. CLA’dan zengin beslenen kadınların yüzde 60 daha az meme kanseri olduğu biliniyor. Şimdi gelelim meme kanserinin kırsal yörede daha az görülmesindeki ana faktöre… Çünkü bu kadınlar merada otlayan hayvan ve onun süt ürünleriyle besleniyor. Yani sadece küçük yaşta doğum yapmış olması değil meme kanserine daha az yakalanmasının nedeni. Ayrıca merada beslenen hayvanın sütünde insüline benzer büyüme hormonu var. Bu hormon vücuttaki bütün hücrelerimizin yenilenmesini sağlıyor. O yüzden kırsal yörede 100 yaşını aşmış insanların kalıcı ikinci dişleri dökülüp üçüncü dişleri çıkar. Bunu merada otlayan hayvanın sütüne borçludurlar. Yani biz insanlar doğanın bir mucizesini zehire dönüştürme yeteneğine sahip varlıklarız!

ETTEN DEĞİL AMA KIYMADAN UZAK DURMALIYIZ!

* O zaman biz merada otlayan hayvanın etini yemeğe dikkat edeceğiz. Tabii bulursak…

Evet. Bakın bir de Türkiye’de hep et kötülenir. Ama yağlı beyaz peynirin yağ içeriği yüzde 20. Dolayısıyla kalp için çok daha sakıncalı. Tabii kimse bundan söz etmez. Oysa ette yağlarını ayıkladıysak yüzde 2.5 oranında bir yağ kalıyor ve ayrıca bu kötü bir yağ değil. Sadece kıymadan uzak durmalıyız. İçine iç yağ katıldığı için…

* Çocuklar pirzola seviyor. Onlar yiyebilirler mi yağıyla birlikte?

Koyunlar genellikle merada otluyor. Merada otlayan hayvanın nalını bile yiyebilirsiniz. Dolayısıyla sakıncası yok. Endüstriyel hayvanın da tamamen yağından ayıklanmış etini yiyebilirsiniz. O zaman da bir yağ açısından bir sorun olmaz. Tabii tarım ilaçları, GDO artıkları ve antibiyotikler unutulmamalı. Yani sakıncasızlık sadece yağ açısından. Tavukta da aynı sorun var. Ama ikisini karşılaştırdığımız zaman yağsız kırmızı eti tercih etmeliyiz. Biz doktorlar hep kırmızı eti suçladık, “Yemeyin” dedik. Ama zaten Türkiye’de maddi olanaksızlıklar var, et yenemiyor, buna bağlı olarak demir eksikliği anemisi, yani demir eksikliğine bağlı kansızlık çok yaygınlaştı. Gençlerin yüzde 50’sinden fazlasında demir eksikliği kansızlığı var. Halbuki en sağlıklı demir kırmızı ette. Biz aslında kırmızı eti yasaklayarak çocukların zekasıyla oynuyoruz. Çünkü kırmızı et sadece kan yapmak için değil, zeka için de gerekli.

ÇAY, HAYVANSAL DEĞİL BİTKİSEL KÖKENLİ DEMİRİN EMİLİMİNİ ENGELLİYOR

*Peki o demir bakliyattan alınamıyor mu?

Bitkisel kökenli demirin biyoyararlılığı kırmızı ete göre çok daha düşük. Ayrıca “Çay demir emilimini engelliyor” denir ama bitkisel kökenli demirin emilimini engelliyor, kırmızı etten aldığımız demirin emilimini değil. O yüzden bizim işin biyolojik yanına da bakmamız lazım. Mesela yumurtadan da demir alabiliriz. Ama şuna dikkat etmeliyiz. Demirin bağırsakta emilimini engelleyen bir başka madde daha var yumurtada. Eğer biz yumurtayı domatesle yersek, örneğin menemen tarzında, domatesin o ekşikliği yumurtada demirin emilimini engelleyen maddeyi engelleyerek demirin emilimini daha iyi sağlar.

* Bende de demir eksikliği var. Bir ara hayvan sevgisi yüzünden et yemiyordum ama artık yiyorum…

Hayvan sevgisi çok güzel ama hayvana yaşam hakkını doğru tanıyarak, özgürce merada koşmasını sağlayarak hayvancılık yaparsanız, o zaman hayvan eti yerken de çok vicdan azabı duymazsınız. Biz, sağlıklı kalmak istiyorsak yeniden geleneksel tarım ve hayvancılığı keşfetmeliyiz. Böylece hem insan sağlığını hem de küçük çiftçiyi kurtarırız. Yaptığı üretimle karnını doyurmak zorunda çiftçi. Yoksa yapamaz. Ama Türkiye’de bugünkü politikalar, küçük çiftçiyi öldürmek, toprakları büyük toprak ağalarına peşkeş çekmek, endüstriyel tarımı destekleyip, geleneksel tarımı girdi maliyeti yüksek tarıma dönüştürmek üzerine kurulu. Girdi maliyetinin kime yaradığı ise ortada. Amerikan şirketlerine!

Yorumunuzu Paylaşın