Mart, 2009

paradigma değişimi

Mart 12 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

Türkiye’nin kültürel örgütlenmesi 1980′den sonra yerle yeksan oldu. Bu çöküş sonucu toplum evlerine hapsoldu.Geleneksel kültürel örgütlenmemiz olan tarikat,cemaat gibi dini modellerin üstünde yeniden bir yapılanma oluştu. Sosyal yapının boşluk kabul etmezliği teorisince yapılanan sistemde İran İslam devriminin de etkisi oldu. Çalışması oldu.Bu sisteme dayalı olan Sayın Erbakan’ın siyasi partisi toplumda başarılı çalışmalar yaparken alternatif yapılar oluşturulmadı. Paradigma değişimi talep eden topluma, değişime önderlik eden lider kişi/kurum/parti çıkmadı. Milliyet’ten Metin Münir analizini şimdi okuyun.Fikirlerinizi gönderin.

Metin Münir mmunir@milliyet.com.trKapitalizm çöktü, yaşasın AKP 12 Mart Perşembe 2009 Ekonomin çöküş halinde olması seçimlerde AKP’nin aleyhinde olacak mı? Kurala göre, ondan önceki yıllarda ekonomi yükselişte olsa bile, seçim yılında ekonomik kriz varsa iktidardaki parti oy kaybeder. Hatta iktidarı kaybeder. Çok partili ilk seçimlerin yapıldığı 1950’den beri Türkiye’de hep böyle oldu. Ama, inanıyorum ki, bu defa olmayacak. AKP, gidişini durdurmak bir yana, varlığını inkâr ettiği ekonomik krizden olumsuz etkilenmeyecek. Oy oranı küçülmek yerine, büyüyecek. Bu büyüme bir toprak kayması azametinde bile olabilir. Bunun akla gelen ilk nedeni muhalefetin gülünç derecede etkisiz olmasıdır. Meclis’in muhalefet sıraları tahta at dolu hipodrom ahırları gibi. AKP’nin alternatifi yoktur. Baykal, Erdoğan’ın alternatifi değil, garantisidir. Baykal’dan memnun olmayabilirsiniz ama o kendinden memnundur: Karikatürist dostumuzun dediği gibi, “İktidar geçici, muhalefet bakidir.” Çelişki gibi görünecek ama ekonomik kriz AKP’nin oyunu azaltmak yerine artıracak. Çünkü yaşamakta olduğumuz durum bir ekonomik kriz değil paradigma değişikliğidir. Nasıl 1988’de komünizm çöktü ise şimdi de kapitalizm veya kapitalizmin bir türü çökmekte. Wall Street kapitalizmin Berlin Duvarı idi, yıkıldı. Nerede duracağı belli olmayan bu düşüşte görülmemiş şeyler yaşanabilir. İnsanlar bunu hissediyor ve korkuyor. İşsizlik artacak, yoksullar daha yoksul olacak, orta sınıfa yeni katılmış eski sıralarına dönecekler. Bu durumda halkın çoğunluğu en güvenli liman olarak AKP’yi görecek. Kömür ve erzak dağıtıyor Korunma güdüsüyle halk kapı kapı dolaşan, kendi aksanıyla konuşan, yeşil kart veren, kömür ve erzak dağıtan, okul çocuklarına bedava kitap ve defter sağlayan AKP’ye daha fazla yönelecek. Bunları alanları hor görenlere, dilencilikle suçlayanlara değil. Kazanan AKP olacak. Cumaları camileri dolduran. Tarikatları sosyal güvenlik kurumlarından örgütlü ve zengin. İftar çadırlarının mucidi. Tesettür taburlarının komutanı. Devlet ihalelerinden özel hesaplara milyarlarca dolar aktaran ve aktarmaya devam eden ve bir kısmını saçmaya hazır AKP. Ekonomik çöküntü fanatizmi, yabancı düşmanlığını, korumacılığı, otoriter yönetimi besler, bunlar da AKP’nin gıdasıdır. Zaten otoriter ve fanatik eğilimlere sahip olan Erdoğan’a bu seçimler ve bu ekonomik kriz ilaç gibi gelecek. AKP o kadar iyi örgütlenmiştir ki popülaritesi geçtikten sonra bile bu örgütlenmenin gücüyle iktidarını sürdürebilir. Aynen mollaların İran’ında olduğu gibi. Beyaz Türkler insan zekâsına hakaret olan CHP ve Baykal’a tahammül etme uyuzluğunu göstermenin bedelini silinmekle ödeyecekler. Tıpkı 1789 ihtilalindeki Fransız asil sınıfı gibi. Sizi Atatürk bile kurtaramaz. Ahlak bezirganlığı Ahlak denince ilk aklıma din geliyor, sonra cinsel taassup. Neden, acaba? Hırsızlık, yalancılık, toplumsal değerler ( din, milliyet, vatan, ideoloji, v.b.) üzerinden yapılan sömürü her nedense ikinci planda kalıyor. Çünkü öyle öğretildi, İlkokulda “din ve ahlak” dersi vardı; çok faydalı şeyler öğrendik elbet. Yaşımız ilerledikçe ahlakın sadece cinsel taassupla sağlanamayacağı gerçeğini tecrübe ile fark ettik. Kolaycı yaklaşımla hazırlanmış binlerce vaaz dinledik, camilerde… Çoğunda açık, saçıklık ve içkinin kötülendiği; insanları nefis terbiyesine davet eden, geçmiş zamanın tozlu raflarından indirilmiş, güncel olmayan hikayeler… Milli şuur olmayınca, din sadece narkoz vazifesi görüyor. İleri toplum olma şuuru olmadığından elde avuçta ne varsa satmak eğilimi var. Yani toplum sadakaya endeksli. Şu bilinç oluşmalı. Bol bol üretelim hepimiz yiyelim. Teknolojik imkanları elde edelim. Maalesef sadece dini esaslarla gidilebilir sanıyor insanlar. Bu da tek ayakla gitmeye benziyor. Allah’ın fenni kanunları da var. Biri malum yazılı kanunları, kuran; diğeri fıtri olan fenni kanunları. Fenni kanunları ihmal edilince de insanlar mesul oluyor. Fenni şartlara uyanlar yazılı şeriata uyduğunu sananları esir etmesi veya işgal etmesi bu hakikattendir. Aciz bir toplum esarete mahkumdur, acizlik bahane olmuyor. İlahi sistem kusursuz işliyor; o kadar da adil… Yani dinsiz de olsa insan fenni şartlara uysa başarılı olur. Dindarlar ise kuru söylemleri bırakmadıkça başarısız olur. 80 öncesini hatırladım. Faşist, kominist, emperyalist tartışmalarını… Oysa üçü de bizim toplumun ürettiği bir ideoloji değil. Bizde taraftarları oluştu ve kraldan çok kralcı kesildiler. Kendi toplumumuz üretmeli kendi ideolojisini. -Sosyal adalet, -Her alanda özgürlük, -Köleliği reddeden bir yapı. (Asgari ücretle çok uluslu şirketlere kölelik) Ne dersiniz eski ideolojilerden sıyrılıp yeni, taptaze bir ideoloji oluşturamaz mıyız? ‘Ortak akıl’ oluşturarak mümkün olur kanısındayım. Yeter ki niyet halis olsun. Gizlenen hedefler olmasın. “Neyi arıyorsan sen O’sun.” Saygılar. Ahmet Bektaş

SkyTürk’de

Mart 10 2009Yorum Yok Kategori: Haberler

Seçimin Nabzı programı 10.Mart gecesi 20.30′da yayındaydı Nilgün Akay Ertop’un sunduğu gecede Can Ataklı,Deniz Som,Nevval Sevindi ve Hadi özışık vardı.

Siyasi parti liderlerinin performanslarının,üsluplarının tartışıldığı gecede N.Sevindi dedi ki: AKP özgürlükler vaadiyle geldi.İlk seçim bildirgesinde bulunan seçim ve partiler yasasını değiştirme sözünü tutmadı,unuttu.Bir sonraki seçimde tamamen rafa kaldırdı.Hiç sevmediği askerlerin 12 Eylül yasalarını bu kadar sevmesini anlamak mümkün değil.Totaliter yapının izleri hızla belirginleşiyor. farklı düşüncelere saygı demokrasidir,sızlanmalar imtiyaz talebidir sadece.Kurusoğan şiirini artık o okuyamaz,çünkü iktidarda ve tüm nimetlere sahip,zengin olan taraf o.”

Bahar

Mart 9 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

Bahar geliyor. Yağmur hiç yağmadığı kadar yağarak pembe,beyaz bahar dallarını suluyor. Harika ışık prizmaları dallardan sarkan yüzümüze.Güneş açtığında neşe içindeki toprak ve dal,çiçek ve böcek nefesini üstümüze salıyor. Baharın nefesi…. Çiçek kokan, yaşadığımıza şükreden ve “an”ı kollayan baharın nefesi….. Balkonda, pencerenizde bir tane çiçek bekliyorum. Belki bir lale, bir sümbül…..Yeter ki, bahar gelsin gönlünüze.

SEVGİNİN ERDEMİDİR DÜŞÜNCE Türklerin çiçek sevgisi Avrupa’da ünlüdür. Lale Türklerin Avrupa’ya bir armağınıdır. Buhara ve Semerkant’ta bir çok yerde lale resmiyle süslü duvarlar, camlar gördüm. Eski Buhara kentinin su kanallarının demir kapakları üstünde de laleler yüzlerce yüzyıldan zarif bir selam gönderir gibiydiler. Siverek evlerinin eski bazalt taşlarından yapılma görkemli demir kapılarının üstünü birbirine başlarını dokunduran lale motifleri süslüyordu. Taa Orta Asya’dan akıp gelen lale motifi gibi mavi kapı ve pencere tutkusu da artık nedeni bilinmeyen bir öykünün kahramanı olarak duruyordu. Miss Pardoe Bursa’yı gezerken Anadolu’nun yabani çiçeklerine olan hayranlığını ballandırarak anlatır: “Güzel çiçek fidanları, tanımsız kokulu otlar, her renk çiçek açmış ağaçlar hep yolumuzun üstünde sıralanmışlardı. Ortası altın sarısı benekli leylak rengi laden ağaçları, kokulu kozası ile kar gibi beyaz kına ağaçları, yabani hatmi çiçeği, Avrupa’dakiler kadar saydam ve çeşitli renkte çadır çiçeği, soluk pembe ve beyaz yapraklı ebegümeci çiçeği,, gök mavisi renginde ve kır papatyası büyüklüğünde firuze çiçeği,, yolun yanındaki kayalıkların arasından fırlayan ve kötülükle savaşan iyilik gibi , kayalıklarla çelişki içinde , olduğundan iki kat daha güzel gözüken arı kovanı çiçeği , her yaprağı sürekli olarak titrediğinden kaynanadili denilen parlak sarı bir çiçek, mis gibi kokulu eflatun renkli nişasta çiçeği,yabani güller, hanımeli ve hepsinden üstün; Avrupa’da yetiştirildiğinden biraz küçük , ama soluk pembe rengini ve güzelliğini olduğu gibi koruyan aşk çiçeği… küçük bir setin üstünü kaplayan sabır otu..”* Eski kentlerin çiçek kokan, çiçekle dolu yüreklerinden geriye lağım suları, kirli hava ve çamurlu bir yaşam kaldı bize. Artık yaseminler sarkmıyor bahçe duvarlarından, karanfil saksılarına bir yumurta kabuğu eşlik etmiyor. Tıpkı yürekler gibi kokusuz ve renksiz yaşamlarımız. Herkes konuşurken toptan ukala oysa yaparken sessiz bir hain ki ahlaki her şeyi gübreye dönüştüren. Devedikeni tarlası gibi gezindiğimiz yerler… Yürekleri yalancı, kendileri ikiyüzlü meslektaşlar ki isim yazmaktan aciz yaptıkları alıntılara, çiçeksiz dünyalarının dışa vurumu yazdıkları. Belki bunu anlatıyor İ.Ö. IX. yüzyılda bir tapınak yazıtı: “ Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla; insanlara göre değil.Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendinle barış içinde ol. Eninde sonunda bütün servetin kendinsin,sensin. Kendiliğinle ve özbenliğinle görmeye çalış ki, tüm pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır.” (Xsentius) Yüreği karanlıkların karartığı dünyada aydınlık insanlar binlerce yıl öncesinden uzanıp tutuyor insanın elini dürüstçe, sevecen. Aşkı bir ter bezi çalışması sayacak kadar ruhsuz, akılsız insanlara da bir sözü var taşların: “Aşka burun kıvırma sakın; onu küçümsersen sen de besinsiz kalır, küçülürsün. O yoğun sevgi, çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçe gibidir. O bahçeye layık bir bahçevan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.” Kendi küçüklüğü içinde hapsolmuş zavallı kimliklerin , bilgisiz çetelerin ve çıkar birliklerinin yaşamı çiçeksiz, aşksız bir kifayetsiz muhterisin öyküsüdür ki hiç bir yazıtta yazılmaya layık bulunmamıştır. Onların gömüldüğü yer sadece topraktır. Sevenlerin gittiği yer ise toprak ananın doyumsuz çiçekleriyle süslediği bağrıdır ki kokusu yabani bir nergise dolanarak yeryüzüne ulaşır. Sevginin erdemidir düşünce, düşüncenin çiçeğidir yaratıcılık. *18. Yüzyılda İstanbul Miss Julia Pardoe İnkilap Kitabevi Nevval Sevindi MİMOZA Sarı bir tüldür inceden uçuşur gönül tellerine değerek ince,narin yeşil yapraklarla baharın en güzel çiçeği Mimoza’dır, İstanbul sırtlarında. Nevval Sevindi 2009 KİM ÖĞRETTİ AŞKI? Yasemin kokuları aldı aklımı başımdan Dedimse de , Savunmam dikkate alınmadı, Geç bir kalem dediler martavalı Kim öğretti sana aşık olmayı? Sıcak yaz günlerine Direnen rum evimizin avlusunda Serin kuyunun derinliğinde öğrendim aşkı, Badem ağaçlarının beyaz çiçeklerinden Ve de papatyaların ağzından öğrendim Sevmeyi delice dedim, Balkondaki ıtır ve küpe çiçeklerinden Kafesteki kanaryadan Tavşanımın beyaz yumuşaklığından aşkı öğrendim, Kızımın mememe saldıran ağzında Gülücüklerinde, Ateşli alnında öptüm aşkı dudaklarından. Kitap kokusu aldı aklımı başımdan Dedimse de, Biliyorum, senin gözlerinde okudum aşkı aktı çoşkuyla sevgi seli, yüreğim aşk yaşamaktır dedi. Nevval 05.11.2000

Peygamberimizin kutlu doğumu 1438.yıl

Mart 8 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

Gülbank-i kudümün çekilir arş-ı Hüdade Esma-i şerifin anılır arz-ü semade Sen Ahmed-ü Mahmud-u Muhammedsin efendim Haktan bize Sultan-ı müeyyedsin efendim. Gül kokulu peygamberimizi neden seviyorum? Nasıl onu sevmeye başladım ve anladım? O tebliğ eden değil “hal” diliyle tebliği yapandır. Onun hayatı ve kendisi tebliğdir. Hayatın tebliğ olması gerektiğine örnektir. Kendi aynada ,sözü kapı arkasında olanları Müslüman kabul etmemem ondandır.Dediğiyle yaptığı birbirini tutmayanların günümüz dünyasındaki çokluğu üzücüdür. Onun hayatı tebliğidir.O Müslümanların “rol modeli”dir ve bu konuda biriciktir. Şefkat,merhamet ve sevginin peygamberidir. Peygamberimize ilk iman eden ve destekleyen bir kadındır.Hz. Hatice.Ümmetin başlangıcı kadındır.

Sevdim.Çünkü mütevazidir; Sevgili Peygamberimiz (a.s.m) tevazuun her çeşidini ve en idealini hayâtında göstermiştir. Kimsenin yapamadığı ve istese de ulaşamayacağı bir şekilde, tevazu ve alçakgönüllülüğün en makbulünü yaşamıştır. Yaratılmışların en üstünü, makam ve mertebece en yücesi olduğu, Kur’ân-ı Kerimde Rabbi tarafından çeşitli defalar övüldüğü halde, hiçbir şekilde insanlar arasında Peygamberlik imtiyazını kullanmamış ve kendisini onlardan üstün göstermeye çalışmamıştır. Bu üstün ahlâkî vasfını kendi aile fertleri arasında gösterdiği gibi, Sahabîleri içinde ve henüz İslâmiyeti kabul etmemiş kimselere karşı da belli etmekten asla çekinmemiştir. Böylece pekçok insanın hidayetine vesile olmuştur. Cenab-ı Hak kendisini kral bir peygamber olmakla, kul bir peygamber olmak arasında serbest bıraktığında o, “kul bir peygamber” olmayı tercih edip kabul etmiştir. Bir defasında asasına dayanarak Sahabîlerin yanına geldi. Resulullahın geldiğini gören Sahabîler hemen ayağa kalktılar. Bu hareketlerini tasvip etmeyen Peygamber Efendimiz onları ikaz etti: “Acemlerin (diğer milletlerin) birbirlerini ta’zim ederek ayağa kalktıkları gibi, siz de benim için ayağa kalkmayın. Çünkü ben kulun yediği gibi yiyen, kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.” Peygamberimiz çok defa elini öpmek isteyenleri ve kendisine aşırı derecede hürmette bulunanları da hoş karşılamazdı. Elini öpmek isteyenlere dedi ki: “Bu senin yaptığını Acemler krallarına yaparlar. Ben kral değilim. Ben sadece içinizden biriyim,” Çünkü kimseyi hizmetçi olarak görmezdi: Peygamberimiz kendi işini kendisi yapardı. İnsanların kendisine hizmet etmelerini istemezdi. O eşlerine hizmet etti, eşlerinden hizmet beklemedi hiçbir zaman.Abdest suyunu bizzat hazırlayan bu gül yüzlü peygamberim korku salan değildi. Çünkü o sevginin hayat bulmuş ifadesiydi. de Peygamberimizi ilk defa gören, heyecanlanırdı. Fakat daha sonra ondaki şefkati, yüzündeki tebessümü görünce rahatlar, görüşüp konuşunca içindeki korku sevgiye dönüşürdü. Çünkü sosyal durumu ne olursa olsun; ister zengin ister fakir, ister dul bir kadın veya bir hizmetçi olsun, hangi halde bulunursa bulunsun, Peygamberimiz herkese eşit davranır, basit yaşayışından, fakir ve hizmetçi oluşundan dolayı kimseyi aşağı görmezdi. Onların da diğerleri gibi ihtiyaçlarını görür, hiç gurura kapılmazdı. “evine giderken yolda zayıf ve yaşlı bir kadına rastladı. Kadının yanında da küçük bir çocuk bulunuyordu. Kadın onu karşıladı ve durdurdu. O da durup bekledi. Onu dinledi.Evine birlikte gitti. Çünkü erkek kadın ayrımı yapmazdı. Peygamberimiz kendi ailesi arasında ve evi içinde de son derece mütevazı idi. Zaten çok sade bir hayât yaşardı. Zaman zaman ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu. Elbisesini yamar, ayakkabıları yırtıldığı zaman söküklerini diker, kendi hizmetini kendisi görürdü. Ev süpürür; deveyi bağlar, yemler, koyunları sağar; alış verişi kendisi yapar ve aldıklarını kendisi taşırdı. Hizmetçisiyle birlikte oturup yemek yer ve onunla beraber hamur yoğururdu. Hz. Âişe validemiz, Hz. Hasan ve Ebû Said el-Hudri, Peygamberimizin aile hayâtını böyle anlatıyorlardı. “Peygamberimiz ne kilitli kapılar arkasına çekilir, ne perdeler arkasına dikilir, ne de önüne tabaklarla yemek taşınırdı. Toprak üzerine oturur, yemeğini de yerde yerdi.” O tevazu gösterdikçe yükseliyordu, yüceliyordu. “Allah için tevazu gösteren kimseyi Allah yüceltir” buyuruyor, hem de bizzat en mükemmel şekilde yaşıyordu. Ebû Hüreyre’nin rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Müslüman kardeşine karşı mütevazı olan kimseyi Allah yüceltir. Müslüman kardeşine karşı üstünlük taslayan kimseyi de Allah alçaltır.” En şerli kul kaba ve kibirli olandır der peygamberimiz aklıma bin tane kaba ve kibirli insan geliyor. Doktoru, müdürü,gazetecisi,akademisyeni,profesörü….. Peygamberimiz kaba ve kibirlilerin cehennemlik olduğunu buyurmuş. Hazret-i Hüseyin, babası Hazret-i Ali’den dedesi Resulullahın dışarıda nasıl davrandığını öğrenmek ister. Hazret-i Ali de Efendimizi şöyle anlatır: “Peygamber Efendimiz önemli bir iş olmadıkça konuşmazdı. Çevresiyle hep güzel ilişkiler kurar, onları ürkütücü bir davranışı olmazdı. “Her toplumun ileri gelenine özel ilgi gösterir ve onları başkan olarak göreve getirirdi. İnsanları gözü gibi sakınır, hiçbirinden güleryüzünü ve tatlı dilini esirgemez, onların üstüne titrerdi. Çünkü iyi ve de kötüye tepki verir, herkesi iyilikte över kötülükte uyarırdı. Çünkü soru sormayı teşvik ediyor,günah yasak diye terslemeden her soruya cevap verirdi. Dışarıda herkesin soru sormasına müsaade eden Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ayrıca öğleden sonra huzuruna girilip soru sorulması için de izin veriyordu. (Mecmaü’z Zevâid, 1/161) Örnek olarak Mücadile Sûresinin inişine sebep olan hadiseyi zikredebiliriz: Havle binti Salebe, kocasının kendisini boşadığı şikâyetiyle Peygamber Efendimiz’e gelmiş ve kocasının kendisini boşadığını söyleyerek derdini dökmüştü: “Ey Allah’ın Resûlü, Evs benimle genç ve cazip olduğum sırada evlendi. Bunca zaman ona hizmet ettim. Çocuklar doğurup büyüttüm. Gençliğim gidince beni ortada bıraktı. Kocama dönme imkânı yok mu? O da buna razı?” Bu ısrarlı yakarmalardan sonra Mücadele suresinin ilk dört ayeti nazil oldu. Bu geçim dünyasının en iyi nimeti kadındır der. On abu dünyada sevdirilen üç şeyden biri de kadındır. Sakın yetimi ezme diyen peygamberimiz bir dul ve üç kızı amca oğulları tarafından hiç miras verilmeden ortada bırakılır ve onlar da şikayete gelirler peygamberimize Arap adetine göre miras sadece ölenin erkek akrabalarına kalır. BU olay sonrası ayeti kerime iner(Nisa) Allah’ın kadınlara d apay ayırdığını bildirir. Şehit çocuklarına ,yetimlere özen gösterirdi , Müslümanların en iyi evi içinde yetimlere iyi davranılan evdir derdi. Özellikle kız çocuklara Hacerle İsmaili sare nedneiyle çöle bırakan Hz. İbrahim ve Hac faraziyesi sırasında Hacer anamızı anlamaya çalışmak zorunda kalır erkeklerd e yürüyerek ananın acısını anlamak durmunda bir kent ve Kabe çıkar bu kaynak (zemzem)yanında o kent kuran kadın Hz. Meryem ise değerli bir anadır çileli hayatıyla Kuran-ı kerimde. “Hatice benim ümmetimin kadınlarından üstün kılınmıştır,tıpkı Meryemin bütün Miletlerin kadınlarından üstün kılındığı gibi.” Der peygamberimiz Kuran’da Meryem’in adı 34 kez geçer, İncilde 19 kez. Sevgili peygamberimiz devrimciydi, değişimci, yenilikçi,bilime ve okumaya davet eden,demokrat, medenidir, insan haklarından ve kadının insan haklarından yana, çocuk ,dul ve yetimi gözeten, yoksulu her şeyin önünde tutan ve yoksulu anlamaya ve doyurmaya davet eden, sevgi çeşmesinden su içmeden kamil insan olunamayacağını,her şeyi severek yapmanın erdemini söyleyen, vizyoner ,misyoner ve yüzlerce çağa damgasını vuran son peygamber Muhammed-il Mustafa . Onu sevmek onun ahlakıyla ahlaklanmaktır.Bugün Müslümanım diyen erkeklere düşen görev kızlarını okutmak ve kadınların ,eşlerinin ilim sahibi olmasını teşvk etmektir.Nezaketle,incelikle davranmayı insan olmanın ve mümn olmanın gereği saymalarıdır. Şeyh Galip der ki;altın bir çağ yoktur yaşadığın çağ altın çağdır, sen onu altın yapmalısın. NEVVAL SEVİNDİ mektup:”Habibim sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” buyurulmuştur. Rabbime şükürler olsun; kainat bile onun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. Ve yine şükürler olsun; bizler kainatın varlık sebebi olan O’nun ümmetiyiz. Ve 8 Rebiülevvel’i 9′a bağlayan gece; yüzyıllardır O’nu bekleyen kainat; O’na kavuşmuştur. Bekleyenler kavuşur; elbet bir gün çekilen çileler son bulur; Kainat yüzyıllardır çilesini çekmiş ve nuruna kavuşmuştur. Ateşler sönmüş, saraylar yıkılmış, her şey O’nun gelişine serfiraz olmuş. Melekler yeryüzüne inmiş, yeri göğü müjdelemiş, Hoşgeldin Rabbimin Nur’u, Hoşgeldin Nur Muhammed, Hoşgeldin Safalar getirdin, Kainatımızı şereflendiren bizlere Rabbimin yolunu gösteren, Ya Muhammed (S.A.V.) Hoşgeldin… Böyle bir günün sabahında rabbim; ailemizin ikinci evladını da bizlere (inş.) bahşediyor, herkese dua eder ve tabiki dualarınızı beklerim. Kandiniliz Mübarek Olsun… Halid

Kanal1′deyim

Mart 4 2009Yorum Yok Kategori: Haberler

5 Mart Perşembe Özlem Gürses’in programı 13.30 ‘da

Mikrokrediler ve kadın girişimciliği

8 Mart Kadınlar Gününüz kutlu olsun!

Mart 4 2009Yorum Yok Kategori: Güncel

Girişimci ruh inanç ve cesaret ister. Herkese ve her şeye rağmen kendi bildiği yolda cesaretle yürüyenlerin kurduğu bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız. İnsanlığın ortak zaferini damıtan ruh bitmek bilmeyen yaratıcı , koşan ruhtur. geçen hafta İstanbul’da yapılan seçimlerle, Türkiye genelindeki 365 oda ve borsadaki seçimler noktalandı. Sonuç: Oda meclislerinde 50 olan kadın sayısı 3 katına çıktı. Türkiye’de ilk girişimci kadın belgeselini çeken biri olarak çok mutlu oldum. 8 Mart kadınların hayata katılımını arttırmamıza yaramalıdır diyorum.

Girişimcilik. sonsuzluğun maviliğinde bir bayraktır. Kadınlar ne kadar olağanüstü olduklarının farkında değiller. Bu nedenle çok mütevazılar. Anadolu ‘ da dolaşırken çok farklı kadınlarla karşılaştım. İstanbul’da çizilen “Anadolu Kadını” diye bir prototip yoktu. Hayal edilen bir kadın, erkek, ve kadın erkek ilişkisi de yoktu. Varolanla onun yerine gelenin ebedi çekişmesi göz kamaştırıcı bir dönüşümle yaşanıyordu. Gazetecilerin şablona uygun aktardığı öykülere yöredekiler çok kızıyordu. Diğer yandan da şeffaf var olmayı henüz bilmiyorlardı. Hem de korkuyorlardı. Herkesin birbirinden korktuğu, acaba hakkımda ne düşünürler kaygısıyla gizlendiği bir dünya. Evde gizli gizli karısına yardım eden erkekler. Çay servisi yaptığını diğer erkeklerin duymasını istemeyen Doğulu erkek. Kadınlar ise her bölgede farklı. Tek değişmeyen kadının çalışkanlığı, vefası ve aile birliğine olan inancı. O her şeyi karşısına alarak var olamayacağının bilincinde. Bu nedenle yeni oluşan dünya ve değerlerini varolanla halvete sokuyor. Bugün Batı’da tartışılan kadın kimliğiyle yaşamak konusunu kendince çözüyor. Üstelik çok zor koşullarda. O hem kadın, hem anne, hem aileyi yediren içiren ve para kazanan üstelik. Parasız aile işçisi olmaktan para kazanan bireye dönüşmekte. Kendi işini kuran girişimci artık . Ölen kocasının işini sırtlayan ve genişleyen bir işkadını . Bilgisini ve birikimini paraya çevirmeye başlayan . Ve kadın parayı keşfetti dersek Türkiye ekonomisi ve demokrasisi için çok önemli bir saptama yapmış oluruz. Kadınlar emek ve hizmet alış verişleriyle toplumsal aidiyetlerini sürdürüyorlar. “Toplumsal grup, İstanbul’un gecekondu bölgelerinde hala bireyin kimliğinin birincil alanı. Bu grupların en temeli aile, ama komşuluk, din ya da millet olabilir. Duben’ in yaptığı bir çalışma (1982), Türkiye’ nin hızlı kentleşmesinin geleneksel Türk ailesi içindeki duygusal ve ekonomik bağımlılığı zayıflatmadığına işaret ediyor. Karşılıklı bağımlılıktaki artış, yalnızca işçi sınıfında değil toplumun tüm düzeylerinde geçerli.”* Bunu gezdiğim yerlerde ben de gördüm. Anamas dağlarındaki Yörük yaylalarından Kastamonu el dokumalarına, Şirince’nin bağlarından Manisa/ örselli köyündeki halı kooperatifine, Çorum Katipler Konağı’ndan Tütün işletmelerine , tekstilci kadınlardan Trabzon fındık entegre tesislerine, Tire mandıra işletmecisinden Ümraniye Kadın Merkezine kent ve köyleri dolaştım. Kadınların köyde ve kentte yaşadıkları değişime tanıklık ettim. Girişimci kadınlar kadar işçi ve memur kadınlarla sohbet ettim. Ekonomik etkinlikler ticaretten evde yapılan imalata kadar çeşitlilik gösteriyordu. Eskinin yoksulluk günlerini anlatıp bugüne hamdüsena etti yaşlı kadınlar. Kadınlar traktöre binip harmana geçtiler önümden ya da motosikletle bahçeye. Köylerden ve kentlerden geçtim. Gözleri ufka dikili insanlar gördüm. Onlar büyük meydanları, geniş caddeleri ve insanın insan gibi yaşadığı kentleri özler gibiydi. Onlar gidenleri ve gelenleri görmüş kuşaklardı. Değişen kadın ve erkeklerin Almanya macerasından nasiplenmiş olduğunu izledim. “Ben Almanya’da öğrendim üç vardiya çalışmayı diyordu Buldan bezi üreten bir kadın girişimci. Kadınların Anadolu’su binlerce memesini dayayıp hayatın ağzına Türkiye’yi değiştiriyor. * Alıntı:Girişimci AMAZONLAR kitabım bu konuda yaızlmış ilk kitap.Alfa yayınlarından çıkmıştı. 5MArt günü KANAL1 de Özlem Gürses programında saat:13.30′da bu konuyu konuşacağız.

Kanal1

Mart 2 2009Yorum Yok Kategori: Haberler

Özlem Gürses’le 1 Bakış programda medyada ölümünü izleten ve satan 2002′de İngiltere’de yayınlanan “Biri Bizi Gözetliyor” yarışmasıyla şöhreti yakalayan Jade Goody, kansere yakalanmış durumda. Ölümünü izleten,düğününü satan Goody ne kadar etik?

Bu konuda tartıştık. Medya yönlendiren ve reyting için insan/hasta mahremiyetine saldıran bir tavırda. Kanserli hastalar için de çocuklar ve ergenler içinde çok tehlikeli bir şey.

Sayfa 2 / 2«12