32.GÜN GERÇEĞİ

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: 32.Gün, Arşiv, Basında

Neden 32.Gün sonrası herkes saldırdı sence?
Herkes soruyu böyle soruyor, oysa doğrusu neden önce saldırdı demek gerekir. Cumhuriyet gazetesinden Hikmet Çetinkaya 24. Haziran günü çıkan sayıda hakkımda çok çirkin iftira ve yalan beyanlarda bulundu. Ben Yunus Nadi ödülü sahibi ve birkaç yıl Cumhuriyette çalışmış biri olarak bunu ciddiye aldım. Ne basın ahlak yasasına ne de insan haklarına uyan suçlamalardı.
Cumhuriyet Gazetesine şerefsiz dedin mi?
Elbette hayır. Benim dediğim şuydu: Cumhuriyet gazetesi ve ahlaksız Hikmet Çetinkaya hakkında dava açacağım. Elbette gazetenin yazarına uyarıda bulunmasını gönlüm isterdi, onlara duyduğum saygı sarsıldı.
Programda sadece küfür ettiğin söyleniyor?
Program öncesi gergindim, ayrıca İsmail Nacar yarım saat M.Ali Birand ile pazarlık yaparak tansiyonu iyice yükseltti. Elbette benim küfretmem mümkün değil.Alışkın değilim. Çünkü beş yıldır televizyonda tartışma programları yönetiyorum ve onlarca programa katıldım. Canlı yayın uzmanıyım.Şimdiye kadar başıma gelmiş değil. Burada bir diğer önemli husus Siyaset Meydanı dahil bütün hafta televizyonlar beni ekrana çıkarmaya uğraştı ve ben hepsini reddettim.

Neden?
Çünkü karşıma bilimsel düzeyde tartışacak birilerini değil provokatif insanları çıkarmak istiyorlardı.
32.Gün’ü neden kabul ettin?
Etyen Mahcupyan olduğu için . Hiç olmazsa iki kişi belli bir düzeyde konuyu anlatmak olanağı olur diye düşündüm. Ben hala derdimi anlatmam gerektiğini düşünüyorum yani.
Oldu mu?
Mahcupyan ile birlikte literatür olarak bir beraberlik sağladık ve basın hiç söz etmese de önemli şeyler söylendi. Aslında programda ona da çok sataşıldı ve o da cevabını verdi. Fakat o hedef değildi.
Ayrıca Atilla İlhan ve Prof. Emre Kongar yazdıkları yazılarda konuşmalara dikkat edilince önemli olduğunu belirttiler.
Basında herkes sana karşı mıydı?
Erkek egemen bir yapının sadece kadınlığıma saldırması ve aşağılaması normaldir. Hakaret yazılarının hiç birinde tek bir sözcükle fikire atıf yapılmıyor. Bilgi yok. Özellikle kadın yazarların kadın olarak bana yaptığı ağır ve haksız hakaretler beni çok yaraladı. Ama gerçek aydın namusunu koruyan ve korkmayan Can Dündar, Gülay Göktürk ve Seda Güler belden aşağı vurulduğunu çok net yazdılar.
Sen Ka.Der Yönetim kurulu üyesi ve kurucususun, hep kadınlar için çalıştın. Sana destek veren çıkmadı mı?
Maalesef hayır. Evet, ben yıllardır kadınlar için çalışıyorum, yazıyorum, yüzlerce konferans verdim. Dargeçit’ten tutun İzmir’e kadar kadınlar için konuştum. Dostun bir fiskesi yaralar beni demiş ya şair.
Faik Bulut’a , Necip Hamlemidoğlu’na saldırdığın, küfrettiğin yazıldı hatta Küfür mağduru diye ropörtaj yapıldı.
Faik Bulut “Fethullah Gülen kimdir” diye yazdığı “bilimsel” eserde benim kadınlığıma saldırarak, aşağılayarak bilimsel giriş yazmıştı!Ben mahkemeye vermedim çünkü Türkiye’de böyle ıvır zıvırlarla uğraşaydım 13 kitap yazacak vakit bulamazdım. O nedenle onun bana hakareti söz konusu olabilir. Basın yalan ve tahrifle beni “şirret” gösterme çabasından öyle yazıldı. Necip Hamlemidoğlu’na gelince durum daha komik. Küfür mağduru denen adam daha programa girerken M.Ali Birand’a hakaret ve saldırıyla başladı. O ropörtajda ise beni başka bir kadınla karıştırıyor ve” ilk kocasına haksızlık etti. Bora Gözen de Faik Bulut ile Filistine kaçmıştı” diyor. Bora Gözen’i tanımama yaşım müsait değil, onunla evli olan başka bir hanım. Benimle en ufak bir ilişkisi yok. Yani adam beni başka bir kadınla karıştıracak kadar benim kim olduğumdan habersiz. Tıpkı basın gibi. Basın bildiği halde çarpıttı gerçi. Onun hakkında profesörlerinden telefonlar aldım, üç üniversiteden ihraç edilmiş ve evrak sahtekarlığından üniversite tarafından mahkemeye verilmiş dosyası oldukça kabarık biri. Bu çok ilginç geldi bana. Bilimsel ya da bilim lafını önüne koyan istediği hakareti yapacak sanki. Türkiye’de bilim ve bilimsellik sözcüğü don lastiği gibi nereye çekersen oraya uzayan bir kimlik kazandı. Üniversitelerin içi boşuna boşalmadı.
Senin kim olduğunu biz soralım?
Ben hep gerçeğin peşinde koşan meraklı bir antropologum. Üniversitede olmam gerekmez bilimsel makale üretmem için . bu dünyada da böyle. Mimar Sinan Üniversitesinde Antropoloji dersleri verdim, eğer çok önemliyse. Harward mezunları derneğinden Afyon Çay köyüne kadar yüzlerce konferans verdim. İran konusunda Harp Akademileri dahil çok yerde konferans verdim ve makalelerim var. İslam, kadın ve İran konusunda yurt dışından benimle görüşmeye gelen çok sayıda insan oldu. Fakat ben geçmişte yaptıkları parmak hesabı sayarak mutlu olan biri değilim, hep daha ne yapmalıyım diye düşünürüm. Beni hep yapmadıklarım ilgilendirir.
Sen bir kanser hastasısın. Kanser olunca da dere tepe kanserle ilgili konuşmalar yapmak için gezmeye başladın.
Gerçekten ben en bireysel konumu mu bile toplumla paylaşıp onların da benim bilgilerimden yararlanmasına çalışırım. Kanser sözcüğünün tabu olduğunu gördüm. Tüm tabulara yaptığımı ona da yapıp kırmaya karar verdim. Doktor hasta arasındaki ast üst ilişkisini değiştirilmesi gerektiğini söylediğim için bazı doktorların da kızgınlığını kazandım. Ben bazılarının insan haklarından yana değilim. Ben herkesin insan hakkına saygı gösterilmesini istiyorum.
Bu stres sana zararlı değil mi?
Maalesef sağlığımla oynuyorum. Oynuyorlar. Montajlı filmler, yalanlar, iftiralar nasıl stres olmasın? Bana İsviçre’de ve burada söylenen asla stres ve üzüntü yaşamayacaksın oldu. Ben bu olaydan çok derin sarsıldım ve şimdi uyku düzenim bozulduğu için yeniden tedavi görüyorum.
Pişman mısın?
Asla. Bana hakaret edene cevabını veririm. Aydın namusum gereği yazdığım ve söylediğim her şeyin arkasında son nefesime kadar dururum. Aydın çölde tek başına bağıran biridir der Ortega. Gerçi bana akan binlerce faks, telefon ve e-mail yalnız olmadığımı gösterdi. Bana sevgilerini iletebilmek için günlerce çırpındılar. Herkesin ortak sözü:Demokrat bir Türkiye idi.
Size de çok teşekkür ederim gösterdiğiniz duyarlılık için. Özellikle bir kadın olarak.
Esas size saldırmalarına neden olan Fethullah Gülen ile ilgili görüşleriniz nedir?
Fethullah Gülen sosyal bir fenomendir ve incelenmesi gerekir. Özgün bir model yaratılmasına neden olmuş bir toplumsal liderdir. Otuz yıldır çalışan ve yüzlerce okul ve eğitim ağı kurmuş biri olarak önemlidir diyorum. Böyle özgün bir modelin Türkiye modernleşmesi içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyorum. Siyasi emelleri meselesine ise Mahcupyan güzel bir teşhis koydu, bu kadar siyaset yapmanın daraltıldığı bir alanda insanların kendilerine çıkış yolları aramaları sosyal bir vakadır. Ben bir sosyal bilimci ve gazeteci olarak onu ve yaptıklarını değerlendirmeye çalıştım. Bunun yeterli olduğunu söylemiyorum keşke daha on yirmi kişi konuyla ilgili uzman çalışsa da tartışma zemini entelektüel bazda olsa. Benim sorunum entelektüel iklimde tartışma imkanı bulamamak. Türkiye’de her şey politizasyona kurban ediliyor. Herkes bir cemaatin ve klanın içinde bulunduğu için diğerlerini şiddetle reddediyor ve düşmanlık kültürü üretiyor. Toplum içinde köprüler kuracak bilgi ve insan istenmiyor. Bu iktidarlarını tehdit eden bir şey olarak algılanıyor. Bir arada yaşama geleneğimizi yeniden tesis etmemiz şart. Osmanlı ve Türk geleneği de buydu zaten. Siyasetçiler siyaseti böl ve yönet olarak yaptığından dolayı demokrasi geleneğimiz yerleşemiyor. Yine de Türkiye çok yol aldı. Ben Türk milletinin eğitime ve demokrasiye duyduğu saygıyı hayranlıkla izliyorum yurdun dört bir köşesinde. STV’de yaptığım “Aynadaki Kadınlar” programı bile kadın konusunda yargıları sarstı. İyi ve objektif bilgi verilince insanımız bunu değerlendiriyor. Herkes değişime açık, basın hariç. Onlar siyasiler gibi iktidarlarını gerçeğin dışında sabitleyeceklerini sanıyorlar. Oysa dünyada artık “kaliteli gazeteci” önemli oluyor, patronaj değil. İnsan önem kazanıyor. Ona buna hakaret ederek radyoda ünlenenler kendilerine kocaman sayfalar bulamıyor dünyada. Bilgi çağında sadece bilgi konuşacak.
Basının bir röntgenini çeker misin?
Medya bir dönüm noktasına doğru yol alıyor bence. Bir yanda yargısız infazlar ve ekran linçleri… Diğer yanda sorumluluk bildirgeleri. Medya etiğinin oluşması ne yazık ki zor ve sancılı oluyor ve bu arada benim de aralarında bulunduğun yüzlerce kişi kurban ediliyor.
Ben bu tabloyu, 1930’ların Amerikan basınına benzetiyorum. Yurttaş Kane’i hatırlayın. Gazeteler, yok etmek istedikleri kişileri mahvediyor, kendi yıldızlarını parlatıyor ve onlara karşı duranları yok ediyordu. Sonunda topluma verdikleri zarar öylesine büyük oldu ki, kendileri de bu süreçte kaybetmeye başladı. Sancılı bir iyileşme süreci ardından bugün New York Times, Washington Post gibi medya etiğinin doruklarını yarattılar.
Benim için yazılanlara bakıyorum. Tam bir linç girişimi. Televizyon ekranında linç girişimini, ekranda olup bitenleri çarpıtarak yansıttılar. Cumhuriyet’ten Çetinkaya, henüz 32. Gün’e çıkmadan, hakkımda akla seza yalan ve iftiralarda bulundu. Star gazetesi, ekrandaki diyalogları ters yüz etti. Diğerleri de düşmanlık kültürünün en uç örneklerini sütunlarına taşıdılar. Ekranda yaptıkları düzmece montajlarla beni yoketmeye çalıştılar.
Ben bu tavrın biraz da medya kurbanlarının davranışından cesaret bulduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bana hakaret eden ve yalan-iftira yazan herkesi mahkemeye verdim. Çetinkaya başta olmak üzere önüne geleni yoketmeye çalışanları Basın Konseyi’ne şikayet ettim.
Ellerindeki gücü kötüye kullanan bu gibi kötü niyetli medya mensuplarını açığa çıkarmanın yolu bu. Mahkemeler, vatandaşlık haklarımızı ihlal edenleri cezalandırarak medyayı kirleten bu gibi insanları caydıracaktır. Bu da sorumlu gazetecileri cesaretlendirecek, medyanın saygınlığını artıracaktır.
Abant’taki basına gelince… İlgi çok yüksekti. TV kameraları, muhabirler, yazarlar Abant’taydı. Ancak Hürriyet gibi birkaç yayın hariç bu toplantılara fazlaca yer verilmedi. Bunu anlarım. Anlamadığım, böylesine önemli bir toplantıyı gazetesinden izlemek isteyecek bir okura yapılanlar. Abant Platformu haberleri öylesine gelişigüzel verilmiş ki toplantıyı bu haberlerden izlemek mümkün değil. Sanırsınız Abant’ta toplanmış yüz kişi, sloganlar atıp dağılmış. Her habere sansasyon yakalama ve “şok” mantığıyla yanaşan basın ile “ayna” görevine soyunan sorumlu medya, böylesi toplantılarda derhal ayrışıyor.

Bana yapılanlara ses çıkarmayan, el çırpan ya da yazanlar dahil daha sonra aşağıdaki gibi edebi yaızlar yazdılar. Hepsini bir araya getirmeye kalksam çifte standartlılık üstüne(çifta ahlak) dünyanın en kalın ktabı gerçekleşir. Bu ünlü yazarların bir dediği bir dediğini tutmamış!Aşağıdaki yazıyada katılıyorum. Aynen ben de böyleydim hem de bankada hesabım yoktu!Hiç bir yasa dışı işim olmadığı gibi 15 yıllık gazetecilik hayatımda ve köşe yazarlığımda, 8 yıllık canlı yayın programlarımda bir tek tekzip almamış biriydim.Ve almadım.
“Bir ülkede insanlar kime, neye güvenecektir? Yasadışı hiçbir işiniz yok. Vergi kaçırmıyorsunuz. Karanlık, kuşkulu, şaibeli bir ilişkiye ömrünüz boyunca girmemişsiniz.

Çekinecek, utanılacak bir tarafınız yok…

Ve durup dururken birileri devlet gücünü, devlet yetkisini kullanarak sizin hesaplarınıza giriyor ve üstelik bunları “yayınlayın” diyerek başkalarına veriyor. ”

İnsan iftira atılması demek günah ve ayıp bir şey. nasıl insan günlerce yazıyor.Benim gazetem kapatılmıştı ve yazamadım.
İftira atılan Emin Çölaşan bakın yazısında kaç tane argo kelime kullanmış, ben bunların hiç birini kullanmadan yargılandım. YAlan yazılarak birinci sayfalardan bugün genel yayın yönetmeni olanlar tarafından hakarete uğradım. BAsın Konseyine;gazeteciler Cemiyaetine şikayete ttim. O anlı şanlı Basın konseyi hakaret olmadığına karar verdi en ağır hakaretlere.
Yazarlar

4 Haziran 2006
Emin ÇÖLAŞAN

Bağışlıyorum helal ediyorum

Utanmazca, rezil, yalan yanlış rakam ve dandik bilgilerle!

Şimdi size o yayından bazı örnekler vereceğim. Lütfen dikkatle okuyunuz ve iktidar yandaşı şebekelerin, .

Yalan. İftira.

Çamur devam ediyor: “…Şimdi aynı yayından birkaç cümleyi daha okuyunuz. Şifre burada:

Size yalan dolu tezgáhı açıkladım.
***

Sevgili okuyucularım, iktidar karşıtı bir gazeteciye kurulan çirkin tezgáhı, komployu, utanç verici yalanları size kısaca aktardım.
davalarından kazanılan para ve iki kira gelirimizden başka herhangi bir yerden, herhangi bir kurum veya kişiden cebime girmiş, hesabıma aktarılmış bir kuruş yoktur. Her gelirimin vergisi kuruşu kuruşuna ödenmiştir. Yurtdışında param, off-shore veya başka banka hesabım, malım mülküm yoktur. Eşim kamu görevlisi, ben köşe yazarı kimliğimle mal bildirimi beyanımızı yasanın öngördüğü zamanlarda ilgili kurumlara düzenli olarak verdik.

Bu iğrenç tezgáhı kuranlar şimdi sert kayaya tosladı. Şimdi karşıma bir amatör muhabirler korosu çıkardılar, onlar da fos çıktı! İktidarın haber kaynakları onlara ihanet etti, yanılttı, belki işletti ve başlarına iş açtı.

Komplo bitti, yalan tezgáhı çöktü. Ama sizler bir kez daha, oynanan utanmazca oyuna tanık oldunuz. Çeteler sadece silahlı olmuyor, terörü sadece onlar yaratmıyor. Vatandaşın banka ve tapu kayıtlarında emirle gezdirilen kravatlı çeteleri unutmayalım. Bundan sonrası yargı önündeki hesaplaşmalarda ortaya çıkacak.”
Ben de Emin çölaşan’ı destekliyorum çünkü ayni bana yapıldı biliyorum.Üstelik benim arkamda kimse yoktu.terör sadece çeteler ve silahla olmuyor bana da Cumhuriyet’in çıt çıkarmadan ,iftira yayınlamasına göz yumduğu,gazeteci kabulettiği ve basın denilen herkesin kabullendiği Hikmet Çetinkaya da bana bu iftiralardan attı. Ne ondna önce var iftira hayatımda ne ondan sonra. Ayrıca Çölaşan’ın dediği gibi onun attığı iftirada olduğu gibi olsa benim bir evim olsaydı, birine aşık olsaydım ve o da Fethullahçı olsaydı kime ne?

“Burada bir parantez açayım. Benim banka hesaplarımda 9 değil, 29 milyon dolar para da olabilirdi. Eğer o para yasal ve helal yolla kazanılmış olsaydı, kimi ilgilendirdi? ”

Bütün kalbimle Emin Çölaşan’ın yazdıklarının altına imza atıyorum. Benim kadınlık ve gazetecilik onuurm böyle diyor. Ne yazık ki ben bunları duyamamıştım.Gülay Göktürk hariç.

SABAH GAZETESI 06/27/99
Gulay Gokturk

Kadin olmak (1)
Ben yazilarimin genelde “cinsiyetsiz” oldugunu düsünürüm. Bu yüzden
de “kadin gazeteci” ya da “kadin köse yazari” gibi nitelendirmelere
hep soguk bakarim.

Ama bugün bir kadin köse yazari olarak yaziyorum. Ve yapacagim
elestiriyi erkek okurlarimin çogunun anlayip hak vermesini de pek
ummuyorum. Çünkü anlayabilecek olsalardi, zaten yapmazlardi.

Sözünü edecegim hatayi o kadar “kendiliginden” o kadar “dogal” o
kadar refleksif bir biçimde yapiyorlar ki; yaptiklarinin o kadar
farkinda degiller ki; zihinlerinin en köse bucak köselerine kadar
sinmis olan bu defoyu oralardan çekip çikartmak ve gözlerinin içine
sokmak neredeyse imkânsiz gibi…

Bu yüzden de bu yazi, daha çok, kadin okurlarimla yaptigim “kadin
kadina” bir dertlesme gibi algilanmali.

Sabah gazeteleri elime alip da Nevval Sevindi’nin birkaç yil önce
Aktüel kapaginda yer alan dekolte resimlerini görünce hiç
sasirmadim. Bekliyordum, “Iste yine” diye geçirdim içimden
sadece…

“Erkek” basinimiz, yine erkekligini ortaya koymustu. Muarrizi kadin
olunca hep yaptigi gibi, fikirlerine saldiracagina bedenine
saldiriyor, fikirlerini o dekolte resimlerle çürütmeye çalisiyordu.
Karsisindaki kadini her zaman en zayif noktasi olarak gördügü
cinselliginden “vuruyor”du yine. Açikça “Suna bakin”, diyordu
kamuoyuna; “böyle pozlar veren bir kadinin fikrinden hayir mi
gelir!”

Evet, Nevval Sevindi o tartismada kontrolünü kaybetti, art arda
ettigi hakaretlerle fikri hakliligini zedeledi.

Ama merak ediyorum; o haberleri yapanlar, Sevindi’nin Hikmet
Çetinkaya’ya daha toplantinin basinda neden “serefsiz” dedigini
niçin hiç sormuyorlar?

Çekinkaya bir gün önceki yazisinda, Sevindi’nin fikirleriyle
polemik yapmak yerine yine kaçak gürese girmis Sevindi’nin “ayda
bir asik olmakla ünlü” oldugunu söyleyerek üstü kapali bir biçimde
“orospu” demeye getirmisti. Elinde hiçbir delil, hiçbir tanik
olmadan, Nurcu bir ögretmenle tanistiktan sonra Fethullahçi
oldugunu ve “köseyi döndügünü” yazmisti.

Dünkü haberleri yazanlar; Sevindi’yi “bir kadinin agzina
yakismayacak” seyler söylemekle suçlarken, bir erkegin bir kadina
hiç desteksiz neredeyse “orospu” diye saldirmasinin erkek agzina
çok yakistigini mi düsünüyorlar?

Yine o haberleri yazanlar, Sevindi’nin diger tartismaciya neden
“köpek” dedigini de es geçiyorlar. Daha bir cümle önce, onun
Sevindi’ye açikça “patron köpegi” diyerek hakaret edisini duymazdan
geliyor ama Sevindi’nin “sensin köpek” demesinin “kadina hiç
yakismadiginda” hemen hemfikir oluveriyorlar.

Dogrudur, Nevval Sevindi bu sözden sonra zivanadan çikti,
kontrolünü kaybetti ve art arda yeniledigi hakaretlerle haksiz bir
zemine düstü. Ama yine de, sinirlenip hakaret etmesiyle, iki yil
önce dekolte fotograf çektirmesinin bir ilgisi yoktu.

Gazeteci olmak, aydin olmak, fikir üretmek zordur bu ülkede… Ama
hem kadin olup hem de gazeteci, yazar ya da aydin olmak ve fikir
tartismasina girmeye kalkmak daha da zordur.

Fikir mücadelesine giren, siyaset yapan, kamu hayatinda varlik
göstermeye çalisan kadinin zayif noktasidir cinsiyeti.
Muarizlariniz, fikirlerinizle basedemedikleri her noktada
bedeninize saldirir. Cinsiyetinizi her türlü provokasyona açik bir
alan olarak yaninizda tasirsiniz hep. Eliniz yüreginizde, kimin ne
zaman bu alana saldiracagini beklersiniz. Saldirilar kimi zaman
biyik alti gülümsemelerle, kimi zaman seviyesiz imalarla, kimi
zaman açik düsmanlik biçiminde gelir.

Bu bekleyis içinde bazen o kadar gerilirsiniz ki, köpegin saldirip
isirmasindan korkan adamin durumuna düser, siz köpegi isirirsiniz.
Iste o anda “altin firsat” dogmustur. Biri düdügü çalar ve saldiri
baslar.

Aktüel dergisi Şubat ayında 1998′de Nevval Sevindi’yi kapak yaptığında saldırıların boyutunu hayal edecek yoktu. KAdınalr ilk ekz bir gazeteci kadın askılı elbise ile poz veriyor diye Ayşe A. dahil veryansın ettiler ne banal şeyle ryazıldı. Sonra Ayşe hn. ayakları havada tütüler içinde ve çok kez kapak olma mutluluğuna erdi de bu konudaki fikirleri değişti. KAdınalrı desteklemiyor medya diye bağıran kadınalr bugün o gün hepsi saldırdı ve kıskançlık krizi halinde yazılar yazıdlar.Öylesine düşmence ve saldırgandı ki her şey Dergi editörü Alev Er Nevval Sevindi’yi ikinci kez kapak yaptı. Çok önemli bir yazı eşliğinde.Bundan kimse söz etmedi.Sus pus kaldılar. Artık dedikodu alanlarınd akonuşacaklardı.Bu kapağı kullanmak isteyenlerden biri de Ali Kırca oldu. İlk haber ypatı ve “nevval soyundu” adıyla.Bir kadın gaztetecinin askılı giysisine nedne bua dı takmıştı acaba Ali Kırca? Sonra gün oldu devran döndü Ali Kırca ‘nın çırılçıplak seks görüntüleri sadisizm eşliğinde internette izlenme rekoru kırdı!
Soyunmak nasıl olurmuş herkese gösterdi. erkek medyamız ve medya çetesi de tek satır yazmadı. Buna etik kulp bulma başarısı bile gösterdi!
Düğmeye basmak bu mu? Çifte standartın,ahlaksız gazeteciliğin bir çok örneğini bu olayla bir arada analiz edebilirsiniz.

merhaba nevval hanım ben emine internet yeni aldık ilk defa mail yazıyorum
sizi ilk yeni yüzyıl gazetesinde tanıdım o zamandan bu güne sizi hayranlıkla
ve ilgiyle izliyorum. Eskişehirde konferansınızda bulundum sizinle fotoğraf
çektirdim yakından gördüğüm için çok mutlu oldum. Sitenizde bulunan 32. gün
programına ait konusmalarda N. HABLEMİTOĞLU ile sizin aranızda yanılmıyorsam
daha sert bir diyalog vardı yazıda bu kısım neden yok acaba

diyen bu mektup o zaman montaj yapan tvlerin(show dahil) gazetelerin iftira ve yalan kampanyalarının insanların aklında kalış şekline bir kanıttır. Bunu hangi mahkemede temizleyebilirdik? Ki çok şükür böyle bir adalet yoktu zaten.

Bir röportajdan…..
Neden 32.Gün sonrası herkes saldırdı sence?
Herkes soruyu böyle soruyor, oysa doğrusu neden önce saldırdı demek gerekir. Cumhuriyet gazetesinden Hikmet Çetinkaya 24. Haziran günü çıkan sayıda hakkımda çok çirkin iftira ve yalan beyanlarda bulundu. Ben Yunus Nadi ödülü sahibi ve birkaç yıl Cumhuriyette çalışmış biri olarak bunu ciddiye aldım. Ne basın ahlak yasasına ne de insan haklarına uyan suçlamalardı.
Cumhuriyet Gazetesine şerefsiz dedin mi?
Elbette hayır. Benim dediğim şuydu: Cumhuriyet gazetesi ve ahlaksız Hikmet Çetinkaya hakkında dava açacağım. Elbette gazetenin yazarına uyarıda bulunmasını gönlüm isterdi, onlara duyduğum saygı sarsıldı.
Programda sadece küfür ettiğin söyleniyor?
Program öncesi zaten gergindim, ayrıca İsmail Nacar yarım saat M.Ali Birand ile pazarlık yaparak tansiyonu iyice yükseltti. Elbette benim küfretmem mümkün değil. Çünkü beş yıldır televizyonda tartışma programları yönetiyorum ve onlarca programa katıldım. Şimdiye kadar başıma gelmiş değil. Burada bir diğer önemli husus Siyaset Meydanı dahil bütün hafta televizyonlar beni ekrana çıkarmaya uğraştı ve ben hepsini reddettim.
Neden?
Çünkü karşıma bilimsel düzeyde tartışacak birilerini değil provokatif insanları çıkarmak istiyorlardı.
32.Gün’ü neden kabul ettin?
Etyen Mahcupyan olduğu için . Hiç olmazsa iki kişi belli bir düzeyde konuyu anlatmak olanağı olur diye düşündüm. Ben hala derdimi anlatmam gerektiğini düşünüyorum yani.
Oldu mu?
Mahcupyan ile birlikte literatür olarak bir beraberlik sağladık ve basın hiç söz etmese de önemli şeyler söylendi. Aslında programda ona da çok sataşıldı ve o da cevabını verdi. Fakat o hedef değildi.
Ayrıca Atilla İlhan ve Prof. Emre Kongar yazdıkları yazılarda konuşmalara dikkat edilince önemli olduğunu belirttiler.
Basında herkes sana karşı mıydı?
Erkek egemen bir yapının sadece kadınlığıma saldırması ve aşağılaması normaldir. Hakaret yazılarının hiç birinde tek bir sözcükle fikire atıf yapılmıyor. Bilgi yok. Özellikle kadın yazarların kadın olarak bana yaptığı ağır ve haksız hakaretler beni çok yaraladı. Ama gerçek aydın namusunu koruyan ve korkmayan Can Dündar, Gülay Göktürk ve Seda Güler belden aşağı vurulduğunu çok net yazdılar.
Sen Ka.Der Yönetim kurulu üyesi ve kurucususun, hep kadınlar için çalıştın. Sana destek veren çıkmadı mı?
Maalesef hayır. Evet, ben yıllardır kadınlar için çalışıyorum, yazıyorum, yüzlerce konferans verdim. Dargeçit’ten tutun İzmir’e kadar kadınlar için konuştum. Dostun bir fiskesi yaralar beni demiş ya şair.
Faik Bulut’a , Necip Hamlemidoğlu’na saldırdığın, küfrettiğin yazıldı hatta Küfür mağduru diye ropörtaj yapıldı.
Faik Bulut “Fethullah Gülen kimdir” diye yazdığı “bilimsel” eserde !benim kadınlığıma saldırarak, aşağılayarak bilimsel giriş yazmıştı. Ben mahkemeye vermedim çünkü Türkiye’de böyle ıvır zıvırlarla uğraşaydım altı yedi kitap yazacak vakit bulamazdım. O nedenle onun bana hakareti söz konusu olabilir. Basın yalan ve tahrifle beni “şirret” gösterme çabasından öyle yazıldı. Necip Hamlemidoğlu’na gelince durum daha komik. Küfür mağduru denen adam daha programa girerken M.Ali Birand’a hakaret ve saldırıyla başladı. O ropörtajda ise beni başka bir kadınla karıştırıyor ve” ilk kocasına haksızlık etti. Bora Gözen de Faik Bulut ile Filistine kaçmıştı” diyor. Bora Gözen’i tanımama yaşım müsait değil, onunla evli olan başka bir hanım. Benimle en ufak bir ilişkisi yok. Yani adam beni başka bir kadınla karıştıracak kadar benim kim olduğumdan habersiz. Tıpkı basın gibi. Basın bildiği halde çarpıttı gerçi. Onun hakkında profesörlerinden telefonlar aldım, üç üniversiteden ihraç edilmiş ve üniversite tarafından mahkemeye verilmiş dosyası oldukça kabarık biri. Bilimsel ya da bilim lafını önüne koyan istediği hakareti yapacak sanki. Türkiye’de bilim ve bilimsellik sözcüğü don lastiği gibi nereye çekersen oraya uzayan bir kimlik kazandı. Üniversitelerin içi boşuna boşalmadı.
Senin kim olduğunu biz soralım?
Ben hep gerçeğin peşinde koşan meraklı bir antropologum. Üniversitede olmam gerekmez bilimsel makale üretmem için . bu dünyada da böyle. Mimar Sinan Üniversitesinde Antropoloji dersleri verdim, eğer çok önemliyse. Harward mezunları derneğinden Afyon Çay köyüne kadar yüzlerce konferans verdim. İran konusunda Harp Akademileri dahil çok yerde konferans verdim ve makalelerim var. İslam, kadın ve İran konusunda yurt dışından benimle görüşmeye gelen çok sayıda insan oldu. Fakat ben geçmişte yaptıkları parmak hesabı sayarak mutlu olan biri değilim, hep daha ne yapmalıyım diye düşünürüm. Beni hep yapmadıklarım ilgilendirir.
Sen bir kanser hastasısın. Kanser olunca da dere tepe kanserle ilgili konuşmalar yapmak için gezmeye başladın.
Gerçekten ben en bireysel konumu mu bile toplumla paylaşıp onların da benim bilgilerimden yararlanmasına çalışırım. Kanser sözcüğünün tabu olduğunu gördüm. Tüm tabulara yaptığımı ona da yapıp kırmaya karar verdim. Doktor hasta arasındaki ast üst ilişkisini değiştirilmesi gerektiğini söylediğim için bazı doktorların da kızgınlığını kazandım. Ben bazılarının insan haklarından yana değilim. Ben herkesin insan hakkına saygı gösterilmesini istiyorum.
Bu stres sana zararlı değil mi?
Maalesef sağlığımla oynuyorum. Oynuyorlar. Montajlı filmler, yalanlar, iftiralar nasıl stres olmasın? Bana İsviçre’de ve burada söylenen asla stres ve üzüntü yaşamayacaksın oldu. Ben bu olaydan çok derin sarsıldım ve şimdi uyku düzenim bozulduğu için yeniden tedavi görüyorum.
Pişman mısın?
Asla. Bana hakaret edene cevabını veririm. Aydın namusum gereği yazdığım ve söylediğim her şeyin arkasında son nefesime kadar dururum. Aydın çölde tek başına bağıran biridir der Ortega. Gerçi bana akan binlerce faks, telefon ve e-mail yalnız olmadığımı gösterdi. Bana sevgilerini iletebilmek için günlerce çırpındılar. Herkesin ortak sözü:Demokrat bir Türkiye idi.
Size de çok teşekkür ederim gösterdiğiniz duyarlılık için. Özellikle bir kadın olarak.
Esas size saldırmalarına neden olan Fethullah Gülen ile ilgili görüşleriniz nedir?
Fethullah Gülen sosyal bir fenomendir ve incelenmesi gerekir. Özgün bir model yaratılmasına neden olmuş bir toplumsal liderdir. Otuz yıldır çalışan ve yüzlerce okul ve eğitim ağı kurmuş biri olarak önemlidir diyorum. Böyle özgün bir modelin Türkiye modernleşmesi içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyorum. Siyasi emelleri meselesine ise Mahcupyan güzel bir teşhis koydu, bu kadar siyaset yapmanın daraltıldığı bir alanda insanların kendilerine çıkış yolları aramaları sosyal bir vakadır. Ben bir sosyal bilimci ve gazeteci olarak onu ve yaptıklarını değerlendirmeye çalıştım. Bunun yeterli olduğunu söylemiyorum keşke daha on yirmi kişi konuyla ilgili uzman çalışsa da tartışma zemini entelektüel bazda olsa. Benim sorunum entelektüel iklimde tartışma imkanı bulamamak. Türkiye’de her şey politizasyona kurban ediliyor. Herkes bir cemaatin ve klanın içinde bulunduğu için diğerlerini şiddetle reddediyor ve düşmanlık kültürü üretiyor. Toplum içinde köprüler kuracak bilgi ve insan istenmiyor. Bu iktidarlarını tehdit eden bir şey olarak algılanıyor. Bir arada yaşama geleneğimizi yeniden tesis etmemiz şart. Osmanlı ve Türk geleneği de buydu zaten. Siyasetçiler siyaseti böl ve yönet olarak yaptığından dolayı demokrasi geleneğimiz yerleşemiyor. Yine de Türkiye çok yol aldı. Ben Türk milletinin eğitime ve demokrasiye duyduğu saygıyı hayranlıkla izliyorum yurdun dört bir köşesinde. STV’de yaptığım “Aynadaki Kadınlar” programı bile kadın konusunda yargıları sarstı. İyi ve objektif bilgi verilince insanımız bunu değerlendiriyor. Herkes değişime açık, basın hariç. Onlar siyasiler gibi iktidarlarını gerçeğin dışında sabitleyeceklerini sanıyorlar. Oysa dünyada artık “kaliteli gazeteci” önemli oluyor, patronaj değil. İnsan önem kazanıyor. Ona buna hakaret ederek radyoda ünlenenler kendilerine kocaman sayfalar bulamıyor dünyada. Bilgi çağında sadece bilgi konuşacak.
Basının bir röntgenini çeker misin?
Medya bir dönüm noktasına doğru yol alıyor bence. Bir yanda yargısız infazlar ve ekran linçleri… Diğer yanda sorumluluk bildirgeleri. Medya etiğinin oluşması ne yazık ki zor ve sancılı oluyor ve bu arada benim de aralarında bulunduğun yüzlerce kişi kurban ediliyor.
Ben bu tabloyu, 1930’ların Amerikan basınına benzetiyorum. Yurttaş Kane’i hatırlayın. Gazeteler, yok etmek istedikleri kişileri mahvediyor, kendi yıldızlarını parlatıyor ve onlara karşı duranları yok ediyordu. Sonunda topluma verdikleri zarar öylesine büyük oldu ki, kendileri de bu süreçte kaybetmeye başladı. Sancılı bir iyileşme süreci ardından bugün New York Times, Washington Post gibi medya etiğinin doruklarını yarattılar.
Benim için yazılanlara bakıyorum. Tam bir linç girişimi. Televizyon ekranında linç girişimini, ekranda olup bitenleri çarpıtarak yansıttılar. Cumhuriyet’ten Çetinkaya, henüz 32. Gün’e çıkmadan, hakkımda akla seza yalan ve iftiralarda bulundu. Star gazetesi, ekrandaki diyalogları ters yüz etti. Diğerleri de düşmanlık kültürünün en uç örneklerini sütunlarına taşıdılar. Ekranda yaptıkları düzmece montajlarla beni yoketmeye çalıştılar.
Ben bu tavrın biraz da medya kurbanlarının davranışından cesaret bulduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bana hakaret eden ve yalan-iftira yazan herkesi mahkemeye verdim. Çetinkaya başta olmak üzere önüne geleni yoketmeye çalışanları Basın Konseyi’ne şikayet ettim.
Ellerindeki gücü kötüye kullanan bu gibi kötü niyetli medya mensuplarını açığa çıkarmanın yolu bu. Mahkemeler, vatandaşlık haklarımızı ihlal edenleri cezalandırarak medyayı kirleten bu gibi insanları caydıracaktır. Bu da sorumlu gazetecileri cesaretlendirecek, medyanın saygınlığını artıracaktır.
Abant’taki basına gelince… İlgi çok yüksekti. TV kameraları, muhabirler, yazarlar Abant’taydı. Ancak Hürriyet gibi birkaç yayın hariç bu toplantılara fazlaca yer verilmedi. Bunu anlarım. Anlamadığım, böylesine önemli bir toplantıyı gazetesinden izlemek isteyecek bir okura yapılanlar. Abant Platformu haberleri öylesine gelişigüzel verilmiş ki toplantıyı bu haberlerden izlemek mümkün değil. Sanırsınız Abant’ta toplanmış yüz kişi, sloganlar atıp dağılmış. Her habere sansasyon yakalama ve “şok” mantığıyla yanaşan basın ile “ayna” görevine soyunan sorumlu medya, böylesi toplantılarda derhal ayrışıyor.

Bütün bunlar yaşanırken ilk işim (snki burası batı medyası ve kurumlar gazeteciyi desteklermiş gibi) Basın konseyine ve Gazeteciler Cemiyetine başvurmuştum.Orada yaşadıkalrım ibretlik.Bir gazeteci yalnızdrı.haklı olması değil güçlü omaı gerekir ve ideolojik bir gruptan olmalıdır sloganını öğrendim. Bunu 1998′de yazdık şimdi durumda değişiklik yok ama bunu Murat Bardakçı yazıyor.Önemlidir:
Gazeteciler Cemiyeti, her yıl “basın ödülleri” dağıtır. Gönderilen aday çalışmalar bir ön jüri tarafından elendikten sonra asıl jüriye sunulur ve ödül verilecek yayınları bu jüri belirler.
Bu sene de aynısı oldu ve jürinin hangi çalışmaları ödüle lâyık bulduğu birkaç gün önce açıklandı.
Listeyi okurken, hayretten sözün tam mânâsı ile donakaldım. Bu senenin araştırma ödülü “Einstein’ın İsmet İnönü’ye mektubu” başlıklı çalışmaya verilmişti ve ödülün sahibi de Cumhuriyet Gazetesi’nden Orhan Bursalı idi.
Hayretimin sebebi hem araştırmanın başlığı, hem de alan kişinin ismiydi; zira fizikçi Albert Einstein’ ın İsmet İnönü’ ye yazmış olduğu mektubu ben yayınlamıştım. Ama, senelerden buyana hiçbir kuruluşa ödül başvurusu yapmama yahut verilen ödülleri almama yolundaki prensibim gereği Gazeteciler Cemiyeti’ne de “Bana ödül verin” diye bir başvurum olmamış fakat gözümüzün nuru cemiyetimiz, benim yazımla başkasını ödüllendirivermişti!

Aczin bu kadarına pes!
Albert Einstein imzalı Fransızca mektubu dostum Mesut Ilgım’ dan almış, mektubun fotoğrafını ve Türkçe tercümesini, sâbık gazetemde açıklamalarıyla beraber 2006′nın 29 Ekim’inde yayınlamıştım. Yazım üstelik “Büyük dahiden genç cumhuriyete rica” başlığıyla birinci sayfada sürmanşetten dokuz sütuna verilmişti, içeride de tam sayfaydı.
Gazeteciler Cemiyeti’nin yılın araştırması seçtiği yazı ise, Cumhuriyet’te, benim yayınımdan beş gün sonra, 3 Kasım’da çıkmıştı. Yazının üzerinde imzası bulunan Orhan Bursalı mektubun benim tarafımdan yayınlandığını zaten söylüyor, belgenin kendi sayfamda kullandığım fotoğrafını aynen alıyor, Fransızca’dan yaptığım tercümeyi daha da bir öz Türkçe olarak yeniden yayınlıyor ve bilim tarihçisi bir profesörün konu hakkındaki görüşlerini naklediyordu. Yani, cemiyetin ödüle lâyık bulduğu araştırma, benden yapılmış bir alıntıdan ibaretti.
Ben, Orhan Bursalı’ yı hiç tanımamama rağmen, onun alıntı bir yazıyla ödül başvurusunda bulunacağını tahmin bile etmiyorum ve başvurunun Bursalı’nın adına başkaları tarafından yapılmış olduğuna inanmak istiyorum. Bu, madalyonun sadece bir tarafı ama diğer taraf, maalesef berbat: Ortada üç ay önce sürmanşetten verilen ve günler boyu ses getiren bir haberi hatırlamaktan bile âciz bir “Türkiye Gazeteciler Cemiyeti” var.
Bir zamanların ciddi bir mesleki örgütü olan, siyasetten günlük hadiselere kadar hangi alanda devreye girerse mutlaka ses getiren bu cemiyet doğru dürüst bir jüri kurmaktan bile âciz hâle gelmiş, onunbunun eserini başkalarına mâledip ödüllendirecek derecede basiretsizleşmiş ve gazeteciler için vaktiyle en büyük mesleki iftihar vesilesi olan “cemiyet ödülü” kavramını bile yerlerde sürünür vaziyete düşürmüş.

Reddetmekte haklıymışım
Bu son hadisenin şahitten de öte tarafı olduktan sonra, birkaç sene önce, hiçbir başvuruda bulunmamama rağmen beni araştırma dalında “yılın gazetecisi” seçen cemiyetin ödülünü reddetmekle ne kadar isabetli davranmış olduğumu şimdi çok daha iyi anlıyorum!
Bugünün genç gazetecileri, mesleklerini mesleki örgüt açısından son derece şanssız bir dönemde yapıyorlar. Bir yanda adına “Gazeteciler Cemiyeti” denen ama bir yazının yahut araştırmanın aslında kime ait olduğunu anlamaktan bile âciz bir enkaz var; diğer tarafta da “Basın Konseyi” diye cafcaflı bir isim takınan ama hukuken hiçbir şekilde vârolmamasına rağmen “hâkim amca” oyunu oynamaya heveslenip onubunu kınamakla kendini tatmine çalışan bir eş-dost grubu…
Gazeteciler Cemiyeti’nin akıl yoluna girip girmediği, jüri kararlarının önümüzdeki günlerde yönetim kurulu tarafından onaylanıp resmen açıklanmasından sonra ortaya çıkacak. “Araştırma” zannettikleri bir alıntıya ödül vermekte ısrar ederek anlayışlarındaki aczi herkese tescil mi ettirecekler, yoksa bu yazdıklarımdan birşeyler öğrenip hatalarından dönecekler mi, hep beraber göreceğiz.

BEKİR ÇOŞKUN VE HUKUK 9mart2007
KİMİ zaman dönüp eski yazılarıma bakarım ve “ahmak” olduğuma karar veririm.

İşte geçen aydan bir yazı:

“Bir isyan bekliyorum…”

Hukukun tükendiğini, hukuksuzluğun devleti devlet olmaktan çıkarttığını, hukukçuların, hukuku geri almak üzere neredeyse “isyan etmeleri” gerektiğini yazmışım, boşu boşuna…

Hukukçular isyan etmediler.

Birkaç gün sonra Küçükçekmece’de bir suçlu, mahkeme koridorunda yakaladığı kadın hákimi dövdü, burnunu kırdı.

Kendi kendime “Suçlular isyan ettiler” dedim.

*

Hukuksuz ülke ise suç bataklığında hálá debelenip duruyor.

Hukuksuzluk bir kábus gibi.

Suçlular giderek sokaklara, kentlere hákim olmaya başladılar, masum insanlar korku ve dehşet içindeler.

Her gün gazeteler; yollarda-parklarda kadınlara tecavüz edenlerin, evlere girerek insanları bıçaklayıp soyanların, annesine-babasına yapılan saldırılarda dili tutulan çocukların haberleriyle dolu.

Yüzlerce büyük vurguncu, hırsız, yağmacı, akıl almaz biçimde “zamanaşımı” denilen bir gariplik nedeniyle aklanıp paklanıyor, aramıza karışıp suç işlemeye devam ediyorlar.

Hukuk olmadığı için taşı-toprağı çalınıyor Türkiye’nin.

Bu ülkede namuslu-dürüst olmak çoktandır adeta “aptallık” sayılmaya başlandı.

Her büyük suçun arkasından bir “hukuk skandalı” çıkıyor karşımıza, şaşkınız.

Suçlular hep kazanıyorlar.

Masumlar ise güvenebilecekleri tek güç hukuktan yoksun, kimsesiz ve yalnızlar.

Hukuk yok, yok…

*

İşte ben “aptalca” beklentiler içinde hukukçuların “isyan” etmesini bekledim demek ki…

Ama, tüm bunların ilk muhatabı “hukuk adamlarının” sesi-sedası asla çıkmadı, çıkmıyor.

Yargıçlar, savcılar, barolar sessizler.

Hukuksuzluğun artık bir rejim sorunu haline geldiğinin farkında değil hukuk adamları.

Bizler bekliyoruz.

Boşu boşuna…
———————————————

VATAN 209/MAYIS

Yargıya güven duyulmuyor

TESEV’in yargıya ilişkin yaptığı araştırmaya göre Türk toplumunun yargıya güven duygusu zayıf

TESEV’İn 2007’den bu yana, “Algılar ve Zihniyet Yapıları” başlıklı proje çerçevesinde yargı kurumuna ilişkin kapsamlı bir araştırma dizisinin ilk kitabı olan “Adalet Biraz Es Geçiliyor…: Demokratikleşme Sürecinde Hâkimler ve Savcılar”, Mithat Sancar ve Eylem Ümit Atılgan tarafından hazırlandı. Çalışma hâkimlerin ve savcıların zihniyetine ışık tutuyor ve yargı bağımsızlığı ve yargıda devletçilik gibi konular etrafında süregelen tartışmalara ilişkin bakış açılarını sergiliyor.

Raporda hakim ve savcılara ilişkin vatandaşın algılarına yer veriliyor. Bu algılardan birinde, “Bir hâkimin vicdanı özgür ve bağımsız değilse, istediği kadar hukuk bilsin, dünyanın en büyük hukukçusu olsun, hiçbir anlam ifade etmez” deniliyor. Raporda, yargı bağımsızlığı, yargının her türlü eleştiriden ve sorgulamadan azade olacağı anlamına gelmediği gibi, yargıyı kamusal sorumluluktan muaf tutan bir dokunulmazlık zırhı olarak da görülemez deniliyor.

Araştırma dizisinin ikinci kitabı “Biraz Adil, Biraz Değil…” Araştırmanın yorum kısmında, görüşmeciler arasında, devlet veya devlet görevlilerinin taraf olduğu davalarda mahkemelerin mutlaka devleti kolladıkları yönündeki algının yaygın ve güçlü olduğunu belirtiliyor.

Yargının bağımsız olmadığı yönündeki algının değişik tezahürlerinde de, güçlünün iradesini dayattığı algısının etkileri görüldüğü bildiriliyor. “Yargı bağımsızlığına en büyük tehdidin hükümetten geldiğini söyleyen görüşmeciler, AKP’nin toplumsal iktidar noktalarını ele geçirdiğine ve bu iktidar üzerinden yargıyı etkilediğine inanıyor” deniliyor.

Raporun sonuç bölümünde ise şu bulgulara rastlandığı belirtiliyor: “Yargıya güven duygusunun zayıflığı temelinde, kayırmacılığın ve güç ilişkilerinin yargılama sürecini etkilediği inancı yatmaktadır.”

Hakim ve savcılardan tarafsızlık şikayetleri

TESEV’in hazırladığı kitapta hakim ve savcıların özellikle yargının tarafsızlık ve bağımsızlığıyla ilgili şikayetlerine de yer veriliyor.

YARGI HİÇ BAĞIMSIZ OLAMADI (Bir hakimin tespiti) Yargı hiçbir zaman tarafsız olmadı. Bağımsız olamadığı için tarafsız da olamıyor. Yargı her zaman taraflıdır. Olmuyor yani, sistem yargının tarafsız olmasına izin vermez zaten. Yapamazsınız…

SAVCI DURDURULUR (Bir savcının açıklaması) Savcının kendiliğinden harekete geçmesi çok önemli; ama bağımlılıkları olmasa, bağlılıkları olmasa. Harekete geçtiğinde karşısında kimi bulacağını bilemeyebilir savcı. Maalesef, yine maalesefle izah edeyim, konuyu derinleştirdiğinde karşısına öyle birileri çıkar ki ya durur, ya durdurulur, durmak zorunda kalır.

GÜCÜMÜZ KÖYLÜYE YETER (Bir hakimin sözleri) Yargı köylü Memet Ağa söz konusu olduğunda çok orta yerdedir. Bu durumda onun iktidarını her şart ve koşulda hissedersiniz. Bu nedenle Türkiye savcıları çok kanıksadıkları şöyle bir savsöz söylerler “Bizim ancak köylü Memet Ağa’ya gücümüz yetiyor…” Biz hakimler de yıllar yılı savcı arkadaşlarımızın bu serzenişlerini dinler dururuz. Yıllar içinde ne değişti derseniz, ortada fazla bir şey görülmez.

VATAN/14.MAYIS.2009

Yorumunuzu Paylaşın